|
Hadise
müslümanları üzmüştü..
Müşrikler bir
fırsat yakalamışlardı:
-Olacağı buydu.
Bir yasak ayda Muhammediler, neler işledi neler! Adam mı
öldürmediler, esir mi almadılar, ganimet mi elde
etmediler?
Yahudilerse
iyice bozgunculuk yapıyor; hatta bu olayın Sevgili Peygamberimizin
geleceğini bile karartacağını iddia ediyorlardı...
Ki Bakara Suresi
ikiyüz onyedinci ayeti kerimesi geldi:
-Ey Resûlüm!
Sana haram aydan ve o ayda çarpışmanın hükmünden
soruyorlar.
De ki: O ayda
çarpışmak büyük günahtır.
Fakat, insanları
Allah yolundan, hak dinden yasaklamak, Allah'ı tanımamak,
ziyaretçileri Mekke'ye sokmamak ve müminleri Mescidi haramdan
çıkarmak ise Allah indinde daha büyük günahtır.
Fitne, adam
öldürmekten beterdir! Halbuki, o kâfirlerin gücü yetse sizi
dininizden döndürmek için çarpışmaktan bir ân geri
durmazlar...
Ayeti kerime
başta Sevgili Peygamberimiz olmak üzere bütün müminlerin
omuzlarından ağır yükleri kaldırdı. Efendimiz bundan sonra
kendilerine ayrılan ganimet hissesi ile iki esiri kabul
buyurdular.
Abdullah bin
Cahş merak etti:
-Ey Allah'ın
Resulü biz cihad sevabı aldık mı acaba?
Bu sualin
müjdesini de Bakara suresi İkiyüz onsekizinci ayeti kerimesi
verdi...
Mekke
müşrikleri, esirler Osman bin Keysanle Hakem bin Keysan'ın
hürriyetlerine kavuşmaları için kurtulma akçesi
gönderdiler.
Elçileri huzura
kabul eden Peygamberimiz buyurdular ki:
-İki
arkadaşımızın ne olduğu hâlâ belli değil, onlar gelmedikçe kurtuluş
fidyesi almayacağız. Eğer siz Sa'd ile Utbe'yi şehid ederseniz biz
de bu iki esiri katlederiz!...
İşte yiğit bir
karar!..
Ancak şükür ki
iki sahabi sadece yollarını kaybetmişlerdi. Çok geçmeden sağ-salim
Medineye avdet ettiler. Bunun üzerine hürriyet bedelleri alınarak
iki müşrik esir serbest bırakıldılar..
Sevgili
Peygamberimiz, esirlere islâmiyeti anlatarak onlara iman etmelerini
teklif ettiler.. Hakem müslüman oldu, radıyallahü anh; Osman ise
islamiyeti reddederek Mekke'ye gitti...
İsteyen hak
yolu, isteyen bâtıl yolu seçmekte hür...
Efendimiz ve
müminler, Hicret'den evvel Mekke'de iken namazda Kâbe-i Şerife doğru
durmakla aynı zamanda Kudüs şehrindeki Mescid-i Aksa'ya da yönelmiş
oluyorlardı.
Zira kıble,
Beytül Makdis/Mescid-i Aksa idi.... ancak Hicret'ten sonra Medine'de
sadece Mescid-i Aksa'ya doğru durarak namaz eda
ediliyordu.
Müminlerin kıble
olarak Kudüs istikametine; Mescid-i Aksa'ya dönmeleri yahudileri
şımarttı... kibirleniyor ve dil altından müslümanlarla alay
ediyorlardı..
Yahudilerde bir
vıdı vıdıdır gidiyor.
-Bu nasıl din ki
kıbleleri bizimkiyle aynı?
-Yaa cidden
tuhaf; hem museviliği beğenmiyorlar hem Mescid-i Aksa cihetine
ibadet ediyorlar..
-Hıh! Güya son
dinmiş!...
Yahudilerin
böyle kafa kafaya verip koca koca laflar etmeleri Sevgili
Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellemi incitti.. Çok üzüldüler.
Vahiy bekliyorlar. Gelecek bir vahiyle müslümanların kıblesinin
değişeceğini kuvvetle ümid etmekteler.
Bu sebeple sık
sık gökyüzüne bakarak Cebrail aleyhisselamın gelişini
gözlüyorlar..
Efendimizin
yahudi gıybeti ile kalbinin kırık olduğu bir gün Hazreti Cebrail
çıkageldi; O'na buyurdular ki:
-Ya Cebrail!
Rabbimin yüzümü İsrailoğullarının kıblesinden Kâbe'ye döndürmesini
arzu ediyorum.. Hazreti Cebrail:-Elimden birşey gelmez ki; ben de
bir kulum. Allah'dan iste, dedi.
