| -Ya Vahşi!
Vahşi irkildi ve
toparlandı:
-Buyurun
efendimiz.
-Biliyorsun Hamza, Bedr'de
amcam Taime bin Ali'yi öldürdü.
-Tabii
biliyorum.
-Şimdi bana yaklaş ve
diyeceklerimi iyi dinle!
Vahşi, iyice ata sokuldu.
Cübeyr'in donmuş dudaklarından buzdan kelimeler
dökülüyordu:
-Şayet bu harbde Taime'nin
öcünü alırsan seni âzâd edeceğim; kölelikten kurtulacak ve hür bir
insan olacaksın...
Vahşi iliklerine kadar
titredi ama bunu efendisine hissettirmedi. Hamza bin Abdülmuttalib
gibi bir büyük kahramanı öldürmek çok zor bir şeydi. "Doğru ama",
dedi içinden, "zor olduğu için karşılığında hürriyetim geri
veriliyor"
Cübeyr bir ânlık susuşu
bile beğenmemişti; yukarıdan seslendi:
-Ne o düşüncelere
daldın!
-E şey, tabii, gayret
edeceğim!
-Ne gayreti? Sen ki Habeş
usulü mızrak atmada teksin. Daha bunun gayreti mi olur ya Vahşi?
Şuna "öldüreceğim" desene!
Vahşi gururlandı ve
kelimeleri dişlerinin arasında eze eze konuştu:
-Hamzayı
öldüreceğim!
...Vahşi ile Cübeyr bin
Mutim arasında geçen konuşma Hind bin Utbe'nin kulağına gitti.
"Hayret", dedi kendi kendine. "Ben, bugüne kadar Vahşi'yi niçin hiç
düşünmedim? Ama olsun, işte şimdi karşıma bir fırsat çıktı."
Vahşi'nin yanına koştu:
-Beni dinle
Vahşi!
-Söyle..
-Bu orduda en iyi mızrak
savuran sensin.
-Benim.
-Hamza bir katil. Bedr'de
babamı, amcam ve biraderimi insafsızca öldürdü.
-Düşman öldürür.
Hind bin Utbe, dişlerini
öğütürcesine asabileşti ve yumruğu ile boşluğu dövdü. Bu sırada
Vahşi süzülen bir atmacaya bakıyordu.
-Senin de O'nu öldürmeni
istiyorum ya Vahşi!
-Hı?
-Senin de Hamza'yı
öldürmeni istiyorum.
-Herşeyin bir bedeli
vardır.
-Bunu bilecek kadar
akıllıyım.
-Öyleyse...
-Eğer Hamza'yı öldürürsen,
seni servete boğacağım.
Vahşi, alelâde bir şeyden
bahseder gibi; kısa ve keskin bir cevap verdi:
-Öldüreceğim.
......
Nihayet, Allah ve O'nun
Peygamberi ve O'nun dinine düşman ordu gözüktü. Ve bir zaman sonra
Uhud'un önündeki düzlüğe yerleşti. Müşrikler yüzleri Uhud Dağı'na
yani islâm ordusuna gelecek şekilde safa girdiler.
...düşmanın merkez
komutasında Ebu Süfyan, sağ kanat komutasında Halid bin Velid, sol
kanat komutasında İkrime bin Ebu Cehil bulunuyordu. Kureyş sancağı
Talha bin Ebi Talha'ya verildi.. Safların önüne kadınları
yerleştirdiler...kadınlar, şiirler ve ağıtlarla Bedr'i hatırlatıyor,
tefler ve hülülülerle orduyu coşturuyorlardı.
......
Muharebenin cumartesi günü
yani hemen o gün yapılması hususunda her iki taraf da ortak bir
karara vardılar.
Seçilmiş, saf ve tertemiz
kahraman mücahidler, gergin yaylar gibiydi. Resulullah kat'i talimat
verdiler:
-Ben işaret etmedikçe kimse
hücum etmesin!
...müşrik cephesinden
meydana ilk çıkan Ebu Amir Fasık oldu. Bu adam, Sevgili
Peygamberimize sallallahü aleyhi ve sellem, nübüvvet gelmeden önce
son bir Resul geleceğini haber vermiş ve zuhur edecek bu Peygamberin
tanınma, ahlak ve üstünlük vasıflarını anlatmıştı...ama Resulullah
Efendimiz, Nebi olduğunu açıklayınca da Mekke'ye kadar gelerek
"evet; doğru, son bir Nebi gelecektir, lakin bu sen değilsin" diye
aklı sıra Resulullahı inkâra kalkışmıştı. İşte bu adam; yani ilimden
nasipli fakat imandan mahrum bu bedbaht adam, şimdi islâm saflarına
ok ve taş savuruyordu. Bir çok Kureyş kâfiri de kendisiyle birlikte
ok ve taş yağdırmaya başladılar. Tarihi ân gelmişti.
Kahramanlar kahramanı büyük
Peygamberin "hücum!" komutu ile mü'minler, karşı saldırıya geçerek
kâfirleri geri püskürttüler. Hatta müslümanlar, biraz ilerleyince ön
saflarda şarkı okuyan kadınlar da küffar saflarının arkalarına
kaçtılar. Bunun üzerine Kureyş'den bayraktar Talha bin Ebi Talha
ortaya çıkarak müslümanlara meydan okudu:
-Ey Muhammediler! İşte
meydan! Var mı Talha bin Ebi Talha'nın karşısına çıkacak
yiğit?
