|
Nüfus Planlamasının Dayanakları
Dünya nüfusu süratle artıyor, buna karşın
üretim aynı oranda artırılamıyor. İnsanlar
hergün biraz daha yoksullaşıyor aç ve çıplak
kalıyor, İşte bütün bunlar modernistlerin iddiaları...
Hakikaten de öyle, dünya nüfusu büyük bir hızla
artıyor. Ama bu artışın acaba insanların
yoksullaşmasında, aç ve çıplak kalmasında
herhangi bir fonksiyonu var mı? Şu andaki açlık ve
yoksulluk olaylarının sorumlusu bu süratli artış
mı?
Önce Türkiye için düşünelim. Anadolu'ya şöyle
alel usûl bir göz attığımızda bomboş
arazilerin alabildiğince uzandığını görürüz.
Bu arazilerin bir çoğu susuzluk veya verimsizlik gibi
giderilmesi mümkün olan basit sebeplerden dolayı boş
kalmıştır.
Bugünkü Türkiyemizin nüfusu elli milyonu aşmıştır.
Uzmanların ifadesine göre sadece boş
tarlalarımız tarıma müsait hale getirilerek ekilse
Türkiye bugünkü nüfusunun bir katını daha
rahatlıkla besleyebilir.
Çeşitli barajların kurulması, arazinin
sulaklaştırılması ve ürünün değerlendirilmesi
sonucu bu artış tabii olarak gerçekleşecektir. Ve
nornal nüfus artışımızla hiçbir şekilde
dışarıya bağlı olmadan en azından bir
asır daha rahatlıkla kendimize yetebileceğiz. Tabi
teknolojik gelişmeler yepyeni kolaylıkların müjdeleriyle
gelmezse.
İçinde bulunduğumuz devletin mazisi henüz altmış
yıl öncesine dayanıyor. Basit birkaç hamleyle birkaç
yüzyıllık
geçimimizi garantiye almak mümkünken gelecek nesle peşinen
yok ederek çözüme gitmeye çalışmak ne büyük bir
gaflet!..
Mühim bir mesele de şu an elimizde bulunan ürünleri değerlendiremeyişimizdir.
Nüfus artışının oluşturacağı
iddia edilen açlığın korkusu ta bugünden kalplere
salınmak istenirken, çalışarak elde ettiğimiz
ürünler, birçok yiyecekler heba edilmekte, birtakım ekonomik
hesaplar uğruna suistimale uğramaktadır.
Her zaman gazetelerdeki haberlerde yurdun çeşitli yörelerinde
denize dökülen kamyonlarca çay, tütün, tonlarca meyve sebze ve
daha niceleri gözerimize ilişir.
Bütün bunlar ürün bolluğundan dolayı fiatların
düşmemesi içindir. Fiatlar düşerse ne olur? Halk biraz
daha serbest ve bol alışveriş yapar. Bir kilo
yiyebileceği meyveden üç-dört kilo yiyebilir.
Fakat o zaman milletin omuzuna kene gibi yapışıp
onların kanlarını rahatlıkla emmeye çalışan
milli emperyalistlerimiz ceplerini daha fazla zahmetle doldurmak
zorunda kalacaklardır. Aynı kârı edebilmek için bir
kamyon yerine beş kamyon mal satmak zorunda kalacaklardır.
Tüm bu suistimallere engel olması gereken kurum ise göz
yummakta hatta önayak olmaktadır.
Bu durumda meseleyi özüne inerek çözümlemek gerekirken, basın
tam aksine yaygarayı koparır. Nüfus planlaması,
çocuk planlaması diye...
Sanki her şeyin müsebbibi açgözlü emperyalistler değil
de bir karış sabilermişçesine.
Dünyanın en fakir bölgesi neresidir denince en küçük
çocuklarımız bile
atılarak söylerler: AFRiKA!... Hakikaten de Afrika insanı,
açlığını her gün duymaya alıştığımız,
çıplak, etsiz ve kansız iskeleti gözlerimizin önünden
hiç ayrılmayan bir olgudur.
Bu açlık, doğum kontrolü havarilerinin ısrarla
ileri sürüp propagandalarına alet ettikleri bir kozdur.
