| Bedr'in intikam ve öfkesiyle kavrulan Muhariboğullarından ve
bu kabilenin en cesuru Avres bin Haris, halkı kışkırtarak bir bölük
asker topladı...düşman askeri, Necd'in Zi-Emr denilen bölgesinde
karargâh kurdu. Biraz sonra Avres bin Haris, bir taşın üzerine
çıkarak askerlerine seslendi:
-Ey kahramanlar! Bedr'i
unutmadık ve unutamayız! O, alnımızda silinmez bir kara
leke!
Bazı askerler, mızraklarını
yukarı doğru yükselte yükselte haykırdılar:
-İntikam!
İntikam!
-Lütfen sükûnet!
Dedi Avres ve devam
etti:
-Elbette intikam! Ama nasıl
bir intikam!
Bunu derken dişlerini
sıkmış, yumruğu ile görünmez bir cismi sıkıp ezer gibi bir hal
almıştı.
-Öyle bir intikam alalım
ki, Yesrib çevresinde ne bulursak yağmalayalım. Taşıyabileceğimizi
yanımıza alalım. Alamadığımızı vurup kıralım, yakıp
yıkalım.
Düşman bir ağızdan
bağırdı.
-Vurup kıralım! Yakıp,
yıkalım!
......
Hicretin üçüncü yılı,
Rebiülevvel ayının onikisi idi.
...düşmanın yeri, sayısı ve
niyeti derhal islâm istihbarat elemanları tarafından Peygamber
Efendimiz'e haber verildi. Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi
ve sellem, yerine Osman bin Affan'ı vekil bırakarak derhal
dörtyüzelli sahabi ile düşmanın bulunduğu mıntıkaya doğru harekete
geçtiler.
......
Bazı sahabiler, yolda
Salebeoğullarından Cebbar ile karşılaşınca O'nu tutup sorgulamaya
başladılar:
-Dur bakalım ya Cebbar!
Nereye?
-Yesrib'e..
-Kabilen, Medine üzerine
baskın hazırlığındayken sen salına salına Medine'ye gezmeye mi
gidiyorsun böyle ya Cebbar?
-Hayır! Benim
Salebeoğullarından haberim yok. Ama Avres bin Haris'in bir sefer
için ahaliyi toparlamaya çalıştığını işittim.
-Sonra?
-Sonrası o kadar! Başka
birşey bilmiyorum.
......
Cebbar gayet sakindi ve her
haliyle itimat telkin ediyordu.
...kendisini yakalayan
sahabiler, O'nu Resulullah Efendimizin huzuruna çıkararak aralarında
geçen konuşmayı arz ettiler. Cebbar, belki de hayatından endişe
ederken; bir teklifle şaşırdı...evet kelimenin bütün mânâsı ile
şaşırdı. Çünkü kabilesi, Medine üzerine gelirken O, bundan habersiz
de olsa müslümanların eline düşmüştü. Her türlü kötülüğü yapabilir;
canına kıyabilirlerdi..
...ama yapmadılar. Zira
onlar müslümandı; Allah'ın seçilmiş kulları. Cebbar, hayatından bile
kaygılanırken en ufak bir taciz ve hakaret görmediği gibi koskoca
bir Peygamber O'nu muhatab almış hak dine davet ediyordu...sıcacık;
yumuşak, saran ve kucaklayan bir sesle. Cebbar, hiç zorlanmadan
içten gelen bir arzu ile hemen müslüman oldu; radıyallahü
anh.
Ve şu bilgiyi
verdi:
-Ya Resullallah! Onlar,
sizinle karşılaşma cesaretini gösteremezler. İslâm ordusunun
üzerlerine gelişini haber alırlarsa muhtemelen dağlara
kaçacaklardır. Nerelere gizleneceklerini tahmin edebiliyorum. Eğer
müsaade ederseniz sizinle gelip saklanacakları yerleri haber
vereyim...
...bir yerde cihad varsa,
bu cihada iştirak her müslümanın üzerine farzdı; ve farzdır. Cebbar
radıyallahü anh da müslüman olmakla bu yüksek mükellefiyete dahil
olmuştu.
Efendimiz teklifi
memnuniyetle kabul buyurdular; ve Hazreti Cebbar'ı Bilal-i Habeşi
radıyallahü anh'ın yanına verdiler.
......
Şanlı islâm ordusu, Zi
Emr'e geldiğinde bulutlanan gök, dökmeye başlamıştı bile.
...hakikaten Cebbar'ın
dediği oldu. O kahraman edalı şirk ordusu, varlıklarından haberdar
olan islâm askerinin gelmekte olduğunu öğrenince soluğu dağ
duldalarında almışlardı.
...islâm ordusu, meydana
doğru ilerlerken rahmet, bir başka rahmeti müjdelercesine
hızlandıkça hızlanıyordu...kalkanı olanlar bunlarla, olmayanlar
bulabildikleri ile korunmaya çalıştılarsa da sevgililer sevgilisi
aziz Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem dahil, müminler,
tepeden tırnağa su içinde kalmışlardı.
...yağmur, bir zaman olanca
şiddeti ile devam etti ve sonra sakinleşti, yavaşladı ve
dindi...şimdi güneş açmış; kurşuni bulutlar çekilmiş, her taraf
aydınlığa boğulmuş; bir ebemkuşağı, ufka türlü renklerle köprüsünü
kurmuş; hava iyiden iyiye ısınmaya başlamıştı...herkes bir tarafta
üstünü başını kurutuyordu.
Resulullah Efendimiz de
vadinin tenhaca bir yerine gittiler ve elbisesini çıkartarak bir
bodur ağaca serdiler. Elbise kururken, Efendimiz yağmur sonrası o
güneş güzelliğinde yumuşak kumlara uzandılar...sağ yanları üzerine
idiler ve sağ avuçları sağ yanaklarının altındaydı.
......
Müminleri bulundukları dağ
kovuklarından dikkatle izleyenler, Avres'e koştular. Bir büyük işi
başarmışcasına nefes nefese idiler:
-Ya Avres! Muhammed,
kenarca bir yerde; bir ağaç altında yalnız. Ne yapılabilirse şimdi
yapılır. Haydi!
Avres:
-Siz burada kalın; O'nun
işini ben bitireceğim.
...dedi ve kılıcını aldığı
gibi gizlene gizlene Peygamber Efendimizin istirahat buyurdukları
ağaç dibine kadar sokularak başuçlarında dimdik yükseldi. İşte
kılıcı, kendisi ve düşmanı karşı karşıya idiler. Heyecandan belli
belirsiz titriyordu. Nice kimsenin öldürmek için peşinde olduğu
insan, önünde yapayalnız uyuyordu.
Efendimiz, birden mubarek
gözlerini açtılar ve vaziyeti farkederek derhal ayağa fırladılar;
ancak kılıçlarına uzanma imkânını bulamamışlardı.
Neticeden emin olan Avres
gürledi. Sesi yırtıcı, gözleri hırsla dolu, kılıçlı sağ eli
havadaydı:
-Ya Muhammed! Şimdi seni
elimden kim kurtaracak? Şurada kılıçsız sen ve silahlı ben,
yapayalnızız! Kim kurtaracak seni elimden kim? Söyle!!!
Avres, hançeresini paralar;
pazu ve kılıcına güvenirken; karşısındaki muhteşem insanı dize
getireceği zannındaydı. Zavallı ve sefil bir zan.
Sevgili Peygamberimiz,
Avres'i şaşırtan bir sakinlikle cevap verdiler:
-Ya Avres! Allah, beni
kurtarır; seni de mahcup eder...
Avres, kendisindeki
kızgınlık ve şiddete mukabil muhatabındaki sakinlik karşısında
ürktü. Az fakat emin konuşmuştu. O, bu ruh halindeyken yetişen
Cebrail aleyhisselam, Avres'in göğsüne şiddetli bir yumruk
indirdi.
