SEVGİLİ PEYGAMBERİM CİLT 11 (Devamı)

Habib bin Adî'den sonra Zeyd bin Desinne asılmıştı:

Bu sahabiye de benzeri azaplar yaşatılıyor:

-Yâ Zeyd bak işte arkadaşın öldü. Bâri sen aklını kullan. Sebepsiz yere canından olma!

-Ne istiyorsunuz?

-İslâmdan dön serbest bırakalım.-İslâmdan dön serbest bırakalım.

-İslâmdan dönmek; yani Allah'ı ve O'nun âlemlere rahmet olarak gönderdiği Peygamberi inkâr etmek! Öyle mi?

-Evet.

-Ey zâlimler şunu bilin ki Zeyd'in bin canı olsa binini de Allah ve Resûlüne feda eder. Sizden af ve serbestlik isteyen mi var?

Ebu Süfyan sordu:

-Yâ Zeyd şimdi senin yerinde Peygamberin olsun istemez miydin? Sen O'nun yoluna can verirken O, şimdi sevdikleri ile beraber..

-Siz ne anlayış fukarası insanlarsınız. Ben, O'nun ayağına diken batmasına bile tahammül edemem.

Ebu Süfyan, bile hakikati dile getirmek zorunda kaldı:

-Şu yaşıma geldim. Eshabının Muhammed'i sevdiği gibi kimsenin kimseyi sevdiğini görmedim.

O'nu da okladılar...vücudu oklardan delik deşik olan Zeyd bin Desinne'nin ipini de aynı cellat çekti.

Bedr ve Uhud harplerine katılma şerefine sahip ve Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellemin Halid bin Ebi Bükeyr'le kardeş yaptığı şanlı sahabi de diğer şehidlerimiz gibi ömür defterini dini uğruna canını vererek şerefle kapatmıştı; radıyallahü teâlâ anh.

......

Lıhyanoğulları, kindar kadın Sülafe binti Sa'd'e gidip mükafaatlarını istediler:

-Yâ Sülafe, gözün aydın! Âsım bin Sabit'i öldürdük. Ödülümüzü isteriz...

...ancak Sülafe, kindar olduğu kadar kurnazdı da. Cevabı ile katilleri şaşırttı:

-Ben, 'ödülü Âsım'ın veya yakınlarımı katleden diğer kimselerden birinin başını getirirseniz vereceğim' demiştim.

-Şart mı. Öldürdük ya!

-Elbette şart. Çünkü konuşmamız öyle.

-Ama ceset kayboldu.

-Kaybetmeseydiniz.

-Ne yapabilirdik?

-Siz daha iyibilirsiniz.

-Yani sen şimdi develeri vermiyecek misin?

-Niçin vereyim?

Lıhyanoğulları asabileştiler:

-Sen sözünden caymak için bahane arayan bir yalancısın.

-Ben yalancı değilim; ama siz ahmaksınız. Defolun şuradan.

......

MAÛNE KUYUSU VAK'ASI....Medine; Uhud sonrası günler. Hicri dördüncü yıl Safer ayı.

Lıhyanoğulları'nın isteği üzerine bu kabileye gönderilen on muallim/öğretmenden başka şimdi de Âmiroğulları muallim istiyorlar.

...

Kuşların, bir hurmadan başka hurmaya öbek öbek konup kalktığı apaydınlık bir gün.

Âmiroğullarının lideri Ebu Berâ Âmir bin Malik'in Efendimizi ziyaret arzusu yüksek huzura arz edildi. Sevgili Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, misafiri bekletmediler.

Yaşlı reis, Peygamberimize hürmetlerini arz ve takdim etti; ve oturduktan sonra Resûlullaha beraberinde getirdiği iki at ile iki deveyi haber vererek:

-Kabul buyurursanız bunları size hediye etmek istiyorum, dedi.

İnsanlığın tanıdığı ve tanıyacağı en nâzik ve en kibar insan ve yüksek Peygamber, buyurdu ki:

-Yâ Eba Bera! Zahmetiniz için teşekkür ederim. Ancak müslüman olmazsanız hediyelerinizi alamam.

Güngörmüş ihtiyar adam sordu:

-Müslümanlık nedir ve nasıl müslüman olunur?

Sevgili Peygamberimiz, îmanı, islâmı, nasıl müslüman olunacağını, Allahü teâlâ'nın emir ve yasaklarını Âmir bin Malik'e anlatıp açıkladılar. Yabancı anlatılanları çok büyük bir dikkat ve terbiye ile dinledi ve:

-Evet hakîkaten dinin güzel ve şerefli, dedi.

...ne varki Ebu Bera, iman edip etmediği hususunda bir şey söylemedi.

Fakat hâlis bir niyetle gelmişti:

-Ben de sizden islâmiyeti kabileme öğretecek insanlar göndermen için gelmiştim. Âmiroğulları, bana inanır ve sözümden çıkmazlar. Eğer İslâmiyet onlara anlatılacak olursa eminim ki çok kimse müslüman olacaktır. Âmiroğulları gibi nüfusu kalabalık ve nüfuzu büyük bir kavmin müslüman olması size kuvvet kazandıracaktır.

...ancak öğretmen gönderilecek yer Necd idi. Hırçın ve kaba-saba insanların yaşadığı bölge. Efendimiz, endişelerini dile getirdiler:

-Elbette. Her mü'minin vazifesi İslâmiyeti anlatmak. Hele isteniyorsa; dinimizin talep edene öğretilmesi şart olur. Ancak Necd halkının oraya gidecek eshabıma bir kötülük yapmasından korkuyorum.

Âmir bin Malik cevap verdi:

-Evet haklısınız. Fakat gelecek olan arkadaşların benim himayemdedir. Himayemde olan insanlara hiç bir Necd'li dokunamaz. Siz vazifeliler gönderin onları islâma çağırsınlar.

......

Efendimiz, dördü Mekke'den gelen müslümanlardan, kalanı Medine'lilerden olmak üzere yetmiş sahabi seçtiler ve başlarına da Münzir bin Amr'ı emir tayin ettiler... Sevgili Peygamberimiz Münzir bin Amr radıyallahü anh'ın eline bir de mektup verdiler. Urve bin Esma da kılavuzları idi.

Bu yetmiş müslüman, Eshab-ı Suffeden ve Kurra/Kur'an-ı Kerim'i ezbere bilen müminlerdi. Gündüzleri Mescid-i Nebi'ye su taşır, geçimleri için dağdan odun getirerek pazarda satar; akşamları ise ilim öğrenir ve öğretirlerdi.

......

Yetmiş ilim ehli sahabinin Medine'den ayrılmalarından evvel Ebu Bera, Sevgili Peygamberimize veda etti. Bir kere daha teminat veriyordu:

-Şimdi kabileme dönüyorum. Hem Âmiroğulları'na lüzumlu nasihatlarda bulunacak; hem de gelecek arkadaşlarını görüp-gözeteceğim. Hiçbir korkunuz olmasın, onlar benim himayemde olacaklar.

Ebu Bera, dediklerinde samimiydi.

...

Gerçekten Ebu Bera Âmir bin Mâlik, Âmiroğullarına gelince onları topladı ve kendilerine bazı nasihatlerde bulundu:

-Ey milletim! Medine'den geliyorum. Muhammed çok kıymetli bir insan. O'na misafir oldum. Bana İslâmiyeti anlattı. İstedim ki bana anlatılanları siz de öğrenesiniz. Bu sebeple O'ndan bize dinini anlatacak muallimler istedim. Size İslâmı tebliğ edecek müslümanlar bir kaç güne kalmaz gelirler. Onlar, hem misafirimiz; hem de benim korumam altındadır. Ben sizden müslümanları dinlemenizi istiyorum. İslâm dinini seçip seçmemek kendi bileceğiniz iştir. Nitekim ben de Muhammed'i dinledim; ama herhangi bir fikir beyan etmedim.

"Olur, hayhay. Gelsinler konuşuruz. Konuşmaktan ne çıkar?" gibi sesler yükseldi. Haber, memnuniyetle karşılanmıştı. Ne var ki bir kişi, Âmir'in dediklerinden hoşlanmadı:

-Ne demek yani! Durup dururken neden bize İslâmiyet anlatılacak? Dinimize ne olmuş ki? Anlaşılan sen müslüman olmuşsun bizi de yoldan çıkartmak için lafı ağzında eveleyip geveliyorsun.

Bu dik ve hırçın ses, Âmir bin Tufeyl'e aitti. Ebu Bera öfkelendi:

-Hem de öz yeğenim benden şüpheleniyor öyle mi?

-Her şey açıkça ortada.

-Ey yeğenim! Anlaşılan sen beni anlamamışsın. Tekrar ediyorum gelecek olanlar misafirlerimdir.

Âmir bin Tufeyl dişlerinin arasından mırıldandı:

-Misafirleriymiş. Gelemeyecekler ki sana misafir olsunlar...

Âmir'in ayrılması ile kalabalık, haberi aralarında tartışa tartışa dağıldı.

...

...Mü'minler, Âmiroğulları Kabilesine giden yoldaki Maune Kuyusu'na vardıklarında sabah namazı vakti girmişti. Kuyudan çekilen sularla abdest alındı ve cemaatle namaz kılındı. Namazdan sonra kuyunun üst tarafında bulunan bir mağarada istirahate çekildiler. Münzir bin Amr arkadaşlarına sordu:

-Biz dinlenirken bir arkadaşımız Resûlullah'ın mektubu ile Âmiroğullarına gitse, derim. Hem geldiğimizi haber vermiş olur; hem de bize karşı niyetlerini anlamış oluruz.

