| -Ne istiyorsunuz?
-İslâmdan dön serbest
bırakalım.-İslâmdan dön serbest bırakalım.
-İslâmdan dönmek; yani
Allah'ı ve O'nun âlemlere rahmet olarak gönderdiği Peygamberi inkâr
etmek! Öyle mi?
-Evet.
-Ey zâlimler şunu bilin ki
Zeyd'in bin canı olsa binini de Allah ve Resûlüne feda eder. Sizden
af ve serbestlik isteyen mi var?
Ebu Süfyan
sordu:
-Yâ Zeyd şimdi senin
yerinde Peygamberin olsun istemez miydin? Sen O'nun yoluna can
verirken O, şimdi sevdikleri ile beraber..
-Siz ne anlayış fukarası
insanlarsınız. Ben, O'nun ayağına diken batmasına bile tahammül
edemem.
Ebu Süfyan, bile hakikati
dile getirmek zorunda kaldı:
-Şu yaşıma geldim.
Eshabının Muhammed'i sevdiği gibi kimsenin kimseyi sevdiğini
görmedim.
O'nu da okladılar...vücudu
oklardan delik deşik olan Zeyd bin Desinne'nin ipini de aynı cellat
çekti.
Bedr ve Uhud harplerine
katılma şerefine sahip ve Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve
sellemin Halid bin Ebi Bükeyr'le kardeş yaptığı şanlı sahabi de
diğer şehidlerimiz gibi ömür defterini dini uğruna canını vererek
şerefle kapatmıştı; radıyallahü teâlâ anh.
......
Lıhyanoğulları, kindar
kadın Sülafe binti Sa'd'e gidip mükafaatlarını istediler:
-Yâ Sülafe, gözün aydın!
Âsım bin Sabit'i öldürdük. Ödülümüzü isteriz...
...ancak Sülafe, kindar
olduğu kadar kurnazdı da. Cevabı ile katilleri şaşırttı:
-Ben, 'ödülü Âsım'ın veya
yakınlarımı katleden diğer kimselerden birinin başını getirirseniz
vereceğim' demiştim.
-Şart mı. Öldürdük
ya!
-Elbette şart. Çünkü
konuşmamız öyle.
-Ama ceset
kayboldu.
-Kaybetmeseydiniz.
-Ne
yapabilirdik?
-Siz daha
iyibilirsiniz.
-Yani sen şimdi develeri
vermiyecek misin?
-Niçin vereyim?
Lıhyanoğulları
asabileştiler:
-Sen sözünden caymak için
bahane arayan bir yalancısın.
-Ben yalancı değilim; ama
siz ahmaksınız. Defolun şuradan.
......
MAÛNE KUYUSU
VAK'ASI....Medine; Uhud sonrası günler. Hicri dördüncü yıl Safer
ayı.
Lıhyanoğulları'nın isteği
üzerine bu kabileye gönderilen on muallim/öğretmenden başka şimdi de
Âmiroğulları muallim istiyorlar.
...
Kuşların, bir hurmadan
başka hurmaya öbek öbek konup kalktığı apaydınlık bir
gün.
Âmiroğullarının lideri Ebu
Berâ Âmir bin Malik'in Efendimizi ziyaret arzusu yüksek huzura arz
edildi. Sevgili Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem,
misafiri bekletmediler.
Yaşlı reis, Peygamberimize
hürmetlerini arz ve takdim etti; ve oturduktan sonra Resûlullaha
beraberinde getirdiği iki at ile iki deveyi haber
vererek:
-Kabul buyurursanız bunları
size hediye etmek istiyorum, dedi.
İnsanlığın tanıdığı ve
tanıyacağı en nâzik ve en kibar insan ve yüksek Peygamber, buyurdu
ki:
-Yâ Eba Bera! Zahmetiniz
için teşekkür ederim. Ancak müslüman olmazsanız hediyelerinizi
alamam.
Güngörmüş ihtiyar adam
sordu:
-Müslümanlık nedir ve nasıl
müslüman olunur?
Sevgili Peygamberimiz,
îmanı, islâmı, nasıl müslüman olunacağını, Allahü teâlâ'nın emir ve
yasaklarını Âmir bin Malik'e anlatıp açıkladılar. Yabancı
anlatılanları çok büyük bir dikkat ve terbiye ile dinledi
ve:
-Evet hakîkaten dinin güzel
ve şerefli, dedi.
...ne varki Ebu Bera, iman
edip etmediği hususunda bir şey söylemedi.
Fakat hâlis bir niyetle
gelmişti:
-Ben de sizden islâmiyeti
kabileme öğretecek insanlar göndermen için gelmiştim. Âmiroğulları,
bana inanır ve sözümden çıkmazlar. Eğer İslâmiyet onlara anlatılacak
olursa eminim ki çok kimse müslüman olacaktır. Âmiroğulları gibi
nüfusu kalabalık ve nüfuzu büyük bir kavmin müslüman olması size
kuvvet kazandıracaktır.
...ancak öğretmen
gönderilecek yer Necd idi. Hırçın ve kaba-saba insanların yaşadığı
bölge. Efendimiz, endişelerini dile getirdiler:
-Elbette. Her mü'minin
vazifesi İslâmiyeti anlatmak. Hele isteniyorsa; dinimizin talep
edene öğretilmesi şart olur. Ancak Necd halkının oraya gidecek
eshabıma bir kötülük yapmasından korkuyorum.
Âmir bin Malik cevap
verdi:
-Evet haklısınız. Fakat
gelecek olan arkadaşların benim himayemdedir. Himayemde olan
insanlara hiç bir Necd'li dokunamaz. Siz vazifeliler gönderin onları
islâma çağırsınlar.
......
Efendimiz, dördü Mekke'den
gelen müslümanlardan, kalanı Medine'lilerden olmak üzere yetmiş
sahabi seçtiler ve başlarına da Münzir bin Amr'ı emir tayin
ettiler... Sevgili Peygamberimiz Münzir bin Amr radıyallahü anh'ın
eline bir de mektup verdiler. Urve bin Esma da kılavuzları
idi.
Bu yetmiş müslüman, Eshab-ı
Suffeden ve Kurra/Kur'an-ı Kerim'i ezbere bilen müminlerdi.
Gündüzleri Mescid-i Nebi'ye su taşır, geçimleri için dağdan odun
getirerek pazarda satar; akşamları ise ilim öğrenir ve
öğretirlerdi.
......
Yetmiş ilim ehli sahabinin
Medine'den ayrılmalarından evvel Ebu Bera, Sevgili Peygamberimize
veda etti. Bir kere daha teminat veriyordu:
-Şimdi kabileme dönüyorum.
Hem Âmiroğulları'na lüzumlu nasihatlarda bulunacak; hem de gelecek
arkadaşlarını görüp-gözeteceğim. Hiçbir korkunuz olmasın, onlar
benim himayemde olacaklar.
Ebu Bera, dediklerinde
samimiydi.
...
Gerçekten Ebu Bera Âmir bin
Mâlik, Âmiroğullarına gelince onları topladı ve kendilerine bazı
nasihatlerde bulundu:
-Ey milletim! Medine'den
geliyorum. Muhammed çok kıymetli bir insan. O'na misafir oldum. Bana
İslâmiyeti anlattı. İstedim ki bana anlatılanları siz de
öğrenesiniz. Bu sebeple O'ndan bize dinini anlatacak muallimler
istedim. Size İslâmı tebliğ edecek müslümanlar bir kaç güne kalmaz
gelirler. Onlar, hem misafirimiz; hem de benim korumam altındadır.
