| ama buna rağmen kâfirler için asıl hedef, Mekke'den çıkamamış
bu bir avuç garip mümin değil; onlar için düşman ve tehlike Medine.
"Medine" denince tüyleri diken diken oluyor. Biliyorlar ki Medine,
gün gün devleşmektedir...bu tehlikeyi yerinde ve daha büyümeden
boğmak lâzım. Bunun için Medineli yahudiler kışkırtılıyor; Sevgili
Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem'i ortadan kaldırma
planları tezgâhlanıyor, savaşlar tasarlanıyor.
Ancak "savaş" para demek.
Parayla savaşılır; parayla zafer kazanılır...öyle zannediyorlar. O
halde bir büyük savaşı karşılayacak para nasıl
bulunacaktır?
...düşünülen çare
şudur:
Ev ev bütün Mekke'den para,
eşya veya hayvan ne varsa toplanarak Şam'a büyük bir ticaret kervanı
gönderilecektir. ihraç edilerek orada satılan emtia bedeli ile
Şam'dan ithal edilip Mekke'de nakde çevrilecek mallardan elde
edilecek para, müslümanlarla yapılacak muharebeye harcanacaktır.
Başta Mahzumoğulları, Abdi Menafoğulları, Ümmeyye bin Halef, Ebu
Cehil olmak üzere kadın-erkek bütün Kureyş'in iştirak ettiği ellibin
dinar sermayeli, bin develik bir kervan kısa zamanda hazırlanarak
Şam yoluna girdi.
Eşrafdan Mahreme bin Nevfel
ve Amr bin Âs da kervanda.
Müşrik kervanına otuz kadar
silahlı muhafız eşlik ediyor.
Şam'ın Gazze Pazarı'na
gitmekte olan bu kervanın reisi Mekkeli seçkinlerden Ebû
Süfyan..
...tam ismi ile Sahr bin
Harb. Ebû Süfyan ve Ebû Hanzala iki ayrı künyesi. Amr bin Âs; bu
dahi insan gibi o da ileride islâmla ve ayrıca Ümmi Habibe
radıyallahü anha anneciğimizden dolayı Resulullah'ın kayınpederi
olmakla şereflenecek ve küffar orduları-na karşı yaptığı cihadlardan
birinde bir gözünü ve diğerinde de öbür gözünü kaybedecektir...lâkin
şimdi büyük bir islâm düşmanı. Hidayete kavuştuktan sonra ne kadar
dövünecek; ne kadar gözyaşı dökecek ama maalesef bugün inkâr
cephesinin yaman adamlarından biri.
.....
Sevgili Peygamberimiz,
kervan haberini alınca bu malumatı daha da derinleştirmek istediler.
Bu maksatla bir kaç muhacire vazife tevdi ettiler...görevli
sahabiler, Zül Aşire mevkiine geldiklerinde Ebu Süfyan, idaresinde
bir büyük Şam kervanının, bir kaç gün evvel buradan Şam istikametine
geçip gittiğini öğrendiler.
İstihbarat peşindeki
sahabiler, bu malumatı getirince İki Cihanın en üstünü, hemen bir
durum değerlendirmesi yaptılar...anlaşılan ve görünen o ki Kureyş,
bir büyük hücûma geçmek için ciddî hazırlıklar içindedir. Bu
alış-verişten elde edeceği kazancı silah ve diğer ihtiyaçlara
yatırarak Medine üzerine taarruza geçecektir...buna mutlaka, ama
mutlaka mani olmak lâzımdır...her ne pahasına olursa olsun düşmanın
bu maksadına sed çekilmeli.
İslâm düşmanlarının bu
niyet ve faaliyetlerinden gününde haber alınmış olması ilâhî bir
lütuf olmuştur. Eğer teşebbüs vaktinde öğrenilmemiş olsaydı
müminler, toparlanılması zor ağır bir sarsıntı
geçirebilirlerdi...
.....
Efendimiz, emir
buyurdular:
-Talha İbni Abdullah ve
Sa'd ibni Zeyd, kervanının dönüşünü takip edecektir!...
-Başüstüne ey Allahın
Resulü!...
-Başüstüne ey Allahın
Resulü!...
.....
Hazreti Talha ve Hazreti
Sa'd radıyallahü anhüma, Cebar mevkiine kadar geldiler. Keşdi-i
Cehni isminde biri onları misafir etti.
Diğer taraftan Seçkinlerin
Seçkini sallallahü aleyhi ve sellem, derhal hazırlığa
başladılar.
Danışıp-konuşarak varılan
karar:
Düşman kervanına Şam dönüşü
el konacaktır.
Kâinatın Efendisi'nin emir
ve komutasında dinimizin şan, şeref ve izzeti ve varolması ve
yükselmesi için düşmana hücum etmek, esir almak, esir olmak, mecbur
kalınırsa öldürmek veya şehid olmak... islâmın karasevdalısı
Sahabiler için en büyük arzu...bu sebeple imanları uğruna ecdat
yurdu Mekke'yi bırakarak Sevgili Peygamberimiz'in peşinde Medine'ye
göçen Muhacirler; Akabe'de Resulallah'a biat eden ve şehirlerine
hicret ettiği takdirde kanlarının son damlasına kadar kendisini
koruyacaklarına dair söz veren Medineli seçilmişler / ensar....yani
çocuklar, gençler, bahadırlar, ihtiyarlar hatta sakatlar, hatta
kadınlar...şimdi de sevgililer sevgilisi büyük Nebi'nin etrafında
Allah için; ser vermek ve ser almak için toplanıyorlar.
.....
Sefere iştirak etmek
isteyenleden biri de Ümmü Varaka isminde bir hanım sahabi;
radıyallahü anha... daha sonraki asırlarda hep şanlı numuneleri
görülecek olan binlerce arslan yürekli anadan biri. Cephenin
gerisinde hizmete; en önünde cihada koşan mubarek kadınların ilki ve
öncüsü...
İşte aynı zamanda hafız-ı
Kur'an olan Ümmü Varaka Sevgili Peygamberimiz'e istirhamlarda
bulunuyor... bütün eshab, yek vücud, yek kalb konuşmaları
dinliyorlar. Uzakta rüzgâr, hurma ağaçlarını hışırdatıp geçiyor;
iki-üç kırlangıç eshabın ihlasından koklamak için çığlık çığlığa
şöyle bir dalış yaparak aynı çığlıklarla göğün uçuk maviliğinde
kaybolup gidiyorlar.
