İlim

MEHMED ZAHİD KOTKU

SEHA NEŞRİYAT

 

 

İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ 7

İlim  9

ilim islâm'ın hayatı, imân'ın direğidir  13

İlimsiz din olmaz 16

Fıkhın önemi      19

Din nasihattir    21

imanın dürüstlüğü ilme bağlıdır    23

ilim mü'minin kaybolmuş malıdır         24

ilmin faydaları   27

ilimden daha kârlı kazanç yoktur   29

İlîni talep farzdır     31

ilim amelden hayırlıdır 34

İlmin fazileti ibâdetten fazladır  37

Ashâb-ı kirama uyma     48

ilim mü'minin dostudur  50

Bir meseleyi öğrenmeğe çalışmanın miikâfatı56 

Allah ilimle bazı kavimleri yükseltir Beşikten mezara kadar ilim 57

      59

ilimden maksat Allah rızâsını kazanmaktır    61     

ilmin diğer faydaları   63

ilim süstür 63

ilim talebi keffârettir 64

Bize ilim, düşmanlara mal    65

ilim, mal ve mülkten hayırlıdır    65

Him meclisleri    65

Faydasız ilimden sığınma     66

Faydalanılan ilim 68

îlmin-fehmin artmasına duâ   69

Kabz ve ref olunmadan ilme çalışınız     70

ilimde yarış      74

îlim sormakla öğrenilir 76

îlim öğrenmek isteyenlere yardımcı olmak 78

îlmin anahtarı    79

Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmek    82

Kur'ân-ı Kerîm'i öğretmek    84

Çocuklara ve gelecek nesillere Kur'ân'ı 

öğretmenin fazileti     89

Bilginin başı Allah'ı bilmektir    93

îlim ve ihlâs     98

Hikmetin başı Allah korkusudur     102

îlim ve Zühd      106

Ruh temizliği ve ilim   109

îlmin kısımları   114

Gönül ilmi  117

îlim ve cihad     121

îlim ve edep      124

Amel edilmedikçe ilimden- ecr alınmaz    125

Hafıza zayıflığı günahlardandır    126

Cehalet     128

Ümmîlik cehalet değildir     133

îlmin âfetleri    135

 

ÖNSÖZ

îslâm hayatını isteyen herkese söylenecek ilk söz "ilme çalış" olmalıdır.

Hem kendine, hem cemiyetine ve hattâ beşeriyete faydası dokunan kimsenin hayatına hayat derler. İslâm'ın hayatı ise ilim olduğuna göre, bu ilme sahip olmayan kimsenin îslâmî hayatı da, sağlığı olmayan hastanın haline benzer.

İnsanlarda cahillik kadar büyük kusur olmaz. Evvelâ; Allah teâlâ'yı, sıfatlarını, emirlerini ve yasaklarını öğrenmek, Peygamberimizi ve sünnetlerini bilmek, Allah teâlâ'yı ve onun Rasûlü-nü sevmek hep ilme bağlıdır. Onun için ilim muhakkak şarttır. Bunları iyi öğrenmek, her mü'min ve müslümanın başlıca vazifesidir. Allah teâlâ cümlemizi dinini iyi bilen kullarından eylesin, âmîn.

Bugün dünya hayatımızdaki sa'âdet ve selâmet, rahmet ve huzur, yine hep ilme muhtaçtır.

Muhammed Zâhid b. Ibrahim el-Bursevî'nin eserlerinden derlenen bu risalede, ilmin gerçek mânâsı, ilim öğrenmenin fazileti ele alınmaktadır.

îlk baskısında bir arada sunulan ilim ve âlim konusu, yeni ilâvelerle genişletilirken, cep kitaplarımızın normal hacminden çok farklı boyutta olmaması için, bu defa iki cilde ayrılmış bulunmaktadır. Tabiîdir ki ilimle âlim kesin olarak biribirinden tamamiyle ayrılamıyacağından, ikinci kitaba da başvurulması, konunun tamairiT lanması için uygun olur.

Allah cümlemizi ilmiyle âmil olan mü'min-lerden eylesin. Âmîn...

SEHA NEŞRİYAT

İLİM

Cenâb-ı Kâdir-i Mutlak hazretleri'nin Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın müteaddid âyetlerinde ilmin fezâili hakkındaki emirleri pek çoktur.

ilim, haddizatında en ulvî ve en küdsî bir nimettir. Cenâb-ı Hak'kın ulemâyı Kur'ân-ı Kerîm'inde övdüğü ve peygamberlerine de ilim ihsan ettiği ve ilmin sıfât-ı ilâhiyeden olduğu ve onun aynı zamanda peygamberlerden bize mîras olarak kaldığı düşünülünce ehemmiyeti daha da iyi anlaşılır. Ve bu ilim sayesindedir ki; medeniyet dediğimiz bugünkü devirde gözleri kamaştıran sür'atli ilerlemeler, ây'lara kadar gidip-gel-meler, hep bu ilmin neticeleridir. Dinimiz ilim, okuma ve yazma ile ilim tahsiline o kadar ehemmiyet vermiştir ki, şimdiye kadar hiçbir kavim ve millet, bu ehemmiyeti gösterememiştir.

Bugün dünya hayatımızdaki sa'âdet ve selâmet, rahat ve huzur, yine hep ilme muhtaçtır, ilmi çok olanın üstün olduğu açık bir şekilde göz-

10

lerimizin önünde. Fertlerin bütün mahsûlleri hep ilmin mahsûlüdür. Fakat yine hepsi dünyaya ait, âhirete bir şey yok. Belki neticede inkâra gidip küfür üzerinde ölmek var ki, bu hayata ve bu bilgiye acımak lâzım.

Gerçek ilim bizi tevhide, imana, İslâm'a yanaştırıp Cennete götüren ilimdir. Yoksa şeytanî bir ilim mevzûumuz dışındadır.

Dinimizin ilim hakkında gösterdiği sa'y ve gayreti yazmakla bitirmek mümkün değildir.

tlim hakkında yalnız "Tergîb" ve "Terhîb" in 1. cildinde yüzotuz adet hadîs-i şerîf olup diğer kitaplarda olanlar müstesnadır: ilim öğrenmek, sa'y ve gayret edip çalışmaya bağlıdır. Fıkıhta ulûm-ı şer'iyyeyi öğrenmek, farz, vâcîb ve sünnetlerle birlikte keraheti ve fesadı mucip mes'ele-leri iyi bilmek, hadîs ve tefsir ilimlerine güzelce âşinâ olmak, yani tam bir din âlimi olmak için çalışmak lâzımdır.

Büyükler de şöyle demişler:

Kıymetin ilmin kadardır, ilmin arttır ey

aziz;

Ger dilersen halk içinde artar kadrü kıymetin.

Âdeminin ziyneti ilm-i hünerdir, doğru

bil;

Muhterem olmak dilersen, ilme sarfet him-

11

metin.

ilmin evveli soğan gibi acıdır. Sonu ise baldan daha tatlıdır.

*   * #                                     \

Bazı köleler ilim sayesinde hür olmuşlardır. Bazı hür kimseler de cahillikleri sebebiyle köle

olmuşlardır.

*  * *

Siz ilmi öğreniniz, her ne kadar malınız çok ise de. Çünkü ilim mal üzere maldır. Her ne kadar güzel iseniz de ilim öğreniniz. Çünkü ilim güzellik üzerine güzelliktir.

*  * *

ilmi istemek insana hem mal, hem de şereftir.

Hevâ-yı nefse uymak hem günahtır, hem de

yokluktur.

*  * *

Bana ilim öğreten, muhakkak beni kendine köle kılmıştır.

Biz Cebbar olan Allah teâlâ'nın taksimine razı olduk.

Bizim için ilim yeter, düşmanlara da mal. Çünkü mallar çok yakında kaybolur.

12

İlim ise daima artar durur.

* * *

insanın üç babası vardır. Asıl babası, kayınpederi ve hocası. Bu babalardan en hayırlısı sana ilim öğretendir, vesselam.

* * *

Fakat bu ilimlerden maksat ilm-i şer'îdir. Dünya ilimlerinden, dünyada bulunduğu müddetçe sahibi faydalanır. Eğer iman ve amel-i sâlihi var da, niyeti de ümmet-i Muhammed'in selâmeti ise ve bunun için çalışıyorsa, bu sefer ecir ve sevabı iki kat olur.

Bu hususta Abdulhâlik Gucdüvânî'nin oğluna: "Ey oğul! ilim öğrenmekten bir adım geri kalma. Fıkıh ve hadîs ilmini öğren. Câhil sofulardan olma!" diye yaptığı şu nasîhat ne kadar iyi ve şâyân-ı dikkattir. Bizim bunların hiç birisini yaptığımız yok. Dünyanın istikbali hangi tarafta ise, hemen o tarafa dönüyoruz. Halbuki asıl olan âhirettir. işte bugün yemekte olduğumuz tavuk ve etlere hiç dikkat ettiniz mi? Nasıl besleniyor? Hiç düşündün mü? Bunlar hakkında ma'lumat almak için ehl-i ilme bir soru sordun mu? Yukarda arzettiğim gibi, ehl-i ilim, zamanımızdaki Arapça ve Farsça diline âşîna olan kimseler değildir.

13

ÎLİM İSLÂM'IN HAYATI, İMÂİV'IN DİREĞİDİR

 y.   J\

"İlim, İslâm'ın hayatı, imanın da direğidir. Bir kimse bir şey öğretse, sevabı kıyamete kadar büyür. "

Bu ne büyük bir ifâdedir. Müslümanın bunda çok dikkatli olması lâzımdır. Bugünkü perişanlığımızın yegâne sebebi bu ilme vukûfsuzluğu-muzdur. Kendi bildiğine göre hareket eden, islâm'ın hayatı olan can damarlarına sahip çıkmayan kimselerin, mümkün olduğu kadar nıüsllimanlığı parçalamaya çalışmakta olduğu görülmektedir. Bu ise dinsizlerin ve Avrupalıların ekmeğine yağ sürüldüğüne delâlet etmez mi? Çünkü, Müslümanlar, tek bir ceset, tek bir vücûd gibidir, gibi buyruklara ne dersiniz? Bir cesedin en ufak bir parçasının bile ayrılmasının ne büyük

14

ızdıraplara sebep olduğu dâima görülen ve bilinen şeylerdendir. Hele kavî bir bacakta, göz, kulak gibi azalarda bu ayrılık olursa, artık acıyı siz tahmin ediniz. Cümlenin ma'lûmudur ki, hayat sağlık ile kâimdir. Sağlık olmadığı zaman hayatın ne kıymeti vardır? Gerek hastahanelerde, gerekse tımarhanelerde inleyen zavallıların hayatlarına hayat mı dersiniz? Onlar bir bakıma cemiyete zararlı kimselerdir. Hayat denince, hem kendine, hem cemiyetine ve hattâ beşeriyete faydası dokunan kimsenin hayatına hayat derler. İslâm'ın hayatı ise ilim olduğuna göre, bu ilme sahip olmayan kimselerin Islâmî hayatları da, sağlığı olmayan hastalara benzer. İslâm cemiyetine de zararlı olurlar. Bu da şüphesiz İslâm'ın istediği bir hayat değildir. Binâenaleyh İslâm hayatını isteyen herkese denilecek ilk söz: "İlme çalış" olmalıdır. Bunu da unutmamalıdır ki, matlûp olan ilim şer'î ilimdir. Bu ilm-i şer'îden başka bir ilme luzûm yok demek değildir. Evvelâ din ilmini, Kur'ân'ın tefsiri, hadîs, fıkıh ilimlerini öğrendikten sonra gücün yettiği kadar diğer ilimleri öğrenmeğe çalışmana kimse manî olmaz. Yalnız zararlı ilimler müstesna.

İlim, islâm'ın hayatı olduğu gibi, dinin direğidir. En basit çadır bile direksiz olmadığı gibi, dinin direği olan ilim olmadıkça, o din nasıl ya-

15

şar?

Hadîs-i şerifte buyuru luyor ki, "ti i m İslâm'ın bir rüknüdür, İslâm'ı ayakta tutan bir esastır."

ilim olmayınca islâm gider, din gider, herşey gider. O zaman insanın Afrika'daki yamyamlardan farkı kalmaz. Belki bu sözümü ayıplarsınız, yamyamın yamyam olmasının başlıca sebeplerinden birisi cahilliğidir.

16

ÎLÎMSİZ DÎN OLMAZ

 

 '''.*»'*

         '

"İlim dindir. Namaz da dindir. Bakınız, ilmi kimden alıyorsunuz ve namazı nasıl kılıyorsunuz? Şu namaz var ya, siz kıyamet gününde bundan sual olunacaksınız."

tbn Ömer (radıyallahü anh)'dan rivayet edilen hadîs-i şerîfte, ilmin aynı zamanda din olduğu bildiriliyor. Yani dinin iktizası ilimdir. Çünkü ilimsiz din olmaz. Yukarda da arzolunduğu gibi din, ilim üzerine kâimdir. Her kim dinini iyi öğrenmek istiyorsa, ilim öğrensin. Ilm-i tefsir, ilm-i hadîs, ilm-i fıkıh da bu zümredendir. Ve hattâ sarf ve nahiv de bunlara katılabilir. Hattâ sarf ve nahvi kuvvetli olmayanlar, bazen büyük hatâlara düşebilirler. Dinin aslı ve esası ilme dayanır, ilmi olmayanın dini de yok demektir. O zaman deriz ki, bu kadar câhil dindarlar var ki, bunlara dinsiz demek hiç doğru olur mu? diye bir sual çıkar. Cevaben deriz ki, VERÂ bahsini iyi oku, Tasavvufî Ahlâk kitabında bu hususta daha geniş bilgi vardır. Bugünün bilgini de, câhili de, hem

17

içki içer, hem kumar oynar. Fakiri hem faiz yer, hem çıplak gezer. Dansa, baloya gider. Zekât vermez, İslâm'a yardıma gelmez. Sonra bir de bakarsın mason olmuş. Zaten namaz kılmaz, oruç tut- raaz, hacca gitmez, gittiği de yok. îster mason, ister komünist, ikisi de bir. Yahudi dolabı. Din, ilimle kâimdir. Hem kendini aldatma, hem de başkalarını. Eğer müslüman ise, bunların hiç birisi müslümana yakışmaz. Ehl-i îman bunlardan bendir. Zîra ilimleri, sahibini bunlardan meneder. Şu halde bunlarda ilim hiç yokmuş demektir. Zîra ilim nurdur. Kıvamı verâ'dır. Karanlık ve dalâleti kat'iyyen istemez. Bak; din, ilim olduğu g ji (Namaz da dindir.) Şimdi bundan ne anlarız, deme. Namazı olmayanın dini de yoktur. Ma'lum ya, dindar müslümanlar üç sınıf üzeredirler.

Bir kısmı salâbet-i dîniye sahibi, olgun ve kâmil kimsedir. Namaz vesâir ibâdetlerinden zerre kadar fedakârlık yapmadıkları gibi, bir çok nafile ibadetlerle kendilerini takviye ederler. Maksatları, gayeleri hep rızâ-yı ilâhîdir. Onun haricine kat'iyen çıkmazlar ve onun için bilcümle yasak ve menhiyattan çok uzaktırlar.

İkinci kısmı daha zayıf, üçüncü kısmı ise, ondan da zayıf. "Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûlullah" diyenlerin Cennete gireceklerine dâir tebşîrat çok, fakat şartlan vardır. Evvelâ; "bu

18

kelimeyi ihlâsla söylemek lâzımdır" demişler, îhlâs nedir? diye sormuşlar. Cevaben:

"Seni Allah (Azze ve Celle)'nin yasaklarından menetmesidir." buyurmuşlardır. Bu yasaklar ki, günah kitaplarında sayılı ve yazılıdır. Onları öğrenip onlardan kaçmak lâzımdır. Meselâ: Yılanın sokucu olduğunu bilen kimse, tabi-atıyle ondan uzak olur. Aslan da böyle, diğer zararlı şeylerin hepsi de öyle değil mi? Ufacık mikroptan bile nasıl kaçıyoruz? Zîra zararı meydanda. Öyleyse; Allah (Azze ve Celle)'nin yasakları var. Günahların baştan başa hepsi maddî ve manevî zararlarla dolu, ibâdetler de maddî-manevî faydalarla dolu. Öyleyse bu zararları bile bile irtikâp etmek, şüphesiz akılsızlık alâmetidir; lâkin deli değildir. Şu halde "delilik 40 çeşittir" derler. Bu da onlardan birisi; faydasını bilmeyen, zarardan kaçınmayanın aklı da o kadardır.

ilim dindir, namaz da dindir. Öyleyse bu ilmi kimlerden aldığınıza ve namazı nasıl kıldığınıza iyi bakınız. Çünkü yevm-i kıyamette bunlardan sorulacaksınız. Cenâb-ı Hak yardımcımız olsun. Dinimizi iyi bellemek ve namazımızı da dikkatli kılmak nasip eylesin, âmîn.

19

FIKHIN ÖNEMİ

"Fıkıh öğren. Zîra fıkıh birr ü takvaya ileten en büyük yedicidir."

Çünkü fıkıh, ilmin inceliklerine vukuftur ve her şey'in de inceliklerine kişiyi vâkıf kılan bir ilimdir, ilim teallümle olur, fıkıh da tefakkuh ile olur. Tefakkuh: Fıkhı tahsîl için çalışmak, ilmi öğretmek için nasıl çaba harcanıyorsa, fıkhı da tahsil için öyle çaba harcamak lâzımdır. Mektebe gitmeden, okumadan, çalışmadan ilim nasıl hâsıl olmuyorsa, fıkhı da tahsil için anlamak, idrâk için çalışmak, kafayı çalıştırmak, zekâyı geliştirmek, aklı yormak, fazlaca düşünmek lâzımdır. Meselâ: Şu kâinata baktığımız zaman gördüklerimiz gayet basît, tepemizde gök yüzü, yıldızları ile, altımızda dünyamız, dağları, taşları, ağaçları, denizleri ile herkesin görüp bildiğini biz de görmüş oluruz. Fakat bu kâfi mi? Hayır. O gökte-kilerin hilkat sebeblerini, yerdekilerin ne için yaratıldıklarını, hikmetlerini, neye yarar olduklarını, inceden inceye tedkik ve tahkik nasıl lazımsa, dinin de iç ve dış bilgilerini tedkik ve tahkik ile mühim mes'eleleri çıkarıp meydana koymağa çalışmak, başlıca vazifelerimizden iken, ecdadı-

20

iTiızın bıraktıkları ilimden bugün pek azını bilmekten bile âciziz.

Şu namazımızdaki mes'eleleri, kırâattaki incelikleri, namazın fayda ve lüzumunu iyice biliyor muyuz? Kılma şekillerinin bile matlûba muvafık olduğu görülmemektedir. Peygamberimizin ve Ashabının kıldığı namaz nerede, bir de bizim kıldığımız namaz nerede? Dış kısmı bile lâyıkı veçh'ile olmayan namazda, huzur ve huşu bulmak ne mümkün. Bir sürü telâş, düşünce, kay-gu içerisinde. Yine çok şükür, kusurlu da olsa namazlarını vaktinde kılanlar, hem bahtiyar kimselerdir, hem de takdire şayandırlar.

Her şey ilimle kâim olduğu gibi, şüphesiz dinide ilim ve ilim sahipleriyle kâimdir:

21

DÎN NASİHATTİR

"Din nasihatle kâimdir." demek; nasihat edecek hakîkî ilim sahipleri ile kâimdir demektir.

"Din nasihattir" diye üç kere tekrar olunmasının sebebi, şimdi daha güzel anlaşılmaktadır. Dinde nasihat denilince anladığımız manâ, bildiklerini bilmeyenlere öğretmeğe çalışan vaizler, nasihatçılardır. Gerek Cuma hutbelerinde ve gerekse Cuma vesair günlerde yapılan bu nasihatler, hep ilmi öğretmektir. Şimdi bir müslüman her Cuma bir mes'ele bellese, birkaç sene sonra o da bir muallim, bir hoca olur. Ben gençliğimde dinlediğim nasihatleri defterime not edip bugün onlardan istifâde etmekte olduğumu kardeşlerime arzederim. Çünkü; yazılmayan bilgilerin bir müddet sonra unutulduğu cümlece ma'lûmdur. Bazı müstesnalar varsa da ehemmiyeti yoktur.

Sonra Cuma namazı ve hutbesinin farziyeti, işlerin terk edilip, hemen camiye gidilmesi, hutbeyi güzelce dinlemek, okunan Kur'ân-ı Azî-müşşân'ı dinlemek, hep ilmin ve bilgilerin artmasına vesîle olur. Cuma'ya ve vaazlara gelmeğe tenezzül etmeyen zavallılar tam câhillerdir. Hendese, doktorluk, kimyagerlik vesâir bütün bilgi-

22

leri bilmek ve hattâ din bilgisi ne kadar çok olursa olsun, yine de câhildir. Cuma namazlarına gelmeyenlerin gönüllerine tam münafıklık damgası vurulur. Sonrasını bilmem.

Her kim bir ilmi öğretirse, onun ecri kıyamete kadar ziyadesiyle arttırılarak devam eder.

23

İMANIN DÜRÜSTLÜĞÜ İLME BAĞLIDIR

l   - --        -         J

UI^J i

^1>kj'<     L^.l-

" Kişinin kalbi doğru olmadıkça, imanı doğru olmaz. Dili, yani sözü doğru olmadıkça da, kalbi doğru olmaz. Kişinin şerrinden komşusu emin olmadıkça Cennete giremez."

Hz. Enes (Radıyallahü anh)'ın rivayet ettiği bu hadîs-i şerîfin ilim ile ne alâkası var? diyeceği geliyor insanın. Halbuki imanın dürüstlüğü, kalbin dürüstlüğü, dilin dürüstlüğü hep ilme bağlıdır. Hem de öyle gelişi-güzel bir ilim değil, hakikî ilme vabestedir. Hakikî ilme mazhar olmayanlarda ne iman, ne kalb, ne de söz dürüst olamaz.

