Zekat
MEHMED ZAHİD KOTKU
SEHA NEŞRİYAT
İÇİNDEKİLER
Önsöz ......'.......................................... 7
ZEKÂT
Zekâtın farziyyeti .............................. 9
Zekâtın mânâsı.................................... 10
Cemiyetin direği zekât........................ 11
Zekât verecek kimseler ........................ 13
Zekâtı severek vermek ........................ 15
Zekâtın hikmetleri ............................... 17
Mal zenginlere emanet verilmiştir ......... 19
Zekât malın temizliğidir........................ 21
Zekât malın muhafazasıdır .................. 23
Zekât hastalık ve musibetleri defeder ...... 25
Zekât fakirlerin hakkıdır ..................... 27
Haksız yere zekât alanlar ..................... 32
İKTİSADÎ KALKINMA ........................ 33
TAKSİME RIZA................................. 37
ZEKÂT VERMEK
Zekât verenler müjdeleniyor.................. 41
Zekât vermeyenler lanetleniyor ............ 46
Dünya ve âhiret müflisleri ..................... 51
KADINLARIN ZÎNETLERİNİN ZEKÂTI
Ateşten bilezikler ................................ 55
Ateşten gerdanlıklar........................... 5^
Ateşten halkalar ......-..........*.........•¦..... 61
Sonsöz ............................................... 64
ÖNSÖZ
Zekât, İslâm'ın beş şartından biri olup mâlî bir ibadettir. Earziyyeti kitap, sünnet ve icma ile sabittir.
Lügat mânâsı temizlik, bereket, ve artış; ıstılah mânâsı ise Allah emrettiği için maldan muayyen bir kısmını müslüman fakire kayıtsız ve şartsız vermek mânâlarım taşır.
Allah Teâlâ kullarının emrine verdiği mal ve zenginliği nerelerde nasıl kullanmaları gerektiğini göstererek harcama yerlerini ve yollarını hududlandırmıştır. Mutlu İslâm toplumunun oluşması, fertlerin huzur ve güven içinde yaşamaları için zekâtı maddî ve manevî bir vasıta kılmıştır. Cemiyeti ve fert fert müslüman-ları, sağladığı büyük faydalardan ve hikmetlerden dolayı zekâtı vermeye çağırmıştır. Çünkü zekât, özlemi çekilen ideal adalet düzeninin temel dinamiğidir. İslâm iktisat nizamı asıl mülkün Allah'a ait olduğunu ikrar ve itiraf eden bu temel dinamik üzerinde kuruludur. İnsan malm hakiki sahibi değildir, hakiki sahibi tarafından tayin edilmiş bir emanetçidir. Gerçek sahibi o
malı yaratan bağışlayan Allah'dır. İnsanın bu yaratan ve rızık verene boyun eğmesi O'nun emirlerini olduğu ,gibi yerine getirmesi görevidir. O halde fakirlere, yoksullara ve diğer hak sahiplerine verilmesini emrettiği zekât ödemeyenin boynunda devamlı bir borç olarak kalır. Üstelik mal sahibinin ölümüyle de sakıt olmaz. İslâm, zekât vermeyenler için dünya ve ahi-rette şiddetli bir azap vadetmektedir: «Altunu ve gümüşü yığıp ve biriktirip de, onları Allah yolunda harcayamayanlar yok mu işte bunlara pek acıklı bir azabı haber ver. O gün bunlar, üzerinde yakılacak cehennem ateşinin içinde kızdırılacak da o kimselerin alınları, böğürleri ve dirtları bunlarla dağlanacak ve denilecek: İşte bu nefisleriniz için toplayıp sakladıklarınız. Artık saklayıp istif ettiğiniz bu nesnelerin acısını haydi tadın.» Tevbe: 34-35.
Merhum Muhammed Zahid b. İbrahim el-Bursevî, sohbetlerinden ve diğer eserlerinden derlenen elinizdeki zekât kitabında, Tevhid, Namaz, isimli kitaplarında olduğu gibi, alışılmışın dışında bir yaklaşım ve üslubla zekâtın anlamını, içtimaî faydalarını, zekâtın cemiyetin direği olduğunu, zekât sayesinde sosyal yapının ve ahengin nasıl korunabileceğini sade bir dille sunarak önümüze engin ufuklar açmaktadır.
ZEKÂT
Zekâtın Farziyeti:
Buhari, Müslim ve sair muhaddislerin beyanma göre, Hz. İbn-i Ömer radıyallahu an-hüma şöyle buyurmaktadır:
«Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyorlar ki: «İslâm beş esas üzerine kurulmuştur:
Birisi şehadet kelimesi ki: Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden ab-dühû ve resulühü'dür.
İkincisi, namazı ikamedir. Üçüncüsü, zekâtı ikâmedir. Dördüncüsü, haccı ifadır.
Beşincisi, ramazan orucunu tamamı ile tutmaktır».1
Bu beş esas İslâm kaidesinin temelleridir. Namaz hakkında namaz bahsinde lâzım gelen
(1) et-Tergib ve't-Terhtb 1/512
10/Zekât
ma'lûmat verilmiş ve namazın adab ve erkânını namaz kitaplarına bırakmıştık.
Zekât meselesine gelince: Bu hadîsi şerifte zikredilen üçüncü kısımda zekât da, mümkün mertebe anlatılmağa çalışılacaktır. Ma'lûm olduğu üzere zekât dinen malî bir ibadettir, namaz gibi. Onun için Kur'an-ı azimüşamn bir çok yerlerinde zekât bahsi hep namaz ile birlikte zikredilmektedir.
Zekât, hicretin ikinci senesinde emrolun-muş. Şevval veya şaban aylarında olduğu da zikredilmiş ve yalnız bu ümmete değil eski devirlerde Musa ve İsa aleyhisselâmın kavimlerine de zekât farz kılınmıştır. Zira zekât, insanın nefsini kirlerden, pisliklerden temizler ve kulu Allah Teâlânın emrine inkıyad ve taatma sa-* dik kılar.
Zekâtın Manâsı:
Zekât, mü'minin malını temiz etmek için malından çıkarıp infak ettiği, miktarı muayyen sadakaya denilir. Paklık, temizlik, büyümek ve ziyadelenmek, ziyade olmak, artmak, çoğalmak mânalarına olup; hayvanın yenmesi için temiz olması, onun kesilip kanının akıtılması ile olur.
Binaenaleyh, hayvanın kesilip kanının akıtılması onun zekâtıdır. Kanı akıtılmadan öldürülen hayvanları yemek caiz olmadığı gibi, zekâtı verilmeyen paralar da kesilmeyen hayvan gibi murdar olur, buna çok dikkat lâzım. Zekâtı verilmeyen paralar hem çoğalmaz, hem de bereketi olmaz. Lâkin toplanan paralar şayet haram ise, o zaman iş çok müşküldür, günah kat kat artar ve o servet, o kimsenin netice itibarı ile felâketine sebeb olur.
Cemiyetin Direği Zekât:
Zekât, aynı zamanda cemiyetlerin de direğidir. Namaz'm dinin direği, orucun da ruhun direği oldukları gibi. Namazsız din olmadığı gibi namazsız müslümanlık da olmaz. Oruçsuz da müslümanlık olmaz.
Binaenaleyh, zekâtsız hem müslümanlık olmaz, hem de zekâtsız. cemiyetler de yaşayamaz, payidar olamaz. Müslümanlık fertlerin dini olduğu gibi, aynı zamanda cemiyet ile yaşanan bir dindir. Onun için namazların teker teker değil, toplu ve cemaat ile kılınması emro-lunmuştur.
Cemaat için cami lâzım, cami için imam ve müezzin lâzım. Bunların yetiştirilmesi için
12/Zekât
okullar lâzım, bunları yapacak mühendisler lâzım. Cemiyetin sıhhatini koruyucu doktorlar, hekimler, cerrahlar lâzım, hastahaneler lâzım.. Bunları yetiştirecek okullar lâzım. Memleketin müdafaa ve muhafazası için ordular lâzım. Bu orduların ihtiyaçları olan alât ve silahlar, top-tüf ek, uçak ve saire lâzım. Bunlarm tedariki için para lâzım, bu paraların tedariki için cemiyetler lâzım ve bu cemiyete yardım edecek kimseler lâzım ve saire. İşte müslümanlık, bunlarm hepsini zekâtta toplamış. Hem fakir fukarasına el açtırmaz, onların her zaman yardımında bulunmayı vazife sayar. Hem de daha bunun gibi binlerce ihtiyacı karşılıyacak müessesenin zekât müessesesi olduğu malûmdur.
Halbuki bugün bunlarm yerlerini çeşitli vergiler almak sureti ile karşılamaya çalışma^ nın ise matlûba kâfi gelmediği, dolayısıyla, Avrupa veya Amerika'dan milyonlarca değil milyarlarca borç alındığı ortadadır. Bu da bizler için doğrusu hem ayıp hem de, çok çirkin ve hem de pek büyük silinmez bir lekedir.
Peygamberimizin kimseden bir şey istenmemesini emrettiğini duymayan yoktur. Bu dilencilik, isteme, hem âr hem de tembellik alâmeti değil de nedir. Bakınız hepimizin bildiği bir şey: Bizim bağlarımız vardır, orada her çe-
şit meyve ile bir de üzüm yetişir. Her kütük bir çok salkım üzüm yapar ve bazan da evlerde asmalar olur, yüzlerce salkım üzüm olur ve etrafa dallan da uzanır. Köylü kardeş üzümleri topladıktan sonra bjr de onların budama zamanı vardır. Bahçelerine dağılır, o canım üzüm kütüklerinin uzayan dallarından bilgileri nisbe-tinde keser budarlar. Onlara birisi:
— Amca niye kesiyorsun, bırak ta gelecek sene daha çok üzüm al dese, cevaben:
— Oğlum eğer şimdi bunları budamaz ve kesmez isen gelecek seneye hava alırsın. Zira bu kök bu kadar dalları besleyemez ve dolayı-sı ile hem üzüm az olur ve hem de işe yaramaz, ufak taneli ve çürük olur. Binaenaleyh iyi olması için bunu budamak mecburiyetindeyiz.