...ta gerilere savrulan
Avres, sırtüstü yere yuvarlanmış; elinden kurtulan kılıcı
Efendimiz'in önüne düşmüştü. Kılıcı yerden alan Kahraman Peygamber,
bir sıçrayışta düşmanın yanına gelerek başucuna dikildi. Avres
kumların üzerinde bir böcek gibiyse, Sevgili Peygamberimiz elinde
kılıç ile heybetli bir dağ gibiydi. "Eyvah", dedi Avres içinden,
"İşte sonum geldi. Ben O'nu öldürecektim; halbuki şimdi O, beni
öldürecek." Soğuk terler döküyordu.
Kâinatın Sultanı, ayakları
dibindeki adama sordular:
-Ya Avres! Şimdi seni benim
elimden kim kurtaracak?
..."Benim" dediği öz
kılıcı, yerdeki adamın boynunu kesmek için güneşte yanıp dururken,
sarı toprak, sarı kum ve Avres'in yüzü aynı rengi almışlardı. Yüzünü
yalayan bir rüzgar, alnına yapışan saçlarını yerinden
oynatamadı...gözlerine doluşan tuzlu terleri kolunun yeni ile sildi
ve kuruyan boğazını yutkuna yutkuna yumuşatmaya çalıştıktan sonra,
en alt perdeden yalvarmaya başladı:
-Hata ettim!
-Evet hata ettin. Ama asıl
hatan küfrde inat etmen. Hataların menbaı küfrün. Sen inansan da
inanmasan da mutlak hakikat değişmez. Bu sebeple gel, Allah'dan
gayrı ilah olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve Resulü olduğuna
iman ve şehadet et.
Avres, şaşkınlıklar
içindeydi. Hafif kekeleyerek konuştu:
-Beni
öldürebilirdin.
Efendimiz, tebessüm
buyurdular. Yanakları goncagül pembeliğinde:
-Biz, insanları öldürmek
için gelmedik. Biz, ebedi hayatın habercisiyiz...
...Avres'in kalbi yumuşadı;
gözlerini ılık yaşlar basmıştı. Yerinden doğrulurken Kelime-i
şehadet getiriyordu:
-Eşhedü enla ilahe illallah
ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resulühu.
Sevgili Peygamberimiz, kar
renkli dişlerinin daha da güzelleştirdiği tatlı bir gülüşle kılıcını
Avres radıyallahü anh'a uzattılar.
...mahcup bir el,
Peygamberler Peygamberinin verdiği kılıca giderken, henüz mümin
olmuş bu insan, hikmeti tâ canevinden yakalamıştı.
-Ya Resulallah! Sen
insanların en hayırlısısın!..
......
Elbette ve muhakkak
öyle...
O, insanların ve bütün
mahlukatın en üstünü ve en hayırlısı...
......
Efendimiz, Avres'i tekrar
bölüğünün başına gönderdiler...daha yaklaşırken düşman askerleri
sormaya başladılar:
-Uzaktan seçebildiğimiz
kadarı ile kılıcınla Muhammed'in karşısına dikilmişken birden geriye
savrulup yere düştün. Ne oldu anlayamadık?
Hazreti Avres, yüksekçe bir
taşa oturduktan sonra, başlığını çıkartıp alnının terini sildi ve
tane tane cevap verdi:
-Evet. Gördükleriniz doğru.
Tam O'nun karşısına dikilmiştim ki, birden nerden geldiğini
anlayamadığım beyaz kıyafetli ve uzun boylu biri göğsüme şiddetli
bir yumruk vurdu. Bu öyle şiddetli bir darbe idi ki, ben bir tarafa
uçtum, kılıcım bir tarafa.
...askerler şaşırmışlardı.
Biri sordu?
-Peki kimmiş o sana
vuran?
-Peygamberimize vahiy
getiren melek; Cebrail.
...askerleri bir
kaynaşmadır sardı:
-Ya Avres! Demin dilin mi
sürçtü? "Peygamberimiz" dedin.
Hazreti Avres, oturduğu
taşın üzerinde ayağa kalktı...başı sanki bulutlara değiyordu...bir
ân orda olanları süzdü ve konuşmaya başladı:
-Ben, elhamdülillah,
müslüman oldum. Siz de müslüman olun..O ne diyorsa doğruyu
söylüyor.
Hazreti Avres'in yüzü ışıl
ışıl..
...
Salebeoğulları ve
Muhariboğullarından nasibi olanlar imana geldiler.. Böylece
Efendimizin Hazreti Avres'i niçin tekrar müşriklerin arasına
gönderdiği anlaşılıyordu. İman etmeyenlerse O'na birşey diyemediler.
Zira acı kuvveti imanla nakışlanan bu müslümana şimdi hepten karşı
duramazlardı.
NECRAN GAZASI: Enmar'ı
Necran Gazası takip etti; veya diğer ismi ile Beni Süleym
Gazası.
Fer bölgesinin "Beni
Süleym" mıntıkasında toplanan çok sayıda müşrikin Medine'ye
saldıracağı haberi Resulullah'a gelince; Efendimiz, yerlerine İbni
Ümmü Mektum Hazretlerini vekil bırakarak üçyüz kişilik bir kuvvetle
düşmanın üzerine yürüdü...ancak düşmanla karşılaşmak mümkün olmadı.
İslâm ordusunun Peygamberimiz kumandasında gelmekte olduğunu
işitince kaçıp kaybolmuşlardı... Bu sefer de oniki gün
sürdü.
KARDE SERİYYESİ: Kureyş
müşriklerinin esas kazanç yolları ticaret. Ama Bedr hezimetinden
sonra Şam'a ticaret kervanı yollayamaz oldular. Mekke-Şam sahil yolu
müslümanların hakimiyetindeydi. Bu sebeple Kızıldeniz sahil şeridi
ile Şam'a ne mal gönderebiliyor; ne mal getirtebiliyorlardı. Sevgili
Peygamberimiz, Mekke'yi iktisadi kuşatmaya almıştı. Şimdi bu kuşatma
yavaş yavaş neticelerini vermeye başlıyordu. Şam'la ticaretin
kopması müşrikleri sarsmaya başlamıştı...gidişat kendileri için iyi
değildi ve bu hale muhakkak bir çare bulmaları lâzımdı...
Bu sebeple bazı Kureyş
büyükleri toplandılar.
Safvan bin Ümeyye ilk
sızlanan oldu:
-Muhammed, ticaretimizi
felç etti. Adamlarına karşı ne yapacağımızı bilmiyoruz. Kıyı şeridi
tamamen ellerinde. Şam'a gidip gelecek bir yol, bir imkân
bulmalıyız. Eğer böyle serbest gezen mahkûm gibi yaşamaya devam
edersek yakında sermayeleri de tüketeceğiz. İyiliğimizin karşılığını
veriyorlar! Biz, müslümanların ticaret için yazın Şam'a kışın
Habeşistan'a gitmelerine izin vermemişmiydik?
Hayır, izin vermemişlerdi.
Böyle bir kolaylıkları olmadığı gibi, Mekke'den göçe zorladıkları
müslümanların yakınlık ve akrabalıklarına bile aldırmadan geride
kalan mal ve mülklerini talan ederek mülkiyetlerine
geçirmişlerdi.
Esved bin
Muttalib:
-Evet; sahil yolu
tehlikeli. Fakat tehlikesiz yol da var.
Safvan:
Neresi, dedi, hangi
yol?
Esved:
-Irak yolu. Gerçi daha uzun
ve çöllerle dolu bir güzergâh ama kış mevsimindeyiz. Bu mevsimde
çölün mahzuru olmaz.
Konuşmayı dinleyenler
neşelendiler:
-Hay aklınla çok yaşa Esved
bin Muttalib. Şimdiye kadar Irak yolunu neden
düşünemedik?
Yine kendileri cevap
verdiler:
-Herhalde hiç
kullanmadığımız için. Bir de çöller yüzünden. Ama şimdi nasıl olsa
yaz değil; onun için iyi fikir.
