Müminlerin Vasıfları

MEHMED ZAHİD KOTKU

SEHA NEŞRİYAT

 

 

İÇİNDEKİLER

Mü'min   bütün insanların    emin olduğu

kimsedir...........................       7

Mal ve can emniyeti   ..................       9

Kanaatkar olmak    .....................     10

Az yemek..............................     11

Mü'min Mü'minin Aynasıdır............     13

Birlik, beraberlik........................     15

Ölüm anında alındaki ter iman alâmetidir     18

Mü'min herkes ile ülfet eder............     18

Mü'min insanların en şereflisidir.........     20

Mü'min aldanmış gibi görünür   .........     22

Mü'min her zaman hayır üzeredir   ......     24

Mü'min vücudda baş gibidir............     26

Mü'min başkasına külfeti az olan kimsedir     28

Mü'min halk içinde hakla beraberdir......     29

Kâmil   mü'min   meleklerden de   ekrem-

dir.................................     33

Mü'min mü'minin kardeşidir............     35

Mü'minin en zayıfı kâfirden üstündür ...     38

Mü'min ümmî de olsa akl-ı selim sahibidir     40 Mü'minde Cenab-ı Hakk'm tecellisi her an

başkadır..............................     43

Mü'min hatasını hemen tamir eder   ......     45

Mü'minin her hali faydadır...............     47

Mü'min şiddetli ve hiddetli değildir......     50

Mü'min görevini ihmalsiz yapar .........      56

Sağlam ve olgun mü'min zayıf ve âciz mü'-

minden hayırlıdır ..................     63

Mü'min geçmişinden ve geleceğinden korku üzeredir........................     66

Mü'minde yalanla hıyanet bulunmaz ......     67

Mü'min yumuşak tabiatlı uysal kimsedir     70

Mü'minin meleklerden efdal oluşu ......     73

Mü'min kardeşlerini nefsine   tercih eder     78 Kâmil mü'min dünyada da cennet misâli

hayatını idame ettirir................      82

Mü'min dünyada garip misalidir.........     85

Mü'min aile efradı ile iyi geçinir.........     87

Mü'min her neye baksa derinliklerine nüfuz eder...........................     89

Kabiliyetli mü'minin cemiyet işlerinde vazife kabul etmesi şarttır............     93

Mü'min,   insanların  elinden  ve  dilinden

emin olduğu kimsedir...............     95

Mü'min günahkârların  âh ve enini......    100

Mü'min, kardeşini tahkir etmez.........    105

Mü'min musibet zamanında kardeşini ter-

ketmez........................ ... ...    112

Masonlar, maskeli kimselerdir .........      114

«Mü'min mü'minin aynasıdır» ne demektir?............. ......... ,........    122

Mü'minler eşittir........................    130

Elhamdülillahi rabbil alemin

Vesselatü vesselamu alâ rasulûna Muham-medin ve alihi ve sahbihi ecmaîn.

Şimdi sizlere müslümanların ve mü'min-lerin vasıflarını bildiren hadîs-i şeriflerden bazılarını açıklamak isterim:

MÜ'MİN BÜTÜN İNSANLARIN EMİN OLDUĞU KİMSEDİR

Bu hadîs-i şerifde, «Mü'min bütün insanların enıîn olduğu kimsedir.» (1) diye bildirilmektedir. Biz de kendimizi bu terazide ölçecek

(1)   Râmuz'ül-EhâdTs.  s.  230/3.

8/Mü'minlerin   Vasıfları

olursak, imânımızdaki derecemiz meydana çıkar.

Hadîs-i şerifin ikinci kısmında, Müslim'in tarifi de aynı şekildedir. «Bütün müslümanla-nn, onun dilinden ve elinden emin ve salim olduğu kimsedir.» diye tarif ve tavsif olunmaktadır. Üçüncü olarak, hakîkî muhacirin, memleket değiştiren, düşmandan kaçıp, yer değiştiren kimse değil, «Asıl hakîkî muhacir, kötülükleri, fenalıkları, günahları, yaramaz huyları terk eden kimsedir» diye bildirilmektedir. Çünkü insan, ne kadar yer değiştirirse değiştirsin, ahlâkı, huyu ne ise yine odur. Onun için mühim olan, olduğu yerde, bütün fenalıkları, mezmum huyları terk edebilmek, hakîkî muhacirliktir.

Son kısımda, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Allah Teâlâ'ya kasem ederek, «Nefsim yed-i kudretinde olan Allah Teâlâ'ya yemîn ederim ki komşusu, zulmünden, cevr ve cefâsmdan emin olmayan hiç bir kimse Cennet'e dahil olamaz.» Demek oluyor ki, Cen-net'e girmek için lüzumlu şartlardan birisi de, komşusunun herhalde kendsinden emîn olması lâzımdır. Cenâb-ı Hak cümlemizin muîni olsun. Komşu hakkının ne demek olduğunu, mü'-

Mal ve Can Emniyeti/g

min ve müslünin de nasıl olması lâzım geldiğini iyi bilmek ve ona göre yetişmek nasîb eylesin, âmîn...

__ 2__

MAL VE CAN EMNİYETİ

.'*••'

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Mü'min hakkı ve vasfı şu olması gerektir ki, insanlar mallarında ve canlarında ondan emîn olalar.» (2) Nasıl ki, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem efendimizin adım, lakabını, o zamanki insanlar Muhammedi'1-emîn diye çağırıyorlardı. Binâen aleyh, bizim de vasfımızın böyle olması ge-rekdir. Muhacirin tarifinde de, hatâ ve zünûb-lerden, yani günah olan şeylerden kaçmanın ve korunmanın lüzumu beyân edilmektedir.

(2)  Camiu's-Sağîr, c. 6/9144.

— 3 — KANAATKAR OLMAK

«Mü'minin vasıflarından biri de, onun çok kanaatkar oluşu ve az bir şeyle doyuşudur.» (3)

Çünkü yemeğe, ancak Allah Teâlâ'nm İsm-i Şerîfiyle başlarlar ve midelerini tıka basa doldurmazlar ve çok yemeğe de haris değildirler. Ancak ibâdet ve tâatlerine devam edecek kadar bir kuvvet onlara yeter. Envâ-ı çeşit yemeklere ve şerbetlere iltifat etmezler. Binâen aleyh, mü'mine yakışan da ancak böyle olmakdır. Kâfir ise, hırsının şiddetinden güya yedi kat bağırsağı ile yer. Buradaki yedi adedi, kesretten kinayedir. Mü'min zaruretten nâşî, ancak tâat için yer. Kâfir ise, şehvetinin esîri, kölesi olarak yer ve doymak bilmez. Mü'minin taamı, hırsı olmadığından ve besmele-i şerifle başladığı için, ona mübarek olur, bereketlenir, az bir şeyle doyar. Büyük bir ihtimalle, bu yedi adedi ile hayvan sıfatları murad olunmuştur. Emel-i

(3)  Câmiu's-Sağîr, c. 6/9139.

Kanaatkar Olmak/H

tama, sû-i tabı, hased bağlamak, şişmanlamak; taamdaki lezzetin şehveti, yani, nefsin, gözün, ağzın, burunun ki, havass-ı hamsedirler, bir de cinsî şehvetin zarureti ilâve edilince, yedi adedi meydana çıkar.

Burada kanaate ve zühde teşvik vardır. Gerek İslâm'da ve gerekse daha evvelki insanlarca çok yemek mezmum sayılmış, az yemeyi, ihtiyacı kadar yemeyi de teşvik ve medh etmişlerdir. Onun için, Peygamberimiz sallal-lahu aleyhi ve sellem midenin üçde biri yemek, üçde biri su, üçde biri de boş bırakılarak teneffüse ve havaya terk edilmelidir demişlerdir.

Mü'minlerden de bazan çok yiyenler olduğu gibi, kâfirlerden de az yemeye gayret edenler olmuştur. Fakat bu, kaideyi asla ve hiç bir zaman bozamaz. Onların böyle yapmaları ancak ya hastalıklarına veya doktorlarının tavsiyelerine mebnidir.

__ 4 __

AZ YEMEK

Bu hadîs, hasen olarak rivayet edilmiştir.

12/Mü'minlerin Vasıflan

(4) Bu hadîsin sebeb-i vücudu olarak rivayet ederler ki, çok yemesiyle meşhur, kâfir bir adam varmış, vaktaki müslüman olmuş, artık az yemekle doyar olmuş, onun üzerine bu ha-dîs-i şerif, sudur olmuşdur.

İnsan kendi aybını, kusurunu ve her şeyini aynada nasıl görüyorsa, mü'min de mü'min kardeşi için böyledir. Aynaya bakmadıkça ayıpları görmek nasıl mümkün değilse, mü'-minlerin de birbirleriyle temasları olmazsa böyle olur. İslâm dini cemâat ve toplulukla kâimdir. «Din nasihattir» hükmü böyledir.

Mü'min gayet temiz ve cilalanmış bir ayna gibi olmalıdır ki, onu gören diğer mü'min-ler, kendi kusurlarını, eksikliklerini görüp tas-hîh ederler. Bu da mü'minin kemâline matuf-dur. Kemâli olmayan ham ve câhil, ahlaken bozuk olan kimseler tabii böyle ayna olamazlar. Halbuki, mü'minler bunlardan da ders alıp, öylece kâmil olmağa çalışmalıdır. Nitekim Lokman Hekim'e, «Bu edebi nerede öğrendiniz?» demişler, cevaben «edebsizden» buyurmuşlardır. Şu halde, her mü'min, kardeşine bir aynadır ve öyle de olmalıdır.

(4)  Camiu's-Sağîr, c. 6/9141, Râmuuz 23.

Az Yemek/13

Beyit

Bu âlem bir âyinedir her şey Hak ile kâim. Mir'ât-i Muhammedden Allah görünür dâim.

Mirât-i Muhammed, nur-u Muhammed aleyhisselam demekdir. Binâen alâ zâlik, halî-fe-i Resûlullah olan her zâtın da böyle olması lâzımdır. Ahlâk-ı Muhammedi ile tehalluk ede-miyen kötü huylu, haris, hasûd, gazûb, müte-kebbir, mürâî, kindar, kendini beğenen ücûb sahihlerinin, riyaset sevgisiyle, hubb-ü dünyâ, şehvet ile içi dışı dolu olan kimselerin halîfe-i Resûlullah olmağa elbette hakları yoktur. Bu mübarek makamı gasbetmiş olanlar, haksız yere kendilerine halîfe adı verirler. Bu suretle hem kendilerini hem de âlemi aldatmış olurlar. Mevlâ hemen cümlemizin mu'îni olsun ve böyle lâyık olmadığımız sahte hallerden muhafaza buyursun âmîn bihürmeti seyyidi'l-mürselîn ve alâ âlihî ve sahibi ecma'in...

MÜ'MİN MÜ'MİNİN AYNASIDIR

Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet edilen bir hadîs-i hasende:

14/Mü'minlerin  Vasıfları

«Sen, kardeşin için bir ayna olduğunu unutma. O, da; senin için aynadır. Sen de kendini onda görürsün. Kardeşinde hayır görsen o hayır senindir. Eğer hayırdan gayrisini görürsen o da, senindir.» (5) yani senin halindir ki, onda görürsün. Bunu çok iyi bilmek gerektir. Mü'min, mü'minin kardeşi olduğu, kitab ile jsâbittir. Din kardeşliği, neseb ile olan kardeşlikten daha mühim ve daha kıymetlidir. Sakın kardeşinin aleyhinde konuşma. Onu, hatâ ve kusurlarından dolayı yerip yıkma. Öz kardeşini nasıl koruyor ve gözetiyorsun, din kardeşini de öyle gözet ve koru. Daima elinden tut, yardıma muhtaç olduğu vakitte, halini sana arz etmesini bekleme. Sonra çok büyük kusur etmiş olursun.

«Mü'min, kardeşine her nerede rastlasa, mülâki olsa, ona kavuşsa, onun ma'îyetini daima korur, gözetir ve zayi olmasına manî' olur.

(5)   Camiu's-Sağîr, c. 6/9142.

Mü'min  Mü'minin Aynasıdır/15

Gerek arazî, akar ve gerek sanatı olsun, daimî surette kardeşini murakabesi altında bulundurur» demekdir. Böylece dünyâsını gözetlerken, aynı zamanda maneviyâtını da gözetler. Onun kötü yerlere gitmesine razı olmaz. Günah şeyleri işlemesine hiç razı olmaz. Onu hiç bir zaman kendi haline bırakmaz. Her zaman saadet ve selâmeti neyi îcâb ettiriyorsa, onu kat'iyyen ihmal etmez ve onun bulunmadığı zamanlarda evini, çoluk çocuğunu, hattâ hemen uhdesine alıp, hiç bir zarara düşmesine meydan vermez.

Görüyorsun ya ey kardeş, bizim müslüman-lıktaki yerimizi pekâlâ böylece bilirsiniz. Bunlar da bizim için bir terâzî, bir kantar, bir tansiyon âleti, hattâ bir kan tahlilini andıran ölçülerdir. Şimdi ise, başka bir hadîs-i şerifi din-liyelim.

__ g __

BİRLİK, BERABERLİK

Beyhâki, Tirmizi ve Neseî'nin rivayet et-

(6)  Camiu's-Sağîr,  c.  6/9143.

16/Mü'minlerin Vasıfları

tikleri, bu hadisi şerif, çok şâyân-ı dikkattir.

Bak, nasıl bir binanın teşekkülü gibi, mü'-minlerin de birbirlerine sımsıkı sarılması gerektiğini beyân ediyorlar.   Bunların   arasında, demir ve büyük taşlar gibi kavî, sağlam şeyler varsa da, kum gibi inceleri, cam gibi çabuk kırılanları da vardır. Fakat mecmu'u, nasıl binayı tamamlar ve   güzelleştirirse,   insanlar da bahusus    mü'minlerin de böyle olması lâzımdır. Kavilerin daima zayıfları gözetmesi ve onlarla pek sıkı surette kaynaşması lâzımdır. Aksi halde, taşları düşen, bir tarafına meyi eden binanın yıkılması gibi olur; Allah korusun. Bu hadîs-i şerifde, toplu yaşamaya ve mü'minle- i rin birbirlerine iyi   sarılmasına teşvik  vardır.' Zira insan, tabiî olarak medenî yaratılmış olmakla,   hayatını   tek   başına   idameye   imkân yoktur. Meselâ, bir    ekmeği   elde   etmek  için ne kadar âlete ve   san'ata ihtiyaç olduğu cümlece malûmdur. Binâen aleyh, herkes birbirine   muhtaçtır.   Öyle olunca,   herkesin   zararlı değil faydalı insan olması, ham değil olgun olması nakıs değil kâmil olması lâzımdır ki, ce-miyyet-i İslâmiyye   günden   güne   terakkî ve

Birlik,  Berâberlik/17

teâlî etsin. Böyle olmaz da, herkes kendi kendine meşgul olup, zuafâ ve miskinlerle ülfet ve muhabbet olmayınca, Cenâb-ı Hak bundan razı olmaz. İşte o zaman kıyametler kopar, her tarafta feryâd ü figanlar başlar. İsyanlar, yürüyüşler, boykotlar, direnmeler, grevler ve saire gibi felâketlerin meydana gelmesinin sebebi, hep müslümanım diyen zavallılardır ki, dinden ve İslâmiyet'den haberi olmayan bu güruh, bu sefer müslümanlarm basma belâ olurlar. İşte müslümanlığın çökmesine en büyük âmil, müslümanlarm hakîkî müslüman olmayıp, servet ve bilgilerine mağrur olarak, fukara ve zu'afânm bahusus işçisinia hakkına riâyet etmeyip, onlara İslâmî ve insanî muamele yapmadıklarından dolayı hem âhiret saadetlerinden mahrum olurlar, hem de İslâmiyetin çökmesine sebep olduklarından, en büyük kabahat bunlara teveccüh eder. Eğer onlar, dünyâlarına bu kadar düşkün olmasalardı, fakîr, zen-. gin demeyip müslümanlarla elele verselerdi, bugün müslümanlarm kolunu bükecek kimse olmazdı. Cenâb-ı Hak cümlemizi hakîkî müslümanlarm zümresine ilhak buyursun, âmîn. Ve sallallâhü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn...

F. 2

_ 7 —

ÖLÜM ANINDA ALINDAKİ TER İMAN ALAMETİDİR

£jİ£?'JİÜ

Birinci hadîs-i şerîf'de, mü'minin ölüm halindeki durumu bildirilmektedir. Mü'minin vefat halinde alnındaki terler, onun imânının alâmetidir. Zîrâ, yapmış olduğu birçok hatâlar ve kusurların mukabilinde, o andaki beşaretten nâşî hasıl olan haya neticesi sıkılır ve terler. İşte bu onun îmânına alâmettir. Mevtanın o anda gözlerinin yaşarması ve alnının terlemesi, ona beşaret ve rahmet alâmetidir. Bilakis, boğulan insanlar gibi horlaması iyi değildir, demişlerdir.

— 8 —

MÜ'MİN HERKES İLE ÜLFET EDER

(7)   Camiu's-Sağîr, c. 6/9145.

(8)   Camiu's-Sağîr,  e. 6/9147.

Olfet Etmek/ig

Bu hadîs-i şerifde ise mü'min kişinin, herkesle ülfet eder, güzel geçinir, herkes de onunla ülfet eder ve güzel geçinir kimse olması gerektiğini beyân eder. Çünkü mü'min, tabi'âtiy-le suhulet ve ahlâk-ı hasene sahibidir, yumu-şakdır, hayırlarla ülfet eder, imânı dolayısıyle onunla da ülfet olunur. Meşakkatlere, ezalara sabreder, hemen mukabele etmez, afveder. Onun için, onunla geçinmek çok kolaydır. Binâenaleyh, îmânının za'fiyeti ve ahlâkının kötülüğü, tabiatının da bozukluğu sebebiyle, kendisi ile geçinmek imkânı olmayan ve başkalarıyla da geçinemiyen insanlarda hayır yokdur buyurulmuştur. Çünkü müslümanlık, ülfet ve ünsiyyet dînidir. İhsan hasûdsuz olmaz. Her nîmet sahibinin hasetcileri olduğu gibi, cemiy-yet içinde kendisine ezâ eden kimselere karşı sabrı olmayan kavgacı, gürültücü insanlarda hayır olmadığını bildirmekle, insanlara mahsus olan kemâli elde edebilmek için maneviyâta iyi sarılıp, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem -hazretlerinin yolunu güzelce tâkîb etmenin lüzumu bildirilmektedir. Bu suretle, gerek hasetcileri ve gerek düşmanları, az zamanda dostları olup, zamanlan gayet hoş ve la-tîf olarak, müşkül, zorluk ve kederli zamanları da hep iyiliğe, kolaylığa, insanlığa ve rahat-

20/Mü'minlerin   Vasıfları

Şerefli Olmak/21

lığa döner, dünyâsı da Cennet, âhireti de Cennet olur vesselam.

__ g __

MÜ'MİN İNSANLARIN EN ŞEREFLİSİDIR

«Mü'min kişi, insanların en şereflisi ve en âlâsıdır. Himmet ve gayreti, gayyurluğu ve kıskançlığı da o nisbette şiddetlidir.» Mü'min, gayret mahallinde gayretlidir. Cenâb-ı Hakk'm gayret sıfatına muvafakati sebebiyle o sıfat onu Allah'a yaklaştırır ve rahmetine yaklaştırır. Ulemânın, ilim makamına ki, makâm-ı verasettir. Bu gayretlerinden nâşî, büyükler arasında çok vak'alar hadis olmuşdur. Binâen alâ zâlik, erkeklerin de kadınlarına ve mahremlerine karşı kıskançlıkları, İslâm'ın emirlerine uygunluktur. İslâm'ın her bir emri, pek çok hikmetlere müstenittir. Bizim o hikmetleri bilmemiz veya bilmememiz sebebiyledir ki, birçok emirlere riâyet edemiyoruz.   Yoksa   onla-

(9)   Camiu's-Sağîr,  c.  6/9148.

rm her birisi bizim faydalarımız içindir. Görmüyor musunuz ki, başkalarının tarlalarına ekin ekenlerle, mal sahipleri arasında ne büyük kavgalar, kıyametler kopar, mahkemelere düşerler, birçok cinayetlere sebep olurlar. İffet elbette bununla hiç de kıyâs olunmaz.

Büyüklerden birisi, zina halinde dört şahidin lüzumu bahsinde, «Ben onları o halde göreyim de, şahide falan lüzum görmeden, evvelâ onların işini bitiririm» demiştir. Bu, gayretin derecesini gösterir. Binâenaleyh, gayret dindir ve îmândır.

Hazret-i Ömeri'l-Fâruk (r.a.)'ın devrinde İskenderiye muhasara edilmişti. Fakat bir türlü fetih müyesser olmayınca, Hazret-i Ömer (r.a.)'a hali arz etmişler, o da tedkîkatmm neticesinde, askerin misvak kullanmadıklarını öğrenmiş, derhal develere misvak yükleyip yollamış. Asker misvakı kullandıktan sonra hemen taarruza geçmişler. Mısırlılar da, mukavemet etmeden teslim olmuşlardır. Sünnet-i se-niyyenin terki zaferi tehîr ettiği gibi, sünnet-i seniyyeye temessük neticesinde derhal zafer elde edilmiştir. Cenâb-ı Hak cümle ümmet-i Muhammed'i, evâmîr-i ilâhiyyeye ve sünnet-i Resûlullaha sımsıkı yapışan kullarının arasına

22/Mü'minlerln  Vasıfları

Aldanmış Görünmek/23

ilhak eylesin, âmîn. Bihurmeti seyyidi'1-mür-selîn, salâvatullahi ve selâmühû aleyhim ec-maîn.

— 10 — MÜ'MİN ALDANMIŞ GİBİ GÖRÜNÜR

Mü'min kişinin sıfatlarından birisi de, al-danıcı ve bilmemezlikten gelici olmasıdır. (10) Mü'min, feraseti bilmez değildir ve aldanmaz da, fakat öyle görünür. Onu, hemen hemen herkes aldatır. O da, herkese aldanır. Çünkü, şerri bilmez, mekir ve tiiyle sahibi de değildir ve bunları da bilmez. Selâmet sadedi ve kalb-i selim sahibi oluşu, onun bu gibi şeyleri bilmesine ve yapmasına müsaade etmez. Yalnız şu var ki, bu gibi hiyle ve fesad sahiplerine, onlar gibi hiylelerine mukabele caizse de, Hazreti Ömer (r.a.) gibi olmak ve onun hiylesini anlamamış gibi görünmek daha evlâdır. Zîrâ, Haz-ret-i Ömer (r.a.) Allah yolunda görünüp hiyle edenlere bilmemezlikten   gelerek   aldanırlardı

(10)  Camiu's-Sağtr,  c. 6/9149.

ve onları hiylelerinden dolayı mahcub etmezlerdi. Onlara duâ edip acımak ve iyi bir insan olmalarını Hakk'dan istemek en iyisidir.