-Anam-babam sana feda olsun
ya Resulallah! Ben de sizlerle gelmek, müminlere hizmet etmek; şehid
olmak istiyorum!...
O ne güzel sözdür
öyle:
"Anam-babam sana feda olsun
ya Resulallah!"
Bir mümin, Peygamberini
anasından babasından ve öz canından daha çok sevmedikçe îmânı kâmil
değildir. Bu sebeple Ümmü Varaka, en tabii, en içten yalvarışla
"anam-babam sana feda olsun" diyor...bir şey daha feda olsun: Can;
bu din uğruna şehid olmak için can da fedaya hazırdır.
Eshab-ı güzinin erkekleri
bir tarafa kadınlarının bile böylesine kahramanca duygular içinde
olmaları Efendimizi çok memnun etti.
Buyurdular ki:
-Ya ümmü Varaka sen burada
kal; evinde Kur'an-ı Kerim oku ve bizlere dua et. Şüphesiz ki Allahü
teâlâ, sana şehidliği nasip eder...
Peygamberimiz, şehidlik
müjdesi verdiği bu yiğit hanımdan "şehide" diye bahsederlerdi...daha
hayatta iken "şehide" sıfatına kavuşan Ümmü Varaka radıyallahü anha
hazretleri, Hazreti Ömer zamanında şahadet şerbetini
içecektir.
.....
.....
Üç kişi muhacirînden, beş
kişi ensardan olmak üzere toplam sekiz sahabi Bedr seferinden
izinli. Muhacirlerden izinli olanların ilki Hazreti Osman bin Affan.
Hanımı Sevgili Peygamberimizin kızları Rukayye radıyallahü anha ağır
hasta olduğu için hizmetinde bulunmak maksadıyla müsaadeli...diğer
iki muhacir ise kervanın dönüş gününü öğrenmek için giden Talha ibni
Abdullah ve Said ibni Zeyd.
Ensar-ı kiramdan izinli
olanlar ise şunlar:
Sevgili Peygamberimiz
sallallahü aleyhi ve sellem, namaz kıldırmak için Abdullah ibni Ümmi
Mektum'u Medine'de vekil bıraktılar.
Medine'den çıkış tarihi
oniki ramazan Pazartesi.
Ruha'ya varıp da mola
verince orada da Asım İbni Abdil Ensar'ı bozgun ve ayrılık haberleri
alınan Kuba ve Avil denilen köyler üzerine idareci Ebu Lübabe'yi de
Medine'ye Vali olarak gönderdiler. Haris İbni Samed ve Havvab İbni
Cübeyr ise deveden düşerek kaza geçirdikleri için yola devam
edemiyorlardı; bu sebeple bunların da Medine'ye dönmelerine müsaade
edildi ki böylece Bedr'den izinli Ensar yekunu beş kişi
olmaktadır.
.....
Medine'den bir mil
ayrıldıktan sonra Buyütussukya'-nın Ebu Ukbe kapısında Ebu İnebe
kuyusu yanında Peygamber Efendimiz'in emriyle çadırlar kuruldu.
Allah'ın Resulü eshabını teftiş ediyorlar...hasta, sakat, çocuk ve
yaşlılara sefere çıkma izni yok.
Bera bin Azib'le Abdullah
bin Ömer'in her ikisi de önüç yaşındalar.. Tabii çok küçük olmaları
sebebiyle onlara müsaade edilmiyor. Ve daha başka küçük yaşta
olanlarla çok ihtiyar olduğu için Amr bin Cemuh geri
gönderiliyor
Fakat bir sahabi, daha
onaltısı gibi çocuk sayılacak kadar körpe yaşta olduğu halde O'na
izin veriliyor.
İşte manzara:
Umeyr bin Ebi Vakkas'ı ilk
müslüman olanların yedincisi; aşere-i mübeşşere'den, bütün gazalarda
bulunup kahramanca vuruşan ve islamda ilk ok atma şerefine sahib
ağabeyi Sa'd bin Ebi Vakkas'dan dinleyelim:
-Ebu Ukbe kapısında
kardeşim Umeyr bin Ebi Vakkas'ı bir kayanın arkasına saklanırken
gördüm. "Umeyr ne yapıyorsun orada?" dediğimde; "Resulullah, beni de
çocuk sayarak geri gönderebilir. Halbuki ben Allah yolunda şehid
olmak istiyorum. O'nun için gizleniyordum" dedi.
-Az sonra o'nu gören
arkadaşlarım, Peygamberimize haber verdiler; Efendimiz, Umeyr'i
çağırdılar. Resulullah'ın huzurunda ayakta dururken belindeki
kılıcın ucu nerede ise yere değiyordu. Yola çıkarken kılıcını
kendisi kuşanamamış ben bağlamıştım... Merhamet Sultanı büyük Nebi,
Umeyr'e "olmaz, buyurdular. Sen geri dön yaşın daha çok küçük!"
Fakat korktuğuna uğrayan Umeyr, ağlamaya başladı. "Ya Resulallah
anam-babam sana feda olsun. Lütfen müsaade ediniz. Ben de gelmek
istiyorum. Ben de şehid olmak istiyorum! Lütfen beni geri
yollamayınız! Şehid olmak istiyorum!"
Sevgili Peygamberimiz
sallallahü aleyhi ve sellem, bu günahsız gencin arzulu yalvarışına;
boncuk boncuk akan göz yaşlarına dayanamayarak "peki, dediler,
gel"...
.....
O ne coşkun ve parlak îmân
ki henüz çocukluktan çıkıp gençliğe adım atmak üzere iken; onaltı
yaşının baharında ölüme koşan; düşmanla çarpışmaya gittiği için
değil; gidemediği için billur gözyaşları döken; tarihin kaydettiği
en yüksek insan örneklerinden biri ile karşı karşıyayız...Allahım
senin ne kahraman kulların var...radıyallahü anh...
.....
Ensar'dan ibni Hiram ve
bazı sahabiler Resulullah'ı sevindirmek için şu haberi
veriyorlar:
-Cahiliyet zamanımızda
yahudilerle çarpışmaya gittiğimiz zamanlarda giderken yine burada;
Ebu Ukbe kapısında mola vermiş; kumandanlarımız orduyu
denetlemişlerdi. O seferlerden ganimet ve zaferle
dönmüştük...inşallah bu defa da biz müminler muzaffer olarak
döneriz...