24

25

ÎLÎM MÜ'MÎNÎN KAYBOLMUŞ MALIDIR

Kişinin ziyneti, serveti, saadeti, dünyâsı ve âhireti hep ilimle kâimdir. Ilimsiz olan kimselerin dünyâsı da yoktur, âhireti de.

ilmi talep etmenin hem farz-ı ayın, hem de ibâdetlerin en efdalı olduğu cümlece malûmdur. Bu ilim ise, ibâdet olması dolayısıyla ilm-i dîndir. Zira dünyâ ilmi ibâdetten sayılamaz. İbâdetin en efdali, ilim olduğuna göre bunun din ilmi olduğu aşikârdır. Din olmadan biz de Ruslar gibi veya onlardan da kuvvetli olsak ne mâna ifâde eder. Sonu Cehennem olan bilgi ve kuvvet fayda değil, belki baştan başa zarardır.

ilmi öğrenmemiz için, dinî mes'elelerde bilmeğe mecbur olduğumuz şeyler şunlardır. Kur'ân okumak, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacc etmek ve muâmele-i ticâriyeyi, alışveriş muamelelerini öğrenmek. Neler satılır, neler satılmaz? Neler alınır, neler alınmaz? Faiz, is-konto, veresiye, almak ve vermek vesaire hususları hem öğrenmek, hem de öğretmeğe çalışmak vazifemizdir: "Ne yapalım, bizim memlekette bunları öğretecek kimse bulamadım." Veyahut: "Bir memlekette bunları tatbik mümkün değil-

dir." gibi mazeretlerle mes'ûliyetten kurtulmak caiz olmadığından Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazretleri (Râmûz'un 222. sahîfesinin başındaki) hadîs-i şerîfte bize:

illi i^j 1^- j>%£\ îîu» ,xJi

"İlim Mü'minin kaybolmuş malıdır. Onu nerede bulursa alır." buyurmaktadır. Bunun diğer ilimlere şümulü varsa da, gaye olan ilim, îman ve islâm; ahlâk ve kemâl-i insaniyete mü'minleri alıştıracak olan ilimdir. Ma'lumdur ki, ilim sıfat-ı ilâhiye'den bir sıfattır, insan bununla hak ve bâtılı tefrik eder. Noksanlık ihtimâli yoktur. Murâd: ilm-i Şer'îdir. Tefsir, hadîs, fıkıh hattâ ilm-i nahiv ve sarf, tecvid ve bunları lâyık-ı veçhile anlayabilmek için diğer dünyâ ilimlerine de ihtiyaç vardır. Meselâ tarih, bunları bilmek, bir rivayette Çin'de dahi olsa, oraya kadar gidip öğrenmek lâzımdır.

Onun içindir ki, dünyanın dört bir bucağını gezip, dinimizin emirlerini, kitabımızı, hadîsleri en iyi bir şekilde öğrenip, sonra da öğretmek mecburiyetindeyiz. Çünkü insan iki kısımdır. Ya öğrenmiş öğretiyor veya öğrenmeğe çalışıyordun Yani ya muallim, ya talebe. Diğer kimselerde hayır yoktur. Bu, ne acayip manâlar ifade etmektedir. Zaten böyle olmadıkça kurtuluş ve selâmet de

26

yoktur.

Bugün Japon milletinin yazısı çok zor olduğu halde okuma-yazma bilmeyenleri pek azdır derler. Okumak yazmak da kâfi değil. Dindar bir müslümanın gönlü, hak sevgisi, havf ve haşyetle dolu olmakla beraber, hırs, şöhret, gadap, kin, uçup ve hased gibi çirkin huylardan uzak bulunmalıdır. Aynı zamanda memleketine, vatanına, bütün akraba-yı taallûkatına ve cins-i beşere faydalı olmağa çalışmalı ve bilmeli ki, bütün mevcudat ve mahlûkat Allah (Azze ve Celle)'nin yarattıklarıdır. Hepsinde ayrı ayrı hikmetler vardır.

Bizim vazifemiz halikımızın sözünü dinleyip, yapınız dediklerini yapmak, yapmayınız dediklerini yapmamak. Bu dereceye varabilmek için dini kitapları iyi öğrenmek ve onlarla amel etmek lâzımdır.

27

İLMÎN FAYDALARI

 *          -       İ

 ' **     I *                    I •             '"ili

 <uJju    Ol»   Ajç\

 *      •'    y

slljîı ^ ^Sij alyı j^ >j  rı>Jij

 iLi ^ *ı;>jı alp 4>Â

"İlim öğrenin. Zira Allah için öğrenmek insana haşyet verir. Onu taleb etmek ibadettir. Onu müzakere teşbihtir. Ve ondan bahsetmek te cihaddır. Bilmeyene onu öğretmek sadakadır. Ehline bezletmek yakınlıktır. Zira o, helâlin ve haramın alâmet yeridir. Cennet yolunun nurlanmış işaretleridir. Vahşette enîsi, yalnızlıkta arkadaşı, halvette konuşanı, darda ve genişlikte delili, düşmanlara karşı silahı, dostlar yanında zîneti, gariplikte yakınıdır. Allah onunla bir kısım kavmi yükseltir de cennette önder kılar."

28

Gece sabahlara kadar ibâdet ve yüzlerce hattâ binlerce rekât namaz kılma sevabından daha ha-yırlrdır. îlim müzâkeresinde ise, şu fazlalıklar vardır: "ilmi bilmeyene öğretmekte sadaka sevabı vardır. Ehli olan kimselere öğretmekten ise, takamı b-ı ilâhî hâsıl olur." Yani Hakka kurbiyet hâsıl olur. Çünkü ilim helâl ve haramları bildirdiği gibi, cennet yollarının da nurudur. O nûr ile ancak Cennete girilebilir. Korkulu hallerde insanın dostu ve yardımcısı, yalnız kaldığı zaman arkadaşı ve hem devamlı konuştuğu yakın dostudur, ilimle meşgul olan insanın, dünya insanları ile görüşme ve konuşmaya ihtiyacı kalmaz. Gerek darlık ve gerek genişlik zamanlarında onun delîli, iç ve dış düşmanlarına ve şeytana karşı da silâhıdır. Dostların yanında ilim büyük bir ni'metür. insanın kıymetini arttırır. Ve sözünü dinlettirir. Herkesin hürmet ve saygısına»mazhar olur. Gariplerin yanında, gurbet halinde ise, insanın en yakınıdır. Allah (Azze ve Celle) Hazretleri iman edenleri ve ehl-i ilmi yükseltir ve onları Cennetine idhâl eder ve onlar da, halkı hüccet ve burhanlarla îmana davet ve dolayısıyle cennete çeker götürürler.

29

İLİMDEN DAHA KÂRLI KAZANÇ YOKTUR

"Kişinin kendisini hidayete sevked ) ve onu helakten koruyan ilimden daha kârlı, hiçbir kazancı yoktur. Kişinin aklı doğru olmadıkça dini de doğru olmaz."

insanların dünyâ âleminde rahat etmeleri, güzel ve tatlı bir ömür sürüp, sonra selâmetle âhire-te göçmeleri ne büyük bir nimettir, işte, bu nimete mazhar olmanın en güzel yolu, seni hidayete ulaştıran, dünyâ ve âhiret tehlikelerinden koruyan ilimdir.

Görüyoruz ki, bugün ilmin birçok şubeleri var. Hepsi de insanı dünyâ saadetine nail edecek zanniyle okunur, birer meslek sahibi olunur. Fakat bakarsınız ki, istediğimiz hiç de olmamıştır. Ne göz doyar, ne de karın. Herkes bir hırsın peşinden koşar. Çektiği ızdırabın haddi hesabı yoktur. Bir de bakarsınız günün birinde bir inkılâp. Her şey suya düşmüş. Derin bir düşünce. Sonra mahkemeler, hastahaneler, belki sehpalar da. işte senin istediğin ilmin bugünkü neticesi. Hayat boyunca her gün birbirini artıran çirkinlikler, in-

30

san, bu ömre acımasın da, neye acısın?

Sen şimdi gel bir ilme çalış ki, bu hayat boyunca sana ızdırap ve gam değil, belki her anında saadet üstüne saadet, selâmet üstüne selâmet, feyiz üzerine feyiz... Âdeta cennet üstüne cennet. Çünkü ilm ü irfan cennet bahçelerinin tâ kendisidir. Nerede gam, nerede keder? Cennette olan nasıl her gamdan azade her güzelliğe ve her muradına nâü ise, ilm ü irfan sahibi de böyledir, her an terakki içerisindedir. Terakkinin de sonu yok.

31

İLMİ TALEP FARZDIR

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sel-lem)'in:

"timi talep etmek her müslümanın üzerine farzdır." emrine dikkat et. Hz. Peygamber böyle dediği halde, dün ve bugün, bu ilme çalışan kaç kişi bulabiliriz. Biraz evvel yazıldığı gibi dünyalığı te'min için okunan, okutulan ilimden istenilen fayda hâsıl olamaz, vesselam.

Enes (r.a.)'dcn (Buhârî): "İlmi taleb her müslüman üzerine farzdır".

Yedi şey vardır ki insan öldükten sonra da ecri, mükâfatı kesilmez: ilim öğrenen ve öğreten, su getiren, -gerek kuyu ve gerekse derelerden-, ağaç diken, mescid yapan, mushaf bırakan veya öldükten sonra kendisine duâ eden hayırlı evlâd bırakan.

İlmi talep etmenin hem farz-ı ayın, hem de ibâdetlerin en efdalı olduğu cümlece malûmdur. Bu ilim ise, ibâdet olması dolayısiyle ilm-i dindir. Zırâ dünya ilmi ibâdetten sayılamaz.

AJULl'

32

"îlnı-i fıkhı öğrenmeyi istemek, her bir müslim üzerine vaciptir."

Mütemadiyen zikrolunan ilmin talebi, burada daha açık olarak zikredilmektedir ki, o da üm-i fıkıhtır. Fukahâdan addolunan tmâm Tirmizî Hazretleri fıkhın ta'rifinî şöyle buyurmuşlardır.

FIKIH: Fehim ve idrâktir. O da, gönülden, gönül yarasının kalkmasıyla hâsıl olan inkişaftır. Keşiflerdir. Haddi zatında, kul Allah teâlâ'ya halisane ibâdet eder. Emrini tutar. Yasaklarından kaçarsa, bu gibi zevatın gönül gözleri açılır. Ve bundan sonra bilir ki, her emrolunanın sayısız faydalan olduğu gibi, nehyolunan yasakların da sayısız zararları vardır. Bunu idrâk edemiyen ve göremiyen kişiye kör demekten başka bir söz kalmaz. Fayda ve zararları gören insanın, kalbi kavî, imanı kuvvetli olduğu gibi, bu görgüden mahrum olan zavallılar ise, tam câhil ve belki de eçheldir-ler.

Ömürlerini kîyl ü kâl ile, işe yaramayan şeylerle ve bilgilerle geçirirler de, insanın bunlara ağlayacağı gelir. Be mübarek adam, senin hilkatin bunun için midir?

Rızkım te'min etmek ve el kapılarına muhtaç olmamak için kendisinin, çocuklarının, muhtaç iseler^ ana ve babasının da rızıklarmı te'min için

33

dünyâ bilgisine, san'at veya ticarete çalışmak üzerimize hem borç ve hem de farzdır. Bu muvakkat dünyâ hayatını rahatlıkla geçirmek için çalışmak farz işe, ebediyet âlemi olan âhiretimiz için şeriat ilmini bilmek ve öğrenmek farz-ı ayındır.

Özellikle muhtaç olduğumuz akîde ve ibâdete müteallik mes'eleleri ve bilhassa ticarete ait mes'eleleri öğrenmek farz-ı ayındır. Kılacağı namazı, tutacağı orucu, yapacağı hac mes'elelerini ve hattâ zekâtını nasıl hesap edip ve kimlere vereceğini öğrenmek şarttır. Zîra, zekât bir ibâdet-i maliyedir. Gelişi güzel, şuna-buna vermek caiz değildir. Sonra, emekler boşa gider. Mes'eleyi bilmememiz özür olarak kabul olunmaz. Vaktinde bunları iyi öğren. Sonra hem pişman olursun, hem de telâfisi mümkün olmaz. Vakıa, ölünceye kadar ilmi talep borçtur. Ama, yaşlandıktan sonra kafalar işlemez hâle gelir. Okuduğunu unutur. Duyduğunu da unutur. Onun için gençlik bir nimettir. Bu fırsatı kaçırma.

Sonra, fıkıh deyip geçme. îlm-i fıkıh, Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın ve hadîs-i Nebeviyenin bizim anlayabileceğimiz tarzda, bir zübde ve bir hulâsasıdır.

, »s

34

35

İLÎM AMELDEN HAYIRLIDIR

tlim, bitmez ve tükenmez bir hazine olmakla beraber, amelden de hayırlıdır. Meselâ; gece sabahlara kadar nafile ibadetten, gündüzleri oruç tutmaktan daha hayırlıdır. Yine namazını kıl, orucunu tut, ama din ilmini, şerîatın gösterdiği ilmi öğren ki, neticesi zühd, takva ve verâ'dır. Onun için ilmin kıvamı dörttür. Allah korkusu kendisini o kadar istilâ etmiştir ki, şüpheli her şeyden son derece ihtiraz eder, sakınır, kaçınır.

Yine o cihan Peygamberi (sallallahü aleyhi ve sellem) tbni Abbas (radıyallahü anh)'dan gelen bir rivayette buyurmuştur ki:

"tlim yapmak, amelden hayırlıdır."

Bunları hemen okuyup geçmemeli. Bak bugün dünya nasıl hızla ilerlemekte. Dünya bilgisi de olsa, kimde ilim fazla ise, dünyada sözü geçen odur. ilim varken amel olmazsa, onun dünyada da işe yaramaz olduğu ma'lumdur. Âhirette ise, hiç işe yaramayacağı aşikârdır. Bundan dolayı ilmin, ibâdetten efdal buyrulmasındaki hikmet daha güzel anlaşılmış oluyor. Çünkü bir kere ilim esas-

tır. Din, ilim üzerine kurulmuştur. İbâdet ise, bu ilim esası üzerine bina edilmiştir. Binâena^ leyh esas olan ilim elbette efdal olacaktır. İbâdetin bize nasıl yapılacağını bildiren ilimdir. Bu bazen kulak vasıtasıyle, bazen de göz vasıtasıyle elde edilir. Ashab-ı kiramın (rıdvânüllahi teâlâ aleyhim ecmaîn) ilimleri ise, kulaktan ve Peygamberimizden, ya da, eshab-ı kirâm'dan dinlemek suretiyle hâsıl olmuştur. Bu ilim olmadan, bunu duymadan, işitmeden, hangi ibâdetin nasıl yapılacağını bilmek tabiî mümkün değildir. Öyle ise, ilim, ibâdetten efdaldir, vesselam.

Bugün gözlerimizi kamaştıran teknik; tayyare, vapur, otomobil, elektrik ve elektrikli eşyalar, bir bilginin ve bir plânın husule gelmesidir. O bilgiler olmasaydı, bunların hiçbirisi meydana gelmezdi. Öyleyse, ilini her şeyden efdaldir. Bizim ilmimizin mükâfatı ise, Cennet ve cemâlul-lahtır. Yine o ilimdir ki, mahsûlü amel, takva, zühd ve verâ'dır. Bunlarsız olan ilim ise, sahibine de, beşeriyete de zararlıdır.

Biz darb-ı mesel olarak: "Her işin hayırlısı orta olanıdır deriz. îfratçı ki, o ibadete devama takat yetiremez. Bir zaman yapar, sonra dayanmak mümkün olmaz, onu azaltmağa bakar. Çok fazla nafile oruçlar ki, bir müddet sonra işlemesi, yapması zorlaşır. Taksiratı dolayısı ile vazife ve

36

ubudiyeti eksik yapar. Efdal olan bunun ortası-dır. Her iyiliğin mezmûm iki tarafı vardır. Meselâ; cömertliğin bir tarafı bahillik, bir tarafı da israftır. Halbuki; cömertlik, ne bahillik, ne de israftır, belki ikisinin ortasıdır. Şecâ'at, cesurluk da, böyle bir tarafı korkaklık, bir tarafı da ne yaptığını bilmeyen ve kendine hakim olamayandır. Ortası şecâ'attir. Binâenaleyh, şecaat, korkaklıkla tehevvürün ortasıdır. Buna muvaffakiyet ancak Allah (Azze ve Celle)'nin izni ve yardımı ile olur. Seyrü's-seferin en şerlisi de meşakkat ve zahmeti şiddetli olan yolculuktur; gece evvelinde yola çıkmak da böyledir. Çünkü uykusu gelir. Arabasını devirir veya birisine çarpar, ölüm veya sakatlık olur. Bu da meşakkatli yolculuktan sayılır. Çok sıcaklarda, öğle vakitlerinde yolculuk da böyle zararlıdır. En iyisi sabaha karşı erkenden yola çıkmak medholunmuştur. Böylece insan hem gündüzün yorgunluğunu, hem de uykusuzluğunu giderebilir. Daha çabuk, daha dinç ve daha emniyetli olarak yürüyebilir.

37

ÎLMİN FAZİLETİ ÎBÂDETTEN FAZLADIR

"timin fazileti, bana, ibâdetin faziletinden daha sevgilidir."

Fazl kelimesi; lügatta hüner, ziyadelik, ar-tıklık gibi ma'naları ifâde etmektedir. Yani, ilmin fazlası, ona fazla çalışmak, çok şeyleri öğrenmek demektir ki, ilmin fazlası, ziyâdesi, bana, ibâdetin ziyâde liginden daha sevgilidir.

Yani, fazla ibâdet etmektense, fazla ilme sahip olmak, bana daha ziyade sevgilidir. Çünkü, fazla ibâdetteki sevap, o zâtın şahsına münhasırdır, sevabı artar, belki bir velî olur. Lâkin ilim müte'addîdir; dünyâyı dolaşır. Faydası şahsına münhasır olmakla beraber, âmmeye de şâmildir, ilim, güneş gibidir. Güneşin faydası nasıl âmmeye ise, ilmin faydası da yine âmmeyedir. Elbette, şahsa münhasır fayda ile âmmeye ta'allûk eden fayda bir olmaz. Geceleri sabahlara kadar hiç uyumadan, gündüzleri de hiç bozmadan aralıksız ibâdet etseniz, ancak kendiniz faydalanırsınız. Fakat, ilim hiç öyle değildir.

Meselâ, gece sabaha kadar birşeyler okusanız, sabahleyin de onları kaleme alıp, bir eser

38

meydana getirseniz ve bunu dünyânın her tarafına göndermek imkânına sahip olsanız, bunu okuyup da, imana ve islâm'a gelenler veya yaptıkları çirkin şeyleri terkedenlerin sevabı, hep Sizlerin defterine eksiksiz olarak yazılır. Ma'lum ya, insan dünyâya gözlerini yumduğu an, bütün hayırları kesilir ve ancak ondan üç eser baki kalır. Bunun birisi, kendisinden faydalanılan ilimdir.

"ilme çalışmakta nafile ibâdet sevabı vardır."                 .            i        ,.,...:,

\~

"İlim talebinde bulunmak, Allah indinde, nafile namaz, nafile oruç, nafile hac ve flsebî-lillah nafile cihâddah efdaldır." Ilm-i fıkhı öğrenme talebinde bulunmanın, nafile ibadetlerin hepsinden efdal olduğunun bildirilmesi şâyân-ı dikkattir, imâm Gazali der ki: Âlim-i billâh olan zât, dâima Allah'a seyir halindedir, isterse, ibâdette kâim olsun.. İster uyusun, ister yemek ve içmekle meşgul olsun, ister oruçlu, ister oruçsuz, ister kabz halinde ve ister bast hâlinde. Hiç fark etmez. İlmin nuru ile, dînini, dünyânın dört bucağına ifâ ve ikâme için sa'y u gayreti ona, âlemleri seyir için kâfidir. Bu seyir durmaz. Ve uyumaz. Daimî akan büyük

39

bir nehre benzer. Hattâ nehir demek de doğru olmaz. Zîra, nehrin hududu vardır. Ne kadar büyük olursa olsun bir yerden çıkıp bir yere akar. ilim, öyle değil. Adetâ, dünyâyı ışığa ve hararete garkeden nûr gibi, güneş gibi, bu da az, zîra gece güneş bulunmaz. Halbuki, ilme gece de yoktur. Çünkü, uyku hâlinde de seyirdedir.

Belki, misli bulunmayan bir nûr desek daha doğrudur. Onun içindir ki, namazdan da, oruçtan da, hacdan da, cihâddan da efdal, üstün ve a'lâdır.

Binâenaleyh, en büyük kazanç, kâr ve faydanın ilimde olduğu aşikârdır. O ilim, her ilim değil, ancak din ilmidir. Sen evvel emirde, dînini öğren. Bu sana hem yeter ve hem de artar. Sonra, başka ilimleri de istersen öğren, ona da manî değildir. Fakat, din ilminden mahrum olarak, diğer bilgilerle, ticâretlerle, san'atlarla meşgul olursan zarara ve gaflete düşersin ki, artık telâfisi mümkün olmaz.

Binâenaleyh dinini iyi öğrendiğin takdirde, dünyânı da öğrenmiş olacaksın. O zaman ömrünü rahatlıkla geçirir ve rızkın hususunda hiç bir müşkülâta da uğramazsın. Ve herkesle de kardeşçe geçinirsin. Ne kimseyi incitir ve ne de kimse seni incitir olduğun halde rahatça dünyâdan ayrılır, âhirete selâmetle geçersin. Bu devlet sana yetmez

40

mi dersin? Tabiî, bunun arkası şüphesiz cennet ve hem de cennetü'l-firdevs. Cenâb-ı Hak cümlemize nasip etsin. Âmîn..