Mü'min kardeşliğinin sıfatlarından birisi de, karşısına çıkan kimsenin sıfatına bürünüp Öyle görünmesidir. Meselâ, bir köylüye, bir san'atkâra, bir işçiye, bir memura, bir kadına hallerine göre muamelede bulunmak, herkesin istidad ve kâbiliyyetine göre konuşmak ve hareket etmek de, ehl-i kemâlin hal ve hareketleridir. Nitekim, bir câhile, bir köylüye, ilimden, mantıkdan, hendeseden, mimarlıkdan, kimyadan ve sair ilimlerden bahsetmek, ne kadar acâib ve yersiz ise, yine ilm-i beyân, fesahat ve belagattan bahsetmek de öyle değil midir?.. Öyle ise, herkesin haline göre konuşmak, hareket etmek, boyasına göre boya, suyuna göre su vermek en güzel bir harekettir.

Mü'min aynı zamanda kerîmdir. Yani ahlâkı çok güzeldir. İyilik ve ihsan sahibidir. Ah-lâk-ı hasenesi çok olan kimse kerîmdir. Fâcir ise, bilâkis fâsık manasındadır. (Habbün leîm) dir. Yani, yeryüzünde fesatla meşguldür. İşi gücü fesathkdır. Mü'min ise, fesattan bahsetmek bile istemez. Zîrâ tabîati ona müsâid de-

24/Mü'minlerin Vasıfları

ğildir. Bu hareketi onun cehlinden nâşî değildir. Fâcir ise, hıyaneti âdet edinmiştir. Şer işlerle meşgul olmayı kendisine san'at edinmiştir. Zîrâ akl-ı kâmilesi de yoktur. O kendisini çok akıllı sana dursun... (Hab) kelimesi, hiyle-kâr ve insanlar arasında fesat çıkaran ve şer işleyen kimseye denilir. Bazı ehl-i lügate göre de, aklını, zekâsını dünyâ işlerinde kullanan kimse, yâni âhiret işlerinden gafil kimse demektir. Cenâb-ı Hak cümlemizi bu gibi eşrâ-rın şerlerinden korusun ve emîn kimselerden, kimseyi incitmeyen hakîkî mü'min ve müslim kullarından eylesin, âmîn, bi-hurmeti seyyidi'l-mürselîn, salavâtullahi ve selâmühû aleyhim ecmaîn.

 

MÜ'MİN HER ZAMAN HAYIR ÜZEREDİR

Hayır Dzere Olmak/25

herhalde ve her zaman hayır üzerindedir.» (11) Daima hayrı sever, hayır işler, kötülükten ka-tiyyen hoşlanmaz. İşinde de, niyyetinde de hep hayır murad eder. Hem kendisine, hem cinsine, hem de bütün insanlar için, mutlaka hayır ister ve hayır murad eder. Son nefesinde bile, canım Mevlâ'ya teslim ederken dahî, Allah Te-âlâ ve Tekaddes hazretlerine hamdederek canını verir. Hayâtı boyunca hep hayır işlerle meşgul oluşunun mükâfatı olarak, Hak Teâlâ hazretleri ona, son nefesinde de hamdetmeyi nasîb eder. Çünkü ölüm, mü'mine bir hediyedir ve bir nimettir. Mü'minin zindanı olan bu fânî dünyâdan ayrılıp, ebedî saadet evi olan Cennet'e kavuşması ve Rabbine şevk ve heyecanla mülâkî olması için, hiç bir zaman dilinden, hamd ve senayı bırakmaz ve Hakk'ın celâl ve cemaline mazhar olur.

Büyüklerden bir zât, ölüm halinde «merhaba ey dostum, bana ganimet olarak geldin, buna nedamet eden ebediyyen felah bulmaz» demiş ve hamd ederek Hakk'a mülâkî olmuştur... elhamdülillah alâ külli hal..,

«Mü'min ve müvahhid, olgun bîr mü'

(11)  Camiu's-Sağîr,  c. 6/9150.

_ 12 — MÜ'MİN VÜCUTTA BAŞ GİBİDİR

«Kemal sahibi ehl-i îmândan bir mü'min, ıvücuddaki baş mesabesindedir. Baş vücudda ne kadar kıymetli ve ehemmiyetli ise, ehl-i îmândan bir mü'min, diğer mü'min kardeşleri için aynıdır. Hiç farkı yoktur.» (12)

Teşbih başa olduğuna göre, başda göz, kulak, ağız, burun gibi, çok kıymetli, baha biçilmez azalar olduğu gibi, insanın asıl insanlığı göz veya kulağı değil belki akıl, zekâ ve hâfıza-sıyladır. Bu da, beyin dediğimiz, baş aksamı içinde, saklı olan bir cevherdir ki henüz insanlar bunları çözememişlerdir. Ufacık bir eksiklik nasıl insanı zıvanadan çıkarıp, deli yapıyor. Artık havvanların bile yapamadıkları akla, hayâle gelmeyen şeyleri yaparak maskaraya dö-

(12)   Camiu's-Sağîr,  c.  6/9151

Vücudda Baş Gibi Olmak/27

nüyorlar. Bunların yerleri de tımarhane oluyor. Şimdi iyi düşün. Seni yaratan Hâlık-ı Zü'l-Celâl hazretleri her şeyi yerli yerinde, gayet güzel bir intizam dahilinde yaratmışdır. Bunun kadir ve kıymetini iyi bil. Allah Celle Ce-lâlühü hazretlerinin kuvvet ve kudretini iyi tanı ve emirlerinden dışarı çıkmamağa çalış.

Bundan dolayıdır ki, ehl-i îmândan olan bir mü'min, diğer bir mü'min kardeşi için elem çeker, onun elem ve kederine ortak olur, her derdine iştirak eder. Hepsine bir çare aramağa çalışır. Ondan ötürü uykusu kaçar, tâ kardeşi o ızdırabdan kurtuluncaya kadar, bir vücud, bir cesed, bir aile efradı gibi çırpınır. Onu her türlü maddi ve manevî ıztırablardan kurtarmağa çalışır. Bir cesedin, başda olan bir rahatsız-lıkdan dolayı nasıl uykusu kaçarsa ve bütün vücudun adetâ hastalık ve ıztırab içinde olması gibi, mü'min olan kimseye de böyle olmak yakışır. Mü'min kardeşi için ıztırab duymayan, ancak karnını ve midesini düşünüp, yalnız onlar için çalışan ve cemiyetle ilgisi ve alâkası olmayan bir mü'min de, işte o kadar mü'min-dir...

Külfeti Az Olmak/29

13 —

MÜMİN BAŞKASINA KÜLFETİ AZ OLAN KİMSEDİR

«Hakîkî mü'min, kardeşlerine külfeti, zahmeti, eziyeti ve ihtiyacı az olan kimsedir.» (13) İnsanlar daima biribirlerine her zaman muh-taçdırlar. Fakat en iyisi, başkalarının ihtiyaçlarına koşup, kendi ihtiyacını unutmak ve onlara yük olmamaktır. Bununla beraber mü'minin şâmndandır ki, diğer mü'min kardeşlerine yardımı çok olsun, bıkmak ve yorulmak bilmesin.

Mü'min îmân mertebelerini kemâliyle müşahedeye müştak ve meyyal olduğundan, gaybî olan nuru ayan beyan görür ve Cennet'in cemalini ve güzelliğini apaçık olarak müşahede eder. Bununla beraber, dünyânın fâniliğini ve bütün çirkinliğini de hem bilir, hem de görür. Onun için, dünyâya âit ihtiyaçlarını son derece kısaltır. Kimseye yük olmamağa çalışır. Zira dünyâ rahatlığını teminde, haramlara

(13)  Camiu's-Sağîr, c. 6/9153.

ve şüphelere düşmek korkusu vardır. Faizler ve alış-verişlerde hiyle, hud'a, yalan, yemin, va'ade ve ahde vefasızlık, emânete riayetsizlik gibi, müslümanlığa yakışmayan pek çok çirkin şeylerden de kurtulmuş olur ve hem de, âhiret için ibadet ve tâate, zikir ve fikre bol bol vakit bulur. Oruçlar tutar, namazlar kılar, Kur'an okumağa fırsat bulur. Bu sebepden, birçok mubah olan şeyleri terk eder, külfetten kendisini kurtarmış olur. Her ne kadar İbn-i Cevzî bu hadîsi, mevzuatında zikretmişse de, İmâm Beyhakî'nin, diğer bir tarîkden vâki' rivayeti ile bu hadîs kuvvet kazanmışdır.

MÜ'MİN HALK İÇİNDE HAK'LA BERABERDİR

«İnsanların arasına karışıp, onlardan gelen  ve cefâlara sabreden ve o ezâ ve cefâlara

30/Mü'minlerin  Vasıfları

mukabele etmeyip sabreden mü'min, insanların arasına karışmayıp, uzlette kalan ve onlardan gelen ezâ ve cefâlara tahammül edemeyip, feryâd ve figan eden mü'minden hayırlı ve ef-daldir.» (14) buyurulmuştur. Sabrm en büyüğü, insanlardan gelen musibetlere ve ezalara sabırdır, demişlerdir.

Sabrm ehemmiyeti, lüzumu, kıymeti Sabır kitabında   zikrolunduğundan tekrarına   lüzum görülmemiştir.   Musibetler yapılan   günahların neticesi ve    Allah Teâlâ tarafından   bir ukubettir, bir cezadır. Yâ günahların afvma veya, kendisinin mütenebbih   olup,   tevbekâr olmasına sebep olur. Onun için, sabah akşam daimî surette istiğfarı dilinden bırakma, hele sey-yidi'l-istiğfârı hiç unutma. Ve daima insanlar arasında, onlara iyi örnek ol.   Güzel  hallerine bak ve sözlerim dinle. Kötü ve bâtıl sözlerini katiyyen duyma. Daima iyiliklerini söyle. Kötü ve bâtıl hareketlerini asla   zikretme  ve böyle olmağa çalış. Lâkin zamanın bilgin ve fıkıh âlimi   geçinen,   ahlaken   düşük,  Allah  Teâlâ'nın emirlerine uymayan, sünnet-i seniyyeye sarılmayan, cemâate  devam  etmiyen,  kimselerden

(14)   Camiu's-Sağîr, c. 6/9154.

Halk İçinde Hak'la Beraber Olmak/31

de herhalde uzak kalmak ve sakınmak gerek-' dir    Zîrâ    bu    gibi    insanlardan    çok    zararlar   gelebilir,   her   kötü   hastalık   gibi    kötü ahlâk da sâridir, geçicidir. Onun kötü huylarından bir kısmının farkına varmadan insana geçtiği görülmektedir. Meselâ, sarhoşla düşüp kalkan bir insan, hiç sevmediği içkiyi, bir gün bakarsınız ki içmişdir ve alışmışdır.  Kumarbazlar da, hırsızlar da böyledir. Bunlarla ülfet ve ünsiyet nasıl fena ise, her türlü kötü huy sahibi ile ünsiyet de böyledir. Bir insanın kim olduğunu anlamak için onun  görüşüp konuştuğu,   düşüp   kalkdığı   insanlara   bakmak   kâfidir. İyi insanlarla, kâmil, fâzıl, âlim ve olgun kimselerle düşüp kalkanlar, herhalde iyi ve bunun aksine sarhoş, kumarbaz, yalancı, hiyleci, hırsız, câhil kimselerle görüşenler de, tabiî olarak ona göre numara alırlar. İnsanlar birbirinin aynası olduğu gibi, kaide olarak iyilerle görüşenlerin iyi, kötülerle düşüp kalkanların kötü olmaları memuldur. Bazan aksi sudur etse dahî kaideyi bozmaz derler. Bu cihetten olsa gerektir ki, nafile haccın, nafile sadakadan efdal olduğu da zikredilmişdir. Çünkü, hac esnasında   bilip   bilmediği   birçok   kimselerle   düşüp kalkmak mecburiyetinde kalacaktır.  Hele otobüs yolculuğu olursa,  her kafadan bir ses çı-

32/Mü'minlerin Vasıfları

kar. Sabrı az olanlar için bu yolculuk bir felâket olur. Sabırlılar için de, nimet üzerine nimettir.

Hüccetü'l-İslâm'da, insanların arasına karışmak veya uzlette kalmakda ihtilâf edilmiş, uzun uzadıya fikirler beyân olunmuş, hakikatte her ikisinin de lehinde ve aleyhinde hükümler serdolunmuş ise de, tabiî olarak topluluğun birçok faydası olduğu gibi, muhakkak bazı zararları da olabilir. Uzletin, yalnız kalmanın da faydaları çok olsa dahî, bazı zararları da vardır. Âbid ve zâhidler uzleti ihtiyar etmişlerse de, îmâm Şâfî ve  îmâm Ahmed  gibi mezhep sahibi büyükler de, topluma, halka karışmayı uygun görmüşlerdir. Fakat, asıl doğrusu, yine insanların hallerine göredir. Bazı insanlara ih-tilât efdal,  bazılarına da uzlet efdaldir.  Allah Teâlâ'ya   ikbal   eden   ve   huzurda   müstağrak olan kimseler için, uzletin efdal olduğu; helâl ve haramları ve şüpheli şeyleri halka bildirmek ve duyurmak hizmetinde bulunan kimse için de, ihtilâtm   efdal   olduğu  bildirilmişdir. Zîrâ,   Efendimiz   sallallahu   aleyhi  ve   sellem hazretleri, Halid İbn-i Velîd (r.a.) hazretlerini, Amr İbn-i As hazretlerini ve daha nicelerini, âmme hizmetlerinde vazifelendirdiği gibi, Ebâ

Halk  içinde  Hak'la  Beraber Olmak/33

Zer (r.a.) hazretlerine de: «Ben seni zayıf bir kinişe görüyorum, nefsim için sevdiğimi senin için de severim, sen iki kimse arasında emredici olma» diye tavsiyede bulunmuşlardır. Demek oluyor ki, hale göre hareket lâzımdır. Fakat bu devirde, bahusus gençler için, şehvet, şeytan ve nefs-i emmârenin alabildiğine hâkim olduğu bir zamanda, mümkün mertebe ihtilât-tan uzak olmak evlâ, efdal ve hayırlı olacağını sanırım. Hattâ ihtiyarlara bile. Çünkü, vücudun ihtiyarlamasıyla kötü huylar eksilmez, daimî ve bakidir. Onu ancak teneşir temizler, demişler. Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri cümlemizi afv ve mağfiret buyursun ve Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin şefaatlerine nail buyursun, âmîn. Bihur-meti seyyidi'l-mürselîn ve âlihî ve sahbihî ec-maîn...   

KÂMİL MÜ'MİN BAZI MELEKLERDEN DE EKREMDİR

34/Mü'minlerin Vasıfları

Bu hadis «Kâmil mü'minlerin Allak Tefilâ hazretlerine bazı meleklerinden ekrem» oldu-ğnnu (15,16) bildirmektedir. Zîrâ meleklerde nefis ve şehvet olmadığı gibi, hırs, hased gibi şeyler de bittabi olmaz. Şüphesiz şeytan aley-hilla'ne de onlara musallat olamaz. Çünkü onlar, nurdan yaratılmışdır. Halbuki, insan hiç de öyle değildir. Bir tarafdan nefsi, diğer tarafdan şehveti, hırsı, şeytanı ve onun cinsinden olan münafıklar, hasedciler, kâfirler, hep insanı yolundan alıkoymaya, Hakk'dan uzaklaştırıp, Cehennem'e doğru sürüklemeye çalışanların arasındadır. Bunlarla yaptığı ve yapacağı mücâdelelerin mükâfatı, elbette kendilerinde bunların hiç biri olmayan meleklerin bazısından ekrem ve efdal olacağından şüphe yoktur. Onun için, mü'minlerin havâssı, meleklerin avamından efdaldır, demişlerdir.

Hasan Basrî (k.s.) hazretleri olsa gerek, «Eğer mü'minler günah işlememiş olsalar, me-lekût-ü semâvattaki melekler gibi, uçarlardı» demişdir. Lâkin, Cenâb-ı Hak onlan, günahları dolayısıyla, bundan men eyledi.

(15)   Camiu's-Sağîr, c. 6/1957.

(16)   Ramuz'ül-Ehadîs,  s. 231/2.

Bazı Meleklerden  Ekrem  Olmak/35

İbnrl-Arabî (r.a.) demişdir ki «hakâyık-ı âlem, insana münhasırdır. İnsan, âlemden ancak ufaklığı ile ayrılmışdır. Bu âlem iki kısım olup, biri kemali kabul etmez olduğundan yaratıldığı hal üzere kalır. Birisi de, kemali kabul eder ve bunda Cenâb-ı Hakk'm Celâl ve Cemal sıfatları tecelli eyler ve bu sebepden, Allah Teâlâ'ya her bir hal üzere ekrem ve efdal olurlar...»

— 16 — MÜ'MİN MÜMİNİN KARDEŞİDİR

«Mü'min dinde, mü'minin kardeşidir.» (17) Böyle olunca hakîkî nesep kardeşiyle olan münâsebeti gibi olmalıdır. Hattâ, daha fazla olması lâyıkdır %7e lâzımdır. Bu sebebden, kardeşi sevmek, ona iyi görünmek, safî olmak ve onu, kendini ve öz kardeşini koruduğu gibi, mazarratlardan korumak, hep kardeşliğin iktizasındandır. Bu kardeşlik, Resûlullah sallallahu aley-

(17)   Camiu's-Sağîr,   c.     6/9156.

36/Mü'minlerin  Vasıfları

hi ve sellem efendimiz hazretlerinin Medîne-i Münevvere'y.e geldikleri vakit, Eshâb-ı Kiram arasında    yaptığı    kardeşliğin    altındadır.    O kardeşliği, dünya bir kere görmüşdür, bir daha görmesi belki Cennet'te nasîb olur. Çünkü bu kardeşlik, Mekke'den gelen ve her şeyini orada bırakıp, sırf İslâm aşkıyla hicret eden, Mekke'li muhacirlerle, yerli Medine halkı ki bunlara, İslama yardımlarından dolayı (Ensâr) denilir;- bir Mekke'li muhacir   ile   bir   Medîne'li ensâr  arasında  yapılmış ve ehl-i Medine'den, olan ensâr, derhal Mekke'li muhacir kardeşine, hemen her şeyini teslim ederek, tam bir kardeş muamelesi yapmışlarsa da, ehl-i Mekke (muhacirler) kendilerine gösterilen bu insanî kardeşliğe çok teşekkürle birlikte, onlardan çarşı ve pazarı öğrenip, hemen ticârete başlamışlar ve kardeşlerine fazla yük olmayıp, az bir zaman sonra hepsi, büyük ticâret sahipleri olarak,   başka   muhtaç   kimselerin   yardımına koşmuşlardır. Muhacirlerden    (Mekkelilerden) Abdurrahman   İbn   Avf (r.a.)   ismindeki   zât, bir Şam seferinden gelen ticâret mallan yüklü develerinin hepsini birden, Medine fukarasına, develeriyle birlikte hediye etmişler. İşte sana kardeşlik  misâli,  bak bakalım  bizim  müslü-manlığımızla mukayese edebilir misin?

Mû'min Mü'minin Kardeşidir/37

Bununla beraber insan, kusurdan halî ola-nuyacağından, kardeşinde gördüğü bazı kusurları, münâsip bir zamanda, münâsip bir lisanla, hem de tenhâ bir yerde anlatmağa başlar ve nasihatini yapar. Hatâ ve kusurları söylemeyi aşikâr ve alenî yapmak câhillerin hareketidir. Faydadan çok, daha zararlı olur. Ha-sed, kin ve adavet gibi çirkin, bazan da, mukabele ve mukavemet neticesinde kavgalar da zuhur edegeldiği görülmüşdür. Onun için, na-sîhat eden kimselerin, mutlaka nasihatlerini, tenhâ bir yerde hem de münâsip bir lisanla, biraz da kendi noksanlığını misâl vererek, onu kendinden soğutup uzaklaştırmayacak bir şekilde söylemek iktizâ ettiğini bildirmişlerdir. Herhalde nasihate hepimiz muhtacız. Hep bir-birlerimizi iyi gözleyerek, zorla değil nasihatle irşâd etmeğe çalışmamız, hem dînimizin emri hem de, dünyâ ve âhiretimizin saadet ve selâmeti için gerekli olduğu bildirilmektedir. Feyyâz-ı Mutlak hazretleri, cümlemize bu iyi ve güzel ahlâklarla ahlâklanmak nasîb buyursun, âmîn...

— 17 —

MÜ'MİNİN EN ZAYIFI KÂFİRDEN ÜSTÜNDÜR

îmânın fezâili o kadar büyükdür ki. onu tarife gücümüz hiç bir şekilde yetmez. Güneşin önünde yıldızlar nasıl kayıb olursa, îmânın önünde de, hiçbir şey duramaz. Ehl-i îmânın, her ne kadar büyük küçük, kusur, kabahat ve günahları olsa dahî, o îmânları sebebiyle, yine Cennet'e girecek ve Hakk'm sonsuz lütuflarına mazhar olacaklardır. Küfür ehli ise, ne kadav iyi kimseler olsa dahî, meselâ bizlere, elektriği, tayyareyi, radyoyu, telefonu ve sair bunlar;: benzer bu günün çeşitli fenlerini, îcâd etmek',1 insanlığa çok mühim hizmetleri olsa dahî. (bunların hepsi teferruattır,) asıl olan îmândır Yaratılışımızın sebebi hikmeti, Hakk'ı bilmek ve ona şirk koşmamakdır. Kâfir ise, asıl olan bu

(18)  Camiu's-Sağîr, c. 6/9157.

Kâfirden Üstün Olmak/39

nimetten mahrum olunca, diğer teferruattaki hizmetleri, hiç makbul olmaz. Bilakis Cenâb-ı Hak onlara, bu kadar üstün bir akıl ve zekâ vermişken, onu bilmeğe ve îmân etmeye kullanmadıkları için, azâblan da iki kat olsa gerektir. Onun için bazı kâfirlerin, bazı iyilik ve ihsanlarına aldanıp da onu övmek, büyük; hem de afvolunmayan bir hatâdır. O ne kadar iyi olursa olsun, küfür zulmeti ona yeter ve artar ve ebediyyen Cehennem'de kalmasına da se-bepdir. Buna dikkat et ve sakın unutma ki, kâfirin yolunu sakın beğenme ve onların peşine aman, sakın takılma, onların her balında bin zehir vardır; sonra çıkar kokusu. Aman yavrum, sen Peygamberini iyi öğren ve onu her-şeyden çok sev, yolundan zerre kadar ayrılma. Çünkü dünyânın ve âhiretin saadeti ve selâmeti ondadır, vesselam...