.....
.....
Müslümanların yetmiş deve
ve üç atı var.
Atlılar; Mik'dat ibni
Esved, Zübeyr ibnil Avvam ve Mersed Ganevi.
Mikdat radıyallahü anh'ın
mubarek atının ismi Ba'zce, Zübeyr radıyallahü anh'ınki ise
Ye'sub..
Az mü'minde kılıç var.
Zırhlı insan sayısı ise onu bulmuyor...
.....
Teftiş bitince yürüyüş
başladı. İki üç sahabi bir deveye nöbetleşe biniyorlar.
Fahri Kâinat Efendimiz de
bir deveyi Ali bin ebi Talib, Mersed bin ebi Mersed ve Ebu Lübabe
ile paylaşıyorlar. Hazreti Lübabe'nin Mekke'ye vali olarak
gönderilmesinden sonra O'nun yerini Zeyd ibni Haris aldı. Son
Peygamber, iki arkadaşı ile aynı deveyi ortaklaşa kullanıyor; sırası
gelince de hayvandan inerek yaya yürüyor... Eshab-ı Kiram
efendilerimiz, Peygamberimizden hayvandan aşağı inmemesini; yayan
yürüme zahmetine girmemesini istirham ediyorlar.
İşte Âlemlerin Sultanı'nın
cevabı:
-Siz yola benden daha çok
dayanıklı değilsiniz. Ben de sevaba sizden daha az muhtaç
değilim.
.....
Dağlardan Bedr'e varma
gayreti ve bu uğurda katlanılan sayısız meşakkat. En münasip yol
seçilmesine rağmen bacaklara dolanan dikenli otlar, ayakları kesen
bıçak gibi taşlar, dili damağa yapıştıran, ağızda tükrük bırakmayan
sıcak hava ve islamiyetin şan ve şerefi için bu zahmetlere severek,
gülerek ve bu sıkıntıları nimet bilerek katlanan yüce
insanlar.
...bu insanları engin bir
muhabbet ve tarifsiz merhametlerle gözden geçiren Allah Resulü dua
buyuruyorlar..
-Allahım!
Eshabım aç; yiyecek
ver.
Allahım!
Eshabım çıplak; giyecek
ver.
Allahım!
Eshabım yaya; binecek
ver.
Allahım!
Eshabım fakir; imkân
ver...
.....
.....
İslâm istihbarat elemanları
Talha ibni Abdullah ve Sa'd ibni Zeyd radıyallahü anhüm, müşrik
kervanının iki güne kadar Cebar'dan geçeceğini öğrenince oradan
ayrıldılar. Onlar gittikten sonra kervan geldi.
.....
.....
Ebu Süfyan, çevrede
müslüman casusu olup olmadığını soruşturuyor. Zira daha Gazze'de
iken bazı müslümanların Zül Aşire'ye kadar geldiklerin
işitmişti.
Keşdi, bir sır vermediyse
de Ebu Süfyan, Cebar'a iki kişinin geldiğini ve meydandaki hurma
ağacının altında develerini çökerterek bir mikdar oturmuş
olduklarını etraftan öğrendi.
Kervan reisi, denilen yerde
inceleme yaptı.
Yerde deve pislikleri
vardı. Bunları bir sopa ile karıştırınca Medine hurmalarına ait
çekirdekler gördü. "Eyvah demek ki müslümanlar hâlâ kervanı takip
ediyorlardı.. Ya beklenmedik bir yerde baskın verip şu koca serveti
elinden alırlarsa?" Birden paniğe kapıldı. Mekke'nin her şeyi demek
olan bu kervanın Medine'nin eline geçmesi müslümanlara büyük bir
maddi güç kazandıracağı gibi, Mekke'yi de iktisadi bakımdan zora
sokacaktı.
Hemen Gıfar Aşiretinden
Zamzam bin Amr'ı yanına çağırarak vaziyeti anlattı ve eline bir
miktar altın tutuşturarak:
-Çabuk Mekke'ye git!
Kervanın tehlikede olduğunu; müslümanların bizi takip ettiğini; her
ân baskın yapabileceklerini haber ver. Dağ-bayır demeden kestirmeden
gitmelisin. Haydi çabuk ol...
.....
.....
Zamzam'ın Mekke'ye
gelmesinden üç gün evvel Âtike binti Abdülmüttalip, bir rüya
görmüştü; sırlarla dolu bir şey. Sabah kalktığında hâlâ rüyanın
tesirinde idi... Abbas bin Abdülmuttalib'e haber göndererek yanına
çağırttı.
Abbas:
-Hayırdır; merakta kaldım
ya Âtike! Umarım endişe edecek birşey yoktur...
Atike:
-Heyecanın bir faidesi yok
kardeşim. Hele önce şöyle bir otur...
-Evet oturdum; seni
dinliyorum.
-Tahmin ediyorum ki yakında
Kureyş'in başına bir musibet gelecek!
Abbas şaşırdı:
-Bunu da nerden çıkardın
durup dururken?
-Hayır kardeşim. Ne durup
dururken...Dün gece bir rüya gördüm. Korkunç birşey. Hâlâ
tesirindeyim.. Sanki hâlâ o ânı yaşıyorum.
-Korkunç bir rüya!
Garip...tez anlat bari. Bir kâhine falan gidelim.. Bir şey yapalım.
-Hayır! Kâhin-mahin
istemem. Yalnız kimseye söyleme.
-Söylemem, söylemem çabuk
anlat...
-Deve üstünde bir adam
gördüm. Deli mi desem, çılgın mı desem, yalancı mı desem. Tuhaf bir
insan, üstünde bir acaib kıyafet Ebdah'da durmuş bağırıp çağırıyor:
"Ey hayırsız Kureyş! Üç güne kadar savaş meydanında vurulup
düşeceğiniz yerlere yetişiniz!!!" Bu nidayı avazı çıktığı kadar
bağırarak üç kere tekrarladı. Kureyşliler başına toplandılar. Sonra
adam Mescid-i Haram'a girdi. İnsanlar da onu takip ediyordu. Derken
oradan çıktı. Yine aynı şekilde ve aynı sözlerle ve çirkin bir yüzle
bağırmaya başladı... Ardından Ebu Kubeys dağının tepesine tırmandı.
