Tevhit
MEHMED ZAHİD KOTKU
SEHA NEŞRİYAT
İÇİNDEKİLER
Önsöz.......................................... 7'
İTİKAT VE İBADETTE GERÇEK TEVHİD
Tevhidin mânâsı ve şartlan................... 11
Tevhidin hususiyetleri ........................ 18
Tevhidin tesirleri ........................... 22
FAZİLET ÂLEMİNİN MERTEBELERİ
Kalb, ruh ve sır âlemleri ..................... 25
ADALET ÂLEMİNİN MERTEBELERİ
Nefs, beşeriyet ve tabiat âlemleri ......... 29
TEVHİD ERLERİNE PEYGAMBER MÜJDESİ
Lâ ilahe illallah demenin faziletleri ...... 33
KELİME-Î TEVHİD'DE İHLÂS ............ 41
îman tazelemek................................. 48
Lâ ilahe illallah zikri ........................... 54
YERDE VE GÖKTE TEVHİDİN
HÂKİMİYETİ........................... 59
ÖNSÖZ
Hamd; bir olan ve kendisinden başka ilâh bulunmayan Allah içindir.
Salât ve selâm; muvahhidlerin önderi, insanlık âleminin kurtuluş müjdecisi Peygamberimiz, efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem'e ve O'nun yolundan gidenlere olsun.
Tevhid; lügatte, bir şeyin tek olmasına hükmetmektir, yani onu birlemek ve öyle inanmaktır. Istılahta ise, Allah Teâlâ'nın varlığına ve birliğine iman etmek, O'na hiçbir şeyi, hiçbir şekilde asla ortak koşmamak ve O'ndan başka ilâh olmadığına iman etmektir.
Tevhid'in mânâsından da anlaşılacağı üzere «lâ ilahe illallah» demek, aynı zamanda «sevilen ve tapınılan, güvenilen ve sığınılan, ibâdet edilen ve itaat olunan, mutlak anlamda büyük ve hâkim olan bir başına ve sâdece Allah'tır. O'ndan başka sığınılacak ve tapınılacak yoktur. Beşeriyyetin mutlak hâkimidir. Helâl kıl-
8/Tevhid ,
ma ve haram yapma yetkisi O'na aittir. Sânı yücedir, noksanlıklardan münezzehtir» demektir.
Tevhid; iman edenlerle küfredenleri, inananlarla inkarcıları kesin çizgilerle birbirinden ayıran islâm'ın en belirgin vasfıdır. Muvahhid-lerin parolasıdır.
Bunun içindir ki bütün peygamberler, insanları önce Allah'ın Birliği'ne, Tevhid'e çağırmışlardır. Allah'tan başka ilâh tanımamaya ve diğer bütün ilâhları reddetmeye, gelip-geçici varlıklar karşısında alçalmamaya, boyun eğme-meye ve eğilmemeye davet etmişlerdir. .
İnsana lütfedilen yaratılmışların en üstünü olma şerefi, ancak bu Tevhid şuuruyla korunabilir. Çünkü Tevhid İslâm'ın tümüdür, İslâm'ın özü ve İslâm esaslarının pratik ve nazari temelidir. Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed sallallahü aleyhi ve sellemin O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmeyen bir insan İslâm'a girmemiştir. Onun içindir ki Tevhid İslâm'ın ilk rüknüdür ve İslâm'ın tümü için temeldir. İslâm'ın her cüz'ünün hayatı bu tevhid ve şehâdet kelimesidir. Buradan, «lâ ilahe illallah Muhammedün Rasûlullah» rüknünün, İslâm'ın bütününe nisbetle ne denli önemli bir rükün olduğu kendiliğinden anlaşılmaktadır.
önsöz/g
Muhammed Zahid b. İbrahim el-Bursevi'nin eserlerinden derlenen bu küçük risalede; Tev-hid'in mânâsı, hususiyetleri, faziletleri, dereceleri ve tesirleri sâde ve anlaşılır bir biçimde sunulmaktadır.
Muvahhidlere müjdeler olsun.
İ'TİKAD VE İBÂDETTE GERÇEK TEVHÎD
Tevhid'in mânâsı ve şartları:
«Lâ ilahe illallah» Bir kelime-i Tayyibe-i Münciye'dir ki, bunu söyleyen kimse müslüman sayılır. Fakat Muhammed Resûlulullah'ı da birlikte söylemesi şarttır. İşte bu kelimeyi söyleyen kimse dünyâ'yı, âhiret üzerine tercih etmedikçe, o kelime onları Allah Teâlâ'nın gazabından men eder, yani; korur. Her ne zaman dünyâ'yı âhirete tercih ettikleri halde, Lâ ilahe illallah derlerse, bu kelime üzerlerine reddolu-nur, Allah onlara, siz yalan söylüyorsunuz, der.
Tevhîd'in birinci şartı; mânâsını iyi bilmektir. Bunu söyleyen, mânâsını bilirse, o zaman ona iyi sarılır. Ve ondan kat'iyyen ayrılmaz. Gözü de dünyâda hiç olmaz. Veysel Karânî Hazretleri ve benzerleri gibi. Bütün dünyâdaki hayat, O'nun verdiği hayat ile kâimdir. İlim de yine O'nun kullarına verdiği ilimden bir nebzedir.
12/Tevhid .
Ve kullardaki, bütün bu ilimler O'nun verdiği ilmin neticesidir.
Mânâ itibariyle bütün akâid kitaplarımızda bildirilen Sıfat-ı zâtiye ve sûbûtiyesine, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayır ve şerrin Allah'dan olduğuna, sıfatları olan hayât-ı ebediyesine, ilmine, ne kadar gizli olursa olsun gönüllerimizden geçirdiklerimizi, yaptığımız ve yapamadığımız her şeyi bildiğine; yerden çıkan her nebatı, gökten inen yağmurları ve her şeyi pek güzel bildiğine ve O'nun ilminden hariç bir şey olmadığına, iyice inanıp, tasdik etmektir. Semi' ki, Allah Teâlâ'nın işitmesidir. Her şeyi, her fısıltıyı işiticidir. Belki bizim kulağımız gibi kulakla değil. Basîr ki, yine Allah Teâlâ her şeyi pek iyi görür. Kullarının aynı zamanda her harekâtını gözleyicidir. O'nun gözünden hiç bir şey kaçmaz. İşte bu bilgi insanda ne zaman tahakkuk ederse, o zaman imanı da kemâl bulur. Ve bütün fenalıklardan el çeker. «Rabbira benim, yaramaz ve günahkâr bir ha-' limi görmesin» diye kılı kırk yarar, hem korkar, hem de kaçar. Arslanın yırtıcı olduğunu bilenin, ondan kaçması gibi. O da Allah'ın rızâsına muhalif her şeyden öyle kaçar. Kadere iman eden, dünyâda rahat ve huzur içinde yaşar. Ve
itikad ve ibâdette Tevhid/13
her işini ona teslim edip, selâmet bulur. İrâde, kudret, kelâm, tekvin de O'nun sıfatlarıdır. Sonra şunu da iyi bil ki, Allah Teâlâ'nın kıdem, beka, vahdaniyet, muhalefetünlilhavâdis, kıyâmbi-nefsihî sıfatları vardır ki, O'nun evveli olmadığı gibi, âhiri de yoktur. Her şey fâni olur, Allah bakidir. Sonra Allah Teâlâ mahlûkat ve mevcudatından hiç bir şeye benzemez.
«Allah Teâlâ'nın hiç bir benzeri bulunmaz. O işitir görür.» Akıla ve hatıra gelen her şeyden münezzehtir. Dünyâdaki her şey O'na muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Doğmamış, yâni; anası, babası yoktur ve kendisinin evlâdı da yoktur. Bütün insanlar O'nun kuludur. Peygamber O'nun resulü ve elçisidir. Ve O'na hiçbir şey, eş olamaz, dengi bulunmaz bir Allah'dır. Yerlerin Allah'ı göklerin Allah'ı, hayırların ve serlerin Allah'ı hep O, bir Allah'dır, bir Allah.
Mevlid-i Şerifin sahibi Süleyman Çelebi Mevlidin başında ne güzel söylemiştir:
«Bir kez Allah dişe aşk ile lisan, Dökülür cümle günâh misl-i hazân.»
Gördüğümüz her şey ve aklımıza gelen her şey hadistir. Cenâb-ı Hakk hadis değil, muhdistir. Hadis sonradan yaratılan her şe- -
14/Tevhid
yin âdıdır. Yâni: Cenâb-ı Hakk varken hiç bir şey yoktu, yalnız Allah vardı. Bu gördüklerimizin hepsini, O, Allah Teâlâ sonradan hikmeti icâbı yaratmıştır. Yaratılan yer, gök ve içindeki her şey sonradan yaratılmıştır. Cazibe kanunları da Hakk'm yaratmasıyla, kâinatın nizâmını te'min etmiş ve içindeki her nevi mahlûk ve mevcut Allah Teâlâ'nm emriyle ve dilemesiyle olmuştur. Bunlara «muhdes», icad edene de muhdis denir. Hiç bir eşya yoktur ki, kendi kendine olsun. Mutlaka onu bir yapan vardır. En basiti, başımızdaki takkeden tutun da, üstüne oturduğumuz koltuklara varıncaya kadar bütün eşya sahipsiz midir? Oturduğumuz ev (ve camilerimiz, vaktiyle yapılan kaleler hep kendinden mi olmuştur? Yoksa bunları bir yapan mı vardır? Efendim bunlar tabiatın eseri; İşte şöyle olmuş, böyle olmuş, sonra bunlar oluvermiş deseler bunlara kim inanır? Belki deliler bile inanmaz. Bu gayet basit şeylerin bir yapıcısı vardır diyen insanın, bu mevcudatın ve içindeki mahlûkatın sahipsiz olduğuna inanma imkânı var mıdır? İşte bu varlıkları, mevcudatı ve bizleri yaratan sonsuz kuvvet ve kudret sahibi olan bir Allah'dır, bir Allah.