İşte bu sebeblerden nâşî mü'min, dünyâda kendisine isabet eden hatâ ve kusurlarla mü-âhaze olunmaz ve levm edilmez. Ancak levm edilecek ve müâhaze olunması lâzım gelen kâfirdir. İşte sana insaf dersi... Hakkullâha ve Hakkun-nâsa riâyetin, ne demek olduğu anlaşılır sanırım. Hemen hemen bütün iyi ahlâklar, bu mü'min ve müslim hadîslerinin içinde mevcut olup, bunların hilafı da, tabiî kötü ve günah

 Vasıfları

şeyler olacağı anlaşılmaktadır. Hemen Cenâb-ı Hak, cümlemizi ve cümle Muhammed sallalla-hu aleyhi ve sellem ümmetini ilimleriyle âmil, kâmil, olgun, mü'min ve müslümanlar zümresine ilhak buyursun, âmîn, bihurmeti seyyidi'l-mürselîn, salâvâtullâhi ve selâmühû aleyhim ecmaîn...

— 18 —

MÜ'MİN ÜMMİ DE OLSA AKL-I SELİM SAHİBİDİR

Mü'min kişi gayet akıllıdır. O mekteb, medrese dahi görmese, îmân nuruyla, aklı her-şeye erer. Aynı zamanda fatîndir. Yani, hâzık-dır, Biz bazı doktorları, çok hazık bir doktor diye medh ü sena ederiz ya, işte mü'min de öyledir. Fetânet de, imansızların akıllarının ereme-diği şeyleri, havas basiretinin, yani iç gözlerinin keskinliği ile iyiyi, kötüyü çabuk ve pek güzel bir şekilde temyiz (ayırma) kabiliyeti demekdir. Bu haslet ancak îmân ehline mah-

(19)  Camiu's-Sağîr, c. 6/9158.

Akl-ı Selim  Sahibi  Olmak/41

susdur. Meselâ, kâfirlerin ve dinsizlerin bugün her çeşit, akla, hayâle gelmiyen bilgi, san'at ve maharetleri vardır. Vardır amma, ne yazık ki Hak ile bâtılı ayırdedecek bir kâbiliyyetleri olmadığından, elleriyle yaptıkları o putların karşısında âyin diye yaptıkları sapıklıkları bile görüp anlamıyorlar da, papazların sözlerine aldanıp, Allah'a ibâdeti bırakarak, putlara tapıyorlar. Bundan daha ahmakça hareket olur mu? Onun için mü'min fânî olan dünyâsına değil, ebedî olan âhireti için çalışır. Âhiretini yıkıp, dünyâsını imâr. etmek istemez. Mamafih, dünyâ nimetlerinden de mü'min mahrum olmuş değildir. Kâfirler onlar için köle gibi çalışır. Hem de âhiretlerinden mahrum olurlar. Mü'minler de onların yaptıklarından, âhiretle-¦rini yıkmadan faydalanırlar.

Mü'min, aynı zamanda (Hazir)'dir. Muğlak olan sözleri ve işleri pek güzel çözer. Müteyakkızdır. Sonu, akıbeti zararlı olan şeylerden sakınır, kaçar. (Fatîn-Fetânet), sür'atle idrâk ve intikali olan zeyrek akıl ve zihin sahibi, ziyâde fikirli, dikkatli kimseye denir ki bütün bunlar hakîkî mü'minin vasıflarıdır. Öyle değil mi yâ? O Eshâb-ı Kiram ve tâbi'în devirlerindeki insanların, ne sanayide ve ticârette ne de as-

42/Mü'min!erin  Vasıfları

kerlikte, bilgi ve maharetleri vardır. Fakat, o devrin en mükemmel bilgilerine, ticâret, san'at ve askerliğine vukufu, mehâreti ve teçhizatına mâlik ve sahib olan Roma İmparatorluğu ile İran devletinin, bu mü'minler ve müslümanlar karşısında, nasıl âciz bir hale düşüp, teslim oldukları, nihayet memleketlerini bırakıp kaçtıkları inkâr kabul etmez. Tarihî hakikatler meydandadır.

İşte mü'minler basîretle bakıp, işlerini sağlam kazığa bağlayan ve akıllıca hareket eden basiretli kimselerdir ki gaflete ve tuzağa düşmezler. Kuşlar gibi, bir yemi alıncaya ka- | dar başını kaldırıp birkaç defa etrafını kontrol ! ederler. Nebiyy-i Muhterem sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, ümmetini iıe güzel bir şekilde ve hem de tek bir kelime ile nasıl irşâd buyurmuşlardır: «Mü'minin, akıbetinin kötülüğünden, sû-i âkibetten, sû-i hatimeden, daî-mâ korku üzerinde olması lâzım geldiği» bildi-rilmişdir. Hemen Cenâb-ı Hak, cümle işlerimizde, akıbetini kontrol edip dünya ve âhıret saadetini temin eden kullarından eylesin, âmin...

Deylemî (r.a.) hazretleri (Müsned'i-Fir-devsî) adlı kitabında, ayrıca şu hadîsi de yazmıştır:

Akl-ı Selim Sahibi Olmak/43

«Mü'minler, şüpheli şeylerde tevakkuf ederler, oraya girmezler. Sebatkârdırlar, ace-je de etmezler. Çünkü acele şeytandandır. Âlimdir, şübehâttan son derece korkar, kaçar. Münafık ise, bunun aksine, insanları daima inciten, şübheli şeyleri ve haramları, durmadan, düşünmeden yapan, gece odun taşıyanlar gibi, nereden kazanıp nereye verdiğini hesaplamayan ve eehmmiyet vermiyen kimsedir. Sakın siz böyle olmayın» buyurulmuşdur. Cenâb-ı Hak bizleri Cenâb-ı Hakk'a hizmet edip, bâtıldan uzak kalan kullarından eylesin âmîn.

— 19 —

MÜMİNDE, CENAB-I HAKKIN  TECELLİSİ HER AN BAŞKADIR

1 Mü'min kişi, haddi zâtında çok kolaycı ve âsâncı, aynı zamanda vakar ve sükûnet sahibi, işlerinde aceleci değil, düşünerek, teenni ile hareket eden yumuşak huylu, sert değil, mülâ-

(20)   Camiu's-Sağîr,  c.  VI/9159.

44/Mü'minlerin  Vasıfları

yim tabî'atli, taassup ve inat şaibesinden uzaktır. Huşunete ve sertliğe düşmandır. Bu yumuşaklığı ve mülâyemetinden nâşî, onu ahmak sanırlar.   Bunda  makâm-ı tekvine işaret vardır. O hal, sâlik bir kulun halinde tecellilerle, çeşitli olur. Cezbe ile sülük halinde vâki olan tecellîlerin değişik hallerinde, sebat ve ubûdiyyetin • müstakim olmasından nâşî, kendisini ma'rifet-i ilâhîye uyduran ve ona göre hareket eden kimsedir. Bundan dolayı günde yetmiş renge girer. Vâki olan tecellîlere uyar. Münafık ise, bu isti-dâd kendisinde olmadığından, doksan sene dahî olsa, aynı hal üzere kalır, değişme bilmez, inadı inaddır. Çünkü tecellîleri mahcupdur, hicablı-dır, mânidir, tecellî kabul etmez. Bu tecellîlerden  haberleri   olmayan   zavallı   kimseler   de, bunları bilmedikleri ve görmedikleri için, noksanlık addederler. Halbuki ne kadar yanılmaktadırlar.  «Hergün  o  yeni bir îcaddadır»  (21) âyet-i  kerimesinden,   Cenâb-ı Hakk'ın  her an için tecellîsinin ayrı olduğunu bilmek gerektir. Cenâb-ı 'Hakk'm ism-i   şeriflerinden,   biz ancak doksan  dokuzunu  biliyoruz. Hadd-i zâtında, kim bilir ne kadardır. Meselâ, büyükler, velîler bunun binini bilirler. Her semâdaki me-

(21)   Rahman Sûresi, âyet: 29.

Cenâb-ı  Hakk'ın Tecellisi/45

lekler de, beş binini bilirler. Ondan sonrasını ancak, Allah Teâlâ hazretleri kendi bilir. Her esmâ-i şerifin tecellîleri, Gaffar ve Kahhâr, Kâbz ve Bâsıt isimlerinin tecellîleri, Hafız, Rafı, Muîz isimleriyle Mübdrile Muîd isimlerinin tecellîleri şüphesiz hep ayrı ayrıdır.

Cenâb-ı Hak cümlemizi afv buyurup, Gaffar, Settâr, Rahman, Râhîm, Lâtîf ve Muhsin sıfatlarıyla tecellî buyurduğu kullarından eylesin, âmîn.

— 20 — MÜMİN HATASINI HEMEN TAMİR EDER

Mü'min kimse, vâki olan her hatâsına, hemen nadim ve pişman olarak teessüf edip, derhal tevbekâr olan kimsedir. Bu hatâların çokluğu, her zaman tevbe ettikçe, günahlarına mu-sîr sayılmaz. Dîninde, ma'siyetler sebebiyle hasıl olan yaraları, yırtıkları derhal tevbesiyle telâfi eder; yırtılan esvapları derhal dikmek veya yamalamak gibi. Yamasız ve yırtıksız, temiz ve ütülü esvab tabîi pek güzel amma, es-

46/Mü'minlerin   Vasıfları

vablar bazı kazalar sebebiyle yırtılıp sökülür.] Hemen, bu yırtıldı veya söküldü diye atar mı-! yız, hayır, mümkün mertebe tamir eder, îcab-ederse örücüye verir veya yama koymak suretiyle işi idare ederiz. İşte bunun gibi hatâlar, günahlar, kusurlar da, tevbeler ile telâfî edilir. Bundan dolayı, insanı levm etmenin doğru olmadığı, evvelki hadîs-i şerifde zikr olunmuş-du. Kâmil insanlar, böyle kimseleri ye'se dü-şürmezler,   saîdlik   ve   saadet   derecelerindei» mahrum etmezler. Bunun için sa'îd, tevbe v< nedamet üzere vefat eden kişidir buyurulmuş-dur. Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri bizle-l ri de, hakîkî tevbe ve nedametle, zikir, teşbih, kırâ'at-i Kur'ân, namaz, niyaz, îmân ve İslâm üzere âhirete göçen kullarından eylesin, âmîn bi-hurmeti seyyidi'l-mürselîn sallallahu aleyhi ve sellem.

Bir insan ne kadar kirlense, pislense, o kiri ve pisliğinden nâşî insanlıktan çıkmaz. Olsa olsa pis insan, kirli insan derler. Fakat ne zaman ki bir hamamda güzelce yıkanır, tertemiz olur. Bir de temiz çamaşır giyince, nasıl eski haline döner ve güzel bir insan olursa, mü'min de, günahları sebebiyle hemen kâfir olmaz. Küfre düşmedikçe, helâli haram, haramı helâl

Hatasını  Tamir  Etmek/47

telakki etmedikçe, hattâ küfürden   bile   tevbe edip dönse, yine ehl-i Cennet olur. Bu sebeple tecellîlere çok  dikkat et,  kimseye  kem  gözle bakma. İnsan kendisinin hangi tecellî üzerinde can   vereceğini   bilemez.   Akıbet   meçhuldür. Kulların kalbleri, yâ Celâl veya Cemâl tecellîleri arasındadır. Bu da her an değişebilir. Ba'-zen celâl cemâle, cemal de celâle döner. Onun için herkese iyi gözle bak...

— 21 — MÜMİNİN HER HALİ FAYDADIR

Mü'min kimse, her ne kadar fakîr ve zayıf dahî olsa, yine herhalde menfe'attir, yani herkese her cihetten menfe'ati dokunan kimsedir. Hiç bir suretle kimseye zararı dokunmaz. Herkesin menfe'atini ister ve menfe'ati için çalışır. Kimsenin de zararını istemez.   İşte hakîkî mü'-

(23)  Camiu's-Sağîr,   c.  VI/9161.

48/Mü'minlerin Vasıflan

min böyle olur.  Bu gibi insanlarla,  şayet bir yolculuk yapsan, menfe'at görürsün.•>Sana faydası dokunur, yükü olmaz. Her zaman canı bahasına seni gözetir. Eğer onunla her hangi bir iş için müşavere edip, fikrini, re'yini alsan, sana faydalı olur. En güzel bir şekilde sana beyanda bulunur. Kendi canı için nasıl yapılmak doğru ve güzel ise, sana onu anlatır ve faydalı olmağa çalışır.

Keza, bunlar gibi, onunla bir ortaklık yapacak olsan, büsbütün faydalı olur. Kendi hakkından feragatle, senin menfe'atine çalışır. Ortağı genç ise, onun paraya ve mala daha çok İhtiyacı vardır diyerek, kendi hakkından ona verir. Eğer ortağı yaşlıysa, artık bu adam bundan  sonra  çalışamıyacakdır, binâenaleyh  ona yardım borçdur diyerek, yine haklarından feragatle ona yardım eder.

Mü'min kişi her bakımdan, her şeyden ve her hususta, menfe'atten başka bir şey değildir. İşte böyle bir mü'min olabilmek devletini, Ce-nâb-ı Hak cümlemize nasîb eylesin âmîn. «İnsanların hayırlısı, başkalarına faydası dokunandır; insanların şerlisi de başkalarına zara' verendir.» hadîs-i şerifinin hikmeti böylece meydana çıkmış olur.   Çünkü,   nâsın hayırlısı

Faydalı Olmak/49

demek, olgun ve kâmil bir mü'min demektir. Böyle olunca da, elbette faydalı bir insan olur. Herkese zararı dokunan insan da, insanların şerlisidir. Bu gibiler insanların en kötüsü ve adîsi demektir. İnsan kılığmdaki canavarlar aibi... Allâhü Celle ve alâ hazretleri, cümlemi-zi, hayr-ünnâs olan kullarından eylesin âmîn Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücûd hazretlerinin, o kadar çok tecelliyâtı vardır ki, saymak ve hu-dudlandırmak mümkün değildir. Önün için, her insan Cenâb-ı Hakk'ın ayrı ayrı bir tecellîsine mazhardır. Eğer hep bir tecellînin mazharı olsalar, dünyânın hiç tadı olmazdı. Nitekim, kullarının herbirine ayrı ayrı san'atları, ticâretleri, bilgileri, muhitleri, beldeleri sevdirme ile tecellî buyurmuştur. Onun için herkes iyi veya kötü, kolay veya zor, paralı, parasız işlerde dağmık olarak, seve seve çalışırlar ve oldukları yerden ve işlerinden memnundurlar. Amma sıcak veya soğuk muhîtler, dağ veya tepe olsun; bulunduğu yerde razı olup, çalıştığı iş-de sebat eder. Eğer herkes bir san'ata, bir ticâ rete veya bir bilgiye atılsalardı, hep aynı iş veya san'atı yaptıkları için, pek çokları muattal kalacak, bu yüzden dünyânın terakkiyâtı ve medeniyyeti de elbette bugünkü gibi, her sahada gelişmiş ve ilerlemiş olmıyacaktı.

F. 4

50/Mü'minlerin  Vasıflan

Demek ki, hepsinde Cenâb-ı Hakk'm ayrı ayn hikmetleri ve tecellîleri vardır. Kula düşen hemen her haline razı olmasıdır.  Cenâb-ış Hak cümlemizi, razı olduğu amelleri üzerinde I can veren kullarından eylesin, âmin...

— 22 —

MÜ'MİN ŞİDDETLİ VE HİDDETLİ DEĞİLDİR

 ""      "fi''

(Camiu's-Sağîr, c. VI/9159)'daki hadîs-i şeriîde geçen; mü'min, heyyin, leyyin, kelimeleri burada cem' olarak gösterilmiş. Bil'umum mü'minlerin muttasıf olmaları lâzım gelen, bu iki sıfat hadd-i zâtmda çok mühimdir. Zîrâ sertlik, şiddet, hiddet, gazap, belki bir insanı kendi maksud ve emellerine ulaştırsa dahi sonu yoktur ve gelmez. Çünkü, her mahlûkta olduğu  gibi,  bahusus insanların bu  gibi çirkin

(24)  Camiü's-Sağtr, c. VI/9163.

Hiddetli Olmamak/51

huylara karşı bir nefreti, bir kini, bir hoşnutsuzluğu vardır. Bazen zafiyyeti sebebiyle inkı-yâd etse, sever gibi görünse dahî, bunlar içten değildir, gösteriş ve idaredir. Yoksa, hiç bir kimse, şiddete, hiddete tahammül edemez, mukabelede bulunur. Bu da binnetîce ayrılıklara, darılmalara hattâ, kavgalara ve bazan belki de ölüme kadar da sürüklenir. Halbuki, İslâm'dan, îmândan beklenen de şüphesiz bu değildir. İslâm ve îmân, insanların saadeti ve selâmeti için gelmiş bir dindir. Öyle olunca, câmi'asındaki insanların, en güzel şekilde yaşamaları için gereken en iyi huylan onlara tavsiye buyurmuş, onlarla tehalluk edip, ahlâklanma neticesinde de Cennet'le tebşir buyurmuşlardır. Tabîi o canım güzel Cennet ki, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve işitmediği hattâ gönüllerde bile, hatır ve hayâle gelmedik, sayısız^tü-kenmez, bozulmaz, kokmaz, her lokması, her yudumu ayrı ayrı lezzetlerde, çeşit çeşit nimetler işte bu güzel ahlâkların sahipleri olan kimselere va'd buyurulmuşdur. Orada ebedî olarak, ölümsüz, her kederden, gamlardan, rahatsızlıklardan ârî olarak, bir de üstelik Hak Sübhânehü ve Teâlâ hazretlerinin cemâlini görmekle müşerref olacaklardır.

İşte bu kısa ve envâ-ı çeşit felâket ve gam-

52/Mü'minlerin  Vasıflan

larla yoğrulu olan ve nihayet ölümle sona! eren bu dünyânın aldatıcı hallerine kanmayıp, varlığının sahibi ve onun sevgilisi Resulü Ekrem Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin gösterdiği, en güzel ve ma'-kul yoldan ayrılmayıp, biraz sabırlı-, biraz da metanetli olarak, o güzel huyları elde etmekle, Cennet ve cemâl-i ilâhiyeyi müşahedeye nail olunması gerektiğinde hiç şüphe yoktur...

Heyn ve leyn kelimeleri hakkındaki ma'-| lûmât, dört hadîs evvel zikr olunmuş olduğun-! dan, tekrarına lüzum görülmemişdir. Yalnız şul var ki, yumuşaklık, uysallık, uygunluk, suhulet, mülâyemet, hep dünyâda ve dünyâ işlerine] aittir. Yoksa, dinde ye dînî hususlarda bunla-1 nn hiç birisine cevaz ve imkân yoktur. İnsanı dünyası için yumuşak olur lâkin dîne gelince, F ondan bir dağ gibi kımıldamaz, bir çelik gibi dayanıklı, bir mermer gibi sert, kopmaz, ayrılmaz bir bütündür.   Onun için   Hazret-i Ömer (r.a.) buyurmuşlar ki: «Ben, dinde bir taşdan katıyım.»

Bazı büyüklerimiz de buyurmuşlar ki, «Dağlan oymak, delmek, koparmak, mümkündür. Lâkin, mü'minin dininden îmânından zerre kadar bir şey koparılmaz ve kopanlamaz.»

Hiddetli Olmamak/53

Hiç bir mü'min, dinden asla bir fedakârlık yapamaz. Evet malını verir, hattâ canmı da ve-!İr, amma dininden asla bir şey veremez. Bu, yumuşaklık, suhulet, müsamaha, dünya hayırlarına inkıyâd edip, onlara koşmak ve muâme-lât-ı dünyeviyesinde istediği kadar müsamahada bulunmak, tıpkı bir devenin haline benze-iilmişdir. Arabın, en meşhur ve güzidesi olan bu hayvan, hilkati ve tıyneti iktizası, istenilen yere, bu yer nasıl olursa olsun, i'tiraz etmeden çöker olmasıdır. Yani arzu ve isteğe hemen uy-masıdır. Halbuki bir merkebi, bir köprüden, hele bir tahta köprüden geçirmek ne kadar zordur. Çamurdan gitmez, yokuşu sevmez. Düz yol dururken daracık kenarlardan, tehlikeli yerlerden gitmeye çalışır, lâkin deve hiç de öyle değildir. Onun içindir ki mü'minin halini deveye benzetmişlerdir. Görmez misin ki, devenin ayaklan da nasıl yumuşaktır. Basdıkça yayılır, çölde gayet kolay yürür; diğer hayvanlar, çölde kolay yürüyemezler. Zîrâ, ince kum ayaklarının altından kayar, hele alışmayan insan pek çabuk yorulur. Sonra deve, susuzluğa çok mütehammildir. Hem çok yük taşır, hem de kana'atkârdır. O koca vücudu, az bir hamur ile doyar, çok da zekîdir. Gittiği yolu pek iyi bilir. Ma'lûm ya, Arabistan çölünde, halen de

54/Mü'minlerin  Vasıflan

yol yoktur. Bugün bile, bizim şoförlerimiz yollarını kaybetmektedir. İşte o devirlerde, o ıssız çöllerde, o develer istikâmetlerini tayin edip, mükemmel bir surette, hem de kısa bir yoldan yerlerini bulurlar. Bu sebepden, Kur'-ân-ı Kerîm'de: «Deveye bakmaz mısınız?» (25) diye, gerek onun hilkatindeki acâiblik ve gerekse bu zekâsından, sabrından, tehammülün-den, kanâatinden dolayı darb-ı mesel olmuş-dur. Cenâb-ı Hak, mü'minleri, suhulet ve lîy-netle yâd etmişdir. Bu iki haslet de, ahlâk-ı ha-senedendir.

Kur'ân-ı Kerîm'de, bu iki ahlâk övülerek, Habib-i zîşan sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin bu güzel yumuşaklığı sayesinde, zamanın câhil ve fena kalbli insanları, Allah Teâlâ'-nın, ona verdiği rahmet sebebiyle,' Efendimizin etrafında toplanmışlar ve îmânla, İslâm'la müşerref olmuşlar ve bu din uğrunda, mal ve canlarını feda etmekden de kaçınmamışlardır. Halbuki, eğer Peygamber, sert ve katı kalbli olsaydı, bunların hiç biri olmazdı. İşte fir'avn-lar, o kadar şiddetli hareketlerine karşı bir mu-vaffakıyyet kazanamamışlar, yalnız bu gün on-

(25) Gâşiye Sûresi, âyet: 17.