Malum sözleri ard arda üç kere orada da tekrarladı. Sonra dağın
tepesinden şehrin üstüne bir koca kaya yuvarladı... kaya, parçalar
saça saça hızla aşağı indi. ...kayadan fırlayan parçaların isabet
aldığı her ev çöküyordu.
-Evet müthiş; müthiş bir
rüyaymış.. Endişende haklıymışsın.
.....
Abbas, Âtike'nin yanından
tuhaf bir ruh hali ile ayrıldı. Rüyanın muamması O'nu da sarsmıştı.
Yolda Velid bin Utbe ile karşılaştı. Velid, arkadaşındaki garipliği
hemen sezdi.. Abbas, bir şey belli etmemeye çalıştıysa da Velid,
O'nu sıkıştırarak meseleyi anladı. Abbas, Velid bin Utbe'den rüyayı
kimseye anlatmamasını rica etti. Velid, söz verdi ama; babasına
nakletmekten de geri kalmadı..ertesi gün bütün Mekke bu rüyayı
öğrenmişti..
Abbas, Kâbe'yi tavaf
ederken, Ebu Cehil de bir gurup ahbabı ile ileride oturmuş Âtike'nin
dedikosunu yapıyordu..
Abbas'a
seslendi:
-Ya Ebel Fadl!! Tavafı
bitirince yanımıza gel..
-Olur;
geliyorum.
.....
Abbas, Ebu Cehil'in yanına
gidince hiç beklemediği bir sualle şaşırdı:
-Şimdi de
Abdülmuttaliboğulları ortaya kadın peygamber çıkardı öyle mi ya
Abbas?
-Anlamadım! Bu ne demek?
Açık konuş..
-Atike'nin şu malum rüya
meselesi...
-Ne rüyası?
-Ne rüyasımış! Aranızdan
bir erkek peygamber çıkardığınız yetmezmiş gibi şimdi de kadın
peygamber safsatası öyle mi?
-Hayır; iftira!
-Âtike, güya rüyada görmüş
ki biri: "Ey Kureyş üç güne kadar vurulup düşeceğiniz yerlere
yetişin" diyormuş. Göreceğiz eğer doğru söylüyorsa elbette şu
günlerde bir şeyler ortaya çıkar. Fakat üç gün geçmesine rağmen
herhangi bir fevkaledelik olmazsa ne yapacağımızı
biliyoruz...
-Ne
yapacaksınız?
-Arablar arasında
Abdülmuttalip kadınlarından daha yalancı insan olmadığına dair bir
yazı hazırlatarak bunu her tarafta dolaştıracak ve sonra da götürüp
Kâbe duvarına asacağız!!!
Abbas sertleşti:
-Yalancı sen ve kabilen
Mahzumoğullarıdır! Aşağılanmaya layık olan da
sizlersiniz!..
-Ey Abbas şunu bilki şan ve
şerefte biz sizinle yarışıyoruz. Siz diyorsunuz ki "Kâbe'de zemzem
dağıtma işi bizdedir." Biz de diyoruz ki bu bir fazilet değildir.
Siz diyorsunuz ki "Kâbe'nin kapıcılığı ve perdedarlığı bizdedir."
Bizim kabile de diyor ki bu övünülecek bir üstünlük değildir. Siz
diyorsunuz ki "Meclis toplama işi bizdedir." Biz de diyoruz ki
ahaliyi toplayıp yemek ve hurma yedirmek bir şeref değildir. Sonra
iddia ediyorsunuz ki "Kâbe ziyaretçilerine ziyafet vermek vazifesi
bizimdir." Biz de diyoruz ki biz de insanlara yemek
yediriyoruz...
-Bitti mi?
-Şunu kafanıza koyun ki ey
Abbas! Biz Abdimenafoğulları, şan ve şerefte Abdülmuttalipoğulları
ile aynı seviyeye gelinceye kadar hep yarışacak ve peşinizi
bırakmayacağız. Bunu anladığınız için "bizden bir Peygamber çıktı
diyorsunuz"...bu bozgunculuğu yapmanız yetmezmiş gibi şimdi de
"kabilemizden kadın peygamber de çıktı" demeye başladınız.. Hayır!
Lat ve Uzzaya ondulsun ki bunlar doğru değil. Abdülmuttalipoğulları
bizi geçerek insanları aldatamaz, onların yalanlarını herkese
göstereceğiz!!!
.....
O akşam hadiseyi işiten
Abdülmuttalip kabilesinin kadınları Abbas'ın başına üşüştüler.
Demediklerini bırakmıyorlar:
-O şeytan yüzlü adam,
Abdülmuttalip erkeklerine saldırırken sen sustun ha! Yazıklar olsun
ey Abbas! Biz ki seni bahadır bilirdik...
-Sadece erkeklere mi? Ebu
Cehil mel'unu Abdülmuttalip kadınlarına da hakaretler yağdırmış. Ama
Abbas yine O'na birşey yapmamış..
-Yazıklar olsun! Bir
şerefsiz sefil adam bizlere demediğini bırakmayacak da kabilemizin
erkekleri sus-pus olup çıt bile çıkarmıyacak!... Vah
başımıza.
-Ey ahirete göçmüş
Abdülmuttalip oğulları! Mezarınızdan kalkın da Ebu Cehile karşı bizi
siz koruyun bari...
Kabile damarları kabaran
kadınların sözleri gibi gözleri de şimşek çakıyor; bazıları
dizlerini dövüyor; bazıları saçlarını yoluyor.
Beklemediği bir söz
taarruzunun altında ezilen Abbas bin Abdülmuttalip ancak şunu
diyebildi:
-Ben, O'na yarın ne
yapacağım göreceksiniz!... Yeter ki aynı şeyleri bir kere daha
desin!
Âtikenin rüyasının üçüncü
günü sabahında Abbas kan beynine sıçramış halde Mescid-i Harama
gitti. Ebu Cehil oradaydı. Aynı sözleri bir kere daha söylettikten
sonra haddini bilmez bu azgına çullanarak esaslı bir meydan dayağı
atacaktı.