Yiğitler yiğidi Hazreti
Ali, ortaya bir ok gibi fırladı ve kâfirin karşısına dikildi. Ânında
hızlı bir dövüş başladı. Allah'ın arslanı, çok geçmeden indirdiği
bir kılıç darbesiyle rakibini öldürdü. Ali radıyallahü teâlâ anh'ın
güçlü bir hasmı karşısına çıkar çıkmaz hemen tepelemesi, başta
Allah'ın Sevgilisi Peygamberimiz olmak üzere bütün müslümanları
sevindirdi. Bir ağızdan tekbir getirdiler:
-Allahü ekber!
Talha'dan sonra Kureyş
bayrağını kardeşi Osman bin Ebi Talha taşımaya başladı. O da
efeleniyor ve karşısına çıkacak yiğit istiyordu. Hazreti Hamza
radıyallahü anh, kâfirin üstüne bir dağ gibi yürüdü ve "ya Allah!"
diyerek kılıcını öyle bir ustalıkla indirdi ki, Osman bin Ebi
Talha'nın kolunun birini ta omuzundan kaburgalarına kadar koparıp
attı; o kadar ki, adamın ciğerleri görünür oldu. Bundan sonra Kureyş
bayrağını Ebu Sail bin Ebi Talha aldı....aynı aileden bu üçüncü
kâfiri de Hazreti Sa'd bin Ebi Vakkas hakladı. Yaman okçu, kâfiri
tam gırtlağından vurdu; Sail'in dili dışarı; canı cehenneme düştü.
Kureyş bayrağını Nafi bin Ebi Talha kaptı. Âsım bin Sabit öyle
ustalıklı bir ok savurdu ki, isabet alan Nafi adeta yere çakıldı.
Ölmemişti, ama öldürücü bir yara almıştı. Arkadaşları hemen safların
arkasına çektiler. Annesi Selafe binti Said çığlık çığlığa başına
koştu:
-Kim seni bu hale
soktu?
-Âsım bin Sabit.
Selafe, doğruldu ve dört
bir yana bağırdı:
-O Âsım'ın kafasını
kopartıp kafatasında şarap içeceğim. Kim ki o katili öldürür de
kellesini bana getirirse, kendisine yüz kızıl deve hediye
edeceğim!!!
Kureyş'in bayrağını yine
ölenlerin kardeşlerinden Haris bin Ebi Talha aldı. Âsım bin Sabit,
keskin bir okla bu kâfirin de canını cehenneme yolladı. Bu defa
bayrağı kardeşi Kilab bin Ebi Talha aldı. Bunu da Zübeyr bin Avvam
radıyallahü anh katletti. Mücadele olanca hızıyla devam ediyor,
mü'minler bastırdıkça bastırıyordu. Küffar bayrağını İrtab bin
Serhabil taşımaya başladı. Bir mücahid de O'nu temizledi. Bunun
üzerine Sevab ismindeki kölesi Kureyş bayrağını yükseltmeye
çalıştıysa da, korkusuz arslan Hazreti Ali, bir kılıç darbesiyle onu
da öldürdü.
......
Asker, silah, binek gibi
açık farkla aleyhte olan şartlara rağmen, mücahidler çok iyi
başlamışlardı.
Resulullah Efendimiz
sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, kabzasından tuttukları bir kılıcı
havaya kaldırarak mü'minlere hitab ettiler:
-Bu kılıcın hakkını kim
verir?
...kılıcın üzerine bir
beyit kazınmıştı:
Korkaklıkta ar, hücumda
itibar var/Kaderden kurtulamaz insan korkarak.
Resulullahı işiten bir kaç
mücahid O'na koştular:
-İnşâallah ben hakkını
veririm ya Resulallah!.
-O kılıcı bana müsaade edin
ya Resulallah.
...ama Allah'ın Peygamberi
suallerinin cevabını almamışlar gibi yine sordular:
-Bu kılıcın hakkını kim
verir?
...o hakkı verecek olanın
işitmesini bekliyorlardı. Ebu Dücane radıyallahü anh
koştu:
-Ya Resulallah bu kılıcın
hakkı nedir?
-Bu kılıcı eline alan,
karşısına çıkan bir kâfirin boynunu vurup canını cehenneme
yollamalı; sonra bir ikincisini, sonra bir üçüncüsünü.
Ebu Dücane:
-Emrin olur ya Resulallah!
Anam babam sana feda olsun.
Dedikten sonra mubarek
Peygamberimizden kılıcı tazimle aldı, başına kırmızı bir sarık
sararak düşman cephesine doğru büyüklenerek yürümeye başladı.
Efendimiz, bu hareket karşısında şaşıran eshabına buyurdular
ki:
-Bu şekilde azametle
yürümek Allah'ın gazabına sebep olur. Fakat bugün caizdir. Çünkü O,
şimdi Allah düşmanı kibirlilere karşı kibirleniyor.
Ebu Dücane, kâfir
askerlerini bir bir cehenneme yollamaya başladı. Hazreti Hamza ve
Hazreti Ali başta olmak üzere öteki mü'minler de karşılarına çıkan
islam düşmanlarını deviriyorlardı. Harb şiddetlenmişti. Bir ara
yaman mücahid Ebu Dücane'nin karşısına tef ve şarkılarla kâfirleri
gayrete getiren Hind çıktı. Kılıcı tam indirecekti ki
vazgeçti.
-Kadın çekil karşımdan!