"İşte, şimdiden insanlar aç ve çıplak
kalmaya başlamışlardır. Ya yarın biz de
onlar gibi aç ve çıplak kalırsak!..."
Bu açlığın devamlı gündeme getirilmesine rağmen
kimse, Afrika'nın dünyanın tarım
bakımından en verimli, tabi zenginlikler
bakımından en zengin kıtalarından biri
olduğunu hatırlamaz.
Bu geniş imkanlarla birlikte Afrika nüfusu toprak
yüzölçümüne oranla dünya ortalamalarının çok çok
altındadır.
Görüldüğü gibi önümüze koca bir tezat seriliyor. Geniş
imkânlar silsilesi, az bir nüfus ve açlık!... Ardından
her tarafı kaplayan nüfus planlaması yaygaraları.
Bilmem o açlıkla bu reçete arasına bir bağ
kurabiliyor musunuz?
İmam-Hatip sıralarında bir felsefe dersindeydik.
Teaddüdü zevcat konusunun tartışılmasından
sonra nüfus planlaması konusuna girmiştik.
Demokratik ve şirin gözükmeye çalışan
hocamız, sırasıyla talebelere söz hakkı veriyor
konuşmaların sonunda kendi yorumunu getirerek İslâmi
prensipleri alt etmeye çalışıyordu.
Konuşmaların epeyce alevlendiği sırada
ağzı laf yapan bir arkadaşımız kalkarak nüfus
planlamasının gerekirliğini Afrika
insanının haliyle ispatlamak istemişti. O güne kadar
sonsuz bir inançla, fikri düşüncelerinin sağlamlığına
inandığım arkadaşlarımın kafasına
emperyalistlerin fikirlerini nasıl sinsice
soktuklarını görerek üzülmüştüm. Sonra
dayanamayarak ayağa kalktım ve konuşmaya
başladım.
O zamanlar henüz taze olan tarih ve coğrafya bilgimle
Afrika'nın uçsuz bucaksız topraklarını,
sınırsız zenginliklerini ve üretimin çok altındaki
tüketimi anlattığımda herkes hayretler içinde kaldı.
Ardından, batılıların yağmasını,
vahşi saldırılarını ve asırlarca süren
köle avcılıklarını anlatmıştım.
Sömürge savaşında da bu toprakların
batılı sömürgecilerin nasıl
iştahlarını kabarttığını, sömürgeleri
paylaşmak için nasıl birbirleriyle
boğuştuklarım, çıkarken de ne kadar
direndikleri de işin cabasıydı. Hala da dünyadaki
belirli maddelerin üretim miktarlarını gösteren
istatistiklere baktığımızda Afrikanın
ismini çoğu kez başlarda görmek mümkün olabiliyordu.
Bu büyük üretime rağmen nasıl olur da bu gariban
insanlar aç kalabilirlerdi. Şüphesiz bu işte bir bit
yeniği vardı. Bu bit yeniği de hiç şüphesiz
bildiğimiz Avrupa insanının bitmez tükenmez
sömürge iştahıydı. Bizi kapitülasyonlarla asırlarca
sömüren Avrupa insanının...
Bütün bunları anlatıp madalyonun öteki yüzünü
tüm açıklığıyla ortaya döktüğümde karşı
fikirlerinde tüm inadına rağmen felsefe hocamız bile
tasdikten başka bir yol bulamadı. Hakikaten de herşey
yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar açıktı.
Afrika topraklarında aç, çıplak, deri, kemik,
dolaşan zenci çocuklarının sorumlusu
sınırsızca çocuk yapan Afrikalı kadınlar
değil doymak bilmeyen obur Avrupalılardı.
Afrikalı bir düşünürün bir Avrupalıya
dediği gibi: "Geldiğinizde sizin mukaddes
kitabınız bizimse topraklarımız vardı.
Şimdi ise bilim mukaddes kitabımız sizin
topraklarınız var."
Evet, Avrupalı sömürgesini oturtabilmek için dinini alet
etmekte hiçbir şekilde tereddüt etmemiş, bir lokma
karşılığı zavallı zenci çocuklarını
hristiyanlığı kabüle zorlamıştı.