Abbas, Ebu Cehil'e doğru
yürürken O, birdenbire bir sesi dinliyormuş gibi yaparak
Sehmoğulları Kapısı'na doğru fırlayarak Mescid-i Haram'dan çıkıp
gitti..
Abbas kendi kendine "vay
saldırgan korkak vay!.. Niyetimi anlayınca nasıl da bir anda kaçıp
kayboldu" diye düşündü..
Ebu Cehil suratsızı,
kimseden kaçmıyordu. Abbas, kendine doğru gelirken bir takım sesler
işitmiş ve oraya doğru koşmuştu. Sesin sahibini görünce olduğu yerde
dona kaldı. İşte meşhur rüyada tasvir edilen adam şurada bağırıp
duruyordu.
Üstündeki gömleğin önünü ve
arkasını yırtmış, devesinin semerini ters vurmuş Zamzam, sanki o
rüyadan ve rüyadaki adamdan haberliymiş ve sanki onun taklidini
yapıyormuş gibi aynı çılgın tavırlar ve aynı şaşırtan manzara ile
avaz avaz bağırıyor ortalığı mübalağalı bir şekilde velveleye
veriyordu...bunlar bir samimiyetin sıcak çığlıklarından çok avucuna
sıkıştırılan dinarların iki yüzlü bağırtısı idi.
-Heyy Kureyş! Şam kervanı
tehlikede! Müslümanlar, kervanı bastı basacak! Durmayın, çabuk Ebu
Hanzala'nın imdadına yetişin! Yetiştiniz yetiştiniz. Yetişemezseniz
kervan, müslümanların eline geçecek! İmdat! Durmayın!
İmdaaat!!!...
.....
Zamzamın bağırışını işiten
yanına koştu.
Hadisenin tafsilatını
öğrenmek istiyorlardı.
Ebu Cehil, derhal Mekke'de
seferberlik ilan etti. Eli değnek tutan herkes, düşmanın üstüne
yürüyecekti.
Süheyl ibni Amr, milletin
şecaat damarlarını kabartan şeyler söylemeye başlamıştı bile...
Kureyş erkekleri, savaş için toplanmaya başladılar....duracak zaman
değildi. Daha evvel de Hadrami'nin kervanını vurmuşlardı ama; şimdi
buna izin vermeyeceklerine and içtiler...tabiî bu arada araya büyük
bir hadise girmiş olduğundan Abbas bin Abdülmuttalib de Ebu Cehil'i
unuttu...
İslâm düşmanları, kısa
zamanda Mekke meydanına bir ordu topladılar... Ebu Cehil, o yılan
bakışlı kupkuru adam, mevcudu tek tek süzdü; gelmeyenler varsa
onları tesbite çalışıyordu...
Evet sefere iştirak
etmeyenler vardı:
Ebu Leheb ve Umeyye bin
Halef.
Kureyş'in bu iki çok namlı
insanı nasıl olur da akından geri kalırlardı?
Ebu Leheb, Atike'nin
rüyasından korkmuştu. Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve
sellem'e karşı dinmez kinler beslemesine rağmen; rüyanın kendileri
için pek de iyi olmayan şeyleri haber verdiğini sezdiğinden evinde
kalmıştı.
Ebu Cehil ve diğer Kureyş
reisleri yanına giderek çok ısrar ettiler:
-Sen bu kavmin büyüğüsün!
Sen gelmezsen bizim sözümüzü kim dinler.
-Evet Ebu Cehil doğru
söylüyor ya Eba Leheb! Sen hepimizin büyüğüsün. Bu hesap gününde
aramızda ve başımızda olmalısın..
-Hayır ben gelmeyeceğim siz
gidin..
-Ya Eba Leheb senin bu
sefere mutlaka katılmanı istiyoruz. Söz almadan şu eşikten dışarı
adım atmayız.
-Yemin olsun yerimizden
kıpırdamayız.
-Evet günlerce burada kalır
yine fikrimizden caymayız.
-Pekâlâ..öyleyse şöyle
yapacağız. Ben yine gelmeyeceğim ama yerime adam
göndereceğim.
-Kimi?
-Kardeşin Âs bin Hişam'ı ya
Eba Cehil. İflas ettiğinden kendisinde olan dörtbin dinarımı
alamadım. Söyleyin O'nda olan bu alacağıma karşılık benim yerime
sizinle harbe gelsin..buyurun. Maksat hasıl olmuştur.
.....
Ebu Leheb kâfirinin
yanından biraz da asabi şekilde ayrılan Ebu Cehil, Ukbe bin Ebi
Muayt'la beraber Umeyye bin Halef'in kapısına vardılar.
Umeyye daha evvel Sa'd bin
Muaz'dan Efendimizin bir sözünü işitmiş ve iliklerine kadar
titremişti: "Benim ümmetim Ümeyye bin Halefi katleder!"
Bunu diyen asla gerçek dışı
konuşmamış ve hiç bir gün olmayacak bir şey söylememiş "Muhammed'ül
emin"di. O yüzden Umeyye, Ebu Cehil'i uyutabilirse bir kenarda
kalmaya karar vermişti.. Ama ne mümkün! İşte Ebu Cehil, hızla kapıya
vurmaya başladı bile. Koşturan Umeyye:
-Geldim, geldim!
-Ya Umeyye...
-Oo siz misiniz ya Eba
Cehil. Ukbenin elindeki o ateş dolu tava nedir öyle? İçeri gelmez
misiniz?
-Vaktimiz dar ya Umeyye?
Bir şeyden haberin yokmuş gibi öyle serin davranma. Müslümanlar,
Kureyş hazinesi bir kervanı basarken biz Umeyye'nin evinde rahat
sedirlere uzanıp alev renkli şaraplar içip söz dahisi arap
şairlerinin şiirlerini mi söyleyeceğiz? Durma çabuk atını, zırhını,
kılıcını al ve gel...
-Ama ya Eba Cehil! Ben hem
şişman; hem yaşlıyım.
-Yalancı! İşine gelince
yaşlı ve şişman olursun. Al öyleyse şu sürmeyi kadınlar gibi evinde
otururken gözlerine çekersin. Ukbe ateşe buhur dök de ver ki bizden
sonra tütsülensin!..