Sonra bizlerde bulunan hayat, sem'i, ilim, görme, kuvvet, kudret ve zekâ hep onun in'âm
İtikad ve İbâdette Tevhid/15
ve ihsanıdır. Bu kadar nimete mukabil ona hamd ve şükür etmemek mümkün müdür? Ma'âzallah azalarımızda bir noksanlık olsa, meselâ; görmemek, sağırlık ve bir de akılsızlık olsa, hâlimiz nice olur. Bizlere ufak tefek ikramda bulunanlara nasıl teşekkür edeceğimizi bilemeyiz, şaşarız da, bizleri hadsiz hesapsız nimetlere gark eden Allah Azze ve Celle'nin emirlerini tutmaktan kaçar, üstelik yapmayın diye yasak ettiği şeyleri de yapmaktan geri kalmayız. Alla-hım, bu nasıl kulluk?.
Allah Teâlâ'yı böylece bil ve inan, ona hürmet ve saygını arttır. Emrinden de dışarı çıkma; yasaklarından son derece kork ve kaç, nefsinin arzularına uyma televizyon başında ömrünü zayi etme, o çirkin haller baka baka içine işler. Sonra sen de, çocukların da onlara benzer. Şöyle faydası var, böyle faydası var, lisan öğreneceğim diye kendini aldatma. Bak sana bir misal vereyim, ama iyi dinle, haksızsam söyle; Bal ne kadar tatlı ve faydalı bir gıdadır. Bir kilo balın içine bir gram zehir katsak bu balı yer misiniz? Yoksa «onun şifası şöyle dursun, ölmeğe niyetim yok» diye o balı atar mısınız? Doğru söyleyin. Hayatını ifna etme. Kendine ve çocuklarına acı da, bu zehiri onlara yutturma. Zevk ve sefanın sonu mahrumiyettir. Biz elhamdülil-
16/Tevhid
lab. müslümanız, bizim için âhirette Cennet vardır. Allah bizleri Cehennemi isteyenlerden etmesin.
. İkinci şartı; seksiz ve şüphesiz bir îman ve inançtır. Zira; şek ve şüphe edenlerin îmanları, îman sayılmaz.
Üçüncü şartı; ihlâstır. İhlâssız îman, îman değildir. İhlâs her şeyin özüdür, hâlisidir, katıksız olanıdır. Hâlis süt demek içine su katılmamış süt demektir. Hâlis yağ denince içinde başka nebati yağ yok demektir. Eğer su kştılmış ise, o zaman hâlis olmaz. Binâenaleyh; tevhid kelimesi, «Lâ İlahe İllallah..» da böyle olmalıdır.
Dördüncü şartı; bu kelimeyi sıdk ile söyle-mekdir. Münafıklar gibi dilleri ile söyleyip, içleri inanmazsa, buna da îman denmez. Sadâkatin icâbı, müslümanın dininde seksiz ve şüphesiz sebatıdır. Bazen kiliseye, bazen havra'ya, bazen camiye gitmek îmana münâfidir. îman sahibi yalnız camiye gider. Sonra îman sahibi eğer dininde sâdık ise, mason da olamaz. Nasıl ki, mason müslüman olmaz. Şu halde müslüman da mason olmaz değil mi? Şimdi masonun hükmünü sen ver, komünist de böyledir. Zaten o da, yâni: komünist de yine mason teşkilâtının bir şu'besi-dir. Yine müslüman alevî veya kızılbaş da ola-
itikad ve ibâdette Tevhid/17
maz. Zira müslüman akidesine muhaliftirler. Yine müslüman, Vahhâbi de olamaz. Zira; onun da akidesi bozuktur. Zira, Allah Teâlâ'ya mekân isnad ederler. Halbuki Allah Teâlâ mekândan münezzehdir. Mes'ele incedir, dikkat ister. Müslüman zina da yapmaz. Kumar oynamaz. Şarap içmez, faiz yemez, yetim malı hiç yemez. Hak-hukuka son derece ri'âyet eder. Mahlûkâttan.kimseyi incitmez. Herkese elinden gelen maddî ve manevî yardımı yapar. İçi ile dışı birdir. Sözü, özüne uygundur. Sözü, özüne uymayana münafık derler.
Beşinci şartı; îmana münâfi ve muhalif hareketlerden son derece sakınmanda-. Sonra mü'-minlere düşman kesilip, ehl-i küfr ve ehl-i şirki sevenlerden sakın. Sonra îmanın para etmez. Mü'min, mü'minleri sever. Kâfiri ve müşriki sevmez ve onların ardından kat'iyyen gitmez.
Altıncı şart, inkıyad, itâ'at ve teba'iyyettir.
Hakiki müslüman, müslümanlığın emirlerine ve nehiylerine itâ'at eder. (Ve men yutı-lâhe ve Ra-sûlehü) sırrına erişir. Namaz, oruç, zekât ve hac emirlerini yerine getirir.
Günâha müteâllik yasaklar maddî ve mânevidir. Maddî günâhlar: İçki, kumar, zina, faiz, kati, ana-babayaâsî olmak, yetim malı yemek,
18/TevhW
vesaire gibi. Mânevi yasak ve günâhlar ise: Kin, hased, riya, gadap, şöhret, şehvet ve emsali günâhlardır. Hepsi ahlâk kitaplarında yazılı ve tafsilâtı vardır. Onları okuyun, tavsiye ederim. Hele Günâh Kitabını çok okumak gerektir. İnkıyad ve itâ'at söz dinlemektir. Söz dinlemeyen insana itâ'atkâr demezler. Askeri görmez misin? Topun, tüfeğin, ateşin altında emre nasıl inkiyâd. etmektedir. Sa'âdet ve selâmetin, bu itâ'atin altında olduğunu unutma.
Yedinci şartı;- Muhabbet-i ilâhiyyeye mü-nâfi her hal ve hareketten son derece sakınmaktır ki; bunlar da, Hakk'ın rızâsına muhalif her şeyden son derece uzak kalmakla olur. Halbuki her zaman görüldüğü gibi, namaz kılmadan, oruç tutmadan, zekât vermeden, haccmı ifa etmeden kendini müslüman sayanların sayısını ancak Allah bilir. Cenâb-ı Hakk cümlemizi Hakkı seven ve emirlerine itâ'at edip, uyan kullarından eylesin, âmin.
Tevhîd'in Hususiyetleri:
Ey Aziz! Ehlullah demişlerdir ki, lâ ilahe illallah mübarek kelimesi, en büyük ve en yüksek kal'adır. Mevlânm tevhîd ilmidir. O sağlam kal'aya giren ebedî saadeti ve sonsuz ni'metle-
[tikâd ve ibâdette Tevhid/19
ri bulur. Ona gîrmiyen sonsuz azab ve şekavet yolunu tutar. O halde bu mübarek kelime, kalbin etrafına kal'a olmayınca ve onun ruhu bu dâireye merkez yapılmayınca, saltanatla nefsinin,nevasını, o merkez noktasına girmekten korumayınca, o kal'anın dışında kalırsın. Ruhun ona girmemiştir. Sade dil ile söylemekten bir fâide hâsıl olmamıştır. O halde, bu kelime-i tay-yibeden nasibinin ne olduğunu düşün. Eğer nasibin onun ruhu ve ma'nâsı ise, muhakkak ki, iki dünya saadeti senin içindir. İsmin iyiler defterinde, velîler arasındadır. Eğer ondan na-sîbin yalnız dil ile kuru bir ifâde ise, o münafıkların pay ve nasibidir. Zira kal'anın ismini söylemek insanı korumaz. Kılıcın ismi kesmez. Çünkü bu kelime-i tayyibe, ma'nâsıyla, rûh ile cesede benzer. Ma'nasız, yalnız cansız beden gibidir. Cansız bedenden bir fayda gelmediği gibi, bu kelime de, ma'nâsı olmadan kale olmaz. O halde ihsan âleminden olanlar, bu kelimeyi suret ve ma'nâsıyla almışlardır. Suretiyle zahirlerini, ma'nâsıyla bâtınlarını süslemişlerdir. Onunla iki âlem saadetini bulmuşlardır. Lâ ilahe illallah dediğin halde, ehil ve evlâdınla rahat oturur, mal ve meskene dayanırsan, onu sıdk ile söylemediğin muhakkaktır. Zira hâl lisânı, kal lisânından açık söyler. Eğer Iâ ilahe illallah demenin, kalbinde ma'nâsının bir semeresi var-
20/Tevhid
sa, niçin filâna güvenir, filâna sığınır, filândan bekler, filândan korkarsın.
Lâ ilahe illallah deyip, mâsivâ ile ünsiyet edince, ne sen onun için olursun ne de o senin için olur. Zira «Bir kimse Allah için olursa, Al-lahü Teâlâ da onun için olur» buyuruldu.