Bügün Afrikada birkaç hristiyan varsa, bunlar Avrupalının
insanları sömürmek için kullandığı iğrenç
planın şahitçileri olmakla Batı insanının
yüzkarasıdır.
O halde Afrika insanına ve bize düşen tek görev
şimdi daha daha süratle çoğalıp bilinçlenerek
dirnişe geçmemiz, sırtımızdan geçinen bu
asalakları silkinip atmamızdır. Aksi takdirde kökümüz
kesilinceye kadar nüfus planlamasına devam etmemiz bile haçlıları
memnun etmeyecek onlar yine hep bana felsefelerine devam
edeceklerdir.
Bütün bunlardan şu sonuca varıyoruz. Nüfus artışı
dünyamız için kesinlikle bir sorun değildir.
Akıllı ve insaflı bir şekilde meseleye
yaklaşırsak şu an için yapmamız gereken, nesli
yok etmekten ziyade, nesli çoğaltmaya çalışmamızdır.
Dünyamız, şu anki üretimiyle dünya nüfusunun bir
kaç katını daha besleyebilmek bir kapasiteye sahiptir. Bu
kapasite, bir takım tedbirler ve hamlelerle boş on kat
artırılabilir.
Olabilir belki dünyamızın nüfusu bundan bir kaç
yüzyıl sonra dünyanın imkânlarını
zorlatabilir, fakat o zamana kadar insanlığın hiç
bir engele uğramaksızın üreyebileceğini kimse
garanti edemez.
Yer yer patlayan silahlar, gözden ırak tutulmaya çalışılan
işgaller, katliamlar ve çarpışmalar, ufukta görünen
üçüncü bir dünya kıyımının habercileridir.
İnsan olarak insanlık için yapmamız gereken
şey, işte böylesi vahşiyane beynelminel,
kıyıma götürecek ihtirasları törpülemek, insanların
dikkatini varoluş sebeplerini çekerek, huzurun yollarına
işaret etmektedir.
Doğum kontrolüne dayanak arayanlardan bazıları da
eğitim meselesini ileri sürmüşlerdir.
Çağımızda eğitimin paralı oluşu,
eğitim okulun tek başına başaramayıp
ailenin de desteğine ihtiyaç duyması onların bu
iddialarını desteklemektedir.
Çok çocuk yapıp hepsini cahil ve istikbali sönük bırakmaktansa
az çocuk yapıp onları toplum için daha da itinalı
bir şekilde yetiştirmek çok daha faydalıdır,
derler.
Acaba bir evde çocuk sayısının az olması
mı çocukların eğitimi için daha faydalıdır
yoksa çok olması mı?
Müslümanca düşünürsek her şey kökünden
çözümlenir. En azından islâm devletinde çok çocuklu hiç
bir ailenin çocuklarının tahsilini yaptırabilmek için
maddi sıkıntıya düşmesi diye bir şey sözkonusu
değildir. Fazla çocuklar için tahsisat ayrılması görevini
devlet üstlenmiştir.
Tahsil doğrudan doğruya çocuğun karakterini,
zekasını ve toplumun yönlendirmesini ilgilendiren bir
konudur. Zekası tahsil yapmaya müsait olan bir çocuk için aşılmayacak
hiçbir zorluk yoktur. Yine zekası az olan veya toplum
tarafından okumak kendisine hoş gösterilmeyen bir çocuğu
maddi imkanların bolluğu kesinlikle tahsile zorlayamaz.
Çok çocuklu bir ailede ise büyükler bir nevi küçüklerin öğretmenleri
olurlar, ileri seviyedeki çocuk, küçüklerin derslerini kontrol
eder, tahsil hayatında onları kendi tecrübelerinden
yararlandırır. Böylece çocuklar ağabeylerinin tecrübelerinden,
büyükler kardeşleriyle yaptıkları ders
tekrarlarından faydalanırlar. Ve ev küçük bir sınıf
hüviyetine bürünür. Herkes içinden çıkamadığı
problemlerde bir diğerine başvurur. Diğer çocukların
ders çalışması evdeki çalışmaya pek
arzusu olmayanları da psikolojikmen çalışmaya
teşvik eder.