Mü'minler, başlarındaki emire tam tâbiler:

-Sen emirimizsin. Nasıl münasip görürsen öyle yap.

-Teşekkür ederim. Lakin emir de keyfi hareket etme selahiyetine sahip değildir; müslümanlarla istişare eder.

-Doğru diyorsun yâ Münzir!

-Pekâla kim gitmek ister veya kimi gönderelim?

...nitecede Haram bin Milhan'ın gitmesine karar verdiler.

...

Mübarek sahabi görevi sevinerek kabul etti ve hemen yola çıktı. Uzun ve yorucu bir yürüyüşten sonra Âmiroğulları bölgesine girerken bir grup insanla karşılaştı. Gruptakiler aralarında bir meseleyi hararetle tartışıyorlarken bir yabancının kendilerine doğru yaklaşmakta olduğunu farkettiler...adam, on adım kadar bir mesafede durdu. Belli ki bir şey diyecekti. Yabancıyı tepeden tırnağa süzen Âmir bin Tufeyl, sordu:

-Bir şey mi istiyorsun, yoksa bir şey mi diyeceksin?

-Hiç bir şey istemiyorum. Bir şey diyeceğim.

-Ne?

-Bende bir emanetiniz var. Onu vermek için yanınıza gelebilir miyim?

-Gelebilirsin.

Haram bin Milhan, başlarında bu soğuk tavırlı adamın olduğu topluluğa yaklaştı:

-Bu, ahir zaman Nebisi Muhammed aleyhisselamın bura halkı sizlere gönderdiği mektup.

...Haram bin Milhan'ın mektup uzatan eli bir müddet havada kaldı. Hazreti Haram, muameleden tedirgin olmuştu. Nihayet birisi uzanıp mektubu aldı. Tam bu sırada da aziz sahabi bir suikaste kurban gitti. Âmir bin Tufeyl, âni bir saldırıyla mızrağını habercinin göğsüne sapladı...temrenin ucu tâ sırttan çıkıyordu.

Darbenin yenildiği ân yeri göğü bir hasret kelimesi inletti:

-Allah!!!

Oluk gibi kan fışkırıyordu. Abdest alır gibi yüzünü ve kollarını kanıyla yıkayan Hazreti Haram bin Milhan, bir taraftan da şöyle demekteydi:

-Kazandım gitti...kazandım gitti..

...kısa bir zaman süren ve oradakileri şaşkınlığa düşüren bu hâl, aziz şehidin dizleri üstüne yığılıp kelime-i şahadet okuya okuya ruhunu teslim etmesi ile nihayet buldu; radıyallahü teâlâ nah. Âmir, kibrinden mektuba bakmamıştı bile.

......

Bir masumu şehid eden zâlim Âmir bin Tufeyl, o hızla kabilesine gitti:

-Müslümanlar gelmişler. Haydi gidip şunları temizleyelim.

...fakat Âmiroğulları bu canavara yüz vermediler.

-Ne Münasebet! Bizim onlara düşman olmamız için bir sebep yok ki!

-Müslüman olmaları yetmez mi?

-Ebu Bera'nın 'ben eman verdim. Buraya müslümanlar gelecekler. Onlar misafirimdir' dediklerini kulaklarınla duydun.

-Duydum; ama amcam çok yaşlandı. Artık O'nun aklıyla hareket edilmez.

-Hayır! Biz, müslümanlara kılıç çekmeyeceğiz!..

......

...kendi kabilesinden yüz bulamayan İblis tavırlı adam, bunun üzerine bir kısım kafadarları ile birlikte diğer yakın kabilelere gitti. Useyye, Ri'l ve Zekvan, Âmir'in kötü maksadına uyarak onun etrafında toplandılar. Âmir, bir sahte kahraman edasıyla sağa-sola emirler yağdırıyordu.

......

Haram bin Milhan'ın gecikmesi üzerine daha fazla beklemeyi lüzumsuz sayan müslümanlar, Âmiroğulları Kabilesi'ne gitmek için toparlandılar. Ancak, aşağıya; Maune Kuyusu başına henüz gelmişlerdi ki silahlı ve kalabalık bir birlik tarafından etrafları çevrildi.

Hain bir saldırıya maruz kaldıklarını gören müslümanlar, kılıçlarına sarıldılar. Münzir bin Amr, kâfirlere bağırdı:

-Biz buraya dövüşe değil davet üzere Allah'ın dinini anlatmaya geldik. Sizinle bir alıp veremediğimiz yok; çekilin yolumuza gidelim!!!

Gözünü kan bürümüş Âmir bin Tufeyl sordu:

-Nereye gideceksiniz?

-Âmiroğulları kabilesine.

-Hayır gidemezsiniz!

-Bizi reisleri Ebu Bera davet etti.

-O davet ettiyse ben de o daveti iptal ediyorum! Ancak aranızdan birine Urve bin Esma'ya izin veririm.

Urve sordu:

-Niçin sadece bana?

Âmir cevap verdi:

-Senin kabilen Süleymoğulları ile dostluğumuz var.

Urve radıyallahü anh çıkıştı:

-Siz kardeşlerimi katledeceksiniz; ben de 'canımı kurtardım' diye sevineceğim öyle mi?

-Sen bilirsin!

-İyiliğin senin olsun! Biz hepimiz tek yürek, tek bileğiz ve sonuna kadar da başımızdaki emire bağlıyız.

......

Kâfirler, aç kurt sürüleri gibi dört bir koldan saldırdılar. Müslümanlar altmışsekiz kişiydi. İki kişi; Amr bin Ümeyye ile Münzir bin Ukbe develeri gütmeye gitmişlerdi.

Şiddetli bir çarpışma başladı.. Mücahidler, canlarını dişlerine takmış alabildiğine dayanıyor ve direniyorlardı. Ama düşman, silah ve kıyas kabul etmez bir sayı üstünlüğüne sahipti...müslümanlar, buraya savaş niyet ve hazırlığı ile gelmemişlerdi ki.

Çarpışma çok kanlı cereyan etti.

Altmışaltı müslüman şehid oldu. Münzir bin Amr altmışyedinci idi. O'na seslendiler:

-Gel teslim ol sana eman verelim! Bittiğinizi sen de görüyorsun!

Arkadaşlarının acısı ile içi kavrulan yiğit sahabi:

-Haram bin Milhan'ın şehid olduğu yerde görüşelim, dedi.

Ve oraya gelince de çarpışa çarpışa şehid oldu.

Altmışsekizinci müslüman Kâ'b bin Zeyd'i yaralı olarak şehidler arasında görmüşlerse de can çekişiyor zannıyla üzerine gitmemişlerdi.

Maune'de müminler şehid olurken Allahü teâlâ'ya niyaz ettiler:

-Yâ Rabbi şurada halimizi Resûlüne haber verecek kimse yok; sen bildir.

...

Reci katliamını haber verip giden Cebrail aleyhisselam, bir zaman sonra yine geldi; şehidlerin selâmı ile beraber bir acı haberi daha bildiriyordu. Efendimiz:

-Aleykümüsselâm/Allah'ın selamı onlara da olsun, buyurdular.

Cebrail aleyhisselâm, sonra acı haberin güzel tarafını verdi:

-Onlar, Rablarına kavuştular. Rabları onlardan razı; onlar da Rablarından razılar.

......

Büyük imtihanın sabırlı Peygamberi, eshabını mescide toplayarak minbere çıktılar:

-Kardeşlerimizi mızraklarla delik deşik ederek şehid ettiler. Ancak Cebrail haber getirdi ki Rabbimiz onlardan razı, onlar da Rabbimizden.

Eshabın yürekleri bir kere daha kor ateşlerle dağlandı.

......

Bu sırada karşı tepelerin arkasında deve güden iki sahabi, kuşların Maune kuyusu tarafında çığlık çığlağa olduğunu görünce "orada bir tuhaflık var gidelim" diyerek konak yerlerine doğru dönüşe geçtiler. Yolda karşılaştıkları bir kadın, onlara sordu:

-Siz Muhammed'in arkadaşlarından mısınız?

İki sahabi kadına cevap vermek istemediler. Fakat kadın üsteledi:

-Niçin cevap vermiyorsunuz? Siz, Muhammed'in arkadaşlarından mısınız, dedim?

Amr bin Ümeyye sordu:

-Müslüman mı olmak istiyorsun?

-Evet. Bana İslâmiyeti öğretin. Ama size kötü bir haberim var.

Her iki sahabi de merak ettiler.

-Kötü haber?

-Evet kötü haber. İslâm düşmanları arkadaşlarınıza baskın vererek onları öldürdüler.

Gökkubbe, iki mü'minin üstüne yıkılmış gibi oldu

......

Şimdi Amr bin Ümeyye ile Münzir bin Muhammed, kayalık bir yerden aşağıya, toprakta cansız yatan arkadaşlarına tarifsiz üzüntüler ve gözyaşları ile bakıyorlardı. Böyle bir ihtimali hatırlarına hiç getirmemişlerdi. Çünkü onlar, davetle ve bir kefalet altında gelmişlerdi.

