|
ÇALIŞAN KADIN
Kadın ve erkek, toplumu oluşturan iki temel unsurdur.
Fizyolojik yapı olarak kadın erkeğe oranla oldukça
zayıf ve güçsüzdür. Normal şartlar altında, ancak
iki kadının kuvveti bir erkeğe denk olabilir.
Duygusal yönden ise kadın daha yüklü erkek ise aksine
çok katıdır.
Bu Özellikler sebebiyle tarih boyunca -evrensel toplum özelliği
olmayan Amazonlar dışında- kadın; umumiyetle ev
bakımı, yemek, kocaya hizmet ve çocuk eğitimi görevlerini
üstlenmiştir.
Erkeğin görevleri ise kadına göre daha çok kuvvet ve
katılık istemektedir. Belli başlıları
arasında, evin yiyecek ve giyecek masraflarını
karşılamak, dış tesirlere karşı aileyi
ve aile yuvasını korumak, en önemlisi neslin devamı
için kadına kocalık yapmaktır.
İslâmiyet insan tabiatının gerektirdiği bu
iş bölümünü kabul etmiş, düzenli yürümesi için bir
takım müeyyideler koymuştur.
Avrupadaki teknik inkilabı müteakiben bu fıtrî
özelliği kabul etmeyerek kadın erkek eşitliğini
ileri sürüp her ikisinin de tüm işlerini aynı
eşitlikle başarabileceğini öne sürenbir görüş
siyasi iktidarlar tarafından kabul görmüş, hemen
ardından da halifesini kaybeden islâm alemine sızmaya
başlamıştır.
Bu görüş evvela bir cemile olarak kadına seçim
haklarını tanıyor, erkeklerle ilişki kurup
dilediği oranda beraber olabileceğini
müjdeleyerek nefsini tahrik ediyor ardından da
oluşturduğu hür kadın
anlayışının gölgesinde sinsice faaliyetlere
girişerek kadını her sahaya itip emperyalist
gayelerine alet ediyordu.
Halbuki kadının iş hayatına
atılması gerek kadın, gerek erkek gerekse toplumun
ekonomik ve ruhi istikran açısından -tehlikesi tüm
boyutlarıyla ortada- korkunç bir intihardan farksızdır.
İlk ele alacağımız konu, kadının
fizyolojik zaaflarıdır. Bu zaaf dolayısıyla
kadının çalışması hem vücudunda büyük
tahribatlara yol açar hem de iş hayatını felce
uğratabilir.
İş sahalarının büyük bir bölümünü oluşturan
ve kaba kuvvet gerektiren alanlarda kadının
başarısı sıfırdır, istisnalar
dışında hiç bir kadın kaba kuvvetle iş
yapmaya muktedir olamaz. En kısa zamanda bedenî ve ruhî
hastalıklara düşerek dünyaya, en azından
sağlığına veda etmek zorunda kalır.
Modernistler bu gereği, " O halde kadınlar da
kendilerin uygun iş alanlarında çalışsınlar."
sözüyle örtbas etmek isterler. Fakat bu sözü mukabil bir yandan
geçinme imkanlarını daraltıp öte yandan da kadının
her sahada çalışabileceği inancını topluma
empoze ederek en yorucu iş sahalarına çekenler de yine
onlardır.
Hakim idareci görüşün uyguladığı bu art
niyetli politika sonucu sahipsiz kadınlar ve geçinemeyen
ailelerin kadınları iş aramaya koyulurlar. Kendine
uygun iş sahasında çalışma önerilmişse
de, ikinci sınıf kadınlar kendilerine uygun
işlerin çoktan genç ve güzel kadınlar tarafından
işgal edilmiş olduğunu görürler. Böylece bedeni
kuvvet gerektiren işler karşısında zorunlu seçmen
durumuna düşerler. Açlık ve sefaleti tercih
edemiyeceklerine göre tek seçenekleri yaşayabilmek için, sağlıklarını
ve canlarını, dolaylı olarak da namuslarını
piyasaya sürmektir.
Diğer alanlarda da kadın, fizyolojik zaafları ve
kadınlık hasletleri sebebiyle gerekli
başarıyı gösteremez. Memurluk yaşamında da
çoğu kez, içinde bulunduğu dairede nahoş
olayların meydana gelmesine isteyerek veya istemeyerek meydan
verir. Bu kişilerin niyetlerini ve kadının
karekterini çok aşan bir problemdir. Her ne olursa olsun
tabiat olarak erkeğin kadına karşı engellenemez
bir meyli vardır.
Batılılar toplumun olgunlaşmasıyla bu gibi
problemlerin tamamıyla ortadan kalkacağını söyleyerek
bizi avutmaya çalışırlar. Fakat onların bizi böylece
avutmalarına rağmen kendi olgunlaşmış
toplumlarında (!) hâlâ en yüksek derecedeki bakanlarının
bile sekreterleriyle olan ilişkileri sonucu doğan
skandallar sona ermemiştir. Yine pek yakın bir zamanda
Avrupalı büyük memurların sekreterlerini cariyeleri gibi
kullandıklarından yakınan da kendi üst derecedeki
yekililerinden birisidir. Bu sekreter kızcağızlar, görevlerine
olan sadakatlerini patronlarının çocuklannı
karınlarında taşımakla ispatlamaktadırlar.
Evlerinde kocalarına maaşla birlikte bir bakan, bir patron
çocuğu takdim etmektedirler.
Bu aile yapısına, toplum yapısına olduğu
gibi kadın kişiliğine de vurulan korkunç bir
darbedir. Kadına iş sahalarının açılması
ona iyilik olmamış bilakis onu sorumsuz kullanılan
orta malı durumuna getirmiştir.