Hiddetli Olmamak/55

ların hali, bıraktıkları ehramlardan ve târihçe lâ'netlerinden başka bir şeyleri kalmamışdır. 0u misallerden biri de, «yaş olma sıkılırsın, kuru olma kırılırsın,» misâli gibi, Lokman Ha-İrim'in oğluna verdiği nasihate «tatlı olma yutulursun, acı olma atılırsın» vardır ki, üzerinde durulmağa değer hikmetlerdendir. Gerek yumuşaklık ve gerekse sertlik, mezmumdur. «Hareketlerin en hayırlısı ortasıdır» kâidesin-ce, akl-ı selimin de kabul ettiği veçhile, ifrat ve tefrit, herhalde ve her sözde ve fiilde mezmumdur. Her şeyin ortası makbul ve memduhdur. Buradaki yumuşaklıkdan murad da, tabîi ve cibillî olan kalb katılığının ve kasavetinin mukabilidir. Bunun için «İnkıyâd etmesi istendikte, derhal inkıyâd eder» denilmişdir. Bir deve böyle istenildiği gibi hareket ve emre inkıyâd eder, istenilen yere yatar, itaat ederse ki bundan murâd, mü'minin suhuleti ve liyneti de-mekdir ki mü'minlerin ve insanların hacetlerine ve işlerine hizmet edip, Resûlullahm yoluna, emirlerine ve nehiylerine inkıyâd ve itaat etmenin lüzumu için misal kılmmışdır. Cenâb-ı Hak cümlemizi Hakk'a teslim ve inkıyâd eden kullarından eylesin, âmîn ve sallallahu aleyhi ve sellem.

56/Mü'minIerin Vasıflan

— 23 — MÜ'MİN GÖREVİNİ İHMALSİZ YAPAR

Hukûk-u Müslimîne ta'zîm, müslümanla-rın birbirlerinin haklarına ve hukuklarına son derece riâyet etmelerinin lüzumu ve yine birbirlerine merhamet ve yardım etmelerinin yegâne vazifeleri olduğu, fakat bu yardım ve merhametin günah işlerde olmayıp, yalnız hak ve îmân yolunda olması ve selâmı izhar ile, hastaları ziyaret ve mü'min kardeşlerinin cenazelerinde bulunmak, ihtiyaçları halinde, elinden geleni esirgememek ve hizmetçisinden tut da, komşuların, arkadaşların hattâ kendi köpeğinin, tavuğunun dahi haklarına riayet ve emsâ-

(26)   Râmuz'ül-Ehâdls, s. 236/1:0.

(27)   Camiu's-Sağ:îr, c. Vl/9164.

Görevini Yapmak/57

li bütün haklara riayetkar olmaktır. Nitekim, vücudumuzun, çeşitli azalarımızın, her birisinin hizmeti ayrıdır.  Eğer biri hizmetten geri kalsa, vücudumuzun işleri muatal olur. Meselâ, göz görmese, kulak duymasa, el tutmasa, ayak yürümese, o vücudun ne kıymetli olur.   Bunun gibi her azânm vazifesi ayrı ayrı olduğundan, birinin vazifesini diğeri yapamaz. Meselâ, göz görmek için yaratılmıştır. Onda duyma kabiliy-yeti yoktur. Diğer bütün azalarda da böylece vazife taksimi yapılmış olup hepsi kendi hilkati icâbı ne ise onu yapmakla mükellefdir. Bizim de onların kadir ve kıymetini bilip, öylece haklarına hürmet ve riâyet etmemiz, şükrünü îfâ etmemiz nasıl iktizâ ederse, cem'iyyet içindeki vazifelerimiz de böyledir. Câhil, âlimi görünce, ona hürmet ve saygı gösterip, sözlerini dinlemek, ilim ve saadeti taleb ve gafleti terk etmek nasıl vazifesi ise, âlimlerin de câhillere • karşı va'z ve nasihatlerini eksik etmemesi ve onları  gafletten  kurtarmağa  çalışması ve her insanm da üzerine düşen görevi ihmalsiz yapması, tıpkı bir vücuddaki  ahenk  gibidir.  Vü-cuddaki ahenk ve nizâm bozulunca, ne vahim neticeler ve akıbetler doğduğu aşikârdır.

Bunun gibi cemiyetteki ahenk de aynıdır. Herkesin   üzerine   düşen  vazifeyi   dürüst  ve

58/Mü'minlerin Vasıflan                                                      <|

ahenkle yapmaya çalışması îmân ve İslâmiye-tin icâbıdır.   Büyüklere karşı hürmet,   ta'zîm, bahusus anne ve babaya karşı titizlikle hürmet ve  saygıda  mübalağa etmek,  küçüklere karşı şefkat ve merhameti elden bırakmamak, mubah olan ve günah  olmayan şeylere,  hükümdarlara itaat edip birliği muhafazaya çalışmak, hep bu hadîs-i şerifin buyrukları içindedir. Bunu îzâh için buyuruluyor ki, baş ağrıdığı-vakit, nasıl bütün vücudun muztarib olduğu ve yine göz ağrıdığı vakit yine bütün vücudun ezâ duyduğu daima görülen ve bilinen şeylerdir. Diş ağrısı, karın ağrısı, diz ağrısı hep aynıdır. Bütün bunlar bize bildirir ki, bu ağrı ve sızıların, vücudun her   tarafında   duyulması  vücuddaki irtibatın mükemmeliyetinden ileri geldiği, cümlece ma'lûmdur. Ma'azallah, bir tarafda felç gibi bir arıza olunca, bu irtibat ortadan kesiliyor. Artık orada bir hareket de olmuyor. Vücud da bir ağrı ve sızı duymuyor. Zavallı, bir müddet ölü gibi yatar. Yalnız bir nefesi vardır. Hiç bir şeyden haberi de yoktur. Nihayet doktorların tedavileri neticesinde, hastalığın şiddetine göre, bir müddet sonra biraz kendine gelir, hattâ aylarca, belki de yıllarca eski haline gelemez. Yürürken bakarsınız, ayağına veya koluna hâkim değil, sürükliyerek yürür. Bunlar bize vü-

Görevini Yapmak/59

cud irtibatının bozulmasının ne demek olduğunu, mümkün mertebe anlatır. Eğer cem'iyyeti teşkil eden azaların irtibatı kuvvetli ise, herkes birbirine karşı insanca ve kardeşçe yardım eder ve birbirini çok iyi gözetip kontrol eder. Hattâ, babaları, anaları ölen kimseler (Müslümanlığın ilk devirlerinde) ana veya babalarının öldüğünü bile anlayamazlarmış. Çünü, etrafındaki müslümanlar, onlara yardım ellerini öylesine uzatırlarmış ki, çocuklar babaları veya analarının sağlıklarında bile görmedikleri, lütûflara, ihsanlara, iyilik ve şefkatlere nail ve mazhar olunca, tabîi olarak bütün ıztıraplarını unuturlarmış...

İşte bu da müslümanlıktaki irtibatın varlığına alâmet olduğu gibi, şefkat ve merhametin, lütuf ve ihsanın, yardım ve muavenetin kısıklığı veya yokluğu, İslâm irtibatının yokluğuna ve za'fma işarettir. Nitekim, bir bina da, tıpkı böyledir. Taş, demir, ağaç, kum, kireç, ne varsa, hepsi birbiriyle bağlanıp, irtibatları devam ettiği müddetçe, o bina, o ev ayakta durur. Ne zaman ki irtibatları bozulur, taşlar birbirinden ayrılıp dökülmeye başlayınca, o muhteşem ve muazzam bina, nasıl yıkılır, hurdahaş olursa, bunun gibi, mü'minler de birbirinden ayrıldıkları, herkes

60/Mü'minlerin  Vasıflan

kendi derdine düştüğü zaman, o bina gibi yıkılırlar. Bunu bize anlatmak  için  Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri, «Mü'minliğin yani bütün ehl-i îmânın tek bir adam gibi olduğunu» duyurmuşlar ve bu hakikati bizlere  açıklamışlardır.  Bizler böyle  oldukça,  şan ve  şerefimizle,  hür  olarak yaşarız. Ancak bu îmân ve  İslâm  irtibatı zayi olup da, herkes kendi nefsim dediği zaman,  başkalarının kölesi,  esîri olup,  hürriyet ni'metinden mahrum oluruz. İnsan değil, âdeta bir hayvana benzeriz. Bir hadîs-i şerîfde: «âhir zamanda mü'min, koyundan daha zelil olur» ta-' biri;   koyun,   sahihlerinin   elinde nasıl   zebun, mahkûm, âciz ve nâçâr ise, mü'min de, îmânın asaletinin ona verdiği kuvvet, metanet ve saf-veti kaybedince, işte böyle şuursuz bir hayvana döner. Arkadaşını  keserlerken,  o halâ  yemek içmekle ve  otlamakla  meşguldür.   Şimdi beni de kesecekler diye başının çâresine bakmağa lüzum bile görmez. Mü'minler de böyle

değil mi?..

Aziz kardeş, bir baksana, bir adamuı herhangi bir sebepden veya arızadan dolayı bir azasını kesmek veya ameliyat yapmak istiyorlar. O kesilecek yere bir morfin yapıyorlar. Artık- o hiç acı ve sızı duymadan yapacakları ame-

Görevini Yapmak/61

liyatı yaparlar. Ma'lûm ya, bu acı duymamak, o uzuvdaki hissin iptali  neticesidir.   Hissin iptali ile mâ'neviyâtm iptali arasında hiç bir fark yoktur. Birisi madde ile iptal olunur, diğeri ruhun duygusunun   iptali   demekdir.   Kulun Allah Teâlâ'nın   varlık ve   birliğine,   kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe olan inancına, öldükten sonra dirileceğine, Cennet ve Cehen-nem'e, mîzâna sırata, Kur'ân-ı Kerîm'in buyruklarına  ve   Resûlüllah  sallallahu   aleyhi  ve sellem Efendimiz hazretlerinin sünnet-i seniy-yelerine  uymamakla  veya  bunları  inkâr  ile, kulun ruhu tamamiyle söner. Artık îmân ve İslâm mefhumlarını idrâk   şuurundan   da   mahrum olur. Ruhî hissi tamamen iptal olur. O zaman eli veya ayağı kesildiği zaman hiç bir acı duymayan hastaya döner.   Maazallah, şu   var ki, hasta ameliyattan bir müddet sonra kendine gelir. Acıları duymaya başlar. Fakat, ruhunu kaybeden bir zavallının artık kendine gelmesi, gafleti bırakıp da îmâna sarılması, ölümden kurtulan bazı  hastalar  gibi  nâdirattandır. Kur'ân-ı Kerîm'de de, böyle dinsiz ve îmânsız kimseler, mahlûkâtm en şerlisi olarak vasıflan-dırılmışdır. (28) Artık böyle dinsiz ve îmânsız-

(28): Beyyine Sûresi, âyet: 6.

62/Mü'minlerin  Vasıfları

lara uyanlara ne demek lâzım, onu da siz söyleyin...

İşte İslâm ve îmân sahiplerinin sayısı ne kadar çok olursa olsun ve ne kadar dağınık olursa olsun, şark ile garb arasında, biribirlerine ne kadar uzak olsalar dahi yine bir vücud gibidirler. İmdadlarına yetişmek ve onları her bakımdan vikaye ve muhafaza, bütün müslümanla-rm üzerine düşen vazifelerdendir.   Yine  bakınız, bir insanın eli veya bir yeri kesildiği vakit çok acı duyar. Bunun sebebi nedir, bilirsiniz. O kesilen   azadaki  birliğin   bozulmasından   nâşî-dir. Kesik yüzünden,   azâ ikiye   bölünmüşdür. Yara kapanıncaya  kadar devam  eden acı, yaranın kapanması ve birliğin yeniden temini ile kaybolur. Yine bunun gibi değil midir ki şu kadınların giydiği incecik çoraplar, pek ince ve zayıf ipliklerden örülmüşdür. Bu iplikler ayrı ayrı  oldukları   zaman,  küçük  bir   çocuk   bile bunları koparabilir.  Lâkin,  dokunduktan  sonra onu çekip koparmak mümkün olmaz. Sebebi   yine   ma'lûm.   Kuvvet   daima   birliktedir. Onun için  İslâm  dininin  kökü  tevhîddir.   Lâ ilahe illallah    Muhammedü'r-Resûlullah.    Ce-nâb-ı Hak bizleri ve bütün ümmet-i Muhammedi bu yoldan ayırmasın, âmîn. Ve sallallahu

Olgun Mü'min/63

alâ seyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ecmaîn.

__, 04. __

SAĞLAM ve OLGUN MÜMİN, ZAYIF VE ÂCİZ MÜ'MİNDEN HAYIRLIDIR

«Hiç şübhe yoktur ki, kavî, sağlam ve olgun bir mü'min hayırlıdır ve Allah Teâlâ'ya zayıf ve âciz bir mü'minden daha sevgilidir. Fakat, gerek kavî gerek zayıf, her ikisinde de hayır vardır, çünkü îmanda müşterekdirler.» (29)

Bu ta'bîr, menfaatin ve hayırın, hemen ka-vîde olduğu zanını ortadan kaldırmışdır. Binâenaleyh, zayıf ve kavî, ikisi de hayırlıdır. İçine çimento katılan incecik kumların, birleştikleri zaman, ne kadar kavî oldukları da görülmektedir.

(29)   Râmuz'ül-Ehâdîs,  s.  230/10.

64/Mü'minlerin  Vasıfları

İşte bu sebeble  sen,  sana  fayda verecek olana haris ol ve daima Allah Teâlâ'ya sığın, hiç bir zaman  acizlik  getirme.  Eğer  sana,   gerek faydalı ve gerek zararlı bir şey isabet ederse, ister hoşlandığın olsun, isterse hoşlanmadığın olsun,  sakın  demeyesin ki,  eğer  şöyle  şöyle yapsaydım daha iyi olurdu veya böyle olmazdı ve bu başıma gelmezdi gibi şeyler söylemiyesin. Fakat en iyisi, Allah Teâlâ'nm takdiri böyley-miş diyecek olursanız ki, Allah Teâlâ, dilediğini işler ve fâil-i Muhtardır. İyi, kötü, hayır ve şer hep ondandır, onun izni olmadıkça hiç bir zerre bile kımıldayamaz   Kulun üzerine vâcib olan ve ona düşen,   hemen onun takdirine razı olmaktır.    Bu suretle her türlü vesveselerden kurtulmuş olur. Çünkü, eğer bu (lev) kelimesinin manâsına daldığımız takdirde, şeytan aley-hi'1-lânenin bütün vesvese kapılarını açmış oluruz ki, artık içinden çıkılmaz bir hal alır. Bu sebepten nehy olunmuşdur ki, mü'minler,   daimî huzur ve rahat içinde olsunlar, fakat takdire razı oldukları halde, teessüfen şöyle yapsaydık diye ızhar-ı teessüf mekruh   olmaz demişlerdir. (30)

(30)   İbn-i Melik (r.a.)

Olgun Mü'min/55

Bu hadîs-i şerîfden alacağımız dersler pek çoktur. Mü'minler, her bakımdan kavî de olsalar, zayıf da olsalar, hayır üzerindedirler. Her ikisinde de hayır vardır. Hemen insan, dünyâ ve âhiretine fayda verecek şeyleri arayıp, bulup, onu yapmaya çalışması ve ancak ona haris olması lâzımdır. Amma bu çalışma, yalnız başına olmaz. Muhakkak Allah Teâlâ'mn inayeti, hidâyeti ve tevfîki şarttır. Onun için, her yerde ve her zaman Allah Teâlâ'ya sığınmak- ve O'na iltica etmek, O'ndan yardım istemek, kulun başlıca vazîfelerindendir. Eğer bunu yapmazsa, işin sonunda muvaffakıyyet elde etmek mümkün olmaz. İşe başladıktan sonra da acizlik görürsen, o senin hatandır. Onu ara, bul ve Hak'dan hiç bir zaman ümidini kesme. Ona en lâyık bir şekilde sarıl ve bağlan, gerisinden korkma. O kendisine sarılanı, kat'iyyen mahrum etmez. Şefîk ve Rahîm'dir; lütuf ve ihsanı bitmez, tükenmez. Başarısızlığa uğrayınca, «Ah! Keşke şöyle yapsaydım böyle olurdu...» diye, bir fikir ileri sürmeye kalkma. Zî-râ, artık olanlar olmuşdur. Boşuna yorgunluğa lüzum yoktur, vesselam. Ve salli ve sellim alâ eşrefi ve es'adi'l-mahlukât ve alâ âlihi ve sah-bihi ecmaîn...

F. 5

__ 25 —

MÜ'MİN GEÇMİŞİNDEN ve GELECEĞİNDEN KORKU ÜZEREDİR

Haddi zâtında, mü'min kişinin iki korku arasında olması gerektir. Ve böyle olan kimse mü'mindir. Bu iki korkudan birisi, geçmiş zamanlardaki gençliğinde yaptığı günahlardır ki bunlar hakkında, Allah Teâlâ'nm ne işlediğini bilmez ve bilinmez de. Yani mağfiret-i ilâhîye mazhar olup olmadığı da meçhuldür. Meçhul olunca, tabîi bir korku ve bir mesuliyyet bakî kalacakdır. Bir de geri kalan ömründe ne yapacağını ve başına neler geleceğini bilmediğinden, ne gibi felâketler ve helaki mucib olacak şeylerle karşı karşıya kalacağını bilememesinden nâşî olan korkudur ki, bu da tabiî de-mekdir.  Böyle  iki korku  arasında  kalan bir

Korku Özere Olmak/67

mü'min için, şüphesiz   dünyâ hayatına   iltifat etmek mümkün olamaz.   Daimî   bir   korku ve üzüntü içinde olan zavallı  mü'min, ancak  Ce-nâb-ı Hakk'a yalvarmak ve O'na sığınmak mec-buriyyetini zarurî görmekle, başını ve paçasını kurtarabilmek  çârelerini   aramak  zorundadır. Yoksa, günüm gün olsun deyip, sabah akşam zevk ve safası uğrunda ömrünü tüketen ve akıbetini düşünmiyen kimsenin, kâmil ve olgun bir mü'min ve müslüman olması mümkün olamaz vesselam. Allah Teâlâ hazretlerinin hükmüne ve takdirine razı olmayanlar için Cenâb-ı Hak: «Benden başka kendisine ma'bud arasın» buyurmuşdur ki, ne büyük tehdîd ve ne güzel »ir hakikattir.

— 26 —

MÜMİNDE YALANLA HIYANET BULUNMAZ

Mü'min, yaratılış itibariyle her türlü ahlâ-

(31)   Râmuz'ül-Ehâdîs, s. 230/15.

(32)   Râmuz'ül-Ehâdîs,  s. 231/8.

68/Mü'minlerin  Vasıfları

kın kendisinde bulunması mümkün olan insandır. Ahlâk-ı mezmumesi de, ahlâk-ı hamîdesi de bulunabilir. Yalnız mü'min kişide, yalanla hıyanetlik bulunmaz. Bu iki ahlâk, helâl i'tikad edilmedikçe küfrü mûcib değilse de, mü'mine yakışan bir huy, bir ahlâk olmadığı için, tehdid ve zecr olarak mü'minde her kusur ve kabahat olabilir  amma,  yalancılık ve  hainlik  olamaz. Mü'min daima doğruluğu ve emâneti sever ve herkese de onu tavsiye eder. Kendisi için de en büyük şiar ve şeref, doğruluğu ve eminliğidir. İnsanlar arasında   doğru  ve   emin  kimselerin mevkii, kadir ve kıymeti yüksektir. Şüphesiz, Cenâb-ı Hakk'm indinde de doğruluğu ve emin-liği sayesinde, yüksek derecelere nail olur. Cenâb-ı Hak cümlemizi doğruluğu seven ve ondan ayrılmayan kullarından eylesin, âmîn.

Her gün ve her namazda, Cenâb-ı Hak'dan taleb ettiğimiz (Sırât-ı Müstakîm) doğruların ve emîn kimselerin yollarıdır. «Müstakim ol, Hazret-i Allah utandırmaz seni» sözü ne kadar doğrudur. Bu hususda, gerek emânet kısmında ve gerekse doğruluk hakkında lâzım gelen ma'-lûmat verilmişdir ve verilecektir. Doğruluk Cennet'te bir ağaca benzetilmiştir. Dallan da yeryüzüne yayılmişdır. Her kim doğruluk dal-

Yalancı ve Hain Olmamak/69

larından birine yapışırsa, onu doğruca* Cennet'e iletir. Bunun aksine, yalancılık da kökü Ce-hennem'de olan bir ağaçdır ki, onun dalları dünyaya yayılmişdır. Her kim yalancılıkda bulunursa, yani yalancılık dallarına yapışır, tu-tunursa, o dallar da o gibi yalancıları doğruca Cehennem'e sürükler, götürür. Onun için doğrunun yeri Cennet, yalancının yeri de Cehennem olduğu ve olacağı tezahür eder. Cenâb-ı Hak cümlemizi doğru sözden ve doğru yoldan ayırmasın, âmîn.

Hıyanetlik ve yalancılık ancak Yahudi kavminin, huy ve hasletidir. Bunlar bir müs-lümana katîyyen yakışmaz. Bu sebepten, çocuklarımıza çok dikkat edip, daha körpe ve küçük yaşlarda iken, bunların çirkinliği, doğruluğun da iyi, güzel ve şerefli bir huy olduğunu öğretmeli ve dikkatle üzerinde durmalıdır. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar diyen atalarımız, bununla, çok sürmez, foyası meydana çıkar demek istemişlerdir.

Yumuşak Tabiatlı Olmak/71

— 27 —

MÜ'MİN YUMUŞAK TABİATLI UYSAL KİMSEDİR

Bu hadîs-i şerîfdeki (leynü'l-menkebi) lâf- i zindan omuzlarının yumuşak oluşu tabiri, cüzi ,1 zikr ile külli murad etmektedir ki, yani bir adamın bir tarafını, bir hasletini zikr ile, o insanın değerrmurâd olunur. Mü'min daima yumuşak tabiatlı uysal kimsedir. Bir meclisde oturulurken yeni gelen bir kimseye yer açmak için derlenip toparlanır, ona yer açar. Her ne kadar, kendisi rahatsız olsa dahi, kardeşini ayakta bırakmamak için,  bu  zahmeti ihtiyar  eder.  Bu huy, bilhassa hac esnasında pek şiddetle ihtiyaç hissedilen bir güzel huydur. Bazı kardeşler, bir kardeşinin oturacak yer bulamadığını görünce, onu hemen yanlarına çağırırlar, ayakta kalıp rahatsız olmasını önlerler. Bunun aksine bazı kardeşler de imkân varken bile, rahat-

(33)   Râmuz'ül-Ehâdîs,  s. 231/9.

laruun bozulmaması için, çeşitli müşkülât gösterip, bir türlü yanlarına oturtmak istemezler. İşte mü'min ile münafık, bu suretle ayrılmış ve bilinmiş olur. Çünkü mü'min, kardeşine daima kolaylık gösterici ve yer vericidir. Münafık ise, bilakis uzaklaştırıcı ve zorluk çıkarıcıdır. Zira yer gösterip, sizi yanma alan kimseyi, bil-mec-buriyye sever ve size zorluk gösteren ve yer vermiyeni de, tabîi olarak sevemezsiniz. İşte bu hal, mü'minle, münafığı pek güzel ayırır ve bildirir.