Peygamber kılıcı kanınla kirlenmesin!
......
Mü'minler, arslanlar gibi
ordan oraya, ordan oraya koşuyor ve yüksek ihlas ve yüksek aşkları
ile iki ordu arasındaki farkı kapatmaya çalışıyorlardı. Hakimiyet
tam mânâsı ile ellerindeydi.
......
Hamza radıyallahü anh,
Bedr'de olduğu gibi iki elinde iki kılıçla döne döne dövüşüyor ve
karşısına çıkanı yere seriyordu. Sıba bin Abdüluzza, bir nara
vurarak meydan okudu. Hemen Hazreti Hamza karşısına dikilerek
haykırdı:
-Ey nasipsiz adam! Sen
Allah'ın Resulüne meydan mı okuyorsun?
...dedi ve sür'atle
kılıcını indirdi. Kâfir, cehennemi boylamıştı. Bu sırada köle Vahşi,
elinde mızrak olduğu halde bir taş arkasına gizlenmiş nefes nefese
büyük cengaveri takip ediyordu. Hazreti Hamza dövüşe dövüşe
bulunduğu yere doğru yaklaşırken Vahşi, keskin bir dikkatle
mızrağını fırlattı. Havayı yılan ıslıkları ile yaran mızrak,
şiddetle mubarek sahabinin kasığına saplandı. Hazreti Hamza
Efendimiz o haline rağmen Vahşi'ye doğru kılıç elde bir kaç adım
atabildiyse de, aşırı kan kaybından gözleri karardı, dizleri çözüldü
ve yıkıldı. Oruçlu bir halde Kelime-i şahadet ve yüce Rabbimizin
güzel ismini söyleye söyleye şehid oldu; radıyallahü teâlâ
anh.
İslâm bir büyük kahramanını
kaybetmişti... Lakin harbin fırtına gibi devam etmekte olmasından
dolayı kimse kimseyi göremiyordu. Vahşi, düşmanın öldüğünden emin
olunca bulunduğu taşın arkasından fırlayarak büyük şehidin başına
geldi. Siyah burun delikleri şiddetle açılıp kapanıyor, siyah etli
dudakları, titriyordu. Korku ve heyecandan gözleri kızarmıştı.
İçinden "...ama hürriyetim" dedi. Ve elleri ile mızrağa yapışarak
bir-iki zorlandıktan sonra çekip çıkardı. Ve maalesef o ân bir büyük
vahşet işledi..köle, hürriyetine kavuşmayı kat'ileştirmek için hiç
olmayacak bir şey yaptı. Mızrağın bıçaktan keskin ucu ile
şehidimizin göğsünü yarıp ciğerini söktü ve kanlı ellerinde Hazreti
Hamza'nın ciğeri olduğu halde koşarak Hind'e geldi. Halbuki vakti
geldiğinde ileride onlar da müslüman olacak ve yakıcı pişmanlık
ateşinde kavrulacaklardı. Hatta iman eden birinin önceki günahları
yok olduğu halde.
-Ya Hind işte!
Nefes nefese idi. Kara
alnındaki birkaç ter damlası daha da iri görünüyordu..
İhtiras duygularının en
zehirlileri ile kavrulan Hind şaşırdı:
-Ne o! O ne ya
Vahşi?
-Bu....bu düşmanın
Hamza'nın ciğeri!!!
Hind dondu. Karşısında bir
heykel gibi duran ve avuçları ile kan damlayan ciğeri kendisine
doğru uzatan bu adama mânâsız, boş ve korkulu bakışlarla baktı.
Artık şuuru alabora olmuştu. Dişlerini ve yumruklarını
sıktı:
-Ver şunu bana
Vahşi!!!
Hind, ciğeri kaptığı gibi
dişlemeye başladı. Öylesine intikam hisleri ile doluydu. Dişledi,
çiğnedi ve tükürdü. Ve:
-Al şu bileziklerimi ya
Vahşi! Mekke'de sana on vakiyye altın daha vereceğim. Haydi şimdi
yürü, bir de Hamza'nın ölmüş halini görelim. Hızlı adımlarla şehidin
başucuna geldiler.
İşte Hind'in düşmanı,
hunharca parçalanmış halde ayakları ucundaydı. Ama O, buna rağmen
tatmin olmadı. Şehidlerin efendisi Hazreti Hamza radıyallahü anh'ın
kulağını ve burnunu keserek yanına aldı.
...
Harp, olanca şiddeti ile
devam ederken Medine'den gelen bir kişi daha islâm saflarına dahil
oldu: Kuzman.
Ne zaman bu adamın ismi
geçse, Resulullah Efendimiz O'nun için, "Kuzman cehennemliktir"
buyururlardı. İslâm ordusu, Uhud'a gidip de Kuzman Medine'de
kalınca, kadınlar kendisini ayıplamaya başladılar:
-Ya Kuzman! Sen kadın mısın
ki harpten geri kaldın. Herkes dövüşteyken ne işin var
burada?
Bu ve benzeri sözler
üzerine O da savaşa katılmış, Kureyş kâfirlerine karşı canını dişine
takmış dövüşüyor ve karşısına çıkanın canını cehenneme
yolluyordu.
...imân ordusunun müthiş
hamleleri karşısında düşman, geriledikçe geriliyordu...kılıç, ok,
mızrak, at kişnemeleri birbirine karışmıştı.
