Ülkemiz lâik bir devlettir. Lâiklik, dinle devletin birbirine
karışmaması, kişilerin inançlarında hür
olmaları, diledikleri gibi yaşamalarının,
anayasa tarafından garantiye alınmasıdır.
Bu tip bir laikliğin hüküm sürdüğü bir devlette,
esasen hiç bir yetkilinin müslüman kadının örtüsüne
uzanmaya hak ve selahiyeti yoktur.
Laiklik gereği, devlet görevlilerinin dinsel kurallarla uğraşmaları,
hele hele kendilerini o dinin ilahı mesabesine getirerek,
helalleri haram, haramları helal kılmaları, dinin'in
gereği ile amel eden bir kişiye müdahale etmeleri
kesinlikle yasaktır.
Fakat ne yazık ki laiklik tarifindeki bu fonksiyonu sadece
idareciler arzuladıklarında üstlenmekte, sıra müslüman
fertlerin haklarını korumaya geldiğinde her türlü
zulüm ve haraketlere alet edilmektedir.
Mesela bir devlet müessesesinde veya okulda örtülü bir kadına
müdahale eden kişi, makamı ne olusa olsun salt kanunlar
nazarında suçludur. Normal şartlar altında takibata
uğraması ve cezalandırılması gerekir. Fakat
icraat bunun tam aksine cereyan eder. Laiklik basit bir çarptırmayla
bir anda himaye etmesi gereken değerlerin katili durumuna geçer.
Bu durum beşeri kanunların devasız illetidir,
ilahi kannunlarda hakların korunması esası sabitken,
beşeri kanunlarda tüm parlaklık ve çekiciliklerine rağmen
yalnızca idarecilerin menfaatlarının korunması sözkonusudur.
Yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi, aslında
başörtüsünü açtırmaya zorlayan kişinin,
karşısındakinin inancına müdahale ettiği için
cezalandırılması gerekirken hakim zihniyetin yorumu
devreye girmekte, hiçbir savunma hakkı verilmeyen müslüman
suçlu duruma düşürülmekte, devlet kapısından
kovulmaktadır.
Eşarp esasında başta duran basit bir örtüdür.
insan, örtünün bu sade görünümüne baktığında
bu kişilerin onun varlığından dolayı neden
bu kadar telaşeye düştüklerine şaşıyor.
Sanki bu bir başörtüsü değil nükleer başlıkmışcasına!...
Eşarp toplumsal fonksiyonunun yanında simgesel bir
değere sahiptir.
O, kendisini başında taşıyan kişinin müslümanlığına
şahadet etmektedir.
Müslüman, Allah'a teslim olan, O'ndan başkasına
kulluğu katiyetle reddeden kişidir.
İslâm kendisini din olarak kabullenen kişiye,
Allah'tan başkasının önünde eğilmeyen bir
irade, hakimiyetten başka bir şık kabul etmeyen kesin
bir şeriat, şahadetten üstün bir mükafat tanımayan
imanlı bir ruh bahşeder.
Esasında bunların başörtüsünden telâşa
kapılmalarının yegane sebebi onun simgesi olduğu
bu tavizsiz imandır.
Yoksa tarihin hiç bir çağında kitlelerin basit bir
bez parçası yüzünden kıyasıya mücadeleye giriştikleri
görümemiştir.
Başörtüsünün ardındaki güçlü iman
potansiyelinden haberdar olan beşeri sistemler,
muhataplarını, kendi temel ilkelerinden olan
laikliğin bağışladığı haklardan
mahrum ederek kendi içlerinde tutarsızlığa düşme
pahasına bile olsa örtüden uzaklaştırmaya çalışmışlardır.
Görüldüğü gibi mesele, kanun adamlarının
kanundan taviz vermemesi, bir azınlığın kaçamak
araması şeklinde olmayıp, çoğunluğun,
kanunların verdiği sıradan haklara razı
olmalarına rağmen hakim azınlık kitlenin çeşitli
dolaplar döndürerek, yazılı kanunların verdiği
bu hakları almaya çalışmalarından ibarettir.