Ey muhterem kardeş sen de, bundan ders alabilirsen ne mutlu sana. Allah'ın emri olan zekâtı her sene muntazaman ehli olan fukaraya ver ki Allah da sâna daha çok ve daha iyisini versin.
Zekât Verecek Kimseler:
Altından 20 miskal altın, gümüşten 200 miskal gümüşe sahip olan herkese zekât ver-
14/Zekât
mek farzdır. Bu kadar bir servete mâlik olana zekât almak da caiz olmaz.
Paralarda ise kırkta bir, ticaret malları ise maldan da olur. Malını paraya çevirip para da verebilir.
Hayvanattan koyunda 40'ta bir, sığırda 30 da bir hep zekâta aittir yani zekâttır. Ekinden, meyvelerden ve saireden üşür namı ile alman şeyler, onda bir.
Ekin sahipleri ise tarlalarından çıkan bütün mahsulâtın zekâtmı ya aynen mahsulden verir veya paraya tahvil edip para da verebilir. Fakat zekâtı ayırmadan mahsulü satmanın da caiz olmadığını unutma.
Tohumu tarlaya atarken iyi düşün. O kuvvet ve kudreti sana verenin Allah Teâlâ olduğunu unutma. Sonra o tohumu tarladan, toprağın içinden çıkartıp yeşillendiren, büyütüp bire on, yirmi, otuz, kırk, elli veren hep Allah'ın kuvvet ve kudretidir. Allah dilemezse bir âfet, bir kuraklık, bir dolu, bir yangın ve bir sel baskım verir hepsini alt-üst eder.
Binaenaleyh bu ni'metleri sana veren Allah'a hamd ve şükür için emrettiği zekâtı ver, hiç korkma. İhlasın nisbetinde sana daha çok
Zekât verecek kimseler/15
ve daha güzelini ve iyisini vereceğinde şüphen olmasın. Yalnız şuna da dikkat ediniz: Mahsul kemale gelmeden henüz çiçek veya tomurcuk halinde iken bazı açık gözler gelip tarlada satın alırlar. Köylü kardeşin de ya paraya ihtiyacı vardır veya hırsı ve tamahı do-layısı ile satıverirler ki bu katiyyen caiz değildir. Zira mahsul ya gayet güzel ve bol olur, satan mal sahibi pişman olur gözü de kalır veya bir âfet gelip mahsul olmaz veya çok az olur bu sefer de satın alan adam zarar görür. Onun için vaktinden evvel mal toplanıp anbara veya piyasaya gidecek hale gelmeden satmak caiz değildir. Bunları hep fıkıh kitaplarından okuyup öğreniniz veya sorup öğreniniz.
Zekâtı Severek Vermek:
İbn-i Ömer radıya'llahu anhüma'dan rivayet olunduğuna göre müşarünileyh şöyle demiştir:
Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem-den işittim, buyurdular ki:
«— Her kim Allah Teâlâ ve Resulüne inanır, îman eder ise, malının zekâtım versin ve yine her kim, Allah ve Resulüne îman eder ise doğruyu söylesin (hakka irşad etsin, âdaba uy-
16/Zekât
gun ve şeriata muvafık söylesin) ve yine her kim, Allah'a ve Resulüne iman eder ise misafirine ikram etsin».
Ebû Eyyûb radıyallahu anh'den vaki olan rivayette; bir adam Resûlullah sallallahu aley-1 hi ve selleme:
— Beni cennete koyacak bir ameli, haber verir misin? dedi, Resûlullah da:
— Allaha hiç bir şey ile şirk etme, ibadet eyle, namazını ikame eyle, zekâtım ver ve sıla-i rahm eyle buyurdular. (Buharî ve Müslim).
Üç şeyi işleyen îmanın tadım tadar:
1 — İbadeti yalnız Allah'a yapmak.
2 — Allah'tan gayri olmadığım bilmek.
3 —Malının zekâtım severek vermek. Zekâtı her sene isteyerek memnuniyet ile
vermek, verir iken kötüsünü, yaşlısını, hastasını, zayıfını vermemek ve lâkin malının orta kısmından vermek. Çünkü Allah Teâlâ iyisini emretmez; zayıfı, işe yaramayanı da istemek.
Zekâtı verilen malm hakkı ödenmiş olur. Her kim haramdan mal cemeder sonra ondan tasadduk eder ise, ondan ona hiçbir ecir yoktur. Günahı ise o haram malı toplayanadır. .
Zekâtı severek vermeK/17
İslâmiyetteki derecelerin hangisi efdaldir? diye sorulmuş, cevaben de:
— Evvelâ namaz, ondan sonra da zekât bu-yurulmuştur.
Onun için müslümanlık iki şeyden ibarettir derler:
Birisi Hakk'a kulluk, ibadet. Diğeri de mahlûka şefkat ve merhamettir.
Zekâtın Hikmetleri: •
Ey aziz kardeş, zekâtın hikmetleri pek çoktur. Bugün dinlediğim bir hâdise vardır ki cümleye şayan-ı ibrettir: Bir kardeşimiz komşusuna zekat vermiş. Zavallı .fakir sevinmiş. Sonra o komşu komünist imiş. Zekâtı alınca Allah Teâlâ ona bir uyanıklık vermiş, düşünmüş düşünmüş eski fikrinden dönerek müslümanlığa hizmete başlamış. Onu gören komünist arkadaşı:
— Sen ne yapıyorsun, camilerde ne işin var? diye o müslümanlığa hizmete başlayan kardeşine çatmış. Çatmış amma müslüman kardeşi onu da ikna ederek o da namaza başlamış. Kız arkadaşları varmış uzun mücadelelerden sonra onların da ve ailelerinin de müslüman ol-
18/Zekât
masına sebeb olmuşlar. İşte bugünün canlı bir
misali.
Buna iyi inan, helâl olarak kazanılan para lardan verilen zekâtlar da böyle cemiyetlere faydalı olur. Memlekette herkes de rahat eder vesselam.
Hile, desise, dolandırıcılık, faiz ve sair gü nah yollardan kazanılan paralar kazananlara ve başkalarına fayda getirmez.
Bugün Kuveyt'ten bir misafir geldi, ismi Abdullah, meşhur zenginlerden. Kaç sene evvel, kendisinin yirmi milyon zekât dağıttığını işitmiştim. Şimdi bizim memleketimizde fabrikatörleri ve-fabrikaları gezerken yaptığı tavsiye şu imiş:
— «Ben çok büyük işler yapmaktayım fakat katiyyen faiz kullanmam, sizlerin de fâiz kullanmamanızı tavsiye ederim. Bir de ben na mazlarımı mutlaka camilerde cemaat ile kıla rım sizlerin de bahusus sabah ve yatsı namaz lannda camilerinizde bulunmanızı tavsiye ede rim».
Kâfirlerin bütün gayeleri islâmiyyeti or-j tadan kaldırmaktır. Bunun için gece-gündüz çalışıp çabalarlar, bizleri dinimizden ayırmağa
Zekâtın hikmetleri/19
gayret ederler. İcabmda harbler ile, top, tü-tüfekler ile tayyare ve bombalar ile bizleri perişan edip kendilerine uşak etmek isterler. İk-tisaden de boğmağa çalışırlar. Mâlesef her memlekette de onların emellerine hizmet edecek bedbaht kişiler çıkmaktadır. Topu, tüfeği, tayyareyi hep onlardan aldırırlar. Sonra da onlar vasıtası ile bizleri zevk u safaya daldırıp paralarımızı boşuna harcatır ve bizi dinimizin emirlerine uymaktan alıkor ve düşmanlarımıza kar- . şı lakayt ve hazırlıksız olarak avlamağa çalışırlar. Onun için aziz kardeş dinini hem öğren, hem de herkese de öğretmeğe çalış ve islâmm kalkınmasına gayret eyle. Zira bütün saadet, selâmet, her şey islâmdadır. Huzur arıyorsan islâma gel, rahatlık arıyorsan yine İslama gel. Fakire yardım eyle, yalnız zekâtını vermekle kalma, onları ve çocuklarım sevindir kendi çocuklarını sevindirdiğin gibi.
Mal Zenginlere Emanet Verilmiştir:
Mal zenginlerin eline emanet olarak verilmiştir. Fukara ve zuafanın hallerini görsünler gözetsinler, hastalarına, ilâçlarına yardımcı olsunlar ve bahusus cahillerin kendilerini ve çocuklarını okutsunlar, dinî bilgilerini versinler, mektepler, medreseler yapsınlar ve onların da
20/Zekât
refahına çalışsınlar ve bu suretle de onların hayırsızlık yapmalarına, adam öldürmelerine ve sair fenalıkları işlemelerine mâni olsunlar. Bu insanların hayırlı ve olgun birer müslüman ol-^ maları için, abdest, namaz ve oruçlarını lâyıkı veçhile ifâ edebilmeleri ve Cenâb-ı Hakk'a, Peygamberimize, kitabımıza, âhirete hesap ve mizana, cennet ve cehenneme, güzelce inanmaları gerekmektedir. Bütün bunlar Allah Teâlânın verdiği ni'meti, serveti güzelce yerli yerince harcamak ile olacağından, bunları ihmal edip zevk u safalar içinde bir çok israflar ile bu ni'met-leri zayi edenlerin, çok acı ve elim bir azab görecekleri bu ni'metlerin de ellerinden gidip hüsran içinde kalacakları, çok açık bir dü ile i beyan buyurulmaktadır.