Bir başkası yükü Safvan bin
Ümeyye'nin üzerine yıkmanın tam zamanını yakaladı:
-Evet evet bu iş bitmiştir
artık. Safvan bin Ümeyye bir Mekke kervanını Şam'a
götürecek.
Safvan, kurtulmak istediyse
de buna fırsat verilmedi:
Safvan:
-Ben o yolu bilmiyorum
ki..
Esved:
-Senin bilmen şart
değil.
-Kimin bilmesi şart
ya?
-Sana öyle bir kılavuz
vereceğiz ki, gözünü kapasan menziline varacaksın.
-Kim o?
-Furat bin
Hayyan.
......
Furat'ı çağırdılar ve
meseleyi izah ettiler.
Adam:
-Hiç endişe etmeyin! Benim
sizi götüreceğim yolları Muhammediler asla bulamazlar!
Mesele
kalmamıştı.
...develer hazırlandı ve bu
yeni yolla Şam'a varmak için hareket ettiler.
...kervan, satmak için Ebu
Süfyan'ın külliyetli mikdarda gümüşünü, Esved bin Muttalib'in üçyüz
miskal altın ve gümüş külçesini, Safvan bin Ümeyye'nin otuzbin
dirhem kıymetindeki çeşitli mallarını, gümüşlerini, kaplarını ve
diğer Kureyşlilerin muhtelif ticaret eşyalarını
taşıyordu.
Ebu Süfyan, Abdullah bin
Ebi Rebia ile Huvaytıb bin Abdüluzza, Abdullah bin Ümeyye'ye refakat
ediyorlardı.
...kervan zât-ı Irk'a doğru
yol alıyordu.
Bu sırada Nuaym bin Mes'ud
isminde bir müşrik, Mekke'den Medine'ye gelerek Beni Nadr
yahudilerinden Kinane bin Ebilhukayk'ın evine misafir
olmuştu.
O akşam, ev sahibi ile
Mekkeli misafiri tas tas şarap devirdiler. Söz ve iradelerine hakim
olamayacak kadar sarhoş olmuşlardı. Onlar bu haldeyken bir
Mekkeli'nin izini tesbit eden Salit bin Numan radıyallahü anh da
geçerken "merhaba" demek için uğramış gibi yanlarına
geldi.
Mekkeli çoktan hezeyana
başlamıştı.
-Biliyor musun yahudi
uşağı?
-Neyi bilecek
mişim?
-Şam'a bir kervan
yolladık.
-Sen sarhoşsun!
-Kim? Ben mi? Ben sarhoş
olmam! Bir küp şarap bana vız gelir.
-Canım madem öyle; Şam
yolunun müslümanların elinde olduğunu niçin unutuyorsun da hayalden
Şam'a kervan-mervan yolluyorsun.
Salit bin Numan, dikkatle
dinliyordu.
-Hıh! Hayalimmiş! Bu yeni
bir yol yeni.
-Yeni bir yol
mu?
-Tabii ya! Irak
yolu.
-O koca çölü nasıl
aşacaklar..
-Sen yahudisin aklın ermez.
Uzza var ya, Uzza!
-Var var. Latınız da
var.
-Evet; şey de Menat da..
Üff be bizim de ne çok ilahımız var. Ne yapalım canım ben olsunlar
demedim ki; işte öyle. İnanmış gidiyoruz..
-Neyse şerefe!
-Şerefe. Kervan reisi
Saffan bin Ümeyye'nin şerefine...şeyin de şerefine.
Kinane, çıngıraklı bir
kahkaha kopardı.
-Develerin..
-Bırak şimdi
eğlenmeyi...şeyin de; kervan kılavuzu Furak bin Hayyan'ın da
şerefine..
......
Salit bin Numan, zihninden
"ey ahmaklar! Olmayan şerefinizi nelerle yaldızlıyorsunuz" dedi ve
geldiği gibi bir bahane ile yanlarından ayrıldı. Dışarı çıkar çıkmaz
seri adımlarla Hâne-i Saadet'e doğru yürüdü.
Gayet kıymetli bilgiler
toplamıştı.
Peygamber Efendimiz, Salit
radıyallahü anh'ı dinledikten sonra Zeyd bin Harise radıyallahü
anh'ın derhal düşman kervanını vurmasını emrettiler.
Tarih, Hicri üçüncü yıl,
Cümadelahire ayı başları; mevsim kış.
Ve Hazreti Zeyd'in ilk
seferi.
Mubarek sahabi Peygamber
teveccühünü bir yüce liyakat sayarak şimşek hızı ile harekete geçti
ve yüz kişilik bir süvari birliği toparlayarak kâfirlerin üzerine
aktı...
Zeyd bin Harise, düşman
kervanına Necd bölgesinde Rebeze ile Gamre nahiyesi arasında bulunan
El'karde çayında yetişti.
İslâm
seriyyesinin/bölüğünün büyük bir azimle gelmekte olduğunu gören
Kureyş kâfirleri, kaçtılarsa da kılavuz Furat bin Hayyan
yakalandı.
Bütün kervan, eksiksiz
bütün serveti ile müminlerin eline geçti.
Kervan, mallar ve esir
alınan Furat, Medine'ye getirildiler. Ganimet malın hesabı yapıldı;
yüzbin dirhem tutuyordu. Bunun beşte birini ayıran Sevgili
Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, kalan seksen bin
dirhemini sefere katılan mücahidler arasında paylaştırdılar ve
buyurdular:
-Kumandanların hayırlısı
Zeyd bin Harise'dir.
Bu seferin tek esirine
gelince. Kendisine "Müslüman ol, serbest bırakalım" teklifi
yapılınca; hemen kabul ederek iman etti...sebep, müslümanların güzel
ahlâkıydı. Esir olmasına rağmen onlardan hiçbir kaba ve incitici söz
ve hareket görmemişti. Yediklerinden yedirmiş; içtiklerinden
içirmişlerdi. Bütün hal ve hareketleri ince, dikkatli ve ölçülüydü.
Bu yüzden Furat bin Hayyan radıyallahü anh, teklifi benimseyerek
islâmla şereflendi.
KA'B BİN EŞREF'İN
ÖLDÜRÜLMESİ: Evet, yahudi şairlerinden Kâ'b bin Eşref'in
katledilmeden önce söylediği; müslümanları yeren, maktül
Kureyşlileri öven mersiyelerini, islâm hanımlarından Meymüne binti
Müryed'in şiirleri karşıladı...
...ama; kim bu Kâ'b bin
Eşref? Bu öyle bir kimse ki, "yahudi şairlerinden" cümlesi O'nu
ifadeye yetmez. Bu sebeple Kâ'b bin Eşref'i daha yakından tanıyalım.
Zira, O'nun islâm tarihinde kendine mahsus bir yeri var.
......
Şanlı Bedr Destanı, sade
Mekke müşriklerinde değil; onlarla beraber Medine yahudi ve
münafıklarında da büyük bir mânevi çöküntüye yolaçtı. Aralarında
şöyle konuşuyorlar:
-Bundan sonra Muhammed'in
karşısında kimse duramaz...
Öylesine korkmuşlar...tâ
iliklerine kadar.
İşte bu korku, büyük bir
kin ve düşmanlık doğurdu. O kadar ki, İki Cihan Güneşi'ne selâm
verirken bile bozukluklarının icabını yapıyorlar. Hazreti Aişe
validemiz radıyallahü anha rivayet buyuruyorlar:
-Bir gün bazı kimseler,
Resulullah'ın yanına geldiler. Gelenler, güya Peygamberi
selâmladılar ama bu verdikleri selâm, selâm değildi; hemen dikkatimi
çekmişti.
...yahudiler, Efendimizin
yanına girerken selâm verir gibi yapıp kelimeleri ağızlarında
geveleyerek "essamu aleyke" demişlerdi; yani "ölüm sana olsun". Bu
adi kurnazlığı yakalayan Resulullahın sevgili eşi ve müminlerin can
annesi, hakettikleri cevabı bir tokat gibi soysuzların suratına
çarptı:
-Ölüm ve lânet size
olsun!
