Cihat
MEHMET ZAHİT KOTKU
SEHA NEŞRİYAT
İÇİNDEKİLER
Önsöz ........................... 7
I. BÖLÜM
Cihad Nedir? ...... ............... 13
Hicret ve Cihad ......... ............ 15
Rlbat ve Cihad ..................... 19
'İlim ve Cihad ..................... 21
Cihada Hazırlanmak .................. 28
Harb Malzemelerini Hazırlamak...... 29
iktisada Riayet .................. 34
II. BÖLÜM
Cihadın Kısımları .................. 49
1 —Küf f ara Karşı Cihad ............ 49
2 —Mülhidlere Karşı Cihad ......... 52
3 —Hak ve Hakikate Çağrı İçin Cihad ... 53
4 —Nefisle Cihad ...............- ... 56
Heva ve Hevesle Mücâhede......... 64
5 —Şeytana Kargı Cihad ............ 74
6 — Kötü Âdet ve Alışkanlıklara Kargı
Cihad ........................ 75
6/îçindekiler
7 —Cehalete Karşı Cihad ............
8 —İyiliklere Sahip Olmak İçin Cihad ...
III. BÖLÜM
Mücahid Kimdir?............ ......
Şehidlik ve Gaziliğin Ecri ve Değeri ......
Şehidliğin Dereceleri ...............
Şecaat Nedir? ...... ...............
Müslümanların Birbirlerine Karşı
Davranışları ....................•
Cihadda Emre ve Emir e İtaat ...... ...
IV. BÖLÜM
Cihadı Terketmenin Getireceği Felâketler
Harb Meydanından Kaçmak ............
Gençlerin Cihada Göre Yetiştirilmesi ... ...
Cihadda Zafer İçin Birliğin Gerekliliği ... Cihad Ruhundan Uzak Bir Nesil .........
78 80
85 87 93 98
101 107
113 118 124 127 139
ÖNSÖZ
Cihad; «Takat, meşakkat ve zahmet» mânalarına gelen «cehd» kökünden türetilmiş arapça bir kelimedir. Maddî ve manevî bütün kuvvetleri bir araya getirerek, i'lâ-yı kelimetullah'ın te'sîsi için gayret göstermek, bütün gücünü iyi niyetle seferber ederek Allah yolunda kullanmak ve bu uğurda karşılaşacağı her güçlüğe malı, canı ve nefsi ile karşı koymak demektir.
Tarih içinde değişik ıstılah! mânalar kazanan cihâd; bu değişiklikler dikkate alınarak: «İnsan ile islâm arasına giren engellerin kaldırılması» şeklinde yorumlanabilir.
însan ile islâm ya da insan ile Allah arasına giren engeller, sıcak savaşın getirdiği dış düşmanlar olabileceği gibi, nefsin insanı içten vuran aldatıcı tuzakları, ilâhî irâdeye aykırı his ve hevesleri yâni soğuk savaşın getirdiği nefsânî ve şeytanî iç düşmanlar da olabilir. Bu sebeple Cihâdın biri dış, diğeri iç iki azgın ve can alıcı düşmana karşı yapılan keskin bir mücâdele olduğunu söyleyebiliriz. Öncelikle bertaraf edilmesi gereken hedefler bakımından, bunlardan
8/Cihad
birini diğerine tercih ve tefrik etmek imkânsız gibidir. Ancak cihâdın emredilmesi, gerçekleştirilmesi ve başarılı bir mücâhidin savaşının pratik seyri ta'kîp edildiğinde muhtemel bazı neticeler çıkarmak mümkündür. Şöyle ki:
İlâhî mükellefiyetler arasında en önemlisi olduğu halde farziyet sırası itibariyle cihâdın son sıralarda yer alması üzerinde düşünülmesi gerekli bir husustur. Buradan başarılı bir cihâdın, önce madden ve manen yetişmiş insan ve îman gücü ile yapılabileceği, dolayısı ile kendinden önce farz kılınan mükellefiyetlerin mü'mine cihâd formasyonu kazandırmak için emredildiği ileri sürülebilir. Yânı önce salâh sonra ıslâh gelir, başkalarını ıslâh için yola çıkan kimselerin, önce kendi iç dünyâlarının savaşa hazır hâle getirilmesi gereklidir diyebiliriz.
Çoğu zaman insan, dıştan gelecek teh-dîd ve tehlikelere karşı hazırlıklı, dayanıklı ve tedbirli bulunabilir. Ancak aynı şeyleri, içinden gelen ve kendisini Allah yolundan alıkoyan duygular için yapabileceğini söylemek oldukça güçtür. Bu yüzden mü'minin kendi kendisi, nefsi ve arzularıyla yaptığı mücâdeleye «cihâd-ı ekber», dış düşmana
Önsöz/9
karşı gösterdiği direnişe de «cihâd-ı asğar» denmiştir.
Tebûk Savaşına katılamadığı için Ra-sûlüllah (s.a.s.) tarafından sorguya çekilen Kâ'b İbn-i Mâlik (r.a.) bu davranışının sebebini şöyle açıklamıştı: «Tebûk Savaşı çok sıcak bir mevsimde ve uzak bir mesafeye yapılmıştı. Bense yazın gölgeyi ve olgun meyveyi çok severdim. Bunlara olan düşkünlüğüm beni savaşa iştirakten alıkoydu.» Demek oluyor ki bizi-, namazdan, oruçtan, emirlere imtisal ve nehiylerden ictinâb ile cihâddan uzaklaştıran şeyler ve sebepler çoğunlukla dıştan değil içimizden gelen ve davranışlarımızı yönlendiren duygulardır. O takdirde mükemmel bir cihâdı gerçekleştirebilmek için işe ilk önce iç dünyâmızda başlamak, bilâhare dışa yönelmek gerektiğini söyleyebiliriz.
Mücâdele duygusu insanda fıtrî bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacın giderilmesi için her zaman sıcak savaş imkânının bulunmayacağı açıktır. İçi cihâd enerjisi ile yüklü kimseler bu enerjilerini nereye yönlendireceklerdir? Karşısında direnecek düşman bulamayan kimseler, tahayyül ve tasavvur ettikleri hayalet ve vehimlerle ya da mü'min kardeşlerinin hatâ ve kusurlarıyla meşgul olacak,
10/Cihad
güya onlarla mücâdele ettiğini zannederek cihâd yaptığına inanacaktır. Bu durum ise, ya kendisinin rahatsız olmasına ya da toplumda derin tefrikaların doğmasına sebep olacaktır.
Tarikatlar ve tasavvufun, müntesiplerini öncelikle nefsleriyle savaşa sevketmesi-nin sebebini bu noktalarda aramak gerekir. Kendisini iç dünyasındaki burkuntulardan kurtarmış olan kimse gerçek savaşlarda muvaffak olabileceği gibi, şâir zamanlarda da mücâdele enerjisini kendi nefsine tevcih edeceği için toplumda huzur ve sükûn kendiliğinden gerçekleştirilmiş olacaktır. Hz. Peygamber (s.a.s.) -. «Ne mutlu o kimseye ki, kendi hatalarıyla meşgul olması onu başkalarının ayıbını araştırmaktan alıkoymuştur» buyurması bu tesbîtleri te'yîd eder mâhiyettedir.
Mehmed Zâhid b. İbrahim el-Bursevî (k.s.) tarafından kaleme alınan bu küçük risalede cihâd, mücâdele ve mücâhedenin gerçek yönlerini bulacaksınız.
Cenâb-ı Hak cümlemizi Hak yolunda nefsi, malı ve canı ile cihâd eden ve canları cennet karşılığı satın alman mücâhidler-zümresine ilhak buyursun. Âmîn...
I. BÖLÜM
CİHAD NEDİR?
Cihad kelimesi, var kuvvetini sarf edip çalışmak mânâsına gelen CEHD kelimesin-dendir. Binaenaleyh cihad hemen öyle dil ucu ile veya biraz yardım ile veya biraz da emekle olmaz. Hakkı muhafaza ve müdâfaa edebilmek için var kuvveti ile, gücünün son noktasına varıncaya kadar çalışmak, ya şe1 hid olmak veya kalıp gazi olmak mânâları* na hem kendini ve hem de memleketini düşman istilâsından korumak için canı bahası-* na çalışmak demektir. Halbuki bugün çok. değişmiş bir gündür, bir dünyadır. Eskiden, atılan bir ok kâfi idi; lâkin bugün ok'u bilen* bile yok. Şimdi uçak, atom ve bilgi devridir. Binaenaleyh bunları zamanında hazırlama-, yan kavimler, milletler, cemiyetler mahkûm» durumundadırlar; artık nüfusun çokluğu-» nün hattâ cesaretin de kıymeti yoktur. Düş-' mana düşmandan daha fazla kuvvet ve kudrette olmak ve bunları onlardan almak su-, retiyle değil, bilfiil daha iyisini ve daha gü-
14/Cihad
zelini ve daha kuvvetlisini onlardan daha çok ve daha muntazam bir şekilde yapmakla üstün gelinir. Bu hususta var kuvvetimizi harcamazsak hepimiz mes'ul oluruz. Allah yolunda ve yalnızca O'nun rızasını kazanmak için yapılan her hareket cihada dahildir.
Buharı ile Müslim'in, Dâvud, Tirmizî ve Neseî'nin de müttefikan yaptıkları şu rivayeti de yazmadan geçemeyeceğim: «Her kim bir gaziyi fi sebilillâh teçhiz ederse muhakkak o da gaza etmiş gibidir ve yine her kim gazaya giden kimsenin geride bıraktıkları ailesi efradını korur, gözetir, maişetlerini ve şâir hacetlerini temin ediverir ise o da muhakkak gaza etmiş kimse gibidir.» Bu da bizim için güzel bir lütuftur. Zira insan her yaşta gazaya, cihada gidemez, yaşlılık, rahatsızlık hallerinde ise bu gazalardan ta-biatiyle mahrum kalır. İşte o zaman en güzel bir fırsat, askere gidenin aile efradına bakmak ve bir de askere gidecek olan fakir kimseyi teçhiz edip hazırlamak külfetinde bulunanlar, meselâ: süvari ise ona bir at almak, silâhını, kılıcını, erzakını temin edivermek de gazaya gidip düşmanla çarpışan gazi gibi sevaba nail olur.
HİCRET VE CİHAD
Büyük ve müdhiş muharebelere, şiddetli cenk ve kavgalara, büyük meydan muharebelerine, şiddetli kıtallere «melheme» derler.
İşte Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin bütün hayatı, hep bu mücâdele ve muharebelerle geçmiş olduğundan kendilerine bu isim takılmıştır.
Ümmetin en birinci vazifesi, peygamberinin yolunu takip etmektir. Nasıl ki, o icâb ettiğinde evini, yurdunu, vatanım terk edip hicret ettiyse, ümmetine düşen vazife de, evvelâ masiyetleri terk etmek, sonra icab ederse, dinini korumak için hicreti göze almaktır. Halbuki paralara ve servetlere esir olanlar için bunu yapmak pek mümkün olmaz. Çünkü ne parasını ne de mülkünü bırakabilir. Hele rahata fazla düşkün olduğu için, böyle sıkıntı ve külfetlere hiç katlanamaz. Halbuki cihad denilen mücadelede, baştan sona kadar sıkıntı ve meşakkat vardır. Bunlara alışık olmayan insanlara muharebe ve mücahede çok zor gelir. O gibiler ancak, rahat, para ve keyfinin yerinde olmasına bakarlar. Dünyası elinden gitmesin de,
16/Cihad
dini giderse gitsin, hiç umurunda olmaz, îş-te o zaman zillet, esaret, meskenet yakasından yakalar ve dinine rücu' etmedikçe bu fecaatten kendini kurtaramaz. Bizlerin böyle bir zillete düşmememiz için Efendimiz sal-lallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ne güzel irşadları vardır. Fakat dünyasına düşkün olanların kulakları duymaz ve gözleri görmez. Eğer bilmiş olsalar ki, Cennet'teki ufacık bir yer dünyaya ye bütün içindekilere bedeldir... Lâkin bilmezler. Bunun için hudutlarda düşman karşısında, İslâm'ın muhafazası için bir gün nöbet beklemek bile, dünya ve içindekilerden daha hayırlı olduğu bildirilmekle bizlere ne kadar güzel bir ders verilmektedir.
Allah'tan daima korku üzerine olunuz. Takva bütün hayırların câmi'idir. Cihada devanı eyle. Çünkü cihad müslümanlığm ruhbanlığıdır. Zikrullaha ve kitab-ı İlâhiyi okumaya devam eyle. Çünkü bu senin için yeryüzünde bir nur, semâda da, senin ismi-
Hicret ve Cihad/17
nin anılmasına sebep olur. Dilini de tut. Ancak hayır söyle. Sen bu sebeple şeytana galip olursun.»
Cihad, düşmanla dövüşmeye denir. Müslümanlıkta, hristiyan papazlann yaptıkları gibi dağlara, kimsesiz yerlere çekilip sadece ibadetle meşgul olmak yasaklanmıştır. Müslümanlıkta ruhbanlık yoktur. Yani; hristiyanlar gibi bir kenara çekilip yalnızca ibadetle meşgul olmak bid'attır.
Bizde cemaat vardır. İbadetlerimizi cemaatla eda etmeye çalışırız. Ve onlardan daha çok sevap alırız. Müslümanlığın ruhbanlığı cihaddır. Cihad da, çok geniş manâlı kelimedir.
Cihadda efdal olan Allah Teâlânın zikrini dilinden bırakmayarak yapılan cihad-lardır. Bu cihad, isterse düşmanla olsun, isterse nefsin ile olsun, daima Cenab-ı Hakk'ın ism-i şerifini anarak ve daima ondan yardım isteyerek cihada devam etmeli ki Hakk'ın yardımı olup muzaffer olasın, çünkü zafer ancak Hakk'ın yardımı ile olur.
Cihâdın en efdali ve Allah'a sevgilisi zalim bir imama yani bir hükümdara bir bu-
18/Cihad
yüğe karşı hak sözü söyleyebilmektedir ki, bu tam bir bilgi sahibi olabilmeye bağlıdır; yoksa başına belâyı satın almış olur. Sonra her amelin dâim ve devamlısı makbuldür. Bugün sofudur, yarın başka bir âlemdedir, bu hiç makbul bir amel değildir. Allah Teâ-lâ her iyi amelin devamlısını sever, onun için nefsi ile mücadele eden kimseler bu devamdan katiyyen yılmazlar, amellerin ef-dalinin devamlısı makbul olduğu gibi zik-rullahın da devamlısı makbuldür.
Bir de hac vazifesini yapmış bir müslü-manın, bir gazaya gitmesi kırk nafile hacca bedeldir. Yani, kırk kere hac etmiş kadar sevaba nail olur. Fakat farz olan haccını yapmamış ise, onun bir haccı kırk gazaya bedel olur.
Ey aziz kardeş! Sen bunlardan ibret al da vücut sağ iken, kuvvetin de yerinde iken Allah Teâlâ'nın emrine ve Resûlullah Efendimizin de sünnetine iyi sarıl, Allah yolunda, Allah için dinin, vatanın, ırz ve namusunun muhafaza ve vikayesi için çok çalış, yorulma, bıkma, yılma. İyi bil ki Allah, dostlarının yardımcışıdır.
RİBAT VE CİHAD
Sehl b. Sa'd'in (r.a.) şu rivayeti ne kadar şayan-ı dikkattir; bu hadîsi hem Buharı, hem Müslim, hem de Tirmizî Hazretleri rivayet etmektedir:
«Allah yolunda bir gün nöbet beklemek, dünya ve dünya üzerindeki her şeyden daha hayırlıdır. Birinizin cennette bir kamçı-hk yeri dünya ve dünyadakilerden hayırlıdır. Kulun öğleden önce veya öğleden sonra Allah yolunda yürümesi, dünya ve üzerinde-kilerden daha hayırlıdır».
Ribat, muharebelerde düşman karşısında sebat edip beklemek, gazaya ve Allah'ın dinine yardım etmek için atıyla ve sair malzemesiyle hazırlıklı olarak beklenen yerlerdir.
Bir müslümanın Hak rızası için ve İs-lâmın muhafazası ve Allah'ın dinine yardım
20/Cihad
için düşman karşısında saf tutup bekleme ve gözlemesi veya hudut boylarında düşmanın gelip geçeceği yerleri gözetmesi dünya ve dünyanın üzerinde bulunan bütün cevahir, altın, gümüşten ve her şeyinden daha hayırlıdır. Çünkü dünya ve dünyanın içerisinde bulunan her şey muvakkattir ve fânidir, sonu yoktur. Ahiretteki ise hem bakî ve hem de duyulmamış, görülmemiş her çeşit nimet sonsuz. Binaenaleyh fâni dünyanın zevklerine aldanıp da bu cihadı bırakırsanız sonra sizi öyle bir zillet istilâ eder ki, dininize dönmedikçe bu zilletten kendinzi kurtaramazsınız. Dine dönmek cihada yeniden hız verip düşmanla çarpışmaya hazırlanmak ve çarpışmaktır. Çünkü dinin bekası hürriyet ile kaimdr. Evet bugün hristiyan âleminde de bir çok müslümanlar yaşamakta ve ibadetlerini yapmaktadırlar. Yalnız Rusya, Bulgarya, Romanya, Çin ve emsali müstesna.
İLİM VE CİHAD
Biz, büyük imamlarımıza müctehid deriz. Sebebi ise, onlar ahkâm-ı Kur'âniyyeden ve ehâdis-i nebeviyyeden hükümler çıkarmakla çok uğraşırlar. Birçok âyetleri, hadisleri ve hâdiseleri, ince ince tetkik ede ede nihayet bir hükme varırlar, bir karara bağlarlar. Bu kadar uğraşmalarına mukabil, velev ki o hüküm ve kararda isabet olmasa dahi. Cenâb-ı Hak onlara, bu uğraşmalarına ve tetkiklerine mukabil yine sevap ihsan eder. Kasıtlı bir surette ehl-i sünnet akidesinin dışına çıkmamak şartiyle bu ihsan ve sevaplara nail olurlar. Yoksa, bâtıl mezheb sahib-leri, bu hükme dahil değildirler. Çalışmalar Hak yolunda oldukça, muhakkak me'cur olurlar. Cenâb-ı Hak Celle ve Âlâ hazretleri de, âdeta şu dünyayı bir mücadele meydanı olarak yaratmış olacak ki, bilmediğimiz zamanlar müstesna, fakat tarihin kaydetmeye başladığı devirdenberi insanların Ömürleri hemen hemen mücadele ile geç-
22/Cihad
İlim ve Cihad/23
mektedir. Bunu, kitaplarımızdan ve tarih-: lerden öğreniyoruz.
Hiç şüphe yoktur ki, bu mücadele ve mü-cahedede, aklımızın ermediği nice bir hikmetler vardır. En basiti, mücahede olmasaydı, bugünkü gördüğümüz terakki-yatın hiç biri olmazdı, insanları bu çalışmalara sevkeden en büyük âmil, insandaki üstünlük arzusunun meydana getirdiği mücahede ve mücadele gayretinin bir neticesi ve bir semeresidir. Bunun için İslâmın ednâ, evsat ve âlâ olmak üzere üç mertebesi vardır. İlk mertebesi ki (La ilahe illallah, Muhammedün Resûlullah) diyen her müslümanın, bu kelime ile İslâm'a girmiş olmasıdır. İkinci ve orta mertebesidir ki, İslâm'a giren müslümanın İslâm ahkâmına uyması ve amel etmesidir. İşte burada her müslüman ameline göre ayrılır, yani derece ve sevap itibariyle lâyık olduğu yeri alır. Üçüncüsü, en âlâ mertebesidir ki, o da ci-haddır. Müslüman olduktan sonra, Allah aşkı, İslâm aşkı, iman aşkı, Peygamber aşkı için, diğer insanların da bu iman ve İslâm nimetlerinden faydalanması için muharebeye, mücahedeye, dövüşe, üstün bir vaziyette hazır olması, İslâm'ın en yüksek makamı,
en âlâ makamı olarak gösterilmektedir. Binaenaleyh, bu makama ibadetle ulaşmak mümkün olamıyacağından, bu makama ancak efdal-i ümmet olan nıücahidlerin nail olabileceği bildirilmiştir ki, ne kadar doğrudur. Mücahede esnasında şehîd olan o bahtiyarlara (ölü) bile demememizi, Cenâb-ı Hak bizlere tavsiye buyurmakla, onlann kıymetlerinin, derecelerinin, makamlarının ne kadar ulvî olduğunu pek açıkça izhar buyurmuş oluyor.
«Siz düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar her türlü kuvvet, cihad için, bağlanıp, beslenen atlar hazırlayın ki, bunlarla, Allah düşmanım, kendi düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmeyip de, Allah'ın bildiği diğer düşmanları korkutasımz.» âyet-i celilesi bizleri ne güzel irşad etmektedir. Bu açık uyarmaya karşı bizim davranışımız çok içler acısıdır. Bugün dünyanın ne hızla gittiğini ve düşmanlarımızın dişlerini nasıl bilediklerini gördüğümüz halde, hâlâ uyanacağımız yok. Halbuki ufacık devletlerin nasıl hani hani çalıştıkları gözümüzün önünde. «El Umu hayatü'l-tslâm» diye İslâm'ın hayat ve bekasının ilme bağlı olduğunu bildiğimiz halde, ilim kapılan seneler-
24/Cihad
İlim ve Cihad/25
ce kapalı kaldı. Bugün yetişen neslin din ile hiçbir irtibatı kalmadığından, başımıza gelen felâketlere bir bakın. Bir millet kaç partiye bölünmüş, hepsinin fikirleri, kanaatleri, bilgileri, idareleri hep ayrı ayn. İslâm'ın istediği vahdet, tamamiyle ortadan kalkmış durumda. Cenba-ı Hakk cümlemizin mu'ini olsun.