Bu cezalardan kurtulup cennet ni'metleri-; ne kavuşmanın en güzel ve kolay yolu; dinî bilgileri güzelce öğrenmek, fıkıh kitaplarını, ilmihal kitaplarını, ahlâk kitaplarını, günah kitaplarım daima çok çok ve tekrar tekrar okumak ve bilmeyenlere de güzellik ile ve tatlılık ile öğretmeğe çalışmak, her müslümanm, bahusus zenginlerin başlıca vazifelerindendir. İhmalinin hem kendimiz hem de milletimiz için bir felâket kaynağı olacağında şüpheye bile lüzum yoktur.
Zekât Malın Temizliğidir:
Bir insanın zekât verecek miktarda bir parası olursa, onun para veya dükkanındaki malı hesaplanır, bunun kırkta birisi fukaranın hakkıdır bu para ayrılıp fukaraya verilince geri kalan para ve mal tertemiz olur. Şayet bu zekâtını iyi, doğru hesaplamaz veya bir miktar sadaka vermekle iktifa ederse o zaman o geride kalan malm içerisinde fukaranın da hakkı kalmıştır. Binaenaleyh o kalan servet artık pistir, yiyen de fâide göremez, harcayanın çok geçmeden iflâsı hazırdır.
Enes fadiyallahu anh rivayet eder ki:
Temim kabilesinden bir adam gelip Resû-lullah efendimize dediler ki:
— Yâ Resûlullah benim çok malım ve çok ta çoluk çocuğum var ve aynı zamanda yerim de bir su uğrağıdır, bir su başıdır, bir kuyu yanıdır, bu nedenle çok misafir ve yolcu gelir. Ben ne yapayım ve nasıl hareket edeyim ve nasıl in-fak edeyim diye sordu. Peygamber Efendimiz de:
— Malınızdan zekâtını çıkar, çünkü bu temizliktir seni temizler. Akrabanı sıla eyle. Mis-
22/Zekât
kinin, komşunun ve isteyenlerin haklarını da1 tanı buyurdular.
Demek evvelâ malın zekâtım çıkarmak şart-' tır. Zekâtı ayrılmayan ne servetten, ne maldan! ve ne de mahsulden kimsenin yemeğe hakkı yoktur. Bunu dikkat ile oku. Yemeğe hakkı olmadığı gibi başkalarına da hediyye edemez. İyi dikkat et çünkü, «zekât İslâm köprüsüdür». Dünyada bile köprüden geçmek için para almadan geçirmiyorlar. Âhırette de zekâtı vermeyenler köprüden geçemez demektir ki, cehenneme dü^ şer ve cennete de giremez.
Peygamberin âhirete intikalinden sonra bazı bedevi köylülerin, zekât vermek istememeleri üzerine Ebu Bekr Sıddık'ın onlarla harb et tiğini herhalde duymuşsunuzdur.
Buna binaen, zekâtlarını vermeyenlere kar şı devletin harekete geçmesi gerektir demişler Eğer bu işi devlet yapmazsa bu sefer bunu Allalr yapar. Yani servet sahiplerinden zekâtım ver meyenlere, akıllara gelmedik belâlar verir, pa ralar boşa gider, onlar da bilmezler neye uğraJ dıklarını. Bu sefer de kabahati soyguncular; atar, tokadın nereden geldiğini bilemez.
Ey aziz muhterem kardeş! Hem haramlar dan kork ve kaç ve hem de zekâtım ihmal edij
kendi felâketini kendi elin ile hazırlama. Sonra aile efradının bütün felâketlerinin sebebi, senin zekâtım vermeyip onlara yedirdiğin yemeklerdir. Böyle bir hayatın ne sana, ne de onlara hiç faydası olmadığı gibi ne dinden ne de ahlaken bir güzellik ve hüsn-ü hal görmek mümkün olmaz. Kan bozukluğu nedeni ile her nevi maddî ve manevî hastalıklardan kurtulamazsın. Sonra ölümün de o kadar çirkin ve acı olur. Hırsızlık, yan kesicilik, fuhuş, zina, her çeşit ahlâksızlık seni istilâ eder ki, bu ne büyük bir fecaat ve ne büyük bir felâkettir. İbadetlerden uzaklaşma, hakkı inkâr, küfür yolunu tereah hep bu haramlardan doğar. Bugünkü anarşinin en büyük failinin haramlardan doğan kimseler olduğunda hiç de şüphen olmasm. Şöyle bir levha görmüştüm:
«Hak tokatmın sesi olmaz
Bir vurdu mu devası bulunmaz»
.Zekât Malın Muhafazasıdır
Cabir radıyallahu anh'in rivayeti şayan-ı dikkattir:
«Bir adam Resulullah Efendimize gelip: — Ya Resulullah bir kişi malının zekâtını
24/Zekât x
verir ise onun hakkında ne tyıyurulur? Cevaben:
— Kim malının zekâtını verir ise muhakkak onun şerrinden kurtulur yani malı muhafaza olunur, çalınmaz, kaybolmaz. Fena, kötü, günah yerlere harcanmaz.
Zekât veren kimse, kabirde azaba duçar ol-|
maz, bununla beraber bu servetle âhıret nimeti
leri, cennetler alınır. Hayırlara harcanır, tatîi
ve güzel ibadetler yapılır. Bilâkis zekâtı verili
meyen paralar kabrinde vücuduna ateş olaral
vurulur. Bu paralar kıyamet gününde kel başlı
bir koca yılan olup boynuna dolanarak ona ezj
eder ve «ben senin amelinim» der. «Sen dünya
da bu paraları sakladın, fakir fukarayı inlettin
şimdi de ben sana musallat kılındım» der.
Bu sözler âyât-ı kerime ve ehadis-i şerif il sabittir. Onun için sen sakın paraların, malla rın, mahsullerin saklanmasını, zekâtlarının ve rilmemesini iyi ve hayırlı bir şey sanma. Bellj onlar sahipleri için bir felâket ve bir hüsraj olacağında hiç te şüphen olmasın. Bak dikk
et:
— «Siz malınızı, zekâtlarını vermek sure ile muhafaza ediniz.» Gerek sirkattan ve gere kaybolmasından korkmayınız. Yani zekâtı ver
len mallar ne çalınır ve ne de kaybolur ve ne de ondan bir zarar gelir.
Hz. Ömer radıyallahu anh'in rivayet ettiği bir hadîste:
— «Hiçbir mal ne karada ve ne de denizde telef olmaz ancak, zekâtın hapsi ile olur (yani zekâtı vermemek ile olur.)» buyurmuştur.
» Zekât Hastalık ve Musibetleri Defeder
«Hastalarınızı da sadakalar ile tedavi ediniz.» Yani hakikî fakirlere vereceğiniz sadakalar dolayısı ile Allah Teâlâ sizin duanıza icabet eder ve hastalarınıza şifa bahşeder, elem ve kederlerinizi giderir.
Camhı's-Sagir'de denmiş ki: «Bu sadakalar maddî ilâçlardan daha faydalıdır.»
«Gelen belâları da duâ ve tazarru ile karşılayınız.» Yani dualarınızı çok yapınız ve Hakk'a tazarru ve tezellül edip yalvarıp belâları defediniz.
Bir başka hadisde ise:
— «Sizin islâmiyyetinizin, müslümanlığı-nızin tamamı, mallarınızın zekâtını vermek ile olur.»
26/Zekât : /
Öyle ise her ne gibi mal, para, mahsul, ekin hepsinin hesabı üzerine zekâtlarınızı, öşürlerinizi, hem eksiksiz veriniz hem de geri kalan para ve mallarınızdan da nafile sadakalar veriniz, hayırlar işleyiniz, aş evleri açmız, fukaralara meskenler yapınız ve bu suret ile de Hakk'm sevgisini ve rızasını kazanınız hem isminiz unutulmaz hem sevabınız kesilmez. Sizin kemikleriniz çürür fakat ecriniz bitmez-tükenmez.
Herhangi bir malın, ki zekâtı verilir, o mal hiçbir zaman (kenz) olmaz. Yani yedi kat yerin altında dahi olsa saklanmış sayılmaz ve yine her hangi bir mal ki zekâtı verilmemiştir, o meydanda da olsa yine kenz'dir, yani saklanmış, gizlenmiş sayılır.
Sarihler diyor ki: Allah Teâlâ kuluna malı verir ve ona bakar ki nasıl harcayacak. Zekâtını verir, hayrat ve hasenatta harcarsa onu Allah Teâlâ her türlü afetlerden muhafaza eder.
Şöyle bir şey aklıma geldi: Bir adam Ab- i dülkadir Geylanî Hazretlerini ziyarete gitmiş. Bakmış ki her tarafta göz alıcı bir saltanat var. Şeyh Efendi'nin önünde gayet güzel bir mangal. Şeyh Efendi adamın fikrini anlamış ve I önündeki mangalı gönderip denize attırmış. Biri
müddet sonra bir adam elinde güzel bir mangal ile gelmiş ve:
— Efendim biz denizde büyük bir fırtınaya tutulduk bir yere demir atıp bekledik. Sonra deniz durdu. Demir alırken bu mangal da demirle beraber çıktı. Biz de size -münasip gördük, kabulünü rjca ederiz deyip bırakıp gitmiş.