Ben sizden müslümanları dinlemenizi istiyorum. İslâm dinini seçip
seçmemek kendi bileceğiniz iştir. Nitekim ben de Muhammed'i
dinledim; ama herhangi bir fikir beyan etmedim.
"Olur, hayhay. Gelsinler
konuşuruz. Konuşmaktan ne çıkar?" gibi sesler yükseldi. Haber,
memnuniyetle karşılanmıştı. Ne var ki bir kişi, Âmir'in
dediklerinden hoşlanmadı:
-Ne demek yani! Durup
dururken neden bize İslâmiyet anlatılacak? Dinimize ne olmuş ki?
Anlaşılan sen müslüman olmuşsun bizi de yoldan çıkartmak için lafı
ağzında eveleyip geveliyorsun.
Bu dik ve hırçın ses, Âmir
bin Tufeyl'e aitti. Ebu Bera öfkelendi:
-Hem de öz yeğenim benden
şüpheleniyor öyle mi?
-Her şey açıkça
ortada.
-Ey yeğenim! Anlaşılan sen
beni anlamamışsın. Tekrar ediyorum gelecek olanlar misafirlerimdir.
Âmir bin Tufeyl dişlerinin
arasından mırıldandı:
-Misafirleriymiş.
Gelemeyecekler ki sana misafir olsunlar...
Âmir'in ayrılması ile
kalabalık, haberi aralarında tartışa tartışa dağıldı.
...
...Mü'minler, Âmiroğulları
Kabilesine giden yoldaki Maune Kuyusu'na vardıklarında sabah namazı
vakti girmişti. Kuyudan çekilen sularla abdest alındı ve cemaatle
namaz kılındı. Namazdan sonra kuyunun üst tarafında bulunan bir
mağarada istirahate çekildiler. Münzir bin Amr arkadaşlarına
sordu:
-Biz dinlenirken bir
arkadaşımız Resûlullah'ın mektubu ile Âmiroğullarına gitse, derim.
Hem geldiğimizi haber vermiş olur; hem de bize karşı niyetlerini
anlamış oluruz.
Mü'minler, başlarındaki
emire tam tâbiler:
-Sen emirimizsin. Nasıl
münasip görürsen öyle yap.
-Teşekkür ederim. Lakin
emir de keyfi hareket etme selahiyetine sahip değildir;
müslümanlarla istişare eder.
-Doğru diyorsun yâ
Münzir!
-Pekâla kim gitmek ister
veya kimi gönderelim?
...nitecede Haram bin
Milhan'ın gitmesine karar verdiler.
...
Mübarek sahabi görevi
sevinerek kabul etti ve hemen yola çıktı. Uzun ve yorucu bir
yürüyüşten sonra Âmiroğulları bölgesine girerken bir grup insanla
karşılaştı. Gruptakiler aralarında bir meseleyi hararetle
tartışıyorlarken bir yabancının kendilerine doğru yaklaşmakta
olduğunu farkettiler...adam, on adım kadar bir mesafede durdu. Belli
ki bir şey diyecekti. Yabancıyı tepeden tırnağa süzen Âmir bin
Tufeyl, sordu:
-Bir şey mi istiyorsun,
yoksa bir şey mi diyeceksin?
-Hiç bir şey istemiyorum.
Bir şey diyeceğim.
-Ne?
-Bende bir emanetiniz var.
Onu vermek için yanınıza gelebilir miyim?
-Gelebilirsin.
Haram bin Milhan,
başlarında bu soğuk tavırlı adamın olduğu topluluğa
yaklaştı:
-Bu, ahir zaman Nebisi
Muhammed aleyhisselamın bura halkı sizlere gönderdiği
mektup.
...Haram bin Milhan'ın
mektup uzatan eli bir müddet havada kaldı. Hazreti Haram, muameleden
tedirgin olmuştu. Nihayet birisi uzanıp mektubu aldı. Tam bu sırada
da aziz sahabi bir suikaste kurban gitti. Âmir bin Tufeyl, âni bir
saldırıyla mızrağını habercinin göğsüne sapladı...temrenin ucu tâ
sırttan çıkıyordu.
Darbenin yenildiği ân yeri
göğü bir hasret kelimesi inletti:
-Allah!!!
Oluk gibi kan fışkırıyordu.
Abdest alır gibi yüzünü ve kollarını kanıyla yıkayan Hazreti Haram
bin Milhan, bir taraftan da şöyle demekteydi:
-Kazandım gitti...kazandım
gitti..
...kısa bir zaman süren ve
oradakileri şaşkınlığa düşüren bu hâl, aziz şehidin dizleri üstüne
yığılıp kelime-i şahadet okuya okuya ruhunu teslim etmesi ile
nihayet buldu; radıyallahü teâlâ nah. Âmir, kibrinden mektuba
bakmamıştı bile.
......
Bir masumu şehid eden zâlim
Âmir bin Tufeyl, o hızla kabilesine gitti:
-Müslümanlar gelmişler.
Haydi gidip şunları temizleyelim.
...fakat Âmiroğulları bu
canavara yüz vermediler.
-Ne Münasebet! Bizim onlara
düşman olmamız için bir sebep yok ki!
-Müslüman olmaları yetmez
mi?
-Ebu Bera'nın 'ben eman
verdim. Buraya müslümanlar gelecekler. Onlar misafirimdir'
dediklerini kulaklarınla duydun.
-Duydum; ama amcam çok
yaşlandı. Artık O'nun aklıyla hareket edilmez.
-Hayır! Biz, müslümanlara
kılıç çekmeyeceğiz!..
......
...kendi kabilesinden yüz
bulamayan İblis tavırlı adam, bunun üzerine bir kısım kafadarları
ile birlikte diğer yakın kabilelere gitti. Useyye, Ri'l ve Zekvan,
Âmir'in kötü maksadına uyarak onun etrafında toplandılar. Âmir, bir
sahte kahraman edasıyla sağa-sola emirler yağdırıyordu.
......
Haram bin Milhan'ın
gecikmesi üzerine daha fazla beklemeyi lüzumsuz sayan müslümanlar,
Âmiroğulları Kabilesi'ne gitmek için toparlandılar. Ancak, aşağıya;
Maune Kuyusu başına henüz gelmişlerdi ki silahlı ve kalabalık bir
birlik tarafından etrafları çevrildi.
Hain bir saldırıya maruz
kaldıklarını gören müslümanlar, kılıçlarına sarıldılar. Münzir bin
Amr, kâfirlere bağırdı:
-Biz buraya dövüşe değil
davet üzere Allah'ın dinini anlatmaya geldik. Sizinle bir alıp
veremediğimiz yok; çekilin yolumuza gidelim!!!
Gözünü kan bürümüş Âmir bin
Tufeyl sordu:
-Nereye
gideceksiniz?
-Âmiroğulları
kabilesine.
-Hayır
gidemezsiniz!
-Bizi reisleri Ebu Bera
davet etti.
-O davet ettiyse ben de o
daveti iptal ediyorum! Ancak aranızdan birine Urve bin Esma'ya izin
veririm.
Urve sordu:
-Niçin sadece
bana?