Bunu en kesin
şekilde Peygamberimiz de biliyorlar ama; bozguncuların çıfıtlığı
O'nu öylesine rencide etmişti ki...
Ve nihayet
Hicretin onsekizinci Şabanında Allah'ın Resulü imam, eshab-ı kiram
da cemaat iken bir öğle namazının üçüncü rek'atında beklenen vahiy
geldi. Bakara suresi yüzkırkyedinci ayeti kerimesi:
-(Vahiy
beklediğin için) biz, senin yüzünü sık sık göğe çevirdiğini
biliyoruz. Bu sebeple biz, seni memnun olacağın bir kıbleye
döndüreceğiz.
Haydi yüzünü
Kâbe tarafına dön.
Ey mü'minler!
Siz de nerede olursanız olun; namaza dururken Kâbe'ye
dönün...
Sevgili
Peygamberimiz, vahiy nazil olur olmaz daha namazın içinde iken
Kâbe/mescid-i Haram'a döndüler. Keremli eshab da aynı şekilde imamı
takiben döndü.
Bu sebeple Kudüs
istikametine namaza durulmuşken aynı namazda Mekke istikametine
yönelmekten dolayı bu vak'anın geçtiği mescide mescid-i
kıbleteyn/iki kıbleli mescid ismi verildi...
Efendimiz de
eshab da çok memnunlar. Hatta Sevgili Peygamberimiz Kuba köyüne
giderek ilk mescid, mescid-i Kuba'nın iki duvarını kendileri bizzat
yıkıp, mihrabını değiştirdiler.Ayrıca bütün müminlere haberciler
göndererek yeni kıbleyi onlara da bildirdiler...
Fakat yahudiler
yine homur homurlar. Çeneleri durmuyor:
-E, peki şimdiye
kadar kıldığınız namazlar n'oldu? Eğer Mescidi Aksa kıble değilse
ibadetleriniz boşa gitti demektir...
Akıllarınca
müslümanlarla eğleniyorlar.
Hatta yahudiler,
daha da ileri giderek Efendimize şu teklifi yaptılar:
-İyisi mi sen
yine bizim kıbleye dön, biz de senin dinine girelim.
Sözün yalan
olduğu o kadar belli ki...
Kıblenin
Beytullah olmasından sonra Onsekizinci ayın bir diğer güzel vak'ası
da ramazan orucu oldu..
Ramazan ayı
geldiğinde müminlerin Allah rızası için bir ay oruç tutmaları ayeti
kerimelerle emredildi... Orucun usûl ve faziletleri anlatıldı...
Böylece islamın şartlarından bir şart daha
gerçekleşiyordu....
Ramazan orucu
farz edilirken fıtır sadakası da vacip kılınıyordu....
Ramazan orucu
emredilmeden önce de Sevgili Peygamberimiz, nafile olarak her ay üç
gün ve aşure günleri oruç tutarlar ve bunu eshabına da tavsiye
ederlerdi....
Ramazan
gecelerinde Teravih namazı kılmaksa, Resulullah'ın sünnetlerinden
biri. Buyurdular ki:
-Allah, ramazan
ayında orucu farz kıldı, ben de müslümanlara teravih namazını sünnet
kıldım....
Oruc'tan bir
gece önce Efendimiz, Mescidde teravih namazı kıldırırken. Ertesi
ramazan günü eshab, bunu birbirine haber verince yatsıda cemaat daha
çoğaldı, üçüncü gün kalabalık daha da arttı; dördüncü gün mescid
müminleri almaya yetmiyordu... fakat o gün Resulullah sahabenin
yanına çıkmadılar. Müminler merak içinde kalmışlardı. Sabah namazına
geldiklerinde buyurdular ki:
-Teravih için
toplandığınızı gördüm. Ancak bu aşırı arzunuz üzerine teravih
namazının üzerinize farz kılınmasından; sizin de bu farzı ihmal
etmenizden korktum. Namazı evlerinizde kılınız. Farz namazlardan
gayrısının evlerde kılınması efdaldir...
Hazreti Ömer
radıyallahü anh zamanına kadar herkes teravih namazını evlerde,
mescidde arzusuna göre kılıyordu.
Büyük Halife,
bir gün mescidde bazı müminlerin cemaatle, bazı müminlerin yalnız
başına diğerlerinin de evlerinde teravih kıldıklarını görünce bu
dağınıklığı önlemek için ertesi yatsıdan itibaren teravih
namazlarının camide kılınacağını emir buyurdular.