İki sahabi, daha kısa bir zaman öncesine kadar beraber oldukları şehidlerine dualar okuyarak ellerini gözyaşlarından ıslanmış yüzlerine götürdüler..

Sessizliği ilk bozan Amr bin Ümeyye oldu:

-Yâ Münzir! Kardeşlerimiz, şu geçici ömrü şehidlikle noktaladılar.

-Ancak bu, canilere haklılık vermez.

-Mümkün mü? Resûlullah Efendimiz duyarsa kimbilir ne kadar üzülecekler...

Amr bin Ümeyye:

-İşte kâfirlerin bazıları hâlâ oradalar. Kardeşlerimize bu hainliği yapanlarla ben de çarpışacağım.

Bunun üzerine iki kalbi yaralı sahabi, düşmanların yanına giderek vuruşmaya başladılar. Tabii iki kişi bir sürü insana ne yapabilirdi? Münzir radıyallahü anh şehid, Amr radıyallahü anh esir oldu. Ancak Amr bin Ümeyye Mudari Kabilesinden olduğunu söyleyince Âmir bin Tufeyl O'na:

-Öyle mi? Pekâlâ; öyleyse seni anamın köle azad etme adağı yerine serbest bırakacağım. Ama önce gel de şu ölülerinizin kimler olduğunu söyle.

......

Zâlim Âmir bin Tufeyl'le Amr bin Ümeyye güzel şehidlerimizin başına geldiler. Mübarek sahabi, büyük üzüntüler içindeydi.

Âmir her şehidi tek tek sordu. Son olarak bir şey daha sordu:

-Burada olmayan var mı?

-Evet. Ebu Bekr'in azadlı kölesi Âmir bin Füheyre'nin cesedini göremedim.

Âmir bin Tufeyl, derin üzüntüler içinde olan Amr bin Ümeyye'yi şaşırttı.

-O bahsettiğin arkadaşınız göğe çekildi.

Amr radıyallahü anh "ne diyorsun dercesine" kanlı katilin yüzüne baktı.

-Evet doğru söylüyorum. Cebbar bin Sülma arkadaşınıza sapladığı mızrağı çekip çıkardığı an Âmir bin Füheyre semaya doğru yükselerek gözden kaybolup gitti.

...

Kırk yaşlarında iken şehid olan Amir bin Füheyre, Âişe radıyallahü anha'nın kölesi iken Ebu Bekr radıyallahü anh O'nu satın alarak azad etmişti. Hazreti Ebubekr'e çobanlık yapıyordu. İlk müslümanlardandı. Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem ve Hazreti Ebu Bekr Mekke'den Medine'ye hicret ederlerken. Sevr Mağarası'na saklandıklarında mağara önüne gizlice sürüyü getirerek Efendimizle mağara dostunun sütle beslenmesini temin etmiş ve daha sonra onlarla birlikte hicret etmişti.

...

Amr bin Ümeyye, omuzunda dağlar; dizlerinde taşınmaz ağırlıklar olduğu halde Maûne'den yürüyerek Medine'ye gelirken Galil'de iki kişi ile tanıştı. Amr radıyallahü anh bunların Âmiroğulları'ndan olduklarını anlayınca "bir istirahat ânında onları öldürürüm" diye düşündü ve düşündüğünü yaptı. Halbuki bu iki kişi Medine'den geliyorlardı. Efendimiz onlara eman/dokunulmazlık vesikası vermişlerdi. Ancak hazreti Amr bunu bilmiyordu.

...

Resûlullah, katliamlara çok üzülmüşlerdi. Sabah namazından sonra katillere beddua ettiler. Ve bunu bir ay müddetle beş vakit namazlarında tekrarladılar. Efendimiz, hain kabilelerin isimlerini sayarak şöyle yalvarıyorlardı:

-Ey Allahım! Onların senelerini Yusuf Peygamberinki gibi yokluk, kuraklık ve fakirlik seneleri yap. Allahım bu kabileleri sana havale ediyorum. Çünkü onlar sana ve Resûlüne isyan ettiler.

Hakikaten çok geçmeden o bölgede kuraklık ve buna bağlı olarak da yokluk başladı; sular çekildi ve yeşil namına bir şey kalmadı.

...

Âmr bin Ümeyye, Medine'ye vardığında Sevgili Peygamberimiz'e olan-bitenleri nakletti ve son olarak da gelirken yolda Âmiroğullarından iki kişiyi öldürdüğünü haber verdi.

...çoğu hem Bedr'de hem de Uhud'da arslanlar gibi dövüşen Suffe'nin bu hem kılıç, hem kalem ehli, soysuz bir saldırı ile bu dünyaya veda etmişlerdi.

Ama kim kazandı?

Şüphesiz ki canını teslim ederken kendi öz kanıyla abdest alan Haram bin Milhan'ın kavuştuğu şehidliği kastederek "ben kazandım" dediği gibi neticede mü'minler kazandılar; Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem'in sözünü dinleyenler...

......

YOL...Kureyş lideri Ebu Süfyan, islâmî şahlanışı bir türlü içine sindiremiyor. Yine toplanmış konuşuyorlar:

-Böyle giderse hiçbirimiz kalmayacağız. Müslüman tehlikesi hergün biraz daha büyüyor.

-Biraz değil sür'atle büyüyor yâ Eba Süfyan!

-Evet; doğru diyorsun.

-Yâ Eba Süfyan sen başımızda reissin. En akıllımız sensin. Ne yapalım onu söyle!

Ebu Süfyan, kısılmış gözlerini ufuklara dikti. Kendi kendine konuşan bir insan gibiydi. Soğuk ve sakin şu hali ile bakana ürperti veren bir heykeli andırıyordu:

-Söylenecek çareyi bulmak için benzersiz akıllara sahip olmak şart değil. Biri tezcanlılık etti:

-Yani?

-Yanisi şu: Muhammed öldürülmeden bu yangın sönmez.

Ebu Süfyan, yanıbaşında duran şarap testisinden bir yudum içtikten sonra bütün hıncı ile testiyi kavramış elleri onu tekrar aldığı yere koydu.

Şimdi sesini daha dikleştirmişti:

-Yesrib çarşısında gezip dinini tebliğ ederken O'nu katledecek bir fedai de mi yok aranızda? Eğer Kureyş, bu hale düştüyse bari bütün şehir halkı müslümanlara teslim olalım.

-Ağır konuşuyorsun reis!

-Sade ağır mı? Ben aynı zamanda acı konuştuğumu da zannediyordum!

Bir Bedevi ayağa kalktı:

-Yâ Eba Süfyan! Reislerin en azametlisi! Eğer izin verirsen ben dediğini yapmaya âmâdeyim. Zira ben sert, cesur ve merhametsiz bir insanım. Bende düşmana af yoktur. Sen geçimimi üzerine alırsan ben de kartal kanadı hançerimle Muhammed'in işini bitirir ve sür'atle geri dönerim. Çünkü ben Mekke-Yesrib arası en kestirme yolları biliyorum.

Ebu Süfyan bin Harb, alaylı bir ifade ile güldü. Acı bir duygu yüz hatlarını derinleştiriyordu:

-Zaten içki ve kadın bu şehirlileri bitirmiş. Onun için iş bir bedeviye kaldı.. Evet ey bedevi! Sana istediğin müsaadeyi verdim! Geçimin de bana ait. Sana bir deve de versinler. Lakin ağzını sıkı tut. Sen gitmeden haberin Muhammed'e gidebilir.

......

Bedevi, kendisine verilen deveye binerek o gece yola çıktı. Beş günde Medine'yi çevreleyen karataşdan dağlara geldi. Bir gece de orada geçirerek şehri uzaktan uzağa gözetledi. Ertesi gün Medine'ye indi. Herhangi bir ziyaretçi gibi Efendimizi sormaya başladı. O sırada İki Cihan Güneşi sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, Abdül Eşhel Oğulları'na ait mescidde eshabıyla sohbet ediyorlardı.

Peygamberimizin yerini öğrenen suikastçı sora sora mescidi buldu. Bedevi daha ilerden gelirken Sevgili Peygamberimiz, oradakileri dikkatli olmaya çağırdı:

-Şu gelen bedevi, bozuk niyetli biri..

Bedevi, cemaate yaklaşınca sordu:

-Aranızda Abdülmuttalib evladından kimse var mı?

Güya doğrudan aradığı ismi vermeyerek maksadını saklıyordu.

Efendimiz cevap verdi.

-Benim.

Suikastçı bedevi, Peygamberimize doğru yönelirken Useyd bin Hudayr radıyallahü anh, onu hızla pelerinin eteğinden tutup çekti. Pelerin sahabinin eline gelince bedevi, belindeki hançerle ortada kalakaldı.. Hançerinin görülmesi ile niyeti de anlaşılmış oluyordu. Bu sebeple bir ân "ileri mi gitsem, geri mi çıksam" diye tereddüde düştü. O, tam bu şaşkınlıkta iken Hazreti Useyd suikastçının üzerine atılarak ellerini boynuna geçirdi. Bedevi bütün gayretine rağmen mengene gibi sıkan parmakları gevşetemiyordu. Nerede ise boğulacaktı. Hırıltılarla imdat istedi:

-Ölüyorum yâ Muhammed! Canımı bağışla!.. Öl.. Ölüyorum.. ahh...