Âmir cevap
verdi:
-Senin kabilen
Süleymoğulları ile dostluğumuz var.
Urve radıyallahü anh
çıkıştı:
-Siz kardeşlerimi
katledeceksiniz; ben de 'canımı kurtardım' diye sevineceğim öyle
mi?
-Sen bilirsin!
-İyiliğin senin olsun! Biz
hepimiz tek yürek, tek bileğiz ve sonuna kadar da başımızdaki emire
bağlıyız.
......
Kâfirler, aç kurt sürüleri
gibi dört bir koldan saldırdılar. Müslümanlar altmışsekiz kişiydi.
İki kişi; Amr bin Ümeyye ile Münzir bin Ukbe develeri gütmeye
gitmişlerdi.
Şiddetli bir çarpışma
başladı.. Mücahidler, canlarını dişlerine takmış alabildiğine
dayanıyor ve direniyorlardı. Ama düşman, silah ve kıyas kabul etmez
bir sayı üstünlüğüne sahipti...müslümanlar, buraya savaş niyet ve
hazırlığı ile gelmemişlerdi ki.
Çarpışma çok kanlı cereyan
etti.
Altmışaltı müslüman şehid
oldu. Münzir bin Amr altmışyedinci idi. O'na seslendiler:
-Gel teslim ol sana eman
verelim! Bittiğinizi sen de görüyorsun!
Arkadaşlarının acısı ile
içi kavrulan yiğit sahabi:
-Haram bin Milhan'ın şehid
olduğu yerde görüşelim, dedi.
Ve oraya gelince de çarpışa
çarpışa şehid oldu.
Altmışsekizinci müslüman
Kâ'b bin Zeyd'i yaralı olarak şehidler arasında görmüşlerse de can
çekişiyor zannıyla üzerine gitmemişlerdi.
Maune'de müminler şehid
olurken Allahü teâlâ'ya niyaz ettiler:
-Yâ Rabbi şurada halimizi
Resûlüne haber verecek kimse yok; sen bildir.
...
Reci katliamını haber verip
giden Cebrail aleyhisselam, bir zaman sonra yine geldi; şehidlerin
selâmı ile beraber bir acı haberi daha bildiriyordu.
Efendimiz:
-Aleykümüsselâm/Allah'ın
selamı onlara da olsun, buyurdular.
Cebrail aleyhisselâm, sonra
acı haberin güzel tarafını verdi:
-Onlar, Rablarına
kavuştular. Rabları onlardan razı; onlar da Rablarından
razılar.
......
Büyük imtihanın sabırlı
Peygamberi, eshabını mescide toplayarak minbere çıktılar:
-Kardeşlerimizi mızraklarla
delik deşik ederek şehid ettiler. Ancak Cebrail haber getirdi ki
Rabbimiz onlardan razı, onlar da Rabbimizden.
Eshabın yürekleri bir kere
daha kor ateşlerle dağlandı.
......
Bu sırada karşı tepelerin
arkasında deve güden iki sahabi, kuşların Maune kuyusu tarafında
çığlık çığlağa olduğunu görünce "orada bir tuhaflık var gidelim"
diyerek konak yerlerine doğru dönüşe geçtiler. Yolda karşılaştıkları
bir kadın, onlara sordu:
-Siz Muhammed'in
arkadaşlarından mısınız?
İki sahabi kadına cevap
vermek istemediler. Fakat kadın üsteledi:
-Niçin cevap vermiyorsunuz?
Siz, Muhammed'in arkadaşlarından mısınız, dedim?
Amr bin Ümeyye
sordu:
-Müslüman mı olmak
istiyorsun?
-Evet. Bana İslâmiyeti
öğretin. Ama size kötü bir haberim var.
Her iki sahabi de merak
ettiler.
-Kötü haber?
-Evet kötü haber. İslâm
düşmanları arkadaşlarınıza baskın vererek onları
öldürdüler.
Gökkubbe, iki mü'minin
üstüne yıkılmış gibi oldu
......
Şimdi Amr bin Ümeyye ile
Münzir bin Muhammed, kayalık bir yerden aşağıya, toprakta cansız
yatan arkadaşlarına tarifsiz üzüntüler ve gözyaşları ile
bakıyorlardı. Böyle bir ihtimali hatırlarına hiç getirmemişlerdi.
Çünkü onlar, davetle ve bir kefalet altında gelmişlerdi.
İki sahabi, daha kısa bir
zaman öncesine kadar beraber oldukları şehidlerine dualar okuyarak
ellerini gözyaşlarından ıslanmış yüzlerine götürdüler..
Sessizliği ilk bozan Amr
bin Ümeyye oldu:
-Yâ Münzir! Kardeşlerimiz,
şu geçici ömrü şehidlikle noktaladılar.
-Ancak bu, canilere
haklılık vermez.
-Mümkün mü? Resûlullah
Efendimiz duyarsa kimbilir ne kadar üzülecekler...
Amr bin Ümeyye:
-İşte kâfirlerin bazıları
hâlâ oradalar. Kardeşlerimize bu hainliği yapanlarla ben de
çarpışacağım.
Bunun üzerine iki kalbi
yaralı sahabi, düşmanların yanına giderek vuruşmaya başladılar.
Tabii iki kişi bir sürü insana ne yapabilirdi? Münzir radıyallahü
anh şehid, Amr radıyallahü anh esir oldu. Ancak Amr bin Ümeyye
Mudari Kabilesinden olduğunu söyleyince Âmir bin Tufeyl
O'na:
-Öyle mi? Pekâlâ; öyleyse
seni anamın köle azad etme adağı yerine serbest bırakacağım. Ama
önce gel de şu ölülerinizin kimler olduğunu söyle.
......
Zâlim Âmir bin Tufeyl'le
Amr bin Ümeyye güzel şehidlerimizin başına geldiler. Mübarek sahabi,
büyük üzüntüler içindeydi.
Âmir her şehidi tek tek
sordu. Son olarak bir şey daha sordu:
-Burada olmayan var
mı?
-Evet. Ebu Bekr'in azadlı
kölesi Âmir bin Füheyre'nin cesedini göremedim.
Âmir bin Tufeyl, derin
üzüntüler içinde olan Amr bin Ümeyye'yi şaşırttı.
-O bahsettiğin arkadaşınız
göğe çekildi.
Amr radıyallahü anh "ne
diyorsun dercesine" kanlı katilin yüzüne baktı.
-Evet doğru söylüyorum.
Cebbar bin Sülma arkadaşınıza sapladığı mızrağı çekip çıkardığı an
Âmir bin Füheyre semaya doğru yükselerek gözden kaybolup
gitti.
...
Kırk yaşlarında iken şehid
olan Amir bin Füheyre, Âişe radıyallahü anha'nın kölesi iken Ebu
Bekr radıyallahü anh O'nu satın alarak azad etmişti. Hazreti
Ebubekr'e çobanlık yapıyordu. İlk müslümanlardandı. Sevgili
Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem ve Hazreti Ebu Bekr
Mekke'den Medine'ye hicret ederlerken. Sevr Mağarası'na
saklandıklarında mağara önüne gizlice sürüyü getirerek Efendimizle
mağara dostunun sütle beslenmesini temin etmiş ve daha sonra onlarla
birlikte hicret etmişti.
...