Bu söz yahudileri öyle
yakalamıştı ki, neye uğradıklarını şaşırdılar...hafifliklerine
ânında iyi bir ders almışlardı.
Ama asıl dersi Kâinatın en
üstünü verdiler:
-Sakin ol ey Aişe! Allah,
her işde yumuşak olmayı sever!
-Evet ama; bunların ne
dediklerini duymadınız mı ya Resulallah?
-Duydum ve "ve aleyküm /
size de olsun" diyerek mukabele ettim, buyurdular.
......
Bundan sonra Sevgili
Peygamberimiz, müminlere bir kıstas verdiler:
-Yahudiler size "essamu
aleyküm" derlerse siz de onlara "ve aleyküm" dersiniz.
İşte Kâ'b bin Eşref, Bekara
suresinin kelimeleri ile bu "yahudi şeytanlarından" biri...kuvvetli
bir şair. Söylediği şiirlerle Efendimizi ve fedakâr arkadaşlarını
kötülüyor. İslâm düşmanlarını tahrik ediyor.
...Bedr zaferini Medine'ye
gelen müjdecilerden işitince inanamadı. Fakat bunun taş gibi katı
bir gerçek olduğunu anlayınca sanki kudurmuş ve soluğu Mekke'de
Muttalib bin Ebi Vedaa'nın yanında almıştı. Bu müşrik ve karısı
Âtike, Kâ'b'ı bir ulu misafir gibi ağırladılar. Kâ'b ise Bedr'de
öldürülüp kuyulara atılan anlı-şanlı kâfirler için yakıcı şiirler
söyledi. Hem ağlıyor; hem dinleyenleri ağlatıyordu.
-Bize artık hayat değil;
ölüm yakışır!
...diyor ve Mekke'yi
müslümanlar üzerine kışkırtıyordu.
......
Kâ'b, içindeki ufuneti
Mekke'ye dökdükten sonra geldiği gibi yine gizlice Medine'ye döndü.
Kâ'b'ın dönüşü hemen Peygamber Efendimize haber verildi.
Buyurdular ki:
-Ya Rabbi! Müslümanları
Kâ'b bin Eşref'in kötülüklerinden koru.
Ve aziz eshabına dönerek
sual buyurdular:
-Allahü teâlâ ve Resulüne
eza eden Kâ'b'ın şerrinden müminleri kim kurtarır?
...hem dili, hem eli ile
islâmiyete zarar veren bu adamın süt kardeşi Muhammed bin Müslime
söz aldı:
-Ey Allah'ın Resulü! Kâ'b
bin Eşref'i ben katledebilir miyim?
Peygamberimiz, tam yetki
verdiler:
-Elinden ne gelirse
yap!
-Başüstüne ya Resulallah!
Bu hususta kiminle istişare etmemi tavsiye buyurur sunuz?
-Sa'd bin
Muaz'la...
...
Muhammed bin Müslime
radıyallahü anh, Sa'd radıyallahü anh'a gitti. Hazreti Sa'd bin Muaz
dedi ki:
-Bir kaç arkadaş biraraya
gelerek Kâb'a gidin ve fakir ve muhtaç düştüğünüzü ve bu sebeple
borç erzaka ihtiyacınız olduğunu söyleyin ve kendisinden yardım
isteyin. Fakat ne yapıp ederek O'nu hisardan dışarı çıkarmaya bakın.
Dışarı çıkınca da işini bitirirsiniz...
Evs kabilesinden beş kişi
toplandı.
...Muhammed bin Müslime,
Sultan bin Selâme, Abbad bin Bişr, Haris bin Evs, Ebu Abes bin
Cebr.
Bu beş kişi, aralarında
konuşarak bir karara vardılar. Önce Muhammed bin Müslime ile yine
saldırgan kâfirin süt kardeşlerinden olan Sultan bin Selâme, Kâ'b'a
giderek O'nu zor ve yardıma muhtaç vaziyette olduklarına inandıracak
ve ödünç erzak vermeye ikna edeceklerdi.
Öyle yaptılar.
İki mümin, yahudinin
hisarına gittiler. Kâ'b onları karşısında görünce
şaşırdı.
-Ooo süt kardeşlerim
gelmiş?
-Elbette geleceğiz.
Gelmeyelim mi yani?
-Niçin?
-Şöyle bir oturalım da
anlatalım.
-Buyurun..
-Evet! Ey Kâ'b! Ey
kardeşimiz. Muhammed yüzünden akrabalarla aramız açıldı. Geçim
darlığındayız. Çoluk-çocuk perişan.
-Daha beter
olun!
-Sebep?
-Sebebi var mı? O adama
uymayın diye kaç kereler yalvardım? Dinlediniz mi?
-Haklısın. Ama biz ve daha
bir kaç arkadaşımız zor şartlardayız. Senden ödünç erzak istiyoruz.
Borcumuza karşılık ne rehin istersen veririz.
-Kadın veya çocuklarınızdan
birini rehin verirseniz bir şeyler düşünürüz.
İki müminin tüyleri diken
diken oldu:
-Olur mu ya Kâ'b? Böyle bir
şey nasıl teklif edersin? Bari mertçe "başka kapıya" de.
Servetimizden olduk; şerefimizden de mi olalım?
-Olmayın!
-Öyleyse?
-Alacağımı teminat altına
alan sağlam rehin isterim.
-Silahlarımızı sana
bırakalım. Beş kişinin hançer, kılıç, kalkan, ok, yay ve
mızraklarına ne dersin?
Kâ'b biraz düşündü ve donuk
bir yüz ifadesi ile muhataplarına cevap verdi:
-Olabilir..
-Öyleyse bize müsaade.
Arkadaşlarımıza haber vererek rehinleri getirelim. Sen de erzakı
hazırlat!
......
Bu bahane ile yahudiden
ayrılan iki mümin, yeniden öbür üç arkadaşları ile buluşarak
Peygamberimize gittiler. Ve gelişmeleri arz ettiler.
Efendimiz, Hicri üçüncü
yıl, Rebiülevvel ayının ondördüncü gecesi bu sahabileri Bakı'ya
kadar uğurladılar ve hayr-duada bulundular:
-Allah'a emanet olun! Ya
Rabbi sen yardımcıları ol.
......
Beş mücahid, Kâ'b'ın hisarı
önüne geldiler.
Sultan bin Selâme aşağıdan
seslendi:
-Ya Kâ'b!!! Biz geldik,
rehinler de yanımızda! İstersen sen de buraya gel!
Şaşkın Kâ'b cevap
verdi:
-Geliyorum!
Halbuki "siz yukarı gelin"
diyebilirdi. Ama bu basit teklifi yapamadı. Peygamber duası ile yola
çıkmış müminler karşısında şaşırmıştı...karısının ikaz ve itirazları
da kâr etmedi:
-Gitme ya Kâ'b! Gecenin bu
saatinde bilmedik insanların arasında ne işin var? Sesleri sanki kan
kokuyor!
-Korkma! Onlar öyle
kimseler ki, beni uykuda görseler uyandırmaya kıyamazlar.
-Bari dışarı çıkma; damdan
konuş.
-Hayır; korkma dedim
ya!
-Kâ'b söz dinle! Hiç
değilse bir kaç adamla yanlarına git..
-Kendime "korkak"
dedirtmem.
...kadın ağlamaklı bir
sesle bağırmaya başladı:
-Bu iş bana sıkıntı verdi.
Sonu iyi değil!
Kâ'b sertleşti:
-N'olursa olsun
gideceğim!
...ve gitti.
Sıcacık yatağından çıkarak,
genç hanımının çırpınışlarına zerrece aldırmadan ve yanına kimseyi
de almadan kale kapısına yürüdü; sürgüyü çekerek ağır kapıyı araladı
ve müminlerin yanına vardı.
...
Hoş-beşten sonra bir saat
kadar ödünç ve rehin meselelerini görüştüler.