Sen şimdi buna ne diyeceksin? Hak verince böyle verir, koruyunca da böyle korur vesselam.
Zekât Fakirlerin Hakkıdır:
«Hiçbir kişi yoktur ki malının zekâtını vermez, muhakkak yevm-i kıyamette ateşten koca bir yılan onun alnına, yanlarına ve arkasına dağlanır. Öyle bir günde ki, o günün süresi elli bin senedir. (Bu işkence) nas arasında hüküm bitinceye kadar devam eder».
28/Zekât
Allah Teâlâ'nın zekâtı farz kılmasının sebebi, verilecek zekâtın fukaraya kâfi geleceğini bildiğinden zenginlere bu zekâtı vermeği borç kılmıştır. Şayet fukara açlık, çıplaklık ve zaruret çekiyorlar ise bu, zenginlerin zekâtlarını vermediklerindendir ki muhakkak Allah Teâlâ bu zekât sahiplerini şiddetli bir hesaba çekecek, elim, acı bir azab ile de azab edecektir.
Bu hususta Kur'ân-ı azimüşşanm bir çok âyetlerinde: —Sûre-i Kehf'te, sûre-i Kalem'de— çok canlı misaller vardır. Bir kere zekâtı veren sırf Allah rızası için vermelidir. Hesabını. iyi yapmalı, fukaranın hakkını yememelidir. Verirken tevazu ile vermeli sonra da katiyyen başa kakmamalıdır. Ben sana bu kadar iyilik ettim de sen benim şu işimi yapıvermedin gibi. Bu gibi hareketler, sözler insaniyyete de yakışmaz islâmiyyete de hiç yakışmaz. İnsan dâima ağır başlı, temkinli ve terbiyeli olmalıdır ve bilmelidir ki bu mülk her şeyi ile beraber hepsi Allah'ındır. Bize kuvvet, kudret, zekâ, irade gibi nimetleri veren ve bizim tam sıhhatli ve dindar oluşumuz hep yine o bir Allah'ın lütuf ve ihsanıdır. Bizim fukaralara verdiğimiz ufak-büyük her şey yine O'nun lûtfu sayesindedir. Binaenaleyh hem riyadan, gösterişten kaçmak,
raıurıerın
hem de verdiğini başa kakmamak gerektir; sonra bütün sevaplar elden gider de haberin bile olmaz. Nasıl ki kayaların üzerinde zaman itibarı ile biraz toprak birikmiştir fakat yağan yağmurlar o toz-toprağı giderip kaya çıplak kalır, işte sevaplar da elden gidince insan da çıplak kalır.
Sûre-i Kehf ile Kalem sûresini tekrar tekrar oku. Cömerdin hali ile bahilin, cimrinin halini pek güzel açıklamaktadırlar. O gün ne ise bu gün de odur yarm da öyledir. Cömerdi hem Allah sever hem de kullar, fakirler, miskinler sever. Cömertlik sayesinde memleket mamur olur, camilerin cemaatı çok olur ve dolup taşar.
Sakın ha Hakk'm verdikleri ile çalım satma, mağrur olma dâima Hakk'a şükreyle, tevazu eyle, «bunları veren sensin yâ Rabbi» de. Ve o servetinden, mahsulâtından muhtaçlara bol bol ver ki, Hak da sana bol bol versin. En az bire on vereceğine şüphen olmasın. Senin çocukların Avrupalarda çalışsın onlara hizmetçi olsun sen de burada zevk u safaya bak, düşmanına karşı hiçbir tedbir düşünme sonra bizim onlardan ne farkımız kalır.
Hani müslümanlık bir ceset gibidir diyo-
30/Zekât
ruz. Biz her ni'metten istifade ederken o fakir-fukaralar aç susuz meskensiz, mektepsiz ocağı yanmaz bacası tütmez iken müslüman olanın gözüne nasıl uyku girer bilemem. Sonra memlekette asayişsizlik, hırsızlık diye feryad eder dururuz sebebini hiç de araştırmayız. Zira işimize gelmez. Sebebi ne olacak bizim düşüncemiz, vicdanımız, ruhumuz gayet koyu bir gaflet uykusunda ki tarifi bile mümkün değil, ne kadar söyleseniz kimsenin kulağına girdiği yok.
Ey aziz muhterem kardeş! İşte en büyük tehlike, bu tehlike. Bunun da sebebi, dinde samimiyet, ihlâs say ü gayret yok. Namazlar ihmal edilmiş, oruçlara kıymet veren pek az cihad hissi âdeta sönmüş. Artık zekât vermek, öşür vermek kimin aklına gelir. Çocuklarını dinî mekteplere vermekten korkar kaçar. Çocuğum sen ölü yıkayıcısı mı olacaksın, ne işin var orada, doktor ol, mühendis ol, şu ol, bu ol. Fakat din olmayınca ne oluyor, Malesef dinsizlerin hem kendilerine hem de cemiyete büyük zararları vardır. Sen bugün Rus ve Çin gibi dinsizlere bakıp aldanma. Zira en büyük ni'met olan hürriyetten mahrum bir sürü insanın ne kıymeti vardır. Vakti ile firavunlar da insanları böyle esir gibi kullanmışlardı, fakat bugün ancak isimleri tarihlere geçmiş ve bir de vah-
Fakirlerin hakkı/31
setlerinin numunesi olan yaptırdıkları ehramlar ile anılmaktadırlar.
Sûre-i Kalem'deki hâdiseyi tekrar tekrar oku. Bak o fakir miskinlerden korkup erkenden o canım güzel hurma bahçelerine meyvelerini toplamağa gitmişlerdi. Onları yanmış, simsiyah üzerlerinde meyve denilen bir şey kalmamış olduğunu görmüşlerdi. Yaptıklarına pişman olarak ve kabahati da birbirlerine yükleyerek elleri boş dönmüşlerdi. Bunların emsali bu gün de pek çoktur. Yangınlarda yananlar hareketlerde mahvolanlar işlerini beceremeyip iflâs edenler... Hem Hakk'ın ve hem de fukara halkın haklarını yediklerini bilmeyenler. Faizi Allah haram kılmış içkiyi de öyle değil mi, domuz eti de öyle değil mi? O nasıl akıl ki bu haramları zengin olacağım diye irtikâb eder. Zengin olacaksın da ne olacak. İşte şu kadar kimse bizim işimiz sebebi ile geçiniyor fena mı ediyoruz der. Ey muhterem kardeş! Pek güzel amma sen Hâlık mısın, yoksa Rezzak mısın? Onların rızıklarını Allah Teâlâ nerede olsa verecektir. Sen haramları irtikâb edip günaha girmeden, Allah'ın emirlerine, verdiği rızka razı olup bu fâni dünyaya firavunlar, şeddadlar, nemrud-lar gibi değil de peygamberlerin salihlerin, velilerin şehidlerin yolunda olarak gözlerini yum-san daha iyi olmaz mı,
Haksız Yere Zekât Alanlar:
Muhtaç olmadığı halde zekât alanların ve bunları kendi paralarına karıştıranların hali de tıpkı zekâtı vermeyenler gibidir. Bu da ayrı bir dert.. İnsanın karnı doyar ve lâkin gözü doymaz. Dünyayı versen yine doymaz. Allah korusun.
Cenâb-ı Hak, cümle ümmet-i Muhammedi ve bahusus biz âciz kullarını bahillikten sıkılıktan, cimrilikten -ve şâir fenalıklardan muhafaza buyursun da Allah'tan korkan, emirlerine itaat eden kullarından eylesin.
Müslüman namazını kılmalı, orucunu tutmalı, mümkünse hacca gitmeli, hele hem malının zekâtını bol bol vermeli, hem de ayrıca hemen hergün sadakalar vermekten geri kalmamalı. Ana-baba ve hısım akrabalarma ve sair komşularına seve seve, hem de, ihlâs ve hüsnü niyyet ile dâima her türlü malî, bedenî, ilmî yardımlardan geri kalmamalıdır. Ve bu suretle hem Hakk'ın rızasını kazanır, hem de halkın kendisini sevmesine sebeb olur.
İKTİSADÎ KALKINMADA ZEKÂTIN ROLÜ
. Bugün Türkiyemiz bahusus çok dar durumdadır. Din düşmanları, millet düşmanları, vatan düşmanlarının hep gözlerini bizim canım topraklarımıza dikmiş olduklarını artık bilmeyen yoktur zannederim. Lâkin buna , karşılık bizim müdafaamız ne ile olacak. Evvelâ, Allah'tan yardım olmadan muvaffak olmak mümkün değildir. Onun için ilk vazifemiz bir taraftan dinimizi iyi öğrenmek sonra da bilmeyenlere de iyice öğretmek. Daha sonra düşmanlara karşı müdafaamızı hazırlayabilecek, fabrikaların kurulması, hem kendimizi kuvvetlendirmek hem de islâm memleketlerini kuvvetlendirmek üzere yapabildiğimiz alât-i harbiyyelerimizi onlara da satarak malî bütçemizi de kuvvetlendirmenin bizim başlıca vazifelerimizden olduğunu artık kimsenin inkâra hakkı yoktur. Yarın bir harp vukuunda düşmanlarımız bize silâh mı satarlar. Daha ellerinden gelse ellerimizdekini de almağa
34/Zekât
çalışacaklarını bilmeyen yoktur. Sonra halimiz ne olur. Artık bugün dünyanın nasıl; terakki edip ilerledikleri hepimizin gözleri önünde iken bu kadar uyku ve gaflet bizlere yakışır mı? Dünyanın eski uyuyan milletleri bile gözlerini !açmış hepsi kendilerini esaretten kurtarmağa çalışırlar iken bizim de hâlâ bu gâvurcuklardan medet beklememiz doğrusu afvolunmayacak kabahatlardan olsa gerektir. Bugün onlar çeşit çeşit alât-ı harbiyye icad edip dururlar iken ve yine insanları yok edecek ve makinalan durduracak çeşitli âletler yaparken biz onlara seyirci mi kalacağız? Bak şu ufacık yahudinin, Mısır gibi 30 milyondan fazla, Suriye gibi 10 milyon nüfuslu bir devlete, Ürdün gibi 4 milyonluk ve Irak gibi 8 veya 10 milyonluk devletlere duman attırıp hepsini mağlûp edişi, arazilerini ve Kudüs gibi Hz. Ömer'in devrinden beri müslüman-ların elinde bulunan bu mukaddes şehri zab-tedip içinde yaşayan araplara da âdeta yaşamak hakkım kaldıran, evlerine bir çivi bile çaktırmayan o yahudinin yarın oynayacağı rolü acaba keşfetmeyen var mıdır?