Amr bin Ümeyye, omuzunda
dağlar; dizlerinde taşınmaz ağırlıklar olduğu halde Maûne'den
yürüyerek Medine'ye gelirken Galil'de iki kişi ile tanıştı. Amr
radıyallahü anh bunların Âmiroğulları'ndan olduklarını anlayınca
"bir istirahat ânında onları öldürürüm" diye düşündü ve düşündüğünü
yaptı. Halbuki bu iki kişi Medine'den geliyorlardı. Efendimiz onlara
eman/dokunulmazlık vesikası vermişlerdi. Ancak hazreti Amr bunu
bilmiyordu.
...
Resûlullah, katliamlara çok
üzülmüşlerdi. Sabah namazından sonra katillere beddua ettiler. Ve
bunu bir ay müddetle beş vakit namazlarında tekrarladılar.
Efendimiz, hain kabilelerin isimlerini sayarak şöyle
yalvarıyorlardı:
-Ey Allahım! Onların
senelerini Yusuf Peygamberinki gibi yokluk, kuraklık ve fakirlik
seneleri yap. Allahım bu kabileleri sana havale ediyorum. Çünkü
onlar sana ve Resûlüne isyan ettiler.
Hakikaten çok geçmeden o
bölgede kuraklık ve buna bağlı olarak da yokluk başladı; sular
çekildi ve yeşil namına bir şey kalmadı.
...
Âmr bin Ümeyye, Medine'ye
vardığında Sevgili Peygamberimiz'e olan-bitenleri nakletti ve son
olarak da gelirken yolda Âmiroğullarından iki kişiyi öldürdüğünü
haber verdi.
...çoğu hem Bedr'de hem de
Uhud'da arslanlar gibi dövüşen Suffe'nin bu hem kılıç, hem kalem
ehli, soysuz bir saldırı ile bu dünyaya veda etmişlerdi.
Ama kim kazandı?
Şüphesiz ki canını teslim
ederken kendi öz kanıyla abdest alan Haram bin Milhan'ın kavuştuğu
şehidliği kastederek "ben kazandım" dediği gibi neticede mü'minler
kazandılar; Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem'in
sözünü dinleyenler...
......
YOL...Kureyş lideri Ebu
Süfyan, islâmî şahlanışı bir türlü içine sindiremiyor. Yine
toplanmış konuşuyorlar:
-Böyle giderse hiçbirimiz
kalmayacağız. Müslüman tehlikesi hergün biraz daha
büyüyor.
-Biraz değil sür'atle
büyüyor yâ Eba Süfyan!
-Evet; doğru
diyorsun.
-Yâ Eba Süfyan sen
başımızda reissin. En akıllımız sensin. Ne yapalım onu söyle!
Ebu Süfyan, kısılmış
gözlerini ufuklara dikti. Kendi kendine konuşan bir insan gibiydi.
Soğuk ve sakin şu hali ile bakana ürperti veren bir heykeli
andırıyordu:
-Söylenecek çareyi bulmak
için benzersiz akıllara sahip olmak şart değil. Biri tezcanlılık
etti:
-Yani?
-Yanisi şu: Muhammed
öldürülmeden bu yangın sönmez.
Ebu Süfyan, yanıbaşında
duran şarap testisinden bir yudum içtikten sonra bütün hıncı ile
testiyi kavramış elleri onu tekrar aldığı yere koydu.
Şimdi sesini daha
dikleştirmişti:
-Yesrib çarşısında gezip
dinini tebliğ ederken O'nu katledecek bir fedai de mi yok aranızda?
Eğer Kureyş, bu hale düştüyse bari bütün şehir halkı müslümanlara
teslim olalım.
-Ağır konuşuyorsun
reis!
-Sade ağır mı? Ben aynı
zamanda acı konuştuğumu da zannediyordum!
Bir Bedevi ayağa
kalktı:
-Yâ Eba Süfyan! Reislerin
en azametlisi! Eğer izin verirsen ben dediğini yapmaya âmâdeyim.
Zira ben sert, cesur ve merhametsiz bir insanım. Bende düşmana af
yoktur. Sen geçimimi üzerine alırsan ben de kartal kanadı hançerimle
Muhammed'in işini bitirir ve sür'atle geri dönerim. Çünkü ben
Mekke-Yesrib arası en kestirme yolları biliyorum.
Ebu Süfyan bin Harb, alaylı
bir ifade ile güldü. Acı bir duygu yüz hatlarını
derinleştiriyordu:
-Zaten içki ve kadın bu
şehirlileri bitirmiş. Onun için iş bir bedeviye kaldı.. Evet ey
bedevi! Sana istediğin müsaadeyi verdim! Geçimin de bana ait. Sana
bir deve de versinler. Lakin ağzını sıkı tut. Sen gitmeden haberin
Muhammed'e gidebilir.
......
Bedevi, kendisine verilen
deveye binerek o gece yola çıktı. Beş günde Medine'yi çevreleyen
karataşdan dağlara geldi. Bir gece de orada geçirerek şehri uzaktan
uzağa gözetledi. Ertesi gün Medine'ye indi. Herhangi bir ziyaretçi
gibi Efendimizi sormaya başladı. O sırada İki Cihan Güneşi
sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, Abdül Eşhel Oğulları'na ait
mescidde eshabıyla sohbet ediyorlardı.
Peygamberimizin yerini
öğrenen suikastçı sora sora mescidi buldu. Bedevi daha ilerden
gelirken Sevgili Peygamberimiz, oradakileri dikkatli olmaya
çağırdı:
-Şu gelen bedevi, bozuk
niyetli biri..
Bedevi, cemaate yaklaşınca
sordu:
-Aranızda Abdülmuttalib
evladından kimse var mı?
Güya doğrudan aradığı ismi
vermeyerek maksadını saklıyordu.
Efendimiz cevap
verdi.
-Benim.
Suikastçı bedevi,
Peygamberimize doğru yönelirken Useyd bin Hudayr radıyallahü anh,
onu hızla pelerinin eteğinden tutup çekti. Pelerin sahabinin eline
gelince bedevi, belindeki hançerle ortada kalakaldı.. Hançerinin
görülmesi ile niyeti de anlaşılmış oluyordu. Bu sebeple bir ân
"ileri mi gitsem, geri mi çıksam" diye tereddüde düştü. O, tam bu
şaşkınlıkta iken Hazreti Useyd suikastçının üzerine atılarak
ellerini boynuna geçirdi. Bedevi bütün gayretine rağmen mengene gibi
sıkan parmakları gevşetemiyordu. Nerede ise boğulacaktı.
Hırıltılarla imdat istedi:
-Ölüyorum yâ Muhammed!
Canımı bağışla!.. Öl.. Ölüyorum.. ahh...
Efendimiz,
seslendiler:
-Bırak yâ Useyd!
Yiğit sahabinin elinden
kurtulan bedevi külçe gibi olduğu yere yıkıldı. Nefes nefese
boğazını ovalıyordu. Şaşkınlıklar içindeydi.
Sevgili Peygamberimiz
sallallahü aleyhi ve sellem sordular:
-Ey yabancı anlat bakalım
yanımıza niçin geldin? Ama muhakkak doğru söylemelisin. Doğru
konuşmak menfaatine olacaktır. Yalan söylemeye kalkışırsan zarar
görürsün. Çünkü biz zaten işin aslını biliyoruz.