Mü'min, kardeşini görünce, ilk olarak «se-lâmün aleyküm» diyerek onu selâmlar ve ona güler yüz gösterir. Münafık ise, ona selâm vermek ağır gelir, büyüklük taslar, selâmı karşı-smdakinden bekler. Ona selâm verilmedikçe selâm vermez. Bu da ikinci bir mi'yardır. Bunlarla mü'min ve münafık kolayca anlaşılır. Hak Sübhânehü ve Teâlâ Hazretleri cümlemize, müminlere yakışan güzel huy ve ahlâklardan na-sîb buyursun ve kötü, yaramaz huy ve ahlâklardan da, muhafaza eylesin, âmîn.

Yalnız şu cihet tecrübelerle sabittir ki, atalarımızın, can çıkmayınca huy çıkmaz, onu ancak teneşir temizler gibi meşhur ve hikmetli sözlerinin ne kadar isabetli ve yerinde oldu-

72/Mü'minlerin  Vasıfları                                                       «

ğunu söylemeye bilmem lüzum var mı?.. Uzun zamanlar edinilmiş kötü huylar, her ne kadar riyazetlerle ve terbiyelerle bir dereceye kadar ıslah edilirse de, böyle riyazet ve terbiyeyi yapa-bilcek kaç kişi bulunur.

Bir adam, büyüklerden bir zatı evine yemeğe   da'vet  etmiş,   beraberce   gitmişler,   eve yaklaşınca, bir bahane ile adamcağızı geri çevirmiş. Sonra gidip, özür dileyerek, tekrar davet etmiş. Zavallı iyi kalbli zat da, adamın arkasına takılıp, yine evine kadar gitmiş. Davet eden kimse yine, bir bahane uydurarak, efendiyi geri çevirmiş. Bu davet ve geri çevirme oyunu tam beş defa tekerrür  etmiş,  o muhterem zat da, hiç bir keresinde bile, «Bu senin yaptığın nedir?» dememiş. En nihayet davet sahibi, efendinin elini öperek kendisine mürid olmak istemiş ve şöyle demiş: «Efendim ben bunları, sizin halinizi anlamak için yapdım ve anladım ki siz hakîkî bir mürşidsiniz.» Efendisi ise cevaben:   «Çok yanlış  anlamışsın, benim yumuşaklığım, hiç de iyiliğe delâlet etmez. Görmez misiniz ki, bir köpeği ne kadar kovarsanız kovunuz, o yine çağırdığınız zaman gelir. Bu, köpek tabiatıdır.» diyerek, fevkalâde bir tevazu göstermişlerdir. İşte büyükler, iyi huyları dahî kendilerine mal etmezler.

73

— 28 —

MÜMİNİN MELEKLERDEN EFDAL

OLUŞU, BEŞ DÜŞMANA GALİP

GELMESİNDENDİR

'-ki"--* '"> °s:-

f

Mü'min kişinin meleklerden efdal olmasının sebeblerinden birisi de, onun bu beş düşmanla mücâdele edişi ve muvaffak olup, imânını muhafaza edişindendir. O bir kere, ona ha-sed eden bir mü'min ki, îmânı zayıftır. Hakk'ın taksimine razı olmayıp, diğer bir mümin kardeşinin nail olduğu nimetlere hased eder durur, bu suretle de onu incitir. Halbuki, hased edenin eline bir şey geçmiyeceği gibi, kazanmış olduğu bazı hasenatı ve sevabları da elinden gider. Çünkü hased, ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi, o da sâlih amellerin sevablarmı mahveder, âhirette eline bir şey geçmez, tam bir müflis haline gelir. Mü'min ise, bunları hep sabırla karşılar, derece üstüne derece alır.

(34)   Râmuz'ül-Ehadîs,  s.  231/10.

74/Mü'minlerin Vasıfları

Mü'minin ikinci karşılaştığı şiddet ise, mü-nâfığm ona olan buğzudur, o da bir belâdır, söz dinlemez, nasihat kabul etmez. Buğzunu ve şiddetini, her fırsatta arttırmaya çalışır. Mü'min de bununla mücadele halindedir.

Bunlar yetmezmiş gibi üçüncü olarak bir de kâfir onun baş düşmanıdır ki, ikidebir dövüş ve muharebeler çıkarırlar. Muharebeler, insanlara büyük zararlar ve felâketler getirir. Hele bu günün harbleri. Onun için durmadan çalışmak ve bu kâfirlerin esîri olamamak için geceli, gündüzlü çalışmak ve onları korkutacak derecede üstün olmaya gayret etmek, îmânın îcâbı ve Kitâb'm hükmüdür. Müslümanlar bunu yapmadıkları takdirde mesuliyet kendilerine râci'dir. Binâenaleyh, bütün israfların önüne geçerek, kazançlarını bir araya toplayıp, zamanın îcâbı olan âlât-ı harbiyeyi, en üstün şekilde tedârik ederek, kullanılması için erler yetiştirmek ve sonra da, şecaat ve metaneti muhafaza ile, sabredip, muvaffak oluncaya kadar uğraşmak, mü'minin vazifesidir.

Mü'minin dördüncü düşmanı ise, diğerlerinden daha beter olan gizli düşmanıdır ki, o da kendi nefsidir. Çeşitli hiyle ve hud'a ile, mü'mini yolundan çıkarmaya ve daîmâ günah-

Meleklerden Efdal Olmak/75

lara düşürmeye, elinden gelirse îmânını da almaya çalışan, haddi zâtında gizli kâfir olan ve lâkin ıslahı mümkün olan bir nefis vardır. Diğer düşmanlarla sulh yapılır rahatlığa kavuşulur ve lâkin bu nefisle, hiç bir suretle sulh yapmak mümkün değildir. Yedi başlı ejderhâdan daha beterdir. Nefsi terbiye eden muhterem kimselerle dostluk peyda ve te'sis edilirse, belki bir dereceye kadar ıslahı mümkün olur, zararları önlenebilir. Ağaçlar ve hayvanlardan aşılar sayesinde iyi bir cins elde etmek mümkün oluyor da, insanlar için neden mümkün olmasın? İnsanın aşısı da ancak bir mür-şid-i kâmilin eline sanhp, ona itaatle mümkün olabilir.

Nasıl ki, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin aşıları, az bir zamanda ne kadar büyük bir kuvvetle inkişaf ederek, dünyayı tuttu ise, vekilleri tarafından da her zaman böyle olacağında hiç şüphemiz yoktur. Nefsin yedi devresi vardır. Fakat üç tanesi çok tehlikeli ve korkunçdur. Ma'âzallah insan, nefsin birinci, ikinci hattâ üçüncü devresinde âhi-rete intikal edecek olsa, durum çok müşküldür. Çünkü bu devrelerde nefis, hep kötülüğe meyyaldir, ıslahı pek mümkün değildir.

L

76/Mü'minlerin  Vasıfları

Birincisine   emmâre   derler   ki,  bütün işi kötülüktür. Tevbe ve istiğfarla beraber ibadet ve tâate dönerse ikinci devresi olan levvâme-liğe geçer. Bu devrede bir derece iyiliğe dönmüştür. Fakat gözü hep emmârededir. Hemen fırsat bulunca emmâreliğe dönüverir.   Nefisle mücâdelede   muvaffak   olunursa,   mülhimeliğe geçer. Bu devrede bir derece daha iyi olmakla beraber, yine emniyyette   değildir.   Gözü yine eski halindedir. Biraz gevşek bırakırsanız der-' hal levvâmeliğe, oradan da emmâreliğe  geçive-rir.    Mülhimedeki    mücâdelesinde    muvaffak olursa, nefs-i mutmainneye geçer. Burada selâmeti  bulur.   Fakat   yine  yakasını  bırakmaya gelmez. İnsan ömrü boyunca bunlarla uğraşmak mecburiyetindedir.   Nefsi azgın   olanlar, Hak ve hukuku bilmiyenler, hep bu nefsin esareti altında can verirler. Halbuki, kâfirlerin esareti altında kalmak, nefsin esareti al-tmda kalmaktan   çok daha   ehvendir.   Avrupa ülkelerinde yaşayan milyonlarca müslüman ve mü'min vardır. Orada herkes ibâdetini yapabilmektedir. Halbuki, insan nefsin esîri olunca, Kâ'bede olsan, Medîne-i Münevvere'de de olsan, yine o kâfir nefis yapacağım yapar. İbâdet ve tâati katiyyen istemez. Böylece vaziyyet aydınlanmış olur.

Meleklerden Efdal Olmak/77

Beşinci düşman da, belâ da, şiddet de şeytandır. Gözle görülmez, elle tutulmaz. Hak Sübhânehû ve teâlâ, onun varlığını ve apaçık düşmanlığını, Kur'ân-ı Kerîm'de müteaddid âyetlerde bildirmişdir. «Şüphesiz şeytan sizin için apaçık bir düşmandır» buyurulmuşdur. Onu korkutan yalnız Allah Teâlâ'nın zikridir. Kul, zikrullahla meşgul olunca onun yanına sokulamaz. İğvâ da edemez. Lâkin, zikrullahdan gafil bulunca derhal iğfal edip, kandırmaya çalışır. Bunlar hep kulların, Allah Teâlâ'ya sımsıkı sarılması için, Hakk'm kullarına iptilâsı-dır ve ni'metidir. Zîrâ kul, iptilâsız kalınca, tuğyana ve isyana ve itaatsizliğe doğru kaymaya başlar. İşte bu iptilâlarm hepsi kulun, Allah'-dan başkasına gönül vermemesi ve Allah'a firar için birer sebep ve vesiyledir. Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak Hazretleri cümlemizi Hakk'a gönül veren ve emirlerini tutup, yasaklarından kaçınan bahtiyarların zümresine ilhak buyursun, âmîn ve sallallahü alâ seyyidinâ Muhemmedin ve alâ âlihî ve sahbmî, ecmaîn...

— 29 —

MÜMİN KARDEŞLERİNİ NEFSİNE TERCİH EDER

Bu hadîs-i şeriflerde, olgun ve kâmil mü'-minlerin hali daha açık olarak zikredilmişdir. Şöyle ki, mü'min kişi, dünyânın ve dünyâ lezzetlerinin fânî ve çabuk geçeceğini bilir de, hayâtın hiç bir fânî lezzetine kıymet vermez. Onun bütün derdi ve gözü Mevlâsmdadır. O Allah'a âşık ve ©'nun ebedî, lezzetine doyum olmayan ahıret nimetlerine ve bu meyanda, gözü daima, cemâl-i ilâhiyesini müşahedededir. Müşâhade mahalline de Cennet derler. Kul, her nerede ki, bu müşahedeye mazhardır, işte orası onun Cennet'idir. Biânenaleyh, dün-

(35)   Râmuz'ül-Ehâdîs,   s.  231/11.

(36)   Râmuz'ül-Ehâdîs, s. 193/6.

Kardeşlerini Tercih Etmek/79

yâda iken, bu müşahedelerin, dünyâya ait ve dünya tecellîlerine mazhar olunca, artık onun gözünde ev, bark, köşk, saray, zevke uygun yemekler, giymeye değer kıymetli süslü esvabla-nn kıymeti yoktur, tenezzül etmez. Hattâ, üstünü başını düzeltmeye, saçını başını taramaya bile vakit bulamaz. Hep gözü, derdi, düşüncesi Mevlâsıdır. Onun rızâsıdır. Diğer zevklerin hiç birinin omın yanında zerre kadar kıymeti yoktur. Kalbi havf ve haşyetle doludur. Mü'min ne kadar  sofu da  olsa,   günahsız da  olsa ibadeti ( meleklerden   daha   çok   da   olsa   ona yakışan,   yine   Mevlâ'sından   korku   üzere   olmasıdır. Korku ile recâ arasında olması da, en büyük bir meziyyettir. Buna hiç bir şey denk ve muâdil olamaz. Bu kadar kıymetli ve emsali bulunmaz bir nimet bırakılır da dünyânın fânî lezzetleri ihtiyar olunur mu?.. Bunlara al-dananlar, hep kör ve basiretten mahrum ümmetin zayıflarının halidir. İmanları kavî ve kâmil olanlar, çocukların   aldanacağı   böyle fânî şeylere iltifat edip de, aziz ve kıymetli ömürlerini   zayi   etmek   istemediklerinden,   kanâat edib, ömürlerini hep ulu Rabbimize itaat, ibâdet ve rızâ-yı ilâhiyenin tahsili için sarf ederler. Bu îmân kuvvetiyle de ölümden hiç korkmazlar. Şehâdete can atarlar. Bu îmân sebebiy-

80/Mü'minlerin  Vasıfları

le, her yerde düşmanlarına galip gelmişlerdir. Çünkü nusretin ve   yardımın,   muvaffakiyetin Allah'dan   olduğuna   inanmışlardır.   Maddeye kıymet vermemişler  ve  her türlü   imkânlara, kuvvetlere ve çok  üstünlüğe   sahip olan  düşmanlarına pes dedirtmişler ve onlara hadlerini bildirmişlerdir. Cenâb-ı Hak cümlemize kâmil ve olgun iman nasîb eylesin, âmîn. Ve sal-li ve sellim alâ eşrefi ve es'adi nuri cemîü'1-en-biyâi ve'1-mürselîn salavâtullâhi ve selâmühû aleyhim ecmaîn...

Mü'minin kendisini soğuktan, sıcaktan, kar ve yağmurdan ve ağyarın gözünden koruyabilecek bir evi oldu mu, ona yeter de artar. Karnını doyurmak için de, öyle envâ-i çeşit lezzetli yemekleri aramaz. Ömrünün çoğu oruçlu olmakla beraber açlığını gideren kuru bir ekmek de ona kâfidir.  Çünkü,  midesi de öyle büyük değildir. Kanaatkar olmakla beraber, hırsı ve aç gözlülüğü de yoktur. Şöhretli, gösterişli es-vablardan hiç hoşlanmaz.   Çünkü   onlar,   aynı zamanda insana ucub ve kibir gibi çirkin ve kötü huyları musallat eder. İnsan kendisi bunun .farkında bile olmaz.   Bu  sebepledir ki, başını taramak ve süslenmek de âdeti değildir. Bunlar için vakitlerini zâyî etmek istemezler. Bun-

Kardeşlerini Tercih Etmek/81

lar bize göre, çok mühim ve önemli gibi görünürse de, sahib olduğumuz evleri zamanın îcâblarma göre süslemeye ve konfor dedikleri hiçbir şeye yaramıyan, yalnız sahibini kibir ve gurura düşüren ziynetler, ind-i ilâhîde ve Ra-sûlüllah katında da makbul ve merğub olmadığı gibi, birçok da lüzumsuz ve fuzûlî masraflara sebep olduğu da cümlece malûmdur. Olgun mü'min, her zaman mü'min bir kardeşini kendinden daha çok fazla düşünür, onun zarurette kalmasına hiç razı olmaz. Bunun için kendisi her bakımdan tasarruf eder ve kanâat eder, artırdığını bir mü'min kardeşinin evi olması, onun da çoluk ve çocuklarının daha mesud olabilmesi için, onları kendisine tercih ederek yardım eder. Kendisi muhtaç olsa dahi, ehemmiyet vermez, illâ kardeşini düşünür ve onun imdadına koşar. Onun için kendisinin süslü, saltanatlı eşyalara ihtiyacı yoktur. Belki ihtiyacı yok demek doğru olmaz. İhtiyacı vardır da, kardeşlerini, kendilerine tercih ettiklerinden haklarını ve arzularını onlara terk ederek, mağfiret-i ilâhiyyeye mazhar olmaya ve dere-cât almaya çalışırlar. Hadis-i şerifde: «Herhangi bir kişi ki gayr-i meşru şehveti artar, fakat o şehvetini terkeder, nefsine hakim olursa AI-

F. 6

82/Mü'minlerin  Vasıfları

lah o kulunu mağfiret eder.» (37) buyurmuşlardır.

Böyle olunca, bütün mü'minler yıkılmaz bir kale gibi, birbirlerine sarılmış ve yıkılmak bilmiyen bir sûr gibi olurlar. Ve'1-hamdü lillâ-hi Rabbi'l-âlemîn ve's-salâtü ve's-selâmu ala seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ec^ mam...

_ 30 —-'

KÂMİL MÜMİN DÜNYADA DA CENNET MİSÂLİ HAYATINI İDAME ETTİRİR

Mü'minin, ind-i ilâhîde bazı meleklerden efdal olmasına mebni, Cenâb-ı Hak onu, daı-mâ muhafaza için onun her azasına birer me-

(37)   ibn-i C5mer (r.a.).

(38)   Râmuz'ül-Ehâdîs, s. 231/12.

Cennette Gibi Yaşamak/83

lek müvekkil kılmışdır. Meselâ gözlerinin muhafazası için ve keza kulaklarının muhafazası, ağzımızın, mide, bağırsak, böbrek, ciğer, kalb ve saire gibi azalarımızda, birer meleğin bulunduğu ve bahusus lisânımızda da bir melek olduğu bildirilmişdir ki, bu meleğin ilhamla-nyle envâ-i çeşit hizmetlerin bilinmesi, söylenmesi ve bildirilmesi mümkün olur. Bu suretle de Cenâb-ı Hakk'ın çeşitli nimetlerine şükreder, ne zaman ki melek o mü'mine yaklaşır, şükrü ve marifeti artar ve kurb-i ilâhiyeye nail olur. Hatâ ve kusurlarına karşı, hemen ve derhal nedametler ve pişmanlıklar hasıl olmaya başlar. Bu suretle de yanlış ve hatalı yollardan uzaklaşıp, Hakk'a vuslata yol ve çâre arar. Bu melekler sayesinde kul, daima inbisat halindedir. Ferah ve surûr içindedir. Mü'min-i kâmil, dünyâda da Cennet misâli hayatını idâme ettirir, nimetlerine şükürden, günah ve kusurlarından nâşî daimî istiğfardan hâlî kalmaz. Böylece seyyiâtları silinmiş, salih amelleri kat kat olmuştur. Kâfir ise bunun aksine, lisânı üzerinde melek değil, Hakk'a irşad da değil, belki istihfafı yüzünden Hak'dan yüz çevirip, putlara ve put misâli Allah'ın kullarına taptıklarından ötürü Hakk'ın mebğuzu olmuş-"lardır. Bu yüzden de dilleri üzerine birer şey-

g4/MQ'minlerin  Vasıfları

tan oturtturulmuşdur. Bu şeytanlar onlara, en-vâ-i küfür ve dalâlet   yollarım  bildirirler   ve ' Allah Teâlâ Hazretlerinin nimetlerini, kuvvet ¦Ve kudretini inkâra yeltenirler. Ne zaman ki şeytan bu kâfirlere yaklaşır, inadları, küfürleri  tuğyanları  arttıkça  artar.   Şeytan  aleyhi'l-lânenin,   mümin   kullara   musallat   olmaması için, mü'minlerin hiç bir an bile' Allah Teâlâ Hazretlerinin zikrinden gafil olmamaları iktizâ eder. Zîrâ îmân ve zikrallahın nuruna şeytanın tahammüle gücü yetmez,;derhal oradan kaçar. Ezân-ı Muhammedi okunduğu ve kamet getirildiği zamanlarda da  yine  zikrin  nuruna dayanamaz, yanmamak için kaçmaktan başka çâresi kalmaz.

Mü'min habîbullahdır. Yâni Allah'ın dostu ve sevdiği bahtiyar kimsedir. Allah Teâlâ ona, dünyâ ve âhirette, gözlerin görmediği nimetleri ihsan eder. Ve'1-hamdü lillâhi alâ dî-ni'1-İslâm ve salli ve sellim alâ efdali'l-mevcû-dât seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbi-hî ecmaîn...                                                            Mt

85

MÜ'MİN DÜNYADA GARİP MİSÂLİDİR

Kâmil ve olgun mü'minler dünyâda garip misâlidir. Garip insan, her ne kadar gözleri olsa dahi, âmâya   benzetilmişdir.   Mü'min   garip misâli olunca âmâ gibidir. Dünyâya bakacak ve ona aldanacak hali yoktur. O, hep iç âleminde-dir. Onun için zihinleri çok kuvvetli olur. Duyduklarını unutmazlar. Hattâ bir kere konuştukları kimseleri çok zaman sonra dahî, seslerinden tanırlar. İşte bunun gibi, mü'min kimsenin, iç âlemi, basireti çok   kuvvetli,   zihinleri   keskin feraseti kuvvetli olur.   Görüşlerinde,   ekseriy-yetle isabetli olurlar. Garip, vatanını terk edip ayrılan ve gittiği yerde de kalamıyan bir insan, orasını vatan edinemiyeceği gibi, mü'min de her nerede olursa olsun, o garip gibi hiç bir

(39)   Râmuz'ül-Ehâdîs,  s.  231/13.

86/Mü'minlerin Vasıflan

şeye ısınamaz. Garip, vatanından çıkan adama derler.   Mü'min   de   alıştığı   âdetleri   terk ile, kendini   zühde   veren,   dünyâsında   kendisini Mevlâ'sından ayıran her şeyi terk ile, asıl vatanı olan âhirete yüzünü çevirmiş olduğundan, bu dünyânın saltanatlarına,   zevk ve  safâları-na iltifat etmez. Zîrâ âhiret saltanatının, zevk ve saf âsinin, dünya zevk ve saltanatlarına hiç benzemediğini   iyi   bilir.   Bâkîyî,   fâniye   tercih ile, bir garip gibidir. Meselâ, hacca giden veya başka bir ziyaret kasdeden insan, hiç vaktini yollarda boş yere geçirmek ister mi? Gözü bir an evvel gideceği yere gitmektedir, gidebilmektedir.   Onun   için   mü'min,   dünyânın hiç bir izzeti ile ünsiyet etmez ve edemez. Çünkü, dünyâ izzetinin sonu bir züldür, bu da her zaman gözlerimizin önünde görülmektedir. İşte, sultanların,   padişahların,  bakan ve başbakanların akıbetleri meydanda, hep birer ibret levhasıdır. Hakikî mü'min, dünyâda basma gelen  zilletlerden  ötürü  feryâd ve figan da etmez. Zîrâ mü'min zelûldür, zilleti sever. Yalnız, bu yanlış anlaşılmasın. Feryâde, figâna, şikâyete lüzum görmez demek daha doğrudur.

İnsanların bir hali vardır ki, ona ikbal derler. O da, dünyâda aziz olmak ve nefislerinde izzet sahibi olmalarıdır. Mü'min kişinin de bir

Garip Misâli Olmak/87

hali vardır ki, o da, dünyânın, onun gözünde zül olmasıdır. Bundan dolayı kimseyi incitmez. İnsanlar da ondan rahat üzere olurlar. Katiy-yen bir endişeleri olmaz. Herhalde emniyet üzeredirler. Halbuki insanlar, dünyâda bu zul-lü ihtiyar etmediklerinden ötürü, her ne kadar izzet içinde görünseler bile, zilletten katiyyen kurtulamazlar. Binâen aleyh, kâmil mü'minler ancak dünyânın zilletini ve âhiretin izzetini ihtiyar ettiklerinden, vücudları, cesetleri, zahiren meşakket içinde gibi görünür, hakikat halde ise, bâtın âleminde, iç âleminde çok rahat, zevk ve sürür içerisindedir.

Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak hazretleri, cümlemizi ehl-i kemal zümresine ilhak buyursun âmîn. Ve^l-hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn ve's-salâtü ves-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn...

— 32 — MÜ'MİN AİLE EFRADI İLE İYİ GEÇİNİR

(40)  Râmuz'ül-Ehâdîs,  s.  231/14.

8g/Mü'minlerin  Vasıflan

Kâmil ve olgun mü'min, nefs-i emmâresi- | ni yok etmiş ve mutmainnelik derecesine ulaş- \ mış, nefsinin arzuları tamamen sönmüş olduğundan, efrâd-ı ailesi arasında çok mükemmel bir hayat idâme ettirir. O, evinde dahiliyye nazırı yani iç işleri bakam mesabesinde olan ailesinin ev işlerinde ve yemek hususunda dâima hanımının arzularına   muvafakat   gösterip, ne isterlerse onu alıp  getirir.  Eğer kendisi, o yemeğe, o taama karşı bir iştahsızlığı varsa bile, onu sezdirmeden, sofrada bulunur ve o yemeği medih ve sena da ederler. «Eline sağlık hanım, ne kadar güzel ve leziz olmuş, maşâal-lah» diyerek, taltif de ederler.   Bunun   aksine münafık kişi de, canı ne isterse onu alıp getirir. Şöyle olsun   böyle olsun diyerek de hep kendi canını düşünüp, nefsinin arzularını yaptırır. Evin hanımının, onun sevdiği yemeğe karşı bir iştahsızlığı varsa,  onun hiç umurunda olmaz. O ancak o andaki kendi zevk ve şehvetinin meyil ve arzularının tatminine bakar. İşte bu hal de münafıklık    alâmetlerinden    biridir.    Zîrâ evin hanımı,  her   gün  evinin  içindeki   işlerle meşgul olduğundan, çarşı ve pazara gidip de, şu lokantada veya bu lokantada, şu veya bu yemeği yemeye gücü yetmez ve kendisine de bu hali yakıştırmaz. O kadar erkeğin içinde, bir

Ailesiyle iyi Geçinmek/89

ev hanımı sıfatıyla, lokantada yemek, elbette doğru bir şey olamaz. Onun için zavallının canı ister, fakat imkân bulamaz. Erkek ise hiç de öyle değildir. O her istediğini her zaman, her yerde yapmak imkânına sahipdir. Biraz insafla hareket edilecek olursa, en doğrusu, hanımın arzusuna muvafakatle, onun istediği yemeklerin yapılmasına müsâade etmek, hem mü'minlik hem de olgunluk âlemetidir. Bu suretle de daimî bir huzur sağlanmış olur. Çocuklar da bundan örnek alırlar, siz de mesûd, onlar da mesûd... Ne mutlu müslünıamm diyene!..

— 33 —

MÜ'MİN HER NEYE BAKSA DERİNLİKLERİNE NÜFUZ EDER

Hakîki mü'min, ruhâniyyeti galib olan kimsedir. Her neye bakarsa, onun derinliklerine nüfuz eder. Onun ne için yaratılmış olduğu-

(41)   Râmuz'ül-Efıâdîs,  s.  231/15.

90/Mü'minlerin  Vasıfları

nu ve neye yarayacağını pek iyi bilir. Cenâb-ı Hak, Âdem aleyhisselama bu nimeti vermiş ve Rabbimiz (O'nu, aileme Âdeme'l-esmae külle-hâ) sırrma mazhar kılmışdı.

İşte, onun evladı olan mü'minler de bu nimetten istifade ederler. Bir şeye bakarken, yegâne Halik olan Allah Celle ve  Alâ'nin nuru ile  bakarlar.   Yani,   Allah  Teâlâ'nm   nuruyla parlayan kalb gözleriyle bakarlar ki, biz ona basiret deriz. Kalbin nuru sebebiyle, görüşleri daima sahih  olur.   Şaşmazlar  ve   şaşırmazlar. Çünkü, kalblerinin parlaklığı sebebiyle de, tıpkı bir ayna gibi olmuşlardır. Gerek Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin ve diğer peygambamlerin ve   gerekse  bu  ümmet-i Muhammed içindeki mümtaz simaların görüşleri, bilişleri ve buluşları gibi, mucize ve keramet   kıssaları   ve   kitabları bunlarla   doludur. Meselâ,   Peygamber   sallallahu   aleyhi ve sellem Efendimizin bütün gazâlarmdaki şehidle-rin,   isimlerini,   saati   saatine   eshâbına  haber verdikleri gibi. Hazreti Ömer (r.a.)'m da, acemilerle çarpışan kumandanına, muhasaraya düşeceğini görüp de ona,   «Ya Sariye ilel-cebel» (Ey Sariye dağa dağa) diye Medîne-i Münev-vere'den, minberde hutbe okurken seslenmesi,

Derinliklere Nüfuz Etmek/91

bu sesi de Sâriye'nin duyup, arkasını dağa verip, bu suretle ordusunu esaretten kurtardığı meşhur bir hakikattir...

Yalnız bizler, Cenâb-ı Hakk'ın lütuf ve ihsan etmiş olduğu bu nuru, nefsimize esîr oluşumuz sebebiyle, onu küllendirmiş, bugün ondan istifâde edemez hâle gelmişiz. Bugün görüyoruz ki, yapılan gemi, tayyare ve zırhlı gibi vâsıtalarda, radarlar, telsizler, radyo, televizyon ve şâire gibi, bugünün ihtiyacı olan şeyleri, onlara koymayı beceren insan, bunları yaparsa, yâ bütün varlıkların, maddelerin sahibi, mucidi, mürebbîsi olan ve her şeye kadir bulunan ve ilminin sonu hiç olmayan Hak Sübhâ-nehü ve Teâlâ hazretleri, yarattığı eşref-i mah-lûkat ve ekrem-i mevcudat diye bizleri şereflendiren Hâlik-ı Zülcelâlımız, kulunu hiç eksik yaratır mı?.. Bunların hepsi ve daha çok fazlasıyla bizde mevcutken, nefsimizin esîri olup, dünyânın fâni lezzetlerine aldanarak, bu nimetlerden istifade etmeden bu âleme gözlerini yuman kimselerin, ne kadar bedbaht kişiler olduğu meydana çıkar.

Aziz ve muhterem kardeşim bütün bu se-beblerle sakın sen dinsiz ve gafillerin sözlerine bakıp da,   Hakk'ın  rızâsı  dışına   çıkma ve

92/Mü'minlerin  Vasıflan

kendinde mevcut olan bu nurlarından istifâde ederek dünyâ ve âhiretin saadetini elde etmeye çalış. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yolundan katiyyen ayrılma ki, o yola sünnet denir. Bu nurlar, ancak o zaman inkişaf eder ve sen de ondan faydalanırsın. Ne zaman ki Allah ve Peygamber yolundan ayrılırsan, işte o zaman bu nur, örtülü ve kapalı kalır, hem istifade edemezsin, hem de bu nimeti zayi etmenin cezasını âhirette görürsün. Buna mesuliyyet günü derler. Ce-nâb-ı Hak cümlemizi, hıfz-ı himayesinde dâim eylesin âmîn ve bu verdiği nurlardan istifâde etmemizi nasîb buyursun âmîn.

Bak kardeşim, bu nurları büyüklerimiz şöyle tarif ederler. Kalbde, ruhda, sırda, hafî-de, bir de ahfada, bu nurların birer rengi vardır ki, sarı, kırmızı, beyaz, siyah ve yeşil renklerde görünür. Bu nurlar, ahlâk-ı zemîmeler kuldan tamamıyla gitmeden görünmezler. Ahlâk-ı hamîdelere bürünmüş olduklarından ancak ahlâk-ı hamîdelerin tahakkukunda görünürler. İnsanda beş maddeye karşı, beş de ru-hâniyyet vardır ki, onlar da bu beş makamdır. Bunların dersi, tasavvuf kitablarmda, erbabına malûmdur.

Cemiyet işlerinde Çalışmak/93

Şimdi siz kardeşlerimle, biraz da müslü-manların sıfatlarını beyân eden hadîs-i şerifleri mütâlâa edelim:

— 34 —

KABİLİYETLİ MÜ'MİNİN CEMİYET

İŞLERİNDE VAZİFE KABUL ETMESİ

ŞARTTIR

Bu hadîs-i şerifi Hazreti Ömer'in oğlu rivayet etmişdir. Taberî, Ahmed İbn-i Hanbel, Tirmizî ve İbn-i Mâce hazretlerinin, Kütüb-i Sahih'den sayılan kitablarmda zikredilmişdir. Müslüman iki kısma ayrılınca ki, bunun bir kısmı tasavvufu ve zühdü ihtiyar edip köşeye, vahdete çekilir, tatlı tuzlu hiç bir şeye karışmaz, ancak kendi nefsinin ıs-lahıyla uğraşırlar. Muvafvak olurlar veya olmazlar,  o  ayrı bir iş.  Bunun  da  tabîi bir

(42)   Râmuz'ül-Ehâdîs, s. 235/3.

94/Mü'minlerin  Vasıflan

meziyyeti ve mükâfatı vardır. Belki, Cennet'in en güzel mevkilerine nail olurlar. Bu suretle de kendilerini dünyâ fitnesinden ve fesatlarından kurtarmış olurlar. İyi amma, hadîs-i şerîfde içtimaî hayata karışan ve bu suretle çeşitli fitnelerle karşı karşıya kalan ve bunlardan gelecek olan iptilâlara sabır ve tahammül ile, ce-miyyeti hayrına çalışan, çabalayan ve istikâmetten de ayrılmayan, Allah'a olan kulluk vazifelerini cemiyet işlerine feda etmiyen kimse medh ü sena olunmuşdur.

Bu hadîs-i şerifden ve yukarıda geçen hadîs-i şeriflerden de anladığımız şey hülâsatan şudur ki mü'minlerden kâbiliyyeti olan zevât-ı muhterernenin cemiyet işlerinde, herhalde va-zîfe kabul etmeleri şarttır. Bu vazifelerden, bahaneler bularak kaçmak, hiç caiz olmaz. Meğer hasta veya ma'lul ola. O vakit herhalde bedenen olmazsa, mâlen yardım etmek mecburiyetini duymak gerekir. Hele müslümanlarm, bu gibi cemiyet işlerinden çeşitli bahanelerle kaçmak istemeleri çok kötü vahîm netîceler doğurmaktadır. Bu takdirde bu mühim yerleri, dinle alâkası olmıyanlar alırlar, sonra da istedikleri gibi, müslümanlara yapacaklarını yaparlar. Artık pişmanlık fayda vermez. Onun için

Emin Olunmak/g5

her müslüman, gayet iyi, güzel ve salim bir düşünce ile düşünmelidir. Kendisinden çok daha mühim olan islâmî cemiyet işlerini kendi işlerine takdim etmelidir. Her ne kadar maddî zararları olsa dahî, manevî faydası daha çok, hem de esaslı ve devamlı olacağında, zerre kadar şüphemiz yokdur.

— 35 —

MÜMİN, İNSANLARIN ELİNDEN VE DİLİNDEN EMİN OLDUĞU KİMSEDİR

Bu hadis-i şerîfde İslâm'ın köklerinden bazı hakikatlere işaret buyurulmuşdur. Şöyle ki, biz adama, müslim veya mü'min dediğimiz zaman o adamın nasıl bir adam ve nasıl bir kişi olması lâzım geldiğini ve lâzım geleceğini, bize pek açıkça belirtilmektedir. Zîrâ bizler bugün alışageldiğimiz âdetlere göre namaz kılan, oruç

(43)   Camiu's-Sağîr,  c.  6/9207.

96/Mü'minlerin  Vasıfları

tutan, zekât veren kimse hele bir de hacca gitti mi, ona tam bir müslüman gözüyle bakarız. Halbuki, bu iki hadîsde ve müslümanlığı bildiren diğer hadîs-i şeriflerde de bunlardan hiç bahsedilmeden   doğrudan doğruya  muâmelât-ı islâmiyeye   ve   muâşeret-i islâmiyeye   tealluk eden inceliklerden bahsedilerek, müslüman denildiği zaman bütün müslümanların, onun dilinden ve elinden, ne suretle olursa olsun, salim olması lâzım geldiğini, selâmette ve emniy-yette, salim ve emîn olunması îcâb ettiğini, hatta mal ve  canlarının  taht-ı emniyette  olmasının iktizâ   ettiğini  beyan  buyurmuşlardır.   Bu gibi insanların,   müslümanların,   mü'minlerin, kâmil,   olgun,   tam  mü'min,  hâlis  mü'min  ve müslüman olduğu, pek güzel anlaşılır. Bu yüzden,   insanın   kimliğini   anlamak   için   hemen onun namaz ve orucuna bakıp da aldanmamalı, asıl müslüman ve mü'minlerle, kanunlarımıza bağlı ehl-i zimmet kimselerin, velevki hıristi-yan dahî olsalar, onlara dahi hiyânetlik etmemek, dil veya elle ezâ ve cefâ etmemek, onlardan gelen ezâ ve cefâlara da mukabele etmeyip, hemen sabırla karşılamak, bununla beraber, bir de onlara elden gelen ikram ve ihsanları yapmağa çalışmak, işte müslüman ve mü'mine yakışan en güzel huy ve ahlâkdır. Tabiîdir ki, bun-

Emin Olunmak/97

lann hiç biri doğrudan doğruya, belki herkese mümkün olmaz. Lâkin insan kendini bu gibi güzel ahlâklara alıştıra alıştıra artık bir gün bakarsınız ki, bu âdetler tabiat haline gelmiş-dir ve gayet kolaylıkla, hiç zorlanmadan oluverir. O zaman müslümanların en mümtaz ve bahtiyarları olup, âdeta Cennet misâli bir hayat geçirir. Yûnus Emre (r.a.)'nin dediği gibi, balığın karnı bile ona saray olur. Cenâb-ı Hak cümlemizi, böyle olgun, kâmil ve herkese faydalı müslümanlardan eylesin âmîn.

Mü'min ve müslümana ezayı terk etmek, nefs-i islâmiyettendir. İslâmiyet, müslüman-lık, çok büyük bir makamdır, hâli de şereflidir. Her kim İslâmiyyetle müşerref olursa, onun hali, âhiretteki ehl-i Cennet'in hali gibi olur. Bunun mânâsı, Allah Teâlâ'nm emirlerine inkıyâd edip, isyanlarını terk ile beraber, kendisini müslümanlara ezadan korumasıdır Müslümanlar o kimsenin ezasından salim olurlarsa, kâmil insan olmasını îcabettirir. Halbuki, dil ezası, el ezasından daha mühimdir. İki şeyi muhafaza eden Cennet'e girecektir. Bunlardan biri dilini tutmak, diğeri de iffetini muhafaza etmektir. Dilin muhafazasında; hainlik, iftira, yalan,   gıybet,  nemîme,  istihza,   alay,  yeminler,

F. 7

98/Mü'minlerin  Vasıflan

Ezân-ı Muhammedi    okunurken    konuşmalar,: camilerde dünyâ   kelâmı,   Kur'ân   okunurken] konuşmak, kamet ve hutbe esnasında, helâlar-j da, cima' hâlinde konuşmak, Kur'ân'ı kendi re'J yiyle tefsir  etmek,   sırları  ifşa,   günahkârlara! şefaat, münkerle emir, kardeşinin özrünü kabul etmemek,   mü'minleri  korkutmak   gibi ve şâire...

Merhum Elmalılı Küçük Hamdi Efendinin; Kur'ân tefsirinde, Hümeze Sûresinin birinci âyetinin izahında, uzun uzadıya tafsilât veril-mişdir. Böyle dil ve el ile ezâ ve cefâ şöyle dursun, göz ve kaşla da öyle ezâ ve cefâların yapı-lageldiğini, bunların da el ve dilden geri kalmayıp, belki bazı kimseler için daha çok acı olduğu, beyân edilmişdir. Meselâ, yüzüme bile bakmadı veya öyle bir baktı ki, sanki ödüm kopacaktı, denildiği meşhurdur. Onun için bir kimsenin hilkati, huyu, meziyyeti üç yerde belli olur demişlerdir. Evvelâ yolculukda, yemek-de, alış-verişde veya ticaret ortaklığında. Hac-cm efdaliyyetine kail olanlar, yolculukta bir takım meşakkatler, zorluklar, zahmetler olduğunu pek iyi bilirler. Bu yolda arkadaşına karşı nasıl davranılır, hep kendisine hizmet edilmesini mi ister, yoksa kendisi mi hizmet erbâ-

Emin Olunmak/gg

bıdır, kardeşlerine karşı eğer hizmet ve ikramı seviyorsa   ve yapıyorsa ne mutlu ona! İşte bu hal onun olgunluğuna alâmettir. Eğer bir kenara çekilip, muktedir   olduğu halde   başkalarından yardım bekliyorsa ne yazık ona. Bu hal, hem tenbelliğin hem de  îmânmdaki   zafiyetin başlıca alâmetlerindendir. Yemeklerde de öyle, hemen kendi  karnını  doyurmaya  bakıyor, başkalarını gözetmiyorsa, bu da iman zayıflı-ğmdandır. Alış-verişlerde de kezâlik böyledir. Menfaatperest insanlar, hiç bir zaman olgun ve kâmil müslüman ve mü'min olamazlar. Hârîs, gazûb, hasûm, kendini beğenen, mağrur, mü-tekebbir, hasis, cimri, riyakâr insanlar hep bu cümledendir.   Şöhreti   sevenler   de   böyledir. Onun için İslâm dininde tasavvuf denilen kısımda, bunların izâlesi ve yerlerine güzel ahlâkların    yerleştirilebilmesi imkânları    vardır. Gerek riyâzat ve  gerekse  zikrullaha  devamla bi iznillahi Teâlâ en kötü insanların bile, en iyi insan oldukları görülegelmişdir. Meselâ, soğuk ve siyah bir demir veya çivi parçası ateşin içine girince ateşin halini nasıl alıyor, o da ateş gibi kızarıyor ve ateş gibi yanıyorsa, iyi insanların, kâmil kimselerin arasına katılan kimseler de,  hiç farkına varmadan,  aralarında  bulunduğu iyi kimselerin hallerini alıyor. Onun

100/Mü'minlerin Vasıfları

için birçok   büyükler,    çocuklarına   yaptıkları nasihatlerin arasında, onların ulemâ ve fukaha meclislerine devam etmelerini, hikmet sahiplerinden daima istifâde etmeleri için, onlardan, ayrılmamalarını   tavsiye   ettikleri   görülmek-l tedir.   Zira bunlar,   yemeklerin tadını   getiren tuz   mesâbesindedirler  ve   mevsiminde   yağan yağmur gibidirler. Kuruyan ve ölü halde olan verier yağmuru bulunca nasıl yeşerir ve şen-| lenirse, ölmüş kalbler de, ulemâ ve fukahânn| bulunduğu hikmet   meclislerinde   aynı şeküdd hayât-ı daimîye nail olurlar. Cenâb-ı Hak cum-i lemizi hidâyete ve kemâlimize sebep olan * ulemâ  ve fukahâ  ve   hükemâ   meclıslerınd ayırmasın, âmîn...

— 36 —

MÜMİN GÜNAHKÂRLARIN ÂH VE ENİNİ, ÂBİDLERİN   NAFİLE   İBADETLERİNDEN, HAKKA DAHA MAKBULDÜR         '

.'rr

(44)   Camiu's-Sağîr,  c.  6/9208.

Günahkârların Pişmanlığı/101

Buhâri-i şerifde zikredilen bu hadîs-i şe-rifde de aynı cümleler tekrarlanmış, yalnız burada hakîkî muhacirin kim olduğu belirtilmiş-dir. Biz muhacir deyince, memleketini herhangi bir şekilde terk edip, bir müslüman diyarına göç eden göçmenlere deriz. Evet, bunlarında bir meziyyeti vardır. Memleketini, vatanını, eş ve dostlarını terkedip ayrılmak, kolay bir şey değildir. İslâm gayesiyle yapılan bu hicretlerden elbette büyük mükâfatlar alırlar. Semeresini de görürler. Az zamanda Cenâb-ı Hak onlara çok genişlik ve ferahlık verir, ayrılık acısını da çabucak unuturlar. Fakat bir insanın hayatı boyunca alıştığı bir huy vardır ki ma'-azallah, hele bunlar kötü ise, nereye hicret ederlerse etsinler, o huy ve tabiat onunla beraberdir. Meselâ, Mekke'ye de, Medine'ye de gitse, yine o adam, o adamdır. Yer değiştirmekle huylar değişmez. Belki, biraz sıkıntı görünce daha da kötü olabilir.

Onun için hakîkî muhacir, Cenâb-ı Hakk'm yasak ettiği şeyleri evinde ve yerinde iken terk edebilen kimsedir buyurulmuşdur. Yoksa, yer değiştiren muhacir değildir; onunki mecazîdir. Bilâd-i küfürden, yani kâfir memleketlerinden   kurtulmak,   her   zaman   mümkündür.

102/Mü'minlerin  Vasıfları

Nefsini tâate sevk etmek ve onu kötü, günah, fena ve çirkin hareketlerden, işlerden kurtarmak, hem kolay bir şey değildir, hem de nefsin  düşmanlığı  din   düşmanından  veya  bâtın düşmanından çok daha beter ve daha şiddetlidir, hem de dâimidir, insandan hiç ayrılmaz. Tâat ve ibâdet, nefse bir dereceye kadar kolaydır. Bir kere alışıldı mı, kolayca bırakamaz. Lâkin alışmış olduğu kötü,   çirkin,   günah  bir şey meselâ, en ufağı sigara, bunu bile bırakmak ne kadar zordur. Halbuki, maddî ve manevî zararları sayılamıyacak kadar da çoktur. Bir de içki, kumar, yalan, hiyle, gevezelik, hele hırsızlık gibi, ayrıca terazi, kantar ve ölçü hırsızları vardır ki, bunlar da yabana atılmazlar. Vazifelerini kötüye kullananlar, işlerinden ve vakitlerinden çalanlar var ki, bunlar daha beterdir. Bu hususta İmam-ı Birgivî (r.a.) hazretlerinden menkul bir rivayette,   «Zerre   miktarı, Allah Teâlâ'nın haramlarından ve yasaklarından birini terk etmek, yer ve gök ehlinin nafile ibâdetlerinden   hayırlıdır»   buyurmuşlardır. Bu ne kadar manâlı ve ehemmiyetli bir sözdür. Meselâ, ufacık bir kıvılcımdan çıkan yangınların çok büyük felâketlere sebep olduğu aşikârdır. Yine bir gemide açılan ufacık bir delik, bir gedik, bakarsınız ki, kısa bir müddet sonra ko-

Günahkâriann Pişmanlığı/103

caman bir geminin batmasına sebep olmuşdur. Bu sebepden günahlar ne kadar ufak da olsa, yapacağı tahribat yangının ve batan geminin tahribatından çok daha fazladır. Çünkü bunlar nihayet hepsi dünyâ malıdır. Fakat, günahların tahribatı, îmân üzerindedir. Mikroplar gibi evvelâ zayıflatır, sonra da öldürür. Bunun gibi, bir kere îmân zayıfladı mı, onu almak kolay olur. İşte bu bakımdan nefsin düşmanlığı diğer düşmanlardan . daha mühimdir. Cenâb-ı Hak cümlemizi onun şerrinden muhafaza buyursun, âmîn...