Efendimiz, seslendiler:

-Bırak yâ Useyd!

Yiğit sahabinin elinden kurtulan bedevi külçe gibi olduğu yere yıkıldı. Nefes nefese boğazını ovalıyordu. Şaşkınlıklar içindeydi.

Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem sordular:

-Ey yabancı anlat bakalım yanımıza niçin geldin? Ama muhakkak doğru söylemelisin. Doğru konuşmak menfaatine olacaktır. Yalan söylemeye kalkışırsan zarar görürsün. Çünkü biz zaten işin aslını biliyoruz.

Bedevi, tuhaf hallerle Efendimiz'in yüzüne baktı:

-Ee, şey, bana eman veriyor musunuz? Canım emniyette mi?

-Evet Emniyette.

-Beni Ebu Süfyan buraya gönderdi.

-Sebep?

Peygamberimiz istiyordu ki, kendi bildiğini Eshabı da doğrudan doğruya suç failinin ağzından işitsin.

Yabancı başını önüne eğdi:

-Sizi öldürmek maksadıyla..

...

Resûlullah Efendimiz canına kast eden adamı Useyd bin Hudayr'a teslim ettiler:

-Yarın sabaha kadar senin nezaretinde kalsın. Sabah yine buraya getir.

-Emrin olur ey Allahın Resûlü.

...

Bedevi kilitlendiği odada hemen hemen uyumadan bütün gece yaşadıklarını düşündü. O, buraya insanların etrafında pervane oldukları bu zatı öldürmek için gelmişti. Başarabilse öldürmüş olacaktı...fakat başaramadı. Böyle hallerde netice alamayan suikastçı anında parçalanırdı. Halbuki O, kendisine bir kötülük yapılmasına izin vermedi. Ne dövdüler ne sövdüler. Şu ân bile gözetim altında olduğu halde ev sahibi yemeklerinden kendisine de getiriyordu. Bütün bunlar muhakkak ki O'ndandı. Anlaşılan O'nun o yumuşak huy ve merhameti arkadaşlarına da geçiyordu. Zaten suikastı yapamaması da, Son Nebi olduğunu söyleyen O şahıs yüzündendi. O'nu gördüğü ân sanki aklı başından gitti ve eli-ayağı birbirine dolandı. Hali, uykuda gezen birinden farksız hale gelmişti.

...

Ertesi sabah Efendimiz, canına kıymak isteyen bedeviyi yine huzurlarına istediler. Yabancı getirildi; dıştan belli olmayan bir korku ve titreme içindeydi. Büyük Peygamber, "Vurun boynunu" deseler ânında kellesi bir top gibi yerlerde yuvarlanırdı...ama O, sallallahü aleyhi ve sellem, öldürmek için gelmedi ki! O, insanların ölü kalbleri hayat bulsun diye vazifeli... Efendimiz konuşuyorlar. Temiz, açık, tane tane bir arapça:

-Dün sana eman vermiştim. Haydi şimdi istediğin yere gidebilirsin.

Yabancı, küstahlıktan acze düşenlere mahsus bir zavallılıkla adeta mırıldandı.

-Sağol.

-Ama istersen gitme ve senin için bundan daha hayırlı olanı tercih et.

Müşrik, bir kere daha şaşırdı:

-Benim için yurduma dönmekten daha hayırlı olan nedir?

-Allah'dan başka ilah olmadığına ve benim de Allah'ın Resûlü olduğuma lisanen ve kalben şahadet etmendir.

Suikastçı, itirazsız kelime-i şahadet getirerek îmân etti.

Başta Sevgili Peygamberimiz olmak üzere hazır olanlar, kendisini tebrik ettiler. Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, canına kast eden; kendisini öldürmek isteyen "insanların en katı kalblisi"nin taş gibi kalbini yumuşatarak yanına çekmiş, ebedi saadetine vesile olmuştu; yumuşak davranarak ve merhametle muamele ederek.

......

MUCİZE İLE GELEN BEREKET...Bedevi'nin Ebu Süfyan'ın Peygamberimize suikast niyet ve teşebbüsünü bütün ayrıntıları ile nakletmesi üzerine, Peygamberlerin seyyidi, Amr bin Ümeyye radıyallahü anh ile Cebbar bin Sahr radıyallahü anh'ı çağırttılar.

Sevgili Peygamberimiz, bu iki gözü pek dostuna şu vazifeyi tevdi buyurdular: Gizlice Mekke'ye giderek imkân bulunabilirse mukabil bir suikastle Ebu Süfyan'ı katletmek.

......

Fedakâr sahabiler, Mekke'ye kadar gitmelerine rağmen Kureyş içinden kendilerini tanıyanlar çıkınca Ebu Süfyan'a bir şey yapamadılar. Ama buna rağmen yine de dönüş yolunda bazı islâm düşmanlarını öldürdüler.

......

Sevgili peygamberimizin halası Berre binti Abdülmuttalib'in oğlu ve Peygamberimiz ve Hazreti Hamza ile birlikte Süveybe Hatun'dan süt emmiş Ebu Seleme Abdullah bin Abdulesed, Bedr'e iştirak ettiği gibi Uhud'un da yiğitlerindendi. Bu savaşta bir pazusundan ağır bir yara almışsa da yara tedavi edilerek bu seçkin sahabi, daha sonra Hamrâ'ül Esed ve Katan seferlerine de katılmıştı...ancak bu son cenkten dönüşte pazudaki o eski yara nüksederek kendisini tehlikeli bir şekilde yatağa düşürmüştü. Ne kadar uğraşıldıysa da bir sonuç alınamadı ve muhteşem sahabi vefat etti; radıyallahü anh. Habeşistan'a her iki defasında da hanımı Ümmü Seleme ile birlikte hicret etmiş olan Ebu Seleme, Medine'ye de ilk hicret edenlerdendi. Vefatı Efendimiz'e haber verdiler. Geldiklerinde ölü evinde kadınlar ağlaşıyordu. Peygamberimiz, süt kardeşinin gözlerini kendi pak ve mübarek elleri ile kapattıktan sonra buyurdular ki:

-Kendinize hayrdan başka dua etmeyiniz. Zira melekler ölünün yanında bulunur ve ölü sahiplerinin dualarına 'âmin' derler, buyurdular.

...ve ağıt yakmak isteyen Ümmü Seleme'ye iki kerre:

-Sen, Allah'ın şeytanı çıkarmış olduğu bir eve onu yeniden mi sokmak istiyorsun? dediler.

Ve dua ettiler:

-Allahım! Ebu Seleme'ye kabrinde genişlik ver ve orada kendisini nurlandır; nurunu çoğalt ve günahlarını affeyle.

......

Abdullah bin Amr radıyallahü anh, Uhud'da şehid olmuş; geride Câbir isminde bir yetişkin oğlu ve altı kızı kalmıştı.

Şehid sahabinin, yahudilere haylice hurma borcu vardı. Bunlardan en büyüğü de bir yahudiye olan otuz deve yükü hurmaydı. Gerçi Hazreti Abdullah'dan miras olarak iki hurma bahçesi kalmıştı ama; bu bahçe mahsulleri borçları ödemeye yetmiyecekti.

Nitekim hurma mevsimi gelince alacaklılar Câbir radıyallahü anh'ı sıkıştırmaya başladılar:

Câbir:

-Hay hay. Alacaklarınızı kabul ediyorum. Ancak borcumu iki hurma bahçesinin mahsulü ile ödeyebilirim. Eğer razı olursanız her iki bahçemizden toplayacağımız hurmaları son tanesine kadar size vereyim.

Yahudiler asabileştiler:

-Bahçenizdeki ağaç sayısı belli. Alacaklarımızı karşılaması mümkün mü ki bunu teklif ediyorsun? Biz alacağımızı isteriz...

...adamlar, laf anlamıyor ve habire "ya hurma", "ya para" diyerek genç sahabiyi bunaltıyorlardı...

......

Bunalan, daralan, çaresiz kalan her mü'min gibi Câbir bin Abdullah da Resûller önderine sığındı:

-Yâ Resûlallah! Malumlarınız olduğu üzre babam Uhud'da şehid oldu. Kendisinin borçları var. Alacaklılara her iki hurma bahçemizin hurmalarının tamamını vermeyi teklif ettiğim halde reddediyorlar. Bana lütfen müzahir olur musunuz? Ne yapacağımı bilemiyorum?

Efendimiz, Câbir'e alacaklılarla birlikte gelmesini buyurdular..

Geldiler.. Câbir'in teklifini bir de Efendimiz yaptı ama kabul etmediler. Yahudiler, borcun tamamının ya iyi cins hurma ile verilmesini veya para ile ödenmesini istiyorlar.

Peygamberimiz'in:

-Borcun bir kısmını bu sene kalanını seneye ödeyelim!

Teklifini de kabul etmediler. Bunun üzerine Efendimiz, Câbir radıyallahü anh'a dönerek buyurdular ki:

-Yarın kuşlukta bahçene geleceğim.

...

Ertesi gün kuşluk vakti Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Hazreti Ebu Bekr radıyallahü anh ve Hazreti Ömer radıyallahü anh ile birlikte Câbir radıyallahü anh'ın bahçesine gittiler. Sanki hurma bahçesine bir kere daha güneş doğmuştu. Hazreti Câbir, sevinçten uçuyordu. Bahçesine Peygamber ayağı değmişti.