Az çocuklu veya tek çocuklu ailelerde ise çocuk en azından
yalnız kalmasından dolayı ruhen bozuk olarak
yetişir. Yine ailesinin tek çocuğu olması sebebiyle
bir takım kaprisler edinir. Evde kendi seviyesinde ders arkadaşları
olmadığı için derse karşı arzu duymaz.
Çözüm bulamadığı bir problemle
karşılaştığında -soracak bir büyüğü
olmadığı için- tıkanır kalır. Çok
çocuklu ailelerde ağabeyin üstlendiği görevi yapabimesi
için mutlaka özel bir hoca tutulması gerekir. Bu da ekonomik
bir problemdir.
Yine ailede çocuğun çok olması çocuklara toplumsal
bir takım alışkanlıklar kazandırır ve
onlann karşılıklı hakları gözetme alışkanlıkları
kazanmalarını sağlar.
Şimdi, nüfüs planlamasının ardındaki sinsi
planı görebilmek için bu işin tarihini birazcık
aralıyalım.
Nüfus planlaması bize 20. asırda diğer birçok
yenilikler gibi medeni Avrupa milletlerinden geçmiştir.
Bizim aydınlarımız da, Avrupalı medeni
bilginlerin farkedip işaret buyurdukları (!) bu tehlike
karşısında alarma geçmişler, doğan
çocuklarımızı, adeta dünyayı istila etmesi
muhtemel çekirgelere karşı tedbir alıyormuşçasına
acil ve insani düşünceden, duygudan ve merhametten yoksun bir
şekilde yok etmeye başlamışlardı.
Acaba Avrupalılarda bu kanaat neden hasıl olmuştu?
Bilindiği gibi Avrupalılar Hristiyandır. Hristiyan
evlilik müessesesi tahrif edilmiş şekliyle İslâmınkine
nazaran büyük farklılıklar arzeder.
Hristiyanlıktaki evlilik tek ve ebedidir. Hristiyan bir
erkek ikinci eşle resmen evlenemeyeceği gibi, eşi
ölmedikçe katiyyen boşanamaz.
Eşler birbirlerine kaydr hayat şartıyla
bağlıdırlar. Sistemin tenkidine konumuz
olmadığı için girmiyorum.
Eşlerin birbirleriyle geçinememeleri pek tabi muhtemel olduğu
için bu uygulama sonucu Avrupa'da her iki taraf da
kaçamaklar aramıştır. Namus mefhumu
zayıflamış, metres hayatı aleni bir hal
almış, kadınlardan pek fazla sadakat beklemek
aptallık alameti sayılmıştır.
Bu zorunlu bağlılığı en asgari dereceye
indirmenin en önce akla gelen yolu tabiki çocuk yapmamaktır.
Böylece mevcut olan evlilik müessesesi eşlerin her ikisine de
mali külfet getirmeyecektir.
Arkasından metreslerin çocuk yapma durumu ortaya çıktı.
Metres hayatına kayan bir erkeğin bu hayattan
beklediği şey yalnızca şehvetini tatmin etmekti.
Kazara doğacak bir çocuk amacı şehvet olan bir
kişi için hakikaten can sıkıcı bir şeydir.
İşte doğum kontrolü arayışları
Avrupa'da böyle bir ortamda doğdu.
Bir çok teknik gelişmeyi ve akıl almaz icatları
da beraberinde getiren 19. yüzyılda insan toplulukları büyük
değişimlere uğramıştır.
Teknoloji esnasında çok işin az güçle yapılmasıdır.
Fakat teknolojinin doğuşuyla, insanlığın
rahatlatması gerekirken korkunç bir rekabetin doğması
yüzünden aksine daha çok zorlanmıştır.
Ucuz ve seri üretim yapabilmek için çok sayıda insana
ihtiyaç duyulmuştur.
Fakat tam o esnada çıkarak dünyayı kasıp kavuran
dünya savaşları insan nüfusuna büyük bir darbe vurmuş,
geriye işe yaramayan hasta ve sakat bir erkek gurubu
bırakmıştır.
Kadınlar ise bu büyük dünya savaşlarından pek büyük
bir hasar görmeden çıkmışlardı.