Muhammed bin Müslime birden
farketmiş gibi:
-Bu gece ne güzel bir
mehtab var, dedi.
Diğer arkadaşları O'nu
doğruladılar:
-Sanki gündüz. Şu
yıldızlara bakın; elini uzat da topla.
-Haydi öyleyse Acuz
vadisine doğru uzanalım. Ne öyle, bir saattir kalakaldık
şurada!..
Kâ'b bir ânda kendini
misafirleri arasında yürüyor buldu.
Böcek sesleri ile dolu,
aydınlık güzel bir geceydi. Sultan bin Selâme, Kâ'b'ın saçına
eğilerek:
-Ya Kâ'b! Ne güzel koku
sürünmüşsün!
-Elbette bu muhitin en
güzel kadınları ile ben evliyim.
Muhammed bin Müslime de süt
kardeşinin saçlarına uzandı:
-Hakikaten güzel bir
kokuymuş.
Kâ'b bin Eşref
şişti.
Sultan, Kâ'b'a doğru
uzanırken:
-Nadir ve bayıltıcı bir
şey...
...derken kuvvetli
pençeleri ile Kâ'b'ın örgülü saçlarından öyle bir kavradı ki,
yahudi'nin kurtulması artık imkânsızdı.
-Ahh! N'oluyor ya Sultan!
Bırak saçlarımı! Kalleş!! İmdaat! Bırakın beni! Ahhh!...
Sultan bin Selâme, can
havliyle elinden kurtulmaya çalışan düşmanı zaptetmeye uğraşırken
bağırıyordu:
-Vurun Allah düşmanına!
Müslümanlar aleyhine şiirler yazarsın ha!
...kılıçlar inip kalkmaya
başladı. Muhammed bin Müslime, hançeri ile kâfirin karnını göğsüne
kadar yardı; bir kılıç darbesi ile de kafası gövdesinden
ayrıldı.
Kâ'b, can verirken öyle
müthiş bir çığlık kopardı ki, bütün vadi yankılandı.
Gecenin sükûnetinde şaşkına
dönen insanlar, pencerelere üşüştüler.
Müminler, öyle bir hırsla
kılıç vurmuşlardı ki, arkadaşlarından Haris bin Evs de yaralanmıştı;
O'nu ve Kâ'b'ın kanlı kafasını alarak hızla Acuz Vadisini
terkettiler.
Yahudiler, peşlerine
düştülerse de, müslümanlar, izlerini kaybettirmeyi
başardılar.
Vur-kaç ekibi, tekbir
sesleri ile gelirken sabaha karşıydı. Tekbir seslerinden Kâ'b
şirretinin kellesinin getirilmekte olduğunu anlayan Sevgili
Peygamberimiz, kalkıp namaza durdular.
Ve; namazdan sonra
mücahidleri evin kapısında karşılayarak kendilerini tebrik ettiler.
Yaralı sahabinin yarasına mubarek tükrüklerinden bir mikdar
sürdüler, yara iyileşti.
...
Ertesi sabah Resulullah
hazretleri buyurdular ki:
-Yahudi ricalinden
öldürmeye muktedir olduklarınızı öldürünüz. Zira onlar, aramızdaki
anlaşmayı çiğnediler...
...
Biraz sonra da yahudiler
geldi. Panikte idiler. Bir yahudi:
-Adamların bu gece
büyüklerimizden Kâ'b bin Eşref'i kaçırıp öldürdüler.
Başka bir
yahudi:
-Hem de sebepsiz yere
öldürüldü!
Peygamberimiz, şamatacıları
susturdular:
-Eğer yerinde rahat
dursaydı kimse kılına bile dokunmazdı. Ama o öyle yapmadı. Şiirleri
ile bizleri çok incitti. Münkirleri üzerimize kışkırttı. İçinizden
başkaları da aynı hatayı işlerse, onlara da layık oldukları ceza
verilir! Haberiniz olsun!.
...
Bunun üzerine Sevgili
Peygamberimiz, bazı müminler ve Medine yahudi liderleri, Remle binti
Haris'in bahçesindeki hurma ağacının altında bir araya gelerek bir
barış andlaşması/sulhname yaptılar. Andlaşma saklanmak üzere Hazreti
Ali'ye verildi.
......
Kâ'b'ın katli yahudileri
bir güzel hizaya getirdi; sinmişlerdi. Peygamber Şairi Hasan bin
Sabit, yazdığı bir şiirle Kâ'b'ın öldürülmesindeki hüner ve ustalığı
methü senâ eyledi...
İKİ GÜZEL DÜĞÜN: Eşi,
Peygamber Efendimiz'in sevgili kızı Rukayye radıyallahü anha'nın
vefatı, kocası Hazreti Osman'ı çok üzdü...ağlıyor, sık sık hanımının
kabrine gidiyor ve uzun zaman kabrin başında kalıyordu. Osman bin
Affan radıyallahü anh'ın bu ağır üzüntüsü bütün dostları gibi
Hazreti Ömer radıyallahü anh'ı da üzüyordu...bu sebeple bu üstün
kıymetteki arkadaşının evine gitti:
-Ya Osman! Kabul edersen
sana Ömer'in kızı Hafsa'yı nikâhlayabilirim.
Hazreti Osman, bir baba
olarak Hazreti Ömer'in kendisi için gösterdiği takdire şayan bu
fedakârlığa memnun oldu ve şükranlarını dile getirdi:
-Teşekkür ederim. Ancak
bana lütfen biraz düşünebileceğim vakit ver.
......
Bu konuşmalarının üzerinden
bir-iki gün geçtikten sonra iki güzel arkadaş, yolda rastlaştılar.
Hazreti Osman, Hazreti Ömer'in merakını bildiği için selâmdan sonra
mevzuu açtı:
-Beni düşündüğün için;
böyle büyük bir fedakârlıkta bulunduğun için tekrar şükranlarımı arz
ediyorum...ancak lütfen bağışlayınız. Bir zaman daha evlenme
fikrinde değilim.
Hazreti Ömer, tabii ki bir
şey demedi...ama kalbine hüzün çiselerinin düşmesine mani
olamadı.
......
Şimdi dul olan Hazreti
Ömer'in kızı Hafsa radıyallahü anha, Efendimize nebilik vazifesi
gönderilmeden beş yıl önce dünyaya gelmişti.
...kocası Huneys bin Huzafe
radıyallahü anh ile birlikte Medine'ye hicret etmişti. Hazreti
Huneys, Bedr Cenginde aldığı ağır bir yara sebebi ile bilahare
Medine'de vefat etti. O'nun vefatı Hafsa'yı genç yaşta yalnız
bıraktı.
Bu hal, her babayı
düşündüreceği gibi, Ömer bin Hattab'ı da kızına bir şey
farkettirmese de düşündürüyordu...bu yüzden, dul kızını, dul ve hâlâ
eşini kaybetmenin acıları ile sarsılan Osman bin Affan'a teklif
etmişti.
...ama cevap
malûm.
Bunun üzerine Hazreti Ömer,
aynı teklifi müslümanların gözbebeği Ebu Bekr radıyallahü anh'a
yaptı. Şüphesiz ki koca mümin'in yavrularından yana kalbi
dağlıydı...cahiliyet zamanında küçücük kızını kendi elleri ile diri
diri nasıl toprağa gömdüğünü hatırlayalım. Nerede o islam öncesi
katı ve sert tavır; nerede bugün ciğerparesinin dul kalmasını bile
kendine dert edinen pamuk gibi yumuşak kalb? Sanki Hafsa'nın
şahsında toprağa gömdüğü kızının da gönlünü alıyordu.
Zaten gayet az konuşan
Hazreti Ebubekr, sevgili arkadaşının bu teklifine karşı birşey
söylemedi.
Hazreti Osman, hiç olmazsa,
olumsuz da olsa bir cevap vermişti; Ebubekr'in Ömer'i bundan bile
mahrum etmesi, iki kelime ile bir cevap bile vermemesi Hazreti Ömer
radıyallahü anh'ı haylice üzdü. O muhteşem insanın narin kalbi
örselenmişti.