Yazık o petrollerin sahibi olup da paralarını Avrupa, İsviçre bankalarına ve bir de se-fahatlarına harcayan zavallılara. îster gül, ister ağla. Yarın emin olunuz ki yahudinin önün-
de hiçbiri dayanamayacak o canım gaz, petrol menbaları korkarım ki hep yahudinin eline geçmesin. Amerika veya Rusya'nın bugünkü dostlukları hiç kimseyi aldatmamalı. Dedelerimizden kalan nasihati unutma. «Gâvurdan dost ayıdan post olmaz» demişler. Onun için altınları kadınların kollarında, boyunlarında, ayaklarında, sandıklarında, bankalarda saklamak delilikten başka bir şey değildir. Bugün yapmak istediğimiz fabrikalar için lâzım gelen döviz ve parayı bulmakta ne kadar müşkilât çektiğimiz hemen herkesçe ma'lûmdur. Bir de üstelik Avrupalılara çok da borcumuz olduğundan âdeta onların kölesi haline düşmüş ve ne derler ise onları yapmak mecburiyetinde kalmışız. İstersen yapma da görelim bakalım neler olacak.
Onun için ey muhterem kardeşlerim, hem-şerilerim bu ziynetleri topla, faydalı işlere yatır. Hem kazancından istifade et, hem de bir altının iki olsun, sonra memleketin de yüzü gülsün. Onun, senin elinde kalışı günahtan, gururdan övünmekten başka neye yarar.
Bak Karun'un ve onun emsalinin halini, Salebe'nin halini ve daha bunlara benzerlerin halini bir düşün. Yarın mezara giderken bunları götüremiyeceğini sen de biliyorsun. Fakat o mezarda bunlar ateşte kızdırılıp vücuduna vu-
rulacak. Sen misin bunları saklayıp da memleketi, fakir fukarayı bunaltan ve sağa-sola çalım satan, erkekleri imrendiren, düğünleri altüst eden; sen misin, bakalım. Şimdi çek azabı. Allah muhafaza buyursun. Onun için Cenâb-ı Peygamber ne güzel irşad buyuruyor bunları. Kollarında salma salına dolaşan kimsenin âhî- | retteki durumuna düşmek ister misin, hoşnut olur musun, sevinir misin? Bu altın-bileziklerin yerine, cehennemin ateşinde kızdırılmış bileziklerin kollarınıza takılmasmı arzu eder misiniz?
O kadınlar ne muhterem kadınlar imiş ki, derhal çıkarıp Rasûlullahın hemen önüne bırakıp, «Bunlar Allah ve Resulünün emrine verilmiştir, emirlerinize bırakılmıştır, nasıl isterseniz öyle yaparsınız.» derlermiş.
Hani çocuklarımızı okutacak kur'an kursları hani her köyde bir din mektebi, camisinin yanında mektebi, medresesi, hoca efendilerin oturacakları evleri? Köyün suyu, köyün lâğımları, kuyuları, elektriği ve sair ihtiyaçlarının yapılması ile beraber köyün kadın ve erkeği ne diye kâfir memleketlerine gidip onlara köle hizmetkâr olurlar. Kadınlar altınlar içinde erkekler de kazanç peşinde. Vay halimize vay!..
TAKSİME RIZA
Hakk'ın taksimine razı olmak, kaderine razı olmak, başkalarının mal ve servetlerinde gözü olmamak, Hakk'ın verdiği kısmete razı olup şükrünü ifâya çalışmak suretiyle insanların en zengini olursun.
Bir kimsede onu haramlardan men'edebi-lecek bir kuvvet olmazsa onun müslümanhğı dilinde demektir, içi boştur, müslümanlık ve îman içine işlememiştir. Ve bir de gönül zenginliği vardır ki asıl zenginlik de odur. Çalışır, çabalar ve eline geçene razı olup Allah'ına şükreder ve kimsenin ne malmda, ne servetinde gözü olmaz, Veysel Karanî Hazretleri gibi. Ki o, kazancının bir kısmını kendi yer ve bir kısmını da ana ve babasma verir, bir kısmım da fakir fukaraya tasadduk edermiş.
Yediğin mahvolup gider, diğer ikisi ise âhîrete gider ve orada seni karşılar vesselam.
Bak sana canlı bir misal daha. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında Salebe
ÖO/*
isminde bir fakir var idi. Camiden çıkmaz, beş vakit namazını cemaat ile kılar idi. Adım da, cami güvercini koymuşlardı. Bir gün sabah namazım kılınca hemen camiden çıkar iken Resû-lullah gördü de:
— Ne o münafıklar gibi hemen çıkıyorsun diye hitapta bulundu. O da:
— Yâ Resûlullah evde hanım efendinin de gömleği yok ikimizin bir mömleği var. Acele edişimin sebebi gömleği hanım efendiye vereceğim de o da kılsın. Duâ buyurun da Allah Teâlâ bizlere bolluk versin de ben de şöyle ikram ve ihsanlarda bulunurum, dedi. Cenâb-ı Peygamber de ona, haline şükretmesini tavsiye buyurdular ve:
— Yâ Sa'lebe azının şükrünü edâ, çoğuna güç yetirememekten hayırlıdır, dediler. Fakat bundan ders alamayan Sa'lebe:
— Vallahi Yâ Resûlullah seni hak olarak ba's eden Allah'a kasem ederim ki Allah bana mal verir ise her hak sahibinin hakkını ifâ edeceğim.
Cenâb-ı Peygamber Efendimiz de duâ buyurdular koyun aldı. Üredi, üredi Medine civan almadı, diğer uzak yerlere gitti. Evvelâ ce-
maattan sonra da cumadan dahi kaldı. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem sordu. Dediler
ki:
— Malı çoğaldı buraları kâfi gelmedi uzaklara gitti. O zaman Resûlullah Efendimiz:
— Yazıklar olsun ya Sa'lebe! buyurdular. Sonra da zekâtlarım almak üzere adamlar 'yolladı ise de Sa'lebe verdiği sözü unutup:
— Bu cizyedir veya cizyenin kardeşidir; deyip vermedi.
Bakınız sonra götürüp Peygamberimize vermek istedi ise de Resul-i Ekrem Efendimiz.
— Allah senin sadakam (zekâtını) almaktan beni men eyledi deyip sadakasını kabul etmediler.
Sa'lebe'nin bu halini nifak addettiler. Evvelâ verdiği sözü tutmadı sonra da Allah'ın emri olan zekâta cizye dedi. Bu nedenle sadakasını ne Ebû Bekr radıyallahu anh, ne Ömer radıyallahu anh ve ne de Osman radıyallahu anh hazaratı kabul ettiler. O da gözlerini dünyaya hüsran ile yumarak gitmiştir.
Yine şu sözü dikkat ile okuyunuz ve iyi düşününüz. Cenâb-ı Peygamber Efendimiz sallal-
lahu aleyhi ve sellem hazretleri yemin ederek buyuruyorlar ki:
— «İsteseydim dağlar benim emrimde altın ve gümüş olarak seyr ederler idi.»
Yani taşı toprağı emrine amade altın ve gümüş olarak hizmetinde bulunurlardı. Fakat bunlara tenezzül bile etmemişler idi. Kaside-i Bürde de bu vak'a çok canlı olarak zikredilmektedir.
İnsanın haline şükretmesi kadar güzel bir şey var mıdır? Hele şu Karun'a ne dersiniz:
Hesapsız mala sahip. Musa aleyhisselâmın da akrabası olduğu halde zekâta itiraz edip vermek istememiş ve bunun ile kalmayıp bir de iftiraya kalkması hırsm ne kadar zararlı bir şey olduğunu göstermektedir. Sıkılık, bahillik haddi zatında herkes tarafından mezmum, yaramaz bir huydur. Allah'ı bilmemekten ve O'na' itimad etmemekten ve daha doğrusu aç gözlülükten neş'et eder. Karunun hali, malûm. Bütün serveti ile birlikte hâlâ yerin altına doğru gitmektedir. Cenâb-ı Hakk cümlemizi böyle akıbeti çirkin ve korkunç kimselerin durumuna düşürmesin. Âmin!
ZEKÂT VERMEK
Zekâtlarını Verenler Müjdeleniyor
Zekâtlarını verenler hakkındaki âyet-i kerîmelerden birkaç tanesini yazayım:
«Mallarını Allah yolunda harcayanların hali yedi başak bitiren, her başakta yüz tane bulunan bir tek tohumun hali gibidir. Allah kime dilerse ona kat kat verir. Allah, ihsanı bol olan, hakkı ile bilendir».'
(1) el-Bakara: 261.