Kocalarının yok olmasıyla şoka
uğramışlar ne yapacaklarını bilmez bir
şekilde evlerinde oturuyorlardı.
Bu durum emperyalistler için ele geçmez bir fırsattı.
Hakkını arayabilen, gerektiğinde hakkı için
mücadele eden ve ancak aldığı ücret miktarı
çalışan erkekler iş hayatından silinmiş,
geriye hakkını arama, güç kullanarak alabilme gücünden
yoksun, üstelik, çift yönüyle faydalanılması mümkün,
zayıf kadınlar kalmıştı.
Bu fırsatı değerlendirmek için dünya çapında
çok yönlü bir propogandaya giriştiler. Kadına yeni bir
ölçü çizilerek ona göre toplum hayatına katılmaya yönlendirildi.
Kadın alçaltıldığı ikinci
sınıflıktan çıkarılarak birinci
sınıf insan seviyesine yükseltildi. (!) Hür olduğu,
her yöndün erkeğin dengi olduğu ilan edildi.
Sonuçta kadın ne olduğunun farkına varamadan
kendini iş hayatının içinde buldu.
İlk anlarda her iki tarafda memnundu, işveren,
kadın işçinin hem işgücünden hem de vücudundan
faydalanıyor, kadınsa, iş hayatına
atılmanın sarhoşluğu içerisinde ne olduğunu,
nereye gitiğini farketmeden koşturup duruyordu.
Bu esnada, eskiden beri cereyan edip çok tabi olarak görülen
bir şey işveren açısından büyük bir tehlike
olarak belirmeye başladı.
Kadının doğum yapması iş
hayatını feci oranda baltalıyordu. Kadın her ne
kadar asıl vazifesini unutsa, işçi olmayı ana olmaya
tercih etse de şehvetinden vazgeçemiyeceği için tek tük
de olsa doğum olayları vuku buluyordu.
Tek derdi, kesesi ve şehveti olan uluslararası
emperyalistler bu duruma da tez elden bir çare buldular.
Çocuğun henüz ana rahmine düşmüşken
katledilmesi!...
Kemiyet itibanyla küçük, fakat keyfiyet itibarıyla çok
büyük olan bu cinayet sonucu, kadın haftalar hatta aylar boyu
sürecek olan hastalıktan kurtuluyor ve iş hayatına
kesintisiz devam edebiliyordu.
Yine onun vücudundan azami derecede yararlanan emperyalistler de
böylece, bu uzun müddet boyunca ondan ayrı kalmamış
oluyorlardı.
İşte bütün bunlar Avrupa'da doğum kontrolünü
zaruri kılan sebepler. Aile bütünlüğünün olmayışı,
fertlerin şehvetten öte bir değer tanımamaları,
kadının kocasının hanımı olmaktan çıkarılarak
umumun kadını yapılması ve iş hayatına
itilmesi...
Peki ya bizim toplumumuzda, islâm ümmetinde bu mendebur adetin
yayılmasını gerekli kılan bir şey var
mıydı? Bizim hayatımızı yönlendiren
dinimiz bize, sonu mutlaka yılıkıma gidecek olan bir
aile müessesesi mi öneriyordu? Mutsuz eşlere ayrılma
hakkı vermiyor muydu? Erkek ve kadınları birbirine
sadık kalıp kalmamakta serbest mi bırakıyordu,
fuhşu toplumda hor görülmeyen bir müessesese olarak mı
yerleştiriyordu? Voksa kadınları iş
sahalarına sürüklüyor veya umumun istifadesine mi
sunuluyordu?
Asla!... Hiç şüphesiz ki bizim dinimiz bu ve benzeri
saçma usûllerden ve insan karakterine aykırı
sistemlerden tamamıyla uzaktı. O, tek temel olarak insan
fıtratını kabüllenmiş, kanunlarını bu
temel üzerine bina etmişti.
O, ne aile yuvasını ihmal ettiriyor ne de doğan
çocukların ehemmiyet verilmeden sokağa
atılmasına razı oluyordu. Bilakis o, doğacak
çocuğa kendisini ümit ve hasretle bekleyen sıcak bir
aile ortamı hazırlıyor, doğuşundan ölüşüne
kadar muhafazasını garanti ediyordu.