Bunu bir daha tekrar edeyim. Bugün, yarın ve yarından sonra gelecek bütün felâketlerin başı, dini bilmeyen câhillerden gelecektir. Bunların başı masonluktur. Masondan kork ve kaç. Aslandan korkup kaçtığın gibi vesselam.

"Bir an ilmi talep, bir gece ibâdetinden hayırlıdır. Bir gün ilmi talep ise, üç ay oruç tutmaktan hayırlıdır." Bu hadîs-i şerîf bize ilim talebinin ne ka^ar ehemmiyetli olduğunu apaçık göstermektedir.

15 dakika veya yarım saat fıkıh kitaplarının, hattâ âlet kitaplarının mütâlâası, bir gece sabaha kadar ibâdet etmiş gibi, insanın sevaba nail olması demektir. Sonra, hele bir gün akşama kadar ilim talebinde bulunan kimsenin, üç ay oruç tut-muşcasına sevaba mazhariyeti ne büyük bir iltifattır. Evinde veya okulunda kitabiyle, dersiyle meşgul ve mütâlâa ile sonra da 3 aylık oruç sevabı almak ne büyük bir kazançtır ve ne de kolay!...

Bunlar, bize pek güzel bir şekilde hitap edip

41

diyorlar ki, durma. Durma, sevap istersen, kitabım oku. Sa'âdet ve selâmet istersen, kitabını yine oku. Dünyâyı istersen yine oku. Âhiretini istersen yine kitabını oku. Cennet, kitabının içinde, Hak'kın envâ-i çeşit tecellileri Kur'ân'ın içinde. Binâenaleyh, Kur'ân'a sahip olan, dünyâda iken, Cennete nail olmuş ve sanki Cennette gibidir.

Kur'ân'sız dünyâ, bir zindan, bir hapishane ve bir tımarhane. Bir eşkiya âlemi. Cinler, şeytanlar âlemi, sonsuz bir bunaltı. Ölsem de kurtul-sam diye feryadı basar. Öldükten sonra da felâket üzerine felâket. Onun için aziz kardeşim, sen söz dinle. Sakın dik kafalılık yapıp da, bunda ne var? deme. Bak, bir doktor olursam bu kadar insana faydam olur, bu kadar yararım olur? Mühendis olursam bak memlekete neler yaparım? Fabrikalar, refah ve sa'âdet evleri, paralar da istediğin kadar. Senin kitabını okuyacağım da, benim çocuklarımın karnını kim doyuracak? Elbette bu sözleri dinsizler ve imansızlar söyler. Mü'min, bu gibi şeyleri hatır ve hayâline bile getirmez. Çünkü, o bilir ki, Allah teâlâ Rezzâktır. Bugüne kadar dinin hizmetçilerinden hiç birisi ne aç kalmış ve ne de sıkıntıda kalmıştır.

Halbuki, diğer meslek sahiplerinden sıkıntı içinde kalanlar "Lâ-yu'ad ve lâ-yuhsâ"dır. Hem

42

de, nzık hususunda Kârûn gibi paralara sahip olup da, yerin dibine gömülenleri unutma. Cenâb-ı Hak, cümlemizi dinine sahip âlim ve kâmillerden eylesin, âmîn.

Hele şuna bakınız: Ebû Zer ile Ebû Hüreyre birlikte rivayet ediyorlar:

"Bir kişinin bir mesele-i diniyyeyi öğrenmeğe çalışması, nafile olarak kılacağı bin rekâttan bana daha sevgilidir. "

 j\ -

"Amel etsin veya etmesin ilimden bir konuyu öğrenen kimsenin bu öğrenmesi, bin rekât namaz kılmaktan efdaldir."

"Bir fıkıh meclisi, altmış senelik ibâdetten hayırlıdır."

"Bunları öğreten bir ilim meclisinde bulunmak ve bunları tafsilatıyla öğrenmek altmış senelik nafile ibâdetten hayırlıdır." buy-rulmuştur. Bu demektir ki, siz mutlaka dîninizi iyi ve güzelce öğrenin ki, ibâdetleri körü körüne yapmayasınız.   Hem   ibâdetiniz  düzgün  ve

43

makbul, hem de öğrendiklerinizi bilmeyenlere öğreterek sevabınız kat kat olsun. Fıkıh sayesinde idrâkiniz genişler, anlayışınız artar. Cenâb-ı Hak'kı iyi bilirsiniz ve onu bildikten sonra da, onun ibâdetinden ayrılmazsınız, emrinden dışarıya hiç çıkamazsınız. Cenâb-ı Hak cümlemizi anlayışlı, hakikî âlim ve âbid kullarından eylesin, âmîn.

"Bir saatlik tefekkür, bir gecelik ibâdetten hayırlıdır." "Bir saat düşünme (tefekkür) altmış senelik ibadetten hayırlıdır."

Râmûz ve Câmi'u's-sağîr Hadisleri mucibince:

İnsan çok düşünmek mecburiyetindedir ki, kendisinde Allah korkusu hâsıl olsun. Zîra tefekkür neticesinde, insanın korkusu artar, gayeleri toplu olur. Dağınık olmaz. İbâdetini temiz bir gönülle yapar. Her kimin bu tefekkürü az olur veya hiç olmazsa, kalbi katı olur. işleri dağınık olduğundan, gafleti birbirini kovalar. Binâenaleyh bu tefekkür işini mutlaka tasavvufa mürâca'at edip, erbabından öğrenmesi, kendisini de buna zorlaması lâzımdır. Bu tefekkür, yalnız Allah (Azze ve Celle)'nin kudret, kuvvet, azamet ve masnû'atını tefekkürle olmalıdır. Yoksa Allah (Azze ve Celle)'nin zâtını tefekkür kafiyen caiz değildir. Çünkü "bu kantar bu sikleti asla çek-

44

mez." Lâkin insan kemâle doğru yaklaşır. Ehl-i kemâl olanların, Cenâb-ı Hak'kın azamet, kudret ve şiddetini tefekkür ettikleri gibi, sıfat-ı zâtiye ve sübûtiyesini de tefekkür edebilirler. Hadîs-i şerîfde de beyân buyrulduğu gibi, insanları muhakkak kemâle ulaştırır, olgunlaştım. Fakat o da öyle kolay bir şey değildir. Yalnızca kitapları okuyup öğrenmek kâfî değildir. Öyle olsa uzun boylu tahsillere hiç lüzum yoktur. Tıbba ait kitaplar, mühendisliğe, askerliğe vesair bilgilere ait kitaplar yazılı, herkes okusun, isteyen doktor, isteyen de mühendis olsun. Lâkin bu hiç bir zaman böyle olmamıştır, olamaz da; kendilerini senelerce mektep-nıedrese odalarında adetâ çürütür, sonra bir malûmat sahibi olabilirler ve olabiliriz. Hiç insanın ahlâkı öyle kendi kendine düzelir mi? dersiniz. İnsan senelerce dervişlik yapar da, bakarsınız yine yerinde sayıverir. Hiç bir ilerleme olmamış, acaba neden? Cüneyd (k.s.), Bâyezıd-i Bestamî, Hasan-ı Harkanî, Abdülhâlık Gucdüvânî vesair pîran gibi zevât-ı muhteremele-rin yaptıkları riyâzatları bugün yapabilecek kim var? Meselâ, Cüneyd (rahmetullahi rahmeten vâsia) 400 ile 600 rekât namaz kılmadan dükkânını açmazmış.

Kemal, olgunluk, Hak'kın razı olduğu bir kul olabilmek kolay bir şey değildir. Tek başına

45

bilgi bazen zararlı da olabilir. Konuşurken, tatlı tatlı konuşmak ve dinleyenlerin ağızlarının sularının akması, ağlama ve sızlamaları elbette ki bizleri mütehassıs edecek, biraz da benlik denilen belâya düşürecektir. Şüphesiz onun için tasavvufa çalış. Dünyâ adamı değil, Allah'a kul ol, vesselam.

En büyük sa'âdet tedebbür ve tefekkürle okunan Kur'ân'dadır, vesselam.

"Kıraat (Kuran) ancak tedebbür, ibâdet de ancak fıkıh ile olur."

Hz. Ömer Radıyallahü anh'm oğlunun rivayet ettiği şu hadîs-i şerîften, Allahu âlem bis-savâb, okuduğumuz Kur'ân-ı Kerîm'i tedebbürle, anlaya anlaya okumanın lüzumu anlaşılmaktadır. Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın harfleri, kelimeleri, cümleleri hepsi mukaddes ve mübarektir. Onu okumada çok fezâil vardır. Tabiî biz Arap olmadığımız gibi, âlim de değiliz. Onun mânalarını da bilemeyiz. Fakat onu ne kadar çok okursak, o kadar çok feyz alır, sevap kazanırız. Eğer bir de mümkün mertebe mânalarım anlayarak okuyacak olursak, ona da doyum olmaz. Yapılan ibâdetlerde fıkhı bilgi lâzımdır, ibâdetlerin sıhhati ve makbûliyeti bu fıkıh bilgisi ile hâsıl olur.

46

 Çili

"Muhbir-i Sâdık'tan bir hadîs bellemek, dünyâ ve dünyâ içindeki altın ve gümüş her-şeyden hayırlıdır."

"Her kim iki hadîs öğrenir, onunla faidelenir ve başkalarına öğretir, onlar da faidelenirlerse, bu bilgi ona altmış senelik nafile ibâdetten hayırlıdır" demişler.

 fi

"Muhakkak nebiler, dinar ve dirhem miras bırakmamışlardır ve ancak onların bıraktıkları ilimdir. Her kim o ilmi alırsa, büyük ve tam nasibini almış olur".

 

 J/

"ilim, benim mîrâsımdır. Peygamberler mîrâs olarak, mal-mülk bırakmamışlardır. Onların bize bıraktığı mîrâs, ilimdir. Bütün peygamberlerin bıraktıkları mîrâs yine ilimdir. Her kim, benim mirasıma nail olursa, o Cennette benimle beraberdir."

47

Bundan daha âla ne olabilir? Hem dünyâda peygamberinin mirasına sahip olmuş, bütün üm-met-i Muhammed'in irşadına hizmet etmiş ve onların îman ve islâm ile müşerref olmalanna vesile olmuşsun, hem de âhirette o peygamber-i âhir zamanla cennette beraber olmak şerefine mazhar olmuşsun. Bundan daha büyük bir nîmet olur mu?

48

ASHÂB-I KtRÂMA UYMA

îlmin dalı pek çoktur. Bir kısmı dünyaya, bin kısmı da âhirete mütealliktir. Dünya ilmini, dünya âlimlerinden, âhiret ilmini de âhiret ulemâsından öğrenmemiz lâzım gelirken, ne dünyâ ilmini, ne de âhiret ilmini öğrendiğimiz yok. Cenâb-ı Peygamber Efendimizin, ashâb-ı kiram hakkında buyurduğu şu cümleye bakınca anlıyoruz ki, ilim denilen şey, öyle kitaplardan, hocalardan öğrenilen ilim değildir. Ashâb-ı kiram denilen muhterem zevatın çoğu okuyup, yazma bilmezdi. Okuyanların bilgisi de çok basitti. Fakat onların Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ile olan sohbetleri, her birisini bir yıldız yapmış: "Hangisine uyarsanız uyun, mutlaka hidâyete nail olursunuz" tebşîrâüna mazhar olmuşlardır. Bu ilim ise, ilm-i Kur'ân ve ilm-i hadîs'tir.

Bunları yüksek mevkilere nail eden ilmin, hendese, tıp, kimya vs. ilimlerinin olmadığı aşikârdır. Kur'ân ve ve hadîs ilimleri bize Allah (Azze ve Celle)'yi tanıtır ve âhireti bildirir; Allah (Azze ve Celle)'yi sevmeyi ve ondan korkmayı öğretir. Sen bunu kolay bir şey sanma. Zîra O'nu seven, O'nun yolundan zerre kadar ayrılmaz; O'ndan korkan da O'nun yasak ettiği bütün şeyler-

49

den son derece korkup kaçar, işte bu iki haslet insanı âdeta melek yapar. Ve olgunlaştmp, kemâle eriştirir, bu suretle etrafındakilere de faydalı olur. Yoksa yalnız bilmek değil, edebiyatına vâkıf olmak, fesahat ve belagat sahibi olmak hiç bir zaman kâfi değildir.

1

50

İLİM MÜ'MİNİN DOSTUDUR

 "*

"Din ilmini öğrenmeye çalış. Çünkü, ilim mü'minin dostudur. Hilm de mü'minin veziri, akıl delili ve amel de onun hafızıdır. Rıfk babası, Sabır da askerinin emîri mesabesindedir."

Birinci nimet ilimdir, hadîs-i şerîf, gayet güzel ve açık bir şekilde bizlere ilme devamı tavsiye etmektedir. Çünkü ilim ilk önce aranması gereken bir meziyettir. İlim sahibine, herkes iltifat eder. Ve herkesin yanında büyük bir itibar ve kıymete sahip olur. Câhile kimse iltifat etmediği gibi, hiç bir kimsenin yanında da öyle kadr ve kıymeti olmaz. Sonra, ilim sayesinde hem dünyada hem de âhirette rahat edersin. Dünyan da, âhiretin de ma'mûr olur.

Câhil ise, bunun tam aksinedir. Ömrü dünyada, meşakkat ve bunaltılarla geçer. Âhirette ise, daha fena durumlara düşeceğinden şüphen olmasın, ilmin evveli, biraz acıdır, zordur. Fakat, sabredilince ve Hak'kın izniyle sonu çok rahat ve tatlıdır. Evinde otururken de sanki Cennet bahçesin-

51

deymiş gibi, tatlı bir neş'e ve zevk içerisinde olursun.

Câhil ise, hiç de böyle değildir. Ne kadar deniz kıyılarında, pek yüksek apartmanlarda, villâlarda, bir sürü hizmetçi ve cariyeler arasında olsa da, ne huzuru, ne rahatı ve ne de zevki vardır. Onun içindir ki, o zevki muvakkat da olsa tadabilmek içm, haram ve günah olan, müslümana hiç de yakışmayan o içkiye başvururlar, sonra da pekçok yaramazlık ve hâdiseler yapıp, pişmanlık üstüne pişmanlıklar hâsıl olur. Âlim ise, aldığı zevk-i ma'nevî içerisinde mest ü hayran olur.

İkincisi; herkese bir dost lâzımdır. Bir dost, bir eldir. Birbirinin yardımına koşarlar. Ellerinden tutarlar. Fakat, bugün hakîki dostları bulmak çok müşküldür. Öyle ise, senin en güzel dostun ilimdir, ilme sarıl ve ilim sahibi ol. ilimden ayrılma, ilim sahibi, aynı zamanda halîm olur. Hi-lim, bir vezir mesabesindedir. Onun bilgisinden, tecrübesinden ve yardımından faydalanılır. Ve hi-lim sayesinde pek çok müşküller ha'1odilir.

' Hükümdarların, vezirlerinden faydalandıkları gibi. Vezirin yeri bugünkü Başbakanlık me.v-kîidir. Başbakanlık ne ise, hilmin yeri de öyledir.

Üçüncüsü: insana lâzım olan ni'metlerin başında akıl gelir. Akıl, Cenâb-ı Hak'kın insana

52

verdiği en şerefli bir nimettir. Onun kıymetini anlamak için akılsız olan delilere bakmak kâfidir. Onları Cenâb-ı Hak, bizlere ibret için yaratmıştır. Zîra, eşyanın kıymeti ancak zıddı ile belli olur. Gece olmazsa, gündüzün; kış olmazsa, yazın ve fakirlik olmazsa, zenginliğin; hastalık olmayınca da sağlığın kıymeti belli olmaz. Aklın 'aymeti ancak, akılsızlar görülünce anlaşılır. Onun icabını yapmağa, kendisine bahş eden Allah teâlâ'ya şükredip, emirlerini tutmağa, akıl delil olur.

Ma'lûm ya, delil her yerde lâzımdır. Delilsiz yola çıkılmaz derler. Biz Mekke-i Mükerreme'ye gittiğimizde bir delile muhtacız. O olmazsa çok sıkıntı çekeriz. Onunla istirahat ederiz. Diğer mahallerde, çadırlarda rahat ederiz. Hattâ, yemek ve içmekte de onun çok faydaları vardır. Her zaman delile muhtaç olduğumuz gibi, en büyük delilimiz de akıldır. Aklın türkçesi men'etmektir. Yani; akıl, sahibini eğri ve yanlış yollara gitmekten men'eder. Böyle olan kimseye aklı var deriz. Yoksa, kötü, çirkin ve günah yollardan sahibini men edemiyorsa, ona nasıl akıl diyeceğiz?

Dördüncüsü: Ameldir. O da sahibinin hafızıdır, timin muhafazası amel iledir. "Amelsiz ilim, meyvasız ağaç gibidir." derler.

Beşincisi ise: Rıfk'tır. Rıfk, yumuşaklık de-

53

inektir. İlim sahipleri, sert değil yumuşak olursa, talebe ve halk ondan daha çok istifâde eder. Binâenaleyh, her ilim sahibine yumuşak olmaları tavsiye edilmektedir. Bu da, huylar arasında babaya benzetilmiştir. Herkese bir baba nasıl gerekse, ilim sahibine de rıfk öylece lâzımdır.

Rıfk, yalnız ilim sahibine değil, herkes için lâzımdır. Rıfk, hangi evde olursa, o evde rahatlık ve bereket olur. Rıfktan mahrum olan evlerde ise, dâima huzursuzluk ve bereketsizlik vardır. Onun için, her ev sahibi bunu kazanmaya çalışmalıdır ki, rahat etsin.

Altıncısı ise; lînet'dir. Bu da rıfk gibi yumuşaklığı ifâde eder. Şu halde rıfk, baba gibi ise, lînet de kardeş gibidir. Kardeşler birbirine uygun oldukları takdirde çok mes'uddurlar. Zîra, herkese bir arkadaş, bir ahbâb muhakkak lâzımdır, icâbında sohbet eder, icabında yardım eder, icabında, kardeşini korur. Sayısız faydaları vardır, ilim sahibi pamuk gibi yumuşak ve bal gibi tatlı olunca, o ilim sahibine doyum olmaz.

Yedincisi: Sabırdır. Bir ordunun kumandanı gibi temsil olunmuş, kumandanı olmayan ordunun, hali nasıl harap ise, sabrı olmayan herkesin ve bahusus âlimin hali de böyledir. Sabrın sonu selâmettir derler. Tasavvufî Ahlâk kitabında bunlar hakkında geniş tafsilât vardır.

54

Cenâb-ı Hak, cümlemizin nıu'îni olsun da, ilminde kâmil ve aynı zamanda âmil, halim, selim, günahlardan ve yaramaz şeylerden kaçan, yumuşak, sabırlı, sözünde duran, ağır başlı, dünyâsı için âhiretini ve âhireti için dünyasını berbat etmeyen sevgili kullarından eylesin. Âmîn.

 j

i i# jiiîıj ir, jîiîıj

 

"ilim, mü'minin dostu, hilim veziri, akıl rehberi, amel muhafızı, rıfk babası, mülâye-met kardeşi, sabır da askerinin kumandanıdır."

"ilim (aynı zamanda) mü'minin dostudur." Yani, ilmi olan başka dost aramaz. Dost istersen Allah yeter. Bu da Allah teâlâ'nın lütuf ve keremidir. Nice ilim sahipleri vardır ki, kaplarına bir türlü sığamazlar ve mütemadiyen tanışacak adam ararlar. Allah'ı unutur, insanlarla ünsiyet ederler.

Erzurumlu İbrahim Hakkı derki: "insanlarla ünsiyet iflâs alâmetidir." Yanî; ömrünü boşa geçirmektir. Yukarıda akıldan bahsettik, işte burada da bir akıl geldi. Allah (Azze ve Celle) kulunu tam teçhizatla yaratmıştır. Şu halde aklın iki kısım olması, daha uygun gelmektedir. Birisi kişinin dünyâda işlerini görebilmesi için lâzım gelen akıldır, birisi de âhirete taalluk

55

eden. Bütün amel ve bilgiler de böyle fânidir. Bir kere gözünü yumdun mu, her şey biter, sona erer. Fakat âhiret ilmi, hiç de öyle değildir. Onun cesedi bu âlemden ayrılır, fakat bütün kazançları onunla beraberdir. Üstelik âhireti için yaptığı amellerin mükâfatlan kıyamete kadar işler durur. Şimdi sen hangisini seçersin? Biri fanî, diğeri de bakî.

"ilim, mü'minin en hayırlı dostu, akıl delili, amel de kayyımıdır. Hilim ise, mü'minin veziridir." Mü'min, ilme tâbi olur, hilm ile yetişir. Ondan, yâni hilm'den yardım alır. Hilm olmazsa, ilim de muvaffak olamaz. Rıfk ise, mü'minin vâlidi makamındadır. Ana-babası olmayan çocuklara yetîm denir. Bazıları pek perişan olur. Hamileri bulunmayan herkes böyle değil mi? Rıfk ve yumuşaklığı olmayan kimseler, dâima zarar görürler. Zıddı sertliktir. Böyle evlerde huzur ve rahatlık hiç olmaz. "Ve'l-lîn", linet de rıfk gibi yumuşaklıktır. Haşinliğin zıddıdır. Bu da mü'minin kardeşi mesabesindedir.

Bu huylar hangi mü'minde bulunuyorsa, çok rahat eder. Âhireti de o kadar güzel olur. Aklı kâmil olmayan, direksiz eve benzer. Hilmi olmayan, vezirsiz sultana benzer. Sabrı olmayan, anasız, babasız, kardeşsiz bir zavallıdır, vesselam.