Müminler, Übey
bin Kâb'ın arkasında saf oldular.Teravih namazının bu şekilde
kılınması Hazreti Ömer'i çok memnun etmişti.
-Bu ne güzel
adet oldu böyle, diyerek sevincini dile getirdi...
Ramazan orucunun
farz ve Sadaka-i Fıtrın vâcib olmasından sonra zekât emri de
vahyedildi:
-Zengin
müslümanlar zekât verecekler.
Zengin mümin,
servetinden emredilen mikdarı ayırarak usulüne uygun şekilde fakir
din kardeşlerine verecek. Bu o fakirlerin hakkı.
Buyurulan
islâmın şartlarından bir şart...
Acaba; "ah ben
de bir zengin olsam da..." demeli mi, dememeli mi?
Salebe bin
Hatıb'ın hayatı ortadayken "her şeyin hayırlısı olsun" demekten
başka ne diyebiliriz ki... Talebe bin Hâtıb, ensar'dan. Medine'nin
yerlisi.
İbadete çok
düşkün.
Sahabenin en
zahidlerinden biri.
Camiden
çıkmıyor.
Böyle iken ne
olduysa oldu işbu Salebe kendi diliyle kendi felaketini
hazırladı...
Bir gün Salebe,
Mescid-i Nebi'den çıkarak Sevgili Peygamberimiz'e geldi ve
işitenleri hayrete düşüren bir arzusunu arz etti:
-Ya Resulallah!
Bana servet nasip etmesi için Allah'a dua et...
Peygamber
Efendimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, ne kadar güzel bir cevap
buyurdular:
Kanaat et.
Şükrünü eda ettiğin az mal; şükrünü eda edemediğin çok maldan
hayırlıdır...
Salebe
gitti...
Gitti ama yine
gelecek. Çünkü zengin olma ihtirası kalbini alev alev
yakıyor.
Hakikaten bir
kaç gün sonra yine Sevgili Peygamberimizin huzuruna
çıktı:
-Ya Resulallah!
Bana servet nasip etmesi için Allah'a dua et...
Arzu aynı,
ihtiras aynı, kelimeler aynı...
Mübarek
Peygamber en yüsek misali verdiler. Kendilerinin malı-mülkü,
altunu
-akarı mı var?
Bunu hatırlatıyorlar:
Ben senin için
güzel bir misal değil miyim? Sen Resulullah gibi olmağa razı değil
misin?
Bu tasvir taşı
bile eritir ama; kulaklar, duymaz olmuşsa kalblere işler mi
ki...
Büyük Resul,
buyurdular ki:
-Allah'a yemin
ederim ki; dağların altın ve gümüş olmalarını ve iki yanımca
yürümelerini niyaz etsem bu duam muhakkak ki kabul olur... buna
rağmen O, sallallahü aleyhi ve sellem, zengin olmak istiyor
mu?
Salebe, sustu.
Fakat içindeki canavar susmuyor ki...
Şeytan esir
almış, nefs boyunduruğu vurmuş bir kere:
-Ya Resulallah!
Bana servet nasip etmesi için Allah'a dua et! Seni hak din ve
kitapla gönderen Allah'a yemin ederim ki eğer zengin olursam;
servetimden hak sahiplerinin hakkını ödeyeceğim.
Kendi iradesi
ile; kendi ağzı ile ve yeminle söz veriyor...
Ya sözünde
durmazsa?
Sevgili
Peygamberimiz, mubarek ellerini açarak dua buyuruyorlar:
Allahım!
Salebeye servet nasib et...
Salebe duaya
kavuşmanın sevinci ile evine koştu.. Zengin olma hulyaları ile dolu.
Hemen koyun
-keçi, deve, at,
sığır satın aldı...
Bu küçük ve ve
büyük baş hayvanlar, öyle çoğaldı ki az zamanda ağıllar, ahırlar
almaz oldu...
Mal çoğaldıkça
Salebe'deki dünya muhabbeti de çoğalıyor.
Bir zaman
evveline kadar mescidden çıkmayan, alnı secdeden kalkmayan sahabi,
hayvanların otu-sütü, yağı-yoğurdu, bakımı-tımarı, hastalığı... gibi
işleri yüzünden ancak öğle ve ikindi namazlarına gelmeye
başladı.
Arkada Peygamber
duası var ya mallar arttıkça artıyor.. Sürüler, sürüler... koyun
sürüleri, keçi sürüleri, sığır sürüleri... kuzular, oğlaklar,
danalar, develer, taylar binlerce. Ve binlerce at, inek, keçi,
koyun.
Bunları artık
Medine'ye sığdırmak imkansız.