Lâ ilahe illallah dersin; onun yeri yalnız dilin olup, kalbinde netice ve meyvesi bulunmadıysa, münafıklar zümresinde bulunmandan korkulur. Eğer kalbine yer etmiş, işlemiş, dilin kalbinin tercümanı olarak söylüyorsa, hak mü'min-sin. Yeri ruhun ise, sen sâdece âşıksın. Yeri sır ise, şüphesiz keşfler sahibi arifsin. Lâ ilahe illallah kelimesindeki lâ, bir süpürgedir. Onunla sırların yüzünden ağyar tozları süpürülür. Böylece illallah arşının tecellisine ve zât-ı pâke na-zargâh olduklarından agâh olup, onun üns ve muhabbetine lâyık olurlar. Aşk şarabıyla mest olup, hep huzurunda kalırlar. Nitekim Hak Teâlâ Da-vud aleyhisselâma: «Ey Dâvud, benim için bir oda (yer) temizle, oraya yerleşeyim» buyurmuştur. Bununla marifetinin şartının kalb tasfiyesi olduğunu duyurmuştur. O halde, Allah'dan başkasına tutkun oldukça lâ ilahe nefy kelimesine muhtaçsın. Fakat Onu müşahede makamına kavuşur, herşeyden gaib olursan, o zaman «lâ ilahe (hiçbir ma'bud yoktur), nefyinden rahat bu-
Itikad ve ibâdette Tevhid/21
lursun. İllallah isbâtına erişirsin. Tekrar zâtın isminden zevk ve lezzet alırsın. O zaman, Allah bes bakı heves (Allah yetişir, diğerleri boş arzudur) olduğunu bilirsin. Eğer lâ ilahe illallah
sultanı, insanlığın şehrini istilâ ederse, onun diyarı dâiresinde beklikten bir bina olmaz ve onda yabancı birisi oturmaz. Onunla senin de sabrın, kararın kalmaz.
Melikler bir diyarı zabt edince, anın aziz olan ehlini nasıl zelil ediyorlarsa, tevhîd'in (Lâ ilahe illallah) girdiği yerde de hiçbir melik ve varlık, kibir, azamet kalmaz; hepsi yıkılıb gider, mezmum sıfatlar ve huylar, iyi ve mahmu-da tebdil olunub, her sultanın hükmü nihayet bulur. Sultân-ı Tevhîd, yâni (Lâ ilahe illallah) ol validir ki, anın hükmü, evvelin ve âhirinin cümlesine şâmil olur. Bütün edalar, kimi tav'an kimi de kerhen ona mahkûm olurlar. Yâni, tevhidin hükmü altına girip bundan sonra isyan, kabahat ve günah işleri işlemekten çok korkar ve uzak kalırlar. Her işleri hemen itaat ve ibâdet olub, herkesle de gayet güzel geçinirler. Kimseyi kırmaz, incitmez ve darıltmazlar. Herkese karşı haklarını daima helâl edib, kimseden bir hak istemezler. Hakkın rızâsına tam ma'nâsıy-la uygun bir şekilde hareket ederler; ne kibir, gurur, ne ucub, ne hırs, hased, kin, gazab ve şe-
22/Tevhid
hevât, ne de riya ve emsali, hiç bir çirkin huy ve ahlâk onlarda bulunmaz. îmân ve İslâmiyet, yalnız dillerinde değil, bil-fiil halleriyle de, îmân ve islâmiyetlerini izhâr ve i'lân etmekte, dosta düşmana islâmiyetin ne demek olduğunu göstermektedirler. İşte asıl Müslüman böyle olacak-dır ve böyle de olmalıdır. Yoksa, diliyle «Lâ ilahe illallah» der, sonra da islâmiyetin hiç de istemediği bütün çirkin ve günah işleri yapar, işte bu hal en kötü ve cahilane bir harekettir. Ce-nâb-ı Mevlâ cümlemizi ve cümle ümmet-i Mu-hammed'i, kendisinin sevdiği ve razı olduğu amellerle müzeyyen eylesin, âmin.
Tevhîd'in Tesirleri:
«Lâ ilahe illallah, bir şecere-i mübârekedir ki, onun neticesi, ma'rifet ve vahdaniyettir; semeresi ikrardır; Bütün kâinatın vücûdundan maksad, ancak bu devlettir. Nitekim Hak Teâlâ Hazretleri buyurmuşdur: «Kulum ben seni ancak, benim tevhidim için halk eyledim ve bütün eşyayı da senin için halk ettim. Gökler, seni gölgelendirir, yerler de senin ikâmetin ve faydalanman içindir. Yüksekdeki nurlar da seni aydınlatmak için, süfli olan bütün mevcudat da sana hizmet için yaratılmışdır ve senin tasar-
itikad ve ibadette Tevhid/23
rufuna verilmişdir. Bunların hepsi senin için yaratılmış olduğunu ve senin de bana kulluk etmek için yaratıldığını anla ve bunun kadir ve kıymetini bil. Bütün varlıklar, ne görüyor ve ne biliyorsan, bunların hepsinin senin için yaratılmış olması, senin ne 4tadar kıymetli ve sevgili olduğuna alâmet olmaz mı? İmdi senin bunları unutub, nefs ü hevâna uyarak, Hâlık-ı Zül-celâla, yâni bütün bunları sana bahş edene karşı isyan etmen ne kadar hatalı ve kusurlu, cahilane hem de pek cahilane birşey olduğunu söylemek şüphesiz ki zaiddir. Her bir nimet ki, se-ai benden alıkoyar, onlar nimet değil, birer azabdır. Zîrâ seni benim azabıma sevk etmektedir. Yine her bir insanım ki, seni benden men' eder ve zevk ü safaya götürür, o da senin için bir ihsan değil, belki bir belâdır.» Bu ders çok dikkat edilmesi lâzım gelen bir derstir.
FAZİLET ÂLEMİNİN MERTEBELERİ
Kalb, Ruh ve Sır Âlemleri:
Ma'rifet yolu yolcusunun menzilleri, konakları üçtür: Biri fena âlemi, biri cezbe âlemi, biri de kabza âlemidir. Fena âleminde olduğun müddetçe, Lâ ilahe illallah kelimesine devam edersin, cezbe âleminde oldukça, her an Allah, Allah, Allah dersin. Kabza âlemine gelince Hû, Hû, Hû demekle meşgul olursun. Onun için kalb keşfine kavuşan lâ ilahe illallah der. Ruh keşfine erişen Allah der. Esrar keşfine ulaşan ise Hû der. Zira Lâ ilahe illallah kalbin azığı, Allah ruhun gıdası, Hû esrarın azığıdır. Belki Lâ ilahe illallah, kalblerin mıknatısıdır. Allah ruhların, Hû esrârm mıknatısıdır. Kalb, ruh ve sır, bir hokka içindeki sadef içinde inci gibidir. Yahut bir oda içindeki kafesteki kuş gibidir. İşte hokka ve oda kalbe, sadef ve kafes ruha, inci ye kuş da sırra benzemektedir. Odaya girmedikçe kafese, kafese varmadıkça kuşa kavuşamadığın gibi, kalbe girmedikçe ruha, ruha kavuşmadıkça
26/Tevhid
sırra erişemezsin. Demek ki kalb âlemine girdiğin zaman, ruhlar âlemine kavuşursun, ondan da esrara erişirsin. O halde kalbin kapısını Lâ ilahe illallah anahtarıyla açıp, ruhun kapısını Allah anahtarları ile açarsan, sır kuşunu kuş yemi ile bertersin. Zira Hû demek, o kuşa dane serpmektir. Kalbi odaya, ruhu kafese, sırrı kuşa benzetmemiz mecazîdir. Ancak kalb âleminden geçilmedikçe, ruhlar âlemine, ondan geçmedikçe esrar âlemine kavuşulmayacağma işarettir. Yoksa işin esası bunun aksidir. Çünkü ruhlar âlemi, kalb âleminden, esrar âlemi de, ruhlar âleminden büyük ve geniştir.
O halde bunun esâs misâli, iç içe bulunan üç dâiredir. Ama dıştaki büyük dâire sırlar âlemi, orta dâire ruhlar âlemi, en içerdeki küçük dâire ise kalb âlemidir. Kalb âlemi, ruh âleminden onun için daha küçük sayılmıştır. Çünkü kalb âlemi, bu şehadet âlemine, rûh ve sır âlemlerinden daha yakındır. Şehâdet âlemi ise, beden ve suretler âlemi olup, darlık, düşünce, tehlike, üzüntü, keder, korku ve kaçınma âlemidir. Ruhlar ve sırlar âlemi ise, genişlik, rahatlık, sürür, keramet, emniyet ve selâmet âlemleridir.
Ya sen, bu semâda bir yıldız mı bulmuş, bu deryadan bir damla mı almış, yoksa nefsin emrinde kalıp, beşerî galibiyet ile ve zahir tabiat
Fazilet Aleminin Mertebeleri/27
ile kat kat zulmetler, karanlıklar içinde mi kalmışsın. Demek ki, nefs âleminden kalbe, vücûd zulmetinden nura çıkarsan, gözlerin görmediğini görür, kulakların işitmediğini işitirsin. Zira, nefs, beşer ve tabiat âlemleri, adalet âleminin aşağı dereceleri olup, helak edicilerdir. Kalb, rûh ve sır âlemleri, fadl ve ihsan âleminin yüksek derece ve merdivenleridir. Nefs âlemi, gafillerin derekesi, beşerî âlem fâsıklarm yeri, tabiat âlemi münafıkların alçak derecesidir. O ise aşağıların en aşağısıdır. Esfel-i sâfilindir. Kalb âlemi âbidlerin, rûh âlemi âşıkların, sır âlemi ariflerin derecesi ve merdivenleridir.