Her kim İslâm'ın ihyası için çalışmak istiyorsa, mutlaka ilme çalışması lâzımdır. Allahsız insan olamaz. Allah'ı bilmek de ilimle olacağından, insanın da, milletin de hayatı bu ilimledir. Fabrikalar insanı Allah'a yaklaştırmaz, belki daha çok sefahata ve günahlara sevk eder. Kurtuluş fabrikalarda değil, ancak ilim ve cihad iledir. Fabrika bunlar için lâzımdır. Yani; cihada hazırlıktır. Yoksa fabrikalar insanı kurtuluşa götürmez. İşte Avrupa ve Rusya, gözleri hep dünyada ve paralarda, onun için rahat yüzü görmezler, vesselam.
«Din ilmini, şeriat ilmini talep edenin
hâli fisebilillah gazaya ve cihâda giden bahtiyarlar gibidirler.»
Malumdur ki, cihadın İslâm'daki yeri her şeyin en yüksek tepesi gibidir. Oraya ancak büyük insanlar çıkabiliyor. Meselâ; minarenin zirvesi en yüksek yeri, ağacın zirvesi, onun en yüksek ucu ve dağın zirvesi onun en yüksek tepesi olduğu gibi, İslâm'ın zirvesi de cihaddır. Tâlib-i ilim işte bu cihetle İslâm'ın en yüksek makamlarına, derecelerine nail olan mücahidler gibidir. Ehl-i cihad olmazsan, ne kadar âlim olursa olsun bir gün orasının düşman istilâsına uğrayacağı, düşmanın nice vahşetinden inleyerek ölmeye mahkum olunacağı açıktır. Ya kaçıp kurtulacaksın veya esir olup, onun emrine boyun eğeceksin. Bugün Rusya'da olan milyonlarca müslümanın halleri malûm. Onun için müslüman hem ilmine çalışır, hem her zaman cihada hazır bar vaziyette bulunur. Yine ma'lûmdur ki, cihad dinin emridir. Cihad ilmi de yine dinin emridir. Binaenaleyh, müslüman demek bütün ilimlere her milletten daha fazla ve daha üstün olarak hazırlanan ve onlardan korkmak değil, belki onları korkutacak derecede bütün ilim. teknik, san'at, ticaret ve fabrikala-
26/Cihad
ra malik olan muhtaç olduğu ve alacağı her şeyi hazırlayıp tetikte durandır. Ecdadımızın yaptıkları gibi daha da alâsını yapmaya çalışmak her müslüman ve her mü'min için bir borçtur.
Lâkin bir ecnebi memlekette para kazanmak için veya sair hususta ikamet etmek doğrusu pek yakışır bir şey değildir. Çünkü huylar saridir, geçicidir, onların huylan, an'aneleri bir de bakarsınız ki hiç haberiniz olmadan size de geçmiş ve siz de onları benimsemişsiniz, bu da yetmez, bir de med-he kalkarsanız tamam. Onun için ben dinimi nerede olursa olsun yaparım deyip cihadı bırakmanın akıbeti felâkettir, ondan sonra düşman istilâsına da uğrar, camileriniz, medreseleriniz hattâ ticaretleriniz, daha mü-himmi ırz, namusunuz, iffet ve istikametiniz bir bir gider, hiçbir şey de yapamazsınız. İşte Rusya'daki 60 milyon müslümamn hali. Bir gün bakarsınız ki, siz de tamamiyle onlara benzemiş ve uymuşsunuz, ne dininiz kalmış ve ne de imanınız. Binaenaleyh böyle acı bir akıbete düşmemek için cihad mutlaka lâzımdır.
Şimdiki cihad ise ma'lûm, en kuvvetli din ve dünya ilimlerine, san'at, ticarete ta-
îlim ve Cihad/27
mamı ile hâkim olmadıkça hürriyet hâsıl olamaz. Onun için bir kamçı veya ona muadil bir şeyin ki düşmanla dövüşüp vuruşmanızda kullanırsınız. O kadarcık bir kamçı boyu cennette yer alabilmek için dünya ve dünyanın üzerinde bulunan her şeyden kamçı boyu yeri olan kimse en bahtiyar kimsedir, dünya ondan ve içindeki bütün mücevheratların da senin olmasından ise cennette bu kadarcık bir yerin olması senin için çok hayırlıdır. Zira cennet anne ve babanın rızası altında olduğu gibi mücahidle-rin de kılıçlarının gölgesi altındadır. Sonra dünyamızı görüyoruz ki pek çabuk elden gitmektedir, sonra da âhıret hesabı ve mesuliyeti var. Onun için cennette çok ufak da olsa bir yer alabilmek için cihadı, gazayı, nöbet beklemeyi cana minnet bil ve bundan kaçma, saadetin, memleketin de saadeti bundadır.
CİHADA HAZIRLANMAK
Malûmdur ki, islâm'ın muhafazası iki kuvvete dayanır. Bunlardan birisi memleketimizin muhafaza ve müdafaası için ci-had denilen askeri kuvvet, birisi de halka dinini öğretecek ilim sahipleridir. Bunların her ikisinin sayısız denilecek kadar şubeleri vardır, hepsi de lâzımdır. Bunlar olmazsa, ne memleket müdafaası yapılabilir, ne de tedrisat.
Gerek mücahede-i nefs ve gerekse müca-hede-i düşman yapanlar dinsiz olurlarsa bunlara din öğretmek, muharebenin lüzumunu ve sevabını öğretmek, muharebeden kaçmanın vebalini anlatmak v.s. ancak din adamları olan ulemanın işidir. Muharebenin de nasıl yapılacağı askeri mekteplerde öğretilir. Tabiî Asr-ı Saâdet'in insanları hep müs-lüman ve mücahid oldukları için, onların başında iki cihan server! Peygamberimiz var; yaptığı nasihatlarla ümmetini harbe teşvik ediyor ve harbe gidemeyenlere de, mücahidlerin geride kalan aile ferdlerine bakmanın sevabını anlatıyordu. Bugün ise bunlar, hep devlet tarafından idare edilegel-diğinden artık yardımın nereye yapılmasını anlamak bizim için zor değildir zannederim.
Cihada Hazırlanmak/29
Harb Malzemelerini Hazırlamak
Aynı zamanda, bizleri de bu mücahede ve mücadeleye ve dövüşe hazır olmamızı, hem de öyle gelişi güzel değil de, düşmanlardan; her zaman her nevi harb usullerinde ve malzemelerinde yeni yeni icatlar bularak, daima ve daima üstün vaziyette olmamızı, bir çok âyât-ı Kur'âniyede ve bahusus Sû-re-i Enfâl'in 60 inci âyetinde ne kadar açık olarak zikretmektedir. Hem de onları, korkutur derecede, yani korkularından bizimle harbe cesaret bile edemeyecek derecede bir üstünlük!.
Mezkûr âyetin meali şöyledir: «Siz de onlara (düşmanlara) karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve (cihad için) bağlanıp beslenen atlar hazırlayın ki bununla (bu hazırlanma ile) Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınız (olanları), ve bunlardan başka sizin bilemeyip de Allah'ın bildiği diğerlerini korkutasmız. Allah yolunda ne harcarsanız (ecri) size eksiksiz ödenir ve siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.»
Biz herşeye zâten kimbilir ne zamandan beri kulaklarımızı tıkamış, gözlerimizi de yummuş bir vaziyette rahata, zevke, safâya dalmış, sanki bunlar bize söylenmiyormuş
30/Cihad
gibi gaflet içinde, Eshâb-ı Kehf misali bir uykuya dalmışız. Bir de gözümüzü açıp bakıyoruz ki, heyhat artık onlara yetişmek imkânı nerelerde? Adamlar yerden başka göklere, ay ve yıldızlara kadar gidebilecek kudreti elde etmişler. Bu durumda bizler de, onlara yetişeceğiz diye, körü körüne hemen her şeylerini taklid ile, sanki onlar gibi giyinip kuşanırsak onlara benzersek, biz de acaba aya gidecek, atomlar yapacak, onları belki de geçecek miyiz diye aklımıza bir şeyler mi geliyor ki, onlann âdet ve an'ane-lerini böylece taklide yelteniyoruz ve gözlerimizi, hemen garba doğru dikmiş bulunuyoruz. Dinimizin, en güzel ve üstün olan emirlerini bırakıp, mini etek ve her türlü günah ve fuhuş, işret, rüşvet, zina, kumar, sinema, tiyatro, barlar, gazinolar vesaire gibi, islâmiyetten önceleri bile mezmum olan, hele evlad öldürme devrinde bile yani koyu cahiliyet zamanlarında bile, birkaç kabilede dahi nadir görülebilen bu hadiseler, bu gün memleketimizde bütün fecâatiyle hükmünü icra etmekte ve birçok genç kız ve kadınlarımız çocuk doğurmamak için âdeta yarış halindedirler, îster gülün, ister ağlayın halimize.
Kılıçlar Cennet'in anahtarı olup, Cen-
Cihada Hazırlanmak/31
net de kılıçların gölgesindedir. Gerek kılıç, gerek top, tüfek, tayyare, atom, füze ve daha ne kadar silâh varsa hepsinin bir hududu vardır. Fakat asıl olan ilimdir. Ancak ilmin hududu yoktur. Onun için İslâm'ın sür'atle yayılmasının yegâne sebebi, ilim dini olan İslâm'ın, ilme ve âlime çok ehemmiyet ver-mesindendir.
Bunun için, daima hazırlıklı ve hatta, düşmanları korkutacak derecede hazırlanmamızı, Kur'an-ı Mübîn bizlere, Sûre-i Tev-be'de pek açık ve aşikâr bir şekilde duyurmakta iken, bizim hâlâ gaflete düşüp, rahatımızın esiri olarak mücahededen soğumamız veya kaçmamız veya ehemmiyet ver-meyişimiz ve bu yüzden lâyıkı veçhile ha-zırlanmayışımızın, affolunmaz, büyük hem de pek büyük bir kabahat olduğunu unutmamak gerektir. Hele bu günün harblerin-deki teknik usûlleri bilmemek ve öğrenmemek, düşmandan üstün duruma geçmemek, harb malzemelerini yabancılardan satın almak zihniyetini terketmemek, ne kadar acı ve yanlıştır. Halbuki, bunların en güzellerini ve en iyisini, en üstününü, bizim yapmamızı dinimiz bize emrederken, bak nasıl gaflete düşmüşüz. Bütün gücümüzü zevk ve rahatımıza vakfederek, bunların hiçbirini yapa-
32/Cihad
maz hale gelmişiz. Topu, tankı, tayyareyi ve bunların malzemelerini, hatta benzinini, mazotunu ve sairesini düşmandan alıp da, muharebe yapacağız. Ne yazık ki, bugün kendi karnımızı doyuracak buğdayı bile dışarıdan tedarik ettiğimizi görüyoruz da, bu ne haldir diye ağlamamız lâzım gelirken, biz hâlâ ve hâlâ kendi sevdalarımızın peşinde ve yaşamanın, gülüp oynamanın yolundayız. Ne kadar acı desek azdır. Baksanıza, bizim hacı efendinin bir gazası kırk hacca bedel. Acaba bu ne demektir. Efendi, şu demektir ki, kırk hac sevabı var bir gazada. Şimdi bu gaza için uğraşmanın ne kadar lüzumlu olduğunu bizlere açıkça anlatmıyor mu? öyle ise hani nerede tayyare fabrikalarımız, nerede tank tezgâhlarımız, hani nerede o ci-had aşkı? Bak bak, şu komünistlerin kandırdığı çocuklarımıza, sapık inançlarına karşı gelen sağcı, dindar çocuklarımızı, kardeşlerimizi nasıl öldürüyorlar, nasıl amaçlarına erişmek için kıyametler koparıyorlar? Yalanlar, iftiralarla birlikte, devlet ve kanun dinlemeden ve korkmadan, hergün bir şeyler yapıyorlar. Boykotlar, işgaller icad ediyorlar, çocukları mekteplerine sokmuyorlar. Hattâ hocalarını tehdit ediyorlar, dövüyor ve öldürüyorlar da, bizler hep karşıdan seyir-
Cihada Hazırlanmak/33
lerine bakıyoruz. Bu anarşiyi önlemek için ne paralarımıza kıyabiliyoruz, ne de canımıza. Elbette o zaman ne hürriyet kalır, ne de din ve iman. İşte bolşevik memleketlerdeki müslümanların hali! İbret almak lazımsa, bir bakış kâfi değil midir?
Aziz ve muhterem kardeş, mezarlıklara bakmak yeter de artar bile. Onlar da bizler gibi kuvvet, kudret, saltanat, mal, mülk, servet sahipleri değil miydiler? Nasıl bırakıp da gittiler. Şimdi hiç sesleri bile çıkmıyor, çıkamıyor. Amma lisan-ı hal ile bize nasihat ediyorlar. Sanki, «Biz aldandık, siz bizim bu halimizden ibret alın. Biz uyuduk, çalışmadık, birbirimizle boğuştuk, birleşme-dik, haset kin, kibir bizi mahvetti, dünyaya daldık, âhireti' unuttuk, düşmanlann oyuncağı olduk. Sizler bari bizim halimizden ibret alın» diyorlar.
Bugün ise dış dinsiz ve müşriklerden başka bir de memlekette türeyen dinsizler vardır ki, onlarla mücadele acaba bize de borç değil mi?
Bakınız cihad o kadar mühimdir ki, her müslüman hattâ kadın, erkek, çoluk çocuğun buna hazırlanması gerektir. Zira bir mü'min gazalara gitmeden ve gazaya ha-
34/Cihad
zırlanmadan ölürse o münafıklıktan bir şube, bir parça üzerine ölür ve yine bir insan gaza etmez veya gazaya giden bir müslüma-nı teçhiz etmez veya bir gazinin evine bakmazsa, böyle olan kimsenin ansızın başına öyle tehlikeler gelir ki, içinden bir daha çıkamaz. Bu hususta Tergîb ve Terhîb'te tam yüz sahife, pek çok geniş malûmat vardır. Ben kısa olarak bu kadarcık yazabildim. Aman kardeşim hemen okuyup maaş alıp masa başlanna oturmaya heves etme. Belki oku ve lâkin gayen İslâmın yükselmesi olsun ve bunun için elinden gelen her fedakârlığı yapmaktan çekinme vesselam.
İktisada Riayet
Her zaman harplerdeki muvaffakiyetler, paraya ve iktisaden üstünlüğe dayanır. Başkalarının eline bakan milletler, harblerde ne dereceye kadar muvaffak olabilirler? Pek kestirilemez. Onun için bizlere düşen en mühim vazife, iktisada son derece sahip ve üstün olmamız ve ona göre hareket etmemin lâzımdır. Evvelâ hiç bir ecnebi malına gerek giyim ve gerek yeme ve içme ve gerekse, kullanılacak ev, mutfak takımlarına ve kumaşlara tenezzül etmeyip, evlerimize sok-
Cihada Hazırlanmak/35
mamaya dikkat ve riayet etmek üzere el ve gönül birliği yapmamız şarttır. Meselâ, bu gün herkesin kullandığı, kol ve ev saatleri vardır. En aşağısı 200 lira olduğuna göre en azından 15-20 milyon saate ihtiyaç vardır. Şöyle ortalama bir hesap yapalım: 20.000.000 X 200 liradan = 4.000.000.000 yani 4 milyar lira eder. Bizim bu kadar parayı asgari olarak, ufacık bir İsviçre milletine kaptırmamıza ne dersiniz? Binaenaleyh bunu kendimiz yapmadıkça, almamamız gerekir. Olur mu? diyeceksiniz. Otomobil ve uçaklar da öyle değil mi? Pekiy, bizim onlardan eksik tarafımız neremizdir? Bizim hepimizin her gün içtiğimiz sigara parası ile, evlerimizde, gerek yemede ve gerek giymede yapılan israfların tutarlarını, iktisada riayet ettiğimiz takdirde, en az ortalama senede biner lira tasarruf etsek, 20 milyonu binle çarpınca, çıkacak rakamın 20 milyar olduğunu görünce elbette şaşıracaksınız ki, bu küçümsenmeyecek bir tasarruf olsa gerektir. Bir de gayret edip kazançlarımızdan da senede hiç olmazsa üç-dört bin lirayı da ayırarak, bu rakama ilâve edebilsek, o zaman 20 milyon insanın üçer bin lira tasarrufu neticesinde tam 60 milyar liralık bir tasarrufa sahip oluruz ki, bizim için on sene gibi kısa bir
36/Cihad
zamanda, memleket en büyük ve en modern fabrikalarla dolar. Göklerimiz tayyarelerle güneşi kapatır, denizlerde gemilerimizden, sular görünmez hale gelmez mi dersiniz? Ki, bu pek asgari bir rakamdır. Halbuki, bu gün sinema, tiyatro, gazino, bar, hatta lokantalar ve her çeşit fuzûlî meşrubat ve bunların yerine bir de bira, şarap, konyak vesaire gibi içkilerle, sigara paralarını hesap etsek, kimbilir ne muazzam bir yekûn hasıl olacaktır. O zaman artık hacı efendi 200 dolar alıp hacca gidiyor diye kimse ağzını bile açamaz.
Şimdi böyle bir iktisadi tasarrufa gitmek istediğimiz için, zavallı hacı efendinin ömrü boyunca biriktirdiği birkaç parasını, ona çok görüyor ve bunu, gidip araplara vereceğine, bize ver de tayyare alalım, gemi alalım, şunu bunu alalım, diye boşu boşuna konuşmakla vakit kaybediyoruz.
Bostânü'l-Ârifin sahibi Semerkantlı zât-ı muhterem der ki: «Borçlu olan kimsenin yağlı yemek yemesi ve aydınlık yakması caiz değildir.» Yani, bir idare lambası yakmak suretiyle, son derece iktisat yaparak bir an evvel borcundan kurtulması lâzımdır. Çünkü borç insanı zelil eder. Mü'mine de hiçbir va-
Cihada Hazırlanmak/37
kit zillet yakışmaz. Açlıktan ölmek, zelil yaşamaktan çok daha hayırlıdır.
Bugün milletler arasında en geri kalanı da biziz. Binaenaleyh, en çok iktisada riayet etmeye mecburuz. Lüks ve israftan olduğu kadar, zaruri masraflarımızdan bile keserek, bir an evvel hem borçlardan kurtulmak, hem de bir daha kimsenin ne parasına ne de sanatına muhtaç olmayacak derecede fabrikalara sahip olmalıyız. Diğer müslüman memleketlerindeki, müslüman kardeşlerimizin de imdadına yetişip, onları da Avrupalıların, ecnebilerin iktisadî esaretinden kurtarmalıyız. Esir ve zelîl değil, hür ve aziz olarak dünyada yaşamanın yoluna gitmemizin lâzım olduğunu artık kim inkâr edebilir? Fakat, bunun yegâne çaresi de, ne kadar iktisat yaparsan yap, ipin ucu masonların elinde oldukça, ne esaretten ne de borçtan kurtulabiliriz. Onun için, ne yapıp yapıp bu memleketten masonları ebediyyen kov, çıkar ve bir daha sokma ki, bütün ocakları sönsün. Sen bunu yapmazsan veya ya-pamazsah, iyi bil ki, onlar senin ocağını söndürecek, senin evinde, onlar çubuklarını yakacaklar. Nasıl ki, kara sinekleri ve sivri sinekleri öldürmezsek, onların bizleri, mik-
38/Cihad
ropları taşımak suretiyle öldüreceklerinden şüphemiz yoktur.
İşte cihad denilen ve her müslümana borç olan bu vazifenin, en evvel nefislerimizde tatbikiyle diğer kimselere örnek olmamız ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin ve ashab-ı kiram (r.a.) hazretlerinin hayatlarını kendimize rehber ve örnek etmemizin lüzumunu duymamız lâzımdır. Bu ise nefs-i hevâ-ya uymakla, katiyen olmaz. Bu sebeptendir ki, Hak Sübhânehu ve Teâlâ hazretleri bizlere nefs-i hevâmıza uymamamızı tavsiye etmektedir. Bundan dolayı, çok hem de pek çok fedakârlık lâzımdır. Bugün Ameri-kada mormon denilen hristiyan bir mezhep vardır ki, bunlar içki içmedikleri gibi çay ve kahve emsali, keyfî meşrubatı da içmezler. Bununla beraber kazançlarının her sene yüzde onunu kiliselerine teberru' etmek kararını almışlardır. Ayrıca cumartesi günleri de öğle yemeği yemedikleri gibi, bunun parasını da, yine kiliseye verirler. Biz bunu duyunca, müslümanlann artık nasıl çalışmasının lâzım olduğunu, sizlerin yüksek takdirlerinize bırakmayı daha uygun gördük.
Cihada Hazırlanmak/39
Bize gelince, barlarda yapılan israflar yürekler acısıdır. Hele biraz da zengin olunca, tam manasiyle bir şımarıklık başlıyor. Bir israf yansıdır gidiyor. Zaten oralarda israf diye bir mefhum yoktur. Ancak birbirlerine üstünlük taslamak ve bir gösteriş budalalığı vardır. Böyle olunca da, memleket kalkınması mümkün olur mu? Tabii biz de düşmanlara iktisaden esir olmaktan kurtulamayız. Bunun tek sebebi, bu nevi israflardır. Atalarımız; «işten artmaz, dişten artar» demişler ki, pek meşhur bir ata sözüdür. Amma çok değerlidir. Bizde on milyon aile reisi senelik tasarruflarından birkaç bin lira ayırabilseler, bir de, her günkü sigara ve eğlence masraflarını buna eklese-ler, hattâ yemeklerimizi de, biraz daha basit ve ucuz şeylerle tedarik edip, öğünlerimizi de azaltmak suretiyle de, tasarruf edebilsek, emin olunuz ki, on seneye kalmaz dünyanın en güçlü devleti haline geliriz.