Örtüsünü açmaya zorlanan bir kadın aslında büyük
bir imtihanla karşı karşıyadır. Ona teklif
edilen şey örtüsünü çıkarması değil,
Allah'ın kanunları ile beşeri kanunlar arasında
bir seçim yapmasıdır. O, fiiliyle ya şahadetini
tekrarlayacak ya da çağdaş fravunlardan birisini ilah
tanıyacaktır, örtü onun Allah'a olan imanının
ifadesidir. Soyunukluk ise beşer kanunlarına
ittibasının.
Meselenin bu olduğu anlaşıldığında,
hiçbir müslüman kadın tereddüde düşmeden kararım
verir. Burada ne işten atılmanın ne okuldan
uzaklaştırılmanın bir tesiri ne de bizim
ısrarlarımızın herhangi bir fonksiyonu
vardır.
Müslüman kadını, müslüman kadınıdır.
Hiç şüphesiz, imanı ona ne yapacağını
fısıldayacaktır.
İş, kanunlar nazarında başörtüsünün
statüsünü tayin etmekse bu apaçıktır. Kanunlar açısından
başörtüsü suç olmayıp bizzat anayasanın
himayesindeki bir haktır.
Yok muhatabımız, maskesini çıkarmış ve
kanun benim -iki dudağım arasından çıkandır
diyorsa -ki vakıa odur- karşılıklı olarak
oynadığımız saklambaç sona ermiş demektir.
İş, yol ayırımı noktasına
gelmiştir. Herkes, yolunu çizecek, inancının
gereğini yapmak için her türlü mücadeleyi göz önüne
alacaktır. Tarih işte bu mücadelenin hikayeleriyle
doludur.
Bundan kısa bir süre önce evimizle, okulumuz arasında
bir kız meslek lisesi vardı. Okulun kapısına geçen
vakıalar pek gözümden kaçmazdı.
Devlet adamlarının, devlet adamlığından
çıkıp din ıslahatçısı olmaya
zorlandıkları son zamanlardaydı.
Bir gün yine oradan geçerken gözüme, okulun kapısına
doğru yaklaşan örtülü kızlar takıldı.
Örtüleriyle şirin, imanlarıyla asil kızlar. Benim
bacılarım!...
Neden sonra kapıya vardılar.
Eller yavaş yavaş başlara uzandı. O
işlemeli güzelim eşarplar sıyrılıp
alındı.
Kalbimde derin bir sızı hissettim. Beynim ani bir
darbeyle vurulmuşcasına sarsıldı.
Eşarplarıyla derin bir asaletin timsali olan bu
hanım kızlar, benim bacılarım, bir anda
bambaşka birileri olmuşlardı.
Onlar çantalarına hapsettikleri eşarplarıyla,
izbandut bekçinin önünden geçerek kaybolup gittiler.
Geriye benim kalbimdeki sızı kaldı.
Bu korkunç vakıa her iki açıdan da müthiş bir
faciaydı.
Daha önce açık veya kapalı bir çok kadınlar görmüştüm.
Her birinin gözümde ayrı bir değeri vardı.
Vakıa eşarbın belli bir iman olgunluğuna
delalet etmesiydi. İmansa ruhta yer edinirdi. Onun belli bir an
için o ruhtan çıkarılması asla mümkün değildi.
Oradaki kızlar başlarını açmakla Allah'ın
ahkamını reddediyor, çağdaş ilahlara boyun
eğmeyi kabulleniyorlardı. Ardından çıkarken
eşarplarını örtüyor ve geriye imanlarını
kazandıklarını zannediyorlardı.
Aman Allah'ım, iman bu kadar basit bir şey miydi?
Öte yandan bu kızların devlet kapısına
girerken eşarplarını çıkartıp, onun
kontrolünden kurtuldukları anda