56

BÎR MESELEYİ ÖĞRENMEĞE ÇALIŞMANIN MÜKÂFATI

 * ı '     'l       '    • ı     î '           - -- '                    'T**'

 dı aj'jîij ı^.jjj A^kiİı l!>îij .,juî

 

işte bir tane daha. Hepsi birbirinden a'lâ. Aman yâ Rab! Bizi kendi halimize bırakma. Bu güzel dünyâda dinin güzel ilminden bizleri mahrum etme. Dünyaya aldanıp, âhireti kaybedenlerden etme.

Bir mü'min ve muslini kişinin dünyâ ve âhi-ret için muhtaç olduğu sayısız ilimler vardır. Millet olarak bunların hepsini öğrenmek mecburiyetindeyiz. Âhireti bilmek için Cennet ve Cehennemi anlamak, mîzan ve sırât'a iman, hep ilm-i âhiret ve ilm-i şer'îye ta'alluk eder. Binâenaleyh, her mü'min ve müslim dinini çok iyi bir şekilde bilmek mecburiyetindedir. Yeî*sa öyle körü körüne hiç birşey olmaz. Bu sebeptendir ki, "dinî bir nıes'tleyi öğrenmeğe çalışmanın, tam bir sene ibâdetten ve îsnıâil aleyhis-selâm'ın kölelerinden bir köle azat etmekten daha hayırlı olacağı" pek açık bir şekilde bildirilmektedir. Bu teşvik hiç boşuna değil, ömrünü boşa zâyî etme. Her zayiatın telâfisi mümkündür.

57

Fakat ömrün zayiatım telâfî mümkün değildir. Burada ismail aleyhisselâm'ın kölesinin zikri, o da ayrı bir teşviktir. Zîra ismail aleyhisselâm'ın evlâdından olan bir köle, diğer kölelerin 12 binine bedeldir. 12.000 köle azâd edebilmek kimin harcıdır? Binâenaleyh bu kadar kıymetli olan dinin ilmini, ne diye dünyânın fânî ilimlerine değişip de büyük adam olacağım, diyerekten dinden- imandan mahrum kaldın? Bu acı, acaba Cehennemin acısından aşağı mıdır? Yalnız, yarın bunun acısı çıkacaktır. Allah teâlâ cümlemizi muhafaza buyursun.

ALLAH İLİMLE BAZI KAVİMLERİ YÜKSELTİR

 j    4>J*>LJl

 

"Allah celle ve Alâ Hazretleri, bu ilimle bazı kavimleri yükseltir. Onları kılavuz ve rehber eder ve onlara hayırda uyulur. Onların isimleri ve eserleri söylenir, ömürleri uzun olur. Melekler onların dostluklarına heves

58

eder ve kanatlan ile onları siyânet ederler."

Öyle ise saadet istersen dinini öğren; selâmet istersen yine dinini öğren. Dünyâyı istiyorsan dinini öğren. Âhiretini istiyorsan yine dinini öğren, vesselam.

59

BEŞİKTEN MEZARA KADAR İLİM

Bir de, "ilim beşikten mezara kadardır" denilir. Bunda, yaş haddi yok demektir. Faraza bir insan 90 yaşında müslüman olsa ve bunları öğrenmek için dünyayı dolaşsa lâyıktır. Sonra bu ilmin içerisinde bir de müdâfa'a-i din, vatan, ırz ve namus için askerî ihtiyaçları bilip, Allah düş-mamarını ve müslüman düşmanlarını korkutacak derecede her bakımdan; deniz, hava ve kara kuvvetlerine ve bunların idareci ve tekniklerine sahip olmak da, bu emre ve Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın emirlerine dâhil olduğunu bilerek, düşmandan değil medet beklemek, ondan malzeme-i harbiye, yiyecek ye giyecek eşyası almağa tenezzül etmek bile çok ayıptır.

Bir insanın kendi karnını doyurmasını, kazanmasını beceremeyip de kapı kapı dolaşması ne kadar çirkinse, bu dinsizlerden de bir şeyler istemek, o kadar ayıp ve çirkindir. Sakın bunlara darılma. Bir müslümanın bir dinsiz kâfire boyun bükmesi ne kadar abestir. Fakat ruhen zayıflamış kimseler, tabi'atıyla bunu anlayamazlar. Ve onlarla dostça geçinmeğe bakarlar. Lâkin günün birinde bakarsınız ki, biz tamamiyle onların kölesi olmuşuz. Otur, kalk! Hepsine peki demek mecburiyetinde kalınca, halimizin o firavunlar

60

devrindeki kölelerden ne farkı kalır? Allah muhafaza buyursun. Âmîn..

61

ÎLÎMDEN MAKSAT ALLAH RIZÂSINI KAZANMAKTIR

ilim yalnız Allah teâlâ'nın rızâsını kazanabilmek ve halkın bu rızâ-yı ilâhiyeyi kazanmasına sebep olmak için öğrenilir. Yoksa me'mûriyet ve karın doyurmak için okunan ilimler, Allah için değil, midesi içindir ki, bu ilimlerden ne sahibinin, ne de başkalarının istifâdesine imkân yoktur. Abdülhâlik Gucdiivânî hazretleri yaptığı bir nasihatinde, "imam ve müezzin olma" demişler. Bugün imam ve müezzinlik, meslek haline getirilmiş birer me'mûriyettir. Inıam-ı A'zam'ı görmüyor musun? Zamanın en büyük âlimi olduğu halde, me'mûriyetten nasıl kaçmıştır. Zamanın hükümdarı kendisini kadı yapmak istediği halde, hapis ve dayağa razı olmuş ve kabul etmemiş, nihayet işkence ile öldürülmüştür. Biz bunları pekâlâ biliriz de, yine me'mûr olmak için can atar, devlet kapılarım aşındırırız.

Öyle ise muhterem kardeş, sen bu ilimden nasibini almağa çalış. Dünya ilimlerini bilmek ne kadar lazımsa, din ilimlerini bilmek de o kadar şarttır. Zîra, bu ilimleri bilmeden dünya ilimlerinin faydası olamaz. Faydası olsa bile, biz şuna inanırız ki, öldükten sonra Cennet ve Cehennemi hâvî olan bir âhiret âlemi vardır. Oradaki yeri Ce-

62

hennem olduktan sonra, dünyalığın ma'mûr olmasının ne" kıymeti kalır? Orada pişmanlık da fayda vermez. Şimdi senin dünyadaki kıymetin ve âhiretteki selâmetin, ilimle kâimdir. Aklın varsa, ilme çalış, âleme cehlin ve cehaletin hiç bir faydası yoktur. Câhil deyince sakın bunu yanlış anlama. Kaç üniversiteden diploması olursa olsun, dinini bilmeyen, Allah'ını tanımayan ve hattâ Allah'ına kulluk etmeyen, O'nu sevip, emirlerine uymayan, O'ndan korkup yasaklarından kaçmayan yine de câhildir. Asıl hüner bu cahillikten kurtulmaktır. Bu ise gönül uyanıklı-ğıyla olur. Bunun kapısı da yine ilimdir, vesselam.

Fakat şunu unutma ki, hangisi olursa olsun bunların matlup olanı Allah için olanıdır, fîsebî-lillâh dediğimizdir. Yoksa istikbalini, menfaatini temin için, hazır maaşlı bir memur olmak için olursa, onun fâidesi de o kadar olur.

Vakt-i sa'âdette, ilmi öğrenmek ve öğretmek Allah rızâsı için yapılırdı. Buna mukabil bir hediye bile kabul etmekten çekinirlerdi. Zîra, ilim talebi, en büyük cihaddır. Bunu öğretmek de, cihâddan sayılır. Binâenaleyh, Ebu'd-Derdâ'mn rivayet ettiği hadîs-i şerîf bizlere güzel bir derstir. Dünyalık te'mini için yapılan tahsü-i ilim de böyledir.

63

İLMİN DÎĞER FAYDALARI

İLİM SÜSTÜR

 

"ilim öğren. Çünkü ilim, sahibi için süstür, fazilettir ve bütün iyiliklere adrestir. Her gün ilmî çalışmalarını artır ve faydalar denizlerinde yüz. "

İlim insana ziynettir. Güneşin gökte ziynet

olduğu gibi.

* * *

İlim, haddizatında kendisi bir ışıktır, bir nurdur, bir ziyadır. İlmin azlığı ve çokluğu nisbe-tinde ilim sahibinde bu ışıklar ve bu nurlar apaçık görülmektedir. Şu kadar var ki ilim iki kısımdır: Biri faideli ilimler; dînine, ma'rifet-i ilâhiy-ye'nin husulüne, gönlünün nurlanmasına ve bu nurun başka kimselere de faideli, onların da cehalet zulmetinden, dünya zulmetinden, âhiret felâketlerinden kurtulmasına vesile olur ve bu suretle de dünyada da, âhirette de saadet ve bahtiyarlık sebebidir.

64

İLİM TALEBİ KEFFÂRETTIR

 uj our

"Her kim (Allah rızâsı için) ilim talep ederse, o ilim onun geçmiş günahlarına keffâ-ret olur."

65

BÎZE ÎLlM, DÜŞMANLARA MAL

Hz. Ali (radiyallahü anh)'ın beyti: "Biz Rabbimizin kısmetimize verdiği nimete razı olduk, bize lâzım olan ilimdir. Düşmanlara lâzım olansa maldır. Lâkin mal pek çabuk yok olup gider, ilim ise bakîdir, fânî değildir. Mal gibi yanıp kül olmaz. Durdukça kıymeti artar."

İLİM, MAL VE MÜLKTEN HAYIRLIDIR

Milyonlar, servetler, mal ve mülk bizim karnımızı kat'iyyen doyurmaz. Sen, mal-mülk lâzım değil mi? dersen, evvelâ ilmine sahip ol; sonra mal-mülk arkandan koşa koşa gelir deriz. Süleyman aleyhisselâm gibi; o ilmi istedi, Allah teâlâ ona hem ilmi, hem de mal ve mülkü ihsan etti. Elbet sana da ihsan edeceğinden şüphen olmasın vesselam. Bunu iyi bil ey azîz.

İLİM MECLİSLERİ

Bursah ismail Hakkı Hazretlerinin dediği gibi "Cennet ikidir: Biri dünyâda, diğeri de âhi-rettedir. Dünyâdaki Cennet, ehl-i ilim ve irfan meclisleridir. Bu meclislere giremeyenlerin,

66

âhiretteki Cennet meclislerine nail olmaları çok müşküldür." demiş Hakikaten de böyledir.

FAYDASIZ İLİMDEN SIĞINMA

Ibn-i Mâce, bisenedin hasenin: "Resûlüliah sallâllahü aleyhi ve sellem, fâidesiz ilimden, kabul olmayan duadan, haşyetsiz (korkusuz) kalbden ve doymayan nefisten (Allah'a) sığınırlardı ve yine bu dörtten de sana sığınıyorum" buyurmuşlar.

Yâni fâidesi olmayan, yâni bilgisi ile amel etmeyen veya fâidesiz ilimlerden sana sığınırım derken, ilmin fâideli, kitabullah'a ve sünen-i se-niyyeye uygun olanı matlubdur denmek istenmiştir. Lüzumsuz ve fâidesiz ilimden siz de Allah'a sığının demektir.

Asıl olan ilim peygamberler vasıtasiyle bizlere kadar gelen Kur'ân ve hadîs ilmidir. Zîra bütün ilimlerin neticesi, göz yumuncaya kadar dünyadan istifadeden ibarettir. Öldükten sonra ise; bunların vebalini, acısını çekeriz. Zîra ilim ancak Cenâb-ı Hak'kı bilmek ve O'na kulluk etmek için lâzımdır. Bundan mahrum olarak, ilim dünya işlerine hasredilince Allah: "Kulum, ben sana bu*kadar ilim verdim de, sen beni neden tanı-

I

67

madın ve bana kulluk etmedin?" deyince, acaba insan ne diyecektir? Onun için Peygamberimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) Hazretlerinin:

"Fayda vermeyen ilimden sana sığınırım" buyurması, ne kadar vecîzdir. İstanbul Müftüsü rahmetli Ömer Nasûhi Efendiden sormuşlar:

"- Efendim, bu elektriği icâd edip, bizleri nura garkeden ve bütün işlerde sayısız ni'metlere nail olmamıza vesile olan falan falan kâfir kimseler, de Cehenneme girecekler mi? Beşeriyete bu kadar hizmetleri var!" dediklerinde...

"- Evet evlâdlarım, belki onların azabı iki kat olacaktır. Çünkü onlar, Allah teâlâ'nın kendilerine vermiş olduğu müstesna bilgiden istifâde etmesini bilmemişler ve bütün zekâlarını dünyâ bilgisine hasredip basîretü'd-dünyâ ve'l-âhire (dünya ve âhiret saadetlerini gören) olunmamışlardır" diye cevap vermiştir.

İnsanlar hemen bütün vakitlerini, dünya ilimlerini öğrenmek için geceli-gündüzlü harcamaya çalışırlar da, din ilmini tahsile gelince, her biri bir tarafa kaçmak ister. Halbuki öğrenilen dünya bilgileri, gözler yumuluncaya kadardır. Ölüm geldi mi hepsi biter. Ne şeref, ne de saltanat kalır, dini öğrenmediği için, en büyük felâket de buradan başlar.

68

Malumdur ki, Arabistan'da Arapçaya yüksek vukufu olan yahûdi ve nasranîler mevcuttur. Hattâ birkaç sene evvel Şam müftüsüne uğramıştım. Bize bir siyer kitabı gösterdi ki, bunu Arapçaya yüksek vukufu olan bir hıristiyan âlim yazmış, müftü de okumuş. Bir kusur görmedim, demişti. Avrupa'da şarkiyatçılar var ki, pekâlâ Arapça biliyor ve bazı eserler de yazabiliyorlar. Fakat bu bilgi onlara hiç bir fayda vermemiştir. İlimden gaye, iman ve ameldir. Bundan mahrum olanların halleri meyvesiz, dikenli bir ağaca benzer. Yanmaktan başka bir şeye yaramaz. Onun için Cenâb-ı Peygamber Efendimizin:

"Faydasız ilimden sana sığınır-m" dediği malûmdur.

FAYDALANILAN ÎLÎM

Ebû Hüreyre (r.a.)'den, Buhârî, Abdullah b. Abbâstan: "Âdemoğlu ölünce bütün ameli kesilir, ancak üç şeyden deöü: Sadaka-i cariyesi, kendisinden fâidelenilen ilim veya kendinden sonra (yâni ölümünden sonra) kendisine duâ eden bir evlâd".

69

ÎLMtN-FEHMÎN ARTMASINA DUÂ

Allah (sübhânehû ve teâlâ)-"Rabbî zidnî ilmen ve fehmâ" fermam ile bizlere ilmi öğrenip daha fazla bilgi sahibi olmayı tenbîh ve tavsiye buyururken, dünya bilgileri ve teknik bakımdan bizim bugünkü geri kalmışlığımız açınılacak başlıca hâdiselerdendir. Bir taraftan Allah her bakımdan düşmanlarımızı korkutacak derecede kuvvetli olmamızı emrederken, bugün bizim yiyeceğimiz ekmeği ve neredeyse içeceğimiz suyu da onlardan istemek durumuna düşerek âciz bir hale gelmemiz, acaba ne kadar doğrudur dersiniz?

Bizler bu ilimlere sahip olduğumuz zamanlar dünyayı titretmiş ve hemen hemen yarısına sahip olmuştuk. Bu zaferlerin bize verdiği gururla ilmi ihmal ettik ve dünyanın fâni ziynetlerine daldık. Bundan istifade eden düşmanlarımız gözlerini dört açtılar. Bugün bizi Anadolu'muzda bile rahat bırakmadıklarını ve bu güzel vatanımızı da elimizden almak için çeşit çeşit hilelere başvurmakta olduklarını görmekteyiz maalesef.

70

KABZ VE REF OLUNMADAN İLME ÇALIŞINIZ

 öf

"Ey insanlar! Siz kabz ve ref olunmadan evvel ilme çalışınız."

ilmin ref olunacağı hadîs-i şeriflerde zikro-lunmaktadır ki, bu ilim bir gün kabz ve ref olunacaktır. Binâenaleyh, bugün gelip çatmadan ilme devam edip, öğreniniz; sonra öğrenmek isteseniz de, buna muvaffak olamayacaksınız. Zira; zihinleriniz zayıflayacak, zekânız kaybolacak, tehm ve idrâkten de mahrum olacaksınız. Ne kadar çok çalışsanız da bir şeyler elde edemeyeceksiniz. Onun için fırsat elde iken, ilmi elde etmeğe çalışınız.

Evet; sahâbe-i kiram, tâbi'în ve tebe-i tâbi'în devrindeki yani; hicri 3. asırdaki insanların zekâsı, idrâki ve anlayışlarını bugün bulmak mümkün değildir. Bir kere Kur'ân'ı, yüzbinlerce ve hattâ milyonlarca hadîs-i şerifi belleyen, ezberleyen, o günkü insanlarla bizim hiç kıyas olunacak hâlimiz var mıdır? Bu hâlimize rağmen onları da beğenmeyiz. Allah cümlemize insaf ve merhamet

71

etsin. Âmîn.

Öğreten ile öğrenene aynı sevabı vermek ve onları ecir ve mükâfatta ortak tanımak, Cenâb-ı Hak'kın lutuflarındandrr. Bununla beraber, öğrenmeyen ve öğretmeyen şâir insanlarda da hayır yoktur, diye ne güzel buyurmuşlar. Çünkü cahillik çok fenadır. Adetâ kıymetsiz bir ottur. Hayvanlar yemediği gibi, tarlaları da, ekinleri de bozar, aynı zamanda zararlıdır. Onun için cahillikten kurtulmak herkesin ilk vazifesidir.

Cahilliğin en fenası ve kötüsü, Allah teâlâ'yı ve Peygamberi ve Kitabı tanımamak, daha doğrusu tam bir dinsizliktir. Sakın sen kalkıp deme ki, bugün Allah ve Resulünü tanımayan ne kadar dinsiz var, bak hepsi de son derece refah ve saadet içindeler, işte bu görüşe körlük derler. Arkasındaki tehlikeyi görememekten ileri gelmektedir.

Bu dünyanın ne kıymeti var? Eğer kıymetli bir yer olsaydı, kâfirlere Cenâb-ı Hak bir yudum su bile vermezdi. Bu dünyanın arkasında âhiret denilen bir âlem var. Asıl kıyamet orada kopacaktır. Buna inanmayan bedbaht kişiler, cezalarını görünce akılları başlarına gelecek, ama iş işten geçmiş olacak. Binâenaleyh; sen ilmi öğrenmeğe bak, sonra da öğretmeğe çalış. Sa'âdet ve selâmeti bul, vesselam.

72

t      -    i    -        ,      •,     .   -        ••

 "           j       jl  

t      -    i    -        ,      •,     .   -

^kıtj ^rÇtj yLiı, £uj :^u jı ^1:

 -*ı,-

"Yeryüzünden kalkmadan önce ilim öğrenin. Sizden biriniz yanındakine ne zaman muhtaç olacağını bilemez. Size, ilim öğrenmek gerekir. Yapmacık davranmaktan bid'at yapmaktan ve bir şeyi fazla eşelemekten sakininin. Size eskiye ve esas kaynaklara yönelmenizi tavsiye ederim."   Ja^i   J&-   ipLÜJi    *ty£İ

 J&-

3 ^

.^ JUÎI

"İlim aranızdan kabzolunmadıkça, zelzele ve yer sarsıntıları çoğalmadıkça, zamanda yakınlık, fitneler zahir olmadıkça, kıyamet kopmaz. Aranızda kati (öldürme) çoğalıp, mal da arttığı zaman kıyamet kopar."

Zamanlar yaklaşmadıkça, katiller çoğalmadıkça, taşıncaya kadar mal sizlerde bol ve çok olmadıkça kıyamet kopmaz, ilim ve ilim sahipleri mevcut oldukça kıyamet kopmaz, felâketler gel-' mez. İlmin ve ilim sahiplerinin kıymetine bakınız ne kadar kıymetlidir. Onlar bulundukça, kıyamet bile kopmuyor. Kıyamet kopmadıkça da her-

73

kes selâmette, demektir. Bundan sonra zelzeleler başlar, ilim gidince arkasından yer de yerinde duramaz, sallanmağa başlar ki, bu kıyamet alâmet-lerindendir. Bu ilim ortadan kalkınca olacağına göre, acaba bugünkü ilim, ilim değil midir? Kıyamet koparken yine Allah diyenler bulunacak ama bu deyiş candan değil, belki riyâkârane, gösterişçi, aldanan ve aldatanların deyişleridir ki, hiç kıymeti yoktur. Acaba bu bizim ilmimiz de böyle mi ki? Yine kıyamet alâmeti olarak fitnelerin çoğalması, ilmin yokluğundandır. Zîra, ilim oldukça fitneler başkaldırmaz. Halbuki bu fitneler Hu-lefâ-i Râşidin devrinde başlamış, hâlâ da devam edip gider. Her devrin bir fitnesi ve bir firavunu vardır. Efendimizin devrinin firavunu Ebû Cehil idi. Bu devirde kimbilir kimdir? Bu da ilmin gaybubetinden sonra alacak, bir fitne-i azîmedir ki, misli görülmemiştir. Ve o fitnelerin başı da masonluktur. Yabana atma, katiller, döğüşler, kavgalar, kıyametler kopar. Bugün okullarda gö rülen fitne, hiçbir devirde görülmemiştir. Sebebini sen ara, bul.