Bir de maazallah düğünlerdeki, hem günah hem de fuzûli masraflarımız vardır ki bunlarda da, içki gibi, sinema ve gazinolarda zayi olan paralarımız gibi, senede yüz milyarları aşmakta olduğu görülünce, inşa-
40/Cihad
nm gayri ihtiyari delice bağırası geliyor. Bu kadar fakirlik ve zaruret içinde kıvranan bir millet, bunları nasıl yapabilir diye şaşmamak mümkün değildir. Bugün 15 milyon insanın sigara içtiğini, bunun da ortalama, günde üç liraya mal olduğunu kabul etsek, her gün 45 milyon liramızın duman olup havaya gittiğini görürüz. Beş milyon insan da içki içmek suretiyle, en azından günde on lira harcasa, günlük zayiatımız elli milyon liradır. Bu arada, sağlığımızın ve kıymetli zamanlarımızın kaybı da ayrı bir derttir ki, telafisi mümkün değildir. Bu iki kalem israfın bir günlük bilançosu yüz m iyon olursa, on günlüğü bir milyar, bir seneliği de 36,5 milyar edeceği meydandadır. Bu yekûn yalnız sigara ve içkinin israfı olduğuna göre, bunlara bir de ev ve eşyalardaki lüks yüzünden yapılagelen israfları da katacak olursak, muhakkak ki yüz milyarların üstüne çıkan bir rakama daha rastlarız ki, bütün bunlar bizlere hiç mi hiç yakışmaz, hem ayıp, hem günahtır. Eğer kurtulmak istiyorsak, öyle kâfirleri, dinsizleri, Avrupalıları körü körüne taklit değil, belki onları geride bırakacak bir azimle, bir gayretle, hem de dinine, milletine, vatanına tam bir sadakatle
Cihada Hazırlanmak/41
çalışmak ve mümkün olduğu kadar israftan kaçınmak lâzımdır.
Cemaat, rahmet olduğu gibi, aynı zamanda cemaatte bereket de vardır. Kanaat ise tükenmez bir hazinedir. Peygamber sal-lallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin «Ziynetin terki îmandandır» buyurmaları ne kadar büyük ve hikmetli bir sözdür. Ziynete ve süse müptelâ olanlar, gerek kendilerine ve gerekse cemiyetlerine karşı ne kadar • zararlı olduklarını bilmem anlayabilirler mi? Şüphesiz nefs-i hevalarına aldan-dıklandıklarmdan ötürü gözleri görmez ve kulakları duymaz. Gönülleri ise, çoktan ölmüş olduğundan kendilerinden bir şey beklenemez vesselam... Kanaatin nasıl tükenmez bir hazine olduğunu anlamak için, şu yukarıda verilen hesapları bir gözden geçirmek kâfidir. Sonra Peygamberimiz sal-lallahu aleyhi ve sellem hazretleri, her sözü bir kere söylerken, bu (ziynetin terki îmandandır) sözünü üç defa tekrarlamışlardır. Hiç şüphe yoktur ki, bunda da derin mânâlar vardır. Bahusus, kaybolan zamanlar, vakitler, ne kadar acınacak bir şeydir. Her şeyin telafisi, az veya çok mümkündür de, geçen ve boşa giden zamanlan bir daha ele
42/Cihad
geçirmenin mümkün olmadığını herkes pek iyi bilir de, o kahvehanelerde, gazinolarda vesâir yerlerde boşa geçen zamanlara acımak ve onları değerlendirmek için, aklımızı bile yormak istemeyiz. Bilir misiniz, bu ne kadar acı bir şeydir.
İşte hakiki îman sahipleri, hem paralarını boş, faydasız, günahı mucip yerlere harcamazlar, hem de en kıymetli olan zamanlarını da boşu boşuna öldürmezler. Yarınki kıyamet gününde bunun mesuliyetinden korkarlar. İman ve inançtan mahrum kimseler ise, böyle bir mesuliyet gününe inanmadıkları için, her fırsatta, her istediklerini yapmaktan korkmaz ve kaçınmazlar. Binaenaleyh, bu gibi mesuliyet korkusu kendilerinde olmayan insanlardan daima korkulur. Memlekete de en büyük zararlar bunlardan gelir. Çünkü bunların, vicdan diye dillerine doladıkları şey, süslü bir lâftan ibarettir. Ne aslı vardır, ne de astan. Zira imansızın vicdanı, olsa olsa küfür ve zulmet içerisinde yüzen firavunların, nemrutların, şed-datlarm vicdanlarından başka bir 'şey olamaz. Allahü Celle ve Âlâ Hazretleri, cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i fazl u keremiyle ve lütf u inâyetiyle, hıfz u himayesinde daim eylesin.
Cihada Hazırlanmak/43
Şu Japonların, eski âdet ve an'anelerine bağlı ve her nevi israftan ârî sade bir hayat sürüşlerine bakmak ve bugün onların, dünyaya meydan okuyacak kadar servet ve sanayie malik olduklarını görüp imrenmemek mümkün müdür? Fakat dini hiç bir suretle, hiç bir şeye feda etmemek şartiyle...
«İnsanın her istediğini yemesi ve giymesi, israftandır» emrine bilmem ne dersiniz?
Burada da hatıra gelir ki, bugünkü zenginlerin bir çok han, apartman, dükkân ve evleri vardır. Bunlann kiralarını alırlar. Evet haddi zâtında haklarıdır. Bir şey denemez. Fakat bunları şöyle bir hesaba vurursak, ne muazzam bir meblâğ meydana çıkar. Pek bilmem amma, acaba böyle kiraya verilen han, dükkân ve saire, memlekette bir milyon kadar varsa ve herbiri de yüzbin lira olsa, işte size yüz milyarlık bir tasarruf daha, hiç şüphe yok ki kimsenin hakkında gözümüz yoktur. Fakat ihtiyaç ânında şahsî menfaatlerin, amme menfaatlerine feda edilmesi, müslümanlığın ulvî gayelerinden biri olsa gerektir.
Halbuki, bu gelirlerle geçimini temin etmek, çok yanlış ve hatalı bir düşüncedir. Böyle emlâk geliriyle yaşamak, insanı hem
r**
• :f
&
44/Cihad
tembelliğe ve hem de israfa alıştırır ki neticede, çocukların lâyıkı veçhile yetişmesine ve bir iş veya ticaretle yetişmelerine büyük engeller teşkil etmektedir. Benim görüp bildiğim hâtıralarımdan birisi, Bursa'da kaplıcalar semtinde kocaman bir hamama ufacık bir esnaf olan bir zatın sahip olduğunu gördüm. Kendisine, bu hamamı nasıl alabildiğini sorduğumda —malum, oraları çok kıymetlidir— şöyle cevap aldım, «Merhum babalan ölünce, çocukları bunun gibi bir çok emlâke sahip oldular. Çalışmayı da bıraktılar. Hazırları satıp yemeye başladılar. Hazır paranın ve işsizliğin neticesi, kumara da alıştılar. Az zamanda ellerindeki mülkleri, ucuz pahalı demeden satmaya başladılar. İşte şu gördüğünüz ada ki, birkaç hamamı üzerinde toplanmıştır. Hepsini sattılar. Bu hamam da bize kısmetmiş. Lâkin, bu paralar ne çocuklara ne de cemiyete bir faydası olmadan, heba olup gitti» dedi.
İşte paralarını, hayırlı şirketler kurarak; millet ve memleket faydasına harcamamanın sonu budur. Böyle yapsaydı, kendisine de, evlatlarına da, memlekete de büyük faydaları olacağında hiç şüphemiz yoktur. Her gün görüyoruz ki, Almanya'ya ve diğer memleketlere, ne kadar insan gidip çalışıyor-
Cihada Hazırlanmak/45
lar. Eğer bütün servet sahipleri paralarını sanayi sahalanna yatırsalar; bugün, hariç memleketlere giden işçi kardeşlerimiz, kendi yurdunda rahatça iş bulur, elin memleketlerinde iş aramaktan kurtulur, rahat ve huzur içinde yaşardı. İşte umumi menfaatler daima göz önünde tutulacak olursa, ne kadar güzel ve faydalı olur.
İkinci bir derdimiz de, yetişen münevver tebaamızın gözlerinin, hemen siyaset ve bilhassa memuriyette oluşu da çok hatalı bir gidişimizdir. Memuriyete göz dikmek, çalışma çabasından korkan, korkak insanların, istikballerini en kolay tarafından emniyet altına almak hevesinden ileri gelmektedir. Bu tutum ancak âcizlerin işidir... Çünkü bir memur ne de olsa, ancak kendine ve ailesi efradına bakabilir. Halbuki, bir tüccar, bir fabrikatör, hem çok kazanır, hem de birçok kimselerin maişetlerini teminde vasıta olur. Hangisinin daha iyi olduğunun takdirini size bırakırım.
II. BÖLÜM
CİHADIN KISIMLARI
Cihad esasen üç nevidir. Biri düşmanla dövüşmek, diğeri şeytan ile mücadele etmek, bir diğeri ise nefsi ile mücadele etmektir. Daha teferruatlı incelenirse sekiz kısımda mütalâa etmek mümkündür.
l — Küffara Karşı Cihad
Yukarıda zikr edildiği gibi küffar ile yapılan mücadeledir ki bir ismi de muharebedir. Cenk mahalli dövüşüp vuruşulan yer, askerlerin muharebe ettikleri yer. Evvelki zamanda peygamber de, herkes de kendi malzemesi ile, atı ile, oku ile, atının ve kendinin yeyip içeceği de kendisine ait olarak harbe giderlerdi. Bazan Hz. Osman gibi zenginler askerlere yiyecek, giyecek, silâh ve at tedarik ediyorlardı. Fakat ekseriyet ile halk kendisi tedarik eder; ancak fakir olanlara yardım edilirdi. Muharebelerde kazanılan ganimetler de bu askerlere dağıtılırdı. Şimdi ise her şey devletler tarafından tedarik edilip hazırlanır, askerler de ona göre yetiştirilmektedir. Şimdi askere düşen en birinci vazife âmirlerine itaat, düşman karşı-
50/Cihad
sında aç da kalsa sabr ü sebat ile düşmanla dövüşmeye devam etmektir.
.İşte 1333 yılının Çanakkalesi... ingiliz, Amerikan, İtalyan, Fransız, Yunan, bu dört büyük devletin dev donanmalariyle, 32'lik toplariyle o Çanakkale denilen mübarek yurdu dövüyorlar. Bir saat gibi az bir zamanda 60.000 mermi atarak, o yerleri pamuk yığını haline getiriyorlar, hiç bir canlının bile yaşamasına imkân bırakmadıkları halde, o imanlı Mehmetçiğin süngüsü, onlara yetip artıyordu. Toplarının satvetinden bir adım bile ilerlemek imkânım bulamayınca, 250.000 ölü bırakarak, çekilip gittiler.
İşte bu bir avuç kahraman, her türlü teknikten mahrum, fakat göğsündeki îman kuvvetiyle, «şehid olamadım» diye ağlıyor, yurdunun topraklarına düşman ayağını bastırmak istemiyor ve onun için de şehid olmayı canına minnet biliyor, bu sebepten ağlıyordu. Bir taraftan böyle Çanakkale gibi mühim bir yerden düşmanın yurda girmesini önlerken, diğer taraftan da, Romanya, Galiçya, Kafkasya hudutlarında, bir yandan Filistin cephesinde, tam dört sene çarpışıldı. Fakat neticeyi maalesef alamadık. Bazı sebeplerden dolayı ki -tarih onları elbette bir
Küffara Karşı Cihad/51
gün yazacaktır- harbi kaybettik. Mağlup olduk. Boğazları da açtık. Düşman ordusu da donanması da, İstanbul'a geldi. Bu yetmedi. Yunanı Anadolu'ya musallat ettiler. Pilânlı bir şekilde, o da mağlup ve perişan, defolup gitti. Fakat bizde de hiçbir hayır kalmadı. Sonra işte bildiğimiz ve gördüğümüz haller başımıza geldi. Artık Avrupa modalı, mini etekli kızlarla karşı karşıya dans, balo ve her çeşit rezalet serbest oldu. Müslümanlık ancak camilerde, ihtiyarlara münhasır kaldı. Sözde Yunanı kovduk, kovduk amma, halimize yerdekiler de ağlar, göktekiler de. Müslümanlığımıza bin şahid lâzım. Zina, kumar, içki, faiz hepsi var. Emanet, istikamet, itaat, diyanet ise ancak dillerde ...Ramazan-ı Şerifte bile açıkça sokaklarda, hristiyanların bile evvelce utanıp yapmadıklarını, bugün bizler serbestçe yapmaktan utanmıyor ve çekinmiyoruz. Yavaş yavaş baştan örtüyü, ayaktan çorabı çıkardıktan sonra da, haya denilen o nimet-i uzma da elden çıkmış bulunuyor. Tabiidir ki, hayanın olmadığı yerde îmanın da bulunamıyacağı aşikârdır. Bundan sonra ne desek, hep kendimizi aldatmış oluruz. İşte mini etek, işte dans, işte balo, işte deniz banyoları, bunların hangisi müslümana yakışır? Söyle bakalım...
52/Cihad
Artık bugün eskisi gibi harb usulleri kalmamış, şimdi kalelerin içinden fethedil-diğini hâlâ mı anlamayacaksın? Şimdi cephelerde dövüşmeye pek lüzum yok. İş hemen paraya dayanıyor. İktisâden paralara hâkim olan, dünyaya da hâkim. Öyle ise sen şimdi istersen paralarını sakla, istersen günah yerlerde ye. İstersen de âhiret için harca. Bire on veren Allah böyle yerde bire 700 verir. Bu suretle seni teşvik eder ve buyurur ki, ebedî saadet evi olan Cenneti bulasın. Bunun en kolay ve kestirme yolu. da düşmanlarının tatbik ettikleri usullerin daha güzel ve iyisini senin de yapmandır.
2 — Mülhidlere Karşı Cihad
Dinden çıkanlar ile ahirete, hesaba, mizana inanmayan mülhidlere açılan mücadeledir. Bunları akıl, fikir yolu ile iknâya, inandırmaya çalışmak, inanmıyorsa bana ne deyip çekilmemek, hatta, bunlar tevbe edip İslama gelinceye kadar, uğraşmak, çalışmak her müslümanm boynunun borcudur. Eğer bunlar kendi hallerine bırakılırsa sonra müslümanlarm başına belâ olurlar, onun için uyanık olup dıştaki düşmanlar gibi bu iç düşmanlarla da muharebeyi, mücahedeyi, cihadı elden bırakmamak lâzım.
Mülhidlere Karşı Cihad/53
3 — Hak ve Hakikate Çağrı İçin Cihad
Hakk'a davet için cihaddır. Onları da müslümanlığın icabı olan namaz, zekât gibi 32 farz ve diğer elli dört farz ve sünnetleri ifaya teşvik ve tergîb ve terhîb yani ba-zan teşvik bazan da tehdid ile müslümanlığı tatbike gayret göstermektir. Tabiîdir ki müslümanlık bir vücud gibidir, insanın bir yeri ağrırsa her tarafı rahatsız olur, uyku falan uyuyamaz, yemek de yemesini canı istemez. Bir kısım nıüslüman, müslümanlığı yapsın diğer bir kısmı da günahlara boyanıp bataklıklara batsın, elbette ki müslüman buna hiçbir zaman razı olamaz, o zaman onları da kurtarmak için çalışacaktır.
İnsanları Hakk'a davet ve onların ki-tab-ı ilâhiyye ile amellerini ve sünnet-i se-niyyeye ittibalarını temine, say ve gayret göstermek lâzımdır. Tabiî bu da, hem ilme muhtaç, hem de ilmiyle amele vabestedir. Çünkü bilgisi olmayan veya bildiği ile amel etmeyen insanların, bunda muvaffak olmaları mümkün değildir. Burada aklımıza gelen bir hikâye mevzumuza uygundur.
Büyük âlimler yetiştirmekle maruf, Buhara'nm Belh şehrinin, âlim şeyhlerinden bi-
54/Cihad
ri vefat etmiş, Belde halkı, bu zatın yerini dolduracak mertebede birini bulamayınca, onun yetişkin ve olgun gördükleri bir talebesine, şeyhinin yerine vazifeye başlamasını teklif etmişlerse de, bu efendi, onlardan bir sene izin istemiş. Halk da, kabul etmiş. Sene dolunca, sözünü ve vaadini ona hatırlatmışlar. Lâkin o efendi bir sene daha izin isterim demiş. Halk yine kabul etmiş. İki sene tamam olunca, derse başlamış. Halk da pek memnun olmuşlar. Demişler ki, niçin iki senedir bizi bu güzel derslerinden mahrum ettiniz? Efendi der ki, «Ben iki senedir kendimi tecrübe ediyordum. Hayvanlar, kuşlar benden kaçıyorlardı. Şimdi ise artık kaçmaz oldular. Benden korkmaz oldular. Bana emindirler. Anladım ki artık dersimin vakti geldi...»
İste insanlar bu hale gelmedikçe, yaptıkları va'z ve nasihatlar, taşlara atılan top gibi geri gelir ve lâkin, kemale ulaşınca, yaptıkları nasihatlar, insanların kulaklarında küpe gibi kalır. Çamura atılan taş ve topların oraya saplandığı gibi.. Bu sebeptendir ki, insanlan Hakk'a davet edici olan zevat-ı muhteremler, hemen öyle, edebiyat, arapça, farsça vesair lisanları ve onlann her türlü inceliklerini bilmekle veya gayet güzel
Hakk'a Çağrı İçin Cihad/55
i
fasih, baliğ bir şekilde konuşmakla bu işlerin hallolamıyacağım bilmelidirler.
Abdülkadir Geylâni (k.s.) hazretlerinin mahdunılariyle olan şu hadiseleri, konumuzu pek güzel aydınlatır. Efendi hazretlerinin mahdûm-u âlîleri yüksek tahsilini bitirdikten sonra, muhterem babalarının izinleriyle, onun cemaatine yaptığı bir vâ'z ve nasihatin dinleyenler üzerinde hiç bir tesir hasıl etmediğini görünce, çok üzülmüş. Çünkü, cemaat adeta gaflet uykusuna dalmışlar. Bu arada babalan, Abdülkadir Geylânî (k.s.) hazretleri gelip, kürsüye çıkmışlar ve pek basit bir ev halini, gecikme sebebi olarak anlatırken, cemaat âdeta birbirlerinin üzerine yıkılmışlar, feryad ü figanlar, cezbeler, inlemeler almış yürümüş, ortalık alt üst olmuş. Genç çocuk, bu hali görünce hayretlere düşmüş, eve dönünce, babasından bunun hikmetini sormuş. O da, «oğlum sen de benim gibi 25 sene Bağdat çöllerinde ve harabelerinde dolaşıp, nefsinle mücahede et-seydin, elbette ki, sen de semeresini görürdün» buyurmuşlardır.
4 - Nefisle Cihad
«Cihadın en faziletlisi kişinin nefsi, he-vâ ve hevesi ile yaptığı mücâhede ve mücâdeledir.»
Şer kuvvetlerin kökü ve kaynağı nefis ve şeytandır. İnsanı bütün hayırlar ve ibadetlerden alıkoyan, sünnet-i seniyyenin yaşanmasına engel olan ve bütün kötülükleri işleten; içki, kumar, zina, faiz, ga-dap, hile, hırsızlık gibi birçok fenalıkları yaptıran, süse, saltanata, zevk ve sa-fâya meyyal kılan, yaz vakti hava alacağız diye deniz kıyılarında, sayfiyelerde envâ-yı çeşit günahlara giren, kendisi denize girmese bile, denize girenleri görmesinin ne kadar günah ve felâket olduğunu eğer bir bilse, yaptıklarına kimbilir nasıl nadim ve pişman olacak, tevbe üstüne tevbe diye-rekten feryâd ü figan edecektir. Fakat zayiat, zayiattır, telâfisi mümkün değildir. Ömür, pahasına kıymet biçilmeyen, bulunmaz bir cevherdir. Onu isyan ve günah yollarında zayi etmek kadar cahillik ve akılsız-
Nefisle Cihad/57
lık olamaz. Allah korusun, evler ve dükkânlar yangına maruz kalsa veya çalmsa, bakarsınız ki, kısa bir zaman sonra hepsi yeniden olmuş, belki daha iyisi ve daha güzeli, fakat ömrün bir saniyesini bile bir daha ele geçirmek mümkün değildir. Onun için bu fırsatı kaçırma aziz kardeşim.