Umeyye bin Halef; Bilal'i
Habeş radıyallahü anh'ın efendisi iken müslüman oldu diye O'na en
vicdansızca zulümler yapan kibir putu. Şimdi bu adama kendi
dindaşları kadın yerine koyarak alenen hakaret ediyorlardı. Kurnaz
Ebu Cehil, en sinirli anında bile muhatabının hassas tarafını tahrik
etmesini bilmişti..
Umeyye:
-Hayır ben kadın değilim.
Buhur da sürme de size kalsın...ben ömrüm boyunca şerefli ismime
leke sürdürmedim. Birazdan orada olacağım, siz gidin!..
.....
Umeyye, hemen evden çıkarak
Mekke'nin en seçme ve en sür'atli devesini sahibine bir dolu para
ödeyerek satın aldı ve hazırlık için evine geldi. O'nu gören
hanımı:
-Hayrolsun ya Umeyye! O
kadar bineğin varken bu deve nedir; bu telaş nedir?
-Harbe
gidiyorum!
-Ne, ne dedin? Harbe mi? E,
peki o Medine'linin dediğini unuttun mu?
-Hayır unutmadım. Ama Ebu
Cehil bir bela gibi yapıştı yakama. Söz verdim. Bir mikdar
aralarında bulunup ayrılacağım.
-Ayrılacakmış! Sen öyle
zannet! Ebu Cehil'in pençesine düştükten sonra artık ayrılamazsın..
Ah Ebu Cehil ah!.
.....
Umeyye Mekke meydanına
geldiğinde hayli kalabalık toplanmıştı.
Suheyl bin Amr:
-Ey Kureyş!
İşte kahramanlığımızı
gösterecek gün, bugün! Haydi yiğitliğinizi göstermeye! Deve lazım
olana işte develer! Ok, kılıç, mızrak isteyene hepsi var. Seçip
beğensin. Yiyecek isteyen dilediğinden, dilediği kadar
alsın!!!
Diye nida ediyordu. Daha
başkaları da Kureyşlilerin damarlarını kabartacak; onları
kışkırtacak sözler söylüyorlardı:
Zem'a bin Esved:
-Lat ve Uzzaya andolsun!
Bin kere andolsun ki Kureyş kabilesinin başına bundan daha büyük
felaket gelmemiştir. Şu işe bakın ki Muhammed'le Yesribli şu basit
çiftçiler asil Mekke tüccarlarının kervanına saldırıyor. Kureyş,
tarihinde hiç böyle bir zillete maruz kalmış mı? Duracak zaman
değil. Kimin ne eksiği varsa işte her şey burada tamamlasın!.. Eğer
bu tehlike bugün bertaraf edilemezse; onları yarın Mekke kapılarında
da durduramazsınız!
Tuayme bin Adiy:
-Evet Zem'a doğru diyor.
Mallarımıza el koymayı mubah sayıyorlar. Bu kervana kadın-erkek
bütün Abdi Menaf oğulları katıldılar! Şimdi bu koca servet
müslümanların eline mi geçecek? İşte benden ordumuza yirmi deve yükü
yiyecek.
Abdullah bin ebi Rebia
beşyüz dinar, Huveyt bin Abd'ül Uzza üçyüz dinarlık silah
bağışladı.
Tartışmalardan sonra Allah
düşmanları şu karara vardılar:
-Bu harbe her Kureyşlinin
iştirak etmesi mecburidir. İştirak edemeyen olursa; onlar da
yerlerine adam bulup göndermeye mecburdur.
.....
Kureyş kısa zamanda
hazırlandı...ancak bir korkuları vardı. Ya Kureyş'in hasmı
Bekiroğulları, müslümanlarla çarpışırken kendilerine arkadan
saldırırsa!
Kureyş'in ileri gelenleri,
Bekiroğullarının ileri gelenleri ile görüştüler...bazı tavizler
karşılığı Bekiroğullarının Kureyşe saldırmayacağına dair teminat ve
kefalet alındı.
Bunun üzerine, örme zırh ve
dövme zırhlara bürünmüş kılıçlı, mızraklı, yerinde durmayan cins
arap atları ve soylu develere binmiş müşrik ordusu... arkada tef ve
şarkılarıyla orduyu coşturan güzel sesli kadınlar, hürriyetlerine
kavuşmuş cariyeler olduğu halde yürüyüş başladı.
Utbe bin Rebia ve Şeybe bin
Rebia da Kureyş ordusundaydı...bunlar sefer için kılıç kuşanıp zırh
giyerken kendilerini köleleri Addas gördü. Bir fevkaledelik olduğunu
gören bu garip mümin merakla sordu:
-Ne oldu? Nedir bu hal?
Nereye gidiyorsunuz?
-Hani Taifte iken bizim
bağın yanına yorgun ve ayakları kanlar içinde bir adam gelip
oturmuştu.
-Evet, benimle üzüm
göndermiştiniz.
-İşte O adam ve
taraftarları ile savaşa gidiyoruz.
Sanki Addas'ın başından
kaynar sular dökülmüştü.
-Ey efendilerim! Sizin "O
adam" dediğiniz en son Peygamber.. Yalvarırım gitmeyin. Bir
Peygambere kılıç çekilmez. Emin olun savaşa değil; felakete
gidiyorsunuz. Gelin bir kerecik de siz beni dinleyin; bu habis işten
vazgeçin..
Addas'ın gözlerinden sicim
gibi yaşlar dökülüyordu ama Utbe ve Şeybe çıkıp gittiler.
Az sonra oraya As bin
Münebbih bin Haccac isminde bir genç geldi...
-Nedir bu gözyaşları ya
Addas? Niye böyle rengin uçmuş?
-Felakete gittiler; düşüp
ölecekleri yere kendi ayakları ile gittiler.
-Kim?
-Utbe ve Şeybe Resulullahla
çarpışmaya gittiler.
-Ya Addas! Muhammed
hakikaten peygamber midir?
Soru, bu sağlan iman sahibi
mubarek Sahabiyi zangır zangır titretti. Tüyleri diken diken
olmuştu:
-Vallahi O bütün insanlara
gönderilmiş son Peygamberdir.
.....
.....
Mü'minler Bedr'e doğru yol
alıyorlar. Akik mevkiinde iken Sevgili Peygamberimiz sallallahü
aleyhi ve sellem, eshabı arasında Medineli müşriklerden Hubeyb bin
Yesâf ile Kays bin Muharris'i gördüler.