Öyle ise, ey benim güzel kardeşim, sen de, din bilgisini öğrenmeye çalış, öğren ve öğretici hakiki âlimler arasına geçmeğe gayret eyle. Çünkü dünya bilgisi dünyada kalır. Âhiret ilmi ise; hem dünyada, hem de âhirette seni sonsuz sa'âdet-

74

lere eriştirir. Bu canım güzel ilme bir gün rağbet kalmayacak, insanlar hep dünyanın fanî ilimlerine vakitlerini harcayacaklar. Binâenaleyh, siz muhterem dindar kardeşlerini, bu ilim ref olunmadan evvel öğrenmeğe çalışınız, ilmin ref i demek, onu okuyacak ve okutacak kimselerin kalmaması demektir. Çünkü insan bilmez ki, bu ilme ne zaman muhtaç olacaktır? Muhtaç olduğu zaman aranacağına, vaktiyle öğren de, hazır bulunsun. Tasannû'dan ve kendinizi beğenmekten ve hazakatten, yani; bilgideki maharetinizden sakınınız. Bid'atların derinliklerine girmeyin. Esaslardan ayrılmayınız.

İLÎMDE YARIŞ

"îlim talebinde yarışınız. Acele ediniz."

Cenâb-ı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetine olan merhametinden, dâr-ı dünyâda çalışıp kazanılacak her şeyi bize en güzel bir şekilde öğretmiş bulunmaktadır, ilmin dal ve şubelerinin pek çok olduğu malumdur. Bunların hangisi olursa olsun beşeriyet için lâzımdır. Hiç birisi yabana atılmaz. Fakat, en mühimi ilm-i şer'îdir. Din bilgisinin gerek akîde, gerek ibâdet ve gerekse nikâh ve mu'âmelâta dâir olan mes'elelerini iyi ve güzelce belleyip, helâl, haram ve günahlardan

75

son derece sakınmak, bildiklerini bilmeyenlere öğretmek suretiyle ilim talebinde bulunmayı, ilmi artırmağa çalışmayı ve bu hususta yarışmayı tavsiye buyurmaktadır.

Kuvveti ve hüneri olmayan gazabını yenmeğe muvaffak olamaz. Hüner de ilimdir. Bu ilim Kur'ân ve hadîs ilmidir. Binâenaleyh, îmanı zayıf, Kur'ân.ve hadîs ilminden nasîbi olmayan zavallı insanın, kendini nefsinin esîri ve kölesi olmaktan kurtarması mümkün değildir. Bu ilimlerin de halisane olması gerekir.

Hiç olmazsa, her pazartesi ve perşembe günü ilim talep ediniz.

76

İLÎM SORMAKLA ÖĞRENİLİR

"Mesâil-i diniyyenizi öğrenmek için, ulemâ'ya sorup cevâbını isteyiniz." Hükemâ ile düşüp kalkınız. Onların içine karışınız. Büyük zevât-ı muhteremler ile oturunuz.

insanlarda aranılan en kıymetli şey ilimdir. Bunun tahsili, birkaç yolla mümkündür. Ya okuyacaksınız ki, bu çok uzun bir zamana muhtaçtır. Ya da ashâb-ı kiramın bildiği ve öğrendiği gibi dinlemekle olur. Diğeri de; bilmediklerini öğrenmek kasdiyle ehlinden sormaktır.

"ilmin anahtarı sormaktır." fermanına uyarak ehl-i ilimden bilmediklerimizi sorup öğrenmemizi Allah (Azze ve Celle) emretmektedir.

"Ey ümmetim, sizler bilmediklerinizi öğrenmek için daima çalışınız. Sormanın dört çeşit faydası vardır. Yani, en aşağı şu dört kişi ecir ve mükâfat alır, faydalanır:

Birincisi: Soran,

İkincisi: Öğreten,

Üçüncüsü: Dinleyen,

Dördüncüsü: ilmi ve dinlemeyi sevenlerdir.

77

Mesâil-i dîniye pek mühimdir. Evvelâ akâid-i Islâmiyesini ve sonra da ahkâm-ı dîniyesini, farz, vacip, sünnet, müstehap, mubah, haram, mekruh ve müfsidleriyle öğrenmek gerekir. Akâ-id-i dîniye esastır. Ma'rifet-i ilâhiye, Allah teâlâ'yı tanımak, Esmâ-ı Hüsnâsını bilmekle mümkündür.

Cenâb-ı Hak'kın sıfât-ı zâtiyesi ve sübûtiye-si vardır. Biz Allah'ı ancak bunlarla bilebiliriz. Hayat, ilim, semî, basar, irâde, kudret, kelâm ve tekvîndir. Ayrıca kıdemi vardır. Evveli olmamak, sonu olmamak, bakî olmak ve ölüm kendisine erişmemek demektir. Vahdaniyeti vardır. Bir olmak, bildiğimiz b'^-iki gibi değil, ikincisi olmayan bir demektiı. Muhâlefetün li'1-havâdis, ise hâdisâttan, görülen ve bilinen hiç birşeye benzememek demektir. Kıyam binefsihî, nefsiyle kâimdir. Zaman ve mekâna muhtaç değildir, demektir. Bu sıfatlar, kendisi gibi ezelî ve ebedîdir. Fakat, bizim bildiğimiz gibi değil. Kendisine hastır. Bizdeki gibi bilgi, işitme, görme, vesâir sıfatlan, a'zayı cevârih ile değil, zât-ı eceli ü â'la-sına mahsustur. Bizim bilgimiz daha ileri gidemez. Onun için evvelâ bunları güzelce öğrenip, sonra da bilmeyenlere öğretmelidir.

78

ILIM ÖĞRENMEK İSTEYENLERE YARDIMCI OLMAK

•'îı?-'*'  '*'\- i'ı' —T Ti '• *\\' *\''A ''s .!'-

"Yakın zamanda ilini talep eden bir kavim gelecektir. Siz onları gördüğünüz zaman, onlara Resûlüllah'ın vasiyeti üzerine "Merhaba" deyiniz." Ve onlara ilim öğretiniz. Bir rivayette "eftûhüm" kelimesi "aknûhüm" olarak zikredilmiştir. Buna göre, "onları razı ediniz." demektir. İki cihan Peygamberi sallallahü aleyhi ve sellem Hazretleri ilim talep eden, mümtaz ve bahtiyar kişilere, gereken ikram ve izzetin gösterilmesini, onların razı edilebilecek bir şekilde karşılanmasını te'min için bize basit bir "MERHABA" kelimesini öğretmiş oluyorlar..

"MERHABA" hepimizin en çok sevdiği bir sözdür. Bunun manasını da bilmeyiz. Fakat, an'ane olarak âdet haline gelmiştir. Biz de, "Hoş geldiniz, buyurunuz. Geniş gönülle, rahat olunuz. Sıkılmayınız. Size burada ağırlık verecek ve kafiyen sizin için korkacak bir şey olmaz." gibi birçok mânâları ihtiva eder. Yani; gelen kimseyi hoşnut etmek ve onun rahat huzur ve is-

19

tirâhatını, kalb ve gönül rahatlığını te'min için vaz'olunan bir kelimedir.

Bundan maksad, ilim talebinde bulunan kimseye her türlü huzuru, rahatlığı te'mindir. Yoksa kuru bir lâf hiç bir mânâ ifade etmez. Onu karşılayınız. Yiyeceğini ve yatacağını, mektep-medre-sesini te'min ediniz. Onun ilim sahibi bir zât olmasına sa'y ü gayret ediniz. Zîra, bütün sa'âdet ve selâmet ilimle-kâimdir. Her ilim lâzımdır. Fakat, herkese değil.

 ju

 İLMÎN ANAHTARI

"Câhile, cehli üzerine sükût edip kalmak lâyık olmaz."

Hak teâlâ (Azze ve Celle) buyuruyor ki: "Bilmediklerinizi ilim ehlinden sorunuz (yani; öğreniniz)."

Âlim için çalışmak nasıl lazımsa, câhil için de cehli üzere kalmak kat'iyyen caiz olmaz. Cehlini gidermek için mutlaka çalışacaktır. Çünkü insanlarda cahillik kadar büyük kusur olmaz. Evvelâ; Allah teâlâ'yı, sıfatlarını, emirlerini ve yasaklarını öğrenmek, Peygamberimizi ve sünnetlerini bilmek, Allah teâlâ'yı ve onun Rasûlünü

80

sevmek, hep ilme bağlıdır. Onun için ilim muhakkak şarttır. Bunları iyi öğrenmek, her mü'min ve müslümanın başlıca vazifesidir. Allah teâlâ cümlemizi dinini iyi bilen kullarından eylesin,

amin.

" tlim hazinedir, anahtarı da sualdir, timi sualle eşin ki Allah size merhamet etsin. Böylece dört sınıf me'cur olur: Soran, öğreten, dinleyen ve bunlara karşı muhabbet taşıyan."

Haddi zatında ilim, sıfâtullah olduğundan zâtı gibi, sıfatları da eşsizdir. Ne biter, ne tükenir. Her şey biter, yok olur, mahvolur, ilim zâtı gibi bakidir, ilim, Allah (Azze ve Celle)'nin hazinesidir. Maddî ve manevî bütün ilimler O'nundur. Bugünkü gördüğümüz terakki ve tekemmül O'nun ilminden bir nebzedir. Daha bilmediğimiz ne kadar ilimler vardır, ileride zamanı geldikçe tahakkuk eder. Şimdi bize lâzım olan, ilmin tükenmez bir hazine olduğunu bilip, ona yapışmaktır. Bu ilim, fânî olan âlemin ilimleri değildir. Belki ebediyet âleminde insanlan sevindirecek olan din

81

ilmidir, işte o da amel ile tahakkuk eden îman ve amel-i sâlihdir. Cennet de bunlara va'd olunmuştur. Bir ilmin sonu Cehennem ise, ona ilim demek hatâdır.

82

KUR'ÂN-I KERÎM-1 ÖĞRENMEK

Evvelâ öğreneceğin bilgi Kur'ân-ı Kerîm olsun.

Müslüman olsun da, Kur'ân'ını okuyamasın, doğrusu çok acınacak ve ağlatacak bir şey. Zîra, insanın ebedî sa'âdet ve selâmeti ona bağlıdır. Hem de güzel bir hafız gibi okumaya çalışmalıdır. Her gün onu okumadan evinden çıkmamalıdır. Zîra, o bizim için hem şefâ'atçı, hem de da'va-cıdır.

Okuyup amel edenlere şefâ'atçı olduğu gibi, okumayan veya onunla amel etmeyenler için de da'vacı olacaktır. Bunu iyi belle. Dünyâ bilgilerine nasıl çalışıyorsak, âhiretimiz için de öylece çalışmak, gerekiyorsa bilenlere sorup öğrenmek, kendi okuduğunu bir de onlara okuyup dinletmek gerektir ki, yanlışlarımız düzelsin.

Kur'ân'ı iyi okumak için harflerinin mahreçlerinden nasıl çıkarılacağını hoca efendilerin ve ulemâ-yı kiramın ağızlarından almaya çalış.

Sübhâneke'den başlayıp hiç olmazsa AMME cüzünü ta'lim ile okumalı ve tecvidlerini öğrenmeli. Sonra da mânalarını. Aç kalırım diye sakın korkma. Sahibin olan Allah senin rızkını çok rahat ve geniş olarak verecektir. Hem hiç kimseye

83

köle olup el açmadan. Buna iyice inan. Bazı ahmakların sözlerine kulak asma.

Sakın sen Kur'ân'ı okuyup da yoldan çıkanlara aldanma. Onu öğrenirken dünyalık bir menfa'at bekleme. Me'mûriyet ve mevkî sahibi olmaya özenme. Onu Hak rızâsı için öğren. Onunla amel et. Hak rızâsı için öğretici ol. Eğer dünyâ men-fa'atlerine aldamp, dinî bilgilerini bunun için yaparsan, vebalin, günâhın, kabahatin o kadar çok olur.

Bu hususta, îmam Gazâlî'nin ilim bahsini dikkatlice oku.

Fânî dünyâ için gecemizi gündüzümüze katarak çalışıyoruz da, dinimize gelince, Kur'ân okumasını bile beceremiyoruz. Biraz okursak, onu da ağzımıza burnumuza bulaştırıyoruz. Çünkü bunlar gençlik ve çocukluk devresinde elde edilir. "Kart ağaç eğilmez" dedikleri ne kadar doğrudur.

Okumadığı halde yine Kur'ân-ı Azîmüşşân'a bakmak, ibâdetten sayılmıştır.

Kur'ân, nûr kaynağıdır. Onu okumasını bilmeyenin, onun yüzüne bakması da ibâdet yerine geçer. Manevî nurları, bu suretle saygı ile bakan birine hiç fark etmeden geçer, elektriği tutana, ceryanın geçtiği gibi. Elektriği tutan nasıl elektrikleniyorsa, Kur'ânı tutan ve ona hürmetle ba-

i-

84

kan, hele onu tazimle okuyan bahtiyarlar da muhakkak nurlanırlar ve işte bu nûr; yarın kıyamet gününde sahibinin sağını, solunu ve önünü de parlatarak cennât-i âliyatâ doğru yürürler. Meleklerin tebşîrâtına mazhar oldukları halde, altından nehirler akan, tadlanna doyum olmayan cennetlerde ebedî olarak kalırlar ki, bu ne büyük feyizdir.

KUR'ÂN-I KERÎMİ ÖĞRETMEK

"Hazînetül-Esrar"ın 27. sahifesinde der ki: "Bir kişi gelip Peygamberimize sordu ki: Evlâdına Kur'ân öğretenin ecri (sevabı) nedir? Cenâb-ı Peygamber sallâllâhü aleyhi ve sellem efendimiz de: Kur'ân, kelâmullahtır, sevabının sonu yoktur. Cibril aleyhisselâm geldi, Peygamberimiz de ona sordu. O da Kur'ân, kelâmullahtır, sevabının sonu yoktur dedi. Sonra Cibril aleyhisselâm da Mikâil aleyhisselâma sordu. O da Cibril aleyhis-selâmın dediği gibi: Kur'ân-ı Kerîm kelâmullahtır, sevabının sonu yoktur" demiştir... ilâ âhi-rih."

Ve her kim evlâdına Kur'ân-ı Kerîmi okumayı öğretirse, nurdan bir kılâde (gerdanlık, kolye) takılır ki evvelûn, âhirûn teaccübte kalırlar. Ve yine her kim Kur'ân okur ve onunla amel ederse

85

onun valideynine yevm-i kıyamette bir tac giydirilir ki, ziyası, güneşin dünyadaki evlere olan ziyasından daha çok güzeldir. Artık o çocuğunkini nasıl zannedersiniz?

Binaenaleyh, çocuğun valideyni üzerinde üç hakkı vardır: Birisi, çocuk doğduğu zaman ona güzel bir ad takmak. İkincisi, Kur'ân, ilim ve edep öğretmek. Üçüncüsü de sünnet ettirmektir. Ondan nâşi çocuklarına Kur'ân, ilim, edep ve ferâiz-i Islâmiyyeyi öğretmeyen valideyne veyl olsun, yazıklar olsun ki, o çocukları câhil bırakırlar. Ben ise böyle çocuklarını okutmayan, dinlerini bildirmeyen ana ve babadan uzağım.

Osman bin Affân (r.a.)'den: (Müslim, Buhârî, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî): "Muhakkak sizin en efdaliniz Kur'ân-ı kerîm'i öğrenip sonra da ögreteninizdir."              jî'İil   Üaî

.*jU jı: J* J+^y J^ /-asa'ı jîu ji.

"Kur'ân'm diğer başka kelâmlar üzerine fazileti, Rahmân'ın, yarattıkları üzerine fazileti gibidir."

Her bakımdan âciz olan bir mahlûk, kemâl sıfatları ile muttasıf, noksan sıfatlardan tamâmiyle münezzeh, varlıkların, yer-gök ve içindekileri-nin sahibi ve mâliki olan bir Allah ile hiç ölçülebilir mi? Bunu hiçbir akl-ı selim sahibi inkâr ede-

86

mez. O'nun bize gönderdiği ve kıyamete kadar da baki kalacak olan Kur'ân-ı Azîmüşşan'ı okuya-mamak ve onu kendine imam ve önder edememek, onun vaz ettiği kanunları, ahkâmı tebdil ve tağyir edip de, diğer milletlerin kanunlarını, ahkâmını benimsemek, müslüman olan ve Allah'ım tanıyan bir kimseye yakışır mı, dersiniz?

Öyleyse ey aziz arkadaş! Kur'ân'ı iyi öğren. Bütün ilimler onun içindedir. Bize tavsiye olunan ilmin kaynağı da Kur'ândır. Allah, bizleri Kur'ân'dan ayırmasın. Âmîn.

"Siz Kur'ân okumaya devam ediniz. Ve o Kur'ân-ı kendinize imam ve baş çekici ittihaz ediniz. Çünkü, Kur'ân Rabbü'l-âlenıîn'in kelâmıdır. O'ndan gelmiş ve O'na avdet eder."

Kur'ân-ı Kerîm, beşeriyete yol gösterir. Dünyâyı ve âhireti öğretir. Bütün-ferilerin, icad-ların anahtarı Kur'ândadır.

Kurân'ın, lâletta'yin bir kitap ve bir gazete gibi okunması kat'iyyen caiz değildir, islâm'ın hayatı olan ilim, evvelâ Kur'ân-ı okumakla başlar. Onu okumayı bilmeyen kimse, diğer islâmî bilgileri de lâyık-ı veçhile öğrenemez, bileı.ez. Kur'ân okumaktan gaflet edip de, diğer bilgilerle

87

meşgul olarak dünyalıklarını te'mîn etmeğe çalışanlar, eninde sonunda muhakkak pişmanlık duyacaklar ve dünyâdan ayrılma anında bunun acısını pek acı bir şekilde çekeceklerdir.

Kur'ân-ı Kerîm'i okumaktan murâd, ona uymaktır. Emirlerine ita'at edip, yasaklarından kaçınmaktır. Kendisine uyulmadan okunan Kur'ân-ı Kerîm, makbul-i ilâhî olamaz. Onun için her zaman kendini kontrol edip yanlışlıklarını tashîh etmeğe çalışmalıdır. Bu, ayrıca bir vazifedir.

Hele Fâtiha-i Şerîfe ve Ihlâslar her gün aşağı yukan en az 40 defa okunur. Ne bıkılır ve ne de biz bunu biliyoruz diye terk olunur. Ne de eskir. Her zaman taze ve her zaman yepyeni. Okudukça manâlar keşfolunur. Okuyan nura garkolur. Fakat, onu kendinize imâm, önder ve rehber ittihâz ediniz ki, sizleri çekip Cennete, Hak'kın rızâsına, sevgisine götürsün. Onu okuyup da, yolundan gitmeyen kişiler, bedbaht kişilerdir. Nurundan nûr alamazlar. Sa'âdet ve selâmete erişemezler. Dünyâları da perişan, âhiretleri de.

Onun için ey aziz ve muhterem kardeşim, sen her halde Kur'ân-ı Kerîm'i güzel ve dürüst okumaya gayret et. Sonra da, onu kendine imâm olarak kabul et. Ve her müşkülünü orada halletmeğe çalış. Çünkü, Allah teâlâ'nın kelâmıdır. Ona sarılan, îmân-ı kâmil sahibi olur. Mes'ûd ve bahti-

yardır, vesselam.

"Siz Kur'ân'ı öğrenmeğe ve öğretmeğe devam ediniz ve onu çok okuyunuz. Onda çok acayip harikuladelikler vardır. Böylece Cennetin yüksek derecelerine nail olursunuz."

Herşeyde olduğu gibi, tekrarlamanın çok faydası vardır. Meselâ: Hafızlar, hafız olabilmek için ne kadar tekrar yapmışlardır; tekrarlamağa mecburdurlar. Hattâ, ezberlediklerini tekrar etmezlerse çabuk unuturlar. Onun için, Ramazan mukabelelerinde çok çalışırlar. Çalışmazlarsa halka karşı mahcup olurlar. Ve bir daha onları kimse dinlemek istemez. Sonra, tekrar tekrar okumaktaki faydalar, pek çoktur. Her okuduğunda ayrı ayrı gelişmeler olur. Mânâların derinliklerine vukuf hâsıl olur. Sonra gönüllerde yer eder. Çok acâip özellikleri vardır. Onları ehli olan âlimlerden öğrenir. Öğrendikçe de aşkı ve şevki artar.

Cevahir bulan madenciler, yeni yeni madenler buldukça ne kadar seviniyorlar. Kuran âşıkları, Kur'ân-ı tekrar tekrar okudukça, çok daha fazla sevinirler. Gönülleri açılır. Zevkleri artar da artar. Bunlar hep tekrar tekrar okumakla hâsıl olur. Bu dünyâda ne mânâsı biter, ne de acâibi tükenir.

89

Madenler bulununca nasıl işletilir? işletilmezse faydası olmaz. Kur'ân da tekrar tekrar okunmadıkça hiç faydası olamaz demek doğru değildir. Ama, okunmazsa unutulabilir. Bir cüz Kurân'ı saatlerce okuyup içinden çıkamaz. Bu, okuyanı sıkar. Onun için daima okuduğunuz takdirde, hem sür'atle okumak mümkün olur ve hem de Kur'ân'a karşı bir ünsiyet hâsıl olur. Bu sefer, siz onu eli-n izden bırakmak istemezsiniz. Beşeriyetin saadet ve selâmeti Kur'ân'dadır. Bu insanlar, ne kadar bocalasalar da, nihayet Kurân'a teslim olmak ve müslüman olup, rahata kavuşmak isterler. Çünkü, bundan başka yol yoktur. Yol ancak, Kur'ân yoludur. Vesselam.

Öyle ise, ey muhterem kardeş, sakın sen Kur'ân'dan ve Kur'ân yolundan ayrılma. Emirlerini tut. Yasaklarından kaçın. Çünkü, bu dünyâ fânîdir. Kendisi de fânidir, içindekiler de. Bak mütemadiyen bırakıp, bırakıp gidiyorlar. Hem giderken herkes eli boş gidiyor. Kimsenin buradan giderken birşey götürdüğü de yok. Bu ibretâ-miz hâdiseler bizlere yetmez mi dersiniz? Mevlâ, cümlemize hidâyet nasıp etsin de, Hak yolundan ayırmasın.