Deylemî'de Câbir (r.a.) dan nakledilen bu hadîs-i şerifde «Düşmanla cihâd cihâd-ı esğar (küçük muharebe) nefisle mücadele cihâd-ı ekber olarak tavsif ediliyor.» Cihâd-ı ekber (büyük muharebe, meydan muharebesi) yani nefis ile mücadele ve mücâhede edip onun bâtıl arzularına mani olmaya çalışmak, onu kötü ve çirkin ağyarlardan, ahlâksızlıklardan, yalandan, hileden başkasının ırz ve namusuna, mal ve mülküne tasallut etmek, adam öldürmek, şarap içmek, zina yapmak, kumar oynamak, faizcilik, ana, baba ve ustasına karşı âsi olmak gibi ne kadar günaha teallûk eden şeyler varsa onlar-
58/Cihad
dan kurtarıp en iyi ve en güzel huy ve ahlâkları elde etmeye çalışmak ve dolayısiyle Allah Teâlâ'nın sevgili ve bahtiyar bir kulu olabilmeğe çalışmak da dördüncü cihaddır ki, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri buna cihad-ı ekber buyurmuşlardır. Çünkü diğer muharebeler elbirliği ile olur, o zaman insana kolay gelir, fakat kendi kendini ıslah için uğraşmak çok zordur, nefis böyle sıkıntılı işleri sevmez ki sahibine muti olsun, isyan eder ve onun hilesi çok büyüktür ve kuvvetlidir. Onun için tek başına onun hakkından gelmek herkese müyesser olmaz. Herhalde bu konuda bir üstaza, bir mürebbîye şiddetle ihtiyaç vardır ve onun göstereceği yoldan gitmek şartı ile belki nefsine hâkim olabilirsin amma yine ipin ucunu bırakmaya gelmez, dehal yine eski âdetine dönüverir. Ancak nefs-i sultanîyi ve onu atladıktan sonraki nefis mertebelerinde insan kurtulmuş olur ki onlara «Razıye» ve «Mardıyye» derler. Nefis aynı nefistir, yalnız ıslah oldukça adlan değişir, nasıl insan evvelâ bebektir, sonra çocuk olur, sonra delikanlı olur, sonra da ihtiyarlık devresine geçer, fakat yine hep, o insandır. Nefis evvel emirde emmaredir, günah, isyan, küfür üzerindedir, biraz ıslah olunca ve bun-
Nefisle Cihad/59
lan bırakınca ibadete döner, hakka teslim olur amma yine gözü emmareliktedir, sahibini biraz gevşek görünce derhal emmareli-ğe döner.
Emmarelikten kurtulunca «levvame» devresine girer, artık kendi kendini levm eder, ayıplar, niçin bunları işledim ve yaptım diye pişmanlık duyar ve ibadetine devam ederse «muinime» devresine geçer. Fakat biraz gevşek davranılırsa derhal levvâme ve daha sonra emmâreliğe düşüverir. Lâkin ibadetine devamla beraber günahlardan ka-çabilirse «mutmain»liğe geçer; artık burada oldukça olgulaşmış olur. Ne ibadetinden fedakârlık yapabilir ve ne de günahlara düşer, eğer beşeriyet itiban ile bir hatâ sadır olursa, derhal tevbe istiğfar ile son derece nedamet ve pişmanlıklarla beraber ağlaya ağlaya bir kalır ve gönlü daima Hakta ve Hak ile beraberdir ve onun kendisini daima gördüğünü ve bütün iç ve dış hallerini bildiğini ve kendisinin de daima gözetilmekte olduğunu hiç unutmaz ve: İlâhî ente mak-sudî ve nzake matlûbî'yi dilinden bırakmaz.
Allah adın zikr edelim evvelâ, vacip oldur cümle işde her kula» tâbirini düstur edinmiştir. «Her nefeste Allah adın di mü-
60/Cihad
dam, Allah adı ile olur her iş tamam» onun dersidir.
Hiçbir nefesini boşa geçirmek istemez. Daima huzurda ve daima murakabe halindedir, tazarru ve niyazdan hâli kalamaz. Her gün Kur'anı Keriminden dilediği kadar okur, zikirden, teşbihten, salât ve selâmdan bir an bile olsa fariğ olmaz. Namazını daima cemaatle kılmağa çalışır, hele hiç _ab-destsiz durmaz, bununla beraber kendini çok küçük görüp herkese karşı hem samimî, tatlı dilli ve hem de güler yüzlüdür. Sonra içi ve dışı da birdir, şimdi yüzüne gülüp, sonra da arkasından atıp tutmaz, ancak kendi kusurlarını düşünüp ıslahına çalışır. Gece namazları onların başlıca sermayeleridir, hele seher vakitlerinde iniltileri melekleri bile sızlatır. Onların bu hallerine bizim gibi zuafa gıpta etmesin de kim etsin. Nefsin öyle esiri olmuşuzdur ki, şeytan bile bizlere gülmektedir; çünkü gece yarılarına kadar ve daha fazla, adını da sohbet koyup oturmak ve sabah namazlarına camie gelmediğimiz gibi belki evde de kılamayıp kazaya bıraktığımız kim bilir ne kadar çoktur. Sonra lâftan zikr edecek vakit bile kalmaz, daha sonra kendimizi büyük insanların üstünde görüşümüz ve bir sürü beylik
Nefisle Cihad/61
lâflarla tasavvuftan dem vuruşumuza ve şeytana maskara oluşumuza ne dersiniz bilmem.
Muhammed ibn Fazl Hazretlerinin tavsiyelerini dercetmekte fayda mülâhaza ettik; buyurmuşlar ki: Nefis ve arzularını öldür. Bu senin bütün kâffarı öldürmenden efdaldir. Zira, küffar seni Allah'tan ayıramaz velâkin hevâ-yı nefsin seni Allah'tan men edicidir. Onun için onunla mücadele daha efdaldir.
Ufak veya küçük diye vasıflandırılan bir muharebe bile evvelâ bir başa, bir kumandaya, bir sürü malzemeye, sonra da birçok zahmet, meşakkat ve uykusuzluklara ve nihayet bir kısım insanların da şehadetine, birçok malın ve mülkün mahvolmasına müncer olduğu herkesin bildiği bir şeydir. Küçük muharebe böyle olunca büyük muharebenin ne demek olduğu pek kolay anlaşılır zannederim.
Evvelâ bu yolun talibine lâzım olan şey, kendini irşâd edebilecek hazık, erbab bir mürebbi, ilmen, ahlâkan ve edeben temiz ve tekemmül etmiş ve «yed-i sahîh» sahibi bir üstâz-ı kâmil ve irşada me'zun olan bir
62/Cihad
âlim-i âmil bulmak şarttır. Rüyalar vasıta-siyle kendilerine irşad için izin verildiğini iddia eden şeyh taslaklarına büyüklerimiz «tarikat hırsızı» diye ad vermişlerdir.
Gerek İmam Rabbânî'nin eserinde ve gerekse Risâle-i Behâiyye'de rüya ile amelin caiz olmadığı da ayrıca, tasrîh olunmuştur. (1)
Zaten maksat insanın kendisinin olgunlaşması, şehvetin, şeytanın, nefsin elinden paçayı kurtarması, kötü ahlâk ve dünyaya meyil ve muhabbeti terk edip zühd ve takva sahibi olmasıdır. Nasıl merâtibe riayetle yetişmemiş bir kumandanın muharebe kazanması muhal ise, netice itibariyle ordusunda düşmana muvaffakiyet usullerini, ta'biyelerini, korunma ve müdafaa kaidelerini bilmesi ve maharet göstermesi icap ederse mürşidlik de öyledir; tabiatiyle âhiret yolunun vurucuları ve tehlikeleri, hüsranları hiç şüphesiz dünyanmkinden çok fazla ve korkunçtur. İnsanları kötü bir akıbete, ben bunları kurtaracağım diye atmak, dünya sevgisinin ve nefsin esiri, kölesi olmanın, binnetîce de cehlinin alâmetidir. Fakat mür-
(1) Risâle-i Behâiyye, s. 97.
Nefisle Cihad/63
şidlik taslayan o zavallı insan bunlan ve inceliklerini müdrik olmadığı için lâfların güzelliğiyle ve bazı ilâhî ve kasideleri okumakla veya kitaplardan öğrendiği bir takım sözlerle işi halletmeye kalkışması kadar cehalet olamaz sanırım. Zira Hâlık-ı zül-celâl hazretlerinin en çok sevdiği kullan, kendilerini başkalarına tanıtmayan ve başkalarının da kendisini bilmediği ve dünyaya iltifatı olmayan zühd ve takva sahipleri olduğu beyan olunmuştur. Hele izhâr-ı kerametten o kadar sakınırlar ki, onu âdeta kadının hayzı gibi sayarlar.
Netice olarak memleketlerin ve vatanın muhafazası ve müdafaası nasıl mücahe-delere ve çalışmalara bağlı ise dinin de muhafaza ve müdafaası v.e tekemmülü böylece ve daha çok çalışmalara, gayretlere, sabırlara bağlı olduğu inkâr edilemez bir hakikattir.
Bu mücahedeyi ve bu mücadeleyi nefsinin kölesi ve esiri olan işleri, güçleri mal mülk peşinde olanların yapabilmesi çok müşkil olduğundan insanların evvelâ nefislerini ıslah etmeye çalışmaları lâzım gelö' ceğini beyan sadedinde «Mücahîd Allah için nefsi ile cihad edendir» buyurmuşlardır ki
64/Cihad
nefsi ile Allah için ve Allah yolundaki mü-cahidlerin sevabı tükenmez, onlar öldükten sonra da sevapları kıyamete kadar devam eder. Cenâb-ı Hak cümlemizi bu mübarek mücahidler arasına kabul buyursun, yani bizleri de mücahidler eylesin. Âmin.
Hevâ ve Hevesle Mücâhede
«Sizin en kuvvetliniz «Pehlivanları yenen baş pehlivan değil, belki nefsinin arzularım yenen, nefsine her bakımdan galip ve hâkim olan, nefsini günahlardan ve Hakk Teâlâ'nın razı olmadığı yerlerden uzak tutan ve nefsini ibâdât u tâata sevk edip, Hakk (Azze ve Çelle)'m rızâsını kazanan kimsedir.»
Bahusus kızdığı zaman, nefsini zaptedip gadabım yenmeye muktedir olan zattır. Burada gadabm zikri pek çoktur. Buna mukabil yalnız gadabm zikrinde herhalde mühimce bir sebep olsa gerektir. Zira şeytan ga-daplı insanlarla, çocukların top oynadığı gibi oynar. Bunu İmam Gazzâlî (Rahimehul-Jah) İhyâu Ulûmiddîn'de zikretmektedir.
Nefisle Cihad/65
Onun için gadabım yenmek, en büyük kuvvet ve en büyük bir hünerdir. Kuvveti ve hüneri olmayan buna muvaffak olamaz. Kuvvetten murad, Allah'ı bilen iman kuvvetidir. Hüner de ilimdir. Bu ilim, Kur'an ve Hadîs ilmidir. Binaenaleyh imanı zayıf, Kur'an ve Hadîs ilminden nasibi olmayan zavallı insanın, kendini nefsinin esiri ve kölesi olmaktan kurtarması mümkün değildir. Bu ilimlerin de halisane olması gerekir. Zira dünya menfaatleri için yapılan tahsillerin faydası hep dünyada kalır. Ne ahlâkın tekemmülüne ne de imanın kuvvetine faydası vardır.
îman kuvveti, kişinin gece namazlarına devam etmesiyle anlaşılır. İnsanın gece namazları, ibadetleri, Kur'an okumaları ve içlerinin daima sızlar olması, her bakımdan tekemmülünün ve inıanındaki kuvvetin alâmetidir. Bir de kişinin Allah (Azze ve Cel-le) 'yi daima zikir halinde bulunması ve murakabelerine dikkat ve ihtimam göstermesi de imanın kuvvetlenmesine sebeptir. Yemeden ve içmeden kesilen bir zâtın vücudu, kuvvetten nasıl düşerse, ibadetten ve Allah'ı zikretmekten kesilen insanın âkibeti de böylece zayıflar, zayıflığının neticesi de ölümle sonuçlanır. Binaenaleyh her mü'mi-
66/Cihad
ne lâzım olan namaz, oruç, zekât, hac gibi farizalarının ifasında titizlik göstermesi ve bunlara nafile ibadetleri de çokça eklemesi yine imana kuvvet kazandıran sebeplerdendir. Ebu Hanife ve emsalinin sabahlara kadar namaz ve sair ibadetlerle meşgul oldukları hatırdan çıkarılmamalıdır.
Bir kişinin Resûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem'e ahlâka müteallik sorduğu sualin cevabında, «gadabın terkinin lâzım geldiği», dört defa tekrar edilmiştir. Zira; öfke, umumiyetle insanların ya ölümüne veya hapishanelere girmelerine sebep olan huyların başında gelir. Öyle ise bize yakışan bu gadabı yenmeye çalışmak ve bunun için de ibadete son derece ve sıkıca sarılmak gerekir. Dolayısiyle de Cenâb-ı Hakk'ın emirlerine boyun eğmeye mecburuz. Bu da ancak Allah Teâlâ (Azze ve Celle)'nin hakiki nimet sahibi olduğunu anlayıp, onu can u gönülden sevmekle olur. Tabiatiyle kişi, sevdiğine itaat edecektir. Hakk Teâlâ'dan korkmak da yine sevgiden neş'et eder. Çünkü insan için sevgilisinden ayrılmak veya onu darıltmak kadar acı bir şey yoktur. Bize herhangi bir şahıs gerek hizmet mukabili ve gerekse sevdiğinden dolayı bazı hediyeler
Nefisle Cihad/67
verse; meselâ, güzel bir ev bağışlasa, istediğiniz gibi güzel de bir araba hediye etse, bunun yanında her ay da bolca şu kadar aylık verse veya bir gelir yeri bağışlasa, siz o zatı ne kadar sever ve ne kadar hürmet ve saygı gösterirsiniz. Halbuki Cenâb-ı Hakk'ın, bizlere verdiği sayısız nimetlerin yanında, bu zatın verdiği şeyler devede kulak misâli bile olamaz. Hele şu gözümüz, kulağımız, aklımız ve bütün azalarımızın noksansız oluşuna paha biçilebilir mi?
Bakınız bir âbid hiç günah işlemeden, insanlardan hâlî bir yerde yaşamış ve orada bulduğu meyvelerden yiyerek hayatını idâme ettirip, va'd olunan ömrünü yaşadıktan sonra Hakk'a kavuşmuş. Cenâb-ı Hakk bu kuluna sormuş: Kulum, seni rahmetimle mi Cennete koyayım, yoksa amelinle mi? deyince: Yâ Rab! Ben hiç bir günah işlemedim, amelimle Cennete girmek isterim, demiş. O zaman Cenâb-ı Hakk, meleklerine emredip: Bu adama verdiğim göz nimetiyle onun yaptıklarım tartınız, demiş ve tartıda göz nimeti bütün amellerine karşı galip ve ağır gelmiş. O zaman Cehenneme sürüklenmesi lâzım geldiğini anlayan zavallı âbid, yalvarmaya başlamış: Yâ Rabbi! Rahmetin-
68/Cihad
le beni Cennetine koy! Ben yanlış söyledim, beni afv ve mağfiret eyle, demiştir. Ve bu suretle Cennete sevk olunmuştur.
Bu ve bunun emsali vak'a ve hadis-i şeriflere göre bizim Cennete girişimiz, ancak Allah Teâlâ'nın rahmetiyle olacaktır. Onun için bizlere lâyık olan her zaman ve her yerde Hakk Sübhânehu ve Teâlâ'nın rahmetine ilticadır. Ve bundan başka da çâremiz yoktur.
Kuvvetlinin birisi de, kudreti yerinde olduğu halde, hatalı ve kabahatli kimseleri ister özür dilesin, ister dilemesin, herhalde afv edebilendir ki, bu da insanda bulunması lâzım gelen «HİLM» sıfatının iktizasıdır. Hilim seyyidü'l-ahlâk'tır. Hilmi olmayan kişi, pek çok hatalara düşebilir. Bu-hususta Tasavvufî Ahlâk kitabında genişçe ma'-lûmat vardır. Arzu edenlerin oraya müracaatları tavsiye olunur. Hilim; yumuşaklık, vekâr ve sükûnet mânâlarını taşıyan bir kelimedir ki, cezalandırmak istediği vakit acele etmeyip teenni ile ve ağırca hareket etmek ve icâbında icrâ-yı cezâ'ya kudreti olduğu halde terk etmektir. Kudreti olmazsa o zaman ona acz denilir ki, bu halde yapılan afv hilminden değil, belki aczinden dolayı-
Nefisle Cihad/69
dır. Bu da o büyük mükâfata nail olunmasına mânidir.
Şu halde insan ve bahusus müslüman olan kişi, evvel emirde nefsini islâh etmek ve ona hakim olabilecek bir vaziyete gelmek ve seyyid-i ahlâk olan bir hilme sahip olmak mecburiyetindedir. Bu iki huy, afv ile hilm her kimde bulunursa, bu zat herkesi yenebilecek bir kudret ve kuvvete sahip demektir. Yani manen çok yükselmiş ve oldukça kemale ulaşabilmiş ve evliyanın mertebesine ayak basmıştır. Bu hususta İbrahim Hakkı (Rahimehullah) 'in Ma'rifetnâ-me'sinde geniş malûmat vardır. Cenâb-ı Hakk cümlemizi afv ve mağfiretine mazhar buyursun da, insanlığın ve müslümanlığın en yüksek noktasına erişen hem kullarına faydalı hem de Hakk (Azze ve Celle)'m razı olduğu kullarından eylesin. Âmin.
îşte bu cihad dünyadaki bütün milletler tarafından yapılmakta ve hazırlanmaktadır, fakat kâfirin cihâdı Cehennemdeki yerini genişletir. Onlara bir ecir, bir mükâfat ve bir şehâdet yoktur. Ölürlerse murdar olarak ölürler. Kalırlarsa da hiç bir sevap alamazlar. Belki azapları artırılır. Binaenaleyh ci-dın en efdali, küfürden kendisini kurtarıp
70/Cihad
iman ve İslâm ile müşerref olmak, sonra da bizim kemâlimize engel olacak bilûmum günah ve kötü huylardan sıyrılmak için nef-siyle, hevasiyle mücadele ve mücahede etmektir. Zira; Cenâb-ı Hakk, insanı yaratırken iki kuvvet arasında serbest bırakmıştır. Bunlardan birisi şer kuvvetler, diğeri de hayır kuvvetleridir. İnsan bütün ömrü boyunca bu iki kuvvet ile çarpışmak mecburiyetindedir. Şer kuvvetler, nefsin arzularıdır, insanı daima hayırlardan men etmeğe ve kötülükleri işletmeye şevke çalışır. İşte insan, bunlardan hangisinin kulu olursa, âhireti de ona göre olur. Şer kuvvetlerin başı kibir, kin, hased, gadab, hırs, şehvet, şöhret gibi ahlâk kitaplarında yazılı olan 70 şer kuvvettir. Bunlar insanı mahv u perişan edip, ne dünyasının dünya, ne de âhiretinin âhiret oluşundan bir şey öğrenmeden, dünyasını da ahiretini de felâkete sürükler. Ve yine sen onların dünyadaki yaşayışlarına aldanma. Her şeyin sonuna bakılır. Sonu Cehennem olan hayatın nesine hayat denir?
Müslümamn namazını kılmaması, orucunu tutmaması, zekâtım vermemesi, hacca gitmemesi ve Hakk'ı zikirden daima kaçması hep nefsin oyunu, hile ve tuzağıdır. Nefis
Nefisle Cihad/71
. tiyneti itibariyle daima kötülüğü ister ve sahibini oraya doğru sürüklemeye çalışır.
İmdi müslümana yakışan ise, bu fenalığı idrak edip, kendisini Cehenneme doğru sürüklemeye çalışan, nefsin, elinden kurtulmaya çalışmaktır. Bu da yine hem ilme, hem amele muhtaçtır. Amelin az da olsa, ilminle amelin sana fayda verir. Eğer ilmin yoksa amelin ne kadar çok olsa da bunların sahibine fayda vermeyeceği apaçık bellidir. Binaenaleyh dünya ile bir vücudun nizamı aynıdır. Bu şer kuvvetlere karşı Cenâb-ı Hakk kullarına akıl, fikir, irade gibi nimetlerle birlikte, kibre karşı tevazuu, kine karşı af-vı, hasede karşı Hakk'a nzayı, yani; Hakk'ın verdiklerine razı olmayı, gadaba karşı yumuşaklığı hırsa karşı tevekkülü, ucub'a karşı da sabrı ve Hakk'dan korkmayı ve buna benzer 70 kadar güzel huyları vermiştir. Bu iki kuvvet daima karşılıklı mücadele halindedir. Onun için cihadın en efdali, nefsini İslah edip, şer kuvvetlere galebe çalmaya çalışmaktır. Bu muharebe ve mücadelede muvaffak olabilmek için, kişi her zaman kendisini yaratan Allah Tebâreke ve Teâlâ Hazretlerinin yardımına muhtaç olduğunu anlamalı, gece-gündüz can ü gönülden Hakk'a
72/Cihad
yalvarıp, «Yâ Rab! Beni, bana; kendi halime bırakma, Sevgini muhabbetini ve Sfcni bilmeyi ve Sana lâyık olmayı ve Sana lâyık olabilecek ibâdât ü ta'âtlanmı yapabilmeyi bana lütfeyle ve beni nefsimin eline bırakma» demesi lâzımdır. Buna benzer Kur'ân-ı Ke-rim'den ve Peygamberimizden vârid olan duaları sakın bırakma, öğren ve daima oku ki, düşmanın hem de hâs düşmanın olan nefse mağlup olmayasın. Cennet ile Cehennem bu iki kuvvetten birisinin galebesi neticesidir. Şer kuvvetler galip gelirse, sahibi cehennemi boylar. Hayır kuvvetler galip gelirse, dünyası Cennet mükâfatı da Cennet olur. Cenâb-ı Hakk, Kur'ân-ı Kerim 'de şöyle buyurmuştur:
Vücudumuzdaki kırmızı ve beyaz kanlar böyle değil mi? Beyaz kanlann, kırmızı kanlara galip gelmesi, vücud sıhhatinin bozulmasına ve bunun tedavi olunmadığı takdirde neticenin ölüm olacağı nasıl belli ise, şer kuvvetlere mağlûp olanların âkibeti de aynı ölümü intaç eder. Zira insan ancak ruhuyla insandır. Şer kuvvetlere mağlup olan ruhda
Nefisle Cihad/73
artık bir şey kalmaz. Belki bu defa (Belhüm edall) kabilinden, hayvanlardan da aşağı mertebeye düşer. Bu sebeple ne olursa olsun insan, şer kuvvetlere galebe için Cenâb-ı Hakk'ın yardımına şiddetle muhtaçtır. Bu yardımı te'min için Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnet-i seniyesine tam manasiyle uymak ve onun ruhaniyetiyle Hâlik-ı Zülcelâlin imdadını istemek lâzımdır. Bu da kolay ve mümkün değildir. Ne var ki, mükemmel bir ilme sahip olmak gerekir. Bunun için o ilmi bilen âlimi bulup ona, ashab-ı kiram'ın Resulüne yaptığı sevgi ve saygıyı aynen göstermek ve O'na sevgide fâni olmakla olur. Bu da lâflar ve bir sürü beylik sözleri bellemek ve söylemekle değil, hakiki bir mücahede ile mümkün olur. Binaenaleyh bütün saadet ve selâmet bizim içimizdedir. Nefs-i emmaremizi islâh -edip hiç olmazsa mutmainneye geçmek için çalışmak ve uğraşmak lâzımdır. Aksi takdirde bütün felâket, hezimet ve şekavet içinde ömr-i azizini bitirip, bu dünyadan eli boş gider ve çok çirkin bir şekilde gözlerini yummak mecburiyetinde kalır. Tarihe lüzum yok, şu elli sene içinde ölenlere iyi bak. Ne kadar acı bir şekilde can verdiler. Hepimize ibret doğrusu.