Bedevi, tuhaf hallerle
Efendimiz'in yüzüne baktı:
-Ee, şey, bana eman veriyor
musunuz? Canım emniyette mi?
-Evet Emniyette.
-Beni Ebu Süfyan buraya
gönderdi.
-Sebep?
Peygamberimiz istiyordu ki,
kendi bildiğini Eshabı da doğrudan doğruya suç failinin ağzından
işitsin.
Yabancı başını önüne
eğdi:
-Sizi öldürmek
maksadıyla..
...
Resûlullah Efendimiz canına
kast eden adamı Useyd bin Hudayr'a teslim ettiler:
-Yarın sabaha kadar senin
nezaretinde kalsın. Sabah yine buraya getir.
-Emrin olur ey Allahın
Resûlü.
...
Bedevi kilitlendiği odada
hemen hemen uyumadan bütün gece yaşadıklarını düşündü. O, buraya
insanların etrafında pervane oldukları bu zatı öldürmek için
gelmişti. Başarabilse öldürmüş olacaktı...fakat başaramadı. Böyle
hallerde netice alamayan suikastçı anında parçalanırdı. Halbuki O,
kendisine bir kötülük yapılmasına izin vermedi. Ne dövdüler ne
sövdüler. Şu ân bile gözetim altında olduğu halde ev sahibi
yemeklerinden kendisine de getiriyordu. Bütün bunlar muhakkak ki
O'ndandı. Anlaşılan O'nun o yumuşak huy ve merhameti arkadaşlarına
da geçiyordu. Zaten suikastı yapamaması da, Son Nebi olduğunu
söyleyen O şahıs yüzündendi. O'nu gördüğü ân sanki aklı başından
gitti ve eli-ayağı birbirine dolandı. Hali, uykuda gezen birinden
farksız hale gelmişti.
...
Ertesi sabah Efendimiz,
canına kıymak isteyen bedeviyi yine huzurlarına istediler. Yabancı
getirildi; dıştan belli olmayan bir korku ve titreme içindeydi.
Büyük Peygamber, "Vurun boynunu" deseler ânında kellesi bir top gibi
yerlerde yuvarlanırdı...ama O, sallallahü aleyhi ve sellem, öldürmek
için gelmedi ki! O, insanların ölü kalbleri hayat bulsun diye
vazifeli... Efendimiz konuşuyorlar. Temiz, açık, tane tane bir
arapça:
-Dün sana eman vermiştim.
Haydi şimdi istediğin yere gidebilirsin.
Yabancı, küstahlıktan acze
düşenlere mahsus bir zavallılıkla adeta mırıldandı.
-Sağol.
-Ama istersen gitme ve
senin için bundan daha hayırlı olanı tercih et.
Müşrik, bir kere daha
şaşırdı:
-Benim için yurduma
dönmekten daha hayırlı olan nedir?
-Allah'dan başka ilah
olmadığına ve benim de Allah'ın Resûlü olduğuma lisanen ve kalben
şahadet etmendir.
Suikastçı, itirazsız
kelime-i şahadet getirerek îmân etti.
Başta Sevgili Peygamberimiz
olmak üzere hazır olanlar, kendisini tebrik ettiler. Peygamberimiz
sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, canına kast eden; kendisini
öldürmek isteyen "insanların en katı kalblisi"nin taş gibi kalbini
yumuşatarak yanına çekmiş, ebedi saadetine vesile olmuştu; yumuşak
davranarak ve merhametle muamele ederek.
......
MUCİZE İLE GELEN
BEREKET...Bedevi'nin Ebu Süfyan'ın Peygamberimize suikast niyet ve
teşebbüsünü bütün ayrıntıları ile nakletmesi üzerine, Peygamberlerin
seyyidi, Amr bin Ümeyye radıyallahü anh ile Cebbar bin Sahr
radıyallahü anh'ı çağırttılar.
Sevgili Peygamberimiz, bu
iki gözü pek dostuna şu vazifeyi tevdi buyurdular: Gizlice Mekke'ye
giderek imkân bulunabilirse mukabil bir suikastle Ebu Süfyan'ı
katletmek.
......
Fedakâr sahabiler, Mekke'ye
kadar gitmelerine rağmen Kureyş içinden kendilerini tanıyanlar
çıkınca Ebu Süfyan'a bir şey yapamadılar. Ama buna rağmen yine de
dönüş yolunda bazı islâm düşmanlarını öldürdüler.
......
Sevgili peygamberimizin
halası Berre binti Abdülmuttalib'in oğlu ve Peygamberimiz ve Hazreti
Hamza ile birlikte Süveybe Hatun'dan süt emmiş Ebu Seleme Abdullah
bin Abdulesed, Bedr'e iştirak ettiği gibi Uhud'un da
yiğitlerindendi. Bu savaşta bir pazusundan ağır bir yara almışsa da
yara tedavi edilerek bu seçkin sahabi, daha sonra Hamrâ'ül Esed ve
Katan seferlerine de katılmıştı...ancak bu son cenkten dönüşte
pazudaki o eski yara nüksederek kendisini tehlikeli bir şekilde
yatağa düşürmüştü. Ne kadar uğraşıldıysa da bir sonuç alınamadı ve
muhteşem sahabi vefat etti; radıyallahü anh. Habeşistan'a her iki
defasında da hanımı Ümmü Seleme ile birlikte hicret etmiş olan Ebu
Seleme, Medine'ye de ilk hicret edenlerdendi. Vefatı Efendimiz'e
haber verdiler. Geldiklerinde ölü evinde kadınlar ağlaşıyordu.
Peygamberimiz, süt kardeşinin gözlerini kendi pak ve mübarek elleri
ile kapattıktan sonra buyurdular ki:
-Kendinize hayrdan başka
dua etmeyiniz. Zira melekler ölünün yanında bulunur ve ölü
sahiplerinin dualarına 'âmin' derler, buyurdular.
...ve ağıt yakmak isteyen
Ümmü Seleme'ye iki kerre:
-Sen, Allah'ın şeytanı
çıkarmış olduğu bir eve onu yeniden mi sokmak istiyorsun?
dediler.
Ve dua ettiler:
-Allahım! Ebu Seleme'ye
kabrinde genişlik ver ve orada kendisini nurlandır; nurunu çoğalt ve
günahlarını affeyle.
......
Abdullah bin Amr
radıyallahü anh, Uhud'da şehid olmuş; geride Câbir isminde bir
yetişkin oğlu ve altı kızı kalmıştı.
Şehid sahabinin, yahudilere
haylice hurma borcu vardı. Bunlardan en büyüğü de bir yahudiye olan
otuz deve yükü hurmaydı. Gerçi Hazreti Abdullah'dan miras olarak iki
hurma bahçesi kalmıştı ama; bu bahçe mahsulleri borçları ödemeye
yetmiyecekti.
Nitekim hurma mevsimi
gelince alacaklılar Câbir radıyallahü anh'ı sıkıştırmaya
başladılar:
Câbir:
-Hay hay. Alacaklarınızı
kabul ediyorum. Ancak borcumu iki hurma bahçesinin mahsulü ile
ödeyebilirim. Eğer razı olursanız her iki bahçemizden toplayacağımız
hurmaları son tanesine kadar size vereyim.