90

ÇOCUKLARA VE GELECEK NESİLLERE

KUR'ÂN-I KERÎMİ ÖĞRETMENİN FAZîLETİ

"Evlâdına Kur'ân öğreten hiçbir kişi yoktur ki, muhakkak onun ana ve babasına, yevm-i kıyamette bir melek tacı ile insanların mislini görmedikleri iki hülle giydirilmesin"

llm-i din, ind-i İlâhide o kadar kıymetlidir ki, onu evlâdlarımıza lâyık-ı veçhile öğretebilme-miz için bizlere ne büyük lütuf ve ikramlarda bulunulmaktadır.

O ana ve baba ki, evlâdına Kur'ân-ı öğrettiler ve öğretmeğe çalıştılar, emekler çektiler, masraflar yaptılar. Onları okuttular, ve ümmet-i Mu-hammed'i irşâd için yetiştirdiler. İşte, buna mükâfatan, o ana ve babaya bir melek tacı giydirilir ki, padişahların, şahların, kralların merasim günlerinde giydikleri taç, yanında hiç kalır. Bu taç, Hak'kın tacı, dünyâ tacı değil! Âhiret tacı yani, bütün insanların gözlerini kamaştıran, o

91

şa'şaalı, kıymet biçmek mümkün olmayan o tâc, evlâdlarını okumaya sevkeden bu ana ve babaya giydirilir de, herkesin ağzının suyu akar, imrenir, bayılır. Ne çâre artık fırsat geçmiştir.

O, dünyada iken, kazanılacak bir nimet idi. Fakat, dünyânın gözlerini boyayan sahtekâr tavırlarına aldanıp, dîni tedrisât bırakıldı, diğer ilimlere hücum edildi. Adına da müsbet ilim dediler. Dediler ama bizi baştan çıkararak, dinden-imandan ayırıp, bir sürü ahlâksızlık, nümayiş ve gösterilerle o ilmi de elde edemediler.

Bunlar bizim için acı ve hem çok acı hâdiselerdir. Ecdadımızın Kur'ân'a ve Kur'ân ilmine sarıldıkları müddet zarfında, dünyâya hâkim olabilecek bir kuvvete sahip ve malik oldukları, inkârı mümkün olmayan bir hakikattir. Ne zaman ki, Kur'ân'a sarılmayı bıraktık:.. Avrupa âdet ve an'anesine uymak sevdasına düştük, o zamandan itibaren inhitat başlamış oldu. Hâlâ aklımızı başımıza alacağımız yok gibi.

Bir millet köprüsünü, yolunu, fabrikasını ve bütün ihtiyac-ı askeriye ve milliyesini, gemisini, uçağını, topunu, tüfeğini kendisini yapamazsa, o milletten ne hayır gelir? Bunlar bizim tenkîd edcgeldiğimiz şu güzel dinimizi terkedişimizin acı neticesidir. Gemisini karadan yürüten ecdadımızın, boğazın iki yakasına Anadolu ve Rumeli

92

Hisar'larını kısacık bir zamanda, çok mükemmel bir şekilde yaptığı gözlerimizin önünde, hâlâ canlılıklarını muhafaza etmektedir. Biz ise hâlâ Rusya'dan, Amerika'dan meded bekleyen, boynu bükük zavallılar gibi, dansla, balo ile, halayları ve top sahalariyle, kendimizi ve yavrularımızı avutmaktayız.

İşte, din bilgisinden mahrum olan insanın hâli. Öyle ise, ey aziz ve muhterem kardeş, evvelâ sen kendin, dinini iyi öğren. Ve dinine, imânına zarar veren her şeyden kork ve kaç. Sonra da, ev -ladini muhakkak ve muhakkak dindar yetiştirmeğe ve dini bilgilerle teçhiz etmeğe son derece gayret eyle ki, sen de, senin evlâdın da ve senin mensup olduğun millet de bu sayede rahat etsin, âmin.

Bu büyük kitabı okumasını bilmemek kadar büyük kabahat olamaz. Her ne kadar mânâsına âşinâ olamazsak da onun lafzını belleyip çalışmak herhalde şefa'ala mazhar olmaya kafidir. Mânâlarını anlamağa çalışmak ayrı bir meziyettir. Onun mükâfatı yine ayrıdır. Onun için her ne pahasına olursa olsun, çocuklarımıza belletmek ve her gün okuması için elden gelen gayretleri sarfetmek her aklı selîm için ve her ana ve babaların başlıca vazifelerindendir. Çocukları sünnet ettirmek, evlendirmek nasıl vazifemiz ise, Kur'ân-ı Kerîm'i öğretmek de vazifelerimizin en

93

mühimidir. Cenâb-ı Hak cümle ümmet-i Muham-mede Kur'ân-ı Azimüşşân'a elbirliği ile sarılmalarını nasib eylesin Âmin.

BİLGİNİN BAŞI AJLLAHI BİLMEKTİR

Kulların yaratılmasından asıl gaye, yaradanı-mız olan Allah teâlâ'yi bulmak ve bilmek, ona gereği (mûcibi)nce ibâdet edip, hâs kullarından olmağa çalışmaktır. Bunun en kolay yolu, dilimiz ve gönlümüzle her yerde ve her zaman Allah (Azze ve Celle)'yi hatırımızdan çıkarmamaktır. O'nu zikretmeyi vazîfe bilip, sabah ve akşam vakitlerinde muntazaman, hiç olmazsa, yüzer kere bu ve buna benzer teşbihlere devam etmektir. Yatarken abdest alıp, dört rek'at namaz kılıp, bu teşbihleri çekerek uyursanız, şüphesiz hem o gün yaptığınız kusurlar dolayısıyle kazandığınız günahlar afv olur, hem de çok sevap alarak uyumuş olursunuz. Rüyalarınızda tatlı tatlı şeyler görürsünüz. Şu kadar var ki, günahlardan sakınmak şarttır. İbâdetlerle, günahlar afv olunu yormuş diye aldanmanıalı. Büyük günahlarla hukuka tecâvüz olan günahlar, kabul olunacak bir tevbe-ye, hukuka ait olan kısmı ise, sahibi ile helâllaş-mağa bağlıdır. Bu o kadar kolay bir şey olmasa gerek.

94

Cenâb-ı Hak cümlemizi afv ve mağfiretine mazhar olan kullarından eylesin. Tevkîfât-ı sa-medâniyesine nail edip, hiç olmazsa her gün sabah namazından işrâk vaktine kadar zikirlerini yapıp, işrâk namazını kılarak, hac ve ömre sevabını almayı bahşeylesin.

Böylece hem işleri rast gider, hem rızkı bollaşır ve kolaylaşır. 100 istiğfar, 100 salevât-ı şerife, 100 "Allah" 100 "Lâ ilahe illallah" 100 Ihlâs Sûresi, 100 "Lâ ilahe illallahu vahdehû lâ şerîke leh. Lehülmülkü velehülhamdü yuhyî ve yümîtü ve hüve alâ külli şey'in kadîr" 100 defa da, "Sübhânallahi ve bihamdihî sübhânalla-hil'azîm" 'i okursanız en büyük devlete nail olmuş olursunuz, vesselam.

y# \& ^4 üip. ji- fi °j*) u-ih '(?. v^u-

 

"Kim teşbih, tekbîr, tehlîl veya tahmîd çekerek uyursa, kıyamet gününde öylece ba'so-lunur. Eğer gaflet üzerine uyursa, kıyamette de öylece ba'solunur. Binâenaleyh, uykuya yatarken nefislerinizi zikrederek uyumağa aliş-

95

tırınız ve âdet ediniz."

TEŞBİH : Sübhânellah, TEKBÎR : Allahü ekber, TEHLÎL  : Lâ ilahe illallah, TAHMÎD : Elhamdülillah, demektir. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazretleri, kızı Hazret-i Fâtıma (radiyallahü an-ha)'ya, yatarken 33 Sübhânellah, 33 Elhamdülillah, 33 kere de Allahü ekber demesini tavsiye etmişlerdir. Bize bu bir derstir, insan yatınca tabiî olarak uykuya dalar. Bu uykunun ölümden farkı nedir acaba? Eh, sabahleyin kalkacağız, deriz. Ya kalkamazsak? işte ölüm, öldük gitti. Uykunun ölümden farkı olsa olsa bu uyanma olacaktır. Uyandınlamayan uykuya ölüm denir.

Binâenaleyh yatarken çok ihtiyatlı yatma lâzımdır. Kişinin kıyamet gününde tesbîh, tekbîr, tehlîl ve tahmîd ederek ba'solunması, onun sa'âdet ve selâmete ulaşmasının bir alâmeti ve Cennet ehlinden olacağının bir işaretidir. Şüphesiz bu teşbih ve tehliller bir müslümanın her gün yapmakla mükellef olduğu vazifelerdendir.

Bu tesbîh ve tehlîller, hem sevabın çoğalmasına ve hem de Cenâb-ı Hak'kın kendisini sevmesine vesiyle olacağından, bunları ihmâl etmek büyük bir hatâdır. Dünyâ işlerinin sonu ölümdür. Ne kadar servet ve mevkî sahibi olsanız dahi, ne-

96

tice hepsi bırakılıp gidilecektir. Ondan sonra onun hesabı, vebali, hakları ve hukuku var.

Faizler, zekât ihmâlleri, namaz, oruç ve hattâ hac vazifelerinde görülen tekâsül ve ihmâllerin hesabını vermek acaba kolay mı olacak? Sûre-i Bakara'nın 278, 279, 280, 281. âyetlerini tekrar tekrar okuyunuz. Faiz almak veya faiz vermek suretiyle iş çevirmeğe çalışanların, sonları dikkat ederseniz pek perişanlıktır. Artık ta'miri ve tashihi mümkün olamayacağından, böyle perişan bir şekilde fâni dünyâya, gözlerini bir daha açmamak üzere yumarlar. Bu şuna benzer. Bir kâğıdı yakarsınız, birdenbire parlar. Fakat çok geçmeden bir serâb gibi sönüverir ve neye uğradığınızı bile anlayamazsınız. Onun için sen Hak'kın sözünü dinle, emirlerini tutmaya çalış ve yasaklarından mümkün mertebe kaç ve korunmağa çalış.

tnsan zikir etmekten, teşbih çekmekten ne zarar görecektir? Bir türlü zikrullaha yanaşmak istemezler ve kendilerince birçok özür ve bahane bulurlar. Bilmezler ki, bu hayat hem muvakkat, hem de ecelin ne zaman geleceği belli değil. Buna mukabil borçlara girmek, faizlere bulaşmak, her halde akıl işi değildir. Büyük işleri, büyük sermayeleri olanlar yapsın. Sermayen yetmiyorsa, bu gibi işlere girmek elbette caiz olmaz.

O zaman sermayedarların toplanıp büyük şir-

97

ketler kurarak işlerini yürütmesi pekâlâ mümkündür ki, buna bir türlü yanaşmak istemezler. Daha doğrusu bu gibi büyük işleri hükümetin yapması daha uygundur. Bugünkü muazzam fabrikaları kurduğu gibi, memleketin muhtaç olduğu sanayii kurmuş oluruz. Böylece memlekette her nevi sanayi kendiliğinden meydana gelir.

Avrupa'ya giden işçilerimiz, yabancı memleketlere gidip köle olmaktan kurtulmuş olurlar. Fakat asıl mühim olanı, memleketi fabrikalarla doldurup sefahate boğmak değildir. Al-lah'dan, peygamberden, kitaptan, dinden, îmândan mahrum olan bir kitleye, gökten altın yağsa yine kıymeti yoktur. Sonu Cehennem olan hayata, hayat demek doğru olur mu?

98

ÎLtMVElHLÂS

îhlâs, her şeyde şarttır. Ihlâssız yapılan amellerin hepsi merdûttur. Kabule şayan değildir. Ihlâs dersinde bunlar uzun uzadıya izah edilmiştir, ilimde ihlâs ise, şart-ı a'zamdır.

Cenâb-ı Hak, cümlemize, ihlâs nasip etsin de, ilm-i şer'î tahsilimiz diğer ilimler gibi, dünyalık tahsili için olmasın. Dünyalığını başka yollardan, ilmi de ancak Allah rızâsı için tahsil eyle.

P

, , .      4jL-J       Jd^     «Ji   

"Bir kimse ibadetini kırk gün Allah için ihlâslı yaparsa, kalbinden diline hikmet çeşmeleri dikilir."

ilmin iktizâsı ve kişinin yapacağı her amelin buna göre ayarlanması bakımından bu hadîsleri ilim mevzuuna almış bulunuyorum, ilim, hepimizin bildiği gibi, uzun zaman yapılan tahsillerin neticesinde ancak elde edilebilir. Fakat onun faydalı bir ilim olması, sahibinin ihlâsı ve takvasına bağlıdır. Her tahsil sahibinin ihlâs ve takvâ-

99

ya sahip olmadığı görülen ve bilinen hâdiselerdendir. Tazı denilen bir cins köpeğin tuttuğu avı yemeden getirdiği, yırtıcı kuşlardan olan şahin, akbaba gibi avcı kuşların, kırk günlük bir terbiye sonunda tamamen sahibine teslim ve mutî olduğu, havada gördüğü kuşları avlayıp, yemeden sahibine getirdiği, sahibinin omuzundan asla ayrılmadığı görülen ve bilinen şeylerdir.

Bir hayvan kırk gün içinde ıslâh edilebiliyor ve kendisinin zararları giderilip, iyi hallere dönüşüyorsa, bunun gibi, kırk gün ihlâs ile ibâdete devam eden bir insan içinde gizli ve saklı olan hikmet kaynakları, kalbinden fışkırarak diline dökülür. Bugün gördüğümüz veçhile Cenâb-ı Hak insanoğlunu çok mükemmel bir şekilde ve çeşitli ilimlerle teçhiz etmiş, kimisini iç âlemine, kimisini dış âlemine tahsis buyurmuştur.

Bugün elektronik beyinlere kadar varan te-rakkiyât-ı fenniye, ay'a gidip gelme noktasına gelmiştir. Şimdi ise dünyâmıza bu kadar uzaklıkta olan Merih yıldızının etrafında dolaşmakta, toprağını alıp, oradan bize haberler getirmeye çalışmaktalar. Bu hârikaların sahibi olan insan, Cenâb-ı Hak'kın sonsuz lütuf ve ihsanlarından ancak bir nebzesine sahiptir. Bu aşikar olan şeylere gözümüzün önünde hergün bir yenisinin eklenmekte olduğu görülegelmektedir. Eskiden üç

100

ayda gidilen hac yolculuğu, şimdi üç saate inmiş. Böylelikle sefer denilen ruhsat ortadan kalkmış oluyor. Sabah namazını istanbul'da kılan bir hacı efendi, öğle namazını Cidde veya Mekke'de rahatça kılabilmektedir. Namaz vakti bile geçmeden gidip gelmek mümkün oluyor.

40 günlük halvet ve riyâzatlar, ancak Allah rızâsı için ve ihlâs ile yapıldığı takdirde, insanın içinde gizli olan esrâr-ı ilâhîler meydana çıkıp, hikmetler dilinden etrafa saçılmaya başlar, insanların bilmedikleri birçok ilimler ortaya atılır. Eski zamanın evliyâsıyla bugünün evliyasında zuhura gelen kerametler hep meydandadır. Evli-yâullah'ın bizleri hayretten hayrete düşüren çok çeşitli hârika ve menkıbeleri, işte bu 40 günlük ihlâsla yapılan halvet ve ibâdetlerin neticesinde, Cenâb-ı Hak'kın onlara lütuf ve ihsanıdır. Onların hayatı Cennet hayatına müşabihtir. Zîra onlar dünyâda Cennettedirler. Onun için ey aziz kardeşim! Sen de bu ilâhî lûtfa mazhar olmak istiyorsan, kendini terbiye edecek bir mürebbi, bir üs-tad, bir mürşid bul. Kıymetine paha biçilmez ömrünü boşa zayi etme. Bunun mes'ûliyeti kadar ağır bir mes'ûliyet yoktur. Sen bu kadar hazînelere sahip olduğun halde, aç kalman revây-ı hak mıdır?

Seni bu güzel nimetlerden mahrum eden, ev-

101

velâ kendi nefsindir. Çünkü o nefis hiçbir zaman sahibini doğru yola sevketmez. işi gücü, daima sahibine kötülük emreder ve Hak'tan uzaklaştırmaya gayret eder. Yabanî hayvanlar gibi ibadât ve tâ'ata yanaştırmak istemez. Tâ ki, ıslâh edilmedikçe, insanın en başta gelen vazifelerinden biri, kendisini Hak'tan uzaklaştırmak isteyen ve Hak'kın kendine verdiği cevher ve gizli hazinelerin çıkmasına engel olan nefsini terbiye edip, kemâlât-ı insaniye ve Islâmiye'ye nail ve mazhar olmaya çalışmaktır. Tarikat deyince hemen herkesin ödü kopmakta. Aman sen yapamazsın, deli olursun, işten güçten kalırsın, sakın ha gireyim deme diye şeytanlar kıyameti koparırlar. Çeşitli bahaneler bulurlar. Sırf bu hakikatlerin meydâna çıkmasına mâni olmak için çalışırlar. Bizim vazifemiz bu manîleri yıkarak, Hak'kın verdiği bu hazinelerden mümkün mertebe istifâde etmeye çalışmaktır. Yoksa ömrümüz boşa gidecektir. Bakınız:

"Her kim, kırk gün sabah namazını ilk tekbiri kaçırmadan imam ile kılarsa, ona iki tane beraat verilir. Birisi nârdan, yani Cehennemden berâ'at, birisi de münafıklıktan berâ'attır."

Yani; münafıklık amelinden berâ'attır. Dütıyâda ve âhirette münafıklık azabından berâ'at verilir. Berâ'at. Allah'ın sevdiği kullarına verdi-

102

ği, Cehennem ve sair azaplardan kurtuluş imtiyazıdır bu. Kırk gün sabah namazında devamlı bulunmaya mazhar olan bir insanın, kırk günlük riyâzat ve halveti, ona daha büyük nimetlerin bahşolunnıasina sebep olacaktır, insanın kemâli, öyle pek kolay olacak bir şey değildir. Cenâb-ı Hak, o kulunu peygamberler gibi lûtfuna mazhar kılıp, kolaylıkla velîlik mertebesine eriştirir ki, nâdirattandır. (ennâdirü k'el-ma'dûm) derler. Asıl olan insanın kendi sa'y u gayretiyle kemâlâtına manî olan nefsinin sıfatlarından, kendini ilmi sayesinde kurtarıp, kemâlâta ulaşmasıdır ki, bu pek çok ve devamlı mücahedeye vabestedir. Ahlâk kitaplarında yazılı olan kötü ahlâklardan sıyrılmak ve yine ahlâk kitaplarında yazılı olan güzel sıfat, ahlâk ve huyları kendisine mâletmeye çalışmaktır. Bu kendi kendine olacak bir şeye benzemez. Mutlaka hakikî bir mürşide ve hakikî bir mürebbîye muhtaç olunduğu unutulmamalıdır. Kendini beğenip açıkta kalmamalı, şeytana da maskara olmamalıdır.

HİKMETİN BAŞI ALLAH KORKUSUDUR

"ilmi öğreniniz, Hak rızası için olan ilmi öğrenmeğe çalışmak ve talep etmekten haşyetullah hasıl olur ki, ne büyük devlettir." buyurulmuş-

103

tur.

Hikmet'in başı Allah korkusudur.

 jt

 «Lı

"Allah teâlâ ve tekaddes hazretlerinin azamet ve kibriyâsından, havf ve haşyet üzere olmak, bütün hikmetlerin başı; amellerin sey-yidi ve makbulü, en kıymetlisi ise VERÂ'dir."

Çünkü her müslüman bilir ki, Allah (Azze ve Celle) birdir. Uyumaz, uyuklamaz, her şeyi hem görür, hem işitir, hem de bilir. Ondan saklı hiç bir şey olmaz. Sonra yarınki kıyamet gününde hesabı, mes'ûliyeti ve cezası vardır diye korkar ve kaçar. Hak'tan ayrılmaz. Bu da hikmetin başı ve amellerin seyyididir. Zîra buna Verâ' derler. Her şüpheli şeyden, hattâ helâldan bile kaçar.

Bu sayede kişi, dinine ve malına zarar verecek yerleri bilir ve aklı kavı olur. Hak olan, doğru olanı da iyi bilir.

Hükemâ ile temas kurmak, onların arasından ayrılmamak, ayrı bir meziyettir. Hikmet, her san'atın sahibinden öğrenildiği gibi, sahiplerinden alınır ve öğrenilir.

Hikmet: Adalet, ilim, hilm, nübüvvet, Kur'ân-ı Kerîm ve Incil-i Şerîf e denir. Kevser

 

104

süresindeki "kevser", hikmetle tercüme edilmiştir. Allah teâlâ'nın ihkâm ve itkan ile yarattığı eşya ve mevcudatı, hayırlı işleri işleme san'atını bilmek, hakayık-ı eşyaya muttali olmak, ihsan ve mevcudatın, ahvâl ve keyfiyâtından, hâriciye ve bâtınıyesinden bahseden ilme denir ki, ulûm-i şâire, onun ecza ve fürû'âtındandır. Tâ'at, ilim, fıkıh, amel, yakın, haşyet, fehim verâ, takva, akıl, söz, işlerimizde isabet, tefekkür fî emrillâh ve Allah'ın emirlerine ittibâ1 mânâlarına gelir.