Bu savaşa eri Urbe ve
oğulları Osman ve Abdullah ile birlikte gelen Nesibe binti Kâ'b da
cephe gerisinde kırba ile mücahidlere tas tas su
dağıtıyordu.
Ebu Cabir bin Amr
radıyallahü anh hazretleri verdiğimiz ilk şehid olmuştu. Şaşırtıcı
bir gayretle dövüşen ve yedi kâfiri katleden Kuzman da ağır
yaralanmıştı. Katade bin Numan, yanına yaklaşacak kadar imkan
bulunca:
-Cihadın mubarek olsun ya
Kuzman, küffarla ne güzel dövüştün? İnşâallah şehid olursun,
dedi.
Ama aldığı cevapla da
hayretler içinde kaldı:
- Ne cihadı; ne şehidliği?
Ben müslümanlara yardımı aklımdan bile geçirmedim!
-Peki Uhud'a niçin geldin
öyleyse?
-Ben Kureyşlilerin
Medine'ye girerek hurma bahçelerine zarar-ziyan vermemeleri için
kavga ettim, dedi.
Ve bahtsız adam, az sonra
yaşamaktan ümidini kesince, kılıcını karnına saplayıp intihar
etti.
......
Mührikse bir Medine
Musevisi idi. Elindeki kitaplarda ahir zaman nebisinin özelliklerini
okumuş ve bunları Peygamber Efendimizde görmüştü...ama maalesef
yahudi geleneği yüzünden islâmla şereflenemiyordu. İslâm ordusu
Medine'den ayrılınca ırkdaşlarına dedi ki:
-Pekâlâ siz de biliyorsunuz
ki, Muhammed son Peygamberdir. Putperestler, bir Peygamberi öldürmek
niyetiyle gelirken, biz niçin O'na destek olmuyoruz?
Yahudiler, sudan bir bahane
ileri sürdüler:
-Bugün cumartasi,
dediler.
Muhrik:
-O'nun dini bütün dinleri
yürürlükten kaldırmıştır. Bu sebeple artık cumartesinin bir
kudsiyeti yoktur. Ben, tek başıma bile olsa yardımına
gidiyorum.
Muhrik, islâm ordusuna
gelerek Sevgili Peygamberimizin huzurunda islâmı seçti ve kelime-i
şahadet getirdikten sonra:
-Ya Resulallah! dedi, şayet
şehid olursam ne kadar malım mülküm varsa, onların hepsi islâm
askerinindir; vasiyet olarak arz ediyorum.
Belki de cömertliğinden
dolayı hidayete kavuşan Muhrik radıyallahü anh, arslanlar gibi
dövüşe dövüşe şehid oldu.
Efendimiz:
-Muhrik, hayırlı insandır,
buyurdular.
.....
Başta kadınlar olmak üzere,
canını kurtaran kaçıyordu. Düşman tam bir bozgun halindeydi. Yediyüz
kişi, üçbin kişiyi darmadağınık etmişti. Ancak bu arada erken
başlayan birşey oldu: Yağma.
Kökü kazınmamış bazı
münafıklar, harbin artık bittiği intibaını vermek ve hedef
şaşırtarak düşmana nefes alma imkanı kazandırmak için kaçan
düşmandan kalan çadır ve malları yağmaya başladılar.
...ve işte her şey de o
zaman başladı.
......
Aşağıda iki ordu dişe diş
çarpışırken; Halid bin Velid komutasındaki bir kâfir birliği, Uneyn
Geçidini bekleyen okçulara hücuma niyetlendilerse de, Abdullah bin
Cübeyr komutasındaki mücahidler, her defasında oklar atarak düşman
süvarilerini geri püskürttüler...ancak, aşağıda islâm ordusu,
düşmanı sayı ve donanım üstünlüğüne rağmen perişan edip kaçırttıktan
sonra yağma başlayınca Uneyn'ni tutan okçular da bu yağmaya iştirak
etmek istediler.
Abdullah bin
Cübeyr:
-Arkadaşlar! Resulullahın
emrini ne çabuk unuttunuz? Burayı O'nun emrine rağmen nasıl
terkederiz?
Diye ısrar ederek onlara
mani olmak istediyse de, bir kısım okçular bu fikirde
değildi:
-Ya Abdullah! Sen de
görüyorsun ki zafer bizde. Düşman kaçıyor; kardeşlerimiz onlardan
kalan malları yağma ediyorlar.
-Evet sizin gibi ben de
görüyorum ama, her ne olursa olsun burayı beklememiz için kat'i emir
var.
-Fakat burada beklemenin
artık bir mânâsı kalmadı ki!
-Hâşâ! Resulullah boş ve
manasız tek kelime bile konuşmaz! Ben yalnız bile kalsam, buradan
ayrılmayacağım!..
......
On kişi kadar arkadaşı
hariç, diğer okçular aşağıya mal yağmalamak için
koştular.
Vaziyeti saklandıkları
yerden aynen takip eden Halid bin Velid komutasındaki Kureyş
askerleri, geçitte kalan bir avuç kahraman mümine derhal saldırarak
hepsini şehid ettiler. Ve sonra da savaş alanında yağma ile meşgul
islâm askerini büyük nârâ ve gürültülerle arkadan çevirdiler. Bu
beklemedikleri taarruz, mücahidlerde şaşkınlığa yolaçtı. Bir ânda ne
olduğunu; neye uğradıklarını anlayamadılar. Arka arkaya şehidler
veriyorlardı. Müslümanların kendi askerleri tarafından kuşatıldığını
ve zor durumda olduklarını gören Kureyş ordusu da ters yüz ederek
müslümanların üzerine gelmeye başladılar. Ortalık iyice karıştı.