Cesur ve mahir bir savaşçı
olan Hubeyb bütün yüzünü örtecek şekilde bir miğfer giymiş olmasına
rağmen Kâinatın Efendisi, kendisini tanıdılar; ve Sa'd bin Muaz
radıyallahü anh'a:
-Ya Sa'd! Sağ tarafında
giden Hubeyb bin Yesaf değil mi? Diye sual buyurdular.
-Evet ya Resulallah; Hubeyb
ve Kays...
İslama gelmedikleri halde
bu iki kişi, islâm saflarında ne arıyordu; onların bu kutlu
saflarda, bu üstün insanlar arasında ne işleri olabilirdi? Bir
hesapları var ki sonu meçhul bir seferin ortasına dalmışlar? Evet
bir hesapları var...nasıl ki bu akında bulunan muhacirin ve ensarın
bir hesabı varsa bu iki Medineli gayrımüslimin de bir hesapları
var...ancak eshab-ı kiram aleyhimürridvan efendilerimizinki ahiret
hesabı; bu iki insanınki dünya hesabı; dünya menfaati... Seçilmiş ve
süzülmüş iyiler cemaati eshab'ın hesabı şu:
Sevgili Peygamberimiz'in
rızasına kavuşmak. Yüce Allah'ın rızası ancak ve ancak O'nun
sevgilisinin sevgisini kazanmakla mümkün... Eshab, can pazarına bu
maksatla çıkıyorlar..herşeyin bir bedeli var; bu rızanın en zirve
noktadaki bedeli de ölümü hayata tercih etmek..
Hubeyb bin Yesaf ile Kays
bin Muharris'in hesapları ise dünyalık...onlar müşrik kervanına
karşı çarpışarak bir kaç dünyalık bir şey elde etmek için
gelmişler...ne yapsınlar; işin idrak ve özünden haberli
değiller...olamazlar da. Ta ki kendilerine hidayet erişene
kadar.
Peygamberimiz sallallahü
aleyhi ve sellem, iki yabancıyı yanlarına istettiler:
-Siz ne maksatla bizimle
geliyorsunuz?
Cevapları şu:
-Anneniz Halime Hatun
tarafından sizinle akrabayız. Ayrıca şimdi de komşuyuz. Tecrübeli
birer cengaveriz; iyi dövüşürüz. Saflarınızda Mekke'lilere karşı
çarpışmak buna mukabil biz de ganimet malı almak
istiyoruz.
Peygamberimiz
sordular:
-İslamiyete girdiniz
mi?
-Hayır; müslüman
değiliz.
-Öyleyse geldiğiniz yere
geri dönün. Bir müşrike karşı bir başka müşrikin yardımını kabul
edemeyiz. Dinimizde olmayan saflarımızda da olamaz.
Yürüyüş devam ediyor...bir
zaman gittikten sonra Hubeyb, Beyda'da bir kere daha Efendimiz'e
geldi ve kendilerine de izin verilmesi için ısar etti:
-Benim nasıl bir kahraman
muharip olduğumu; düşman saflarında nasıl gedikler açtığımı herkes
bilir...müslüman olmamızı şart koşma; sırf ganimet almak için
saflarınızda mücadele etmemize izin ver. Hasımlarınla
dövüşelim.
Sevgili
Peygamberimiz:
-Allah'a ve Resulüne îmân
ettiniz mi?
Diye sordular.
Hubeyb:
-Hayır, dedi..
-Öyleyse geri
dönünüz..
Geri döndüler...
.....
Eshab-ı Kiram
aleyhimürridvan, ilk gün yola oruçlu olarak devam ettiler...ama
ikinci gün Resulullah efendimizin emirleri ile ve cihaddan sonra
tekrar tutmak üzere ağır tabiat ve iklim şartları yüzünden oruçlar
açıldı.
O, yüksek insan da,
oruçlarını açmışlardı.
Akik Vadisinden sonra ibni
Ezher Deresi'ne kadar ıssız yollar takip edildi. Bu dereye
varıldığında mola verildi. Sevgili Peygamberimiz, bir ağacın altına
indiler...bu sırada Efendimizin güzel arkadaşı Hazreti Ebu Bekr
radıyallahü anh da taşlardan bir küçük mescid yaptı. Resulullah
Hazreti Ebubekr'le birlikte bu mescidde namaz kıldılar... Bir kaç
gün burada kalındı.
Sonra Zülhuleyfe, Zâ'tül
reyş, Türban yolu takip edildi.
Türban'da iken Efendimiz,
karşılarındaki dağ yamacında bir geyik gördüler ve Sa'd bin ebi
Vakkas'a:
-Ya Sa'd geyiğe bak!
Buyurdular.
Hazreti Sa'd,
Peygamberimizin muradını anladı; ve derhal nişan vaziyeti aldı.
Resulullah, oku kendi mubarek elleri ile Sa'd radıyallahü anh'ın
omuzuna yerleştirdi ve:
-At ya Sa'd, dediler ve,
Allahım Sa'd'ın okunu isabet ettir, diye dua buyurdular.
Vınlayan ok, Resuller
Resulü ve O'nun aziz arkadaşlarına rızık olma nimetine kavuşan
mubarek ceylanı boynundan vurarak devirdi.
Sevgili Peygamberimiz
tebessüm buyuruyorlar.
Biraz sonra nefis bir
kızarmış geyik kokusu tâ uzaklardan bile alınıyordu...
.....
Müslümanlar Ruha'ya geldi.
Sevgili Peygamberimiz buyurdular ki:
-Rûhâ arap vadilerinin en
güzelidir...
Ruha'da konakladılar..
Hubeyb bin Yesaf, geri dönmüşken tekrar müslümanların yanına geldi
ve Resulullahın yüsek huzurlarına çıkmak istediğini bildirdi.
Âlemlerin efendisi kabul ettiler. Hubeyb ısrar ediyor.
-İzin ver ben de
Mekkelilerle çarpışayım.
-Dinimizde olmayan;
saflarımızda da olamaz ya Hubeyb! Önce Müslüman ol; sonra
çarpışırsın..
İşte o ân Bedr yolunda
islam, bir yiğit daha kazandı; Hubeyb bin Yesaf müslüman oldu;
radıyallahü anh..