Hikmet kime verildiyse, ona hayır getirir. Çok, hem de pek çok hayır. Hikmetin başı, Allah korkusudur. Bu korku olmadan lâftan ibaret olan kıymetli sözler, hakimane kelâmlar, çalışmalar hiç para etmez. Hele biraz da edebiyat, fesahat ve belagat sahibi ise, Allah korkusu olmadıkça bunlar başa âdeta bir belâdır. Hikmetin sahibini ararken sakın aldanma. Allah'dan korkanını ara. istediğin hikmet yoksa da, onun hak korkusu sana da yeter, bana da.

VERÂ, dinin kemali oluyor. Verâsız, din ve müslümanlık,. hacılık, hocalık hep noksanlıktır, ilmin derinliklerine nüfuz edince Hak korkusu ve verâ başlar ve bilgisi nisbetinde Hak'tan korkusu artar. Eğer bilgisi artıyor da, zühdü, takvası, verâ'ı artmıyorsa; bu ilim matlûp olan ilim değildir. Belki de bu ilmi tahsil edenin niyeti hâlis de-

105

ğildir. Gayesi, dünya amel ve mevkilerine nail olmak içindir ki, kendisinde bu korku bulunmamaktadır. Çünkü, hakikî ilim mutlaka korkuyu celbeder. Mıknatısın demir parçalarını celb ettiği gibi. Eğer mıknatıs, demir parçalarını çekemi-yorsa, onda mıknatıslık kalmadı demektir. Bunun gibi, korkusu olmayan ilim sahibi de âdî mıknatısa, uydunna mıknatısa benzer, hakikî ilme sahip olanların VERÂ denilen şüpheli şeylerden sakınma ve kaçınmaları en başta gelen vazifelerdir.

Takva her müslümanın vazifesidir. Verâ ise, takvanın üstünde kâmillerin harcıdır. Kendisinde takva ve verâ bulunmayan kişiler, gökte uçsa, denizlerde yüriise bile kat'iyyen aldanma, şeytanın hünerlerini unutma, o da câhil değildir. Fakat onu şeytan yapan vasıflardan birisi Allah teâlâ'nın emrine itaat etmeyip benliğini muhafaza etmesidir. Binâenaleyh her enır-i ilâhiyi dinlemeyen ve benliğine esir olan demektir. Hak Sübhâ-nehû ve teâlâ cümlemizi bu benlikten kurtarsın, âmîn.

V<___l»

 

İlim yapmak, Amelden Hayırlıdır Dinin kıvamı da verağdadir.

 

106

107 ¦

II' Slı Jj»

ÎLÎM VE ZÜHD

 ı&ı»

"Her kim dünyâda ilmini mütemadiyen artırır da, zühdünü arttırmazsa, bu kimse ancak Allah teâlâ'dan uzaklığını ziyâde eder."

ilim tahsilinden gaye hiç şüphesiz ki, Cenâb-ı Hak'kın rızâsını elde etmek ve ümmet-i Muham-med'e bilmediklerini öğretip, onların Hak'kın rızasını kazanmalarına vesîle olmaktır, ilim, ebedî sa'âdeti kazanmak içindir. Dünyâ ise fânidir. Ne kadar büyük servetlere nail olsan da bunların hepsi geride bırakılır. Ahirete, beyaz bir kefene sarılıp öyle gidilir. Zühd ise dünyâdan yüz çevirmektir. Yâni, yaptığı bütün işleri dünyâ için değil, dünyâda iken âhiretini kazanmak için yapmaktır.

Paralar kazanılır, fakat bu paralarla dünyâ metâ'ını, dünyâ saltanatını değil, belki âhireti kazanmak gereklidir. Parayı, âhireti kazanmak için bir vâsıta yapmalıdır, işte bundan gafil olan ilim sahipleri, ilimlerini ne kadar arttırırlarsa

arttırsınlar, Allah teâlâ Azze ve Celle'nin rızasını değil, belki gadabını kazanmış olurlar. Çünkü; insanların kıyamet gününde en şiddetli azaba. duçar olanları, ilimleri kendilerine fayda vermeyen, bedbaht kimselerdir.

Onun için gerek âlim ve gerek câhil, hepimize her zaman lâzım olan, daima kusurlarımızı id-, ¦âk edip, istiğfara devam etmektir. Zira Peygamberimiz (sallallahü aleyhi vesellem) her gün yetmiş kere, bir rivayette de yüz kere istiğfar buyururlardı. Bunun sebebi, bizim istiğfara devam etmemiz için örnek oluşudur. O Peygamber (sallallahü aleyhi vesellem) Efendimiz ki, geçmiş ve gelecek bütün günâhlarının afvolunduğu Sûre-i Feth'in başında aşikâr bir şekilde beyân edildiği cümlemizce malumdur. Öyle iken, yine Peygamber Efendimiz (aleyhisselâm), istiğfarı dillerinden bırakmazlardı. Biz ise, ne kadar âlim, âbid ve zâhid de olsak, her harekâtımız kusurlarla doludur. Onun için dâima bilerek ve bilmeyerek yaptığımız hatâ ve kusurlara karşı, sabah ve akşam istiğfar etmek mecburiyetindeyiz. Bahusus Cenaba Peygamber'in bizlere ta'lîm buyurdukları istiğfar ve Seyyidü'l-Istiğfân, sabah akşam üçer kere okuyanların Cennetle tebşir buyurulması, hepimiz için bir ni'met-i uzmâ olduğundan şek ve şüphemiz yoktur. Hele her namazın sonunda üçer

108 kere:

(EstağTirullâh, estağfirullâh el'azîmellezî lâ ilahe illâ hüve'l-hayyu'l-kayyûmu ve etûbu ileyh) demekle, insanın bütün günahlarının afv ve mağfiret olunacağı, Berâ Hazretlerince beyân buyrulmaktadır. Yine istiğfar hakkında, "her kim günde yetmiş kere istiğfar ederse (diğer bir rivayette), her namaz arkasından bu istiğfara devam ederse, yediyüz günahı, diğer bir rivayette ise, kazandığı bütün günâhları afvo-lunur, Cennetteki meskenlerini ve oradaki hurilerden olan hanımlarını görmedikçe dünyadan çıkmaz diye çok teşvikler vardır. Cenâbn Hak, bizleri bu istiğfarlara devam edip Hak te'âlâ'nın rızâsını kazanmaya muvaffak eylesin. Âmîn. ilmini artırırken zühd ve takvanı da arttır ki, dünyâ ve âhiret, sa'âdet ve selâmetine nail olasın, vesselam.

109

 

RUH TEMÎZLÎĞÎ VE ÎLlM

Bu sözümü iyi dinle. Gökten yağan yağmur ve kar ne kadar temiz ve güzeldir. Ancak düştüğü yere göre vasıf alırlar. Meselâ; denize dökülen yağmur suyu, denizin sıfatına bürünerek, tuzlu, Tuz Gölü'ne düşen yağmur da tuzlu olur. Van Gölü gibi sodalı suya düşen yağmur suları sodalı olur. Çünkü Van Gölü'nün suyu sodalıdır. Sapanca ve îznik göllerine düşen sular tatlı olur. Sokaklara düşen sular ise, sokakların çamurlarıyla simsiyah olurlar.

Ruhlar da bu yağmur suları gibi, gayet berrak ve latifdirler. Kâfirlerin vücutlarına isabet eden rûh, o kâfirin hali gibi olur. Münafığın ruhu mü-nalık gibidir. Kâmil mü'minin ruhu ise tertemizdir.

Burada kabahat ruhda değil, o ruhun isabet ettiği kimsededir. Kâfir ile münafık tevbekâr olursa, ruhları pek güzel, latif, merhametli, şefkatli, halim-selim, cömert, şecâ'atlı, kâmil ve olgun bir mü'min olurlar. Günahkâr mü'min'in ruhu ise

110

günahları nisbetinde kirlenir.

Bunların temiz bir hâle gelmesi, riyâzat ve mücâhedelere bağlıdır. O, bu kirli haliyle Allah'ı ne tanıyabilir, ne de sevebilir. Onu tanıyıp sevebilmek için ruhun muhakkak temiz, sağlıklı ve berrak olması lâzımdır. Çamurlu su nasıl içilmez ve birşeye yaramazsa, günahlarla kirlenen ve küfürle zulmete bürünen ruh da, ne Allah'ı ne de Peygamberi tanıyabilir. Rûh, bir kandildir. Şişesi kirlenince ışığı dışarı çıkmaz.

işte Ebû Cehil, Peygamberin zamanında yaşamış ve her gün O'nu gözüyle görmüştü.. Aslında tertemiz, fakat küfür içinde simsiyah olan ruhu hiç işe yaramadan Cehennemi boyladı gitti.

Ebû Bekir (radıyallahü anh)'ın ruhu ise, îman ve muhabbet-i Resûlüllah ile öyle bir dereceye gelmişti ki, ehl-i Cennet olarak tebşirât-ı Pey-gamberîye mazhar oldu. Mahlûkâtın içerisinde, insandan daha güzel bir mahlûk yoktur.

O insan, Allah teâlâ'nın aynasıdır. Ondan Allah teâlâ'nın cemâli müşâhade olunur. Bu müşahede neticesinde insanın muhakkak iman sahibi olması gerekir. Bu îmandan mahrum kalanlarıma zulümât içerisinde olup, yerlerinin Cehennem olacağında şüphe yoktur.

Şu, topraktan yaratılan insandaki güzellik, görme, işitme, sezme, idrâk, fehim ve tenâsüb-i

111

endam hangi mahlûkta vardır. Bugünkü hârikaları icâd etme, gök'erde uçma, telefon ve televizyon, denizde yüzen büyük gemiler, gökde uçan ve yüzlerce kişiyi taşıyan hava gemileri insanın hünerleri değil mi? Ama şunu unutmamak gerekir ki, bu kudreti, bu bilgiyi ve bu hüneri insana bahşeden Allah'dır.

Cenâb-ı Hak, Hz. Âdem (aleyhisselâm)'ı yarattığı zaman, meleklerin huzurunda, Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'a eşyanın adlarını sordu. Âdem (aleyhisselâm) onları evvelce görmediği ve bilmediği halde, hepsinin ismini birer birer söyledi. Melekler, izhâr-ı aczederek "Biz ancak, bize bildirdiklerini bilebiliriz" dediler. Âdem (aleyhisselâm)'ın bu bilgisi, şüphesiz Allah teâlâ'nın ona bahşettiği ruhun, temizliği sayesindedir, işte ruhlar ne zaman böylece temiz olursa, maddelere, kitaplara muhtaç olmadan her şeyi bilebilir.

Binâenaleyh Cenâb-ı Hak'kın bizlere lütfettiği o güzel ve temiz ruhu bir sürü günâhla kirletmenin ne kadar büyük bir suç olduğu kendiliğinden anlaşılmaktadır. Onun için müslümanlık günahlara karşıdır, ister açık gez, ister kapalı, istersen herkesin gözü önünde çıplak olarak denize gir. istersen çarşı-pazarda da çıplak dolaş, ister şarap iç, ister konyak, ister eşkiyalık yap, ister

112

kumar oyna, istersen dans et. istersen hırsızlık yap, istersen yol kes. İstersen haram ye, istersen helâl. İstersen vazifeni doğru-dürüst yap, istersen rüşvetsiz yapma. Yalnız şunu iyi bil ki, yaptığın bütün fenalıklar kendinedir. O kıymetli, tertemiz, bulunmaz bir cevher olan ruhun berbat olacak. Dünyada bile esfel-i sâfilîn denilen en derin çukurlara düşüp, hayvanlardan bile aşağı olacağını sakın unutma. İster inan, ister inanma, onların âhiretteki yerleri Cehennem'den başka bir yer değildir. İnananlara müslüman, inanmayanlara da kâfir derler, vesselam.

Onun için sen, saadet ve selâmetini, dünya ve âhiretini, varlıkların sahibi Allah teâlâ'yı bildirecek ve O'nun emrine inkiyâd ettirecek olan ilmi öğrenmeğe çalış, câhil kalma. Câhil diye, dînini, > kitabını, peygamberini, meleklerini, âhiret gününü, hayır ve şerrini bilmeyene derler. Körü körüne kalma. Şeytana maskara olma. Dinsizlerin yardımcısı olup, âhiretini elinden kaçırma, vesselam.

Bugün bizde görülen noksanlık, hatâ ve kusurların, hep bizim dinimize bağlılıkta gösterdiğimiz zafiyyetten ileri gelmekte olduğu aşikâr-'dır. Çünkü dinin, îmanın kuvveti, ruhun kuvvetine bağlıdır. Ruh kuvvetsiz olunca, tabiîdir ki din de, îman da zayıf olacaktır. Vücud kuvvetli ola-

113

bilmek için nasıl çeşitli gıda ve yemdklere ihtiyaç duyuyorsa, ruhun da kuvvetli, dinin de kuvvetli, îmanın da kuvvetli olabilmesi için, öylece çeşitli ibadetlere muhtaçtır:

Tefekkür, murakabeler, halvetler, riyazetler, sessizlik, yalnızlık, zikirler, tevhidler, teşbihler, salâvat-ı şerîfeler, Kur'ân okumak, hadîs-i şerîf okumak; mânâlarındaki inceliklere âşinâ olmaya çalışmak ve va'z u nasihat dinlemek, güzel, dindar dostlar temin etmek, hiç olmazsa haftada bir iki kere zikrullah meclislerinde bulunmak vesaire gibi. Fakat çok dikkat ediniz ki, bu meclisler dedikodu, çay, kahve ve meyve yemekle geçmesin.

114

115

İLMİN KISIMLARI

ilim, ilm-i zahir ve ilm-i bâtın diye ikiye ayrılır.

tlm-i zahir mektep ve medreselerde yapılan tahsil ile elde edilir.

tlm-i bâtın ise, mektepsiz ve medresesiz, erbabına hizmetle elde edilir. Sanatların, erbabı ustalara hizmet neticesinde elde edildiği gibi, ilm-i bâtın da, mezmûm olan bütün kötü ahlâkların terki ve bunların yerine ahlâk-ı hamîde ve en güzel huyların sahibi olmakla elde edilen pek makbul ve memduh bir ilimdir. Peygamber ve evliyadan miras kalan ilimdir. Bunun tahsili pek müşküldür. Öyle Nasara-Yensuru gibi kolay değildir.

tlm-i bâtın, Allah teâlâ'nın esrarından bir sırdır ki, dilediği kulunun kalbine ilkâ eder. Bu ilim, ilm-i nâfi'dir. Kalpde sabittir, işte biz bu ilmin, zahir olmasına sa'y ü gayret göstermek mecburiyetindeyiz ki, hem dînimiz, hem imanımız, hem müslümanlığımız, dürüst olsun. Bugü-

nün sadece adı müslüman olan müslümanı gibi değil. Her türlü günahları işler, faizden korkmaz, zinadan kaçmaz, içkiyi içer, dinine-îma-nına küfreder, sonra da müslümanlığı kimseye vermez. Çıplak gezdiği de ayrı. Bu bapta Avrupa'nın âdet ve an'anesini taklîd kâfi değil mi?

"tlm-i bâtın, Allah teâlâ'nın esrarından bir sır ve Allah'ın hikmetlerinden bir hükümdür. Kullarından dilediğinin kalblerine ilkâ buyurur."

Ilm-i bâtın, gönül mezmûm olan sıfatlardan temizlendiği zaman zahir olan bir nurdur. Gözlerin görmediğini, gönül gözleriyle görmek mümkündür.

Ilm-i bâtın gizli bir ilimdir ki, Allah teâlâ dilediği kulunun gönlüne ilkâ eder. Onu ancak Allah teâlâyı bilen ma'rifet ehli bilir. Bazı arifler: "Bu gizli ilimden nasibi olmayan kimselerin sû-i hatimesinden korkulur." demişler, insanda iki haslet vardır ki, o gönüllere esrar-ı ilâhî giremez. Biri kibir, biri de dünyâya muhabbettir. Halbuki

116

dünyada bulunduğumuz müddetçe dünyevî ihtiyaçlarımızı gidermeye mecburuz. Bu, dünyayı sevmek değildir. Belki sevmek, Allah teâlâ'nın emirlerini bırakıp, yasaklarından kaçınmadan, günahlardan sakınmadan ctünyası için dünyalık biriktirmekle olur. Biriktirilen paralar âhiret için ise, onlara dünyalık denmez.

Yalnız, bunların helâlinden olması şarttır. Burada, "hükmün min hikemi'llahi" deki hüküm, ilimle tefsir edilmiştir. Yani, ilm-i bâtın, Allah te'âlâ'nın gizli ilimlerinden bir ilimdir.

Herkes bu ilimden istifâde edemez. İstifâde edemeyenlere yazıklar olsun. Ahlâksız ve terbiyesiz olması dolayısı ile bu ilme liyakati olamamıştır vesselam.

ilmin de iki kısım olduğu malûmdur; birisi dil ilmidir ki, kitaplardan okunup öğrenilir. Birisi de kalbe doğar. Asıl faideli olan ilim de budur. Çünkü Allah tarafından verilmiş bir ilimdir. Lâkin bu ilim, ancak meâşîden, bütün günahlardan uzak kalan, şehvetlerine tâbi olmayıp Allah teâlânın emirlerini harfiyen icra ile birlikte Resûlullah sallâllâhü aleyhi ve sellem Hazretlerinin de sünen-i seniyyesine tam ma'nâsı ile mütâbcat eden kimselere verilir ki, bunlara ulemâ-i billâh denir.

117

GÖNÜL İLMÎ

Asıl ilim, peygamber vasıtasiyle gönüllerden gelen ilimdir. Çünkü gönüller menba-ı ilmü irfandır. Tükenmez bir hazinedir. Dünyanın bütün cevherleri, gönül cevherlerinin zerresine feda olsun. Bütün cevherlerin hepsi fânîdir, gönül cevherleri, ise bakidir. Hiç baki fâni ile değiştirilir mi? Gönül cevherlerinden çıkan feyz-i ilâhî ve eltâf-ı subhânî'nin mislini başka bir yerde bulmak kat'iyyen mümkün değildir. Bugün dünya âleminde insanlara gözlerimiz önünde hizmet eden enva-ı çeşit madenleri hep görüyoruz ki, yerin derinliklerinden ne büyük masraflar ve meşakkatlerle çıkarılmaktadır. Binâenaleyh, gönül hazinelerinde saklı olan, mâ'rifet-i ilâhiyye ve tevhîd-i ilâhiyye, vesaire malûmat öyle kolayca elde edilebilir mi hiç?

Ahlâklar tesviye olunup güzelleştirilmedik-çe bu esrâr-ı ilâhîlerden bir şey elde etmek mümkün olmaz. Zira Allah teâlâ'nın korkusu gönüllere işlemedikçe ahlâkların tesviyesi yine mümkün değildir. Bunun için iki yol vardır:

Birisi, cehrî zikirle birlikte rizâyetlere

118

devam etmek; yâni az yemek, az içmek, az uyumak, az konuşmak, bütün hareketleri kontrol edip Kitâb-ı ilâhîye ve sünnet-i Resûlüllah'a tam mânâsiyle uymaya çalışmak, zamanın ve hristi-yanların gidişatına muhalefet etmektir. Bu mücahede esnasında nefsin bütün kötü temayülünü gidermeye çalışmalıdır. Bu ise kolay bir şey değildir, insanın alışageldiği birtakım kötü huyları vardır. Bunlar "Tabiat-ı saniye" denilen huylardır ki, nefislerin emmâre, levvâme, mülheme kısımlarında ayrı ayrı gösterilmiştir. Bunları bilmek ve anlatmak hiç de hüner değildir. Hüner bunlardan kurtulmak, mutmainne, râdiyye merte-belerindeki amelleri, huyları, ahlâkları kesbet-mektir. Mücahede yolu hem zor ve hem de uzundur, bazı kere insanın ömrü bile kâfi gelmez. Birçokları insanlığını tamamlamadan* bu dünyadan gözlerini maalesef yumup giderler.

ikinci yol ise, sünnet-i seniyyeye uygun mücâhedelerle birlikte zikrullaha fazlasıyla sa'y u gayret eylemektir: Bunun için imam Rabbânî Hazretleri'nin gösterdiği vech ile kalb, ruh, sır, hafî, nefs-i natıka, fena ve beka makamlarında gayret etmelidir. Zikr-i hafiyi üstadın, mürşidin gösterdiği şekilde yapmalıdır. Ayrıca oruç ki, yalnız etsiz çorba ile ve sahurlarda da ancak yirmi bir üzüm tanesiyle iktifa etmek, buna

119

senelerce kırkar gün devam etmek şartıyla tevhîd dersine geçilir. Vahdâniyyet, maiyyet, akrebiy-yet ve muhabbet derslerine devama hak kazanılır. Arkasından haps-ı nefs ederek tek adetle ve bir nefeste yirmibir kere "Lâ ilahe illallah" zikrine devam edilir. Rahmetli şeyhimiz Mustafa Feyzî Efendi yirmidört sene bu halvetlere kırkar gün devam ettiğini söylerdi.

"Yakîn denilen ilmi öğreniniz, Kur'ân ı öğrenmeğe çalıştığınız gibi yakîn ilmini de öğrenmeğe çalışınız. Ben de yakîn'i öğrenmeğe çalışıyorum."

Bu, ben yakini bilmiyorum da, onun için öğrenmeğe çalışıyorum demek değildir. Belki yakî-nin bize kıymetini bildirmek için tevâzuen söylenmiştir. Çünkü yakînde en yüksek makam, Peygamberimizin nail olduğu makamdır.