Mücahidler, hatta parolayı bile unutmuş birbirlerini öldürüyorlardı.
Meselâ Huzeyfe'nin babası böyle öldü. Huzeyfe radıyallahü anh, her
ne kadar:
-Ne yapıyorsunuz? Durun!
Vurmayın! O müslüman, o babam dediyse de, o gürültüde sesini kimseye
duyuramadı.
......
Manzara fevkalâde
kötüydü.
Kâfirler, mü'minleri
cepheden ve arkadan çevirerek çembere almış; ard arda şehid
ediyorladı.
Tam bu sırada Ceyd bin
Süraka suretinde görünen iblis, haykırdı:
-Eyyy insanlar! Bilin ki
Muhammed öldürüldü!
Aynı şeyi tam üç kere arka
arkaya bağırdı. Sesi işiten Efendimiz, nida ettiler:
-Ey eshabım! İblis sizi
aldatmaya çalışıyor; sakın o'na kanmayın. Ben Allah'ın Resulü
Muhammedim ve hayattayım. O, bana nihai zaferi vadetti.
......
Nesibe binti Kâ'b, tası,
kırbayı bir tarafa savurarak eline derhal bir kılıç ve kalkan
geçirdi; kocası ve iki oğlundan başka o da düşmanın arasına daldı;
değme mücahide taş çıkartacak bir şecaatle dövüşüyordu.
......
Kâfirler, maalesef islâm
karargahına kadar sokulmuşlardı.
Sevgili Peygamberimiz,
düşmana ok ve taşlar savuruyordu. Hazreti Ali, Peygamberimizi
korumak maksadıyla etrafında fırdönerek birbiri peşi sıra gelen
saldırıları bütün varlığı ile defetmeye uğraşıyordu.
Sahabiler -ne yazık ki-
tarümar olmuş; herkes bir tarafa düşmüş; Peygamberimizle irtibat
kopmuştu. Efendimiz ziyadesi ile üzgündüler. O kadar ki, üzüntü
sebebi ile alınlarındaki damar parmak gibi kabarmıştı. Hem
kendileri, hem Hazreti Ali, dövüşüyordu. Ali radıyallahü anh'a doğru
bir kaç kâfir geliyordu. Peygamberimiz onları haber
verdiler:
-Ya Ali! Şu üstümüze
gelenleri defet!
Hazreti Ali radıyallahü
teâlâ anh, destanlar yazıyordu. Cebrail aleyhisselam gelerek
takdirlerini dile getirdi:
-Ali, hakkıyle
yiğit.
Peygamberimiz tasdik
buyurdular:
-Ali benden; bende
ondanım...
Büyük Melek:
-Ben de ikinizdenim,
dedi.
......
Mezine kabilesinden Veheb
bin Kâbus ve yeğeni Hâris bin Ukbe bir sebeple Medine'ye
geldiklerinde şehri terkedilmiş kadar sessiz buldular; kadınlar,
çocuklar ve çok yaşlı ihtiyarlardan başka görünürlerde kimseler
yoktu. Sebebini sorup da mü'minlerin harbte olduklarını öğrenince
hemen onlar da Uhud'a koştular.. Amca-yeğen islâm ordusuna
kaltıldıkları zaman, mücahidler kaçan kâfirlerden geriye kalan çadır
ve malları yağma ile meşguldüler. Onlar da yağmaya dahil
oldular...ama az sonra Halid bin Velid kuvvetlerinin Uneyn
tarafından, kaçan Ebu Süfyan kuvvetlerinin de geri dönerek cepheden
saldırıları ile islâm ordusu, çok zor bir hale düşüp kâfirler islâm
karargâhına bile yüklenmeye başladıklarında Veheb bin Kâbus, Sevgili
Peygamberimizi hedef alan üç ayrı müşrik dalgası ile boğuşmaya
başladı. Bir kâfir grubu ile çarpışıyor, sonra diğerlerine dönüyor,
yine ilki ile buluşuyordu. Nihayet müşrikler birleşerek arslanlar
gibi dövüşen şanlı sahabinin üstüne geldiler... sayısız kılıç ve
mızrak inip kalkıyordu. İslâm bir şehid daha vermiş; fakat Allah
düşmanları da defedilmişti.
Resulullah Efendimiz
buyurdular ki:
-Müjdeler olsun ya Veheb!
Cennet sana müyesser oldu.
......
Bu ölüm-kalım mücadelesinde
birara Allah'ın arslanı Ali Kerremallahü vecheh, Efendimizi göremez
oldu. Bir taraftan dövüşürken bir taraftan da O'nu arıyor ve
düşünüyordu: "O, kahramanların en üstünüdür. Düşman karşısından
çekilmesi imkânsız. Acaba söz dinlemediğimiz için Allahü teâlâ,
gadaba gelip de Resulullahı göğe mi kaldırdı"
Hazreti Ali de uzağa
düşmüşken, Resulullah'a yeni bir hücum daha oldu.
İki atlı kuduz kâfir,
Resulullah Efendimize çok tehlikeli bir şekilde saldırdılar. Ancak o
ân Nesibe binti Kâ'b birden ortaya çıktı ve saldırganlardan birine
indirdiği bir kılıç darbesi ile bacağını kopararak canını cehenneme
yolladı. Nesibe Hatun'un saldırganı tepelemesi Allah'ın Resulünü
ziyadesi ile memnun etti. Diğer mel'una da hamle yaptıysa da düşman
çift zırhlı olduğundan bu müthiş kılıç darbesinden hafif yarayla
sıyrıldı ve ânında kahraman mücahideye amansız bir kılıç indirdi.