Dünyâdaki çeşitli iptilâlar, belâlar da Cenâb-ı Hakk'ın bir lütfü bir ihsanıdır ki, kulunu daima kendisine bağlamak ve iltica ettirmek için birer vesiyledir. İptilâ olmazsa, kul azar. Firavunların, Nemrudların azmalarının baş sebeplerinden birisi de, hiç bir iptilâya uğramamalarıdır, denilmiştir. Onun için iptilâlar, kulun Hakk'a sarılmasına ve ona yalvarıp, yakarmasına sebepdir. Âbidlerin nafile ibâdetlerinden, günahkârların âh ve enîni, Hakk'a daha makbuldür demişlerdir. Bunda ibâdete güvenç gibi, kendine bir pay vardır ki, doğru değildir. Çünkü hepsi, Hakk'ın lütuf ve ihsanıdır. Kulunda öyle tecellî etmişdir. Öteki günahkâr

104/Mü'minlerin  Vasıfları

ise, pişmanlık ve nedametlerle birlikde aczini idrâk ile Hakk'a yalvarış, tazarru' niyazı, hele gözlerinden akan yaşlara değer biçmek mümkün değildir. «Cehennem'in ateşini hiç bir şeyi söndüremez, deryalar akıtılsa bile; onu söndü-J recek tek şey, ancak Allah  korkusundan  nâşîl gözlerden damlıyan hakîkî göz yaşlarıdır» bu-| vurmuşlardır.

Namazları çalan hırsızları unutmuşdum. Halbuki, namazlarından çalan hırsızlar ki, rükû ve sücûdlanm doğru yapmazlar. Âdeta, tavuğun yem topladığı gibi, acele acele kılıp kaçmaya bakarlar. Bahusus Ramazân-ı Şerif'de teravihlerde görülen acelecilik, rekor kırma, daha çabuk kıldırma yarışları hep, imânın za-yıflığmdandır. Yoksa, ehl-i takva, hatimle namaz kılmayı tercih etmişlerdir. Her ne kadar uzun olsa dahî, nihayet on, onbeş dakika fark eder ki, Hakk'm huzurunda daha fazla durmak, durabilmek imkânını bahşetmiş olduğundan zevkine doyum olmaz. Gafiller çabuk kaçmaya çalışırlar, uyanık olanlar da ayrılmak istemezler vesselam...

37

MÜ'MİN KARDEŞİNİ TAHKİR ETMEZ

İster hür olsunlar ister köle, baliğ veya sa-bî, ister çocuk, ister kadm veya erkek, bunlar bir dinde toplandıkları için, «Ancak mü'mindir-ler, kardeşdirler.» âyet-i kerimesi mucibince, ana ve. baba bir rahim kardeşlerinden daha üstün ve sağlam kardeşdirler. Zira, ana ve baba kardeşliği dünyâdadır. Bu îmân ve İslâm kardeşliği ise hem dünyâda hem de âhirette daimîdir. Bu hadîs-i şerifin sebebi şöyledir:

Râvî olan Hanzala (r.a.) hazretleri, Resû-lullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizi ziyaret kasdetmişler. Vâil İbn-i Hacer isminde bir zâtı da yanlarına almışlar. Halbuki, Vâil İbn-i Hacer (r.a.)in düşmanları onu, Hanzala (r.a.)'nm elinden almak istemişler, o da; «Bu benim kardeşimdir» diye yemîn etmiş, bunun üzerine onlar da, Vâil İbn-i Hacer'i bırakmışlar. O da Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin huzurlarına gelince, hâdiseyi

(45)  Camiu's-Sağîr,  c.  6/9109.

106/Mü'minIerin  Vasıfları

anlatmış. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de, «doğru söylediniz, müslü-man, müslümanın kardeşidir» buyurmuşlardır. Bu hadîs-i Şerifin tamamı Et-Terğib Ve't-Ter-hîb'de cild 3. sayfa 610'da, şöyle zikredilmektedir: «Müslim, müslimin kardeşidir, ona zulüm etmez, malından haksız yere bir şey almaz, ücretinden de bir şey eksiltmez.»

Şâir şöyle demiş:

«Emâneti edâ ile, hıyânetlikden uzak ol. Her zaman adaletle bulun. Sakın kimseye zulüm etme ve mazlumun bedduasından sakın. Çünkü onun duasına mâni yoktur, yani şâyân-ı kabuldür.»

Bir müslüman, din kardeşine yardımını hiç bir zaman terk etmez, bütün ezalarını defeder. Başkalarının ona ezasına mâni olur. Kardeşlerinin aralarını ıslâh eyler ve sığındığı vakitte onu muhafaza ve himaye eder. Çünkü müslümanlığın icâbı budur. Onu hiç bir zaman tahkir etmez, onunla eğlenmez, istihza da etmez. Zîrâ o da Allah'ın kuludur. Onu da Allah celle ve alâ yaratmışdır. Amma zayıf, amma fakir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, kalbini işaret ederek «Takva bura-

Mü'mini Tahkir Etmemek/107

dadır (kalbdedir)» buyurmuşdur. Allah'dan korku; küfürden, şirkden, günahlardan, edebe riâyetsizlikden, havf ve haşyet neticesi, salih amellerin zuhuruna sebep olur. Ve yine göğsünü işaret ederek; «Kişiye şer olarak, müslüman bir kardeşini tahkir etmesi kâfidir, yeter de artar bile» buyurmuşlardır.

Allah Allah, bu ne demek acaba, dünyâda böyle bir hak, böyle bir düstur var mıdır?.. Öyle yâ, insan ne kadar fakîr, zayıf miskin dahî olsa, madem ki îmânda ve İslâmiyyette beraberdir, onu tahkir etmek ve hakir görmek kadar fena bir şey olabilir mi acaba?.. Çünkü Allah'ın   kuludur.   Onun   da   halikı   Allah   Te-âlâ'dır. Onu da o yaratmış, fakat zayıf ve fâ-kîr yaratmışdır. İnsana düşen vazife, onu hakir görmek değil, belki ona hizmet edip duasını almaktır. Zîrâ onların gönülleri çok incedir. Hallerine razı olmalarından ötürü Hakk'ın yanında kıymetleri ziyadedir. Duaları da müstecâp olur. Acaba biz öyle   yaratılsaydık,   elimizden ne gelirdi? Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri,   Veda Hutbelerinde   şöyle   buyurmuşlardır:

«Ey insanlar,   tahkik Rabbiniz birdir.   Babanız da birdir. Yani, hepiniz, Âdem aleyhisse-

108/Mü'minlerin  Vasıfları

lamın evlâtlarısınız. Agâh ve mütenebbih olunuz. Hiç bir arabın, arabın, gayrisine fazileti, artıkhğı, üstünlüğü yoktur. Gene, hiç bir arabın gayrisinin, arab üzerine fazilet, üstünlüğü ve artıklığı yoktur. Kırmızı tenli olanların siyahlar üzerine, siyahların kırmızılara üntünlü-ğü yoktur. Yalnız kimin takvası varsa o başka. Çünkü, ind-i ilâhîde en mükerreminiz, sizin takva sahibi olanınızdır. İlâ âhir.

Her müslümanm,    müslüman    kardeşine, kanı, ırzı ve malı kat'î olarak haramdır». Eğer müslümanlar zikrettiğimiz   bu hadîs-i şerifler üzerine hareket edecek olsalar, namları, şanları, saltanatları dünya ve âhirette bakî kalır. Dünyada,   Cennet'te   gibi  yaşarlar.   Bu  yalnız müslümanlara^  değil,    bütün    insanlara    düstur olabilecek bir kaidedir. Herkes hakkına razı olur. Başkasının ne malında  ne de canında gözü olur. Onun bu kadar malı olsun, köşkleri, sarayları olsun,   otomobili,   vapurları,   yazlık, kışlık evleri olsun, bu ne demek, bizim hiç bir şeyimiz yok? Vuralım, kıralım, bunların ellerinden alalım, biraz da biz sefa sürelim diye hatırlarına hiçbir şey gelmez. Çünkü verenin Allah Teâlâ Hazretleri olduğunu bilirler ve kısmetlerine razı olurlar. Onun için büyükler takvayı tarif ederken şöyle demişler:

Mü'mini Tahkir Etmemek/iog

«Allah Teâlâ hazretlerinden korkmak, gönül hoşluğuyla, tevâzuyla amel etmek, aza kanâat, âhirete hazırlıktır. İnsanların, âhirel-teki menzilleri, Allah Teâlâ'nın emrine imtisal, yasaklarından sakmmakdır». Aynı zamanda, malın çokluğuyla insan şerefinin artacağına inanmazlar ve kıymet, ehemmiyet vermezler. Çünkü, onların indinde âhiret saadeti, dünyâda üstünlük taslamayan ve fesat işler işlemi-yenler içindir. «Akıbet, netice müttakîler içindir» vesselam...

İmâm Buhârî (rh.a.) hazretlerinin, İbn-i Ömer (r.a.) hazretlerinden o]an rivayeti, daha açıkdır.

Çok muhterem ve aziz kardeşim. İnsafla, her sınıf insan şöyle bir düşünse ki, bu mülk Allah Teâlâ'dan başkasının değildir. Mülkünde tasarruf da, Zât-i Celle ve Alâ'sma mahsusdur. Onun izni olmadıkça hiç bir şeyin olmayacağını, her aklı selim sahibi pekâlâ bilir. Bizleri bu dünyaya, ekrem-i mahlûkat ve eşref-i mevcudat diye göndermiş. Bize de, bu mülkdeki vazifelerimizi bildirmek üzere bir kitab, bir kanun-i ilâhî, bir düstur göndermiş ki, bunlara semavî kiablar denir. Bizlere bu kitablardaki emir ve nehiylerini öğretip, bildirecek birer de pey-

110/Mü'minlerin Vasıflan

gamber göndermişdir. Tabîî, her devrin insanına gönderilen kitab aynı olmaz. İptidâi bir insana, birinci smıfdaki talebeye son sınıfın ders-lerinn verilemeyeceği gibi.

Âdem aleyhisselâma verilen kitaba Sıhhat denir. İlk insan, yeni bir cemiyet, ona o kadar yeter. Sonra, Dâvud aleyhisselâm devri gelince, ona Zebur isminde bir kitab gönderdi. Bu kitabın, Mûsâ aleyhisselâmm devrine kadar hükümleri icra edildi. Vaktaki, Mûsâ aleyhisselâm Peygamber olarak gönderilince, ona da, devrine uygun hükümleri hâvi olan (Tevrat) isimli bir kitab gönderdi. Bu kitabın da, îsâ aleyhisselâmm devrine kadar hükmü bakî kaldı, îsâ aleyhisselâm gelinceye kadar yürürlükte kaldı. îsâ aleyhisselâm, babasız yaratılmış-dır. Âdem aleyhisselam'm ise hem anası, hem de babası yoktur. Onu nasıl anasız ve babasız yarattıysa, îsâ aleyhisselâmı da, kudret-i ilâhi-yesini göstermek üzere, böyle yaratmıştır.

O, Kâdir-i Mutlakdır, istediğini, istediği gibi yapar, hiç işine karışan olmaz ve karıştırmaz. Bu O'nun Uluhiyyet sıfatının iktizâsıdır. Ona da (İncil) denilen kitabı göndermişdir. Bu kitab da, âhir zaman Peygamberi Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz

Mü'mini Tahkir Etmemek/m

hazretleri gelinceye kadar hükmünü icra etti. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri gelince ona da, Kur'ân isminde büyük bir kitab vermişdir.

Bu kitab, melekler vasıtasıyla 23 senede tamam olmuştur. Her peygamber gelince, evvelkinin   hükmü   iptal   olunuyordu.   Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şan gelince, bütün kitablarm hükümleri kaldırılmış, ancak ve kıyamete kadar gelecek insanlar için lüzumlu bütün hükümleri ihtiva eden, Kur'ân-ı Azîmü'ş-şan'ın hükmü kal-mışdır.  Her  kim bu  kitabı sıdk ve  sadakatle okur, öğrenir,   emirlerine   inkıyâd edip,   amel eylerse, yasaklarından da kaçar ve korunursa, hem dünyânın hem de âhiretin ebedî saadetlerini kazanmış olur. Bu kitab, peygamberlerin değil, doğrudan doğruya Allah Teâlâ hazretlerinin kelâmıdır. Sonradan halk olmuş değildir. Hükmü kıyamete Içadar bakîdir. Onun için her akl-ı selîm sahibine lâyık olan, bu Kitâb-ı Azî-mi,    elinden    gelirse    ezberi emekdir.    Hepsini mümkün olmazsa bile, ne kadar ezberliyebilir-se o kadar fazileti, kemâlâtı ve derecesi artar. Bu kitabı okumasını bilmiyenlerin, ezberlerinde bir miktar olsun sûre ve  âyetler de yoksa, harab bir ev gibidirler. Âhiretleri de o nisbet-tedir. Bilip amel etmiyenler de öyledir. Esâ-

112/Mü'minlerin   Vasıfları

sen bilmek ancak amel içindir. Ameli olmıyan-lar, bilmiyenlerle müsavidir.   Bu  kitâb-ı  ilâhî hakkında, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin pek çok hadisleri vardır. Hemen Cenâb-ı Hak cümlemizi, daima okuyup, mucibîyle amel eden kullarından eylesin, âmin... Ve bizleri nefsin, şehvetin şeytanın ve sevmediği kullarının şerrinden ve sevmediği umur ve hususlardan daima hıfz-ı himayesinde eylesin.   Ve   bizlerden   razı olduğu! ameller üzere idâme-i hayat edip, âhirete de râ-J zı olduğu halde göçen kullarının zümresine il-; hak buyursun, âmîn.                                        ':

— 38 —

MÜMİN, MUSİBET ZAMANINDA KARDEŞİNİ TERKETMEZ

(46)   Râmuz'ül-Ehâdis,  s. 235/8.

Kardeşini Terketmemek/H3

Bu hâdîs-i şerif, Zübdetü'l-Buhârî'nin 1083'üncü hadîsidir. Oradaki tercümesi de şöyledir: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, «Her müslüman diğer mfislümanin din kardeşidir. Müslüman, müslümana zulüm ötmez. Müslüman, müslüman kardeşinin başına gelen musibet zamanında onu terk etmez. Yalnız bırakmaz. Hangi müslüman ki, müslüman kardeşinin hacetine yardımda bulunursa, Allah Teâlâ da onun ihtiyaçtı zamanında hacetini kaza eder. Müslüman bir kul, din kardeşinin yardımında bulundukça, Allah Zül-Celâl de ona yardımda bulunur. Hangi müslümanki, bir müslümandan dünya darlığını giderir ve onu sevindirirse, Allah Teâlâ da, kıyamet gününde onun ayıplarını örter.» buyurmuştur.

Bu hadisleri okuduktan sonra müslüman-la kardeş olduğunu bilmiyen hiç bir müslümar yoktur  sanırım.   Eğer  bilmiyorsa   cidden  çol ayıpdır.   Bilip de alâkasızlık   gösteriyorsa,   bu çok daha ayıpdır. Bilip yapmamak, bilmemek* den daha fena ve daha kötüdür. Halbuki bu kardeşlik, dinde olduğuna göre ana, baba kardeşliğinden daha mühimdir.   Zîrâ ebedîdir,   menfaatlere dayanmaz. Yalnız Hakk'ın emrine imtisal ve onun rızâsını   kazanmak için   yapılan

F. 8

 

114/Mü'minlerin  Vasıfları

fedakârlıkdır. Sevabı da o nisbette çoktur. Ana baba kardeşliği ise böyle değildir; onların birbirine yardımı ve elinden tutmaları, menfaatleri îcâbıdır ve vazifeleridir. Amma müslüman-lık sebebiyle olan kardeşlik, sırf hasbeten-lil-lâhdır. Hiç bir menfeat beklemez. Vazifesi olmasa dahî hasbîdir. Bu sebeple çok muteberdir.

MASONLAR RASULULLAH'IN

ZAMANINDAKİ MÜNAFIKLARDAN DAHA

EŞED, MASKELİ KİMSELERDİR

Hiç bir kardeşin, kendi öz kardeşine yapamadığını, bir müslüman, din kardeşine en alâsını ve en güzelini yapar ve yapması da lâzımdır. Halbuki, bugün insanlar, bu kardeşlik rabıtasının lüzumunu anlamamış ve hissetmemiş olacaklar ki, çeşitli cemiyetler kurmuşlar; her-birine ayrı ayrı isimler takmışlardır. Meselâ, masonların bile kaç çeşit locaları vardır. Fakat hiç birinin teşekkülleri, islâmî bir gaye ile değildir. Müslüman olmadıkları için de hiç bir sevab yoktur. Sevâb olmadığı gibi, müslüman-lık dışında, belki de müslümanlığa zararlı olmaları sebebiyle, bu gibi cemiyetlerden fayda umarak, onlara girmek kadar manevî tehlike-

Masonlar Maske.i Kimselerdir/l 15

si büyük bir şey olamaz. Çünkü, bunların ne kadar şöyle yardım ederiz, böyle faydalı oluruz diye yaptıkları propagandalar da yalan ve dolandan ibarettir. Sonra bunların bir kısmının da   kökü   dışarıda  olduğundan,   hıristiyan veya yahudî teşkilâtı olmaları itibariyle bunlara girmek İslâm'a hıyanettir. Hiç bir akl-ı se-lîm sahibi müslüman, altınlara gark olacağını bilse dahî, böyle İslâm'dan gayri, hatta İslâm'ın zıddı gayelere hizmet eden cemiyetlere girmez ve girmeyi kendine zül addeder, aynı zamanda girenleri de sevmez ve   onlardan  nefret eder. Buğz-ü fillâh edip, onları kardeşlik defterinden siler. Zîrâ bu gibi  menfeatperest  insanlar  ki, dünyâda nail olacakları   menfeatlere   tama'en, yabancı ülkelere hizmet eden cemiyetlerin gayelerine bilerek veya bilmiyerek hizmet eder ve İslâm'ın yıkılması bahasına da olsa, artık onların, o cemiyetin emirlerine uymak mecburiy-yetinde   kalırlar.   Ondan   dışarı da   çıkmazlar. Çünkü, cemiyetlerinin programına uymayı ön-r ceden   teahhüt etmişdir.   Yazık bu   gibi  hasis adamların haline!..

Zavallı, sana ne oldu da böyle şeytanî fikirlerle kurulmuş bir  dolaba  giriyorsun?   Hiç

116/Mü'minlerın   Vasıfları

de aklın yok mu? Bu kadar tahsili ve serveti, böyle bir İslâm düşmanı cemiyete girmek için mi yapdın? Yazık sana hem de çok yazık. Senin dîninden sökülüp, İslâmm gayri bir cemiyete intisabından dolayı, artık seni İslâmiyyet, müslüman olarak kabul edemez. Çünkü, artık sen müslümanın malı değil, bir hıristiyan veya bir yahudî şebekesinin adamısın. Bunu böyle bil. Namaz kılmakla, oruç tutmakla, boş yere kendini aldatırsın. Artık sen nerede, müsîü-manlık nerede?   Müslümanlık   şirke   karşı bir dindir. Hiç bir zaman ikilik istemez. O, tevhîd dînidir. Birlik,   vahdet, onun gayesidir.   Onun için rnüslüman, ancak müslümanın kardeşidir. Kur'ân-ı   Azîmü'ş-şân'da,    «Ancak   mü'minler kardeşdirler» (47) buyurulmuşdur. Mü'min olmayan ve   müslüman   olmayanlarla   kardeşlik asla caiz   değildir.   Amma kim   girerse   girsin, onun girmesi bizim de girmemizi iktizâ etmez. Amma din adamı imiş, ne   olursa   olsun.   Din adamları içinde de, ne kadar münafık ve fâsid kimselerin de bulunabileceğini unutmamalı...

Halbuki,   müslümanlık   bir   vücut   gibidir ve öylece yekpare olmalıdır. Hiç bir âzası hattâ

(47)   Hucurât Sûresi, âyet 10.

Masonlar Maskeli  Kimselerdir/ln

bir zerresi bile birbirinden ayrılmaz ve ayrılmamalıdır. Nasıl olur da, müslümanlık dışında ve onun düşmanı bir cemiyete üye olur? Bu çok akılsız ve âhiretini bilmeyen bir ahmakhkdır, dersek, mübalâğa etmiş olmayız. Bunun islâmi-yete olan zararı bugün artık pek aşikârdır. Çünkü efradı çoğalmış, hep köşe başlarını tutmuş, kendi din ve milletlerine zararlı olmaya başla-mışdır. Bunlar, Resûlullah'm zamanındaki münafıklardan daha eşed maskeli kimselerdir. Dinlerine karşı samîmi olmadıklarındandır ki, bu gibi yabancı ve dinimize muhalif, bölücü ve yıkıcı cemiyetlere girmeye cesaret ederler.

Hiç bir cemiyet yoktur ki, onun bazı saklı ve gizli gayeleri olmasın. Onu açığa vermez ve   meydana   koymaz.   Yalnız   faydalarından bahsederek,    etrafına    adamlarını    toplamaya bakar. Sonra bu üyeler de kademe kademedir. Üst kademenin gayesini, politikasını, alt kademede olanlar bilmezler. Belki de, samîmi hizmetlerini bilmeyerek, körü körüne yapmakla, memlekete ve millete karşı pek büyük suçlar işlemişlerdir ki, gün ışığına çıksa, affolunmalarına imkân yoktur. Bunların yıkıcı ve bölücü faaliyetleri yetmiyormuş gibi bir de, dahilî fikir ve düşünce ayrılıkları bizi mahv ve pe-rîşan etmektedir.