Bir gün dayanamayıp derdini
dertliler sığınağı O yüce Resule açtı:
-Hafsa'yı zevce olarak
almaları için önce Osman'a sonra Ebubekr'e söyledim. İkisi de kabul
etmedi. Halbuki Osman, şu ân dul..
Sevgili Peygamberimiz
sallallahü aleyhi ve sellem, bu seçilmişlerin seçkini can dostu
ferahlandırdılar:
-Ya Ömer! Üzülme. Hak
teâlâ, kızını Osman'dan hayırlı bir kimseye nasib etti ve Osman'a da
kızından hayırlı bir hanım müyesser eyledi.
Hazreti Ömer'in kalbinde
bir ânda huzur papatyaları açtı.
......
Bir gün Allah'ın Resulü,
Hazreti Osman'ı yanlarına davet ettiler ve sordular:
-Seni çok kederli
görüyorum. Niçin?
-Ya Resulallah ben, hem
hanımımı kaybettim; hem de Peygambere damat olma
nimetini..
Efendimiz, Hazreti Osman'ı
da sevindirdiler.
-Ya Osman! Kardeşim
Cebrail, yüce Allah'ın emrini getirdi ki, bu emr-i ilahide diğer
kızım Ümmü Gülsüm'ü de Rukayye'nin mehri ile sana nikâhlamam
buyuruluyor.
...tarifsiz sevinçler,
Hazreti Osman'ın oldu. Bir kere daha Resulullah'a damat olma şanına
kavuşuyordu. Böyle bir saadet yeryüzünde sadece O'na nasip oluyordu;
evet sadece O'na. Yani Osman-ı Zinnureyn oldu; iki nura kavuşan.
Peygamberimiz, Ümmü Gülsümle Osman bin Affan'ın nikâhlarını Hicri
takvimle üçüncü yıl Rebiül evvel ayında yaptı...düğünse Cümadelahire
ayında oldu.
......
Sevgili Peygamberimiz Şaban
ayında da Hafsa'yı Ömer bin Hattab'dan istediler...böylece mahzun
Hafsa radıyallahü anha'yı Peygambere hanımlık; müminlere annelik
tahtına çıkardılar.
Peygamberimiz'in, Hafsa
validemize verdiği mehir, dörtyüz dirhem...farklı sebeplerle gönlü
kırık iki yüksek dosttan biri damatlık, diğeri de Efendimize
kayınpederlik şerefine kavuşuyordu. Hafsa hazretleri ise herkesten
üstün bir yere...her şey ne kadar muntazam ne kadar yerli yerince.
Ne gönül kırıklıkları kaldı, ne bir şey.
......
Aradan bir zaman geçtikten
sonra, bir gün yeri ve vesilesi gelince Hazreti Ömer, Hazreti
Ebubekr'e sormadan edemedi:
-Ya kardeşim Ebubekr!
Hafsa'yı sana teklif ettiğimde niçin hiç bir cevap
vermedin?
Hazreti Ebubekr aziz
dostunun yüzüne sevgi dolu gülücüklerle baktı:
-Çünkü O'nu Resulullah'ın
isteyeceğini biliyordum.
Hazreti Ömer, heyecanına
mani olamadı:
-E, peki bana niçin bu
müjdeyi vermemiştin?
Üstün insan, bir umman
kadar sâkindi:
-O'na ait bir sırrı nasıl
açıklayabilirdim ki?
......
GÜNEŞ GİBİ CÖMERT: Zeyneb
binti Cahş, Sevgili Peygamberimiz'in halası Ümeyye radıyallahü
anha'nın kızı. Babasının ismi Bürre; iman etmeyince kendisine "Cahş"
denildi. Zeyneb radıyallahü anha, ilk iman eden müminelerden. Yetim,
yoksul, kimsesizleri yedirip, içiren, giydiren, bol bol sadaka
dağıtan, akrabaları görüp gözeten ve akraba ziyareti/sıla-i rahme
dikkat eden çok cömert bir insan. Efendimiz, halasının bu kızını
azatlı kölesi Zeyd bin Harise'ye nikâhladılar...ancak bir zaman
sonra Zeyd radıyallahü anh, eşinden ayrılmak istediğini arz etmeye
başladı. Peygamberimiz sebebini sordular:
-Niçin?
-Ya Resulallah, Zeyneb'den
hiç bir kötülük görmedim. Hatta hep iyilik gördüm...fakat Zeyd köle
iken hür olmuş biri; O ise ana tarafından Haşimoğulları mensubu;
bana karşı nesebinin şerefi ile övünüyor; hatta başıma kakıyor. İşte
bu harekete dayanamıyorum ve bu sebeple boşanmak
istiyorum.
Efendimiz, aynı zamanda
oğulluğu olan Zeyd'i teselli etmeye çalıştılar:
-Bu sözlere ehemmiyet
vererek hatununu boşama!
...ancak, Allahü teâlâ,
Habibine bu boşanmaya / talaka engel olmamasını
buyurdular.
Bu sebeple Zeyd-Zeyneb
çifti, boşandılar. Bu netice, aynı zamanda bir bâtıl âdetin yıkılma
imkânını da getirmişti. Öteden beri sürüp gelen örfe göre; evlatlık,
öz evlâd gibi kabul edilerek evlâd edinenin evlâtları ile evlatlığın
çocukları arasında nikâh akdedilemiyor ve yine bunun gibi meselâ bir
oğulluk ölse veya boşansa eşi ile evlilik yapılamıyordu.
Sevgili Peygamberimiz, bu
yanlış geleneği ortadan kaldırmak için Zeyneb binti Cahş'ı
kendilerine hanım olarak almayı düşündüler. Çünkü, mubarek kadın,
bir asilzade olmasına rağmen eski bir köle ile evlenerek islâmiyette
imtiyazlı sınıf olmadığının ilk örneği olmuştu. Şimdi de
evlâdlıklarla ilgili yersiz bir âdetin yıkılmasına vesile
olabilirdi. Efendimiz, önce bu yüzden kendisi ile evlenmek
istiyorlardı. İkinci olarak da seçkin bir aile üyesinin boşanmış
olarak kalması uygun olmayacağından Zeyneb radıyallahü anha'yı
taht-ı nikâhlarına almayı arzu ediyorladı.
Peygamberimiz, boşanmanın
üzerinden üç ay kadar bir zaman geçtikten sonra Hazreti Zeyneb'e
haberci göndererek fikrini sorular:
-Zeyneb binti Cahş,
Allah'ın Resulü ile evlenmek ister mi?
Bir hanım için Peygambere
zevce olmaktan üstün bir şeref olabilir mi ki?.. Hazreti Zeyneb, çok
sevindi ve hemen odasına çekilerek iki rekât namaz kıldı. Allah'a
yöneldi ve öyle bir istekte bulundu ki, olursa o kadar
olur:
-Ya Rabbi! Resulün bana
talib. Eğer böyle bir izdivaca rızan varsa beni O'na sen
ver.
......
Peygamberimize ahzab suresi
otuzyedinci ayeti kerimesi inzal oldu. Mealen buyuruluyordu
ki:
-Zeyd o kadından alakasını
kesince biz, O'nu sana nikâhladık.
Resulullah Efendimiz,
Zeyneb radıyallahü anha'ya dörtyüz dirhem altın mehir verdiler.Yüce
Allah'ın duasını kabul ettiği bu yüksek kıymet sahibi hanımefendi,
Kâinatın tâcı ile hayatını birleştirdiğinde otuzsekiz yaşında
bulunuyordu.
......
Zeyneb binti Cahş,
kavuştuğu nimetin şükrünü dile getirmek için zaman zaman şöyle
derdi:
-Başkalarını babaları,
kocalarına verdi. Beni ise Resulullah'a doğrudan ve bizzat Allahü
teâlâ nikâhladı..