Yine onun gayrımeşru çocuklar edinmesinin yollarını
daha işin başında tıkıyor, onun
ortanın kadın yapılmasına fırsat
bırakmayarak şerefli bir eş olmasını
sağlıyordu.
İşte böylece artık çocuğun katledilmesine
hiç bir sebep kalmıyordu. Zaten biz müslümanlar için,
-kafirlerde olduğu gibi- bir rızık endişesi de söz
konusu değildi. Yüce Rabbimiz doğacak olan bütün
çocukların sorumluluğunu üzerine aldığını
ilan etmişti.
O halde bize ne oluyor da kafirlerin sapık mantık
sistemleri sonucu sarılmak zorunda kaldıkları
yanlış reçetelere sarılacak kadar kendimizi
kaybediyor ve aklımızı uçuruyorduk.
Bizim Avrupalılarınki gibi bir problemimiz
olmadığı gibi, problemimizin vuküu halinde danışacağımız
yanılmaz bir tabibimiz vardı.
Hiç şüphesiz bu bir yanlış ve sapış
değil yanıltılış ve
saptırılıştı.
Müslüman toplum, âna sisteminin bu kadar oturaklı
olmasına rağmen kendiliğinden bu cahillik ve
sapıklık içine düşmemişti.
Maddi hakimiyetleri sonucu propoganda aletlerini ele geçiren
haçlı kuvvetleri, İslâm ümmetinin soyunu tüketmek
için en müsait yol olarak nüfus planlamasını
bulmuştu. Bu zahmetsiz ve kolay bir soy
kıyımıydı.
Yaptıkları katliamın hayırlı ve zaruri
olduğu bizzat müslümanlara kabul ettirilmiş, cellat
olarak bizzat müslüman anaları görevlendirilmişti.
Kısa bir süre sonra saçmalığı
anlaşılan doğum kontrolünü tüm Avrupalılar
devlet siyaseti olarak reddetmeye başladıkları halde,
İsâm ülkelerinde propogandalar daha da hızlanarak devam
etmiştir. Yine -isviçre ve israil gibi- nüfusu az, ihtirası
çok olan milletlerin nüfus artımı için bütün yollara
başvurdukları çağımızda bile bizim
yetkilerimiz işgüzarlıklarından birşey
kaybetmeyerek doğum kontrolünü yaygınlaştırma
çabalarına devam etmişlerdir.
Sonuç olarak şunu diyebiliriz ki, doğum kontrolünün
evrensel bir faydayla kesinlikle alakası yoktur. O, insan
aklının tahrif ettiği bir dinin
-hristiyanlığın- acıklı bir sonucu olup 19.
asırda kadının daha rahat sömürülebilmesi için
hazırlanmış bir komplodur.
Doğum kontrolüyle korunması sözkonusu olan şey,
insanlığın istikbali yahut kadınların
kıymetli vakitleri değil, emperyalist kadın sömürücülerinin
menfaatlarıdır.
Kürtajın en büyük tahriplerinden birisi kadın bünyesine
yaptığı aksi tesirlerdir. Kadın, vücudunun
tabii seyrine engel olunması sebebiyle dengesini kaybeder. Vücut
sağlığı bozulur. Bol bol kan kaybeder. Böyle
bir kürtaj ameliyesi çoğu kez kadının
hayatını kaybetmesiyle sonuçlanır.
Çağdaş doktorların uzun uzadıya
anlattıktan bu tahripler hepimizin malumudur.
Doğum yapmak kadının belli bir karakteridir. Yemek,
içmek ve dinlenmek nasıl ki vücudunun onlarsız
yapamıyacağı ihtiyaçları ise çocuk doğurmak
da bu nevi bir ihtiyaçtır.
Bütün bu yanlışlıklar batının saçma
felsefesinden kaynaklanmaktadır. Dünyadaki her şeyin bütün
nizamların insanın fıtratı,
yaratılış karakterleri ve psikolojisi esas
alınarak düzenlenmesi gerekirken iş tam aksine olmuş,
insan fıtratı zorla toplumun son şekline uydurulmaya
çalışılmıştır.