Yahudiler
asabileştiler:
-Bahçenizdeki ağaç sayısı
belli. Alacaklarımızı karşılaması mümkün mü ki bunu teklif
ediyorsun? Biz alacağımızı isteriz...
...adamlar, laf anlamıyor
ve habire "ya hurma", "ya para" diyerek genç sahabiyi
bunaltıyorlardı...
......
Bunalan, daralan, çaresiz
kalan her mü'min gibi Câbir bin Abdullah da Resûller önderine
sığındı:
-Yâ Resûlallah!
Malumlarınız olduğu üzre babam Uhud'da şehid oldu. Kendisinin
borçları var. Alacaklılara her iki hurma bahçemizin hurmalarının
tamamını vermeyi teklif ettiğim halde reddediyorlar. Bana lütfen
müzahir olur musunuz? Ne yapacağımı bilemiyorum?
Efendimiz, Câbir'e
alacaklılarla birlikte gelmesini buyurdular..
Geldiler.. Câbir'in
teklifini bir de Efendimiz yaptı ama kabul etmediler. Yahudiler,
borcun tamamının ya iyi cins hurma ile verilmesini veya para ile
ödenmesini istiyorlar.
Peygamberimiz'in:
-Borcun bir kısmını bu sene
kalanını seneye ödeyelim!
Teklifini de kabul
etmediler. Bunun üzerine Efendimiz, Câbir radıyallahü anh'a dönerek
buyurdular ki:
-Yarın kuşlukta bahçene
geleceğim.
...
Ertesi gün kuşluk vakti
Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Hazreti Ebu Bekr
radıyallahü anh ve Hazreti Ömer radıyallahü anh ile birlikte Câbir
radıyallahü anh'ın bahçesine gittiler. Sanki hurma bahçesine bir
kere daha güneş doğmuştu. Hazreti Câbir, sevinçten uçuyordu.
Bahçesine Peygamber ayağı değmişti.
Efendimiz selâmdan sonra
buyurdular ki:
-Yâ Câbir! Haydi bizi şu
hurma bahçende bir gezdir bakalım.
Hep birlikte bahçeyi
gezdiler.
Sonra Hazreti Câbir, Şanlı
Nebi'ye içi hurma lifleri ile doldurulmuş minder getirdi. Oturdular.
Bahçe sahibi, misafiri için keçi kesip kızarmış et ve taze hurma
ikram etti. Kendisi ise edep ve hürmetinden sofraya oturmayıp
ikramla meşgul oldu. Aziz ve yüksek misafirlerinin çevresinde
pervane gibi dönüyordu.
Peygamberimiz, Câbir'e
dediler ki:
-İyi cinsle diğerleri ayrı
olacak şekilde hurmaları topla ve işin bitince haber ver; yine
geleceğim.
Câbir, işçiler tuttu ve
bütün hurmaları bir kaç günde toplatarak cinsine göre yığınlar
halinde ayırdı.
Toplama işi bitince de
Efendimiz'e giderek emirlerinin yerine getirildiğini haber verdi.
Peygamberimiz bahçeye gelerek hurma yığınlarını gezdiler ve iyi cins
hurmalardan en küçük kümenin önünde durdular ve Câbir'e:
-Alacaklıları çağır,
buyurdular.
...
Yahudiler, geldiler. Küçük
yığından ölçek ölçek hakları ödendi. Ve alacağını alamamış hiç kimse
kalmadı. Borçlar ödenirken Efendimiz mescide gitmişlerdi.
Bütün borçlar ödendikten
sonra geriye daha onyedi deve yükü hurma kaldı. Halbuki Câbir,
çaresiz kalınca ödünç hurma bulmaya bile niyetlenmişti. Hak
sahiplerine ölçeklerle hurma verilirken de şöyle diyordu:
-Aman kimseye borcumuz
kalmasın, ben kız kardeşlerimin yanına bir tek hurma ile bile
gitmeye razıyım.
...
Câbir radıyallahü anh
ikindi namazında mescide giderek neticeyi Resûlullah'a arz etti.
Hazreti Ebu Bekr radıyallahü anh da oradaydı. Peygamberimiz, iki
kere:
-Allahım sana hamdolsun,
diye dua ettiler.
Ve haberin o sırada
yanlarında olmayan Ömer radıyallahü anh'a da verilmesini talimat
buyurdular.
Hazreti Ömer:
-Daha bahçeyi gezerken,
mucizeleri sebebiyle ağaçların bereketleneceğini tahmin etmiştim.
Zira O, Allahın Resûlüdür.
NADİROĞULLARI SAVAŞI...ama
anlaşıldı ki Amr'ın öldürdüğü iki kişi, Sevgili Peygamberimiz
sallallahü aleyhi ve sellem'in ziyaretine geldiklerinde kendilerine
eman verdiği insanlardı. Evet; bunlar Âmiroğulları kabilesindendi
fakat yine de öldürülmemeleri lazımdı: Bunun birinci sebebi suç,
şahsîdir; ceza, suçu işleyene verilir. İkincisi, Resûlullah
Efendimiz tarafından onların eline dokunulmazlık vesikası
verilmişti. Üçüncüsü, hainliği yapan Âmir bin Tufeyl,
Âmiroğullarından ve mühim bir sîma idi ama O'na uyan bir kaç kişi
dışında bu kabile esasında Âmir bin Tufeyl'e muhalefet etmiş ve
katliama da iştirak etmemişlerdi...ne var ki Amr'ın eman
vesikasından haberi yoktu. Âmir bin Tufeyl ve bazı çapulcuların
misafir mü'minleri öldürmesi, O'nu bu kısas yoluna sevk
etmişti.
Efendimiz, Hazreti Amr'ı
dinleyince, zaten yaralı olan kalbleri bir kere daha
kederlendi:
-Hata etmişsin yâ Amr.
Onlara emanımız vardı. Şimdi mirasçılarına diyet vermemiz icab etti,
buyurdular.
Amr radıyallahü teâlâ anh,
Sevgili Peygamberimizin müteessir olmasına sebebiyet verdiği için
çok üzüldü...
...
Maktüllerin kan
bedelleri/diyet parasını temin etmek için Resûller Önderi sallallahü
aleyhi ve sellem, yanlarına Ebu Bekr, Ömer, Ali, Zübeyr, Talha, Sa'd
ibni Muaz ve Üsseyid ibni Hudayr radıyallahü anhüm ecmain
hazretlerini alarak Beni Nadir/Nadiroğulları kabilesine gittiler.
Zira bu kabile ile müslümanlar arasında savaşmamak ve bu gibi
durumlarda yardımlaşmak üzere sözleşme vardı. Ayrıca Nadiroğulları,
Âmiroğullarının da müttefikiydi.
Efendimizle yol arkadaşları
önce Mescidi Kuba'da namaz kıldılar; sonra Medine civarında bulunan
Nadiroğulları yurduna geldiler. Rebiülevvel ayının Cumartesi
günlerinden biriydi. Nadiroğulları yahudilerinin ileri gelenleri,
misafirleri karşıladılar. Onlar da bir iş için toplanmışlardı.
Peygamberimiz, Âmiroğulları ile aralarında cereyan eden acı vak'ayı;
ve eman verilmiş iki kişinin yanlışlıkla öldürülmesini naklettikten
sonra aralarındaki anlaşma gereği maddi desteklerine ihtiyaçları
olduğunu ifade buyurdular.