Efendimizin bir diğer
mubarek eşi, güzel annelerimizden Aişe radıyallahü anha, Zeyneb
validemizi şöyle anlatırlar:
-Haram ve şüphelilerden
uzak durmakta, hakikati söylemekte, akraba ziyaretine düşkünlükte,
bol sadaka vermekte ve hayır-hasenad işlemekte Zeyneb'den üstün bir
hanım görmedim.
El hünerinde de gayet
becerikli olan Zeyneb binti Cahş, o kadar cömertti ki, göz nuru
dökerek işlediği nadide eşyaları ve eline geçen her şeyi
akrabalarıyla fakir-fukaraya dağıtırdı.
O kadar cömert ki; güneş
gibi...
...kuvvetli bir edebiyatçı
olması da gönül zenginliğinin bir başka delili.
ÇOCUK KOKUSU: Hicri üçüncü
yıl Ramazan ayının ortaları. Hazreti Fatıma radıyallahü anha,
hamile...doğum günleri yakın. Bu haber Peygamberimize arz edilince,
Esma binti Ümeys ve Ümmü Eymen radıyallahü anha'yı ayetel kürsi,
felak ve nas surelerini okumaları için sevgili kızlarına
gönderdiler.
......
Çocuk dünyaya gelince
Resulullah Efendimiz, Hazreti Ali ve Hazreti Fatıma'nın evlerine
geldiler. Allah Resulü'nün istemeleri üzerine Esma binti Ümeys,
çocuğu sarı renkte bir örtüye sarılmış olarak huzura getirdiler.
Peygamberimiz:
-Bebeği sarı örtüyle
sarmayınız, buyurdular.
Bunun üzerine Esma
radıyallahü anha, çocuğu götürerek beyaz bir örtüye belenmiş olarak
geri getirdiler.
Peygamber Efendimiz, bebeği
kucağına alarak sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okudular ve
ismini Hasen/Hasan koydular ki mânâsı güzel demektir. Hasan o güne
kadar bilinmeyen bir isim. Efendimiz, bebeğe isim verdikten sonra
damağına yumuşak hurma sürdüler. Bebeğe süt anneliği Hazreti
Abbas'ın hanımı Ümmül Fadl yaptı.
Yedinci gün bebeğin saçı
kesilerek fakirlere ağırlığınca gümüş sadaka verildi ve ayrıca akika
olarak da iki koç kesildi. Ve yine o günlerde bebek sünnet
ettirildi.
Efendimiz, Hasan
radıyallahü anhı ne kadar çok sevdiler, ne kadar. Zira "Çocuk
kokusu, cennet kokusu" mubarek sözleri de onlara ait. Bu kadar
merhamet dolu bir sözün sahibi, tabii ki çocukları çok sever; hele o
öz canı bir güzel bebek ise..
UHUD,
KÜÇÜK
CİHADDAN
BÜYÜK
CİHADA
Bedr Savaşının üzerinden
bir sene geçmiş olmasına rağmen Mekke'de hâlâ öfkeler, alev alev.
Müşrikler, ne mağlubiyeti hazmedebiliyor; ne de kaybettikleri
kardeş, koca, baba gibi en yakınlarını unutabiliyorlar.
...ateşli üç müşrik genci,
Saffan bin Ümeyye, İkrime bin Ebi Cehil, Abdullah bin Rebia,
Mekke'nin yeni reisi Ebu Süfyan'a gittiler:
-Ya Eba Süfyan!
-Sizi dinliyorum gençler!
Hoş geldiniz.
-Bu kahredici mağlubiyet
lekesini alnımızda daha ne kadar taşıyacağız?
-Ayakta kalmayın! Oturun
bakalım...
-Zaten bugüne kadar
oturmaktan başka ne yaptık ki?
Ebu Süfyan
sordu:
-Bir düşündüğünüz var
mı?
-Var ya Eba
Süfyan!
-Evet sizi
dinliyorum.
-Şam seferinden ne kadar
kazanç elde edildi?
-Ellibin altın. Bunu
hepiniz biliyorsunuz?
Gencin biri reise
sordu:
-Bu para Da'rün Nedve'de
saklı değil mi?
-Evet.
Bir başka genç bir teklif
yaptı.
-Öyleyse ya reis bu kârı
ikiye ayırsak ve yarısını silaha, diğer yarısını asker toplamaya
harcasak; nasıl olur?
-Şayet bu parada hissesi
olan herkes razı olursa gayet güzel olur.
Ateşli gençlerden biri
patladı:
-Hele hayır diyecek biri
çıksın!
-Hadi bakalım öyleyse.
Gösterin hünerinizi.
...
İkna kabiliyeti yüksek ve
konuşması güzel Amr bin Âs, Cübeyr bin Dehl, Abdullah bin Zeb'ari
ile Şair Ebu Uzze Cemhi'yi seçerek, asker vermeleri için kabilelere
yollamak istediler.
...Ebu Uzze, önce kendisine
yapılan teklifi reddetti. Zira; Bedr cenginde esir düşmüş; fakat bir
daha müslümanlara karşı asla savaşmayacağına dair kahraman
Peygambere söz vermesi üzerine fidye alınmadan serbest bırakılmıştı.
Şimdi gelenlere bu vaadini hatırlatıyordu:
-Gelemem, sözüm var. Bir
daha düşmanlık etmemek ve aleyhlerinde faaliyette bulunmamak üzere
Bedr'de Muhammed'e söz verdim.
-Canım, düşmana verilen bir
söz.
-Söz ya. Bana yapılan
iyiliğe nankörlük edemem.
Saffan bin Ümeyye; Ebu
Uzze'nin damarına bastı.
-Korktuğun için
gelmiyorsun. Söz bahane.
-Eğer korksaydım Bedr'e
gitmezdim.
-Ama şimdi korkuyorsun. Bak
benzin sapsarı!..
-Yalancı! Beni de kendine
benzettin!.. Yürü nereye isterseniz oraya gidiyoruz.
Saffan bin Ümeyye
neş'elendi:
-Eğer sağ dönerseniz seni
zengin yapacağım. Ölürsen, kızların kızlarımdır. Onları kendi
kızlarımdan ayırmayacağım. Sen yeter ki hey'ette ol. Dilinle
yardımcı olmasan bile, varlığınla bizi destekle.
...önce Tilame bölgesine
gittiler.
......
Mekke'de artan bir hızla
hareketlenme başladı. Silahlar, atlar, develer alınıyor; gönderilen
temsilciler, Sakıf, Beni Mustalik, Beni Hevn İbni Huzeyme, Beni
Haris İbni Abdi Menat ve Kinane kabilelerinden asker
topluyorlardı.
Açılan Mekke bayrakları
altında biriktiler. Hem de az zamanda ve sür'atle. Sancağın birini
Talha bin Ebi Talha, birini Üveyf bin Süfyan taşıyordu. Üçüncüsünü
de bir başkası. İntikam hırsı ile yanıp tutuşan üç bin müşrik, kısa
zamanda Mekke meydanında biraraya geldiler.
Sefere bütün Kureyş
asilzadeleri katılıyordu. Üç bin deve ve iki yüz at tedarik
etmişlerdi. Askerin yedi yüzü zırhlıydı.
Zırhlar içindeki Ebu
Süfyan, alımlı bir at üzerinde görünürken.
Bir anda her taraf çın çın
öttü:
-Yaşşa Ebu Süfyan! Yaşşa
Kureyş!!..
Ebu Süfyan, ordusunun
karşısına geçerek bir nutuk verdi. İşte nutkun en keskin
sözleri:
-Yesrib'i basacak; Muhammed
ve müslümanları kılıçtan geçireceğiz. Bu seferin gayesi
budur.
Müşrik ordusu, Ramazan
ayının yirmibeşinde Ebu Süfyan komutasında büyük bir velvele ile
harekete geçti.. En fazla şamata yapanlar Safvan bin Ümeyye'nin
teklifi ile sefere katılmış ve ordunun önü sıra yürüyen on-onbeş
kadındı. Ellerinde tefleri ile intikam ağıtları
söylüyorlardı..