5 — Şeytana Karşı Cihad
Şeytan nedir diye geçme. O da Cenab-ı Hakk'ın yarattığı bir varlıktır ki, bir vakitler meleklere de hocalık yapmış, fakat her nedense kendisinin daha üstün olduğu iddiasında olduğundan Hz. Âdeme secde etmeye tenezzül etmemiş ve bu vesile ile de rahmeti İlâhiyyeden tard edilip insanlara musallat olmaya başlamış. Hikmeti İlâhiyye-ye aklımızın ermesine şüphesiz imkân yoktur. Fakat insanoğlu en mükemmel bir mahlûk olduğundan Cenab-ı Hak ona nefis ve şeytanı da musallat kılmıştır ki onlarla olan mücadele ve mücahedesindeki muvaffakiyeti nisbetinde derecesi artar, makamı yükselir, çok da sevap alacağı malûmdur. Onun için ;Kur'an-ı Azimüşşanın müteaddit yerlerinde Cenab-ı Hak bu şeytandan bahseder ve onun yoluna gitmemeyi bizlere tavsiye etmektedir. Çünkü şeytan hiçbir zaman hayırlara delâlet etmediği gibi bütün işi serdir ve insanları bu serleri işlemeye davet eder. Meselâ günahları işlemek, fuhuş yapmak, dedikodu ile ömrü zayi etmek, gıybet ve nemime ile yani lâf taşımakla, günahlara girmek ve sevaplarının elinden gitmesi ve müs-
Şeytana Karşı Cihad/75
lümanları birbirlerine küstürüp arka çevirmeleri ve daha buna benzer envai çeşit fenalıklar yapıp cemiyetleri dağıtmak, birliği bozmak, karı-koca arasını açmak, çocukları isyana teşvik gibi sayısız mazarratları vardır. Cenâb-ı Hak onun için Kur'an-ı azîmin başında okurken de Rahman ve Rahim olan Allah'ın ismi ile başlar ve racim olan şeytanın şerrinden de sana sığınıyorum diye derse başlarız. O hiç bir şeyden korkmaz, top, tüfek, atom falan ona kâr etmez, onun korktuğu şey yalnız Allah'tır, onun için kul da onun şerrinden Allah'a sığınmaktan başka çare bulamaz. Öyle ise sen de Allah'a sığın ve Peygamberin izinden ayrılma ki şeytanın sana zararı olmasın.
6 — Kötü Adet ve Alışkanlıklara Karşı Cihad
Müslümanm evvelce alışmış olduğu kötü ve günah yerlerini terk etmek ve hattâ kötü arkadaşları ibadet ve taattan mahrum olan bütün dostlarını da terk edip onlardan mümkün mertebe uzak kalmaya çalışmak ve onları Hakk'a ve hak yoluna davet etmek ve o hususta azim ile çalışmak, bazan onlara ikram ile bazan da güzel nasihatlarla Hakk'ın yoluna getirmeye çalışmak, günde
76/Cihad
en aşağı kırk defa okuduğumuz Fatiha süresindeki sıratı müstakimi Cenab-ı Hak'tan isterken diğer taraftan sıratı müstakimin zıddı olan yolsuzlukları yapmak, hiçbir akl-ı selime yakışır mı? Sonra sûrenin nihayetinde iki kelime daha var ki o da gadab olunmayan ve dalâlette olmayanların yolu olsun, peygamberlerin ve kendilerine in'-am u ihsan olunan nebiler, velîler, salihler, âbidler ve sevdiğin kulların yolu olsun der dururuz da fakat tuttuğumuz yola hiç bakmayız. Acaba bu yol Allah'ın sevdiği ve istediği bir yol mudur, yoksa şeytanların veya gadab olunan yahudilerin veya nasâra-nm, yani açıkçası hristiyanların yolu mudur? Buna hiç de dikkatimiz yoktur. Meselâ seçim zamanı kullandığımız reyler bizim hangi tarafın adamı olduğumuzu açıkça göstermektedir. Hiçbir müslüman açlıktan öleceğini bilse bile bir Allahsıza, bir dinsize, bir masona ve bir caniye katiyyen rey veremez ve onların tarafını tercih edemez, insanın kendi aklı ile bazan çok aldandığı görülegelmekte. Mason cemiyetlerine giren müslümana nasıl müslüman diyebileceksiniz ve bunların idarelerine ne cesaret ile girebilirsiniz ve bunları destekler ve halka da onay ak olduğunuzu bilmez misiniz, bunların
Kötü Alışkanlıklara Karşı Cihad/77
vebali de acaba kimin defterine yazılacak. Hiç. telâş etme ve kendini de kandırma bir mason teşkilâtı senin amaline hiç döner mi?
Şeytan bir adamı sabah namazı vaktini kaçıracak bir kimseyi uyandırmış, adam sor-muş: Ey şeytan bu işi sen nasıl yaptın?.. Cevaben eğer sen uyur-kalırsan nasıl ağlayıp sızlanacaksın ve bu suretle Hakk'm büyük lütuflarma nail olacaksın da ona mâni olmak için uyandırdım demiş.
Diğer bir kıssa: Adamın birisi bir duvarın dibinde oturuyormuş, şeytan hemen gelip adamı oradan kaldırmış, biraz sonra da duvar yıkılmış. Adam şeytana sormuş ki sen böyle hayırları sevmezsin, neden yaptın? Evet, altında kalır şehid olursun diye yaptım, yani senin şehid olmanı istemedim de onun için seni oradan uzaklaştırdım.
Halbuki masonluk, kökü Avrupa'da olan çok tehlikeli bir cemiyettir, birçok gizli entrika yollan vardır, en büyük tuzakları paradır, sonra da mevkilerdir. Bunlarla insanları aldatır ve beğendikleri kimseleri çok yüksek mevkilere yerleştirir ve bütün yapacakları plânları bunlar vasıtası ile yaparlar. Ah o hocalara ne demek lâzım bilmem, onlann hakkından ancak Allah gelir ve ce-
78/Cihad
zalarım dünyada iken verir de dertlerine bir deva bile bulmak mümkün olmaz. Hakk'm sillesinin sesi olmaz, bir vurdu mu devası da olmaz vesselam. Bu dünyanın fâni bir âlem olduğunu hâlâ mı öğrenemedik. Bu mevki ve şöhretlere ve bir de paralara âşık olan insan, hiç insan olur mu yahu? Ve bunlardan şimdiye kadar hiç hayır görülmemiştir.
7 — Cehalete Karşı Cihad
Din âlimlerini çok yetiştirmek ve mümkün olduğu kadar bunları dünyaya meyilden ve mideleri için çalışmaktan kurtarıp, Allah rızası için ve Resûlullah'ın yolunu takip ile, en ufak köylere varıncaya kadar yollamak, oralannı irşâd ve vaz ve nasihatle, âyât-ı Kur'âniyyeyi, Ahkâm-ı Kur'aniyyeyi onlara öğretmek; Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin hadîs-i şeriflerini, gazalarım, fıkıh dersini, İslâm tarihini güzelce öğretecek muktedir kimseleri yetiştirmeye gayret etmek ve her yerde, Kur'ân kursları açarak, Kur'ân okumasını bilmeyen kadın, erkek, çocuk, kimsenin kalmamasına dikkat etmek, aynı zamanda, Kur'an'm yasaklarını güzelce anlatıp, halkı haramlardan, günahlardan, ve bahusus, içki, kumar, zina ve faizin za-
Cehalete Karşı Cihad/79
rarlarını açıkça anlatıp, kurtarmaya çalışmak, halk ile güzel geçinip, birlik ve sevginin, hürmet ve saygının ehemmiyetini ve lüzumunu anlatmak ve bunlara numune olmaya çalışmak lâzımdır.
Asil, temiz ibadetlerden biri de şudur: Sâdık ve ihlâslı müslüman çocuklarını bulup onları yurtlara yerleştir. Tahsillerini, hatta en yüksek derecesine kadar yaptır. Sonra devlet makinesindeki yerini alıncaya kadar onlan destekle. Her türlü tehlikeden ve fitnelerden icabında tehlikeyi dahi gözü alarak koru. îşte sana o zaman Cennet müstahaktır. Bu takdirde senin yerin dünyada da Cennet, âhirette de Cennet'tir. Sen de vazifeni yaptığından ötürü manen ve kalben mesut ve huzurlu olursun. Bu işte harbe gitmek, aç susuz kalmak, tehlikelere maruz bulunmak, hatta şehid olmak gibi bir şeyler yoktur, amma paralarını Hak yolunda harcamanın büyük ecri ve zevki vardır. Yoksa hiç yorulmadan müslümanlık olmaz.
8 — İyiliklere Sahip Olmak İçin Cihad
Memleketin her tarafına âlimler, vaizler, nâsıhlar gönderip halkı uyandırmaya ve dinini, ahlâkını ve Peygamberimizin hal ve ahvalini, muharebelerini ve hayatını güzelce öğretmeye çalışmak ve iyi sâlih insanları bulup onlarla görüşüp kalkmak, dost olup her zaman ziyaretlerine gitmek ve onların nurlarından istifade etmek ve şunu iyi bilmek lâzımdır ki: Allah Teâlânın emirlerini tutup yasaklarından kaçan bahtiyarlara Cenab-ı Hakk'ın in'am ve ihsanı hesapsızdır ve bunlara dünyada verdiği nimetlerden maada bir de âhiret nimeti verir ki, o da cennettir. Oradaki saadet selâmet envai çeşit sayısız nimetler, başka yerde bulunmadığı gibi, maazallah bir de Allah Teâlânın emirlerini dinlemeyen, yasaklarından kaçmayan bütün günahları da korkmadan işleyen ve bir de Allah korusun, Allah'ı ve âhi-reti inkâr edenlerin yerleri -bütün âhiret nimetlerinden mahrum oldukları gibi- yerleri de, karargâhlan da cehennemdir. Allah
İyiliklere Sahip Olmak İçin Cihad/'81
Teâlâ, bizleri ve bütün ümmeti Muhammed'i ahlâksızlıklardan, günahlardan, çirkin hareketlerden ve bahusus dinsizlikten, şirkten, küfürden korusun ve muhafaza buyursun.
Malumdur ki, insan doğuşunda hiç bir-şey bilmeyen ve çok güçsüz olan âciz bir mahluktur. Eğer kendisine bakılmaz ve gö-zetilmezse, yaşaması bile mümkün değildir. Bunun için, onu yetiştiren kim ise, çocuk ona tabidir. Hristiyanlann çocuklan, hristi-yan; yahudilerin çocukları, yahudi ve diğer birçok akidelere sahip insanların yetiştirdikleri çocuklan da onlara benzerler. Binaenaleyh, Müslüman kişinin de yetiştirdiği çocuğun da, elbette müslüman olarak kalmasına dikkat ve ihtimamın ne kadar gerekli olduğunu izaha lüzum yoktur. Bunun için, cemiyetlerin pek büyük rolleri vardır, insanlar da ekseriyetle bulundukları cemiyetlere uyarlar. Bu sebepten islâm cemiyetinin ne kadar mühim olduğunu her müslüman hiç şüphesiz en iyi bir şekilde idrak eder. Bir müslüman ne kadar salâbet-i dîniyye sahibi olsa dahi, cemiyyet-i islâmiyyenin olmadığı bir yerde, İslâm dini lâyıkıyla muhafaza olmadığı gibi, belki de bir müddet sonra ta-mamiyle kaybolur. Belki de, bu durumda Müslüman kişi çocuklarına, efrâd-ı ailesjnş
82/Cihad
bile dinini öğretemez, Artık olgun ve kâmil olmayı bırakır da, bulunduğu muhite ayak uydurmaya başlar maazallah. Bir müddet sonra da ne kendisinde ne-de çocuklarında bir hayır kalır vesselam...
III. BÖLÜM
MÜCÂHİD KiMDiR
Dünya nimetleri ne kadar çok, bol, güzel olsa da, hepsi fânidir; onlara sahip olanların da f anî olduğu gibi... Âhiretin nimetleri ise hem bakidir, hem de sahibi olan Hâ-lık-ı Zülcelâl hazretleri bakidir. Orada fânilik yoktur. Onun için dünya nimetleriyle kıyas mümkün değildir. Baksanıza, bir gün bir gece hudutlarda nöbet beklemek, bir ay nafile oruç tutup, nafile namaz kılmaktan hayırlı olduğu ve eğer bu nöbet bir ay devam ederse, yüz sene nafile olarak gündüzleri sâ-im, geceleri kâim olanların sevabından daha hayırlı olduğu bildirilmekle beraber,. bu halde iken ölüm nasib olursa, o zaman kıyametin dehşetinden emin olmak saadet ve bahtiyarlığa erişmek müjdesi de vardır. Böyle bahtiyarlar kıyamete kadar, sabah akşam manevî rızıklarla merzuk olacakları gibi, Cennet'in dünyada misli olmayan güzel kokulanyla mest oldukları halde, kendilerine şehidlik payesi ve şefaat hakkı verilerek, durmadan amel defterlerine hayırlar yazılır.
86/Cihad
Aziz kardeşim, iki göz vardır ki, bunları Cehennem ateşi yakmaz. Bunlardan biri, Allah korkusundan ağlayan, biri de, Allah rızası için hudutlarda nöbet bekleyen kimselerin gözleridir. Bunlar İslâm'ı, küfürden muhafaza için, günlerce uyku yüzü görmeyen gözlerdir. İşte bu gözlerin bir gecesi, bin gecenin ibadetinden dahi efdal olan Ley-le-i Kadir'den de efdaldir. Kıyamet gününde her göz ağlayacak, dünyada yaptıklarına nadim ve pişman olacak, yalnız yukarda-sayılanlar müstesna. Allah korkusundan dolayı haramlara bakmaktan gözlerini koruyanlar (yumanlar) ve fi sebilillah ibadet ve nöbet beklemekten geceleri uykusuz kalan gönül bekçileri de buraya girebilir. Biri de, Allah korkusundan ötürü az da olsa damlatılan yaşların sahibi olan gözdür.
Cenab-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve .sellem hazretleri bir hadîs-i şeriflerinde, yakın, ve uzak akrabalar arasında, hiçbir lâi-min levmine bakmayarak mücâhedeye devam buyurmalarını işaret buyurmuşlardır. Hudud-u ilâhinin yani şeriatin vâcib kıldı-" ğı bütün emirlerin gerek hazarı ve gerekse seferi halinde yani misafirlikte îfâsma, ikamesine sa'y ve gayret gösterilmesini ve fî-sebilillâh mal ve canlarınızla Hak yolunda
Şehidlik ve Gazilik/87
cihad edilmesini beyan ve tavsiye buyurmaları ve cihadın, cennet kapılarından en büyük bir kapı olduğu gibi Cenâb-ı Hak ve bu sebeple bu mücahidlerin dünya ve ahiret gam ve kederlerini gidereceğini de bildirmişlerdir. (1)
ŞEHİDLİK VE GAZİLİĞİN ECRİ VE DEĞERİ
Muharebede şehid veya gazi olmanın ecri, mükâfatı saymakla bitmez. Evvelâ bir şehide yedi devlet verilir.
1 — İlk kanının damlamasıyle bütün günahlarından sıyrılır.
2 — Ruhunu teslim ederken, hemen kendisine Cennetteki yeri gösterilir.
3 — İman hü'atlan (esvapları) giydirilir.
4 — Kabir azabından masun kılınır (korunur) .
5 — Kıyametin şiddetinden ve ıztırapla-rından korunur.
6 — Kıymeti, dünya ve içindekilerden daha yüksek ve hayırlı bir taç giydirilir ve Cennet hûrîleriyle evlendirilir.
(1) Râmuzu'l-Ehâdls, s. 134
88/Cihad
7 — Akrabalarından yetmiş kişiye, şefaatine izin verilir.
Böyle olmakla beraber, âhirete göçenlerin hiç birisi, artık dünyaya dönmeyi istemezler. Yalnız şehidler bundan müstesnadır. Şehidler, kendilerine şehidlik mükâfatı olarak verilen Cennet'teki hesapsız nimetlere imrenerek, dünyaya dönüp tekrar tekrar şe-hid olmayı isteyeceklerdir. Hatta Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de bunu arzuladıklarını beyan buyurmuşlardır. Zira Cennet denilen nimet ve müşahede-i Cemâl evlerinin anahtarlan, gazalar ve şehadetler-dir. Tehlikeler, felâketler, mahrumiyetler, esaretler ve zilletler de hep mücadeleden, mücahededen, harbden, darbdan korkup kaçmak veya malının, mülkünün, zevk ü sefasının, rahatının düşkünü olmaktır ki, neticesi, milletin, memleketin ve efradının izmihlaline sebep olagelmekte olduğu, daima görülen ve tarihin kaydettiği hadiselerdendir.
Şehidlik ve Gazilik/89
«Nâsm nübüvvet derecesine en yakın olanı ehl-i cihad ve ehl-i ilimdir. Şu muhakkak ki, cihad ehli, peygamberlerin ve resullerin getirdiği hak yol üzerine cihad ederler ve bu cihadlariyle, hem dinlerini korur hem de etrafa yayarlar. Ehl-i ilim ise, ilimleriyle insanların, enbiyanın getirmiş olduğu hak yola girmesine delâlet ederler.» Şu halde dinin muhafazası ve yaşaması için iki şeye ihtiyaç vardır. Birisi cihad, diğeri ilimdir. Bu ikisinin ruhla-beden gibi birbirlerinden ayrılmasına imkân yoktur. Cihad'için ilme ihtiyaç zaruridir. Zira ilimsiz cihadlar büyük zararlar doğurur, 'Bugün cihad için bilgi, kuvvet ve ilme ne kadar ihtiyaç duyulduğunu yazmaya bile lüzum yoktur. Herkes görmekte ve bilmektedir ki, kuvvetle bilgi yanyanadır. İman ile haya da birbirinden ayrılmaz, imanın bulunduğu yerde haya, hayanın bulunduğu yerde de iman vardır. Binaenaleyh kuvvetin yanında bilgi, bilginin yanında da kuvvet şarttır. Bilginin bir kısmı dünya işlerine, bir kısmı da dine taalluk eden ilm-i Kur'ân ve ilm-i Hadîs'dir. Bunlann hülâsası ise fıkıhtır. Binalenaleyh dünya bilgisi ne kadar çok olursa olsun, bu dini ve şer'i ilimler bilinmedikçe, ilim yok demektir. Kuvvet de yine iki kısımdır. Biri maddi, biri
90/Cihad
de manevidir. Ölürsem şehid, kalırsam gazi akidesini taşıyan askerle, bu duygudan mahrum asker hiç bir olur mu?
İslâmın ilk devirlerindeki zaferlerin başlıca sebeplerinden birisi bu ma'neviyat idi. Maneviyatsız asker, çobansız koyun sürüsü gibidir. Bugün Rusya ve Çin'in dinsizliklerine hiç aldanma, bir mağlûp olsunlar. O zaman bak cümbüşe. Kimbilir kaç parça olacaklar? Velev mağlup olmasalar, daha da büyüseler ne olacak? Kâfirlik iyi bir şey mi? İşte şeytan, her hüneri mevcut, fakat yine şeytan vesselam, sonları Cehennem değil mi? • Niye o kadar düşünüyorsun?