Hazreti Nesibe'nin sağ omuzdan taraf göğsü yukarıdan aşağıya doğru
ikiye ayrıldı...
Bütün bunların hepsi gayet
kısa bir zamanda oldu. İşte bu kahraman kadının kazandırdığı bu çok
kıymetli zamanda Hazreti Ali, tekrar Efendimizi, düşman karşısındaki
mücadelesini ve maruz kaldığı tehlikeyi görerek o tarafa atıldı;
adeta uçtu. Bir kartal gibi; bir kaplan gibi. O dakika kâfirin
kılıcını Hazreti Nesibe radıyallahü anha'nın omuzundan çekip yeniden
Resulullah'a saldıracağı ândı. Peygamberimiz, cesur kadının oğlunu
görür görmez seslendiler:
-Ya Abdullah! Validene
yetiş!
...ama Allah'ın arslanı
Hazreti Ali, kâfire öyle bir vuruş vurdu ki, darbeye çift zırh falan
kâr etmedi ve zalimin leşi, külçe gibi yere yığıldı. Hazreti
Abdullah'a yapacak iş kalmamıştı.
Peygamberimiz, kendisini
yiğitçe müdafaa eden ve tehlikenin savuşturulması için çok değerli
bir ânı onüç yara alma pahasına canını ortaya koyarak kazandıran
mubarek mücahidenin ikiye ayrılmış omuzunu mubarek elleri ile
sığadılar. Ve buyurdular ki:
-Ey Ümmü Emmare! Senin bu
katlandığına kim katlanır?
Sevgili Peygamberimizin bir
mucizesi eseri omuz derhal iyileşti. O, muhakkak bir ölümden
dönmüştü; ama şehidlikten de... Bu sebeple Nesibe annemiz, hasretten
kavruldular:
-Ya Resulallah! dediler,
ayaklarının dibinde şehid olma şerefini bana niçin müsaade
etmediniz?
...dehşetli bir harp
manzarası, canhıraş bir müdafaa ânı, tüyler ürperten bir kılıç
yarası ve kalbdeki yüce arzu. Bu ihlas dolu yalvarış karşısında
Efendimiz fedakâr kadını en yüksek mükâfaatla
şereflendirdiler:
-Ya Rabbi! Nesibe ve aile
efradını cennetde yanımdan ayırma..
Nesibe binti Ka'b
radıyallahü anha'nın bir çok erkekten daha yiğit bir kadın olduğunu
herkes gördü ve bunu teslim etti.
......
Azılı düşmanlardan ibni
Kamiyye islâm sancaktarı Mus'ab bin Umeyr'e saldırdı. Hazreti Mus'ab
bir elinde sancağı olduğu halde diğer elindeki kılıcı ile düşmanla
mücadele ediyordu. Kâfir, Mus'ab radıyallahü anh'ın sağ elini
uçurdu. Ancak islâm bayraktarı olduğu yerden bir adım dahi geri
atmayarak sancağı koltuk altına, kılıcı sol eline aldı
ve:
-Hiç şüphe yok ki Muhammed
Allah'ın Resulüdür!
Diye bağırarak o şartlarda
bile çarpışmaya devam etti. Kâfir, sol elini de uçurdu. Kanı ile
destanlar yazan aziz kahraman, islâm sancağını yine bırakmadı. İyice
canavarlaşan ibni Kamiyye, bu defa mızrakla saldırdı ve artık
tamamen mecalsiz kalan mücahidi yere düşürdü...ama sancak yere
düşmedi. Buna yüce Allah, müsaade etmedi. Sancağı son ânda Mus'ab'a
benzeyen bir meleğin de yardımı ile Eburrûm Hazretleri
kaptı.
Bu sırada bir müşrik sürüsü
saldırdı. Hazreti Ali, Ümeyye bin Mahzun'u katletti. Öbürleri
kaçtılar. Atlı, kılıçlı, kalkanlı, mızraklı bir dalga daha geldi.
Hazreti Ali, Amr bin Abdullah'ı katletti; diğerlerini geri
püskürttü. Bir düşman dalgası daha geldi. Yine Hazreti Ali, bu defa
da Bişr bin Amir'i devirdi; diğerleri tersyüz oldular. Bu çarpışma
sırasında üstün kahramanın kılıcı kırıldı. Sevgili Peygamberimiz,
göz yaşartıcı bir kahramanlıkla dövüşen bu fedakâr mücahide hemen
kendi kılıçları Zülfikâr'ı uzattılar. Hazreti Ali'nin gönlünü
sevinçler doldurdu. Efendimiz buyurdular ki:
-Ya Ali! İşitiyor musun?
İsmi de Melek olan bir melek, gökte seni överek ne diyor? "Ali gibi
kahraman; Zülfikâr gibi kılıç yoktur."
Büyük iltifatın sevinci;
kılıcı sert; kalbi ipekten yumuşak Ali radıyallahü anhın gözlerini
yaşarttı.
......
Ebu Süfyan var gücüyle
bağırıyordu.
-Haydi! Vurun, oklayın,
vurun! Merhamet etmeyin. Bugün bunları yok etme günüdür. Haydi
Bedr'de yüreği yananlar nerdesiniz? Durmayın, saldırın!