...böylece Peygamberler
Peygamberi, kahraman ve korkusuz bir savaşçı olduğunu beyan eden ve
islam saflarında yer almak isteyen birine kılıcı önce küfrüne
çektiriyordu...Hubeyb bu cesareti gösterek Hazreti Hubeyb
oldu...
Kays bin Muharris ise
maalesef gitti...ama hidayet O'na da nasib oldu; islam ordusunun
Bedr'den dönüşünde Kays da müslüman olacaktır.
Ebu Lübabe ve Asım ibni
Abdil Ensar vazifeli olarak; Haris ibni Samed ile Havvab ibni Cübeyr
ise yola devam edemeyecek kadar ciddi bir kaza geçirdikleri için
Ruha'dan geri gönderildiler.
.....
Peygamberimiz komutasında
yürüyüş devam etti.. Safra köyüne yaklaşınca bu köy solda
bırakılacak şekilde bir dirsek yapılarak Zefiran Vadisine girildi ve
bir müddet gittikten sonra Safna Vadisine varıldı. Müslümanlar
burada Şam kervanı hakkında gönderdikleri habercilerden haber
bekleken; Kureyş'in kuvvetli bir ordu ile üzerlerine gelmekte
olduğunu öğrendiler.
.....
.....
Bedr'e yaklaştığı sırada
Cebar'da kervanın müslümanlar tarafından takip edildiğini anlayan
Ebû Süfyan, Şam-Bedir-Mekke hattını değiştirerek Bedir'i solunda
bırakacak şekilde Şam-Kızıldeniz sahil şeridine yöneldi ve bir ân
evvel takipten kurtulmak için kervanın sür'atini
arttırdı...kervandakilerden bazıları önce vaziyeti kavrayamadıkları
için hem gidiş yolunun değiştirilmesi hem de kaçarcasına gidilmesine
bir mânâ verememişlerdi? Nihayet tehlike kalmadığına; selamet
sayılacak bir yere vardıklarına kanaat getirince Ebu Süfyan bin
Harb, hızını kesti ve yanına Kays bin İmr'ül Kays'ı
çağırarak:
-Bir tehlike geçirdik.
N'olur n'olmaz diyerek Zamzam'ı Mekke'ye yardım getirmesi için
yollamıştım.
-Evet ya
Hanzala.
-Şimdi böyle bir tehlike
kalmadı. Hemen bineğine atla ve Kureyş'i nerede olursa olsun bul ve
tehlikenin geçtiğini haber ver. Vazifen gayet mühimdir. Lüzumsuz
yere kan dökülmemeli; çabuk olmalısın.
-Derhal!..
Müşriklere gelen Kays bin
İmr'ül Kays, Ebu Süfyan'ın haberini vererek.
-Kervan emniyettedir. Ebu
Süfyan, hiç kimsenin endişeye kapılmamasını ve bu yüzden sefere
çıkılmamasını tenbih etti.
...dediyse de fırsatı bir
kere yakalamış olan Ebu Cehil, teklifi reddederek ateşli bir konuşma
ile milleti coşturdu:
-Ey Kureyş! İçimizden çıkan
biri, inandıklarımızı, geleneklerimizi reddederek kendisinin ahir
zaman nebîsi olduğunu iddia etti ve Allah tarafından vazifeli
olduğunu söyledi!.. O, bunları söyler ve aramızdan bir takım saf
kimseleri müslüman yaparken; biz ne yazık ki gerekli cesareti
göstererek O'na hakettiği cezayı veremedik. Bizim zamanında cezasını
veremediğimiz O insan, bugün elimizden kurtularak Medine'nin başına
geçmiş, kervanlarımızı basarak bizi cezalandır-maktadır. Bu
karşımıza çıkan, belki de son fırsattır. Müslümanlar, hergün daha
çoğalıyor; her gün biraz daha kuvvetleniyorlar. Bana kalırsa ölmek
var dönmek yok diyorum. Bunları kendim için mi istiyorum? Hayır! Ebu
Cehil Amr bin Hişam, bu fani dünyada her şeyi gördü ve her şeye
kavuştu. Benim korkum bütün arap kabilelerinin müslüman olarak
yolumuzdan çıkmaları; nesillerin bozulmasıdır. Eğer; "biz,
evlatlarımızın müslüman olmalarına razıyız" diyorsanız; haydi geri
dönelim. "Sen bilirsin" diyorsanız. Ben, "Cenk" diyorum. Siz ne
diyorsunuz ey Kureyş?
-Cenk! Cenk
edelim!!!
.....
Ebu Süfyan'a dönüp gelen
Kays, olanları anlattı ve Ebu Cehil'i ikna edemediğini ve bir
harbin, adım adım yaklaşmakta olduğunu söyledi.
Bu haber üzerine Ebu Süfyan
hayret edilecek kadar doğru şeyler söyledi:
-Kureyş'e yazık oldu.
Bunlar hep Amr bin Hişam'ın Kureyş hakimi olma ihtirasının
zararları...
.....
Diğer taraftan Ahnes bin
Ebi Şerif, reis vekili olduğu Zühreoğullarını harpten caydırmaya
uğraşıyordu:
-Bakın kervan kurtuldu.
Reisimiz Nevfel'e de zarar gelmedi. Muhammed'le çarpışmaktan vaz
geçin. Çünkü sizin çok yakın bir akrabanız. Biraz sabredin; biraz
bekleyin. Bunda ne ziyanınız olur ki? Şayet O, hakikaten bir
Peygamber ise bu sizin için de bir yüce şeref olur. Eğer Peygamber
olmadığı anlaşılırsa zaten başkaları O'nunla harp ederler. Mutlaka
geri dönün. Ebu Cehil'in sözü ile amel edilmez. O kara- kuru, sinir
küpü adam, insanın ancak başını derde sokar.
Beni Zühre kabilesinden
birisi sordu:
-Peki nasıl bir çare
bulalım?
-Şöyle yaparız, dedi,
Ahnes. Akşam olunca ben kendimi deveden aşağı atarım. Siz "Ahnes'i
yılan soktu" diye feryad eder ve ben olmadan sefere
gidemeye-ceğinizi söyler ve geri dönersiniz.
Beni Zühre, Ahnes'in bu
zekice buluşu ile bir felaketten kurtuldu.. Bu kabile ile birlikte
onların müttefiki Ubeyye ibni Şerik en-Nakıy da geri
döndü.
..... |