Nevfel bin Muaviye, ağzını
açacak oldu:
-Kadınlar gelmese olmaz mı
ya Eba Süfyan? Bir mağlubiyet olursa akıbetleri n'olur?
Der demez, Bedr savaşında
pederi Utbe, amcası Şeybe ve biraderi Velid katledilmiş olan Ebu
Süfyan'ın karısı Hind binti Utbe, bir dişi kaplan gibi
atıldı:
-Sus! Sen ne konuşuyorsun
öyle korkak? Karılarınıza, çocuklarınıza kavuşmak için Bedr'i
bırakıp kaça kaça geldiğinizi unuttuk mu sandınız?
-Kim, ben mi?
-Sen ve senin gibi,
ödlekler.
-İftira...
-İftira miftira değil! Bu
defa hele bir kişi kaçmaya yeltensin bakalım...
...aslında Ebu Süfyan da
Nefelle aynı fikirdeydi ama bu çok sert muhalefet karşısında renk
vermedi ve yorulduğunda hanımı binsin diye devesine hevdec yaptırdı.
Bazı müşrikler de hevdec yaptırdılar.
...
Asker, binek, zırh ve silah
bolluğu müşrikleri kendinden geçirmişti. Teflerin sustuğu anlarda
bir ağızdan bağırıyorlardı:
-İntikam!
-Kureyş'in intikamı
alınacak, intikam..
-Lat bizimle, Menat
bizimle, Uzza bizimle..
......
Allah düşmanları, Medine
üzerine böyle mağrurane yürürken Mekke'de bir şahıs, bütün olup
bitenleri, asker sayısını, silah sayısını ve her şeyi kaleme alarak
Son Peygambere bir mektup yazdı....kimdi bu hayırlı adam?
Bu adam, Sevgili
Peygamberimiz'in amcası Abbas bin Abdülmuttalib radıyallahü anh.
Bedr cengi sırasında esirken müslüman olan ve bunun üzerine
Peygamberimizin emri ile Mekke'ye geri dönen; ancak imanını açığa
vurmasına izin verilmeyen ve Mekke'deki hadiseleri Medine'ye haber
vermekle vazifelendirilen sahabi.
Hazreti Abbas, mektubu
yazıp bitirdikten sonra kapatıp mühürledi ve Gıfaroğulları
kabilesinden bir kimseyi ücretle tutarak emaneti kendisine teslim ve
sıkı sıkıya tenbih etti:
-Bu mektubu en geç üç gün
içinde Yesrib'e götürerek Ebülkasım'a vereceksin. Bu da fazlasıyla
ücretin.
İşte Sevgili
Peygamberimizin, Hazreti Abbas'ın Medine'ye taşınmasına izin
vermemesindeki sır.
...
Resulullah Efendimizi
Medine'de bulamayan Ulak, Kuba'da mescidden çıkarken gördü ve
mektubu teslim ederek yanlarından ayrıldı. Peygamberimiz mektubu
Übeyye bin Kâb radıyallahü anh'a okuttuktan ve mevzuunu kimseye
bahsetmemesini emrettikten sonra Sa'd bin Rebi radıyallahü anh'ın
evine gittiler ve bu sahabi ile gelen haberi konuştular... Hazreti
Abbas'ın yazdıklarını Efendimiz Hazreti Sa'd'e bahsederken Sa'd'in
hanımı da işitmiş...bu sebeple haber kulaktan kulağa fısıldanarak
kısa zamanda yayıldı.
Peygamberimiz, derhal
Medine merkezine döndüler... Hemen şehir çevresindeki nöbetçi sayısı
takviye edildi, Sa'd bin Muaz ve Usseyid bin Huzeyr, bir manga
askerle Peygamber Efendimizin evinin etrafında nöbet tutmaya
başladılar.
...ve sür'atle cihad
hazırlığına başlandı.
Haber, Peygamberimizle
müslümanların neş'elerini gölgelemiş; buna karşılık yahudi ve
münafıkları sevindirmişti.
Bu sırada düşman ordusu,
Zülhuleyfe Vadisi'ne kadar gelerek burada mola verdi...asker ve
imkân çokluğuna güvenen küffar, vur patlasın çal oynasın bir
taşkınlık içinde eğleniyordu.
...
İslâm istihbarat birimleri,
müşrik ordusunun Zülhuleyfe'ye kadar gelerek burada konakladıkları
haberini Allah Resulüne yetiştirdiler.
Peygamberimiz, hemen Enes
bin Fadale ve Musa bin Fadale radıyallahü anhüm isminde iki kardeş
kahramanı casusluk faaliyeti için Zülhuleyfe'ye gönderdiler.
Eluta'ya kadar giden iki gencin getirdiği haberler iyi değildi.
Mekke ordusu, binleri bulan at ve develeri Medine tarlalarının
bulunduğu Urayz'da ekili dikili yerlere salmış ne varsa ezip telef
ediyorlardı..
Efendimiz, bir de Habbab
bin Münzir'i gönderdiler.
Habbab radıyallahü anh'ın
getirdiği malûmat, Abbas bin Abdülmuttalib ve kendisinden önce aynı
işle vazifelendirilenlerin verdikleri malumatı
doğruluyordu.
Peygamberimiz:
-Hasbunallah ve ni'mel
vekil, dediler.
......
Uhud, Medine yakınında bir
dağ ismi...başka dağ silsilelerinden ayrı ve kopuk. Yalnız, tek
başına bir dağ....bu sebeple kimbilir kaç asır öncesinden halk ona
"Uhud Dağı" demiş. "Yalnız Dağ" yani... Medine'yi bekleyen sadık bir
nöbetçi gibi dünyanın varoluşundan beri olduğu yerde heybetle
yükselip duruyor...sanki ihlas suresini okuyan bir ulu
mü'min.
İşte Sevgili
Peygamberimiz'in O'nun hakkında buyurdukları:
-Uhud öyle bir dağdır ki; O
bizi sever, biz de onu severiz.
Kaçıncı bin kere olduğu
gibi Hicri üçüncü yılın Şevval ayı onuncu Perşembe günü, güneş, bir
akşam yine dağlar gerisine süzülürken Uhud Dağı, önce kül rengine,
sonra koyu karanlığa sarındı. Karanlık, dağdan ovaya doğru tonlarını
çoğalta çoğalta koyulaşırken yatsı namazı çoktan kılınmış ve Medine,
uykuya çekilmişti.
......
...ay, bir kocaman nur gibi
yükselirken; Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, bir
rüya görüyorlardı.
.....
Efendimiz, ertesi sabah,
namazı kıldırdıktan sonra mesciddeki eshabına bu rüyadan
bahsettiler:
-İnşallah hayırdır; bir
rüya gördüm.
Bütün mü'minler daha bir
toplandı ve sanki nefes alamaz oldular. Efendimiz devam
buyurdular:
-Bir sığır boğazlandığını
gördüm. Sonra bir koç getirdiler. Zülfikar'ı savurdum, ağzı yere
çalındı ve kılıcın ağzında bir çentik açıldı. Ben, zırhlıydım. Sonra
ellerimi de zırhın içine aldım.
-Hayırdır inşallah ya
Resulallah! Ancak, biz, rüyayı anlayamadık. Lütfen siz tabir eder
misiniz?
Eshabın arzusu üzerine
Peygamberimiz, rüyayı açıklarken bütün herkes büyük bir dikkatle
kendisini dinliyorlardı:
-Sığırın boğazlanması, bir
çok insanın öleceğine; Zülfikarın ağzında açılan çentik, yakın
akrabamdan birinin şehid olacağına ve benim yaralanacağıma, koç
düşmana, üzerimdeki zırh, Medine kalesine; ellerimi zırhın içine
almam Medine'nin müdafaaya elverişli bir yer olduğuna
işaret.
Rüya tekrar tekrar hayra
yorularak cemaat dağıldı.
..................... |