U8/Mü'minlerin  Vasıfları

Masonlar Maskeli Klmselerdlr/ng

Evvelâ partiler hiç de doğru olmıyan bir ieşkilâtdır. Zîrâ birinci zararları, memleketde-ki vahdeti, birliği bozmakdır. Herkes kendi mensup olduğu partiye, onu müdâfaa sadedinde, çok gayret sarf eder. Muhalifi olan partiyi devirmek ve onu haksız çıkarmaya çabalar. Bu hususta, yalan yanlış her türlü propagandayı mc-jru sayar. Bunlar arttıkça, büyük bir nehir birçok kollara ayrıldığı zaman nasıl zayıflarsa, işte milletler de böyle bölündükleri zaman öyle zayıflarlar. O zaman her kafadan bir ses, bir nizam, bir düstur çıkar. Amma hepsi de biri-birine, muhalif ve mugayirdir. Birinin istediği ve beğendiğini, diğeri istemez ve beğenmez, Bir vücud ki bir başa bağlı olmaz, her âzâ kendi arzusuna göre hareket etmeye kalkarsa, o vücuddan hiç bir hayır gelmez. Hiç şüphe yoktur ki, cemiyetler de böyledir. Biri böyle olsun der, diğeri de onu baltalamaya çalışırsa, orada huzur ve kalkınma olur mu? İşte, büyük harblere girmediğimiz halde hâlâ iktisâden başkalarının yardımına muhtaç durumdayız. Bu hal bizim millî şeref ve mazimizle hiç ve katiyyen mütenâsib olmadığı halde hâlâ kendimizi bir türlü kurtarmaya imkân bulamıyoruz. Bunun sebebleri, memleketin iktisâdi   işlerini   idare   edenlere   âid   değil   mi-

dir? Karşımızdaki büyük küçük, harbe girmiş, mağlub olmuş, hiç bir şeyi kalmamış milletler, bugün başkalarını ve kendilerini mağlub eden, galiblerine bile yardım edecek duruma gelmişler. Biz ise, memleketimizin kadınlı erkekli yüz-binlerce işçisini dışarıya   göndermek   suretiyle, çok büyük bir düşüklük içinde, seviyesiz ve âciz bir duruma düşüşümüzün sebeblerini aramak ve bir an evvel bu çirkin hallerden kurtulmaya  çalışmak  zorundayız.   İslâm  dini  bunu emreder. İnsanlığın da,    milletin de başta gelen en birinci vazifesi, bu olmak gerektir. Bunu bir an evvel yapmazsak hem ind-i ilâhîde hem de, târih ve millet yanında mesûlüz.Mil-letin meclisine, seçerek gönderdiği, hem de münevver dediğimiz vekillerimiz,   acaba   bunları hiç düşünmezler mi?    Oraya    seçilmelerinden gaye, memur   maaşlarının    artırılmasıyla   bir zümrenin refahını sağlamak mı, yoksa matlub olan bütün efrâd-ı milletin, refah ve selâmetini temin midir? Maaşlar artar artmaz, hemen arkasından malların fiyatlarında da, fiyat artışı başlıyor ve geçim  zorluğu,  yine hiç  değişmeden, aynı seviyede devam ediyor. Halbuki, memleketimizdeki   kaynaklar,   menbalar,   servetler,  arazî bolluğu,  kalkınmış  ülkelerin ço-

120/Mü"minlerin Vasıfları

ğunda yoktur.   Öyleyken,  onlar kalkınsın, biz muhtaç duruma düşelim, ne yazık bizlere...

Bu kadar felâketler yetmiyormuş gibi, bir de müslümanlarm kendi aralarında bölünmesi ne kadar acıdır! Meselâ, nurcular, ışıkçılar, mücâdele birlikçiler,    milliyetçiler,    Süleymancılar, imam hatibciler,   daha  bilmediğimiz   nice guruplar, acaba ne demektir? Bunların hepsi, ayrı ayrı fikir ve kanâatlere sahip olduklarından, aralarında birlik vahdet sağlamak mümkün olmamaktadır. Biri, diğerini tekfir edecek kadar cesur, diğeri onu telîn edecek kadar câı hildir. Bunlardan bir kısmı, idarelerinin dışdan yapıldığını, yani mason veya yahudî dolabına âlet olduklarını bilmeden  ve   anlamadan, eski din büyüklerine ve eserlerine  hücum   ederler ve onları tenkide yeltenip, yeni bir din kurucusu gibi ortaya atılmaktadırlar. Halbuki, bu hususta hiç bir yeter bilgiye de sahib değillerdir. Çok yazık, çok esefe şayandır. Bunların hangisi, bu hadîs-i şeriflerle kâbil-i kıyasdır.

Allah cümlemize insaf ye şuurla haddini bilmek ve müştekim hareketler nasîb buyursun âmîn. Bunlar hep içten gelen dertlerimizin dile gelmesidir. Varsa, kusurlarımızın afvım ve hatâlarımızın tashihini rica ederim...

Masonlar Maskeli Kimselerdir/121

Halbuki, bizim esnaf cemiyetleri gibi, diğer mesleklerin de cemiyetleri vardır. Fakat hepsi, biribirinin mütemmimi ve destekçisi, ta-mamlayıcısıdır. Meselâ, bir inşâatta, demirci ayrı, tuğlacı ayrı, kazıcı ayrı, çimentocu ayrı, sıvacı ayrı, marangoz ayrı, camcı ayrı, boyacısı da ayrıdır. Amma, bunların hepsi, o binanın tamamlanmasına hizmet ettiklerinden, hepsi de makbuldür, kimse kimseyi ayıplamaz. Doktorlar da öyle değil midir? Gözcü ayrı, kulakçı ayrı, cildci ayrı, dahiliyeci ayrı, kalbci ayrı, sinir-ci ayrı, fizikçi ayrı, operatör ayrıdır. Fakat hepsi, insanın bünyesinin hizmetkârıdırlar. Askerler de öyledir. Kimi denizci, kimi havacı, kimi topçu, kimi süvari, kimi füzeci piyade, istihkâm ve saire gibi, fakat hepsi aynı 'amaca hizmetle biribirlerinitı tamamlayıcısı-dır. Böyle oldukça da muvaffak olunur. Yoksa hayır...

Mü'min Mü'minin Aynasıdır/123

__  on __

«MÜ'MİN, MÜ'MİNİN AYNASIDIR» NE DEMEKTİR?

>;

Adî

Müslüman müslümanm, mü'min de         j

minin aynasıdır. Aynanm vazifesini hepimiz biliriz. İnsanın zahirinde, dış kısmında vâki olan hatâları, kusurları, eksikleri göstermeye yarar. İnsan, kendisinde gördüğü bu kusurları gidermiye çalışır. Çünkü öyle kusurları olduğu halde, perişan durumda cemiyet içine çıkmıya gönlü razı olmaz. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de, sefer hallerinde bile yanlarında bir ayna bulundururlardı. Bazan da kuyuya bakarak kılıklarım düzeltirlerdi. Bizlere de kardeşlerin yanlarına çıkarken, üstlerimizin, başlarımızın düzgün olarak çıkmamızı tavsiye buyururlar ve perişan bir halde, saçı başı dağınık kimseleri sevmezlerdi.

Elbette bu hal zahirî olmakla beraber, batma da şâmildir. Müslüman ve mü'min öyle bir

(48)  Câmlu's-Sağîr, e. 6/9110.

insandır ki, kardeşleri için, hattâ bütün insanlık için bir numune ve bir aynadır. İşte, Çin, Rusya ve   Endonezya'daki   insanların   müslü-man olmalarına sebep  olan  muhterem  zevat, hakîkî ayna misâli nurlu, içi dışı bir, dosdoğru, zerre kadar istikâmetten ayrılmaz kimselerdi. Mevlâmıza olan hizmetleri de hiç bir şeye feda etmez kişilerdi. O zaman bunları gören insanlar hemen tereddütsüz, bunların mensup olduğu İslâm dinine girmişlerdir. Hattâ, Çinin müs-lüman olmasına sebep, iki eshâb-ı kiramın, ticâret maksadıyla oralara   gitmesiyle,   onlarda gördükleri   doğruluk   ve   hakikatlerin   hayranı olarak, hemen müslüman olmuşlardır.   Halbuki öyle, hıristiyan misyonerlerinin yaptıkları gibi, çeşitli  yardımlara  ve   propagandalara aldanarak değil, onların yüzlerindeki ilâhî nur vğ hallerindeki güzellik, onlara kâfî gelmiş ve bugün yüz milyonların üstünde  olan  müslü-manlar,   hep   böylece   müslüman   olmuşlardır. Tabîi,   bu   bizlere   o   günkü   müslümanların ne kadar sâf ve temiz,  güzel,  tam bir  ayna ve   tam   bir   kardeş   olduklarını   pek   açıkça göstermektedir. Halbuki,   bugün   bizim taban tabana zıd denecek kadar tersine hareket ettiğimiz malûm.   Bize,   namazımıza,   orucumuza, haccımıza bakarak müslüman diyorlar.  Fakat

124/Mü'mînlerin Vasıflar»

muamelât kısmına gelince, her çeşit yalan, hiy-le, sözlerimizde vefasızlık, emânete riayetsizlik, aldığını vermemek, başkasının işinde ve ticâretinde gözü olmak ve saire gibi hallerle, etrafımızdaki müslümanları bile kendimizden soğutmaktayız.

— 40 —

MÜ'MİNLER ARASINDA, YARDIM

SANDIKLARI BULUNMASI LÂZIMDIR,

ŞARTTIR!

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bu hadîs-i şerifinin mânâsı şöyledir:

«Ben fcrâizi ikâme ile nasıl emr olundu isem, insanlar ile hoş geçinmeye de, öylece emr olundum» (49) buyurmuşlardır.

Nerede kaldı ki, bir hıristiyana, gel sen de müslüman ol diyebilelim. Çünkü, müslümanlı-ğın  üzerine,  amacına  henüz  kendimiz  ulaşa-

(49)   Râmuz'ül-Ehâdîs,  s.  87/2.

Yardım  Sandıkları/125

madığımızdan, başkalarına söz söylemeye cesaretimiz olmuyor. Zîrâ, müslümanlık nurları etrafa yayılır, biz bir şey demesek bile, bakarsınız ki, fevc fevc kişiler müslümanlığa doğru, gayr-i ihtiyarî koşmaktadırlar. Bunu hiç kimse önleyemez.

Fakat   bugün   bakıyoruz ki,   dînimiz   elimizden alınıp, nasıl sökülüyor ve biz de bunu bir kuzu  gibi sessiz,   sedasız  seyrediyoruz da, ağzımızı açıp, bu ne haldir? diyecek bir müslüman çıkmıyor. Sayımız bu kadar milyon, fakat bir tane bile babayiğit,   gayret-i diniyyesi galip bir müslüman yok vesselam. Yalan ve iftiralarla  habsedilen  ve  hattâ, dar   ağaçlarına bile   çekilen   müslümanlarm,    imdadına   kaç müslüman koştu?   Heyhat!   Bugün hapishanelerde inliyen müslümanlann hali gözlerimizin önünde, ne o, nurcu kitabı okumuş veya konuşmasında lâikliğe   aykırı   konuşmuş   veya faiz, içki,   çıplaklık   aleyhinde   konuşmuş.   Burası, sözde bizim memleketimiz, şu hale bir bak, bakalım müslümanlıkla bunların hangisi barışır. İşte çıplaklık, eğer o senin kardeşinse, nasıl bu hale razı oluyorsun?    Kardeşim değil dersen, demek ki müslüman değilsin. O halde davanın adamı  değilsin.   İşte maârif,  çocuğuna  dînini

126/Mü'minlerin Vasıfları

öğrettin mi? Dînini ve Resûlullah'ı sevdirdin mi? Allah Teâlâ'yı tanıttın ve sevindirdin mi İbâdetlerini öğrettin mi? Hayır, yalnız onların dünyâda istikbâlini temin için yaptığın fedakârlıklarla kendini mesûliyet-i mâneviyeden kurtarabiliyor musun?

Bu hadîs-i şerifin devamında şöyle bir ibare daha vardır ki, hepimiz için dikkate şayandır. İnsan kendi işi, ticâreti, san'atı için nasıl dikkatlidir. Zarar gelebilecek şeylerden ve işlerden kendisini nasıl korursa, gözetirse, muhafaza ederse, kardeşinin işlerinde de, gerek ticâret, gerek san'at ve gerek zirâat herhangisi olursa olsun, kendi işi gibi hatta daha dikkatli ve titizlikle, alâkadar olması, onu zarar ve ziyandan koruması, başlıca din kardeşliği vazifesidir. Bunlardaki ihmali nisbetinde, müslü-manhktaki derecesi tahakkuk eder. Bir insan hem müslüman olsun, hem de din kardeşleriyle alâkadar olmasın, bu mümkün değildir. Böy-lesinin, yâ imânı yoktur veya başkalarının yardımına muhtaç, bir hasta gibidir.

Aziz kardeş, bu hadis-i şerifler hep bizlere anlatıyor ve güzel dersler veriyor ki, müs-lümanların hepsi bir vücut olduğuna göre gayet samimî bir şekilde ve çok muntazam birer yardım sandıklarının bulunması lâzımdır, şart-

Yardım Sandıkları/127

ör. Evet, bir kardeş^ öz kardeş de olsa,  belki kendisi de muhtaç bir durumda olabilir de muhtaç olan kardeşine yardım yapamadığından ötürü çok üzülür.  Anıma zavallının  elinden bir şey gelmez. Lâkin müslümanlar, cemiyet olarak çok şeyler yapabilirler. Gayretleri nisbetinde refah ve saadete nail olurlar. Bakınız, şu yahûdileri görmüyor musunuz? Herhangi bir yahûdi el açıp dilenirken gördünüz mü? Onun havrası, cemiyeti, ona evvelâ istidadına göre bir iş temin etmeye çalışır, muvaffak olamazsa ki pek nâdirdir, o zaman havranın yardım sandığı onun geçimine lâzım olanı verir, dilenmesine meydan vermez.

Bize ayıp değil midir ki, böyle bir din kardeşimizi, kendi haline terk edelim de, ister dilensin ister ölsün. İşte bu ihtimaller yüzünden, her gün  çeşitli,   akla,   fikre  gelmez  hadiseler meydana gelmektedir.   Bunların  tedavisi  öyle kolay bir şey değildir.Hadiselerin nelerden ileri geldiğini arar ve düşünürsek, kabahatin onlarda olmayıp, müslümanların hepsinin kabahatli oldukları meydana çıkar. Çünkü müslü-manhkda, «kardeşinin, komşusunun aç olduğunu bildiği halde, kendisi tok olarak yatıp uyuyan müslüman, müslüman değildir» buyurul-

128/Mü'minlerin  Vasıfları

muşdur. Biraz düşünelim. Bu ne demektir? Açlık sofuluğu bozar derler. Bugün aç olarak, derdini kimseye anlatamadan ve kimseye de zararlı olmadan ölecek, kaç kişi bulunabilir? Evet, sabırlı olmalı, kanaatli olmalı amma, zengin ve muktedir olanlar da insaf edip, israf yollarını biraz olsun kapamalıdır. Günah yerlere avuçlar dolusu paralar harcayıp da, bu zuafâ, fukara ve miskinleri ihmal etmek caiz olur mu?..

İnsanların elbette gözleri, onun bu müreffeh ve israf dolu hareketleri üzerinde olur; hele fukaranın gözünden hiç kaçmaz. O zaman hem hased, hem kin, hem hırsızlık gibi yaramaz haller zuhur eder, bunları hapishanelere koymakla bu işin önüne geçilemediği, senelerden beri yapılan tecrübelerle tahakkuk etmiş bulunmaktadır.

Cenâb-ı Hak, hırsızın elini kesmekle em-retmişdir. Bu, tabîi büyük bir korkudur. Sahibi hem elsiz kalacak hem de cemiyet içinde ölünceye kadar ona bir hırsızlık etiketi vurulmuş olacaktır. Evet, bununla hırsızlığın önüne geçilebilir amma, o kişiyi suça teşvik eden ve bu hale getiren müslüman cemiyetinin bunda hiç kabahati yok mudur? O zavallının eli ne-

Yardım Sandıklan/129

den kesilmişdir?  Aç kalmışsa,   kabahat  onun mu? Yoksa onu aç bırakan müsltimanlarm mı?. Elbette ki müslümanlanndır. Hırsızlık yaptığı vakit elini kesmek lâzım, doğru amma, onun elini kesilecek  hale getiren  müslümanları ne yapalım? O hırsızlığı, ya işsizlikten veya açlık-dan yapmişdır. Onu kolay bir san'at haline ge-tirmişdir. Bunları arayıp bulmak ve ilim, edeb öğretip, birer iş veya san'at sahibi yapmak lâzım gelirken, sen bunları ihmal ile, zevkinden, safandan, israfından hiç bir fedakârlık yapma, yazın avn yazlıkta, kışm ayrı konforlu apartmanlarda, çeşitli otomobillerle yaşa, sonra da, fukaranın eli kesilince, oh olsun de, işte bu da müslümanlık (!)

Arkadaş sen müslümanca vazîfeni yapsaydın, onun elinin kesilmesini önlerdin. Sonra o böyle bir kabahat yaparsa, o zaman elini de kes, ayağım da; âleme ibret olsun. Fakat sen vazifeni yapmadığın için, sana da ne yapmak lâzım geleceğini yine sen söyle. Kendi cezam kendin tayin et...

Ve Sallallahü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve sellim.

F. 9

— 41 —

MÜMİNLER EŞİTTİR, ÜSTÜNLÜK ALLAH'DAN KORKUDADIR

Bu hadîs-i şerif (50) de bizim için ne kadar kıymetlidir. Bütün müslümanları kardeş eden müslümanlık, İslâm cemiyeti ve Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin bayrağı altında kardeşçe, muttefikan, birlik halinde toplanan bu cemâat-i islâmiye, meş-reb-i îmânda itihad ve ittifak ettikleri için, bunlara kardeş adını, Cenâb-ı Hak Celle ve Âlâ hazretleri vermişdir. Bu lütuf ve ihsanın bahası bulunur mu?

"Birbirlerine benziyen iki şey arasında, kardeş ismi ıtlak olunur. Biribirlerine ne kadar benziyorlar, sanki kardeşdirler, denildiği gibi... Onun için, hakîkî kardeş, meşrebde, zevkde ve bunlara   mümasil   yerlerde   sana   muvafakat

(50)  Câmiu's-Sağîr,  c. 6/9211.

Mü'minler Eşittir/131

edendir denilmiş,   yoksa ana   rahmindeki işti-rakden   olan  kardeşlikle   beraber,   bu manevî îmân yolunda bulunmıyan ve Resûlullah'ın sancağı altında toplanmıyanların, kardeşliği değil. Bunlar her ne kadar bir aile ocağının evlâtları iseler de, meşreblerinin  ayrılığı sebebiyle  hakikî kardeş olmakdan uzakdırlar, onun için biraz   menfaatlerine   halel   gelse   derhal   darılır, ayrılırlar kavga, kıyamet koparırlar. Belki bir daha biribirlerinin yüzlerine bakmadan âhi-rete   göçüp   giderler.   Kardeşlik   bu   mudur?.. Müslümanlıkta   kardeşlik   denince,   doğrudan doğruya din kardeşliği, âhiret kardeşliği gelir ki, İmâm Gazâlî'nin İhyâu Ulûm'undaki    kardeşlik faslı, başlı başına ayrı bir dersdir ve insanlığa numunedir. İnsanlar eğer böyle bir kardeşlik   yapabilselerdi,   dünyadaki   saadetlerine doyum   olmazdı.   O   zaman insanlar ölmezler, dünyadan   âhirete   göçerler,   namları,   şanları kıyamete kadar bakî kalırdı. Böyle olabilenlere, dünyadaki bütün canlılar,   hattâ   melekler dahî hayran olurlar ve gıbta ederlerdi.

Bu sebeple buyurulmuşdur ki, müslüman-îar birbirinin kardeşidirler. Hiç birinin diğeri üzerine tefevvuku, üstünlüğü yoktur. Amma bilgin,  amma  zengin,   İslâm  nazannda  hepsi

132/Mü'minlerin  Vasıfları

taslamaya hakları  yoktur.   Zira  o zaman aralarında ayrılık başlar, birlik bağları kopar. İs-lâmiyetteki kardeşlik hikmetleri zail olur. Meselâ, bir kumandan, ne kadar çok mahir de olsa, onun plânlarını tatbik edecek, efraddır. Birisinin bilgisi varsa, ötekinin de, gayret ve şecaati vardır.  Hem hiç bir kumandan, ben bu kadar bilgi ve kuvvet sahibiyim, benim re'yim, yüzbin kişiye bedeldir, binâenaleyh,   «Ben   şu kadar rey atacağım» dese, kimse onu dinlemez. Ona «siz de herkes gibi bir re'ye sahihsiniz efendim» derler.

Bu ancak Cenâb-ı Hakk'm, Kur'ân-ı Ke-rîm'inde buyurduğu gibi, «Sizin ınd-i İlâhîde en mükerreminiz, takva sahibi olanınızdır» da

ifadesini    bulmuşdur.    Peygamber    sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri de, ona binâen, «Üstünlük ancak takva iledir.» buyurmuşlardır. Burası da çok mühimdir. Çünkü takva, bizce malûm değildir.   Onun yeri  kalbdir. Binâenaleyh, hiç bir müttakî için caiz olmaz ki, bir müslümanı  tahkire   yeltensin.   Hem  nasıl tahkir edebilir ki, son nefesinde hali nice ola-cakdır, bilir mi?.. Kendi halini bilemediği gibi, ötekinin de son nefesinde nice olacağı malûmu değildir. Öyle ise, agâh ve mütenebbih olunuz

Mü'minler Eşittir/133

da, kimseyi tahkire kalkmayın. Akıbetimizin nice olacağı hepimizce meçhuldür. Hem de dünyânın zenginliği veya bilgisiyle avunup, diğer fakîr ve câhil zümreyi beğenmemek kadar cahilane bir hareket olmaz. Çünkü, bütün mah-lûkatı, hatta mevcudatı yaratan O'dur. Kimini zengin, kimini de fakir, kimini âlim, kimini de câhil yaratmışdır. Bunların hepsinin ayrı ayrı hizmetleri vardır. Dünyaya bir baksak, çoğu deniz, azı toprak; kimi yeri, dağ taş; kimi yeri ova; kimi yeri de çöl, hiç bir şey bitmez ve yetişmez. Yerin altı da, ayrı bir âlem. Bazı yerinde kömür, bazı yerinde gaz, bazısında altın, platin, gümüş, bakır ve saire. Hepsi aynı şey olsa olur muydu? Hayır. Günkü, bunların hatta daha bilemediğimiz birçok madenlerin hepsi de lâzımdır. Bu hakikat inkâr olunabilir mi?..

İşte akl-ı selim sahibi bir müslümanm bu hakikatları iyice düşünerek kendini yaratan Allah'a kayıtsız ve şartsız teslim olması icabe-

der.

Hakikî mü'min, kardeşlerine külfeti, zahmeti, eziyeti ve ihtiyacı az olan kimsedir. İnsanlar birbirlerine her zaman muhtaçdırlar. Fakat en iyisi, başkalarının ihtiyaçlarına koşup, kendi ihtiyacını unutmak ve onlara yük olmamaktır. Bununla beraber mü'minin şânındandır ki, diğer mü'min kardeşlerine yardımı çok olsun, bıkmak ve yorulmak bilmesin.