«Müminler muhakkak felah bulmuştur. Ki onlar namazlarında huşua riayetkardırlar. (Öyle müminler) ki, onlar boş (lâkırdılardan) ve faydasız şeylerden yüz çeviricidirler. (Öyle müminler) ki onlar zekât (vazife) lerini yapanlardır».1
«Ey iman edenler, içinde ne bir alış-veriş ne bir dostluk, ne de bir şefaat (imkânı) bulunmayan bir gün gelmezden evvel size verdiğimiz rızıktan (Hak yolunda) harcayın. Kâfirler zulmedenlerin tâ kendileridir».1 ¦
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
(1) el-Mü'minun: 1-4.
(2) ef-Bakara: 254.
cent» .w. *....-. /ij
«Allah Teâlâ hazretleri dünyada bir kulunu tevelli ederse kıyamet gününde o kulunu başkasına bırakmaz».1
Yani dünyada iken himayesinde bulundurduğu o kulunu yani Hakk'a tam bağlı ibadet ve taatına son derece düşkün, günahlardan, haramlardan, mekruhlardan hattâ mubahlardan bile. kaçman, korkan ve dâima Hakk'a sığman, peygamberler, veliler, şehidler, sıddıklar gibi sevgili kullarını dünyada iken nasıl mümtaz kılmış ve onları her türlü fenalıklardan, taarruzlardan, fitnelerden masun kılmış, Hakk'a ve halka kendilerini sevdirmiş olan bu bahtiyar kullarını aynı zamanda âhiret âleminde de hıfz u himayesinde kılıp, onları başkalarının himaye ve şefaatlarına muhtaç etmeden «lâ havf ün aleyhim ve lâhüm yahzenun» sırrına mazhar kılıp, her türlü korku ve hüzünden emin oldukları halde ve bir de dostlarına ve efrad-i ailesine de şefaatçi kılması hep bü «tevelli» kelimesinin deruhte ettiği mânalar meyanındadır.
Tevelli: Karabet, dostluk, yakınlık ve o kulun işini deruhte etmek, üstüne almak, onun işlerini yapıvermek.
Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve
(1) Tergtb: 4/28.
,44/Zekât
sellemi ilk zamanlarında .muhafızlar beklerler idi. Vakta ki «Allah seni insanlardan koruyacaktır».1 mealindeki âyet-i celîle nazil oldu, o zaman muhafızlarına izin verip:
— Haydi işinize bakınız artık Cenâb-ı Hak-beni koruyacağına dair vahy buyurdu dedi.
Bu korumak Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme has olmakla beraber ulema-i kiram hazeratı, Peygamberin yolunda bulunan ve O'nun sünneti seniyesine tam mânası ile müta-baat edip uyan her müslüman bu âyet-i kerîmenin ifade ettiği himayeye, dostluğa lâyık olup dünya ve âhîret saadetine nail olur. Bu sebeb-tendir ki Hz. Abdulkadir Geylanî, Hz. Ahmed er-Rüfaî, Hasen Şâzeli, Muhammed Bahaüddin Nakşibendî, Ankara'daki Hacı Bayram Veli, Bursa'daM Emir Sultan hazretleri, Üftade Muhammed Muhyiddin hazretleri, Veysel Karanı ve Ashab-i Güzîn rıdvanullahi Teâlâ aleyhim ecmaîn hazeratı, müfessirîn, muhaddisîn, müc-tehiddîn-i kiram hazeratı ile kurra-i kâmilîn olan zevatı muhteremler hep bu sırra nail olmuş bahtiyarlardandır.
Onun içindir ki, binlerce sene geçtiği halde hâlâ isimleri dillerde destan, sevgileri gönül-
lerde yaşar ve her gün milyonlarca müslüman, onların ruhlarına fâtiha-i şerifler, hatmi şerifler, tehlil ve teşbihler hediyye edip gönderirler. Bu ne bahtiyarlıktır ki, biz bu gün onları görmüş değiliz, lâkin onların sevgisi ve muhabbeti kalblerimizi doldurmuş olduğundan babalarımıza yaptığımız saygı ve sevgiden daha çok mühimmini onlara yaptığımız pek aşikârdır.
Meselâ, Ankara'daki Hacı Bayram Veli'yi kim gördü? Fakat, bugün onun türbesi önünde eğilip hürmet ve saygılarını gösterip ruhuna okuyanların sayısı bile malûm değildir. Diğer velilerin türbeleri hep böyle. Âşıkların ziyaretleri ile dolup boşalmaktadır. Hele Konya'daki Mevlâna hazretlerinin eserleri ve türbesinin ziyareti. Yalnız Türkler değil bütün dünya milletleri tarafından da ziyaretleri herkesin gözü önünde..
Hiç şüphesiz ki, yarın kıyamet gününde herkesin yardımına koşacakları gibi Hak sub-hanehu ve teâlâmn onlara, geniş bir şekilde sa-lâhiyyet ve şefaat imkânı vereceği de muhakkaktır. Cenâb-ı Hak bizleri de bu sevgili ve hi-maye-i İlâhiyyeye mazhar olan kullarının arasına kabul buyursun, âmin bi hürmeti seyyidi'l-mürselin.
(1) el-Maide: 67.
Zekât Vermeyenler Lanetleniyor
Ebû Hüreyre şöyle rivayet ediyor: «Altın ve gümüş sahiplerinden zekâtlarını vermeyenler kıyamet gününde ateşte kızdırılmış demir levhalar ile dağlanacaklar ve her levha soğudukça tekrarlanacak ve bu kızgın levhalar ile yanları, alınları ve arkaları vurulur. Bir günün elli bin sene olduğu bir zamanda. Hattâ kulların hesabı bitinceye kadar. Sonra yolları ya cennet veya cehennem olur».
Bu hususta develer, sığırlar, koyunlar, atlar hakkında da sualler sorulmuş, zekâtı verilmeyen hayvanların sahiplerini kıyamet gününde nasıl ısırıp yiyecekleri uzunca ve açık bir şekilde belirtilmiş olmakla Cenâb-ı Hak cümlemizi ve cümle mal mülk ve servet sahiplerini bu pek acı ve şiddetli azablarmdan korusun da dünyada iken vermiş olduğu nimetlerinin kadr ü kıymetini bilip fakir-fukaraya hem tasadduk etmek, de onları fakirlikten kurtaracak çalışma yerleri hazırlamak sureti ile dertlerine deva olacak her çeşit muaveneti toplu olarak yapmağa gayret. etmek, hem islâmlık ve hem de insanlık vazifesi olduğu unutulmamalı.
Bugün Amerika gibi küfür diyarında oturan kimselerin işsiz ve fukaralarına devlet ysr-
/.eKaı vermeyenieiy47
dim etmektedir. Hiç kimsenin el açıp dilendiğini veya aç kaldığını gören olmazmış. Bununla beraber dinsizliklerinden "nâşi geceleri de yalnızca sokağa çıkma imkânı da olmazmış. Sözde medeniyyet ülkesi!. .
Hz. Ali Efendimizden bir rivayette, Resu-lullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şunlara lanet etmiştir:
«Faiz yiyenler, faiz ahp-verenler, şehidlerı ve kâtipleri; vücudlarına döğme denilen şeyleri yapan ve yaptıranlar, sadakalarını vermeyenler ile bir de kadınlarım üç talâk ile boşadıktan sonra boşamak şartı ile başkasına nikâh edip tekrar alanlara ve varanlara». Hatta bunlar recm edilir diyenler de olmuş.
O zenginlere yazıklar olsun ki kıyamet gününde fukaralar:
— Ya Rabbena bu zenginler bizlere verilmek üzere farz kıldığın zekâtı vermeyip haklarımıza zulüm, gasb ettiler derler de Cenâb-ı Hak da o fukaraya:
— İzzet ve Celâlim hakkı sizlere nimetlerimi yakın kılar, bugün çok rahat içinde olursunuz. Onları da nimetlerimden uzak eder, fukaranın haklarmı yediklerinin cezasını veririm.
Abdullah Mes'ud radıyallahu anh diyor ki:
48/zeKât
— «Namaz ile emrolunduk ve zekât vermekle de emrolunduk. Her kim zekâtı vermezse onun namazı da yoktur, noksandır.»
Helâl malın zekâtı verilmeyince pis olur. Pis, haram kazanç ise zekât ile temiz olmaz.
Namaz kılıp da zekâtı vermeyen müslim değildir. Yani ameli fayda veren müslim değildir, amelleri makbul değildir.
Dört şeyi Allah müsîümana farz kılmıştır. Üçünü yapar birisini yapmazsa bina yıkılır. Muhakkak dördünü de işlemek şarttır: Namaz, ze kât, oruç, hac.
İbn-i Ömer radıyallahu anhüma'dan rivayet edilmiştir: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki: •
«Muhakkak şol kimseler ki malının zekâtını vermezse o mal ona yevm-i kıyamette çıplak başlı yılan olarak hayalinde canlandırılır. O yılanın gözleri üstünde iki nokta vardır. Bu adamın peşine takılır yahut (raviye ait bir şek-
Zekât vermeyenler/49
tir) boynuna dolanır ve ona der ki Ben senin bıraktığın hazinenim, ben senin bıraktığın hazi-nenim». (Tergîb Terhîb. Nesaî sahih isnad ile rivayet etmiştir).