Bir de şimdi saadet ve selâmetle müjdelemeye lâyık şu kişilere bakınız ki, atına binmiş; dizginleri eline almış, Allah rızası için, saç baş darmadağınık, ayaklar toz toprak içinde, nereye istenirse oraya koşar, ister düşman karşısında nöbet, ister cephede düşman kurşununa hedef olsun, hiç gözünü kırpmadan gider. Din, millet ve memleket uğrunda canını vermekten asla kaçınmaz. Ne yazık ki, insanlar arasında bir kıymeti yoktur. İzin istese vermezler. Birine şefaat edecek olsa şefaatini kabul etmezler. Amma ind-i İlâhîdeki kıymetine bahâ biçü-
Şehidlik ve Gazilik/91
mez. Sevaplannı ölçmeye güç yetmez. Bununla beraber namazından, orucundan, zekâtından hiç bir fedakârlık yapamaz. Onun bu hali bir gün veya bir müddet için değil, ölünceye kadar böylece devam eder. İşte bu bahtiyarlar sayesinde ümmet-i Muhammed de rahat ve huzur içinde yaşar.
Gerek sabahleyin ve gerekse akşam üstü bir müddet, gerek düşmana karşı harb için olsun ve gerekse dinindeki noksanları öğrenmek için, yani din ilmini öğrenmek veya öğretmek için yürümek sevap cihetinden dünya ve dünya içindekilerin hepsinden hayırlıdır. Çünkü öldükten sonra bu yapmış olduğun amel-i salibin mükâfatlarına nail olacağın bellidir, aşikârdır, hiç şüphe yoktur. Cihad amel-i salihlerin en yüksek noktasıdır, dünya nimetleri hiç şüphesiz gölge gibi yerinde durmadan hemen gitmektedir, ahiret nimetleri ise bakîdir, ebedîdir. Hem külfet, meşakkat, hastalık, dert, musibet, felâket gibi hiç bir rahatsızlık olmadığı gibi her nimeti sürür ve neş'esi daima artmakta bulunan bir devlettir. Bunu kaçırmamak için cihad fedakârlığını elde tutmak gerekir. İnsanın her ameli ölünce biter, ancak Hak yolcusunun düşmanı beklemesinin se-
92/Cihad
vabı bitmez, daima defterine hasene-i cariye olarak yazılır ve yine Allah yolunda cihad edip bir müddet bulunmak Hacer-i Esved denilen Kâbe-i muazzanıadaki mevkide ley-le-i kadirde sabaha kadar ibadetten hayırlıdır ve bir gece düşman karşısında beklemek, bir günlük nafile namaz ve oruçtan hayırlıdır ve bahusus da harcanan bir dinar veya bir dirhem nafaka, yedi yüz dinarın başka yerlere harcanmasından efdal olduğu bildirilmiştir.
Bak iki göze cehennem ateşi değmeyecektir: Birisi Allah korkusundan ağlayanlar, birisi de Allah için düşman karşısında uyu-mayıp, düşmanı bekleyenler yani düşmanın İslama olan hücumunu defetmek için düşman karşısında uyanık bulunan asker, ne mutlu onlara.
Diğer bir rivayet de şöyle: Üç kimse vardır ki onların gözleri ateş görmeyecektir, yani cehennemi. Birisi Allah için düşmanı bekleyen ve gözleyen. İkincisi Allah korkusundan ağlayan gözler. Üçüncüsü de Allah'ın haram kıldığı şeylerden gözlerini koruyup bakmayanlar. Ve bir de düşman karşısında beklenen bir gece, bin gece namazı
Şehidlik ve Gazilik/93
ve bin gün oruçtan -nafile olarak- efdaldir buyurulmuş. Bu ne büyük devlet.
Ebu Hüreyre'nin şu rivayeti ise şâyan-ı hayrettir: Nâr'a -ki murad cehennemdir- şu iki göz haram kılınmıştır, yani bu iki göz sahipleri cehennemi görmeyecekler: birisi Allah korkusundan ağlayan göz, biri de İs-lâmı ve İslâm ehlini küfürden koruyan, gözlemeye çalışan bahtiyarlardır ki bundan cihadın üç kısım olduğunu istidlal etmişler: birisi din ve din düşmanı kâfirler ile muharebe, birisi insanları yoldan çıkarmaya çalışan şeytan ile mücahede, birisi de nefsini ıslah edip iyi insan olmak, Hakkın sevdiği bir kul olmak için nefsi ile mücahededir ki cihadlann en ağın ve en zoru ve en sevap-lısıdır.
ŞEHÎDLİĞİN DERECELER!
Şehidlik yedi mertebe üzerinedir ve herkesçe bilineni harb meydanında ölenlerin şe-hadetidir. Bundan başka daha yedi kısım şe-hid vardır:
Karın hastalıklarından ölenler. Denizde veya suda boğulanlar. Zatülcenb denilen hastalıktan ölşn-
1 —
o __
£4
3 —
ler,
94/Cihad
4 — Tâ'un hastalığından ölenler.
5 — Yangında yanarak ölenler.
6 — Yıkıntı altında kalarak ölenler (zelzele veya başka türlü kaza ile).
7 — Çocuk doğururken ölen kadın.
Ayrıca, iffetini, namusunu, dinini, ailesini .malını, canını muhafaza veya müdafaa ederken ölenler de şehidler meyanmda zikr edilmiştir. Yalnız bir emr-i Peygamberi daha vardır ki, tâ'un, veba, kolera gibi hastalıkların bulunduğu yerlere girmemek, eğer bulunduğu yerde bu hastalıklar zuhur ederse, korkup oradan kaçmamak hususundadır. Şunu bilmek gerektir ki, eceli gelmeyen kimse ölmez. Ölüm birdir. O da Allah'ın emir ve takdiriyledir. Bir dakika evvel ölmek mümkün olmadığı gibi, ecel gelince de bir dakika te'hîre imkân yoktur. Buna böylece îmân etmek lâzımdır.
Sonra Hac yolunda ölenler, gazaya niyetle beraber gitmeden evinde ölenler, ilim 'tahsili için yola çıkıp, gurbette ölenler, hükmen şehid sayılırlar. Hakikî şehid harp meydanında vuruşarak şehid olanlar olup, diğerlerinin hepsi hükmen şehiddirler. Hakikî şehidler yıkanmadan, namazları kılınıp hemen
Şehidliğin Dereceleri95
defn. edilirler. Ayrıca, kefenlenmek istemez. Üzerindeki elbisesiyle, üçten fazla bir şeyi varsa o silâhı alınır. Pamuklu hırkası varsa o da alınır, öylece defn olunur. Hükmen şehidler ise, hem yıkanır, hem de kefenlenir, öyle gömülür. Hükmen şehidleri otuza kadar çıkaranlar olmuştur. Bunlar hep Cenâb-ı Hakk'ın lûtuflandır. Lâkin irfan ehlinin yatağında vefat ettiği halde şühedâ mertebesini kazanması çok düşündürücü bir üstünlük değil midir?
Müslim ve Tirmizî hadîslerinde rivayet edildiğine göre, Hayber muharebesinde şehid düşenleri, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimize haber verirlerken, filân şehid, filân şehid, filân şehid, filânca da şehid deyince, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz: «O şehid değildir. Ben, onu ganimetten gizlice aldığı bir aba ile Cehen-nem'de görüyorum» buyurdular. Müteakiben de Hazret-i Ömer (r.a.) e hitaben :«Yâ Ömer, Cemâat-i müslimîne bildir ki, Cennete yalnız mü'minler girecektir» dediler. Bunlar ne kadar güzel örneklerdir. Günahlardan kaç-madıktan, hemen nefis ve şeytanın iğfâlâtı-na aldanıp, çeşitli günahları irtikâptan, haramdan, faizden sakmmadıktan sonra: «Ben de filân tarikdenim, benim de şöyle
96/Cihad
uçar şeyhim var» diye övünmek, insanın kendini aldatmasından başka bir şey değildir. Hele zamanımızda kaç göç yok; içki, kumar, faiz ve sair günahları hiçe sayıp da dervişlik taslamak! Oh ne âlâ memleket!
Şeriatın bulunmadığı yerde tarikatın olmasına imkân yoktur. Eğer o şeyhler, dervişler, göklerde uçsalar bile sinek kadar kıymeti yoktur. Hadîs-i şerifler ne kadar açık ve sarih bakın. Bir Sahâbî, düşmana göğüs gere gere harplerde çarpışıyor. Birçok mahrumiyetlere katlanıyor, sonra .da şehid oluyor. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem arz ediyorlar: «Filân da şehîd olmuş »denince, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin: «Ben onu ganimetten çaldığı, (yani taksim edilmesi lâzım olan ganimeti, kumandanına teslim etmeden kendi kendine hüküm vererek bir aba almış, işte bu yüzden çaldığı diyor.) aba ile Cehennem'de görüyorum» demesi ne kadar manalıdır. Demek ki, insanın yaptığı günahlar yanında kâr kalmıyor. Hele kul hakkında, mutlaka helâllaşmaya veya aldığını sahibine iade etmeye mecburiyet vardır. Öyle ise, çok derin düşünüp kimsenin hakkını üzerine geçirmemeye dikkat et' melidir,
Şehidliğin Dereceleri/97
Vurmalar, dövmeler, sövmeler, gıybetler, iftiralar, istihzalar, alaylar, hakaretler ve daha bunlara benzer şeyler hep kul hakkına dahildir. Malını alıp vermemek, borcunu ödememek, emaneti iade etmemek veya geciktirmek, etrafındaki muhtaç olan fukara ve zu'afa-yı müsliminin, imkânı olduğu halde yardımına koşmamak ve şâire gibi haller de bir nevi kul hakkı olmakla beraber bunları yapmaya koşmak aynı zamanda hem müslümanlık, hem de insanlık vazifesi ve icablarındandır.
ŞECAAT NEDiR?
Her iyiliğin mezmûm iki tarafı vardır. Şecaat, cesurluk da, böyle bir tarafı korkaklık, bir tarafı da ne yaptığını bilmeyen ve kendine hakim olamayandır. Ortası şecaattir. Binaenaleyh; şecaat, korkaklıkla tehevvürün ortasıdır. Buna muvaffakiyet ancak Allah (Azze ve Celle)'nin izni ve yardımı ile olur.
İsmini hatırlayamadığım bir zatın muharebede kolu kesilmiş, fakat kopmamış. Kesik kolunu kdıç sallamaya mani oluyor diye kopanp atmış ve tek kolu ile harbe devam etmiş. Nihayet şehadet şerbetini içerek âhirete göçüp gitmiştir.
Hele Talha (Radıyallahü anhî'ın Uhûd muharebesinde Resûlullah'ın önüne durup, düşmanın hücumlarına mani olmaya çalıştığı sırada aldığı yaraların sayısı mübalağa denecek derecede pek çok olduğu halde, Efendimizin muhafazası için canını fedaya razı olmuş ve yerinden zerre kadar kımıldamamış.
Bu bir güzel huydur ki, diğer iyi huylan da, arkasından çekip getirir. Yalnız şu kadar var ki, şecaat, cesurluk, bahadırlık,
Şecaat Nedir?/99
itidal üzere olmazsa, zulüm ve te'addîye yol açar. Bununla beraber bir de gurur ve kibir gibi bütün hasletler ânz olabilir ki, tabiatiy-le bunlar da pek mezmumdur. Nasıl ki, şecaat icab eden yerde sükût, korkaklığın iktiza-sıdır.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sel-lem hazretleri de, birçok hadîslerinde, korkaklık demek olan cübün'den Cenâb-ı Hakk'a sığınmışlardır. İman ve İslâm'ın bekası şüphesiz ki, mücadele ve muharebeler-deki muvaffakiyetlere vabestedir. Korkak ve sabırsız insanların muvaffak olmaları mümkün değildir. Her zaman görülmektedir ki, bir çok bâtıl işlerde bile, muvaffak olmak için insanlar kendi çıkarları ve menfaatleri iktizası, pek çok mücadele ve muharebelere azim ve metanetle devam etmektedirler. Halbuki, bu hususta ne bir sevap ve mükâfatları vardır, ne de şehadet gibi bir mertebeye ulaşabilirler ki, belki zulüm ve haksızlıklarının cezasını çekmek üzere büyük azab ve felâketlere uğratılırlar. Halbuki bir müslim ve muvahhid, gerek gaza, gerek cihad ve gerekse herhangi bir haksızlığa karşı mukavemeti neticesinde ölecek olursa buna şehid rütbesi verilir. Makamı Cennet
100/Cihad
olur. Günahları da daha kanının ilk damla-sıyla silinir, sorgu ve sual de olunmazlar. Bu güzel haslete sahip olan fertler ve cemiyetler daima bahtiyardırlar. Mü'minin imânı öyledir ki, ecel gelmedikçe hiç bir kimseye ölüm erişmez. Bu da, Cenâb-ı Hakk'm ezeldeki takdiri ile verilmiştir. Değiştirmek kimsenin elinden gelmez. Binaenaleyh, korkaklık insana hiç bir fayda temin etmediği gibi, bir çok hak ve hürriyetin de ziyama göz yummasına sebep olur. Yine ölüm hiç kimsenin yakasını bırakmış değildir. Şan ve şerefle ölmek elbette, zuâfa ve kadınlar gibi korkup evlerinde saklanarak ölmekten bin kat evlâdır. İman ve İslâm'ın teali ve terakkisi ve intişarı için, rahat ve huzurlarını, iş ve güçlerini bırakıp da, küffar ile cenk ede ede tâ buralara kadar gelmiş ve İslâm sancak ve bayraklarını bir taraftan bir tarafa ulaştıran ve İslâm'ı yayan o büyük ecdadımızın saymakla bitmez fütuhatları, hep bu yüksek sevginin eseri değil midir? Şüphesiz bu da imanın kuvvetine ve Hakk'ın rızasını kazanma emelini taşıyan kimselere mahsustur.
MÜSLÜMANLARIN BİRBİRLERİNE KARŞI DAVRANIŞLARI
Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak'ın Kur'ân-ı Ke-rim'inde, Sûre-i Feth'in sonundaki bir âyet-i celile pek çok faydalan şâmil olduğundan, İmamımız Ebu Hanife (r.a.) hazretlerinin de virdidir. Bu âyet-i celîle, bütün (elifba) harflerini cami'dir.
Meali: «Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Allah'ın Peygamberidir. Onun beraberinde bulunanlar (Ashâb-ı kiram) kâfirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında gayet merhametlidirler. Onları rükû ve secde eder halde ( namaz kılarken) Allah'dan se-
102/Cihad
vap ve nza istediklerini görürsün. Secde eserinden (çok namaz kılmaları yüzünden meydana gelen) nişanlan yüzlerindedir. İşte onların Tevrat'taki vasıfları budur. İncil-deki vasıflan da şu: Onlar filizini çıkarmış bir ekine benzerler. Derken o filizi kuvvetlendirmiş de kalınlaşmış, nihayet gövdeleri üzerinde doğrulup kalkmış; ziraatçilerin hoşuna gidiyor.
(işte ashab-ı kiram da böyle olmuştur. Bidayette sayılan azdı. Sonra çoğalıp kuvvetlendiler ve güzel bir cemiyet meydana getirdiler.)
Bu teşbih kâfirleri ashab ile öfkelendirmek içindir. Onlardan iman edip salih amel işleyenlere, Allah bir mağfiret ve büyük bir mükâfat vad etmiştir (1).
Âyet-i celileyi herkim murad ettiği bir şey için on iki kere okursa, duası ind-i ilâhîde kabul olup şifalar, bereketler hasıl olacağını erbâb-ı ilim beyan etmişlerdir.
(1) Fetih Sûresi, âyet: 29.
Müslümanların Davranışları/ 103
Meali: «Sonra o kaderin arkasından üzerinize Allah bir emniyet, bir uyku indirdi. Öyle ki içinizden bir zümreyi (hakiki mü'-minleri) o uyku sanyordu. (Münafıklardan ibaret) bir zümreyi de, nefislerini can kaygısına düşürmüş, gözlerini uyku tutmaz olmuştu. Allah'a karşı cahiliyyet zannı gibi haksız bir zan besliyorlar ve «Bu zafer işinden bize ne?» diyorlardı.
(Resulüm) de ki: — «Bütün iş Allah'ındır.» Onlar, nefislerinde sana açamadıklan bir şey gizliyorlar. « — İş elimizde olsa, zorla savaşa çıkanlmasaydık burada öldürül-mezdik» diyorlardı.
104/Cihad
' • i '!
(Resulüm) de ki: «— Evinizde de olsaydınız üzerlerine ölüm yazılmış bulunanlar yine dışarı çıkacak, düşüp kaldıkları yerleri çaresiz boylayacaklardı.» Allah Uhud savaşındaki bu olayları, kalblerinizde olan ihlâs ve nifakı meydana çıkarmak ve yü-reklerinizdeki niyetleri pak ve öz yapmak için meydana getirdi. Allah kalblerde olanı pek iyi bilir» (1).
Bu âyet-i celîle ondokuz kere okunduğu takdirde, dertlere deva, hastalara şifa, gönüllere deva olduğu da kezalik beyan bu-yurulmuştur.
Zikrettiğimiz ilk âyet-i celîlede, Cenâb-ı Hak pek açık olarak, mü'minlerin yani, Al-lahü Celle ve Âlâ hazretlerine ve Resulü sal-lallahu aleyhi ve sellem hazretlerine inanıp îman eden kimselerin, düşmanlara karşı gayet şedîd, cesur, azimli, şecaatli, metanetli, bahâdır, korkmaz ve yılmaz kimseler olduğunu beyan ederken, aksi halde birbirlerine karşı da, son derece şefik ve merhametli olduklarını bildirmesi, şecaatin ancak yerinde ve bahusus din düşmanlarına karşı amansız bir halde yapılması lüzumunu da
(1) Ali Imrân Sûresi, âyet: 154.
Müslümanların Davranışları/105
bildirmiştir. Düşmana karşı kuzu gibi olup da, birbirlerine ve bilhassa ev halkına karşı lüzumsuz olarak kızıp bağırmalar, hatta onları dövmeye kalkarak çeşitli korkulara sokmak, hiç bir zaman şecaat alâmeti değildir. Çünkü erkeğin iyisinin, dış hayatında sert, evde ise yumuşak ve mülayim olmasını tavsiye etmişlerdir. Lâkin bunları sû-i istimale meydan vermeyerek tatbik etmeye çalışmalıdır. Yoksa onların İslâmî esaslara uy-mayıp da, asrın her türlü rezaletine uymalarına göz yummak ve mülayim davranmak hiç de caiz değildir.
Hubb-ü fillâh ve buğz-u fillâh kaidesini elden bırakmamak ve her işte gerek sevgi icâbı mülâyimlik ve gerekse, isyan ve gü nahlar halinde buğz, şiddet ve adavet, îcap ederse, şecaat ve cesaretini, Allah için göstermek, selâmet-i hassa ve âmme için pek yerinde olsa gerektir.
Uhûd muharebesinden sonra, Ebû Süf-yan, gelecek sene için tekrar h#rb etmek üzere buluşmak için söz vermişti. Bu maksatla yola çıktılar. Fakat her nedense, içlerine düşen bir korku sebebiyle geri döndüler. Bu defa bir adam bulup müslümanlar arasına göndermeyi tasarladılar. Bundan
106/Cihad
maksatları da, hem müslümanların durumunu öğrenmek, hem de kendi askerlerinin çokluğunu yayarak müslümanların içine korku salmaktı. Giriştikleri bu harb hilesine müslümanlar ehemmiyet vermediler. Ancak «Hasbünallah» «Allah bize kâfidir» ti) demekle mukabele ettiler ki böyle: «Biz ne onların çokluğundan, ne de başka kuvvetlerinden korkarız. Bizim Allah'ımız bize yeter» diyerek îmanlarının kuvvetini bilfiil ispat etmişlerdir.
(1) Tevbe Bûresl, 69
ClHADDA EMRE VE EMİRE İTAAT
Bakın sizlere (Mute) gazasından biraz bahsedeyim: (1)
Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sel-lem Efendimiz Hazretleri askerî bir kıt'ayı, Zeyd, Cafer, Abdullah isimlerinde üç kumandanla birlikte Mute'ye gönderdi. Müslümanların karşılarındaki düşman askeri, kendilerinden kat kat fazlaydı. Müslüman mücahidler bu durum karşısında tereddüde düştüler. Bazıları Resul-i Ekrem'e haber gönderip takviye istemeyi teklif ettilerse de, kumandanlarının şöyle bir hitabesiyle karşılaştılar: «Biz buraya mutlak zafer kazanmak için gelmedik. Gayemiz, Resulullah'ın emrine itaatle şehid olmak ve o canım şe-hâdet şerbetini içmektir» diyerek, onları ikna ettiler ve harbe girdiler. Sancak-ı Şerifi Zeyd (r.a.) almıştı. O şehid oldu. Bunun üzerine Cafer (r.a.) aldı. Bu zat, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin amcası Ebû Talib'-
(1) Et-Terglb ve't Terhlb, e. 2, s. 315.