Sözlerim belki çalışan
bacılarımızı üzebilir ama bütün bunlar bize
modern yaşantının yollarını gösteren
medeni Avrupalıların hayatlarında hergün cereyan
eden olağan şeylerdir. Aynı durum eskiden kalma ata
ahlakının tüm engellemelerine rağmen toplumumuzda da
süratle çoğalmaktadır.
Görüldüğü gibi kadının çalışmasında,
normal sınırlar içinde bir çalışma olayı
değil, kadının kadınlığının
sömürülüşü sözkonusudur. Bu kadınlık açısından
hakikaten üzülmeye değer bir acıdır.
Öte yandan kadının çalışması iş
hayatındaki dengeyi alt üst eder.
Toplumdaki iş kapasitesi daima belli bir oranda sabittir. Bu
da umumiyetle erkek sayısına eşittir. Bu sahaya
kadınlar da el atınca işe giren kadın
sayısınca erkek açıkta kalır.
İşe giren kadınlar umumiyetle aileye ek gelir
sağlama sevdasındadırlar. Erkeklerin yüzde yüze
varan bir çoğunluğu ise geçimi için çalışmak
zorundadır.
Görüldüğü gibi kadına çalışma
kapısı açıldığında, bir zümreye daha
geniş imkânlar sağlama uğrunda diğer bir zümre
açlığa itilmektedir.
Tehlikenin en büyüğü bundan sonra başlar. Aç veya işsiz
kalan bir kişinin yapacağı tek şey
anarşidir.
Nitekim yaşadığımız dönemde bu
uygulamanın ibret verici bir sonucu olarak, anarşi tüm
baskılara rağmen her on yılda bir patlak vermekten
geri kalmamaktadır.
Terörizm ve anarşinin kökleri, anarşistleri
yakalayıp hapse atmakla veya öldürmekle kurutulamaz. Bu, sıtmayı
gidermek için sivrisinekleri öldürmeye başlatmak gibi
mantıksızca bir iştir.
Sıtmayı önlemek için nasıl ki
bataklığı kurutmak gerekiyorsa, anarşiyi
önlemek ve toplumsal huzuru sağlayabilmek için en etkin maddi
reçete, erkeklere iş bulmak, insanların ceplerini ve
boş vakitlerini doldurmaktır. Manevi olarak ise ruhi ve
fikri boşluklarını doldurup onları tatmin
etmektir.
"Toplumun çekirdeği ailedir." sloganı,
modernistlerin bilimsel çalışmalarından çıkarttıklarını
övüne övüne anlattıkları cafcaflı bir laftır.
Evet, onların daha yeni anlayabildikleri ve İslâm'ın
ondört asırdır söylediği gibi toplumun temeli
ailedir. Aile fertleri huzurlu ve yapısı tutarlı
olursa toplumda huzurlu ve tutarlı olur.
Ailenin esası karı, koca ve çocuklardır.
Aile kurmanın ve bir kadınla hayatı
birleştirmenin şehevî arzuları tatminden öte cihanşumul
bir ehemmiyeti vardır. Bu da yarınları yaşayacak
olan yeni neslin dünyaya getirilmesi, eğitilmesi ve
yetiştirilmesidir.
Çocuğun dünyaya gelmesinde kadın ve erkek eşit
rol oynarlar. Çocuk dünyaya geldikten sonra ise erkeğe onun
ihtiyaçlarını karşılamak, kadına da
eğitmek ve büyütmek vazifeleri düşer. Çalışan
kadın ise bir çok yönlerden bu görevi yerine getiremez.
Evvela onu en temel besin maddesi olan ana sütünden mahrum bırakır.
Ana sütü, yeri hiçbir besin maddesi tarafından
doldurulamayacak mühim bir gıdadır. Yeni doğan bir
çocuğu ana sütünden mahrum bırakmak kadar büyük bir
hata düşünülemez. Böyle bir çocuğun bedenî ve ruhî
yapısında yeri doldurulamaz boşluklar belirir.
İkinci olarak onun eğitim ve terbiyesiyle de
meşgul olamaz. Tabi olarak hizmetçilere veya kreşlere
teslim etmek zorunda kalacaktır. Çocuk, amacı sadece para
kazanmak ve geçimini sağlamak için bu işi seçen ve
çocuğa bir eşyadan öte hiç bir değer vermeyen
bakıcıların elinde bedenen ve ruhan
hırpalanacaktır.
Anne sevgisinden ve himayesinden yoksun çocuklar umumiyetle pısırıklaşır,
köleleşir ve insani birçok duygularını; haysiyet,
ciddiyet, namus gibi hasletlerini kaybederler.
Bu bakımın aile bütçesinde oluşturduğu
hasar ise hiç de küçümsenmiyecek kadar büyüktür. Çoğu
kez, akşama kadar çalışmak zorunda kalan kadın
ay sonunda kazandığı paranın büyük bir kısmını
bakıcıya yatırmak zorunda kalır.
Üçüncü ve en mühim mahzur, çocuğun ana
şefkatinden mahrum kalmasıdır. Çocuğunu
akşam uyuduktan sonra, sabah da uyanmadan önce görür. Bazen
uyanıkken görse bile bu görüşmeleri ihtiyaçların
en yoğun olduğu saatlara rastlayacağı için
birbirleriyle ilgilenmeleri mümkün olmaz. Kadın, çocuğunun
gün boyu neler yaptığından habersizdir. Çocuk ise
anneye, kendisinin dünyaya gelmesine vesile olan bir canlıdan
öte herhangi bir yakınlık duymaz.
Bunun sonucu toplumda sevgi ve acıma duygularından
yoksun taş yürekli, zalim ruhlu, korkunç insan tipleri çoğalır.
Bir de toplumun kaderi bu taş yürekli insanlar
|