Zikrullah'a devam edince tabî'atm, beşeriyetin ve nefsin düştükleri yerlerden kurtulub, kalb derecesine yükselmeye sebeb bulur ve bu terakkî ile, ol zaman Hakk'ın tasarrufuna teslim olursun ve Âna gidersin ve ol kalblerin sahibi ve mutasarrıfı olan hazret-i Allah artık seni istediği gibi tasarruf eder: Bâzan iyilikler, saadetler, servetler, sıhhatler ve afiyetler ve bâzan da darlıklar, sıkıntılar, fakirlik, rahatsızlık ve bunlara benzer hallerle kullarını halden hâle çevirir ve bunları görür. Eğer hâline şükredebilir ve razî olursan ne mutlu sana. «Hakk'ın cezbelerinden bîr cezbe, yer ve gök ehlinin amellerine denk olur» iktızasınca seni senden alır ve kalbin mutmain ve sakin olur.
İbrahim Hakkı hazretlerinin Mârifet-name'-de fenn-i şalisin, bâb-ı sânisinin, fasl-ı hâmisknn dokuzuncu nevi olarak îzâha çalıştığı zikrin lüzum ve fezâili hakkındaki yazılarını hep beraber okumuş bulunuyoruz. Hepsi pek güzel, fakat onların üzerimizdeki te'sirini bulabilmek ne kadar müşküldür. Bugünün tasavvuf ehli, er-bâb-ı tarikat ve dervişan diye ad alan bizlerin hâli gözlerimizin önündedir. Ne saklanacak ve ne de inkâr edecek hâlimiz var. Adlarımızın derviş olmasının şu veya bu tarîkdan oluşumuzun veya şeyhimizin şöyle kemâli ve kerametleri var diye övünmemizin bize ne faydası olabilir, îşte İbrahim Hakkı hazretleri ne güzel bir şekilde açıklamaktadır ki, insanın kemâli, onun kalb âlemine geçmesinden sonra mümkündür.
ADALET ÂLEMİNİN MERTEBELERİ
Nefs, Beşeriyet ve Tabiat Âlemleri:
Nefs, beşeriyet ve tabiat âlemleri içerisinde bocalayan insanın kemalden bahs etmesi, olgun insan diye tavsif olunması pek gülünç olur. Nefsâniyetin iktizası, kibir, gurur, hırs, hased, nefs-i hevâsma mağlûb kimse demektir ki, bu gibi kimselerde kemal değil belki zeval, yükselme ve terakki değil, belki düşme ve tedenni vardır. Artık gerisini sen hesapla. Beşeriyetin iktizası yiyip içmek, zevk ü sefadır; bunlardan geçmedikçe nasıl kemâl umulur? Tabî'at îcâbı da böyle değil mi? İnsanlar yaşamak sevdasını taşıdıkça, elbette nefsin esiri ve kölesi olmaktan kurtulmanın mümkün olamayacağı herkesin bildiği bir şeydir.
Nefsin, beşeriyetin, tabî'atın iktizaları gaflettir. Gaflet ise pek büyük günahdır. de öyle bir günahdır ki, ta'rifi de mümkün ğildir desem caizdir. Çünkü insan, gafletin ne
30/Tevhid
demek olduğunu bilmez ve ömrünü boşuna zayi' eder. Bir de üstelik der ki: «Ben o kadar fena bir adam değilim. Çünkü şu bilinen günahların hiç birini işlemem.» Fakat ömrün üç ne-fesden ibaret olduğunu bilmemek kâfidir: Geçen nefes geçti. Gelecek nefese de, henüz sahip değiliz. Zaman bulunduğumuz nefesden ibarettir. Bunu da boşuna geçirdiğimize göre halimiz elbetde acınacak bir haldir. Nefsâniyet, beşeriyet, tabî'at halleri kolay geçilecek gibi değildirler. Çünkü bir çok zaruretler bizi, gayr-i ihtiyarî istemeden nefsin arzularına doğru sürüklemekte olduğu görülmektedir. Bunlardan kurtulmak hassaten Allah Teâlâ'nın bir lütuf ve ihsanıdır. Yoksa insan kendiliğinden ne kadar çalışsa da, muvaffak olması yine Hakk'm lûtfuna bağlıdır. İnsan niçin tarîkate girer ve neden derviş olur, şöyle bir kendini tartacak olursa, kendi kendine der ki: «İşte şu kadar namaz kılıyorum, şu kadar da orucum var, bu kadar dâ nafile namaz kılıyorum ve nafile oruç tutuyorum. Üstelik bu kadar da zikrim, teşbihim, evradım, dualarım, kıraatlerim var». Şüphesiz bunlar hep medâr-ı iftiharımızdır ve çok güzel, imrenilecek şeylerdir. Herkes de «maşallah falan kişiye bakın ne kadar sofu oldu» diye medh ü sena ederler. Fakat bizim sofu, merasim meraklısı, Ma'ri-fetname'deki teraziye konacak olursa, sofuluk
Adalet Âleminin Mertebeleri/31
değil, Müslümanlık bile yokdur. Bir işe yaramayan bir sürü bilgi edinmişdir ki, ne kıymeti ne de faydası vardır. Hepsi dünyâyı ele geçirebilmek için birer sebebdir. Bir ilim ki, âhirette onun sahibine bir faydası yokdur muhakkak ki, zayiattandır. ,«İlim» denince matlub olan ilim Hak sübhanehu ve teâlâ hazretlerinin, gönüllere indirdiği ilimdir ki, bunun mekteb ve medresesi yokdur. Fakat hem dünyâda hem de âhirette sahibine faydası tamdır; peygamberlerdeki ilim gibi. Bizim bugünün dervişi, sofusu hattâ hacı-
. sı, hocası ve hattâ şeyhleri bile, ne. sakal ne bıyık, Hak getire. Halbuki, ne sakallı, bıyıklı kimseler vardır ki, o sakal ve bıyıkları hemen bir âdet ve gösterişden ibarettir. Evet sakal sünnet-i seniy-yedir; hem de sünnet-i Hudâdır. Kur'ân-ı Kerîme de muvafıkdır. Çünkü sakalsızlık Allah Te-âlâ'nın hilkatini tağyîr ve tebdil ve adetâ beğen-mezliktir; münkir ve müstehzillerin haklarında çok şiddetli hükümler vardır. Bununla beraber sakalın, bıyığın kıymetini bilmediğimiz gibi, hakkına da riâyet edebildiğimiz yokdur. İnsanlıktaki kemal ise, yalnız böyle sakal, bıyık, cüb-be, şalvar, sarık gibi zahiri kalıb ve kıyafetle mümkün değildir. Vâkıâ sözümüz bunların hiç birisi de olmasın demek değildir. Bunlar yâni bu sıfatlar bizleri bir çok günah ve hatâlardan da
korurlar. Meselâ, insan böyle sarığıyla, sakalıy-
32/Tevhid
la fena yerlere, günah yerlerine kolayca giremez ve gidemez. Bu suretle de bir çok günahlardan mahfuz kalır. Lâkin bunun da kâfi gelmediği görülmektedir ki, bunun için İbrahim Hakkı hazretlerinin Ma'rifetname'sindeki esaslara çok riâyet etmek lâzımdır. Az yemek az uyumak, az konuşmak ve uzletle beraber zikrullaha devam, bir de bunlarla beraber kâmil ve olgun, âlim, fâzıl kimselerin ve meşayıhın can ve başla hizmetlerinde kusur etmemek ve onların hallerini kendisine örnek ittihaz ederek gece gündüz daima Cenâb-ı Hakka tazarru' ve niyaz ile. hıfz u himayesini taleb etmek, «Bir göz açıp yumacak kadar da olsa beni bana bırakma yâ Rab» diye yalvarmayı hiç bir zaman elden bırakmamak ve insanlardan daima kaçmak, bahusus kadın taifesiyle akraba dahî olsa, fazla ünsiyet yapmamak insanın âhiret bakımından kendi menfaati iktizasındandır. Cenâb-ı Hak cümle üm-met-i Muhammed'i sallallahu aleyhi ve sellem ve bizleri de hıfz u himayesinde daim kılsın, âmin, bi-hürmeti Seyyidi'l-mürselîn, vel-ham-dülillâhi Rabbi'l-Âlemin...
TEVHİD ERLERİNE PEYGAMBER MÜJDESİ
Lâ İlahe İllallah Demenin Faziletleri:
İmam Buharî, Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet etmektedir:
«Kıyamet gününde şefa'at-ı seniyyelerinize en ziyade lâyık olanlar kimler olacak» dedim. Sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki:
— Ya Eba Hüreyre! Ben zannederim ki, senden evvel bu hadis hakkında kimse birşey sormamıştır. Ben de senin hadise hırsını görüyorum. Yevm-i kıyamette nâsın şefaatine nail olacak es'adı; «Lâ ilahe illallah» kelimesini, «hali-san min kalbihî ev nefsihî» söyleyendir.
Şârih der ki: İtikadı sahih olduğu ve Allah Teâlâ'mn emirlerine de uyduğu ve bir de yine Allah Teâlâ'mn yasaklarından, menettiği bütün menahî ve mekruhattan da ictinab ettiği ve şeriatla âmil ve istikamet üzere olduğu halde söy-
34/Tevhid
lerse şefaat-ı Muhammediyyeye lâyık ve müstahak olur. Yoksa istikametten tamamı ile çıkmış, ibadet ve taattan uzak kalmış, günahları da irtikâb ettiği halde söylemenin elbette faydası olmayacaktır.