, Yakîn: kendisinden şek ve şüphe edilmeyen bir ilimdir. Ehl-i hakikat indinde ise, kuvve-i îman ile ayânen görmektir. Burhana, hüccete hacet kalmaz, işte Cüneyd Bağdadî Hazretleri: "Yakîn bir ilimdir ki, tegayyür ve tahavvül kabul etmez." Cenâb-ı Vâcibü'l-vücûd Hazretleri, Kur'ân-ı Kerîm'de yakîni 3 vech üzere beyân

120

buyurmuş ve şöyle sıralamıştır:

1-  Ilme'l-yakîn,

2- Ayne'l-yakîn,

3- Hakka'l-yakîn'dir.

Ehl-i hak, yani, olgun ve kâmil olan ulemâyı kiram buyurmuşlardır ki:

"îlme'l-yakîn tefekkür ve nazarla, ibret bakışları ile hâsıl olur.

% Ayne'l-yakîn ise, îman kuvveti, îman kuvveti ise, basîret gözlerinin açılıp görmesi ve başka bir delile hacet kalmaması ile hâsıl olur.

Hakka'I-yakîn ise, bu ikisinin birleşmesi ile olur."

Yakîn bazılarınca 6 kısma aynlmışsa da ikisi de aynı yoldur. Ilme'l-yakîn ulemânın avamına verilen, ayne'l-yakîn veliler için, hakka'l-yakîn peygamberler için, hakîkat-ı yakîn ise, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e mahsûstur demişler. Cenâb-ı Hak bu yakînden bizlere lütfetsin de sevgili peygamberimizin ' şefâ'atine nail eylesin, âmîn.

ilim, taallüm ile mümkün olacağına göre, bu yakîn de ehl-i yakîn olan zevât-ı muhteremeye cân ü gönülden, mâlen ve bedenen hizmetle elde edilebilir. Her sanatın, o sanatı bilen ustalara hizmetle elde edildiği gibi.

m

121

İLÎMVECÎHAD

Dinin muhafazası ve yaşaması için iki şeye ihtiyaç vardır. Birisi cihâd, diğeri ilimdir. Bu ikisinin ruhla-beden gibi birbirlerinden ayrılmasına imkân yoktur. Cihâd için ilme ihtiyaç zaruridir. Zîra ilimsiz cihâdiar büyük zararlar doğurur. Bugün cihâd için bilgi, kuvvet ve ilme ne kadar ihtiyaç duyulduğunu yazmağa bile lüzum yoktur. Herkes görmekte ve bilmektedir ki, kuvvetle bilgi yanyanadır. îman ile haya da birbirinden ayrılmaz, îmanın bulunduğu yerde haya, hayanın bulunduğu yerde de îman vardır. Binâenaleyh kuvvetin yanında bilgi, bilginin yanında da kuvvet şarttır. Bilginin bir kısmı dünya işlerine, bir kısmı da dine  taalluk eden. ilm-i Kur'ân  ve ilm-i hadîs'tir. Bunların hülâsası ise fıkıhtır. Binâenaleyh dünya bilgisi ne kadar çok olursa olsun, bu dîni ve şer'î ilimler bilinmedikçe, ilim yok demektir. Kuvvet de yine iki kısımdır. Biri maddî, biri de manevîdir. Ölürsem jjehid, kalırsam gazi akidesini taşıyan askerle, bu duygudan mahrum asker hiç bir olur mu?

islâm'ın ilk devirlerindeki zaferlerin başlıca sebeplerinden birisi bu ma'neviyat idi. Manevi-yatsız asker, çobansız koyun sürüsü gibidir. Bu-

122

123

gün Rusya ve Çin'in dinsizliklerine hiç aldanma, bir mağlûp olsunlar. O zaman bak cümbüşe. Kimbilir kaç parça olacaklar? Velev mağlûp olmasalar, daha da büyüseler ne olacak? Kâfirlik iyi bir şey mi? işte şeytan, her hüneri mevcûd, fakat yine şeytan vesselam, sonları Cehennem değil mi? Niye o kadar düşünüyorsun? Peygamberimiz buyurdu ki:

"Bir saat kelimetullah'ın duyurulması için fîsebîlillâh düşmanlarla (yapılan) muharebe, elli hacdan hayırlıdır." Kıtal ve döğüşme, muharebelerin en kuvvetlisi, ilimle olan muharebedir. Bugünün silahı olan toplar, bombalar ve-sair harp malzemeleri, sadece bulundukları mahalli yakar. Daha uzağa gidemez. Sahası dardır. Hele süngünün sahası pek mahduttur. Fakat, ilim öyle mi ya! O eserleriyle, mecmûalanyla dünyanın dört bir tarafına gider. Süngülerle zaptolunan yerlerin, bilâhare düşmana terk edildiği görülmektedir, işte, Rumeli, Bulgaristan, Romanya, Kırım, Kafkasya, Irak, Suriye, Kuveyt, Katar, Libya, Lübnan, Suudi Arabistan, Mısır, Yemen, Fas, Sudan ve Cezayir'i ecdadımız nasıl elde etmişler? Biz nasıl terk etmişiz?

En büyük kabahat, ilmimizin yetmeyişi-dir. Bu kadar İslâm devleti bu fırsatı neden

kaçırdılar? Ta'accüb olunacak şey.

Yine buyuruluyör ki:

"İki saat vardır ki, o saatlerde semâ kapıları açılır. O anda çok nâdir olur ki, duâ kabul olmasın. Herhalde duaların kabul olunacağı bir an; birisi namaza durulduğu zaman, birisi de düşmanla döğüşmek için fîsebîlillâh muharebede bulunmak." Bu, fl-sebîlillah Allah yolunda yapılan her çalışmayı câmîdir.

ilimlerin tahsili, medreseler, mektepler, camiler, yollar, sular, barajlar, toplar, tüfekler, tayyareler ve bütün muameleler hep Allah için olunca, bunların fî sebîlillah'dan farkı kalmaz. Hepsinden aynı sevap alınır. Yapılan şeyden maksadın Allah rızâsı olması şarttır. Yoksa, dünyâ menfaatleri için yapılan şeyler, ne kadar çok da olsa, bir fındık kabuğunu doldurmaz. Hiç bir şey alamaz. Onun için yapılan her şeyin mutlaka Allah için yapılması lâzımdır.

124

İLİM VE EDEP

İlmin hülâsası edeptir.

Edepten mahrum olan kimselerde ilim bulunmaz. Onlann sözleri ramazan topu gibi kuru gürültüden ibarettir. Onun için bugüne kadar ilimden hiç bir şey elde edememişiz, hepsi lâf.

Ey birader, "oku ilmi, etme şek. Qihilin elinden iyidir, bir uyuz eşek." ilim gökteki güneş gibi insana zînettir. Cehil karanlık, havadaki siyah bulut gibi çok çirkin bir buluttur.

ilmi iste ve edeb sahibi ol; Cehli terk et, halkın hayırlısı ol.

Senin iftiharın mal ve neseb ile ise, Ben de iftihar ederim ilim, edeble.

Ehl-i irfan meclisinde aradım, kıldım talep İlmi en geride buldum, illâ edeb, illâ edeb.

125

Giy ol tacı, emin ol her belâdan.

İnsanın şerefi ilim-edebledir;

Yoksa mal ile, neseble değildir.

Yetim o değildir ki, ana ve babası ölmüş ola;

Belki yetim oldur ki, ilim ve edebden mahrum ola.

* * *

AMEL ETMEDİKÇE İLİMDEN ECR ALINMAZ

¦LJl

 J*.

"İlimden istediğiniz kadarını öğrenin. Vallahi onunla amel etmedikçe, ilim toplamaktan ecîr alamazsınız."

"Bir kimse amel yapmak niyetinde olmadan ilim talebinde bulunursa, Allah Azze ve Celle ile alay ediyor demektir."

,   Edeb bir tâc imiş nûr-i Hûda'dan,

126

HAFIZA ZAYIFLIĞI GÜNAHLARDANDIR

imam Şafiî radiya'llahı anh'in şu beytini sizlere de arz edeyim:

"(Dostum) Vekîa, hafızamın zayıflığından yakındım.

Bana günahların terkini tavsiye etti.

Ve ekledi: Çünkü ilim nurdur.

Allanın nuru ise günahkâra kılavuzluk etmez."

Duyduğunu veya okuduğunu hıfz edemeyen kimse iyi bilmelidir ki, günahları buna mani olmaktadır. Günahlar terk olununca gönüller derhal açılır ve okuduklarını güzelce beller. Zîra ilim haddi zâtında bir nurdur ve bu nur, Allah teâlâmn verdiği bir nurdur ki âsilere fayda vermez. Zîra güneş kapalı yerlere girmediği gibi, günahlarla dolu olan gönüllere de nur kâr etmez; evine güneş girmesini isteyen kişi, evine pencere açar ve oradan güneş içeri nasıl girerse, kapalı, günahkâr gönül sahipleri, kapalı gönülleri tevbe edip günah-

127

lardan arındığı zaman, oraya da nur girer. Ondan sonra da, gönlünü Allah'a verip ilme çalışma nis-betinde, kendisinde muhabbetler, aşklar hâsıl olup, tamamı ile Hak'ka döner ve bu suretle de, Hak'kın sonsuz ni'metlerine, ihsanlarına, ikramlarına, nusretine, hidayetine, tevfikına mazhar olup, ümmet-i Muhammedin irşadına vesile olur ve Cennetin de en a'lâ yerinde peygamberlere komşu olur.

Cenâb-ı Hak cümlemizi ilmi ile âmil, günahlardan ve bütün şüpheli şeylerden kaçıp korunan kimselerden eylesin'. Hak'kın sevgisine nail ve razı olduğu kullarının arasına kabul buyursun. Âmîn.

128

CEHALET

Nefs-i Emmârenın dördüncü sıfatı cehalettir. Câhiller bizim nazarımızda, okuma-yazma bilmeyenlerdir ki, bu pek büyük bir hatâdır, ilim öğrenmpnin fazileti hadsiz hesapsızdır. Cenâb-ı Hak ilmin daima arttırılmasını istemiş olduğundan, bizim bu ilme itirazımız, mümkün değiL-dir.

Fakat bugünün müspet dedikleri ilmi ki, insanı Allah teâlâ'dan ayırır, kulluk vazifesinden ayırır, ibâdet ve tâattan ayırır. Hattâ ana ve babadan ayıran garbın bazı ilimleridir ki, insanın maymundan gelmiş olduğunu öğretir. Çok gülünç ve budalaca olan bu fikir, dinle, îmanla alâkası olmayan kimselerin ortaya attıkları hezeyanlardır.

Çocuklarımızı kandırıp dinden, îmandan, inançtan, kitabullahtan ve Allah'ın Resûlü'nden tam mânâsiyle ayırıp, edep ve hayadan uzak ye-

129

tiştirmek arzusundalar. Herkesin kalbi o kadar kararmış ki, bu vahim vaziyet karşısı" la bile kimsenin ağzından bir ses dahî çıkmıyor. Anlaşılıyor ki, bu halden herkes memnun. O halde bütün günâhlara hepimiz ortağız demektir.

Asıl cehalet odur ki, kişi kâinat mektebinde bulunur da, bunun sahibi kimdir, diye düşünmez ve O'nu bulup îman etmez. Câhil diye işte asıl bu kişiye derler. Bu kişi isterse on veya yüz üniversiteden mezun en büyük adam olsun, hiç kıymeti yoktur.

Çünkü asıl bilinmesi herkesin üzerine borç olan; kendisini, bütün kâinatı, bu kâinat içerisindeki bütün mahlûkatı, ma'deniyatı ve nebatatı yaratan Allah teâlâ ve Tekaddes Hazretleri'nden habersizdir, îşte asıl câhil, bu adamdır. Çünkü bu kâinatı görür durur da hâlâ inadından, "Tabiatın eseridir!" der. Sana birisi, üstündeki esvapların veya oturduğun evin, tabiatın eseridir derse, söyle, ne dersin o kişiye?

Aziz ve muhterem kardeş, ufacık bir çorap, bir mendil, bir örtü bile kendi kendine olmuyor; "Mutlak onu yapan birisi vardır" deriz de, koskocaman, ucu bucağı olmayan, milyonlarca yıldız-larıyla, ayı ve güneşiyle, kâinatı halkedip bize hizmet ettiren bir yaradan olmasın, hiç olur mu? Bu söz olsa olsa ya dinsizlerin veya delilerin söz-

130

leridir.

Allah teâlâ sana hem akıl vermiş, hem göz ki, kâinatı görünce mutlaka sahibini arayıp bulasın diye. Eğer bulamıyorsan hakikî gözden ve gönülden mahrumsun demektir. Bu kimseye tasavvuf dilinde "ölmüş, meyyit" denir. Çünkü her türlü idrakten mahrum, yalnız dünyası ve menfaati için çalışanın diğer mahlûklardan farkı yok demektir. Halbuki kâinatta bulunan bütün mahlûklar Cenâb-ı Hak'kı zikrederler. Onun için mahlüka-tın en şerlisi olarak, Sûre-i Beyyine'nin 6. âyet-i kerîmesinde, "Hakıykat, kitablılardan olsun, müşriklerden olsun (bütün o) küfredenler Cehennem ateşindedirler, onun içinde ebedî kalıcıdırlar. Yaratılanların en kötüsü de onların kendileridir" ifadeleriyle dinsizler gösterilmiştir.

Binâenaleyh, dinsizlik kadar cahillik tasavvur olunamaz demekle, cehalet, oküma-yaz-ma bilmemek değil, kâinatın ve bizim halikımız olan Allah teâlâ Hazretlen'ni bilmemek ve O'na îman etmemektir demek istiyoruz.

Aziz ve muhterem kardeşim! Asıl cehaletin dinden, îmandan mahrumiyet oluşunu sakın unutma. Din ve îman ne kadar kuvvetli olursa, insanlık ve müslümanlık da o kadar güzel olur.

kıl!

131

ilmi öğren ey kişi, çünkü cehalet utançtır; Zîra cehalete razı olan ancak hımardır

(yani merkeptir).

tlim bir kıymetli cevherdir, anı tahsil

Câhil olma ki cehalet, derd-i bî dermandır.

Ehl-i irfanın saadettir her işi, Câhilin kârı şekavet, hâsılı hirmandır.

Cehilden daha fena bir derd olmaz. Kanserin tedavisi mümkün, fakat cehlin tedavisi mümkün değildir, çukurun birinden kurtulur, daha kötüsüne düşer. Yağmurdan kaçıp doluya tutulan gibi. ilmi öğrenmenin vakti geçti ise, hiç olmazsa Allah teâlâmn zikri ile meşgul olmak mümkün değil mi? Halbuki ilim beşikten mezara kadar denildiğine göre, ilmi tahsil, her devirde mümkündür. Yalnız şunu unutma ki, ilmi tahsil etmek, halka kendini beğendirmek için değildir, ilim ancak amel için tahsil olunur ve böyle ilimden fayda hâsıl olur. Yoksa bugünkü gibi maaşlara kavuşmak için yapılan tahsillerin âhırete faydası olamaz. Zîra ilmin kendisi dünyadır, ameller yalnız âhiret, içindir.

juVj jiüVı âiSui j^ ji* üîij 'Jsk r.;

"Cehil küfre, gözün, siyahının beyazına

132

yakınlığından daha yakındır."

islâm diyarında yaşayıp cehil ve gafleti dola-yısıyle akâid-i îslâmiyesini tashîh etmeyen ve bilmeyen kimseye dinden dönmüş ve irtidâd etmiş hükmü verilir.

133

ÜMMÎLİK CEHALET DEĞİLDİR

Okunıa-yazması olmayan o kadar büyüklerimiz var ki, onların isimlerini bile yazmaya gücümüz yetmez. Yalnız memleketimizde olan Kars vilâyetimizde Hasenü'l-Harkânî diye anılan meşhur bir evliya vardır ki, bu zât-ı şerîf ümm-îdir. Bununla beraber tam onüç sene Bâyezid-i Bistâmî Hazretleri'nin kabrini ziyarete gider ve, "Ya Rabbi, bu zâta verdiğin feyz-i ilâhîden bir nebze de bana ihsan eyle" der ve okuduklarım hediye eder, ayrılırmış. Fakat bir kış senesinde, her ne kadar aranmış ise de, kar her tarafı kapladığından, ziyaretine geldiği kabri bulamamış. Nihayet ümidini kesip döneceği sırada, kabr-i şeriften bir işaret zuhur edip, onu görmüş. Yine eskisi gibi okumasını ve duasını yapıp dönmüş. Dönmüş ama gözü, gönlü açılmış, öyle ilimlere sahip olmuş ki, tarifi mümkün olmaz.

Bunları yazan bizim Düzceli Zâhidü'1-Kev-serî Hazretleri der ki: "Her ne muradınız varsa, bugün bile gider, kabr-i şerifinin üzerindeki sandukaya elinizi kor ve, "Ya Rabbi! Burada yatan bu

134

zâtın hürmetine benim muradımı ihsan eyle" der ve bir Fatiha ile üç Ihlâs-ı şerifi, salâvat-ı şerîfe-lerle birlikte hediye ederseniz istediğiniz muhak-ka olur."

Bunlara ne hacet, bizim sevgili Peygamberimiz sallâlahü aleyhi ve sellem ümmî değil midir? Öyle iken onun ilmine erişmek kimse için mümkün olmamıştır ve olmayacaktır. Kıyamete kadar baki olan en büyük mucizesi Kur'ân-ı Kerîm, hepimizin gözleri önünde değil nu'dir? Bu bize yetmez mi? Sonra o ashâb-ı kiram hazerâtının acaba yüzde kaçı okuma-yazma bilirdi? Fakat bugün bile onların eriştiği makamlara, ne Abdülkadir Geylânî, ne Ahmed er-Rüfâî, ne Nakşibend Mu-hammed Bahaeddin ve Muhyiddin Arabî, vesaire ulemâların yetişmelerine imkân yoktur.

Halbuki bugünkü ilim, hemen hemen son haddine erişmiş gibidir. Lâkin bugünün müslü-manları, bu ilme ayak uyduramamaktadır. O günkü müslümanı bugün bulsak, şüphesiz başımıza tâc ederiz. Maalesef, bugün ilmin çokluğu, bolluğu, rahatlığı hepimizi mestetmiş olduğundan, artık ibâdet yolları daralmıştır. Camiler, imamlar bol, hafızlar bol, her şey bol, ama sıcak yataktan kalkıp camiye gelen bahtiyarlar ise pek az. Hele va'z ü nasihata kulak veren, söz dinleyen daha da az.

135

İLMİN AFETLERİ

1*7   '•'                     ' *     '   ' '

"İlmin âfeti unutmak, israf ve ziyan edilmesi ise, lâyık ve ehil olmayan kimseye anlatılmasıdır."

ilmi, unutmak âfetinden korumanın ilk yolu, yazmak, kaydetmektir. Eski din âlimlerimiz, o güzel malûmatı kitablara yazmasalardı, şimdi bizler ne yapar, dinimizin inceliklerini nereden öğrenebilirdik? Şimdi biz de okumayı, yazmayı muhakkak öğrenmeliyiz. Bir müslümanın Kur'ân-ı Kerîmi bile okuyamaması kadar büyük ayıp olmaz. Kütübhanelerimiz ise binlerce hayırlı, feyizli eserlerle doludur. Onların dillerini, yazılarını öğrenmek başta gelen vazifemizdir.

 Ji, -j^

Hâkim'in Tarih'inde Hz. Ömer'in oğlundan, Deylemfnin, Hz. Muâz radıyallahü anh'dan rivayet ettikleri bu hadîs, bizlere kendimizi gösteren bir âyet gibidir. Evlerimizde, Kur'ân'larımız, raflarda veya keselerde asılı durur da, okuyacak bu-

136

lunmaz. Herkes dünyaya sarılmış, para ve servetin peşinde... Kur'ân'ı belki küçükken mektepte okumuş, öğrenmiş. Fakat sonraları okumadığı için unutmuş ve bir daha okuyamaz hale gelmiştir. Bu yüzden Kur'ân'ın emir ve yasaklarından haberi olmadığı gibi, helâl ve haramını da bilmez veya bilir de irtikâb eder.

İşte Kur'ân-ı Azîmüşşân bilinmeyince, onun kalıbı raflarda, duvarlarda şeklen kalır. Ancak ölüm olunca hafızlar toplanır bir hatîm okunur, ama ne tesettür var, ne de namaz ve şâir ibâdetler. O zaman fitneler başlar. Izdıraplar ve ihtilaflar birbirini kovalar. Artık Cenâb-ı Hak müslüman-ların muîni olsun demekten başka çâre kalmaz.

Böyle fitne zamanlarında insanın yegâne sığınacağı yer Allah'dır; sonra da, Peygamberimize bol bol salâtü selâm getirmeli... Mümkün mertebe fitnelerden uzak kalmaya gayret etmelidir.

"Kıyamet alâmetler indendir, timin kaldırılması, cehlin de zuhuru, yâni yayılması..." ilâ âhir.

"İlim kabzolunur. Yâni ulemânın mevti ile yeri boş kalır, cehl ve fitne zuhur eder, kati çoğalır".

"Allah teâlâ ilmi kullarından çekmekle almaz, lâkin ulemânın kabzı ile ilim alınır, hattâ âlim kalmayınca insanlar câhilleri reis seçerler, onlardan sorarlar, onlar da bilmeyerek fetva verirler, hem kendilerini, hem de halkı dalâlete düşürürler".

İlim, haddizatında en ulvî ve en kudsî bir nimettir. Dinimizin ilim hakkında gösterdiği say ve gayreti yazmakla bitirmek mümkün değildir.

İlmin dalı pek çoktur. Bir kısmı dünyaya, bir kısmı da ahirete mütealliktir. Gerçek ilim bizi tevhide, imana, İslâm'a yanaştırıp cennete götüren ilimdir.

Bugün dünya hayatımızdaki sa'adet ve selamet; rahat ve huzur yine hep ilme muhtaçtır. Bizler bu ilimlere sahip olduğumuz zamanlar dünyayı titretmiş ve hemen hemen yarısına sahip olmuştuk.