Efendimiz selâmdan sonra buyurdular ki:

-Yâ Câbir! Haydi bizi şu hurma bahçende bir gezdir bakalım.

Hep birlikte bahçeyi gezdiler.

Sonra Hazreti Câbir, Şanlı Nebi'ye içi hurma lifleri ile doldurulmuş minder getirdi. Oturdular. Bahçe sahibi, misafiri için keçi kesip kızarmış et ve taze hurma ikram etti. Kendisi ise edep ve hürmetinden sofraya oturmayıp ikramla meşgul oldu. Aziz ve yüksek misafirlerinin çevresinde pervane gibi dönüyordu.

Peygamberimiz, Câbir'e dediler ki:

-İyi cinsle diğerleri ayrı olacak şekilde hurmaları topla ve işin bitince haber ver; yine geleceğim.

Câbir, işçiler tuttu ve bütün hurmaları bir kaç günde toplatarak cinsine göre yığınlar halinde ayırdı.

Toplama işi bitince de Efendimiz'e giderek emirlerinin yerine getirildiğini haber verdi. Peygamberimiz bahçeye gelerek hurma yığınlarını gezdiler ve iyi cins hurmalardan en küçük kümenin önünde durdular ve Câbir'e:

-Alacaklıları çağır, buyurdular.

...

Yahudiler, geldiler. Küçük yığından ölçek ölçek hakları ödendi. Ve alacağını alamamış hiç kimse kalmadı. Borçlar ödenirken Efendimiz mescide gitmişlerdi.

Bütün borçlar ödendikten sonra geriye daha onyedi deve yükü hurma kaldı. Halbuki Câbir, çaresiz kalınca ödünç hurma bulmaya bile niyetlenmişti. Hak sahiplerine ölçeklerle hurma verilirken de şöyle diyordu:

-Aman kimseye borcumuz kalmasın, ben kız kardeşlerimin yanına bir tek hurma ile bile gitmeye razıyım.

...

Câbir radıyallahü anh ikindi namazında mescide giderek neticeyi Resûlullah'a arz etti. Hazreti Ebu Bekr radıyallahü anh da oradaydı. Peygamberimiz, iki kere:

-Allahım sana hamdolsun, diye dua ettiler.

Ve haberin o sırada yanlarında olmayan Ömer radıyallahü anh'a da verilmesini talimat buyurdular.

Hazreti Ömer:

-Daha bahçeyi gezerken, mucizeleri sebebiyle ağaçların bereketleneceğini tahmin etmiştim. Zira O, Allahın Resûlüdür.

NADİROĞULLARI SAVAŞI...ama anlaşıldı ki Amr'ın öldürdüğü iki kişi, Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem'in ziyaretine geldiklerinde kendilerine eman verdiği insanlardı. Evet; bunlar Âmiroğulları kabilesindendi fakat yine de öldürülmemeleri lazımdı: Bunun birinci sebebi suç, şahsîdir; ceza, suçu işleyene verilir. İkincisi, Resûlullah Efendimiz tarafından onların eline dokunulmazlık vesikası verilmişti. Üçüncüsü, hainliği yapan Âmir bin Tufeyl, Âmiroğullarından ve mühim bir sîma idi ama O'na uyan bir kaç kişi dışında bu kabile esasında Âmir bin Tufeyl'e muhalefet etmiş ve katliama da iştirak etmemişlerdi...ne var ki Amr'ın eman vesikasından haberi yoktu. Âmir bin Tufeyl ve bazı çapulcuların misafir mü'minleri öldürmesi, O'nu bu kısas yoluna sevk etmişti.

Efendimiz, Hazreti Amr'ı dinleyince, zaten yaralı olan kalbleri bir kere daha kederlendi:

-Hata etmişsin yâ Amr. Onlara emanımız vardı. Şimdi mirasçılarına diyet vermemiz icab etti, buyurdular.

Amr radıyallahü teâlâ anh, Sevgili Peygamberimizin müteessir olmasına sebebiyet verdiği için çok üzüldü...

...

Maktüllerin kan bedelleri/diyet parasını temin etmek için Resûller Önderi sallallahü aleyhi ve sellem, yanlarına Ebu Bekr, Ömer, Ali, Zübeyr, Talha, Sa'd ibni Muaz ve Üsseyid ibni Hudayr radıyallahü anhüm ecmain hazretlerini alarak Beni Nadir/Nadiroğulları kabilesine gittiler. Zira bu kabile ile müslümanlar arasında savaşmamak ve bu gibi durumlarda yardımlaşmak üzere sözleşme vardı. Ayrıca Nadiroğulları, Âmiroğullarının da müttefikiydi.

Efendimizle yol arkadaşları önce Mescidi Kuba'da namaz kıldılar; sonra Medine civarında bulunan Nadiroğulları yurduna geldiler. Rebiülevvel ayının Cumartesi günlerinden biriydi. Nadiroğulları yahudilerinin ileri gelenleri, misafirleri karşıladılar. Onlar da bir iş için toplanmışlardı. Peygamberimiz, Âmiroğulları ile aralarında cereyan eden acı vak'ayı; ve eman verilmiş iki kişinin yanlışlıkla öldürülmesini naklettikten sonra aralarındaki anlaşma gereği maddi desteklerine ihtiyaçları olduğunu ifade buyurdular.

Yahudiler dediler ki:

-Ne demek yâ Ebel Kâsım! Bize şeref bahşettiniz! Lafı mı olur? Tabii ki yardımcı oluruz! Ama lutfen önce istirahat ediniz. Size yemek yedirmeden bir yere yollamayız.

İslâm kafilesi yorgundu. Yayan olarak haylice yol almışlardı. Ayrıca yapılan bir davete uymak Efendimizin güzel âdetleri gereği idi. Kabul buyurdular ve bir duvar gölgesinde oturdular. Eshabı da edeble huzurlarına oturdu. Peygamberimizin sağında Hazreti Ebu Bekr, solunda Hazreti Ömer, karşısında Hazreti Ali vardı.

...yahudiler, güya yemek hazırlığı için dağıldılar. Halbuki oradan ayrılan fitnebazlar, diğer tarafta yine biraraya gelerek yeni ihanetler tezgâhlamak için kafa kafaya verdiler. Huyey bin Ahtab, heyecandan yerinde duramıyor fısıltı ile ama çabuk çabuk konuşuyordu:

-İşte fırsat! Fırsat ayağımıza geldi! Bakın duvar dibinde oturuyor. Haydi birimiz sessizce dama çıkarak aşağıya O'nun kafasına bir koca taş savuralım! Muhammed'den kurtulmamız artık ân meselesi. O, katledilirse yanındakiler de korkup kaçarlar.

...yahudiler, birden bir umulmaz fırsat yakalamanın salyalı zevkini tatdılar:

-Aferin Huyey! Doğru dedin. Ondan kurtulmanın en zahmetsiz yolu. Eğer Muhammed'i bugün burada öldürürsek. Arab içindeki şerefimiz daha da yükselecektir.

-Ne yükselmesi, kuvvet ve kudret bize geçer. Çünkü artık kimse O'nu durduramıyor.

Amr bin Cehhaş ismindeki Âmiroğlu, bulduğu bir kaya parçası ile dama çıkmak için ilerledi:

-Bu işi ben yaparım. İşte gidiyorum.

...ancak aralarından Selâm bin Mişken muhalefet etti:

-Hayır yanlış iş yapıyorsunuz. Ben, sizin O'nu öldürmeyi başaracağınız kanaatinde değilim! Yahudiler hem şaşırdılar, hem kızdılar.

-Sebep?

-Zira O'na sizin suikast niyetiniz haber verilir?

-Kim haber verirmiş?

-Melek haber verir. Siz de bir şey yapamadığınız gibi aradaki dostluk bozulur. Ve korkarım ki bu işin sonu da başımıza iş açar.

Bu sırada Amr bin Cehhaş, elindeki koca taş ile sine sine damın ortasına gelmişti.

...tam o sırada Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, âniden ayağa kalkarak seri adımlarla orayı terkettiler.

Suikastçı Amr zalimi damın ucuna gelip doğrulduğunda, düşmanının orada olmadığını görerek aynı anda hem öfke hem şaşkınlığa düştü. Birden içinde fırtınalar koptu: "Ne sihirbaz adammış bu böyle! Yine elden kaçırdık!" Taşı bir kenara bırakarak arkadaşlarının yanına döndü.

-Niye vazgeçtin yâ Amr?

-Vazgeçmedim. Gitmiş.

Birisi hayret etti:

-Gitmiş mi?

-Evet. Adam sihirbaz.

Selâm güldü; Amr köpürdü:

-Ne gülüyorsun yâ Selâm bin Mişken?

-'Sihirbaz' diyerek kendimizi kandırmayalım. Ben O'na melek haber verir demedim mi?

Kinane bin Suriyâ ismindeki yahudi de Selâm bin Mişken gibi düşünüyordu:

-Muhammed sihirbaz değil. O, bir Resûl! Tutuculuğun anlamı yok. Niçin ısrarla "ahir zaman Peygamberi, Harun aleyhisselâm neslinden gelecek" diye bekliyorsunuz. Her peygamberi gönderen yüce Allah değil mi?

-Evet.

-Öyleyse Allah dilediği kavimden dilediği kimseyi Peygamber yapar. Tevratta son Peygamberle alakalı bütün işaret ve haberler Muhammed'de mevcuttur.