Yahudiler dediler ki:
-Ne demek yâ Ebel Kâsım!
Bize şeref bahşettiniz! Lafı mı olur? Tabii ki yardımcı oluruz! Ama
lutfen önce istirahat ediniz. Size yemek yedirmeden bir yere
yollamayız.
İslâm kafilesi yorgundu.
Yayan olarak haylice yol almışlardı. Ayrıca yapılan bir davete uymak
Efendimizin güzel âdetleri gereği idi. Kabul buyurdular ve bir duvar
gölgesinde oturdular. Eshabı da edeble huzurlarına oturdu.
Peygamberimizin sağında Hazreti Ebu Bekr, solunda Hazreti Ömer,
karşısında Hazreti Ali vardı.
...yahudiler, güya yemek
hazırlığı için dağıldılar. Halbuki oradan ayrılan fitnebazlar, diğer
tarafta yine biraraya gelerek yeni ihanetler tezgâhlamak için kafa
kafaya verdiler. Huyey bin Ahtab, heyecandan yerinde duramıyor
fısıltı ile ama çabuk çabuk konuşuyordu:
-İşte fırsat! Fırsat
ayağımıza geldi! Bakın duvar dibinde oturuyor. Haydi birimiz
sessizce dama çıkarak aşağıya O'nun kafasına bir koca taş savuralım!
Muhammed'den kurtulmamız artık ân meselesi. O, katledilirse
yanındakiler de korkup kaçarlar.
...yahudiler, birden bir
umulmaz fırsat yakalamanın salyalı zevkini tatdılar:
-Aferin Huyey! Doğru dedin.
Ondan kurtulmanın en zahmetsiz yolu. Eğer Muhammed'i bugün burada
öldürürsek. Arab içindeki şerefimiz daha da
yükselecektir.
-Ne yükselmesi, kuvvet ve
kudret bize geçer. Çünkü artık kimse O'nu durduramıyor.
Amr bin Cehhaş ismindeki
Âmiroğlu, bulduğu bir kaya parçası ile dama çıkmak için
ilerledi:
-Bu işi ben yaparım. İşte
gidiyorum.
...ancak aralarından Selâm
bin Mişken muhalefet etti:
-Hayır yanlış iş
yapıyorsunuz. Ben, sizin O'nu öldürmeyi başaracağınız kanaatinde
değilim! Yahudiler hem şaşırdılar, hem kızdılar.
-Sebep?
-Zira O'na sizin suikast
niyetiniz haber verilir?
-Kim haber
verirmiş?
-Melek haber verir. Siz de
bir şey yapamadığınız gibi aradaki dostluk bozulur. Ve korkarım ki
bu işin sonu da başımıza iş açar.
Bu sırada Amr bin Cehhaş,
elindeki koca taş ile sine sine damın ortasına gelmişti.
...tam o sırada Efendimiz
sallallahü aleyhi ve sellem, âniden ayağa kalkarak seri adımlarla
orayı terkettiler.
Suikastçı Amr zalimi damın
ucuna gelip doğrulduğunda, düşmanının orada olmadığını görerek aynı
anda hem öfke hem şaşkınlığa düştü. Birden içinde fırtınalar koptu:
"Ne sihirbaz adammış bu böyle! Yine elden kaçırdık!" Taşı bir kenara
bırakarak arkadaşlarının yanına döndü.
-Niye vazgeçtin yâ
Amr?
-Vazgeçmedim.
Gitmiş.
Birisi hayret
etti:
-Gitmiş mi?
-Evet. Adam
sihirbaz.
Selâm güldü; Amr
köpürdü:
-Ne gülüyorsun yâ Selâm bin
Mişken?
-'Sihirbaz' diyerek
kendimizi kandırmayalım. Ben O'na melek haber verir demedim
mi?
Kinane bin Suriyâ ismindeki
yahudi de Selâm bin Mişken gibi düşünüyordu:
-Muhammed sihirbaz değil.
O, bir Resûl! Tutuculuğun anlamı yok. Niçin ısrarla "ahir zaman
Peygamberi, Harun aleyhisselâm neslinden gelecek" diye
bekliyorsunuz. Her peygamberi gönderen yüce Allah değil
mi?
-Evet.
-Öyleyse Allah dilediği
kavimden dilediği kimseyi Peygamber yapar. Tevratta son Peygamberle
alakalı bütün işaret ve haberler Muhammed'de mevcuttur.
...ama yahudiler,
inatçıydı:
-Hayır! İçimizden çıkmayan
birini Nebi olarak tanıyamayız!
Kinane, doğruyu söylemekten
korkmayan yiğit bir adamdı:
-O zaman bu suikast
teşebbüsünüzün; bir misafiri öldürmek gibi gayet çirkin arzunuzun
neticesine katlanmak zorundasınız. Tahmin ederim Muhammed yakında bu
toprakları terk etmemizi isteyecektir. Bu takdirde çoluk çocuğumuz
ziyan olacaktır. Eğer böyle bir ihtar gelirse, İslâmiyete iman
ederek vatanımızda kalalım derim.
Bu sözle yahudiler iyice
zıvanadan çıktılar:
-Yeter artık. Ne kadar
işitilmesi hoş olmayan şey varsa onu sen dile getiriyorsun! Biz
dinimizden ve Musa Peygamber yolundan ayrılmayız.
-Öyleyse 'buraları terk
ederek gidin!' Diye haber gelirse; bu isteğe karşı durmayalım. Aksi
takdirde aile fertlerimizle mallarımıza da zarar gelmesinden
korkarım.
Hakîkaten yahudiler,
Sevgili Peygamberimize suikast hazırlığında iken Cebrail
aleyhisselam gelerek onların bu faaliyet ve maksatlarını haber
verdi. Efendimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem de Âmiroğulları
bir şeyden şüphelenmesin diye hemen orayı terketti...ancak mevcut
sahabiler, Resûlullah'ın bir ihtiyaç için kalktığını zannetmişlerdi.
Bu sebeple onlar bulundukları yerde oturuyorlardı...ancak uzun zaman
beklemelerine rağmen Peygamberimiz geri gelmedi. Nadiroğulları,
sofra da çıkartmamışlardı. İşin içinde bir gariplik olduğunu anlayan
Resûlullahın dostları Medine yoluna düştüler. Yolda karşılaştıkları
birinden Peygamberimizin Medine'de olduğu haberini
aldılar.
...
Ebubekr, Ömer, Ali, Zübeyr,
Talha, Sa'd ibni Muaz ve Üsseyid ibni Huzeyr Medine'de Efendimize şu
suali arz ettiler:
-Yâ Resûlallah âniden
yanımızdan kalktınız?
Aziz Peygamber, Cebrail'in
getirdiği haberden bahsederek yanlarından niçin ayrıldığını
açıkladı.
...
...daha sonra Sevgili
Peygamberimiz, Muhammed ibni Mesleme radıyallahü anh ile
Nadiroğulları kabilesine şu haberi yolladı:
-On gün içinde bu diyarı
terk ederek çıkıp gidin! Zira siz aramızdaki anlaşmayı ihlâl ederek
Allah'ın Resûlünü öldürmeye kalkıştınız. On günden sonra sizden kimi
görürsek derhal boynunu vuracağız!