İnsan ve tabiat karakterinde bu tamiri imkansız
yaraları açtıktan sonra bir de bunu ilmi gelişme
olarak sunmaları görüntünün en çarpık yönüdür.
Esasında bu yapılan şey ilmi bir buluşu
tatbik etmek değil
insanlığı yokuşa sürmek yapması gerekeni
zorlaştırıp, yapılmaması gerekeni
kolaylaştırmaktır.
Buluşların insan için yapılması gerekirken,
insan buluşlar karşısında zavallı bir deney
hayvanı durumuna düşürülmüştür.
Kürtaj ameliyesinden sonra kadının vücudunun
dengesini kaybetmesi sonucu doğacak hastalıklarda,
meşru olarak doğan masum çocuğa harcanacak
paraların kat kat fazlası doktor kapılarını
aşındırırken harcanır.
Helal bir eserin ortaya konması mümkünken, alınteriyle
kazanılan paralar gayet şerefsiz bir hedef uğruna
heba olur.
Kadının fıtri olarak çocuğa ihtiyacı
vardır. Çocuğunu aldırdığı ilk günlerde,
inkar etse bile derin bir sızı, yeri doldurulmaz bir
eksiklik duyar. Vicdan azabı sürekli onu rahatsız eder.
Çocuklu kadınları gördükçe rahatı kaçar.Bir
yandan mahrumiyetin acısı, öte yandan işlediği
suçun ızdırabı onu eritip durur.
Bir kaç defa çocuk aldıran kadınlarda umumiyetle yüzde
doksan oranında kısırlaşma meydana gelir. Sürekli
yaralanan rahim bir gün çocuk yapma hassasını kaybeder.
Bir süre sonra yaptığı hatayı anlayan ve
çocuğa karşı önlenemez bir arzu duyan kadın
çocuk yapmaya karar verir. Fakat çoktan iş işten geçmiş,
doğum yapma şansını tamamen yitirmiştir.
Zamanla çocuk sevgisi öylesine şiddetlenir ki bir çocuk
edinebilmek için her şeyini feda etmeye razı olur.
İşte çağımızda korkunç boyutlara ulaşan
bebek ticareti bu fayda vermeyen son pişmanlığın
ürünüdür.
Verimli yaşlarını şehvetine uyarak, zevk ve
sefayla yahut emperyalistlere kanarak çalışmayla geçiren,
bu arada yavrularını peşi peşine katleden
pişman kadın kendisini ne olduğu, ne
olacağı belirsiz yabancı çocuklarıyla avutmaya
çalışır.
Bu avutma çabası çoğu kez fayda vermez.
Parayla aldığı çocuğa sevgiyle
bağlanamaz. Çocukta kendisini annesinin kucağından
koparıp alan bu cani kadına karşı ruhi bir
yakınlık duymaz.
Sonuçta çoğu kez dramatik olaylar vuku bulur.
Kadın içten sevemediği bu el çocuğunu en ufak
bir suçundan dolayı reddetmeye hazırdır. Çocuk da,
bu kadının annesi olmadığını
sezinlediği anda ona karşı olan tüm sadakat bağlarını
koparır ve bu hırsız kadına karşı
canavarlaşır.
Bu gibi dramatik vakalar kürtajı çözüm kabul eden
toplumların bitmez tükenmez baş
ağrılarıdır.
Yine Avrupa ve Amerikada şuyü bulup, Türkiye'ye de sosyete
camiasından başlayarak yavaş yavaş sokulan ev köpeği,
süs köpeği besleme adeti de bu sakat anlayışın
ürünüdür. Çocuğun, bakım ve zahmetlerinden kaçınan
bir çok kadın da kendilerini ufacık fino köpekleriyle
avutacaklarını, ruhlarındaki boşluğu bu
havlayan afacanla dolduracaklarını zannederler.
Bebeğin sesiyle şenlendirtnekten kaçındıkları
evlerini köpek havlamalanyla doldururlar. Sevgili yavrularının
yanaklarını okşayacaklarına bir köpek eniğini
okşarlar.
Zavallı kadın, aldanışının
cezasını ne kadar da alçalarak ödemektedir. Çocuk
annesi olmaktan kaçınırken, köpek bakıcısı
durumuna düşerek....