108/Cihad
in oğludur. Fakat, bunun da bir eli kesildi. Sancağı hemen öteki eline alıp harbe devam etti. Bir müddet sonra o da şehid oldu. Bunun üzerine sancağı Abdullah (r.a.) aldı. Bu zat Revaha'nın oğludur. Cilve-i Rabbâniye bakın ki, bir müddet sonra o da şehid olmuştur.. Bunun üzerine, kendisine Seyful-lah (Allah'ın kılıncı) lâkabı verilen Hazret-i Hâlid ibni Velîd (r.a.) sancağı eline geçirmişti. Mumaileyh aslen çok güzel harb usulü bilen, kıymetli bir tabiyeci olduğundan, tatbik etmeye başladığı taktiğiyle düşmanı şaşkına çevirdi. Gece olup da iki taraf da istirahate çekilince, mücahidleri geniş bir sahaya dağıtarak, her tarafta büyük ateşler yaktırdı. Bunu gören düşman, müslüman-lara yeni imdat geldi zannederek harb meydanından sıvıştılar ve bu üç kumandanın şehâdetlerini, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz daha ordudan hiç bir haber gelmeden, Medîne-i Münevvere'de Ashâb-ı Kirama, «Mucize-i Peygamberi» olarak birer birer bildirmiştir ve Hazret-i Ca'-fer (r.a.)'in kesilen iki eli yerine Cenâb-ı Hak tarafından iki kanat verilerek semada meleklerle beraber uçmakta olduğunu ayrıca bildirmişlerdir, îşte o Ashâb-ı Kiram, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem Efen-
Cihadda Emre İtaat/109
dimize böyle muti' idiler ki, şehadet onların en büyük zevk-i mânevileri idi. Bu sebeple az zamanda Arabistan'dan başka, Şarktan Garba kadar birçok kavimler müs-lümanlıkla müşerref olmuşlardır. Daha sonra da İslâmiyetin nuru Türkistan, Çin, Hindistan, Endonezya gibi diyarlara, müslü-manlann güzel ahlâk ve doğrulukları sayesinde, harpsiz, darpsız, kılınçsız yayılmıştır. Çünkü İslâmiyet, aklın kabul ettiği tabiî bir dindir ve bu dinin sahibi de Allahü zülcelâl-dir. Kitabı Kur'ân-ı Azîmüşşan'dır. Bize tebliğ edip bildiren de elçisi Hazret-i Muham-med Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemdir.
f* *
\
IV. BÖLÜM
CİHADI TERKETMENİN GETİRECEĞİ FELÂKETLER
Bu nadîs-i şerif ne kadar şayan-ı dikkattir (teıse) kelimesi helak olmak, fena bulmak, nam-nişanı kaybolmak ve ayağı kayıp yüzüstü düşmek mânâlarını taşıyan bir kelimedir. Şu halde «Paralar, pullar ve envai çeşit süslü ve kıymetli kumaşlara *apanla-ra yazıklar olsun, helak olsunlar, adları sanları kalmasın, yüzüstü düşüp kalkamasm-lar, onlara dünyalık bir şey verseniz sizden razı ve hoşnut olurlar, eğer bir şey vermezseniz kızarlar. Helak olsunlar, işleri tersine gitsin, baş aşağı. Eğer onlara bir diken ba-
114/Cihad
tarsa çıkaramasmlar, acısını çeksin dursunlar.» Çünkü Allah yolunu bırakmış, cihadı bırakmış, ilmi bırakmış, gazayı da bırakmış, paraların peşine düşmüş, mallara tapar hale gelmiş, insanlıktan uzak kalmış, fakir fukarayı da düşünmez olmuş. Artık sen buna sakın gücenme. Zira bu gibi menfaatperest insanlar cemiyetlerine faydalı olamayacakları gibi en büyük zarar da bunlardan geleceği için cenâb-ı Peygamber bu acı gibi görünen ama haddi zatında çok doğru olan bu hadîs-i şerifi buyurmuşlar. Hepimiz, her gün gözümüzün önünde cereyan eden bugünkü canlı hâdiselerin yegâne sebebi bu kendini bilmez, ahireti dünyaya değişmiş bir bedbaht yüzünden insanlar ne sıkıntı, meşakkat çekmektedirler görmekteyiz. Allah Teâlâ cümle ümmet-i Muhammed'i ve bizleri de bunların şerrinden muhafaza buyursun.
Sabrın sonu selâmettir, korkmak, yılmak, bıkmak, usanmak müslüman için hiçbir vakit mevzuu bahs olamaz, harpten korkup kaçmak kadar çirkin bir günah tasavvur olunamaz. Korkunun ölüme ne faydası vardır. Harpten kaçmak küfre yardım etmektir. Sonra memleketin mal, ırz, namus ve hürriyetin elden gitmesine ve küffara tes-
Cihadl Terketmek/115
lim olmak gibi bir acılar acısını intaç eder. Ecdadımız vakti ile düşman ülkelerini zapt eder ve onlara İslâmiyeti aşılarken bugün düşmanlara teslim olunsun, hiç olacak şey mi?
Ey genç! Hür olarak yaşamak müslü-manın en ulvi gayesidir. Ecdadın düşmanla harbe giderken gayesi ya şehid veya gazi diye'yola çıkardı. Ecdadının yolu senin de yolundur.
Kendisinde, harbe gitmek niyeti taşımayan bir müslüman ölürken iyi bir ölüm ile ölmez. Harbe gitmek ve düşmanla dövüşmek niyetini taşıyan bir müslüman harbe gidemeden ölse bile şehid sevabı kendisine yazılır. Harb esnasında Allah'ın zikrini sakın dilinden bırakma, korkma, ki Allah senin iledir, şehadet müslümanın en başlıca gayesidir. Şehid ilk kanı aktığı an, bütün günahlarından kurtulmuş ve akraba-i teallûka-tından çok kimselere de şefaat edip kurtarmak hakkı kendisine verilmiştir. Âhiretteki makamı ise en yüksek makam olacağından Ashab-ı kiram hazeratı ile beraber bugüne kadar gelen hakiki müslümanlar bu şehâ-deti canla başla gözlerler. Zira şehidlerin yeri cennet, harpten kaçanların yeri ise ce-
116/Cihad
hennem olduğunu hatırlamak kâfidir.
Bu haller, îmanın yokluğuna veya çok ağır bir şekilde hasta olduğuna alâmet değil midir? Bir ağaç ki artık meyva vermiyor, ya kurumuştur veya kurumaya yüz tutmuştur. Kesilmekten başka işe yaramaz. O zaman sen bunlann birine razı olmak mecbu-riyetindesin. Bu da, cihadı terk etmenin cezası olarak bize kâfidir. Amma, âhiretteki mesuliyetini acaba nasıl ödeyebiliriz. Bu sebeptendir ki, cihad, yani düşmanla dövüşmek nasıl farz ise, memleketimizin içinde bulunan gerek hristiyan ve gerekse dinsiz, ahlâksız, itikatsız kimselerle mücahede edip, ilmî bir şekilde onları kötülüklerden ve mazarratlarından menederek, ıslahları için ne lazımsa, öylece çalışmak da farzdır. Meselâ, memleketimizde alevi denilen zümreyi, ne kadar ihmal etmişiz. Bunlan daha küçük ve körpe yaşlannda, yatılı mekteplere alıp okutmak, dinini, dünyasını iyi bir şekilde öğretmek ve bunlara, vakt-i saadette müel-lefe-i kulûb'a verilen yardımlar gibi yardımlarla dinimize ısındırmak, bağlamak mümkün iken, hiç alâkadar olunmamış, onlar da oldukları gibi kalmışlardır. Halbuki, bir çok kimsesiz hristiyanlardan bi-
Cihadı Terketmek/117
le vaktiyle ne güzel istifadeler edilmiştir. Bugün bizler, kendi evlâtlarımızı da, ihmal etmiş bulunuyoruz. Onlar, hemen dünya istikbalini temin e.tsin de, ne olursa olsun gibi düşünmekten daha büyük cahillik olmaz. Onun için cihadın ikinci kısmı, bu gibi dinlerini bilmeyen, dinsiz ve itikatsızlarla mücahede etmektir. Küffar ile mücahedeyi terk ne kadar günah ise, bunlarla mücadeleyi terk daha büyük günahtır vesselam.
İşte bu pek yüksek olan devlet ve nimeti, bu gafil insan bırakır da fâni olan altın, gümüş, mal, mülk sevdasına kendini kaptırır. Sonra helâl ve harama da dikkat etmeden, zevk ve safâsı için şeytanın peşine düşer. Bu suretle de, hem Hakk'ın rızasına, hem de İslâm'ın saadet ve selâmetine arkasını dönmüş olur. Şimdi sorarım size, bu akıl kârı mıdır? Dünya malına tapan bu zavallılara din ve millet adına ne kadar bed-duâ etsen yerindedir. Çünkü bunlar daima kendi çıkarlarını düşünürler. Din, millet, vatan için hiç bir fedakârlığa katlanmazlar. İşleri, çıkarları yolunda olduğu zaman keyiflerinden, bozuk ve zararda oldukları zaman da, öfke ve gazaplarında yanlarına varılmaz. Böyleleri İslâmiyet için bir lekedirler. Olmaz
118/Cihad
olsunlar. Düşmanlar, bunlardan istedikleri gibi istifade ederler. Çünkü çıkarları için düşman hesabına çalışmaktan da kaçınmazlar. Cenâb-ı Hak cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammed'i böyle şeytana tapanların elinden ve dilinden muhafaza buyursun, âmin.
İşte bugün gözlerimizle göregeldiğimiz hâdiselere bir bakın. Ezelî düşmanlarımız hesabına çalışan birtakım soysuz, sudu bozukların memleket zararına durmadan ve yılmadan nasıl çalıştıklarını görüp bildikleri halde, âdeta seyirci kalıyorlar. Hatta onları destekledikleri dahi saklanamaz bir gerçek değil midir? Eğer göremeyecek kadar basiretsiz iseler, bir diyeceğimiz yoktur bu nasipsizlere.
HARB MEYDANINDAN KAÇMAK
Malûm ya bu hususta kimbilir ne kadar eserler vardır. Bugün dünya yüzünde bulunan, sayısını doğru olarak bilmediğimiz kimbilir kaç devlet ve millet vardır. Afrika'da bile yeni yeni beliren birçok Arap ülkeleri meydana çıktı.
Bu kurtulma, mutlaka mücadele ve mu-harebelerdeki muvaffakiyetlerin sonunda
Harbden Kaçmak/119
ele geçmektedir. Bizim de öyle olmadı mı? Eğer Yunan askerlerinin memleketimizi işgali sırasında onların karşısına çıkacak kuvvetimiz olmasaydı bugün burası da bir Yunan memleketi olacaktı. Evet bundan evvel İngiliz, Amerika, İtalya, Yunan ve Rusya'ya karşı memleketimizi tam beş seneye yakın müdafaa ettik. Hele Çanakkale muharebesi bir hârika idi. Dört devletin koca koca donanmalarıyla âdeta bir adaya benzeyen Çanakkale'ye asker çıkartan düşman büyük bir zayiat vererekten defolup gitti. Tabiî biz de çok şehid verdik. Fakat bilâhare müttefiklerimiz birer birer düşmana teslim olunca biz de sulhe mecbur olduk. Ordumuz dağıtıldı, silâhlarımız alındı. Derken Yunan'a da fırsat verdiler. Haydi Türkiye'nin artık harbedecek hali kalmadı. Sen de git işgal edebildiğin kadar yerleri al dediler. O da aldandı. Ve Anadolu'yu işgale başladı. Fakat henüz Türk milletinin canı çıkmamıştı. Yine arslanlar gibi kükreyip bu düşman ordusunu Ankara önlerine gelmişken nihayet İzmir'de denize dökülerek dar kaçabildiler. Kumandanları da esir olmuştu.
İşte böyle bir dövüş hengâmında ve ordunun hücum esnasında düşmanla karşı-
120/Cihad
lastiği sırada kaçmak cinayetlerin en büyüğüdür. Bu kaçma Allah'a imansızlık alâme-t.dir. Çünkü insanın eceli gelmedikçe ölmez olduğunu duymamış mıdır. Ve bu takdir, Allah Teâlâ'nındır. Eceli gelip orada ölürse b^ z buna şehid olmuş deriz ki, peygamberlerden, salihlerden sonra en büyük makam şe-hidler makamıdır. Daha kanının ilk damlasında bütün günahları afvolur ve Cennetteki yerini görür. Ölümün hiç de acısını duymadan âhirete gider. Ölenlerden hiçbir kimse bulunmaz ki, tekrar dünyaya dönmek istesin. Çünkü ölüm acısını tadan bir daha onu isteyemez. Fakat şehidler derler ki; Ya Rabbi bizi dünyaya bir daha gönder de şu düşmanlarla dövüşüp şehid olarak gelelim. Ya Rabbi ne mutlu bu şehidlere. Aziz kardeş, bu bahtiyar şehidler ve şecâatli kimseler dövüşden korkmaz ve yılmaz. Şehid veya gazi olmayı en büyük şeref sayan kimseler olmasa idi, biz de bugün bu din-i Muhammediyeyi elbette bulamazdık. Kâfirler bizde ne din ve ne de hürriyet bırakırlardı.
İşte bugün başımıza gelen bütün felâketlerin başlıca sebebi o büyük harpten mağlûp olarak çıkışımızdır. Evet, Almanlar da mağlûp olmuşlardı. Fakat bugün pek
Harbden Kaçmak/121
çabuk toplandılar. Kendilerinden başka milyonlarca yabancı işçi bile kullanıyorlar. Bugün paralan en yüksek seviyede. Maalesef bizim de paramız en aşağı seviyede. Bu da bizim iktisadî bilgimizin ne kadar zayıf olduğunu pek güzel bir şekilde göstermektedir. Binâenaleyh insanın gerek harp yerinde düşmanla çarpışmaktan kaçması ve gerekse askerlikten kaçması elbette günahların en büyüğü olacaktır. Bu kaçak asker haliyle diyor ki, düşman gelirse gelsin. Benim ırz ve namusum pâymâl olacakmış, olursa olsun ben ölmem ve yaşarım ya!.. Heyhat bu ne kadar budala, ahmak bir kişidir ki, ecel denilen şey mutlaka harpte mi olur? olur? Bu kadar ölenler hep harpte mi ölmüşler? Ne yazık insanın eceli gelince nerede olsa onu bulacaktır. Hem de dakika bile değişmeden. Biz bu bilgiyi vaktiyle askerlerimize ve halka duyuramadığımızdan olsa gerek o büyük harpteki asker kaçağının sayısını şimdi ben sizlere duyurmaya utanıyorum. Filvaki, hakiki rakamı da bilmek bizim için mümkün değildir. Amma işitiler sözlere nazaran yüzbinlerm üstünde imiş. /'abii bunlar evlerine de gidemezler. Dağlar da eşkıyalık yaparak geçinmeye çalışırla.!-ki. devlet bir taraftan düşmanla savaşırken
122/Cihad
*
diğer taraftan bu eşkiyâlan yakalamak için çalışır ve bu suretle kuvvet zayıflar. Düşman da sonunda galip gelince vay o milletin haline.
Sana o günkü mağlûbiyetin acısını kısacık anlatmakta inşallah fayda olur. Evvelâ ordu terhis olur. İkincisi silâhlar alınıp düşmana teslim edilir. Üçüncüsü de düşman askerleri .bir saltanatla memlekete girip iç idareye de sahip olurlar, îkide bir yollan kesip silâh, bıçak aramak bahanesiyle halkı da soyarlar. Irz ve namus ayaklar altında çiğnenir. Çeşitli bahanelerle halkı dövmek ve hapis cezalan vermek hiç sayılır. Hattâ ve hattâ birbirlerinden sigara yakanlar bile cezaya çarptırılırdı. Arasıra da gösteriş olmak üzere süvari kıtalarını topçu ve piyade kıtalarını şehrin içerisinde gezdirir, yollar saatlerce kapalı kalır. Daha acısı, bizim ordu erkânının bunlann karşısında saygı duruşunda durmaları ve onlan selâmlamaları yok mu ya! Ölüm daha çok hayırlı! Bu yaz-dıklanm bir zerredir, sen bundan ders al da düşman karşısından kaçmak değil şehid olmayı bir şeref ve bir devlet say da sakın asker kaçağı olma! Bunlar öyle cahillerdir ki, memleketi, vatanı, ırz ve namusu beda-
Harbden Kaçmak/123
vaya satan ve memleketin felâketine razı olan ahlâksız, dinsiz, hamiyetsiz, ruhsuz, hayvan gibi insan ve insan yiyen vahşi kimseler gibidirler. Mevlâ cümlemizi böyle adiliklerden muhafaza buyursun ve muhterem şehidler meyanına katılmayı cana minnet bilen hakikî şehidler, sadıklar zümresine ilhak buyursun.
Bugün de memleketin iç huzurunu kaçıran ve mütemadiyen gizli örgütleriyle hayatları yakan, mallan gasbeden, zengini çekemeyen, haline hiç de razı olmayan, bedavadan geçinmek heves ve hülyasına kendini kaptıran ve memleketin asayişini ilhâl eden bir zümre daha var ki, bugün gözlerimiz önünde at oynatmaktadırlar. Gerek bunlar ve bu gençleri iğfal edenler ve gerekse bu gençlerin bu çirkin harekâtına da göz yumanların da âkibetleri hiç şüphesiz o asker kaçağından daha aşağıdır.
Harb gününde düşmanla karşılaştığı anda kaçmak hem günah-ı kebâirdendir, hem de en büyük tehlikelerdendir. Bir müslüman, bir kâfirin, iki kâfirin karşısından kaçmaz, kaçtığı takdirde en büyük günahı işlemiş olmakla beraber devletine, milletine de en büyük fenalığı işlemiş olur. Üç kâfir kar-
124/Cihad
şısmdan da kaçmaz velâkin geri kuvvetlere iltihak için geri çekilir denmiş.
GENÇLERİN CİHADA GÖRE YETİŞTİRİLMESİ
Müslümanlığın bekası ancak cihad iledir, onun için her müslümanın daha çocukluğundan itibaren atıcılık öğrenmesi sünnettir. Düşman karşısından kaçmak iman zafiyetinin alâmetidir. Ölüm bir keredir, ecel gelmedikçe ölüm olmaz. Hâlid bin Velid bir çok muharebelere girdiği halde, nihayet yatağında öldüğüne çok esef etmekte olduğunu muş'ir kitabesi humus büyük Camiindeki dikili ve çok uzun bir sütun üzerinde yazılıdır. Harpten kaçmak korkaklık alâmetidir ve dünyaya haris olduğunu ispat eder. Allah'a iman eden bilir ki, Allah'ın takdiri bozulmaz.
Allahü zülcelâl hazretleri, Kur'ân-ı Ke-rim'inde, «Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın» buyuruyor.
Bir muharebede düşman, adet itibariyle müslümanlardan çoktu. Buna rağmen müs-lümanlar düşmanın karşısına çıktılar ve bir müslüman mücâhid yalnız başına düşman saflarının içine daldı. Herkes hayret
Gençlerin Yetiştirilmesi/125
içinde birbirine, «Bakın şu adama, kendi eli ile kendini tehlikeye atıyor!» diye bağrıştılar. O zaman bizim bugün Eyyub Sultan diye bildiğimiz, Halid bin Zeyd hazretleri, hemen ayağa kalkıp uzunca bir konuşma ile yukarıdaki âyet-i kerîmenin nüzul sebebini anlattıktan sonra, «Asıl tehlike, malların muhafazası ve elden çıkmaması için gazayı terk etmektir» diye buyurdular. Kendileri de bu gazalar peşinde İstanbul'a kadar ihtiyar haliyle gelmiş ve burada, Allah Teâlâ hazretlerine teslîm-i ruh etmiştir. Amma bak bugün kabri, hiçbir sultana, padişaha, hükümdara nasip olmayan bir devlete ermiş, müslüman, hatta hristiyanlann bile ziyaret-gâhı olmuştur. Binaenaleyh, bizler paraların peşinde koşup hileli ticaretler ve ziraat-lerle uğraşıp, cihadı terk ettiğimiz zaman öyle bir zillete yakalanırız ki, tâ dinimizin emirlerine dönmedikçe, bu zillet ve meskenetten imkânı yok kendimizi kurtaranlayız. İşte tarihi aç da bugünkü dünya milletlerine bir kere bak. Cihadı terk eden kavmin azabı, bu sebepten umumi olur. Cenâb-ı Hak çeşitli âfetler, felâketler, ıztıraplar, hastalıklar, yangınlar, seller, zelzeleler ve şâire gibi korkunç belâlar verir, hatta komünistlik belâsı da bunlardan biridir ve belki hepsinden
126/Cihad
beteridir. Binâenaleyh, «Gazalara gitmeyen ve gazalara hazır olmayan ve niyyet etmeden ölen insan, münafıklıktan bir şube üzerine ölür» buyurulmuştur. Sen kendin gide-mezsen hiç olmazsa gazaya, gideceklere yardım et. Onlan günün silâhlan ile destekle. Geride bıraktığı aile efradını gözet. Bunlan yapmadığın takdirde gelecek belâlara elyak olursun. Gazaya gitmeyenler, gidenlere de yardım elini uzatmayanlar, acaba yarının görünen tehlikesini görmezler mi? Yoksa, görmezden mi gelirler? Her nasıl da olsalar bu gibiler hem kendileri için zararlı yoldadır; hem de mensup oldukları İslâm cami'-asının çökmesine ve düşmanların elinde oyuncak olmasına sebep olacaklarından, mesuliyetlerinin ne kadar büyük olduğunu idrak etmelerinin ve ona göre çalışmalarının gerekli olduğunu hatırlatmak isterim.
Esasen müslümamn harpten kaçmasının en büyük günahlardan olduğunu, onlar, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem-den defalarca duymuş ve inanmışlardı. Beş vakit namazı kılan, büyük günahlardan da sakınanların, Cennet'in hangi kapısından isterse girmeye hakkı olduğunu beyan buyurmaları üzerine, büyük günahları saymışlar-
Gençlerin Yetiştirilmesi/127
dır. Bunlar, Haccet'ül-Veda' hutbesinde şöylece zikredilmiştir:
1 — Allah'a şirk koşmak.
2 — Mü'min bir kişiyi haksız yere öldürmek.
3 — Muharebe meydanından kaçmak
4 — Namuslu bir kadına iftira etmek.
5 — Sihir yapmak.
6 — Yetim malı yemek.
7 — Faiz yemek.