...ama yahudiler, inatçıydı:

-Hayır! İçimizden çıkmayan birini Nebi olarak tanıyamayız!

Kinane, doğruyu söylemekten korkmayan yiğit bir adamdı:

-O zaman bu suikast teşebbüsünüzün; bir misafiri öldürmek gibi gayet çirkin arzunuzun neticesine katlanmak zorundasınız. Tahmin ederim Muhammed yakında bu toprakları terk etmemizi isteyecektir. Bu takdirde çoluk çocuğumuz ziyan olacaktır. Eğer böyle bir ihtar gelirse, İslâmiyete iman ederek vatanımızda kalalım derim.

Bu sözle yahudiler iyice zıvanadan çıktılar:

-Yeter artık. Ne kadar işitilmesi hoş olmayan şey varsa onu sen dile getiriyorsun! Biz dinimizden ve Musa Peygamber yolundan ayrılmayız.

-Öyleyse 'buraları terk ederek gidin!' Diye haber gelirse; bu isteğe karşı durmayalım. Aksi takdirde aile fertlerimizle mallarımıza da zarar gelmesinden korkarım.

Hakîkaten yahudiler, Sevgili Peygamberimize suikast hazırlığında iken Cebrail aleyhisselam gelerek onların bu faaliyet ve maksatlarını haber verdi. Efendimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem de Âmiroğulları bir şeyden şüphelenmesin diye hemen orayı terketti...ancak mevcut sahabiler, Resûlullah'ın bir ihtiyaç için kalktığını zannetmişlerdi. Bu sebeple onlar bulundukları yerde oturuyorlardı...ancak uzun zaman beklemelerine rağmen Peygamberimiz geri gelmedi. Nadiroğulları, sofra da çıkartmamışlardı. İşin içinde bir gariplik olduğunu anlayan Resûlullahın dostları Medine yoluna düştüler. Yolda karşılaştıkları birinden Peygamberimizin Medine'de olduğu haberini aldılar.

...

Ebubekr, Ömer, Ali, Zübeyr, Talha, Sa'd ibni Muaz ve Üsseyid ibni Huzeyr Medine'de Efendimize şu suali arz ettiler:

-Yâ Resûlallah âniden yanımızdan kalktınız?

Aziz Peygamber, Cebrail'in getirdiği haberden bahsederek yanlarından niçin ayrıldığını açıkladı.

...

...daha sonra Sevgili Peygamberimiz, Muhammed ibni Mesleme radıyallahü anh ile Nadiroğulları kabilesine şu haberi yolladı:

-On gün içinde bu diyarı terk ederek çıkıp gidin! Zira siz aramızdaki anlaşmayı ihlâl ederek Allah'ın Resûlünü öldürmeye kalkıştınız. On günden sonra sizden kimi görürsek derhal boynunu vuracağız!

Nadiroğulları göç hazırlığında iken münafıkların reisi Abdullah bin Übey gelerek onları caydırdı:

-Bir yere ayrılmayınız! Biz size yardım ederiz. Ayrıca Kurayzaoğulları da, müttefikimiz olan Affan kabilesi de yardıma gelir.

Bunun üzerine Nadiroğulları, göç hazırlıklarını durdurdular. Halbuki göçmek için bir çok deve kiralamışlardı. Yahudilerin reisi Hayy ibni Ahtap, Abdullah ibni Übey'den aldığı haber üzerine önceki fikrinden vazgeçti ve Peygamberimize şu haberi yolladı:

-Biz vatanımızdan çıkmayız. Elinden geleni geri koyma!

Yahudilerin böyle mağrurâne meydan okuması üzerine Efendimiz, "büyük ancak ve yalnız Allahtır" mânâsına yüksek sesle "Allahü ekber!" diye tekbir getirdiler. Peygamber arslanları yiğit sahabiler de bir ağızdan yeri-göğü inlettiler: "Allahü ekber!" yüzlerce ağızdan çıkan tekbirin haşmeti ta Nadiroğulları kalesini bulmuştu. Yahudilerde şafak attı.

Asılları arap olmasına rağmen yahudileşmiş bulunan Nadiroğulları, o güne kadar hiç sürgün yaşamamışlardı. Ancak Tevrat'ta yurtlarından ayrılmak zorunda kalacakları haber veriliyordu. Nitekim bulundukları yerden sökülüp atılmaları emri de Allahü teâlâdan gelmişti.

Hicretin dördüncü yılı rebi-ül evvel ayı başıydı. Efendimiz, eshabına Nadiroğulları kabilesi üzerine yürümek üzere hazırlık emri verdiler.

Sefer hazırlığı bitince Sevgili Peygamberimiz, İbni Ümmü Mektum'u yerlerine vekil bıraktılar. Sancağı Ali radıyallahü teâlâ anh'a verdiler. Ordu hareket etti.

Öğle namazını Medine'de eda eden islâm ordusu ikindi namazını Nadiroğulları ovasında kıldılar. Namazdan sonra Peygamberimiz, yahudilere çıkıp gitmeleri için ikinci bir haber daha yolladılar. Ancak bu haber de geri çevrildi.

Bunun üzerine mü'minler, yeniden harekete geçtiler.

Yahudi kalesi, Medine'ye iki mil mesafede olduğu için islâm ordusu yaya olarak yol alıyordu. Sevgili Peygamberimiz, merkep sırtında idiler.

Nadiroğulları gözcüleri, müslümanların yaklaşmakta olduğu haberini verince yahudiler, evlerini boşaltarak kaleye sığındı ve kale kapılarını arkadan sürgülediler. İslâm mücahidleri yaklaşınca da üzerlerine taş ve oklar yağdırmaya başladılar. Mücahidler de aynıyle karşılık veriyorlardı.

Nadiroğullarından iki kişi ise yüce Allah'ın lutfü ile şereflendiler. Yamin bin Umeyr ile Ebu Sa'd bin Vehb isminde iki musevi, bir yolunu bularak kaleden çıkıp İslâm saflarına geldiler ve müslüman olmak istediklerini söylediler. Efendimiz'in huzuruna çıkartılan musevi Nadiroğulları:

-Yâ Muhammed! Biz sana, Musa'ya, Tevrat'a ve Zübeyr'e inanıyoruz. Bunların dışında enbiya ve kitap kabul etmiyoruz, dediler.

Sevgili Peygamberimiz bunlara doğru imanı öğrettiler:

-Allah'a, O'nun Resûlü Muhammed'e, O'nun kitabı Kur'ân-ı Kerîme ve daha evvel gelmiş bütün resullerle kitaplara îmân etmedikçe müslüman olunmaz!

Yamin ve arkadaşı, doğru amentüyü öğrendiler; kelime-i şahadet getirdiler ve müslüman oldular. Bir tarafta Allah Resûlünün arkasında namaz kılan, ama; münafık olduğu için İslâm düşmanı yahudilere yardım edenler, bir tarafta aynı yahudilerin içinde doğup büyüdüğü halde aşkla islâma koşanlar...

Efendimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, mücahidlere Nadiroğullarını sığındıkları kaleden dışarı çıkmaya zorlamak için kale dışındaki evleri yıkmalarını; hurma ağaçlarını da ateşe vermelerini veya kesmelerini emretti.

Şimdi iyi cins/acve ve kötü cins/levn hurmaları cayır cayır yanıyor, kesiliyor; evler yakılıyordu. Yahudiler, sanki çıldırdılar. Yanan malları mülkleri değil; kalbleriydi. Boşuna ufuklara bakıp beklediler; hiç bir yerden, hiç bir kabileden Abdullah bin Übey'in dediği bir yardım gelmiyordu.. Cenab-ı Hak yardıma gelmesi beklenen kâfirlerin yüreklerine korkular düşürmüştü.

Kale surlarından öfkeyle aşağıya; müslümanlara bağırdılar:

-Eyy Muhammed! Hani sen insanları bozgunculuk yapmaktan men ederdin! Öyleyse niçin hurma bahçelerimizle evlerimizi yakıyor yıkıyorsun?

Soru, yangının ürpertici manzarası ile birleşince bazı kalblerde tereddütlere yol açtı...ancak gelen vahiyle şüpheler ortadan kalktı. Bilhassa yahudi kadınları, hurma ağaçları imha oldukça; hele iyi cinsleri yokoldukça çılgınca feryatlar ederek saçlarını başlarını yoluyorlardı.

...

Ok ve taşlarla yapılan savaş yatsı vaktine kadar devam etti. Sevgili Peygamberimiz, yatsı namazını eda ettikten sonra on sahabi ile birlikte Beni Hatme mevkiinde bulunan çadırına gittiler...mücahidler, başlarında hazreti Ebu Bekr olduğu halde kuşatmaya devam ediyorlardı. O gece Peygamberimizin çadırına bir düşman oku isabet etti.. Bunun üzerine çadır daha emniyetli bir yere alındı. Ancak ok, kaleden fırlatılmamıştı. Sabah olduğunda Hazreti Ali'yi göremediler. "Acaba nereye gitti" diye merak edilirken Resûlullah:

-Bir iş için gitmiştir, buyurdular.

Hakikaten biraz sonra Ali radıyallahü anh elinde bir insan başı ile çıka geldi. Kanlar içindeki başı Efendimizin ayak dibine bıraktıktan sonra arz ettiler:

-Yâ Resûlallah gece çadırına ok atan kâfir buymuş. İsmi Arur.