Yine Buharî ile Mülim'de, Ubade b. Samit ra-dıyallahu anh şöyle rivayet etmektedir:
— Her kim Allah Teâlâ'nın varlığına, birliğine, şeriki olmadığına ve Muhammed sallal-lahu aleyhi ve sellem'in O'nun kulu ve Resulü olduğuna ve İsa aleyhisselâmm Allah'ın kulu ve Resulü ve Meryem'e ilkâ olunan bir kelimesi ve ondan ruh olarak (nefha) olduğuna; cennetin hak, cehennemin hak olduğuna itikad ederek, söylese; her ne amel üzere ölürse ölsün; Allah onu cennete idhal eder.
İbni Abbas'tan da, «Sekiz cennetin kapısının hangisinden istersen...» ziyadesi vardır.
Müslim ile Tirmizî'de şöyle der: «Ben Re-sûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden işittim:
— Her kim «Eşhedü en lâ ilahe illallah ve enne Muhammederrasulullah» diye şehadet ey-lese, Allah onu, cehenneme haram eder. (Yani cehennemden uzak eder, cehenneme girmez, demektir.)»
Peygamber Müjdesi/35
Hazret-i Ebu'd-Derdâ (r.a.) m rivayet ettiği bir hadîs-i şerifde1 şöyle buyurulmuştur: Bir kimse günde yüz kere (Lâilâhe illallah) derse, kıyamet gününde, Allah Teâlâ Hazretleri, o kulunun yüzünü ayın ondördüncü bedir gecesindeki parlaklığı gibi ba's ve haşr edecek ve sevâb cihetinden onun amelî derecesine hiç kimsenin ameli ref olunmıyacaktır (ancak onun kadar ve daha ziyâde diyenlerinki müstesnadır.)
Buhârî ile Müslim'in müttefiken rivayet ettikleri hadîs-i şerifde ise, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, arkasında Muâz (r.a.) ile bir yere giderlerken, «Yâ Muâz ibni Cebel» diye üç kere seslenmişler, o da «Lebbeyk ve sa'deyk yâ Resûlallah» deyince, buyurmuşlar ki:
«Kim bütün kalbiyle inanarak Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın resulü olduğuna şehadet getirirse, muhakkak Allah Teâlâ Hazretleri o kulunu nâre ya'ni Cehenneme haram kılar». Ve yine;
(1) Et-Tergîb, c. 2, s. 449.
36/Tevhid
Müslimin rivayetinde ise.bir kimse (La ilahe illallah) diye şehâdet getirirse Allah Teâlâ o kimse üzerine Cehennemi haram kılar, Duyurulmuştur.
Ebû Sa'îd el-Hudrî (r.a.) in rivayetinde ise, Musa aleyhisselâmın, «yâ Rab bana bir şey talîm et ki onunla seni zikr edeyim ve sana duâ edeyim» demesi üzerine, Allah Celle ve Alâ Hazretleri, (Lâ ilahe illallah) de buyurmuştur. Tekrar, «Yâ Rab bütün kulların onu söylüyor» deyince, Cenâb-ı Hak Teâlâ ve tekaddes hazretleri, (Lâ ilahe illallah) de buyurmuş. «Ya Rab bana mahsus bir şey istiyorum» demesi üzerine, Hallâk-ı âlem celle ve alâ hazretleri buyurmuşlar ki: «Yedi kat gökler ve yedi kat yerler terazinin bir gözüne (Lâ ilahe illallah) da diğer gözüne konmuş olsa, kelime-i tevhîd —ecir ve şe-vab— cihetinden onlardan ağır gelir».
«Kim lâ ilahe illallah derse, Cennete girer ve Allah onu Cehenneme haram eder.» gibi hâ-dis-i nebeviyyeler en büyük tebşiratlardır. Fakat, bu kelime-i tevhidi söylemekle ya-
Peygamber M0jdesi/37
pılan başka günahlar veya şerîatin haricindeki hareketler, namazı inkâr ve şâir ferâizi inkâr veya küfrü mûcib olan Şerîat-i Ahmediye ve sü-nen-i nebeviyeyi tahkir ve istihza veya bunlara mümasil işler yapılmadıkça demekdir. Yoksa her fenalığı yapıp da sonra benim tevhidim var demek abes olur.
Lâ ilahe illallah vahdehû lâ şerike leh demenin faziletleri:
Her kim günde on kere:
derse, Hazret-i İsmail neslinden on köle âzfid etmiş gibi sevaba nail olacağı ve tam bir ihlâsla kalben tasdik, lisânen de söylediği takdirde, hazret-i Allah celle ve alâ'nm o zikri söyleyen kuluna re'fet ve rahmet nazarıyla bakacağı ve onun tevhidini ve şükrünü kabul edib, taleb ve isteklerine icabetle hacetlerini de kaza edeceği gibi bu tesbîhi, zikr edenlerden daha çok bir salih amel sahibi de bulunmayacağı ayrıca bil-dirilmişdir.
38/Tevhid
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri:
buyurmuşlardır. Meali: «Duaların en hayırlısı Arefe gününde yapılan duadır. Ben ve bütün .benden evvelki peygamberlerin dualarının en hayırlısı da:
zikridir. Hattâ bunu günde yüz defa söylemenin fezâili çok yüksek olmakla beraber sabah ve ikindi, hattâ akşam namazlarından sonra, çarşı ve pazarlarda dahî söylemenin fezâili saymakla bitmez ve tükenmez.»
Ba'zı rivayetlerde ise:
Peygamber Müjdesi/39
olarak da bildirilmişdir. Bununla beraber, Al-lâhü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin rızâsı kas-diyle hangi şekliyle denirse densin, Allah Teâlâ Hazretleri de bu kelirne-i tayyibenin okunduğundan naşî, o kurulunu cennetine ve ni'metle-rine kavuşturur, buyurulmuşdur.
Binâenaleyh, bu gibi fezâil-i kesîreyi cami olan ve Peygamberimizle beraber bütün büyük peygamberlerin de okuduğu bu çeşid tevhîdle-rin okunması ve vird edinmesinin bir çok dünyevî ve uhrevî hayırları, ni'metleri ve pek çok faydaları olduğu akl-ı selînı sâhiblerince ma'-lûmdur. Gaflet edilmeyib bu fânî dünyâda ebedî âhiret ni'metlerine mazhar olabilmek için elden gelen gayreti sarf etmenin ne kadar münâsib olacağı cümlenin ma'lûmudur.
KELİME-İ TEVHÎD'DE ÎHLÂS
Dahhak, Zührî, Süfyan-ı Sevrî ve ulemadan daha başkaları, gerek kelime-i tevhîd ve gerekse namaz, oruç, zekât, hac; bunların hepsi is-^ lâmm şartlarından ve farzlarındandır. Kelime-i şehadeti söylemeden, diğer farzları işlemek sahih olmaz. Bir kimse kelime-i tevhidi söyleyip de farzlardan birisini inkâr eylese biz de onun küfrüne hükmederiz, demişlerdir. Ve tabiî Cennete de giremez.
Zeyd b. Erkam radıyallahu anh der ki: «Re-sûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular
ki:
yani: «Her kim ihlâa ile birlikte (lâ ilahe illallah) derse Cennete dahil olur.»
Dediler ki: «Bu kelimenin ihlâsı nedir?» buyurdu ki:
42/Tevhid
— Onu, Allah Teâlâ'nın haram ettiği şeylerden menetmesîdir. Bu da bize bildiriyor ki, tevhidin faydası, Allah Teâlâ'nın emirlerine imtisal ile beraber, yasak ettiği bilumum ufak-bü-yük günahlardan ictinab ile mümkündür. Yoksa yasaklardan ve günahlardan; hem manevî günahlardan kaçınmadan ve korkmadan dünya ve âhirette faydalanmak mümkün değildir. Münafıklar her ne kadar canlarım ve mallarım bu kelime-i tevhidi söylemekle kurtarmış olsalar da, Allah Teâlâ'nın çeşitli azâblarından ne dünyada ve ne de âhirette kendilerini kurtarmaları mümkün değildir.
Onun için, ey aziz kardeşim, sen bu kelime-i tevhidi söylediğin müddetçe de kendini kontrol-dan hâli ve boş bırakma. Daima kendini ciddî bir şekilde kontrol eyle. Allah Teâlâ'nın seni daima ve her yerde gördüğünü ve her yaptığını görür ve bilir olduğunu ve dâima seni gözlemekte olduğunu sakın unutma. Esma-i hüsnayı iyi oku ve onların mânasına dikkat eyle. İşte o zaman söylediğin «Lâ ilahe illallah»m seni meleklere ve meleklerin de üstüne çıkaracağına inan.
Bak şu Ramuz-i şerif hadîsinin metnine sayfa: 463, Lâ kelimesi ile başlayan hadîsler:
Kelime-i Tevhid'de thlâs/43
«Lâ ilahe illallah, kulları Allah'ın gazabından meneder dünyayı dinleri üzerine tercih etmedikleri müddetçe. Her ne zaman ki dünyalarını, dinleri üzerine tercih ederler de sonra yine lâ ilahe illallah derlerse bu sefer bu tevhîd onların üzerine reddolunur ve Hz. Allah celle ve âlâ buyuruyor ki: Siz yalan söylüyorsunuz.»