Kışkırtmalarla daha da
coşan kâfirler, müslümanlara ok yağdırıyorlardı. Bir ok hızla
Resulullah'a isabet edecekken Talha bin Abdullah radıyallahü anh,
onu havada yakaladı; ama ok, iki parmağını kesip attı, elin
sinirleri parçalandı, kemikleri kırıldı.
Peygamberimiz buyurdular
ki:
-Her kim bu dünyada bir
cennet ehli görmek isterse Talha bin Abdullah'a baksın.
...
Ebu Dücane, Peygamberimizi
gelen oklardan korumak için koşup kendisine sarıldı. Oklar, kahraman
sahabinin sırtına sırtına isabet ediyor...fakat O, dişlerini sıkıp
var gücüyle sabrederek kollarını açmıyordu...nihayet Ebu Dücane,
aldığı yaralara dayanamayıp kolları gevşedi ve usul usul kayıp yere
düştü. Bu sırada Abdullah bin Şihabi, fırıl fırıl dönerek hem
Resulullah Efendimizi arıyor, hem de kinini açığa
vuruyordu:
-Muhammed'i bana gösterin
bana! Eğer o kurtulursa; kurtulmak bana nasip olmasın!
Halbuki Peygamberimiz hemen
önündeydi; fakat gözü dönmüş kâfir O'nu göremiyordu.
......
Hücumların ardı arkası
kesilmiyordu. Rezil oldukları bir sırada ummadıkları bir şekilde
karşılarına inanılmaz bir fırsat çıkmıştı. Şimdi yakaladıkları bu
fırsatı, maksatlarını gerçekleştirmek için zaferle noktalamaya
uğraşıyorlardı. Bu sebeple çılgın bir saldırı ihtirası yaşıyorlardı.
Doğrudan Efendimizin hayatına kasteden bir müşrik hücumu daha
oldu.
İbni Kamiyye adında bir
kâfir, Sevgili Peygamberimize bir kılıç darbesi vurma bahtsızlığında
bulundu. Savrulan taşların da haddi hesabı yoktu...darbenin şiddeti
ile ezilen tolgalarının iki halkası nur kaynağı yüzlerine battı;
şiddetle çarpan bir taş yüzünden de sağ alt çenelerinin ön kesici
dişi kırıldı... Peygamberimiz önlerinde bulunan bir çukura düştüler.
Veya belki de düşer gibi yaptılar.
İbni Kamiyye cibilliyetsizi
çığlıklar atmaya başladı:
-Muhammed'i öldürdüm! Ben
Muhammed'i öldürdüm!..
Bir ses O'nu
doğruladı:
-Evet; Muhammed katledildi!
Muhammed katledildi.
Bu da iblisti.
Ebu Süfyan, hâlâ sırtlanlar
gibi sevinç çığlıkları koparan İbni Kamiyye'ye koştu:
-Doğru mu ya İbni Kamiyye?
Muhammed nihayet yok mu?
-Evet O'nu öldürdüm! Ben
öldürdüm ya Eba Süfyan!
-Eğer, ya İbni Kamiyye, baş
düşmanımızı hakikaten öldürdüysen, biz de acem pehlivanlarına
yapıldığı gibi bileğine altın pazubendler takarız. Ama önce meydanı
dolaşıp ölüsünü görelim.
Ebu Süfyan ve Ebu Âmir
Fasık, ölüleri dolaşmaya başladılar. Ebu Âmir, her birinin başına
geldikçe Ebu Süfyan'a onun kim olduğu ve hangi kabileye mensup
bulunduğu hakkında bilgi veriyordu. Bir şehidin başına geldiklerinde
Ebu Süfyan, balmumu gibi sarardı. Daha Ebu Âmir bir şey demeden O
konuştu:
-Andolsun ki, bu oğlum
Hanzala'dır.
...
Hanzala radıyallahü anhın
saçlarından sular süzülüyordu. Az evvel yıkanmış gibiydi.
Evet; doğru. Hazreti
Hanzala az evvel yıkanmıştı; melekler yıkamıştı O'nu.
Mubarek sahabi şehid
olmadan bir gece önce evlenmiş; ertesi sabah yıkanma fırsatı dahi
bulamadan; hatta belki de "yoksa cihadı kaçırdım mı?" telaşı ile
yıkanacağı hatırına bile gelmeden yatağından fırladığı gibi islâm
sancağının altına koşmuştu. O'nun orduya katıldığı an saflar tanzim
oluyordu. Gusl abdesti alma imkânı bulamadan babasının başkumandan
olduğu müşriklere karşı çarpışa çarpışa şehid oldu. Bu sebeple
melekler o'nu saf, tertemiz yağmur suları ile yıkayıp
pakladılar.
Peygamberimizin haberini
verdiği bu hadise sebebi ile Hanzala radıyallahü anh'a "gasil-ül
melaike" dendi..
......
Ebu Süfyanla Ebu Âmir,
ölüler arasında Resulullah'ı göremeyince İbni Kamiyye'ye
inanmadılar.
...Uhud dönüşü İbni Kamiyye
dağa gidecek ve bir yaban keçisi o'nu süre süre boynuzları ile delik
deşik ederek öldürecektir.
......
İbni Kamiyye "Muhammed'i
öldürdüm" diye bağırdığında muazzam bir kargaşa ve ana-baba günü
olması yüzünden, Eshab-ı kiram Sevgili Peygamberimizi bulamadılar.