Peygamberimiz sordular:

-Nasıl yaptın?

O oktan sonra çevreyi taradım. Bir yere gizlenmiştim. Bu mel'unu sekiz arkadaşı ile ellerinde kılıç olduğu halde yeni suikast tertipleri içinde bulunca birden ortaya çıkıp bunun kafasını uçurdum; diğerleri kaçtılar. Eğer peşlerine düşersek onları da cezalandırabiliriz.

Ebu Dücane ve Süheyl ibni Hanefi ile harekete geçen on kişi, diğer suikastçıları da yakalayarak öldürdüler.

Abdullah bin Übey, Nadiroğullarına yardım edilmesi için Kureyza oğulları reisi Kâ'b ibni Esed'e haberci gönderdi ise de Kâ'b, 'ben hayatta oldukça müslümanlarla aramızdaki andlaşmayı bozdurmam' diyerek yardım talebini geri çevirdi.

.....

-Bize eman ver çıkıp gidelim...

Halbuki bu teklif, Resûlullah tarafından daha önce onlara iki kere yapılmıştı. O zaman destek geleceği ümidinde oldukları için haksız olmalarına rağmen teklifi kabul etmemişlerdi. Şimdi ise müslümanlara verdikleri maddi-mânevî bu kadar sıkıntıdan sonra hiç bir şey olmamış gibi neleri varsa yanlarına alıp gitmek istiyorlardı. Peygamber Efendimiz, Nadiroğullarının teklifini reddettiler:

-Teklifinizin bu şekilde kabulü mümkün değil.

Elçi yalvararak sordu. Teklifin kökten reddedilmediğini anlamıştı.

-Teklifimiz hangi şartlarla kabul edilir yâ Ebel Kasım?

Efendimiz, emsalsiz üslubları ile şartları vazettiler:

-Silahlarınızı olduğu gibi burada bırakacaksınız. Mal olarak da ancak hayvanlarınızın taşıyabileceğini götüreceksiniz.

Elçi haberi Nadiroğullarına götürdü...düşman naçâr kabul etmek zorunda kaldı. Haberi alan münafıklar, en az yahudiler kadar üzüldüler.

Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, yahudilerin kaleden çıkma ameliyesini takip ve nezaret etme işini Muhammed bin Mesleme komutasındaki bir mücahid takımına verdi.

Nadiroğulları, eşyalarını develere yüklediler, hanım ve çocuklarını alarak Medine'yi terk ettiler. Develerin toplamı altıyüzü buluyordu...yahudiler, içten içe gayet üzgün ve kederli oldukları halde o şartlarda bile renk vermemeye gayret ediyorlardı. Hanımları kırmızı veya yeşil kadifeden en kıymetli elbiselerini giymişler, altın ve ziynetlerini takmışlardı. Tef ve çalgılar çalıp şarkılar söyleyerek Medine çarşısından geçip bazıları Şam'a bazıları Hayber'e gittiler. Giderken bir taraftan da bağırıyorlardı:

-Burada hurma bahçelerimizi yaktınız ama; daha güzel bahçelerimiz Hayberde! Haberiniz varmı?

Nadiroğullarından ganimet mal olarak hurma bahçeleri, kuyular, evler ve kab-kacaktan başka elli zırh ve üçyüzkırk kılıç ve elli tolga kalmıştı.

...

Resûlullah, mücahidleri toplayarak dua ettiler. Yaralılar tedavi edildikten sonra merhamet sultanı yüksek Peygamber Medine'li müslümanlara sordular:

-Ey Ensar! Ganimet malları eskiden olduğu gibi sizlerle muhacirler arasında mı bölüştüreyim; yoksa bu defa düşmandan aldığımız bu malları, sadece muhacirlere dağıtarak sizi onlara bakma külfetinden mi kurtarayım; ne dersiniz?

...Mekke'den Medine'ye hicret eden mü'minlerin çoğu fakir düşmüş olduğundan, onlara ensar yardımcı oluyorlardı. Efendimiz, hem muhacirleri kalkındırmak, hem de ensarı bu zahmetten kurtarmak isteğindeydi. Bu sebeple yürüme ayak gelinerek hayli kolaylıkla elde edilen bu serveti muhacirlere dağıtmak istiyordu. Ancak ensarın da rızası lazımdı. Muhabbetin zirvesindeki ensar hazretleri/Medineli müslümanlar, bir örnek fedakârlık daha gösterdiler:

-Yâ Resûlallah! Nadiroğullarından Allahü teâlânın ihsanı ve sizin bereketinizle aldığımız bu malı olduğu gibi muhacir kardeşlerimize taksim edebilirsiniz; ayrıca bizim mallarımızdan da dilediğiniz mikdarda malı yine muhacirlere dilediğiniz şekilde verebilirsiniz. Onlar, Allah ve Resûlünun rızasına kavuşmak için fakirliği tercih ettiler. Hatta Mekkeli kardeşlerimiz yine bizimle birlikte oturabilirler. Biz, onlardan dolayı çok nimetlere kavuştuk.

Büyük Peygamber ensara bu göz yaşartıcı fedakârlığından dolayı teşekkür ve dua ettiler:

-Ey Allahım! Ensara ve evladlarına ve onların da evladlarına rahmet eyle.

Hazreti Ebu Bekr de teşekkürlerini dile getirmeden edemedi. Bu nimetlerden sonra; bir de Ensar-ı Kiramı öven âyet-i kerime geldi. Medine müslümanlarının üstüne sanki nurlar yağmıştı.

...

Efendimiz, müslüman olan iki Musevi Yamin bin Umeyr ve Ebu Sa'd bin Cahş'ınkiler hariç Nadiroğullarının neleri varsa tamamını muhacirlere dağıttılar. Yalnız ensardan hayli ihtiyaç sahibi olan Ebu Dücane ile Süheyl ibni Huneyf'e bu ganimetten bir miktar verildi.

Nadiroğulları reislerinden İbni Hukayk'ın meşhur kılıcını da Peygamberimiz Sa'd ibni Muaz'a hediye ettiler. Bir istisna da bu olmuştu.

....

Beni Nadr'ın/Nadiroğulları yahudilerinin yakılıp, yıkılıp viran ve baykuşlara mesken olmuş yurdunda şimdi bir adam ibretli nazarla dolaşıyor ve olup bitenleri tâ en başından alarak kabilesi yine yahudi Kurayzaoğulları için dersler çıkarıyordu. Amr bin Suda, yıkık evlerin karşısında durdu, alevlerin kavurduğu bahçeleri seyretti ve telaşsız adımlarla düşüne düşüne Kurayza'ya geldi. Bir çoğu sinagogda, bazıları dışarda idiler. Amr'ı bir zamandır tapınakta göremeyen yahudiler, O'nu birden karşılarında bulunca şaşırdılar:

-Yâ Amr! Nerelerdesin. Belki şu duvarlar bile seni özledi?

İltifatın zarifliği Amr'ı tebessüm ettirdi:

-Teşekkür ederim. Lakin herkesin toplanmasını istiyorum.

Boru çalındı şimdi bütün yetişkinler sinagogtaydı. Amr bin Suda:

-Beni dinleyiniz, dedi, hem de iyi dinleyiniz.

Sesler kesildi. Bütün bakışlar ona dönüktü:

-Nadiroğulları yurdundan geliyorum. O cesur, zeki ve mağrur kerdeşlerimizin ocakları tütmüyor; haneleri yıkılmış, ören yerlerinde baykuşlar ötüyor. Hepsi gitmiş. Sürülüp atılmışlar. Tevrat hakkı için söylüyor; Allah, onlara bugüne kadar böyle bir musibet hiç vermemişti...daha önce de yahudilerin atası hükmünde olan Kaynukaoğulları öldürüldüler. Bir çok yahudi seçkini yataklarında veya değişik yerlerde katledildiler. Sağ kalanları kovuldu.

-Evet yâ Amr. Bunlar bildiğimiz şeyler. Malumu ilan ediyorsun. Sadede gel.

Amr hiç duymamış gibi sözüne devam etti:

-Musevi âlimleri İbni Heyyeban, Ebu Umeyr ve İbni Huraş, Kudüs'ten buraya gelerek müslüman oldular; bizim de müslüman olmamızı söylediler. Pekâlâ siz de biliyorsunuz ki O, geleceği Tevrat'ta haber verilen Peygamberdir. Gelin biz de müslüman olalım. Sonra herhalde pişman oluruz.

Herkes sustu. Amr bin Suda, teklifini tekrarladı ama, işte o kadar. Sanki karşısında dilsiz kayalar vardı...

......

Hicri dördüncü sene Şaban ayında kadınlar sultanı; Efendimizin gözbebeği Hazreti Fatıma radıyallahü anha, Hazreti Hüseyn radıyallahü anhı dünyaya getirdi.

...Sevgili Peygamberimiz, Mahzumoğulları'ndan Ümeyye bin Mugire'nin kızı Ümmü Seleme radıyallahü anha'yı nikâhlarına aldılar. Bu annemiz o esnada kırkdört yaşındaydı ve duldu.

...Peygamberimiz hanımlarından Zeyneb binti Huzeyme radıyallahü anha ile torunlarından Hazreti Osman'ın çocuğu Abdullah'ın vefatları yine bu yıldadır.