Buna ne diyeceksiniz ve ne diyebiliriz. Çünkü bu kelime-i tevhîd olan «lâ ilahe illallah»m içinde, Allah Teâlâ'nın görür, bilir, işitir olduğunu herkesin bilmesi gerektir. Bü üç sıfat pek mühimdir. Bir müslümanm hem «Allah» demesi hem de bir çok günahları işlemesi acaba hiç mümkün müdür? Maalesef hepimizin başında olan büyük hem de çok büyük bir ibtilâ. Artık bu, bizim şuursuzluğumuzdan mı, yoksa nefsimizin galebesinden mi? Her nedense bir taraftan Allah Teâlâ'yı zikreder, diğer taraftan da bir çok günahları irtikâb ettiğimizi inkâra imkânımız da yoktur. Bana kalırsa bu hal bizim
44/Tevhid
ihlâsımızm zafiyyetinden olsa gerek. Lâkin ne de olsa bu hadiseler tabiatı ile hepimizi son derecede üzmektedir. Cenâb-ı Hak cümlemizin muini olsun bir taraftan ihlâsımızı, bir taraftan da îmanımızı kuvvetlendirsin de zikri ile meşgul olup gönüllerimizi uyandırsın. Hakk'a tam mânasiyle sarılıp emirlerini dinleyip bütün yasaklarından da arslandan kaçar gibi kaçmak ve herhalde bütün emirlerine muti ve münkad olmak devlet ve şerefine nail eylesin. Âmin.
Saadet ve selâmet, ancak, bu kelime-i tay-yibeyi söylemek ve ona lâyık olduğu tazimat ve tekrimatı ve saygıyı da elden bırakmadan ve âdabına uygun bir şekilde her zaman ve her yerde zevkle, aşkla, cân-ı gönülden zikredip emirlerine itaat etmekle beraber yasaklarından da son derece korkup, âdeta bir ejderhanın ve bir aslanın önünden kaçar gibi kaçmakla olur.
Merkebi .görmez misiniz? Kurdun korkusunu duyar-duymaz kendini en tehlikeli yerlerden atıp kaçıp kurtulmağa çalışır. Halbuki vü-cud bir fani ceseddir. Bugün olmazsa yarın ona ölüm gelecektir, ondan kurtulmak da yoktur. Fakat günahlar ve yaramaz kötü huylar ise birer manevî zehirli mikroba benzer. Cesed ölme-se de ruh denilen, gönül denilen Hak sarayından
Kelime-i Tevhid'de ihlâs/45
eser kalmaz. İsmi insan, kendi âdeta bir canavar.
Bir Hikâye:
Birgün, Ilgm kaplıcalarında iken gelen ziyaretçi misafirlerden kasabanın Müftîsi ile Askerî şu'be Âmiri, bir yarbay Beyefendi ikram edilen çayımızı içmediler. Israr üzerine oruçlu oldukları anlaşıldı. Çocukların süt emme meselesi konuşuluyordu. O sırada Yarbay Bey şöyle bir vak'a nakletti: «Bir hanımefendi çocuğunu el arabasına koyup çarşıya çıkmış, alış-veriş için çocuğu kapı önünde arabada bırakıp bir dükkâna girmiş. O sırada bir hâin kaçakçı kadın, çocuğu arabadan alıp kaçmış. Hanımefendi dükkândan çıkınca ne baksın; çocuk yok. Her ne kadar aratırsa da bulamadan evine dönmüş ve kocasına çocuğun çalındığını söylemiş. Koca da hiddetinden, senin artık burada işin yok, haydi git babanın evine, diye hanımı kovmuş. Hanımefendi ağlaya ağlaya babasının yanına gitmek üzere trene binmiş. Trende bir kadın mütemadiyen kucağındaki uyuyan bir çocuğu sallamakla meşgul. Her nasılsa bir aralık çocuğu oturduğu yere üstünü örtüp bırakıp def-i hacete gitmiş. Çocuğu kaybolan kadın da merakla fırsattan istifade çocuğunu yüzünü açıp bakmış. Bakmış ama ne görse beğenirsiniz! Çocuk, ka-
46/Tevhid
dınm çalman çocuğu. Hemen polise haber verip çalan kadını yakalamışlar. Fakat ne kadar acı bir hâdise, çocuk öldürülmüş ve karnı yarılıp içine esrar doldurulmuş. Bak dinsizlik canavarlığına. Bu cinayeti, emin olunuz insan şuurunu taşıyan hiçbir kimse yapamaz. Yapamaz amma işte o günahları irtikâb ve kötü huyları itiyad. bak insanı ne hale getiriyor. İnsanların ceplerinden paralarını çalan yankesicilerle, ev soyan, dükkân soyan hırsızlarla cana kıyan katillere ne diyeceksin.
Hele şu seçim esnasında insanların birbirlerinin aleyhinde kullandıkları propagandalara şaşmamak mümkün değil. İnsanın, «Bu insanların müslümanlıkdan hattâ insanlıktan bile hiç nasibi yok!» diyeceği geliyor. Çünkü müslüman-hk yalanı katiyyen istemez ve müslüman, ölür yine yalan söylemez. Hıyanet de müslümanlıkia yoktur.
Aynı zamanda müslüman, ayıp açmak için insanların şereflerini kırmaz ve onlarla istihzayı da hiç sevmez. Yalan, iftira, bühtan, hile. hud'a müslümanlıkta bulunmadığı gibi, müslüman, müslüman kardeşinin canım, malını, ırzını, şerefini, canı gibi muhafaza eder. Müslüman kardeşine başka birisi iftirada bulunsa onu der-
Kelime-i Tevhid'de İhlâs/47
hal himaye edip; hayır öyle değil, diye onu tevil edip, korumağa çahşır.
«Mü'min; insanların, elinden ve dilinden emniyette olduğu kimsedir.» değil mi? Söyle bakalım bu kadar yalanı ne cesaretle söyleyebil-din? Bir mü'mine kâfir demenin ne kadar günah olduğunu bilmez misin? Sonra, o kâfir değilse kâfir, o sözü söyleyen olur. Bunu da bilmez misin? Pek çabuk geçecek olan bu dünyanın nesine aldandın da bu denâati ve bu kötü çirkinliği yapabildin.
«Müslim, müslüman kimdir? denince Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem nasıl tarif ediyor gördün. Sen bunları hiç mi okumadın veya dinlemedin? Yoksa senden başka müslüman mı yok? Sonra müslüman ayıp açmak ve onu teşhir edip âleme rüsvay etmek için midir Yoksa, Settar-i uyub olan Hz. Allah'ın ayıplarımızı her an örttüğü gibi bizim de ayıpları örtmemiz lâzım gelmez mi? Müslümanlık bunu icab ettirmez mi? Bunları bir hıristiyan yapsa hiç ayıplanmaz. Nasılsa küfrü iktizası, yeri cehennemdir. Ne yazık, bu kadar fenalıkları hep müslü-manlık dâvasında bulunup müslümanlığı da başka bir kimseye lâyık görmeyen insanlar yapıyor. Hem kör hem sağır, adı müslüman, kendisi yaman (kötü) bir canavardan daha yaman.
48/Tevhid
Âdeta insan yiyen yamyamlar gibi yapıyor. Aman ya Rab! Sen bizleri böyle insanlığımızı, islâmlığımızı, dinimizi elimizden alacak olan kötü huylardan çirkin ahlâklardan, çirkin ve yaramaz hareketlerden fazl u keremin ve lûtf u inayetin ile hıfz u himaye eyle.
îman Tazelemek:
Çok şükür Cenâb-ı Hak tevbe kapılarını açık bırakmış, nedamet ve pişmanlıklarla kendisine iltica edenleri afvedip kabul edeceğini beyan buyurmuş. Fakat hukuk-ı nâsııı öyle kolayca afvı mümkün değildir. Zulmedip iftira ettiğin, ırz ve şerefini ayaklar altına aldığın kişinin de seni afvetmesinin lâzım olduğunu herhalde bilmen gerek. Bu suretle îmanımız eskimektedir. Eskiyen elbiseler gibi, bunu da tazelemek lâzımdır. Bu hususta Ebû Hüreyre radı-yallahu anh «et-Tergîb-vet-Terhîb»deki 12 no-lu hadîste şöyle demektedir: Efendimiz sallal-lahu aleyhi ve sellem buyurmuşlar ki:
Kelime-i TevhicTde ihlâs/49
Sizler îmanlarınızı tazeleyiniz; Demişlerki:
— îmanımızı nasıl tazeleriz? Buyurmuş ki:
— «Lâ ilahe illâllah»i çok söyleyiniz.
Bu kelime-i tayyibeyi çok söylemek hem îmanın tazelenmesine ve hem de îmanın kesb-i kuvvet etmesine sebeb olur. Bu kuvvet sayesinde hem günahlardan kaçmasına ve hem de kötü huyların tedricî bir şekilde iyi huylara çevrilmesine sebeb olur. Ve bu sayede gayet güzel ve örnek bir müslüman olur.
Bakınız bugün, 86 yaşında Hacı İbrahim efendi isminde bir ziyaretçi geldi ve bana şöyle dedi: Biz Peygamberimize «Ve eşhedü enne Mu-hammeden abdühu ve resulüh» demekteyiz. Abd bir kuldur ki, onun hiçbir şeyi yoktur, bütün kazancı, efendisine aittir. Binaenaleyh bu yokluk demlen fena fillâh mertebesidir ki, kulun Allah yolunda tam mânası ile Hakk'a teslimiyye-tini icab ettirir. İşte bu halin tahakkukkundan sonra beka billâh hâsıl olur ve o zaman hem kendisi ve hem de hemcinsi olan beşeriyyete faydalı bir kimse olur. Artık sözü sohbeti dinlenir ve kendisinden maddî ve manevî istifadeler hâsıl olur. Onun için senden ricamız şudur ki: Allah'ın zikrini dilinden bırakma ve gönlünden sakın çıkarma ve iyi bil ki, bütün saadet ve selâmet
bu zikrullahtadır. Onun için Cenâb-ı Peygamber Efendimiz, bütün eşyanın gün geçtikçe eskimekte olduğunu, bir taraftan da kirlenmekte olduğunu beyan buyururlarken eskimişlerin yenilenmesi için tecdidi îman dedikleri «lâ ilahe illallah»! çokça tekrar etmek ve kirlenen gönülleri de zikrullaha devam ile parlatmak gerektir.