Nadiroğulları göç
hazırlığında iken münafıkların reisi Abdullah bin Übey gelerek
onları caydırdı:
-Bir yere ayrılmayınız! Biz
size yardım ederiz. Ayrıca Kurayzaoğulları da, müttefikimiz olan
Affan kabilesi de yardıma gelir.
Bunun üzerine
Nadiroğulları, göç hazırlıklarını durdurdular. Halbuki göçmek için
bir çok deve kiralamışlardı. Yahudilerin reisi Hayy ibni Ahtap,
Abdullah ibni Übey'den aldığı haber üzerine önceki fikrinden
vazgeçti ve Peygamberimize şu haberi yolladı:
-Biz vatanımızdan çıkmayız.
Elinden geleni geri koyma!
Yahudilerin böyle mağrurâne
meydan okuması üzerine Efendimiz, "büyük ancak ve yalnız Allahtır"
mânâsına yüksek sesle "Allahü ekber!" diye tekbir getirdiler.
Peygamber arslanları yiğit sahabiler de bir ağızdan yeri-göğü
inlettiler: "Allahü ekber!" yüzlerce ağızdan çıkan tekbirin haşmeti
ta Nadiroğulları kalesini bulmuştu. Yahudilerde şafak
attı.
Asılları arap olmasına
rağmen yahudileşmiş bulunan Nadiroğulları, o güne kadar hiç sürgün
yaşamamışlardı. Ancak Tevrat'ta yurtlarından ayrılmak zorunda
kalacakları haber veriliyordu. Nitekim bulundukları yerden sökülüp
atılmaları emri de Allahü teâlâdan gelmişti.
Hicretin dördüncü yılı
rebi-ül evvel ayı başıydı. Efendimiz, eshabına Nadiroğulları
kabilesi üzerine yürümek üzere hazırlık emri verdiler.
Sefer hazırlığı bitince
Sevgili Peygamberimiz, İbni Ümmü Mektum'u yerlerine vekil
bıraktılar. Sancağı Ali radıyallahü teâlâ anh'a verdiler. Ordu
hareket etti.
Öğle namazını Medine'de eda
eden islâm ordusu ikindi namazını Nadiroğulları ovasında kıldılar.
Namazdan sonra Peygamberimiz, yahudilere çıkıp gitmeleri için ikinci
bir haber daha yolladılar. Ancak bu haber de geri
çevrildi.
Bunun üzerine mü'minler,
yeniden harekete geçtiler.
Yahudi kalesi, Medine'ye
iki mil mesafede olduğu için islâm ordusu yaya olarak yol alıyordu.
Sevgili Peygamberimiz, merkep sırtında idiler.
Nadiroğulları gözcüleri,
müslümanların yaklaşmakta olduğu haberini verince yahudiler,
evlerini boşaltarak kaleye sığındı ve kale kapılarını arkadan
sürgülediler. İslâm mücahidleri yaklaşınca da üzerlerine taş ve
oklar yağdırmaya başladılar. Mücahidler de aynıyle karşılık
veriyorlardı.
Nadiroğullarından iki kişi
ise yüce Allah'ın lutfü ile şereflendiler. Yamin bin Umeyr ile Ebu
Sa'd bin Vehb isminde iki musevi, bir yolunu bularak kaleden çıkıp
İslâm saflarına geldiler ve müslüman olmak istediklerini söylediler.
Efendimiz'in huzuruna çıkartılan musevi Nadiroğulları:
-Yâ Muhammed! Biz sana,
Musa'ya, Tevrat'a ve Zübeyr'e inanıyoruz. Bunların dışında enbiya ve
kitap kabul etmiyoruz, dediler.
Sevgili Peygamberimiz
bunlara doğru imanı öğrettiler:
-Allah'a, O'nun Resûlü
Muhammed'e, O'nun kitabı Kur'ân-ı Kerîme ve daha evvel gelmiş bütün
resullerle kitaplara îmân etmedikçe müslüman olunmaz!
Yamin ve arkadaşı, doğru
amentüyü öğrendiler; kelime-i şahadet getirdiler ve müslüman
oldular. Bir tarafta Allah Resûlünün arkasında namaz kılan, ama;
münafık olduğu için İslâm düşmanı yahudilere yardım edenler, bir
tarafta aynı yahudilerin içinde doğup büyüdüğü halde aşkla islâma
koşanlar...
Efendimiz sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem, mücahidlere Nadiroğullarını sığındıkları kaleden
dışarı çıkmaya zorlamak için kale dışındaki evleri yıkmalarını;
hurma ağaçlarını da ateşe vermelerini veya kesmelerini
emretti.
Şimdi iyi cins/acve ve kötü
cins/levn hurmaları cayır cayır yanıyor, kesiliyor; evler
yakılıyordu. Yahudiler, sanki çıldırdılar. Yanan malları mülkleri
değil; kalbleriydi. Boşuna ufuklara bakıp beklediler; hiç bir
yerden, hiç bir kabileden Abdullah bin Übey'in dediği bir yardım
gelmiyordu.. Cenab-ı Hak yardıma gelmesi beklenen kâfirlerin
yüreklerine korkular düşürmüştü.
Kale surlarından öfkeyle
aşağıya; müslümanlara bağırdılar:
-Eyy Muhammed! Hani sen
insanları bozgunculuk yapmaktan men ederdin! Öyleyse niçin hurma
bahçelerimizle evlerimizi yakıyor yıkıyorsun?
Soru, yangının ürpertici
manzarası ile birleşince bazı kalblerde tereddütlere yol
açtı...ancak gelen vahiyle şüpheler ortadan kalktı. Bilhassa yahudi
kadınları, hurma ağaçları imha oldukça; hele iyi cinsleri yokoldukça
çılgınca feryatlar ederek saçlarını başlarını
yoluyorlardı.
...
Ok ve taşlarla yapılan
savaş yatsı vaktine kadar devam etti. Sevgili Peygamberimiz, yatsı
namazını eda ettikten sonra on sahabi ile birlikte Beni Hatme
mevkiinde bulunan çadırına gittiler...mücahidler, başlarında hazreti
Ebu Bekr olduğu halde kuşatmaya devam ediyorlardı. O gece
Peygamberimizin çadırına bir düşman oku isabet etti.. Bunun üzerine
çadır daha emniyetli bir yere alındı. Ancak ok, kaleden
fırlatılmamıştı. Sabah olduğunda Hazreti Ali'yi göremediler. "Acaba
nereye gitti" diye merak edilirken Resûlullah:
-Bir iş için gitmiştir,
buyurdular.
Hakikaten biraz sonra Ali
radıyallahü anh elinde bir insan başı ile çıka geldi. Kanlar
içindeki başı Efendimizin ayak dibine bıraktıktan sonra arz
ettiler:
-Yâ Resûlallah gece
çadırına ok atan kâfir buymuş. İsmi Arur.
Peygamberimiz
sordular:
-Nasıl yaptın?
O oktan sonra çevreyi
taradım. Bir yere gizlenmiştim. Bu mel'unu sekiz arkadaşı ile
ellerinde kılıç olduğu halde yeni suikast tertipleri içinde bulunca
birden ortaya çıkıp bunun kafasını uçurdum; diğerleri kaçtılar. Eğer
peşlerine düşersek onları da cezalandırabiliriz.
Ebu Dücane ve Süheyl ibni
Hanefi ile harekete geçen on kişi, diğer suikastçıları da
yakalayarak
öldürdüler. |