Son günlerde ortaya çıkmakta olan sperm bankaları
da bu yanılgının
yeni Ürünleridir.
Toplum kalitesini ve mahremiyetini alt üst edecek olan bu girişim
şu anda, saf bir ilmi buluş olarak sunulmaktadır.
Ardından yavaş yavaş uygulamaya geçilecektir.
Beşeriyetin bu birbirini takip eden saçmalarını görünce
insan ne diyeceğini şaşırıyor.
Bir yandan, geçim sıkıntısı, eğitim
yetersizliği sebebiyle öldürülen çocuklar, öte yandan
hesap dışı sayısız çocukların
doğması için milyarlık kuruluşlar...
İnsanoğlu bu yeni buluşlara acaba hangi amaçla adımlarını
atıyor. Açlığı önlemek için dünya nüfusunu
sınırlamak mı yoksa insan neslinin yok olmaya yüz
tuttuğu bir dünyada herkesi çocuk alarmına geçirmek mi
istiyor?
Hayır, hayır ne o ne de bu. Sadece ve sadece
tabiatın düzenini sarsmak için. Maddeci felsefesinin gereği
tabiatla çatışmak için.
Veya daha anlamlı bir açıklamayla, müslümaların
soyunun kesilmesini, inançsızların ve haçlı
ordularının karınca sürüleri gibi yeryüzünü
kaplamasını sağlamak için.
Avrupa'da çoktan gündemden çıkmış olan nüfus
planlaması meselesinin müslüman topraklarında tüm hızıyla
devam etmesi buna karşın, hristiyan topraklarında
sperm bankalarının yaygınlaştırılmaya
başlanması bunun delili değil mi?
Öte yandan sperm bankaları, ilmin, kürtaj yoluyla kısırlaştırdığı
kadınlara değişik bir yolla çocuk sağlamak için
giriştiği bir günah çıkartmak hareketidir.
Bu da yine mantıkla uyuşmayan garip harekettir, önce
yüzbinlerce lira harcayarak Allah'ın tabi yollarla
verdiği
çocuğu reddet, ardından yine yüzbinlerce lira
harcayarak senin olmayan bir çocuğu sahiplen.
Tüm bu saçmalıklar insanın, şeytani kibiriyle
evrensel reçeteyi reddederek, kendi dar çerçeveli aklının
söylediklerin uymasının sonucu, insanın, kendisine
en doğru yolu işaret eden Rabbını geri plana
atmaya devam ettiği müddetçe bu böyle gidecek.
Önce tabi olanı reddedecek. Kendi kafasınca
beşeriyete bir yol çizecek. Ardından hastalıklar,
sakatlıklar ortaya serilince oturup kötü kötü düşünecek,
ilaç arayışına geçecek. Sonra hastalığın
sadece dış görünüşünü iyileştiren buna
mukabil yüzlerce yan tesirleri olan bir ilaç bularak insanlığa
sunacak. Daha doğrusu önünde çaresiz bir şekilde
yatmakta olan hastayı bunu kullanmaya zorlayacak. Başka hiç
bir çaresi olmadığına inanan hasta bu yeni zehiri
ilaç niyetine yudumlayacak. Bu hal yanlış tedavi
altında can çekişen insanlığın tamamen yok
oluşuna yahut hakiki bir doktorun işe el
atışına kadar böylesine devam edip gidecek. Tabii
hakiki doktor gelinceye kadar insanlığın dayanmaya
mecali kalırsa...
Hayatın her sahasında böyle. Doğum kontrolünde
böyle, kadının tüm hallerinde böyle, ve en mühim
insanlığın hayatını düzenleyen kanunlarda
böyle...
Böyle olmaya da devam edecek, hakimler, müstekbirler üç kuruşluk
menfaatları için insanlığı kurban etme
felsefesinden vazgeçmedikçe, zayıflar, mustazaflar, kötüye
dur deme, idarecilerini yönlendirme ruhunu kazanmadıkça.
İnsanlık topyekün nefsine ve şeytanına
kulluktan vazgeçip Allah'a kul olup, onun hayat nizamına
teslim olmadıkça...
|