......

KÜÇÜK BEDİR......bir yıl önce Uhud savaşı bittiğinde müslümanlar, bir dağ yamacına çekilmişler; Müşrik Kureyş reisi Ebu Süfyan, ordusu ile Mekke'ye dönerken mağrur bir şekilde aşağıdan bağırarak meydan okumuştu:

-Seneye yine burada olmaya var mısınız?

Bu sese Sevgili Peygamberimizin izni ile Hazreti Ömer karşılık vermişti:

-Hay hay!

......

İşte şimdi şu günlerde Büyük Bedr'in senesi dolarken Ebu Süfyan, verdiği söz gereği asker toplamaya başladı. Çeşitli parlak ve çekici sözlerle Kureyş halkını müslümanlara karşı hazırlıyordu. Fakat işin hakikati o ki Ebu Süfyan bin Harb, geçen zamanın müslümanlar lehine işlediğini; her gün biraz daha kuvvetlendiklerini görmüş ve bu sebeple şimdi sırf zevahiri kurtarmak ve "Ebu Süfyan müslümanlardan korktuğu için sözünü unuttu" dedirtmemek için bir sahte gayret gösterisindeydi.

Bu sırada Medine'den Mekke'ye Naim ibni Mes'ud isminde biri geldi. Başta Ebu Süfyan olmak üzere Naim'in etrafını çevirdiler. Kureyş reisi soruyordu:

-Yâ Naim! Müslümanlar kuvvet bakımından nasıllar. Bize son hallerini anlat.

Bütün bakışlar Naim ibni Mes'ud'a döndü:

-Gayet iyiler. Onlarla bir cenk yapma sözünüz varmış ve herhalde şu günlerde tarihi doluyormuş. Bu yüzden harıl harıl hazırlanıyorlar.

-Evet; Bedr'de müslümanlarla çarpışmak hususunda kavlimiz var. Ancak bu sene kıtlık yaşıyoruz. Bu sebeple Bedr'e asker sevketmemiz zor. Yâ Naim senden bedeli karşılığı bir külfete girmeni isteyeceğim.

-Sizi dinliyorum yâ Ebâ Süfyan..

-Eğer Medine'ye dönerek bizim kuvvetli bir ordu topladığımızı; Mahammedîlerin böyle bir ordu ile başedemeyeceğini anlatır ve onları Bedr'e gitme fikrinden vazgeçirirsen sözünde durmayan Kureyş değil; müslümanlar olur.

-Yaparım. Ama ne vaadediyorsunuz?

-Her biri üç yaşında yirmi deve.

-Kefil de isterim.

-Süheyl bin Amr da kefilim olsun.

......

Naim ibni Mes'ud, pazarlığa razı olarak Medine'ye geldi ve bir yolunu bularak müslümanlara mevzuyu açtı:

-Kureyş, Bedr'in intikamı için çok hırslı. Hayli asker toplamışlar. Bana kalırsa Bedr'e gidip başınızı derde sokmayın.

Bazı mü'minler satılmış yalancıya inandılar ve: "Evet doğru. Hal böyle ise Medine'den çıkmamak en iyisi" gibisinden fikirler yürüttüler. Bu fikirler Efendimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem'i müteessir etti. Hatta eshabdan hiç kimsenin Bedr'e gitmeye arzulu olmadığını zannettiler.

...tam bu sırada Ebu Bekr radıyallahü anh ile Ömer radıyallahü anh hazretleri, Sevgili Peygamberimizin şerefli huzurlarına geldiler ve asker teşkil ederek Bedr'e gitmeyi arz ve teklif ettiler. Peygamberimiz, gayet memnun ve mesrur oldular ve buyurdular ki:

-Nefsim kudret elinde olan Allah hakkı için söylüyorum. Ben elbette cenge çıkacağım. Hiç kimse gelmese bile yalnız çıkarım.

...

Kahraman ve büyük Resûl'ün sözleri daha evvel yalancı şahsa kanarak ictihat beyan eden mü'minleri üzdü; tevbe ederek yüksek Peygamberin emrine koştular.

Resûlullah Zilkade ayının ortasında Medine'de kendilerine vekil olarak Abdullah bin Revaha'yı bıraktılar. Binbeşyüz yiğit toplanmıştı. İki at vardı. Sancağı Ali radıyallahü anh'a verdiler.

Gayet vakur ve disiplinli olan İslâm ordusu, şayet karşılarına çıkarsa, Kureyş ordusunu imha etmek için tam kararlıydı. Ayrıca Sevgili Peygamberimiz isteyenin yanında satılacak mal da getirmesine müsaade etmişlerdi. Müslümanların malî bakımdan da kuvvetlenmeleri gerekiyordu.

...Kureyş ordusu, başlarında Ebu Süfyan olduğu halde onlar da iki bin kişi oldukları halde yola çıktılar. Merr-üz'zehran'ın Mecenne bölgesine kadar da geldiler. Ancak aldıkları bilgiler cesaretlerini kırdı. Müslümanlar kendinden gayet emin, son derece neş'eli ve harbe her bakımdan hazır ve zafere yakındı. Kureyş'in bu ordu ile çarpışıp galip çıkması mümkün değildi. Cenab-ı Hak, kalblerine korku düşürdü. Bu sebeple kıtlık ve erzak noksanlığını bahane ederek Mekke'ye geri döndüler. Kureyşliler gelirken yiyecek olarak yanlarında 'sevik' denilen kavrulmuş un getirmişlerdi. Müşrik askerleri, müslümanların karşısına bile çıkamadan geri dönünce onları, gören halk kendileri ile alay etmeye başladılar:

-Ceyşü's sevik/kavrulmuş un askerleri, diyor ve soruyorlardı:

-Niçin sözünde durmadın yâ Eba Süfyan?

Müslümanlar, sekiz gün beklemelerine rağmen Ebu Süfyan ordusu ortalıkta görünmedi. Bunun üzerine mü'minler getirdikleri malları çevre kabilelere satarak çokça para kazandılar ve alınları açık ve başları dik olarak Medine'ye geri döndüler.

Bu seferle Kureyş, kabileler nezdinde büyük bir itibar kaybına uğradı. Müslümanlar ise şereflerine yeni şerefler kattılar.

......

Küçük Bedr seferinden sonra çirkin bir iş yapan bir yahudi kadın ve erkekle, Katade ibni Numan radıyallahü anh'ın evinden zırh çalan Ta'mat ibni Ubeyrik ismindeki sanık muhakeme edilerek cezaya çarptırıldılar. İslâm adâlet tarihinin bu ilk duruşmasında hakimliği bizzat Sevgili Peygamberimiz yapmışlardı.

......

Alkollü içki içilmesi de hicri dördüncü yılda yasaklandı. Önce gelen âyetlerle sarhoşken namaza yaklaşılması haram edilmiş; daha sonra iki kademede nâzil olan âyetlerle alkollü içecekler tamamen haram edilmişti.

...Bazı sahabiler, zaten şarap içmiyorlardı. Alkolün kat'î olarak yasaklanmasını ve bu mevzuda vahiy gelmesini arzu ve dua edenlerin başında Hazreti Ömer radıyallahü anh geliyordu.

Hazreti Ömer, üç ayrı kere niyazda bulunmuştu:

-Allahım! İçki hakkında bize açık ve net bir emir bildir.

...

Maide sûresi, gelerek içki, kumar, fal gibi kötü âdetler kat'î olarak yasaklandı:

Bazı mü'minler, içkili oldukları zaman aralarında bazı nâhoş tartışmalar oluyor veya kendilerini methü sena ederek başka mü'minler ve onların toplulukları kötüleniyordu.

...Sevgili Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz, bir gün çarşı-pazarda tellal bağırtarak vahiy geldiğini; içki içilmesini yüce Allahın kesin olarak haram ettiğini herkese tebliğ buyurdular. Haberi ve büyük emri duyan sahabiler, evlerine koşarak şarap tulumlarını sokaklara çıkardılar. Efendimiz bilettiği bir bıçakla tulumun birini yardı; herkes böyle yaptı. O ân içki içenler, bir yudum bile almayarak ellerindeki testileri yere boşalttılar. Medine sokaklarından su gibi şarap aktı.

...akıllardan sanki bir örtü kalktı ve akıllar sanki daha parlaklaştı. Çünkü hamr/şarab örtü demek.

...İçkiye, imal edene, yapıldığı yere, taşıyana, satana, satın alana, bu yolla para kazanana yazıklar olsun. Buna dair O hep doğru söyleyen sallallahü aleyhi ve sellem, ağır haberler veriyorlar.

SEVGİLİ PEYGAMBERİM

İsmi minareden minareye

İsmi bir ândan öbür âna

İsmi ülkeden ülkeye

Kıt'adan kıt'aya

Okyanus enginliğine

Feza derinliğine

Gül kokusu gibi yayılan

Ezanları en güzel ses bayrakları gibi yükselen

Sevgili Peygamberim

Sana selam

Sana hürmet

Sana minnet

Ey âlemlerin rahmet sağnağı

ve günahkârlar sığnağı

Yüzüm kara

Şefaat ya Resulallah

Dahilek ey sevgililer sevgilisi

Gönlümün Sultânı

Varlık sebebim...

Rahîm Er

.............

| BAŞA DÖN |