Neticede bu adamı yakalar evvelâ ellerini, yanaklarını ve bütün cesedini yemek sureti ile azabı sürer, devam eder. Binaenaleyh sen saklanan ve zekâtı verilmeyen paralan, malları hayır zannetme. İnsan kendi felâketini kendi eli ile hazırlıyor demektir. Sen şöyle bil:
«Sadakanın efdali fakirlikten korkarak ve zenginliği umarak sahih, sıhhatli olduğun, ha-rîs ve sıkı olduğun halde verdiğin sadakadır». Zira hiçbir mal zekâtı'vermek ile eksilmez, belki artar da artar, vücuda faydası olur, bereketi çok olur. Adamın karnı da doyar ,gözü de.
Şunu iyi bil: «Zekâtı verilmeyen mal haram gibi, zor ile alınan, eşkıyaların malları veya çalman mallar gibidir». Acaba bu ne demek, acaba zekât vermeyen ve ben de müslümanım diye gezen insan buna ne cevap verecek.
Bu zikrolunan hadîs-i şeriflerin hepsi şu âyet-i kerimelerden iktibas olunmuştur ki, onların hepsini yazmağa gücümüz yetmez. Yalnız zekât kitaplarında ve bahusus «Terğîb-Terhîb»' in birinci cildinin 545.'ci sayfasından, 554.'cü
50/Zekât
sayfasına değin ve 520'den 532.'ye kadar sahi-felerdeki âyet-i kerîmeleri okumak da çok faydalıdır. Bu âyet-i kerîmeler zekâtlarını vermeyenler hakkındadır:
«Bir de altım ve gümüşü biriktirerek saklayıp onları Allah yolunda harcamayan kimseleri, işte bunları acı bir azab ile müjdele».
«Kıyamette o biriktirilen altın ve gümüşlerin üzerine cehennem ateşinden kızdırılacak da, bu mal toplayanların alınları yanları ve sırtları bunlarla dağlanacak. Onlara şöyle denecek: «İşte bu nefsiniz için kasalara yığıp sakladığınız. Artık topladıklarınızın acısını tadın bakalım.»1
(1) el-Tevbe: 34, 35.
«Allah'ın fazlından kendilerine verdikleri şeye babillik edenler hiçbir zaman onu kendilerine hayırlı sanmasın, belki bu cimrilikleri onlar için serdir. Onların cimrilik ettikleri şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır».1
Dünya ve Âhiret Müflisleri
Şimdi biraz da «Nüzhet'ül-Mecâlis» den bir kaç söz yazmayı gönlüm arzu etti. Çünkü onu okudukça çok mütahassis oldum. Senden bir ricam daha olacak: Elhamdülillah İslâm dini kadar güzel hiçbir din yoktur, her şeyi pek güzel, yalnız onları okuyup öğrenmek başlıca hedeflerimizden biri olsun. Meselâ akâid kitaplarını çok oku ve ilmi-hal kitaplarını da elinden bırakma. Ahlâk kitaplarım da tekrar tekrar oku.
(1) Al-i Imran: 180.
Zihnî Efendi'nin «İslâm» adlı eseri beş kitaptır bu sizlere ve bizlere de kâfidir.
İbn-i Abbas'ın zamanında zengin bir adam . ölmüş, kabrini kazdıklarında koca bir yılan olduğunu görmüşler. Sormuşlar: ne yapalım diye. O da başka kabir kazmalarını söylemiş, onda da kocaman bir yılan.'Bir başka kabir daha kazmışlar, orada da koca bir yılan. O zaman yedi kabir kazmışlar, hepsi böyle. Evine sormuşlar ki, bu adamın hali nedir? Hanım efendi de: Bu bey malının zekâtını vermezdi demiş. O zaman Hz. İbn-i Abbas oraya gömünüz demiş. Buna aid çok yak'alar vardır ki her biri birer ibret levhası.
İflâs iki kısımdır: Biri, dünyada malı-mül-kü elinden gidip, çırıl-çıplak kalmak, birisi de dünyadaki düzeni bozulmazsa, onun cezası da âhiret iflâsıdır ki, âhirette bütün sevapları elinden gidip üstelik fukarânm günalıları da üstüne yüklenir. İşte en acı bir felâket. Dünyada iken iflâs eden, cezasını çekmiştir, belki tevbe-ler edip aklı basma gelir de fakir fukarayı sevindirip güzel bir hayata kavuşabilir. Lâkin âhiret müflisinin ise işi haraptır, çünkü o kadar fukara hakkı yemiştir M, onların cezası da o kadar fazla ve acıdır.
Zekâtını ödemeyenlerin âhirette pek acı
Müflisler/53
bir şekilde cezalarını görecekleri gibi, dâr-ı dünyada da cezasız kalmayacakları malûmdur. Çünkü zekâtı verilen hiçbir mal telef olmamıştır, telef oldu ise mutlaka zekâtı verilmemiştir. Bununla beraber zekât müslümamn köprüsüdür, yani köprüden geçebilmek için zekâtı vermek lâzımdır, yoksa köprüden geçemez. Bizim de boğaz köprüsü öyle değil mi? Parayı veren geçip gidiyor. Binaenaleyh, sadakalar umumiyetle dertleri ve belâları giderir, fena ölünıljı-den korur ve Hakk'ın gadabmı da kaldırır.
Malûmdur ki hırsızlık, eşkıyalık, halkın parasını zor ile almaktır. Bunlar, ne kadar fena ve çirkin şeylerse zekâtı vermemek de bir nev'i hırsızlıktır.
Hırsız, eşkıya zenginin mallarını alır fakat, zekâtını vermeyen zavallı ise fakir fukaranın hakkını çalmış demektir ki cezası elbette daha büyük olacaktır.
Mü'min Allah'tan korkar, küfrü mucip olan şeylerden kaçar, her nevi measîden uzak olur. Sen nimetlere nail olduğunda haklara riayet eyle. Çünkü günahlar senin nail olduğun ni'metlerini yok eder. Ne kadar kavim vardır ki, öldükleri halde güzel ahlâkları olmaz. Bir kavim de nas içinde yaşar amma ölü gibi. Cehenneme girenlere sorulur:
54/Zekât
Ne için bu ateşe düştünüz? Cevaben der-
ler ki:
— Biz namaz kılmazdık, miskinlere de yardım etmezdik.
«Dini tekzib edenleri gördün mü? Onlar yetimleri gözetlemez, miskinleri yedirmeğe halkı teşvik etmezlerdi».'
Enes radıyallahü anh'den, Resul-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem hazretleri:
«Zekâtı vermeyenlerin kıyamette yeri cehennemdir» buyurmuşlar.
İşte insanlarm cehenneme girmelerine bunlar kâfidir. Kıldığı namazı doğru ve dürüst k.-lamadığı için zekâtım da vermediği için münafık sıfatını alır. Halbuki münafık ahbesü'1-kâ-fir'dir. En fena kâfir, dışı müslüman içi inanmayan yalancı müslüman. Acaba mason da müslüman mıdır veya komünist, müslüman mı? Masonu veya komünisti destekleyenler de müslüman mı? Bunların cevabını sen verirsin.
(1) el-Maun: 1, 2, 3.
KADINLARIN ZİNETLERİNİN ZEKÂTI
Ateşten Bilezikler:
Amr b. Şuayb radıyallahü anh'tan, o da babasından, o da dedesinden yaptığı rivayete göre:
— «Bir kadın sallallahü aleyhi ve sellem hazretlerine gelmişler. Yanında kadının kızı varmış. Kızın kollarında altından iki kalın bilezik de varmış. Cenâb-ı Peygamber Efendimiz kadına hitaben:
— Bu bileziklerin zekâtını verdiniz mi? diye sormuşlar. Kadın da:
>/DI
— Hayır, demiş. Peygamber Efendimiz:
— Sen sevinir ve memnun olur musun ki, Cenâb-ı Hak kıyamet gününde bunlara mukabil ateşten iki bilezik taksın, deyince kadın onları çıkarıp Rasulullah Efendimizin önüne koymuşlar ve demişler ki:
— «Bunlar Allah ve Resulüne aittir».'
Bu hadîsi şeriften anlaşılıyor ki kadınların da kullandıkları altın ve gümüş gibi eşyalarından da zekât verilmesi icab etmektedir. Bunların her ne kadar nisâb miktarı 20 miskal altın veya 200 dirhem gümüş ağırlığında yoksa da insanın daima cömertlik yapıp madem ki böyle iki kalın bileziğe sahip olmuştur, buna da şükredip zekât namıyla sadakasını vermesi hem efdal olur hem de cimrilik sıfatından kurtulmuş olur. Veya böyle bileziklere sahip olan kimselerin başkaca altınları olup da nisab miktarı olursa, o zaman, tabiatı ile zekâtım vermek mec-buriyyetihdedir.
Sonra bu hadîsler bir tane değil üç beş tanedir. Mevkuf at denilen «Mültaka'l-Ebhur» şerhinde bu vak'ayı Cenâb-ı Peygamber tavaf esnasında gördüğünü nakletmektedir.
(1) Ebu Davud, Tirmizî, Dârekutnî.
Sonra kadının, peki ya Resûlullah zekâtını vereyim demeyip bilezikleri kızının bileğinden çıkarıp Resûlullah sallallahu aleyhi ve sel-leme takdim etmeleri bize çok ders ve ibret vermektedir. Bugün böyle fedakâr kadınlara rast gelmek acaba mümkün müdür, sıkışırsa belki verir. Amma öyle kendiliğinden verecek babayiğitlerin bulunmasını gönül elbette çok arzu eder.
Hz. Âişe radıya'llahu anha validemizden şöyle rivayet edilmiştir:
— «Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bana geldi ve elimdeki iki gümüşten mamul fethalan (bazan ayaklara ve bazan da ellere taktıkları yüzük ve bilezik gibi şeyin adıdır) gördüler de:
— Bu nedir? Ya Âişe dediler. Ben de:
— Size zînetlenmek için yaptım dedim.