8 — Müslüman olan ana ve babaya âsi olmak.
9 — Beyt-i Haram (Kâ'be) da yasak olan şeyleri yapmak.
CÎHADDA ZAFER İÇİN BİRLİĞİN GEREKLİLİĞİ
Müslümanlığın gayesi vahdettir. Bu dinsizlerin de gayeleri, müslümanları bölük bölük parçalamak ve onların kuvvetlerini zayıflatmak, bu suretle de, kendi emelleri olan dinsizliklerini rahatça yapabilmektir. İşte bu oyuna gelen müslümanlar, hâlâ uyan-
128/Cihad
maz ve toparlanmazlarsa, milletine, dinine karşı en büyük düşmanlığı, kendi elleriyle yapmış olacaklarını bilmelidirler. Nurculuk, süleymancılık, ışıkçılık, mücâdele birliği vesaire gibi ekollerde hep müslüman yavruları, ayrı ayrı birbirine zıt fikirlere saplanmışlar; asıl düşmanlarını bir tarafa bırakıp, birbirleriyle çekişmeye, didişmeye koyulmuşlardır ki, insanın müslümanlık bu mudur? diyeceği geliyor. Hani, müslümanlık bir vücut gibi, bir bina gibi olacaktı? Evet parçalar çok olabilir, lâkin hepsinin gayesi aynı olur. Bir dine hizmet ederler ve birbirlerine yardımcı olurlar. El, ayak, göz kulak da ayrıdırlar amma, hepsi de o vücudun hizmetindedirler. Keza, binalarda da, taş, tuğla, demir, ağaç, kum, kireç, hep ayrı ayrı şeylerdir fakat, hepsi de o binanın meydana gelmesine hizmet ederler. Devlet teşkilâtları da, öyle değil mi? Birçok teşkilât, gerek askerî ve gerek mülkî, hep aynı gayeye hizmet ederler de, iki müslüman gurubu bir araya getirmek, birleştirmek adetâ mümkün olmaz. Bu ne hal, bu ne benlik, bu ne kibir, gurur. Biz bu memleketi parçalamak için mi yaratıldık, diye insan düşünceye varıyor, çok yazık bizlere! Cenâb-ı Hak bizleri afv ve mağfiret buyursun da, İslâm'a hiz-
Zafer İçin Birlik/129
met eden hakîkî müslüman kullarından eylesin. Âmîn...
Allah Teâlâ, Kur'ân-ı azîmüşşân'da, küffara yardımcı olmayın, destekçi ve zahîr olmayın buyurduğu halde, biz mason olduk. Bununla güya «Dünyamızı temin edeceğiz» derken, kâfirlere yardımcı olarak, onların çıkarlarına çalıştık. Dün, memlekete düşman sokmamak için aç kaldık, çıplak kaldık, milyonlarca şehit verdik. Fakat azm ettik, sebat ettik. Ecdadımız, hayatı ölümde bulurdu, ölmeyi erkeklik, şehâdeti ni'met bilirdi, gözünü kırpmadan vatan uğrunda ölüme atılırdı. Peki biz ne yaptık? Bugün bizler düşmanlara kapıları açtık, onların bütün ananelerini aldık, benimsedik, onlarla dost olduk. Her halimizi onlara benzettik. Onların yaptıkları bütün çirkin ve günah işleri alarak, daha alâsını yapmaktan kaçınmadık. Tesettürü kaldırdık, yerine mini ete*i giydik, kaç ve göçü kaldırdık. Ayıp, günah demeden hep beraber oynadık. Hattâ deniz kıyıları ayrı bir âlem oldu. Hey müslümanlık hey, acaba neredesin. Merhum Mehmed Akif'in dediği gibi, «galiba göklerdesin». Herkes tutturmuş, «Sen benim içime bak» Evet efendim çok iyidir, o kadar çok mer-
'-r*
130/Cihad
hametlidir ki, ta'rif edemem. Ah ne yazık ki, müslümanlıktan haberi yok, îman yok, amel yok, yalnız bol bol lâf var. Şimdi bu hal ile nasıl cihad edebiliriz? Cihad ancak imanla olur. Bak, küffar bile, emeline nail olabilmek için nasıl çalışıyor ve nasıl dövüşüyor.
Muhterem kardeş, sen bu dünyaya, âhi-retin ebedî saadet ve selâmetine kavuşmak için geldiğini unutma. Bu dünya her şeyiyle senin olsa ne faydası var. Biraz kendine gel ve düşün. Bu gökleri bütün ecramıyla boşlukta tutup tam bir intizam içinde hareket ettiren kuvvetin sahibini iyi düşün. Hemen şöyle cazibe kuvvetine bağlayıp da geçme. Dünyayı düşün, güneşi düşün. Onları hiçe sayan sayısız ecramları (yıldızlan), küreleri düşün. Bu kadar ağırlıkları bildirmeye, hesaplamaya rakam bile bulunur mu? Cazibe kuvveti demek kolay, fakat o kuvveti de yaratan kudsî kudret sahibini idrak edip ona teslim olmak, ona kul olmak, onun rızasını kazanabilmek, ne demektir anlaya-bilirsen, işte o zaman hem insan, hem de müslüman olursun. Ömrünü boş yere zevk ü sefa ile, para pul budalası olarak mahv etme. Son pişmanlık kimseye fayda vermemiştir.
Zafer İçin Birlik/131
Peygamberler, Allah Celle ve Alâ'nın varlığını ispat için değil, ancak tevhid için gönderilmiştir. Çünkü hiç bir peygamber gönderilmemiş olsa dahi insan Allah'ı bulur ve bilir. İnsandaki akıl Allah'ı bulmaya kâfidir.
Sabî'nin irtidâdı, yani; dinden dönmesi sahih değil; ben müslümanım derse sahihtir. Dedikten sonra şunu ilâve etmişlerdir: Bir kimse İslâm diyarında yaşayıp cehil, ve gafleti dolayısiyle akâid-i İslâmiyesini tashih etmeyen ve bilmeyen kimseye . dinden dönmüş ve irtidad etmiş hükmü verilir. Zavallı Sultan Selim, Mısır'ı zaptedip, hilâfeti alıncaya kadar kimbilir ne kadar can, mal telef olmuş, bunun hesabını kim bilir nasıl ödeyecek? Halbuki asıl hilâfet ulemâ-i kiramın hakkıdır. Halife olup da, saltanat sarayında oturup çalım satmak, ben de halife-i müslimînim... diye övünmek, herhalde doğru bir şey değildir. Halife-i müsliminim der, öte tarafta Avrupa'nın kanunlarını alır, giyim tarzında, süs, saltanat ve israfa boğulan ve koca koca sarayları yaptırır, içinde de envayi çeşit günahlarla, nâ-dîde, güzel, kibar saray hanımları, cariyeleri, hizmetkârları, acaba bunlann hangisi ha-
132/Cihad
lifeye ve hilâfete yakışır. Halbuki dedeleri Osman Gazi ve Orhan Gâzi'nin nSsifiatlerî-ni tutup da dinin emirlerinden dışarı çıkmamış olsalardı, Osmanlı saltanatı bugün bunun 5-10 misli daha büyür ve pek refah ve huzur içinde yaşarlardı.
Halîfe demek, Peygamberin eşyasına sahip olmak demek değildir. Belki onun yaşayış ve harekâtını benimsemek ve sonra da buyurduğu sünnet yolundan ayrılmamaktır. Şu yapılan camilerimizdeki süs, ziynet ve masraf ne kadar acıdır. Belki her birisi, birkaç cami daha yapar. Biz camilerimizin bu debdebesi değil, asıl içindeki cemaatin ve müslümanların dinlerine bağlılığı ve huzuru ile övünmeliyiz. Bak bugün o Süleymâni-ye, Sultanahmet gibi büyük camilerdeki cemâat hepimizi utandıracak derecededir. Sü-leymaniye camisi, yapıldığı Kanunî devrinde müslüman nüfus 300 bin olduğu halde yine dolarmış. Bugün ise 35 milyon nüfusa sahip olduğumuz halde cami bomboş desek" hata olmaz zannederim. Bugüne gelince o daha da yürekler acısı. Borcumuz pek çok olduğu halde israfımız da yerinde. Meselâ geçen Cumhuriyetin 50. senesi diye yapılan masraf 100 milyonun üstünde. Bu ve
Zafer İçin Birlik/133
buna benzer birçok masraflar, me'nıur -işçi masrafları, hep bu milletin sırtından çıkarılmaktadır. Halbuki evvelki Osmanlıların ilk devirlerinde hemen hemen bütün masrafların harpte düşmanlardan alınan ganimetlerle yapıldığı rivayet edilmektedir. Fakat her ne kadar ganimet olsa da onlan daha mühim ihtiyaçlara harcamak ve bugünün değil, asıl yarının ihtiyaçlarını, toplarını, tayyare ve diğer ihtiyaçlarını dinsizlere el açmadan her şeyimizi kendimizin temin etmesine çalışmak en başlıca vazife-mizken; bunlara ehemmiyet vermeyip, fuzulî yerlere para harcamak, elbette hiç bir aklı selim sahibinin işi değildir. Müslüma-nım diyen her mü'minin ilk vazifesi Allah (Azze ve Celle)'ye borcundan sonra vatanın muhafazası ve müdafaası için çalışmaktır. Dört halife zamanında islâm orduları kendilerinden kat kat kuvvetli ordularla muharebe edip, İslâmiyeti dünyanın hemen her tarafına duyurmuşlardır. Bütün Arap yarımadasından başka Irak, Iran ve Buhara'ya kadar uzanmışlar, bunlar ne Amerika ne başka bir devletin yardımı sayesinde bu muvaffakiyetleri gerçekleştirmişlerdir. Ne harp usullerini bilen muntazam ordu ve kumandanları, ne de i'âşelerini temin edecek
134/Cihad
bir vasıtaları vardı. Maalesef ne yazık ki, ne zaman muntazam ordular, mektepler, kumandanlar yetiştirilmiş, sonra mağlubiyetler artmış, bütün fütuhatlar hep hebâen mensur olup bitmiştir. Bir ucu Cebelitârık'a, bir ucu Viyana kapılarına dayanan, Kırım ve Karadeniz sahilleri, Kafkaslar, Buharâ-lar, Özbekistan, Acemistan, Afganistan, bütün Akdeniz sahilleri hep müslümanlarm malı idi. Şimdi ise yine lehülhamd 42 İslâm ülkesi hürriyetine kavuşmuş ve l milyara yakın müslüman cemaat meydana çıkmıştır. İnşallah az bir müddet sonra hristiyan ellerinde esir bulunan diğer müslümanlar da hürriyetlerine kavuşur ve sonra da hep bir araya gelip elele verirler de, dünyanın en muazzam ve yıkılmaz bir devleti olurlar. Sonra da bütün dünyadakiler rahat eder, vesselam.
Bu hilâfet İslâm ulemasının hakkı iken ipin ucunu kaçırmışlar ve idareleri güçlü-kuvvetlilerin ellerine bırakmışlar. Onlar da bizim elimizden bütün hürriyetlerimizi almış, mektep, medrese ve tekkeler kapatılmış ve birçok ulema-i kiram, Şeyhülislâm Sabri Efendi, Zâhid Kevserî ve emsali zevat memleketten kaçmış ve birçoğu da kovula-
Zafer İçin Birlik/135
rak bir daha memlekete sokulmamışlardır. Bu acı azmış gibi, hocalann sarıklarını cami dışında sarmamalan emredilmiş, hatta bir vakitler Kur'ân-ı Kerîm'i okuyan ve okutanların tecziyelerine kadar gidilmişti. Lehülhamd o günler geçti. İslâmiyet yine ayakta. Allah Teâlâ hakikaten dininin hafızı ve hamişidir. Karanlık günler geçer, yine gün doğup İslâm parlar. Herkes rahat ve huzura kavuşur. Ulemâyı kirama, dünyada peygamberlerin halifesi olma payesi verildikten başka bir de âhirette onlara, şehidlik derecesi verilmiştir. Harplerde vurularak ölen askerlerin dışında daha 7 sınıf kimseye hükmen şehidlik payesi verilmiştir. Bir şehidin kanının tek damlası ile bütün günahlan afvolun-makla kalmıyor, ayrıca kendisine akraba-i taallukatından eş ve dostlarından 400 kişiye de şefaat hakkı verilmiştir. En büyük şehidlik, evinde ve yatağında ölen, içleri Allah bilgisi ve sevgisiyle dolu olan ulemayı kiram ve ariflerin şehadetidir. Lohusa olarak ölen kadınlar, denizde boğulan, yıkıntı altında kalan karın, bağırsak ve verem hastalığından ölenler de şehidler meyanında zikredilmiştir. Bazen bunlann sayısını yirmiye çıkaranlar vardır. Fakat bunların hepsinde iman başta gelen şarttır. İmansız ölenlerin ise yeri Cennet değil, doğrudan doğruya Cehen-
136/Cihad
nemdir. Cenâb-ı Hakk cümlemizi Resûl-i Ekrem Efendimiz hürmetine ehl-i Cennet olan kullarından eylesin, âmin.
Bugün memleketimizde hâlâ yapılagel-mekte olan muazzam binalara, otellere hattâ dairelere harcanan paralarla neler yapılmaz ki. Bu dünyanın sonu ölümdür ve ölümü gözünün önünden ayırma, kadınları dul bırakan, çocukları yetim eden, mallarını da mirasçılar elinde parçalayan ölümü unutma. Bak, hem de dikkat ile bak, o mezarlıklarda yatan ecdadına, hepsi mallarını, mülklerini terk edip şimdi yaptıklarının hesabını vermek ile meşguldürler.
Cephede düşmanı yenmek, denize dökmek, esir etmek, bunlar kolay şeyler. Elbette yenecek, esir edeceksin. Fakat senin ezanını sana okutturmadıkları vakit, Kur'ânla-nn toplattırıldığı zaman, çarşafın yırtılıp da mini etekli kızların karşısında otururken, gazetelerde Peygamberinin resimlerini, Ehl-i Beyt ve ezvacı tâhirat validelerimizin re-simleriyle bizlere teşhir ederlerken, bunun mânâsını anlayamaz; her türlü rezalet yerlerinin ve içkilerin alenî ve serbest oluşu ve çocuklarımızın dinlerini güzelce öğrenmeden, kendi dinlerine karşı saygısızlık hat-
Zafer için Birlik/137
ta hakaret ederlerken, sen ve ben, bunlara hep seyirci kaldığımızı ve bunun akıbetini hiç düşünmediğimizi, nasıl karşılarsın bilemem? Acaba, o kovup yendiğimiz veya esir ettiğimiz düşman bunları bize yapabilir miydi? Biz hâlâ uyumakta devam edelim. Şu mason denilen adamların kimler olduğunu hâlâ ve hâlâ öğreneceğimiz yok. îşte bunlar, asıl maskeli kâfirlerdir. Kendileri müslü-man adı altında, kâfirlerin yapamıyacağını yaparlar. Bir taraftan da propagandalarına devam ederler. En birinci silâhlan, elde ettikleri câhil hocalardır. İşte bu hocalar bizi uyuttular. Aman bunu yapmayın müslüma-na yakışmaz, aman bunu da yapmayın kâfir olursunuz diye, çeşitli iftiralarla müslüman-ları aldatıp, dinlerinden ve hakiki din adamlarından soğuttular ve aralarını açtılar. Bunun neticesinde medreseleri kapattırdılar. Artık ne din öğrenimi ve ne de öğrencisi kaldı. Buna göre sen durumu hesap eyle. Avrupaya tahsile giden çocuklarımızdan bazıları müslümanlığı oradan öğrenip geldiklerini, bazılarının da, büsbütün dinden, îmandan çıkarak, kimi mason, kimi de komünist, kimisi de anarşist olarak çeşitli, fakat hepsi de müslümanlığa zararlı, muzır, hem de çok muzır olarak döndükleri gibi,
138/Cihad
bazen de filan kişi müslümanlığı bırakmış, hristiyan olmuş, hem de katolik papazı olmuş diye duyuyoruz. Evet bu adam, müslü-manlıktan çıkmakla (mürted) olmuştur. Kıtali de vaciptir. Fakat o, adı müslüman olmasına rağmen yahudi emellerine hizmet eden masondan daha az zararlıdır. Çünkü kendini saklamıyor, ben buyum diyor. Sen de ona göre tedbirini alırsın. Lâkin o mason, ben de sendenim der, camiye girer, namaz da kılar, el açıp dua da eder, icabında kürsüye çıkıp va'z dahi eder. Aman kardeşim! Bunların hiç birisi seni aldatmasın. Mason olduğunu bildiğin kimse, başını secdeden kaldırmasa dahi kıymeti yoktur. Bunu iyi bil ve herkese de iyice bildir. Belki çok merhametli ve cömert de olabilir, birçok hayırlara çok da yardımlar edebilirler. Amma hepsi, kuşu yakalayabilmek için birer tuzak ve maskeden başka bir şey değildir.
CİHAD RUHUNDAN UZAK BİR NESİL
Cihad emrini veren Allahü teâlâdır. Bunda kimsenin şüphesi olmaz. Kur'an-ı Kerîm'de birçok âyet-i kerîmelerle beraber (ve câhidû fillahi hakka cihadihi) emri şerifi ne kadar açıktır. Fakat maalesef bugün bu cihadlar hep dünya menfaatleri ve saltanatları için olmaktadır. Asıl cihad ilk İslâm devirlerinde olan cihadlarda, müşriklerden evvelâ İslâm'a gelmeleri istenir veya cizye (haraç) vermeye mecbur edilirdi. Bunlardan hiç biri olmadığı takdirde harb edilirdi.
Halbuki bugün elimizde olan evlâtlarımız, dinden ve İslâm'dan çıkıyor, sırf dünya saadeti uğrunda komünistlik veya masonluk peşinde koştuğu yetmiyormuş gibi birde üstelik, dinine, an'anesine, ecdadından göregeldiği örf ve âdetlere düşman kesiliyor. Çarşaf, ferace, örtü istemez, sarığa, takkeye kızar, görmek istemez. Ezanı dinlemeye tahammül etmez, onu tebdil veya tağyire kalkar, hattâ camilere de göz diker, îca-
140/Cihad
bında eline fırsat geçince alır, depo yapar veya satar. Parasını istenmeyen günah yerlere harcamaktan korkmaz ve kaçınmaz. Sonra da, işlerimiz bir türlü ileri gitmez. Umumî harpten mağlûp çıkan devletler, bugün çok mümtaz bir duruma gelmesini başardılar. Bizse harbe girmediğimiz halde şu borçlarımıza bakın. Şu perişan halimize bakıp da, nedamet ve pişmanlık da yok. Hâlâ küfür ve isyanda inâd etmekte devam ediliyor. Bu hale de ses çıkaran kimse yok. Demek ki herkes halinden memnun. Kazançlarına dokunmasınlar da, memleket ne olursa olsun. Kâfirlere hizmetin ve onların küfürlerinin temadisi için çalışan budalalara ne demek lâzım bilmem?
Tahsili, gençlik, ömrünün en güzel ve kudretli devirlerini, dinine arkasını dönmek ve ona düşman kesilmek için mi okuyor? Onun bu dine yaptığı zararı hiç şüphe yok ki kâfirler bile yapmamıştır. İşte bugün di-yar-ı küfürde yaşayan müslümanlarm halleri gözlerimizin önünde. Senden daha hür, daha serbest. Başına ister sarık sarar, ister kalpak giyer, ister manto giyer, ister çarşaf giyer, kimse karışmaz. Fakat memleketimizde insan haklan beyannamesi mer'iyette ol-
Cihad Ruhundan Uzak Bir Nesil/141
masına rağmen, giyim hürriyeti yoktur. Kisve kanunu vardır. Hele bir zamanlar ezan okumak, Kur'ân öğrenmek bile yasaktı. Bu yüzden ne kadar zavallılar mahkemelerde ve hapishanelerde inlemişlerdir. Halkı en tabiî haklanndan mahrum bırakan, bu duruma göz yuman iktidarlara ne kadar teessüf edilse yeridir.
Bu gibi adilikleri irtikâp edenler hep bu dinden, İslâm'dan uzaklaşmış, gerek sarhoşluk ve gerekse haramzadelik onların kalb-lerini berbad etmiş. Artık hayır ve şerri anlayamayacak durumda olduklarından, parayı veren herkesin amaline bilâ tereddüt hizmet ederler. Ve zannederler ki, sanki iyi bir şey yapıyorlarmış. Memleket müdafii kahramanlar meyanmda ölülerine bir de şe-hid diye ad takmaktan da utanmazlar. Bunların asıl kabahatlisi bunları okutan ve bunlarda din hislerini söndüren ve bu hususlarda eserler yazan komünist fikirli hocalarıdır ki, bugün okuttukları bu çocukların eserlerini görmekle belki de kıvanç duymaktadırlar.
Ve yine ne yazık, o müslümanım deyip gururlanan hocalara ki, hep pasif kalmış, âdeta korkularından bir müslümanca sözü
142/Cihad
ağızlarından çıkarmaktan çekinir hale gelmişler. Aman sonra bizi atarlar da profesör filân olamayız. Bizim aylıklar da elden gider. Binaenaleyh neme dazım diyen gafillere. Onun için ilk müslümanlann sa'y ü gayretine bakın. Parasız pulsuz nasıl çalışmışlar. Bugün de para almak için, yaşamak için, nasıl çalışıyorlar. Hiç bunların işleri rast gider mi dersiniz?
Allah Teâlâ hepimizi afv ü mağfiretine mazhar kılıp kemâlât-ı insaniyyeye ulaşan bahtiyar kullarından eylesin» âmin.