Salebe, Medine
dışına bir vâdiye taşındı. Bir çiftlik kurarak burada yaşamaya
başladı.. Sürüler ve onların işleri gecesini gündüzünü
alıyor.
Salebe, bir süre
sonra öğle ve ikindi namazlarına da gelemez oldu.. Ancak Cuma
namazlarına yetişebiliyor..
Mallar
artmakta.
Ama ne artış;
katlana, katlana. Keşke artmasa...
Salebe Cuma
namazlarını da terketti...
Sevgili
Peygamberimiz, bir gün sual buyurdular:
-Salebe ne
yapıyor?...
Eshab, olanları
anlattı:
-Davarlar,
sığırlar aldı. Bunlar çok arttı; Medine dışına taşınmak zorunda
kaldı. Malı ile meşgul..
Peygamberimiz
müteessir oldular:
-Eyvah Salebeye!
Eyvah Salebeye! Eyvah Salebeye!Evet; Salebe için üç kere
eyvahlandılar. Acaba niçin? Niçini şimdilik eshaba meçhul ama sebebi
yakında anlaşılır?...
Aradan epeyce
bir vakit geçti. Efendimiz iki zekât toplama memurunu çağırarak
bizzat vazife tevdi ettiler:
-Evvela Salebe
bin Hatıb sonra da Süleymoğullarına gidecek ve zekât vermelerini
isteyeceksiniz!
-Baş üstüne ya
Resulallah!...
Peygamberimiz
bir de yazı hazırlattırarak memurlara teslim ettiler. Vesikada
zekatın usul ve şartları yazılıydı.
Memurlar,
atlarına binerek Salebe'ye geldiler...
Selam ve
hoşbeşten sonra.
-Ya Salebe. Bizi
Resulullah gönderdi ve elimize de bir vesika verdi...
-Vesika
mı?
-Evet.
Peygamberimiz malının zekâtını vermeni buyurdular. Bak
işte!
-Nasıl?
-Ne nasılı.
Zekât vereceksin. Fakir fukaranın sendeki hakkını
ödeyeceksin..
Salebenin rengi
kaçmaya, dudakları kıpırdamaya, elleri hafiften titremeye başladı...
Heyecanını gizleyemeyen bir sesle:
-Verin bakayım
şu kâğıdı...
Verdiler. Aldı,
okudu... düşündü. Bir kere daha okudu.
Memurlar
birbirlerine bakıyorlardı... Allah, Allah!..
Salebeye
n'oluyordu böyle? Şaşırmışlardı. Fakat asıl şaşkınlığı işte şimdi
yaşıyacaklar:
Salebe asık ve
acı bir yüzle konuştu:
-Bu dediğiniz
bir haraç! Haraç istemenin başka bir şekli...
Ha öyle değil
mi?
Memurlar!
-Hâşâ... O nasıl
söz Salebe?.. Aklın başında değil senin!
-Nasıl böyle
konuşursun Salebe? Çıldırdın mı yoksa?!
-Ne münasebet
canım! Hakikati söylemeyelim mi?! Neyse; hele şöyle bir dolaşın da
yine görüşürüz.
Zekât memurları
üzgün, şaşkın ve hayretler içinde ordan ayrılarak Süleymoğullarına
gittiler.
Zekât vermesi
gereken mükellef zenginle görüştüler. Yazıyı
gösterdiler...
Adam:
-Başım üstüne,
dedi.. bakın şurda en iyi, en cins devem duruyor, onu zekât olarak
verdim...
-Hayır, dedi
görevliler. En iyi hayvanını vermen şart değil. İstersen
diğerlerinden verebilirsin..
Fakat adam,
nasibli ve cömert:
-Olmaz, dedi.
Bunu alacaksınız. Allah için verilen bir şey elbette en güzelinden
olmalı...
Memurlar,
işlerini bitirince yine Salebe'ye geldiler.
Salebe, tedirgin
ve huzursuz..
-Şu yazıyı bir
kere daha verin bakayım..
Verdiler...
okudu; evirdi çevirdi. Başını geriye atarak, kısık gözlerle
bulutları bir müddet süzdükten sonra o acı, zehir-zemberek sözü
maalesef yine söyledi..
Ah
dil!
Ah
dil..
Söyleyen boşuna
mı söylemiş:
Dilim dilim etti
beni dilim dilim...
-Evet, evet. Bu
bir haraç! Olmaz, zekât veremem...
Memurlar adeta
yıkıldılar. Salebe nasıl böyle konuşurdu.. insan münafık olunca
konuşuyor demekki..
-Sen Salebesin
değil mi? Biz yanlış birine gelmedik değil mi?..