— Zekâtım verdin mi? dediler. Ben de:
— Hayır dedim veya inşallah dedim. O zaman:
— Bu da sana ateş olarak yeter buyurdular».1
Yezid'in kızı Esma radıyallahu anha nakl ediyor: . • .
— Teyzem ile beraber Resûlullah sallalla-
(1) Terğîb-Terhîb: 1/556. Hadîs no: 27.
Oö/'
hu aleyhi ve sellem'in yanına girdik. Kollarımızda altından bilezikler vardı. Bize dedi ki:
— Bunların zekâtını verdiniz mi?
— Hayır dedik. O zaman buyurdular ki: :
— Korkmaz mısınız ki Allah kolunuza '.' ateşten bilezikler taksın. Öyle ise bunların ze- • kâtını veriniz. (Imam Ahmed ceyyid isnad ile rivayet etmiştir). . .
Hele şu hadîs ne kadar şayan-ı dikkat. Siz de dikkat ile okuyun, Sevban radıyallahu anh : naklediyor: |
— Hübeyre'nin kızı Hind radıyallahu an- > ha'nın elinde bileğinde altmdan kalınca bir «fetha» yani bilezik veya yüzük vardı. Onu gö- ; ren Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri elini .vuruyordu (yani teessürünü böyle- , ce karşısındaki kimseye duyuruyordu). Kadın oradan kalkıp hazret-i Fâüma radıyallahu an-ha'ya uğradı ve Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in yaptığını ona anlattı. Bunun üzerine de Fâtıma radıyallahu anha boynunda olan altmdan zinciri çıkardı ve «bunu bana Hasan'm babası hediye etti» dedi.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kı-
zma:
— Ya Fâtıma elinde ateşten bir zincirin bulunması ve nasın sana: Resûlullah'ın kızma ba-
'/ *j«
km! demesi seni aldatıyor mu? (seni aldatmasın). Bunun üzerine Fâtıma radıyallahu anha o zinciri çarşıya gönderip sattırdı ve parası ile bir gulamyeya köle alıp onu da âzad eyledi. Bu durum Resûlullah Efendimize duyuruldu. O zaman Cenâb-ı Peygamber Efendimiz:
«Cenâb-ı Hakk'a hamd olsun ki Fâtıma'yı ateşten kurtardı,» diye Cenâb-ı Hakk'a hamd eyledi. (Nesai sahih isnad ile riayet etmiştir).
Halbuki bunların hiçbiri yirmi miskal gibi nisaba dahil olacak şeylerden değildir. Onun için bunun zekâtını verdiniz mi diye bir şey söylemediler.
Ateşten Gerdanlıklar:
— Şimdi sen şu hadîse iyi kulak ver: Zeyd'in kızı Esma radıyallahu anha nakl
ediyor: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuşlar ki:
— «Herhangi bir kadın boynuna altından bir gerdanlık takarsa onun bir misli de kıyamet günü onun boynuna ateşten bir gerdanlık asılacaktır. Herhangi bir kadın kulağına altından bir küpe takarsa kıyamet günü de o küpe gibi ateşten bir küpe takılacaktır». (Ebû Davûd ve Neseî ceyyid isnad ile rivayet etmişlerdir).
60/Zekât
Altınlar insanların dünya hayatında alışveriş hususunda en çok muhtaç oldukları bir nesnedir. Bunları zinetlere sarf edip gerek el ve boyunlarında ve gerekse sandıklarında saklamak sureti ile bu altınların ortadan eksilmesi dolayısı ile ticaretimizi aksatmaktadır. Bu suretle memlekette doğacak bir çok buhranların meydana gelmesine de sebeb olmaktadır. Bunların kullanılmaması tavsiye edilmektedir.
Hele bazı zengin ailelerin medar-ı iftiharı olarak takındıkları altın zînet. takımları ile yine bazı köylerimizin âdet ve an'aneleri olarak başlarına takıp sıralanan altınlar ile boyunlarına taktıkları beşibirliklerin sayışım Allah bilir demekten başka çaremiz yoktur.
Kadmlara her ne kadar zînet helâl kılınmış ise de bunları tevazuan kullanmamak hem diyanet hem göze gelme, nazar değme hem fakir fukaranın gözü kalması hem de hırsızlara eşki-yalara hedef olmak, daha sonra da memleketin ahengini bozmak bakımından iyi değildir.
Bugün bu hal maalesef bu altınlara göz diken köy ve kasabalarda evlenmek isteyen gençlerin çok acı ve zor bir duruma düştükleri de görülegelmektedir. Çünkü, nişanda bu kadar altın isteriz, düğünde bu kadar altın isteriz diye kız evlerinin tutturdukları yolun çok da yan-
rvaaınıann zıneııerı
/Ol
lış olduğunu anlatmak çok da kolay olmasa gerektir. Çünkü âdet ve an'anelerin bozulması kadar müşkül bir şey yoktur, derler.
Halen devrimizde bile bazı ailelerin matem diye tutturdukları 40 günlük ağlamalar devam etmektedir. Hem de bir sürü yalan ve uydurmalar da katılarak: «Merhum âh şöyle idi vâh böyle idi» diye söylediklerini bilmeyen de yoktur. Onlar da bu halden memnun olmasalar dahi yine âdet yerini bulsun diye yaparlar.
Ateşten Halkalar:
Bugün Arabistan'da Arapların eski an'ane-vî kılıklarım bırakmadıkları ve memleketimize de aynı kılık ile geldikleri- görülegelmektedir. Onun için Resûlullah Efendimiz de bu âdetlerden birisi olan başlara ve alınlara kadar geçirilen altın halkaların yerine, yarın kıyamet gününde ateşte kızdırılmış altın halkaların geçirileceği korkusunu duyurarak bu çirkin ve masraflı âdetlerin önüne geçmeğe çalışmıştır. Maalesef bugünkü israfların ise o günkünden daha çok fazla olduğunda da şübhe yoktur.
Bu konuda Hz. Huzeyfe, kız kardeşinden vâki rivayette:
62/Zekât
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin kadınlara şöyle hitap ettiğini bildiriyor.
«Ey kadınlar cemaatı, size ne oluyor ki gümüş ile lanetleniyorsunuz. Amma muhakkak sizden hiçbir kadın yoktur ki altın ile süslenir, zînetlenir ise ve bunu izhar edip başkalarına gösterir ise muhakkak bu halinden naşi azab olunur».'
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'in rivayetinde ise:
— Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sel-lem'in yanında oturuyordum. Bir kadın geldi ve dedi ki:
— Ya Resûlullah altından iki bilezik hakkında ne buyuruyorsunuz? Resûlullah Efendi-' miz de:
— Ateşten iki bilezik! dedi. Kadın:
(1) Terğîb-Terhîb: 1/558.
Kadınların z!netleri/63 —- Altından gerdanlık? dedi. Peygamberi-
miz:
— Ateşten gerdanlık diye cevap verdi. Ka-
, 'dm:
— Altından iki küpe diye sordu. Cevaben:
— Ateşten iki küpe buyurdu. Bunun üzerine kadın altından olan bileziğini çıkarıp Peygamberimizin önüne koydular.
Yani bunu Allah ve Resulü için hediyye ediyorum, istediğiniz hayır yerine harcayabilirsiniz demek istedi.
. Bu İM hadîsten de pek açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki bu altınları süs için kullanmak çok yalnıştır. Gümüş ile süslenmek daha evlâdır çünkü gümüş altın kadar kıymetli değildir. Onun için onu kullanmağa müsaade edilmiş. Altından zînet kullanmakta ihtiyata riayet edip yukarlarda zikredilen sebeblerden nâşi kullanmamak daha evlâdır, denmiş. Her ne kadar müsaade edilmiş ise de yine insanın tevazu sahibi olup fakir-fukarânın hallerine acıyıp bu süs ve saltanattan vazgeçmesi o zâtı ind-i İlâhî'de yüksek makamlara ve devletlere ni'metlere mazhar eder «Tevazu göstereni Allah yükseltir» sırrına nail olur.
SONSÖZ
Zekât hususunda fıkıh kitablarımızda ilmihal kitaplarımızda lâzım gelen malûmat fazlası ile mevcuttur. Zekâtı kimlerin alacağı ve kimlerin alamayacağı ve kimlerin zekât vermesi lâzım geleceği ve ne gibi şeylerden zekât verileceği ve ne gibi eşyaya ve zînete zekât lâzım olmadığı hakkındaki malûmatları mutlaka okuyunuz. Hem tekrar tekrar okuyunuz ki ruhunuza yerleşsin. Zira zekât ibadet-i maliyyedir yani malî bir ibadettir. Çünkü müslümanlık şu iki şeydendir: Birisi Hakk'a ibadet, diğeri de mahlûkuna şefkattir. İşte zekât da mahlûkuna şef-kattan ibarettir. Cesed, mülk hep emanettir. Mülkün sahibi yalnız Allah'tır.
Ve sallallahu alâ seyyidina Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecmain velhamdülillahi Rab-bil-âlemin.
Bir insanın zekât' verecek miktarda bir parası olursa, onun paralveya dükkanındaki malı hesaplanır, bunun kırkta birisi fakirlerin hakkıdır, bu para ayrılıp fakirlere verilince geri kalan para ve mal tertemiz olur. Şayet bu zekâtını iyi, doğru hesaplamaz veya bir miktar sadaka vermekle iktifa ederse, o zaman o geride kalan malın içerisinde fakirlerin de hakkı kalmıştır. Binaenaleyh o kalan servet artık pistir. Yiyen fayda göremez, harcayanın da çok geçmeden iflâsı hazırdır.