Bulamayınca da bazıları, Medine'ye Hazreti Osman'ın yanına; bazıları
dağda gizlenmeye elverişli yerlere gitmeye başladılar. Enes bin
Malik radıyallahü anh, bunlara çıkıştı:
-Ey cemaatı müslimin!
Resulullah şehid olduysa Allah'ı bâkidir. Bu din uğruna can verip de
O'na kavuşmak istemez misiniz?
Herkes bir türlü hareket
ettiyse de Enes bin Malik, çarpışa çarpışa bâki olan Allah'ı uğruna
şehid oldu.
......
Enes bin Nadr, cepheden
dönen mü'minlerden "Resulullah şehid oldu" haberini işitince, müthiş
şekilde öfkelendi. Haberi getirenleri adeta silkeledi:
-Öyleyse siz niçin
yaşıyorsunuz?
Bir şey daha
dedi:
-Uhud Dağı'ndan Cennet
kokusu geliyor. Ardından da kılıcını kaptığı gibi savaşa koştu. Bir
civan gibi çarpışa çarpışa ve hayli yara alarak Medine'de iken
imanın bereketi ile kokusunu işittiği Cennetin aslına kavuştu; şehid
oldu.
......
Amr bin Cemuh, Sevgili
Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem, bütün gazalarına
katılmış. Ve ayağında bir topallık olmuştu. Bu sebeple Uhud cengine
gitmeyi çok arzu etmesine rağmen "sen özürlüsün" denerek mani
olundu. Uhud'dan bir kısım askerin Resulullah'ın şehid olduğunu
zannederek Medine'ye geri gelmeleri üzerine tekrar ayaklandı. Yine
bırakmak istemediler:
-Zaten dört evlâdın
cephede. Hem sen yürümede zahmet çekiyorsun!
-Evlâdlarım şehid olarak
Cennete giderken benim böyle bir ânda burada oturmam doğru
mu?
Hanımı Hind binti Abdullah
dedi ki:
-Ama nice kimseler buraya
geri geldiler!
Bunun üzerine Amr
radıyallahü anh ellerini açarak dua etti:
-Ya ilahi! Beni tekrar
evime yollama..
...
Yolda karşılaştığı bazı
kimseler de geri dönmesini tavsiye ettilerse de, o bunlara aldırış
etmeden Büyük Peygamberin huzuruna gelerek tekmil verdi:
-Ey Allah'ın Resulü! Şu âna
kadar topal olduğum için cihada gelemedim. Ama şimdi şükür ki yine
sizinle bir gazadayım. Lütfen dua buyurunuz şehid olayım.
Efendimiz:
-Sen mazursun! Cihada
iştirakin şart değil.
...dedilerse de O ısrarlı
oldu. Ve "ben Cennete hasretim" diyerek oğullarından biri ile omuz
omuza dövüşürken baba-oğul ikisi aynı ânda şehid oldular...bir kişi
daha şehid oldu; kayın biraderi Abdullah.
......
Resulullah Efendimizi,
düştüğü çukurdaki ölüler arasında ilk olarak Kâ'b bin Malik gördü.
Kâ'b radıyallahü anhın aklı başından gidecekti.
-Ey mücahidler! Gözümüz
aydın, işte Resulullah burada koşun!
Efendimiz bulundukları
yerden:
-Sus! diye işaret ettiler,
düşman farketmesin.
Hemen ensar ve muhacirinden
mü'minler oraya koştular. Efendimiz kılıç darbesi ve atılan taşlarla
hayli yara almıştı. Ayrıca üzerinde iki de zırh vardı. Bu sebeple
Sevgili Peygamberimizin çukurdan çıkmasına yardımcı olmak için Talha
bin Abdullah aşağı indi. Resulullah bu sahabinin omuzuna bastı;
Hazreti Ali de elini uzatarak yukarı çıkmasına yardım etti. Tolganın
halkaları, Efendimizin yüzüne derinlemesine batmıştı. Gül renkli
yüzlerinden, gül renkli bir mubarek kan sızıyordu. Ebu Ubeyde bin
Cerrah bu halkaları ancak dişleri ile çıkarabildi. Peygamberimiz Ebu
Ubeyde Hazretlerini işaretle buyurdular ki:
-Benim kanım ile kendi kanı
karışmış olan bir kimseyi görmek isteyen Malik bin Sinan'a baksın.
Kimin kanı benim kanım ile karışırsa; cehennem ateşi o kimseyi
yakmaz.
Sahabiler, Peygamber
Efendimizin mubarek vücudunda yetmiş yara saydılar...
Sevgili Peygamberimizin
şehid olmayıp hayatta ve harp meydanında olduğunu öğrenen mü'minler,
sanki yeniden dirildiler. Hemen O'nun sallallahü aleyhi ve sellem
etrafında kenetlendiler. Ve Merhamet Sultanı'na ölümüne siper
oldular.
Kimler?
Sa'd bin Ebi Vakkas, Ebu
Talhabin Sâb, İbni Mazun, Mikdat bin Amr, Zeyd bin Haris, Hatıb bin
Ebi Beltea, Utbe bin Ebi Gazvan, Haraş bin Samme, Kutbu bin Amir,
Bişir bin Bera, Ebu Naile, Selkan bin Sülafe, Katade bin Numan, Ali
bin Ebi Talib....gibi eşsiz islâm
kahramanları |