-Dostlarım
bırakın çocukluğu. Ben Salebeyim elbette.. Lakin dişimle, tırnağımla
kazandığım malımın bir kısmını niçin vereyim..
-Ama Salebe onda
fakir fukaranın hakkı var. Bu hakkı ödemen Allah'ın
emri...
-Yoo! Veremem!
Benimle birlikte mi kazandılar?..
Salebe, öyle
katı davranıyordu ki. Bütün kapıları kapatmıştı..
Mecburen geri
döndüler.
Atlar giderken
adeta kanları kurumuş kül renkli iki insan konuşuyorlar..
Biz bunu
Resulullaha nasıl haber veririz...
Çok
üzülecekler..
-Yaa! Ben de onu
düşünüyorum. Akla hayale gelmedik; duyup işitilmedik bir
şey..
-Peygamber,
Allahın emirini irade ediyor... fakat Salebe onu
reddediyor.
-Müthiş bir şey
canım.......Zekât memurları, Medine'ye geldiklerinde uzaktan
Resulullah'ı görünce daha onlar bir şey demeden Sevgili
Peygamberimiz buyurdular ki:
-Salebeye
yazıklar olsun!..
Felâket...
Salebe felâkete uğramıştı...
|
Sevgili
Peygamberimiz, devesinin en güzelini zekât veren mümin içinse,
bereket ve hayır duada bulundular...
Salebe,
sözünde durmamış...
Salebe,
İslâmın bir şartını reddetmiş.
|
 |
Salebe,
Resulullahın emrini geri çevirmiş.
Salebe Allahın
sevgilisini, Salebe yüce Allah'ı incitmişti...
Tevbe suresinin
yetmişaltıncı ayeti kerimesi indi:
Cebrail
aleyhisselam, Peygamber aleyhisselam'a bu ayeti getirdiğinde
Salebe'nin bir akrabası da oradaydı. Efendimizden ayeti işitince
koşa koşa Salebe'ye gitti... Nefes nefese yanına
vardığında:
-Ey Salebe, ey
insafsız adam sen ne yaptın!
-Ne yapmışım,
nedir bu hal..
-Mahvoldun! Sen
mahvoldun! Toprak başına olsun. Zekâtını vermemişsin. Aleyhine ayet
geldi.. Ey Salebe bu cür'eti nasıl göze aldın, sen Allah'dan
korkmadın mı ey Salebe!...
Zavallı adam
ağlıyordu..
Salebe'de şafak
attı.. Aklı başına dank etti ama neye yararki!.. atına sıçradığı
gibi Medine'ye, Efendimize koştu...
-Ya Resulallah
zekâtımı vermeye geldim...
Hani istenen
haraçtı? Efendimiz üzgün, Eshabı kiram merakta. Acaba Resulullah ne
buyuracaklar. Heyecan zirvede...
Sevgili
Peygamberimiz, İslâmın şeref ve vakar bayrağını
yükselttiler:
-Allahü teâlâ,
beni senin zekâtını kabul etmekten men etti...
Talebe kanlı
gözyaşları döküyor. Diz çökmüş saçına başına topraklar saçıyor...
Ama olan olmuş sırça saray yıkılmıştır.
Şanlı ve büyük
Peygamber devam buyudular:
-Kendi elinle
felâketini hazırladın. Ben zekât vermeni emrettim ama sen
reddettin..
Mesele
Efendimizi de aşmıştı. Cenab-ı Hak Habibinin istediğini reddedeni
reddetmişti...
Salebe çar nâçar
huzurdan ayrılmak zorunda kaldı; bir ölü gibi...
Hazreti Ebubekir
Halife olunca O'na geldi.
-Ya Eba Bekr!
Zekatımı sen kabul et bari...
-Bu mümkün mü ya
Salebe! Peygamberin reddettiğini ben nasıl kabul
ederim?...
Hazreti Ömer
zamanında da bu Halife'nin kapısını çaldı:
-Zekâtımı kabul
et..
Cevap elbette
aynı.
-Peygamberin,
Hazreti Ebu Bekr'in kabul etmediğini ben mi kabul
edeceğim.
Hazreti Osman
zamanında da O'na yalvardı. Ama boşuna, O da aynı cevabı
takrarladı..
-Allahın
Resulünün, Hazreti Ebu Bekr'in, Hazreti Ömer'in almadığını ben de
alamam...
Salebe, Hazreti
Osman zamanında öldü gitti...
Peygamber
Efendimi'zin Salebe'nin affı için dua etmemesi emr olunmuştu... Yüce
Allah'ın emri.
Ne
oldu?
Servet
derkenmürted oldu.
Salebe..
|