«Her pası gideren bir cila vardır. Kalble-rin cilâsı ise Allah'ı zikretmektir.
Şüphe yok ki, her şeyin bir parlatıcısı vardır. Kalblerin parlatıcısı ise Allah'ı zikretmektir.»
Zira bütün eşyanın hep kirlenmek ve paslanmakta olduğunu her zaman görmekteyiz. Aynı zamanda bunların temizlenmesi için çeşitli usuller ve ilâçlar vardır. Meselâ: Çamaşırlarımız kirlenince sabunla yıkanır, lekelenince, lekeciye veririz tertemiz olur, evlerimiz kirlenince badana yapılır. Vücutlarımız kirlenince de hamama gider yıkanır tertemiz oluruz, diğer şeyler de hep
Kelime-i Tevhid'de İhlâs/51
böyle. İşte bunlar gibi iç âlemi olan gönüller de kirlenince onun temizlenmesinin, ancak zikrul-lab ile mümkün olacağı beyan buyrulmaktadır. Cenâb-ı Hak cümlemizi, Hak sübhanelıu ve Te-âlâ Hazretlerini çok çok zikreden ehl-i tevhîd-den eylesin. Âmin!
Dünyanın bütün nimetleri fâni! Bugün sağ iken bir de bakarsınız ölmüş veya göçmüş derler.. Bugünün varının, yarın yok olmakta olduğu apaçık hepimizin gözleri önündedir. Binaenaleyh, bu fâni dünyanın fâni olan nimetlerine aldanıp Hakk'm zikrini, fikrini, ibadet ve tâa-tını bırakmak kadar acı bir şey yoktur. İşte bunları bizlere duyurmak için Cenâb-ı Peygamber Efendimiz, Allah Teâlâ'nm zikrini çok çok yap-mayı tavsiye etmektedir.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'tan; Resûlül-lah sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuşlar ki: «Sizler şehadet kelimesi olan «EŞHEDÜ ENLÂ İLAHE İLLALLAH»! ölmeden veya hasta olmadan önce çok söyleyiniz.»
Ma'lûmdur ki, bir gün gelip o güzel canım yüzler solacak ve o konuşan güzel diller susacak. Ve bunlara ilâveten bazı fitneler de vardır ki, insana dünyası dar gelir, şaşkın bir .halde ne yapacağını da şaşırır. İşte sizler böyle hadiselere düşmeden Cenâb-ı Hakk'm zikrini çok ya-
52/Tevhid
pınız ki, size fayda ancak bu zikrullahta vardır. Zira Allah Teâiâ Hazretleri, kendisini zikreden ve emirlerine muti olan kullarını her zaman ve her yerde hıfz u himaye eder. Cenâb-ı Peygamberi ve Ashab-ı kiramı koruduğu gibi,
«Allah seni insanlardan koruyacaktır.»1
âyet-i celilesi mucibince... Cennet'in Anahtarı: — Cennetin anahtarı, «şehadetü en la ilâ
lie illallah»dır.
Malûmdur ki, anahtai'ların çeşitli dişleri vardır ve çeşitleri vardır. Bunların dişlen ise, beş vakit namaz, oruç, zekât, hac ve keiime-i şe-hadettir. Bu dişler olmadıkça cennet kapısın? açmak ve anahtarı uydurmak mümkün değildir. Ve yine malûmdur ki anahtarın elde olması da kâfi değildir. Zira yollarda bir takım eşkıya!?.r vardır ki insanın hem malım alır ve hem de canına kıyarlar. Artık anahtar neye yarar. İşte bu âhiret eşkiyaları da günahlar, kötü huylar ve ahlâksızlıklardır. Bu ahlâksızlıkların yegâne seb>?
(1) Maide: 67.
Kelime-i Tevhid'de ihlâs/53
bi imansızlık veya zayıf bir îman ile nefse esir, hevâsına esir, şeytanın da esiri ve oyuncağı oluşudur.
Binaenaleyh, cennete kolayca girebilmek isteyen her müslümanın ilk vazifesi nefsin ve şeytanın elinden, yakayı kurtarıp Hakk'ın emrine münkad olmaktır. Başka çare yoktur. Bunun için en güzel çare tevhidi mümkün olduğu kadar çoğaltmak ve ehl-i sünnet akidesine mensup dindar, sâlih, zâhid, âbid, âlim ve fâzıl kimselerin sohbetlerine devamla beraber namazlarım mümkün oldukça cemaatla kılmağa çalışmak ve yine islâm cemaatının her türlü faydaları ve çıkarları için elinden geldiği kadar hem de yılmamak şartı ile çalışmak gerektir. Sonra müslümanın daima uyanık olması, dost ve düşmanını iyice belleyip, müslüman aleyhdan propagandaları hem dinlememek ve hem de onların ağızlarının cevabını pek iyi bir şekilde vermek ve «Ben müslümanım müslümanlar da benim, kardeşimdir» demek lâzımdır. Ve yalnız, sahte, uydjrına, seçim müslümanlanna aldanmamaia-nm da hatırlatmayı vazife sayarız. Menfaatlan için müslümanlara çamur atan müfterilerin şerlerinden Allah cümlemizi korusun.
Müslüman bir delikten iki defa sokulmaz derler. Yani mazisi belli zararlı insanlardan ko-
54/Tevhid
runmak ve sakınmak lâzımdır. Yılan her zaman yılan, arslan her zaman arslan, kurt da her zaman kurttur. İnsanların içinde yılan gibi sokucu, arslan gibi parçalayıcı, kurt gibi saldırıcı, insan kılıklı fakat kurt tabiatlı mahlûklar vardır ki, her nevi hayvandan daha çok zararlıdırlar.
Lâ İlahe İllallah'ın Zikri:
Kelime-i tevhîd o kadar mübarek bir kelimedir ki, her kim ne zaman —gecede ve gündüzde— candan sıdk ile «Lâ ilahe illallah» zikrini söylese, o gün ve gece yapmış olduğu sey-.yiatlar silinir, yerlerine sevaplar yazılır. Bu ise sırf Allah Teâlâ'nm mü'min-muvahhid kullarına bir lûtf u ihsanıdır. Bizlere düşen vazifelerin başında, Allah Teâlâ Hazretlerini her an ve zamanda can u gönülden çeşitli zikirlerine devam ederek, bu nihavetsiz lütuf ve ihsanlarına nail olabilmeğe çalışmaktır. Bunun için de gece ve gündüz Hz. Allah'a duâ ve iltica edip: «Aman ya Rahbi, bizi bize, göz açıp kapayacak az bir zaman dahi olsa kendi halimize bırakma!» diye duâ ve ilticada bulunmak da şarttır. Çünkü Hakk'ın lûtfu, tevfikı ve ihsanı olmadan hiçbir şey olamaz.
Kelime-i Tevhid'de ihlâs/55
Hz. Ömer'in oğlundan rivayet olunan hadîsi şerifte ise ehl-i tevhîd hakkındaki müjde pek güzeldir. Şöyle ki, ehl-i tevhîde, yâni, «lâ ilahe illallah» zikrine devam edenlere kabirlerinde hiçbir korku olmadığı gibi, kabirlerden çıkışlarında yâni, mahşer gününde ikinci bir hayat günü, herkesin yaptığını göreceği, ya cennet veya cehenneme sürükleneceği el-ba'sü ba'de'1-mevt günü dahi bir korku, hüzün ve keder yoktur. Âdeta ben onların, yâni «lâ ilahe illallah» diyenlerin, başlarından toprakları silkerek ve:
/¦*
«Bizden tasayı gideren Allah'a hamd olsun»
diyerek kalktıklarım görmekteyim.
Bu korku hem son nefeste îmanın muhafazası veya rızık ve bu husustaki fitnelerin korkusu, haramların karışmasından nâşî korku olsa gerek veya nefsin ve şeytanın fitnelerinden korkması ki korkuların en büyüğüdür. Zira bu nefis, ve şeytan insanda ne insanlık ne de müslü-manlık bırakır. En büyük düşmanımız ise bu ebedî ve ezelî olan nefs ile şeytandır. Bunları iyi bilmek vazifelerimizdir. Bütün sermayemizi elimizden alıp götüren ve bizi çırılçıplak bırakan >
56/Tevhid
gaddar düşmanları tanıyıp şerlerinden kurtulmak şart değil midir?
Cenâb-ı Hak cümlemize tevfikini refik buyursun da bu kelime-i tayyibeyi daima ve çokça olarak zikreylemek nasib ve müyesser eylesin. Âmin.
Şu hadîs-i şerif çok dikkate değer (Yala b. Şeddad'dan). Şeddad b. Evs radiyallahu anh söylüyor: Ubade b. Samit radiyallahu anh de orada hazır olduğu halde söylenen sözü kasde-ciiyor, Şeddad diyor ki: «Biz Resûlullah Efendimizin yanında idik, buyurdular ki «içinizde ga-rîb (yabancı) ehl-i kitaptan kimse var mı? dediler. Biz de «Yok ya Resûlullah!» dedik. Bunun üzerine kapının kapanmasını emir buyurdular ve ellerinizi kaldırınız ve hep birden: «Lâ ilahe illallah» deyiniz, dediler. Biz de bir müddet, bir saat ellerimizi kaldırarak «lâ ilahe illallah» dedik. Bu kelime-i tevhîd her ne kadar metinde yoksa da cümlenin gelişinden anlaşılmaktadır ve ehl-i ih'nı indinde malûmdur. Sonra Peygamberimiz «Elhamdülillah» dediler ve:
«Ya Rab, sen beni bu kelime-i tevhîd üzerine ba's buyurdun ve bunu söylemekle emir buyurdun ve bu kelime üzerinde olanları cennet ile va'd ettin. Sen ki va'dinde hulf etmezsin».
Kelime-i Tevhid'de lhlâs/57
Ve bundan sonra bize dediler ki: «Sevininiz, muhakkak Allah Teâlâ sizleri mağfiret eyledi.»
(îmam Ahmed ve sair raviler hasen isnadla rivayet ettiler.)
O gün bu kelime-i tevhidi, yâni «Lâ ilahe illallah» kelimesini söyleyenler nasıl mağfiret-i İlâhiyyeye mazhar oldu iseler, bugün de, yarm da kıyamete kadar bu kelime-i tayyibeyi zikredenler her yal ü şanda muhakkak ve muhakkak mağfiret-i İlâhiyyeye mazhar olacakları gibi, en-va-ı çeşit İlâhî nimetlere de nail olurlar.
YERDE VE GÖKTE TEVHİDİN HÂKİMİYETİ
Nuh aleyhisselâmın oğluna yaptığı nasihat şöyledir:
— «Ey oğlum! Sana iki şeyi işlemeni ve diğer iki şeyi de terk edip işlememeni vasiyyet ederim. Vasiyyetimin birisi, «Lâ ilahe illallah» kelimesidir. Zira bu kelime-i tayyibe terazinin bir gözüne, yer ve gök de, o kadar büyüklüğüne rağmen, terazinin diğer gözüne konmuş olsa, «lâ ilahe illallah» sözü onlardan çok ağır gelir. Sakın sen deme ki bu nasıl olur? Buna senin ve bizim aklımız ermez. Zaten aklımızın erdiği ne var ki? Bir vücud ki, farzedelim 100 kilodur. Bir de aklımızın varlığını teraziye koysak elbette 100 kiloluk vücud ağır gelecek deriz. Fakat aklı olmayan 100 kiloluk vücudun ne kıymeti vardır. Belki akılsız o vücud baştanbaşa zarardır. İşte tımarhaneler, ibretle bakacak olsak bizlere ne büyük dersler ve ibretler vardır. Bizim vücudumuzun aynı, bazan da kuvvette üstündürler fakat akıl nimetinden mahrum oluşları o güzelim canım
60/Tevhid
vücudu hiçe indirmiş ve nihayet tımarhanelere hapsedilerek, halkı onların şerrinden korumak mecburiyetinde kalınmış. Bu yer ve gök de Alla-hu a'lem buna benzer. Bu kâinatın halk edilmesinin başlıca sebebi, bu varlığın sahibi olan Allah Teâlâ'yı tanımak ve bilmek ve emirlerine uymaktır. İşte bu kelime-i tayyibe olan «lâ ilahe illallah» bu tanıma ve bilmenin tâ kendisidir.
Her kim ki bu tevhidi diline vird eder, gönlüne de nakş eder, amelini de buna göre uydurursa, yer ve gök onun emrine müsah-hardır. Yâni yer ve gök tevhidin mahkûmudur. Hâkim «lâ ilahe illallah» mahkûm da yer ve göktür. Elbette hâkimin sözü câri olacak. O zaman yer ve gökte hiçbir kuvvet ve kudret kalmamıştır. Binaenaleyh, tevhîd hepsinin fevkindedir.
«Lâ ilahe illallah» demek, «lâ faile illallah»
demekdir. Kâinatta fâil-i hakîki, yalnız Allah Teâlâ ve tekaddes hazretleridir. Binaenaleyh, mevcudattan hiç bir zerre, ne yerde ne de gök-de, izn-i İlâhî olmadıkça kendi başlarına harekete muktedir değildirler. Güç ve kuvvet Allah Teâlâ hazretlerine mahsustur. «Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh» bunun yegâne delilidir
Bu kesret içerisinde ve esbab âleminde dolaşan zavallılar bilmezler ki, kâinatta hiç bir
Tevhidin Hakimiyeti/61
zerre kendi başına, hiç bir harekete kadir değillerdir. Bütün eşya ve mevcudat, küçük, büyük hepsi, Hâlık-ı Kâinat ve Mâlik'el-mülk olan Hak Celle ve Alâ hazretlerinin emir ve irâdesine mü-sahhardırlar. Kendi başlarına hareket etmelerine imkân yokdur. Bir beyaz kâğıda yazılan yazılara, hal diliyle sorsanız ki, «sizi kim böyle karaladı, sen beyaz temiz bir kâğıddın.» Cevap verir, der ki «Bilirsiniz, ben kendimi karalaya-mam. Beni bu hale sokan mürekkebe sorun. Mürekkebe sorsanız, o da derki, «Bilirsiniz ki ben kendi başıma bunu yapmaya gücüm yetmez. Binâenaleyh, benden alıp kâğıda yazan ve karalayan kaleme sorun.» Kaleme de sorulunca, o da tabî'i şöyle cevab verir: «Efendi bilirsin ki, ben sulak yerlerde biten bir nebatım. Oradan beni kesip, kalem haline getirerek o kâğıda bu yazıları yazan parmaklara sorun. Benim hiç bir kabahatim yok» diyeceği tabiîdir. Parmaklara sorsanız ki, «niçin böyle yaptın» diye. O da der ki «ben de kemik ve deriden ibaret, canlılar kadar ölülerin de ellerinde bulunan bir parmağım. Kendi kendime hiç bir şey yapmaya kudret ve takatim yokdur.» Binâenaleyh, «onu, bana emreden irâdeden sorun» der. İrâde de bunu ilme, akıla, ve kalbe havale eder. Nasıl ki, otomobilin yürümesi her ne kadar tekerlekler vasıtasıyla ise de, bunu tekerlekden sorsanız, aynen kâğıdın
62/Tevhid
verdiği cevap gibi silsile-i merâtible, tekerlek dingile, dingil dişliye, o pistona, o da benzine ve ceryana havale edecekleri gibi en nihayet iş şoförün anahtarı açmasına ve ceryanm benzini ateşlemesine nasıl bağlanıyorsa, bunların hiç birisinin kendi başlarına fâil-i muhtar olmadıkları anlaşılıyorsa, kâinatta bütün zerrâtın dahî hareketleri böyledir.
«Lâ ilahe illallah» in mânası «Lâ faile illâ hû» demek olduğu tezahür eder. Yâni, meydana çıkar. Şeytan ve nefis sizi aldatmasın. Cenâb-ı Hakk'ın bizleri mes'ul etmesi için, bize de bir irâde-i cüziyye vermişdir ki, bununla Cennet veya Cehennem kazanılabilir. İrâdelerimizi hayırlara sevk edersek bundan Cenâb-ı Hak da razıdır. Cennet kazanılır. Kötü ve günah yerlere harcarsak, şüphesiz bundan da Cehennem kazanılır ve sahibi, mesul olur. Yine ikisinin de, hayrın da, şerrin de halikı, Allah Zü'l-Celâl hazretleridir. Bunların işlenmesine kuvvet ve kudret veren yine kendisidir. Halikıdır ve lâkin, o kötü fiillerden de razı değildir. Bundan dolayı sahibi mesuldür. Cezaî sebeblerdendir. (Âmentü billahi) de, (hayrihî ve şerrihî) dediğimiz işte budur.
Ne zaman ki bu kesretten kendimizi kurtarır, müsebbibü'l-eshab olan Allah Teâlâ'mn fi-
Tevhidin Hakimiyeti/63
ilini görüp, müşahede ve mükâşefeye erersek, işte o zaman fâil-i hakîkînin, Allah Teâlâ ve te-kades hazretleri olduğu tezahür eder ki, buna «Lâ faile illâ hû» denir. «Halbuki sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.» Âyet-i celîlesinde bunu apaçık beyân etmektedir. İşte o zaman insan kendini kesretten kurtarır.
Gayet durgun bir deniz, fırtınası da yok, gemi de sağlam, hava da güzel olunca, o seyahatin tadına doyum nasıl olmazsa, bu îman sahib-•lerinin keyfine ve saltanatına da öylece doyum olmaz. Lâkin bu makama ulaşan bahtiyarların sayısı da pek azdır. Bütün insanlar hemen hemen kesret âleminden çıkamadan ve dünyânın lezzetine doyamadan âhireti boylarlar. Allah cümlemizi sevdiği ve razı olduğu bu îman sahihlerinden eylesin. Âmin.
"Lâ ilahe illallah" bir kelime-i tayyibe-i mün-ciyedir ki, bunu söyleyen kimse müslüman sayılır. Fakat "Muhammed resûlullah"ı da birlikte söylemesi şarttır.
İşte bu kelimeyi söyleyen dünyayı, âhiret üzerine tercih etmedikçe, o kelime onları Allah Teâlâ'nın gazabından men eder, yani korur. Her ne zaman dünyayı âhirete tercih ettikleri halde "Lâ ilahe illallah" derlerse, bu kelime üzerlerine red-dolunur. Allah onlara "Siz yalan söylüyorsunuz", der.