CENNET YOLLARI
SEHA NEŞRİYAT
İÇİNDEKİLER
Müellifin kısa terceme-i hâli................................................ IX
Mukaddime ............................................................................ 1
I. CENNETE Götüren YOLLAR ............................................... 5
A - AYET VE HADİSLERLE OcNNET .................................... 7
1 — Tevekkül..................................................................... 13
2 — Haya ve iman............................................................... 16
3— ilim................................................................................ 19
a — ilmi ehline öğretmenin önemi ................................. 20
b — Cehaletin getirdiği felâketler ................................. 21
4 — Islâmın hayat veren esaslarına sarılmak ...................i.... 23
a — Namaz kılmak .......................,.............................. 24
b — Zekat vermek ...................................................... 28
c — Oruç tutmak ...................................................... 28
d — Harp ganimetlerinin Allah yolunda taksimi ............... 32
5 — Allah'a kulluk ve ibâdet............................................... 33
a — Allah'a ibâdet etmek............................................. 33
b — Kur'ân-ı Kerim'e sımsıkı sarılmak ........................... 35
c — Müslüman olan ulü'l-emr'e itaat ........................... 36
8 — Ashab ve ensâr-ı kirama hürmet ve bağlılık ..................... 37
7 — Kanâat ve tok gönüllülük............................................. 40
8 — Şirkten uzak gerçek tevhid.......................................... 43
9 — Tevbe ve Allaha rucu' ................................................ 44
a — Günahlardan've özellikle içkiden uzak durmak ......... 47
aa — içki mü'minin keskin ferasetini köreltir .................. 49
bb — içkinin haram kılınışının hikmetleri ........................ 51
cc — İçki bütün kötülüklerin kaynağıdır .:...................... 54
dd — İçkinin getirdiği felâketler.................................... 59
10 — Cenneti dileyen mü'minde bulunması gereken öeliikler ... 61
11 — Allah'dan korkmak ve hasyetullah ................................. 66
12 — Nefsi, malı ve canı ile Allah yolunda cihâd.................. 69
13 — Allah'ı dâima zikretmek............................................. 76
14 — Güvenilir, emin ve zararsız bir şahsiyete sahip olmak ...... 80
15 — Mü'minler arasında şefkat ve tesânüd ........................... 100
16 — Müslüman idarecileri iş başına getirmek ..................... 108
17 — Davranışlarda orta yolu tutmak .................................... 115
18 — Rasülüllah (s.a.s.)'e kayıtsız şartsız bağlılık .................. 118
19 — aidatlardan uzak durmak ............................................. 122
20 — Rızkı helâlinden kazanıp, helâl yerde harcamak ............... 124
21 _ i'tîkad ve ibâdetle gerçek tevhide ermek ........................ 129
B — İLİM, CENNETE GİDEN EN KISA YOL ........................... 136
1 — İlim öğrenme ve öğretmenin önemi ................................. 136
2 — ilim ınü'minîn kaybolmuş malıdır nerede bulursa almalıdır ... 147
3 — ilim, islâmın hayatı, imânın diğeridir ................................. 158
4 — Allah korkusu ve ilim .........................................,............ 161
5 — İlim öğrenmek isteyenlere, hürmet etmek ve yardımcı olmak 165
6 — ilim öğrenmek erkek-kadm her rrıüslümanın ilk vazifesidir ... 168
7 — Fıkıh ilmini bilmenin zarûreli .......................................... 174
8 — İlim öğrenenler için ilâhî müjdeler................................. 192
9 — Alimlerin cemiyet içindeki yeri ve değeri............................ 203
10 — İlirn ibadetten, âlim âbidten üstündür ........................... 211
11 — Hz. Peygamber (S.A.V.)in dilinden öğrenicilere müjdeler ... 225
12 — ilmi ya öğrenen ya da öğreten ol ................................. 252
13 — Cemiyeti şeytandan ve şeytanî tuzaklardan korumanın tek
yolu ilimdir ................................................................. 254
14 — Alimlere uymak ve onların sohbetlerinden ayrı kalmamak ... 256
15 — ilim sormakla öğrenilir ................................................ 263
16 — İlim ve zikir............................................................... Z~~
17 — ilim ve ihlâs............................................................... 275
18 — Rasûlüllah (S.A.V.)'a kayıtsız şartsız bağlılık............... 118
19 — ilimde aslolan kalb ve yakîn ilmidir ................................. 299
20 — iilmi kötüye kullanmaktan kaçınmak .............................. 309
21 — itim ve züht .................................................................. 326
22 — ilmi ehline öğretmenin önemi ....................................... 328
23 — Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmek ve öğretmek ........................ 330
a — Kur'ân-ı Kerim'in üstünlüğü ve O'nu öğrenmenin lüzumu 330 b — Kur'ân-ı Kerîmin hayat veren emirlerine sımsıkı
sarılmak ....................................................................... 336
c — Çocuklara ve gelecek nasîllere Kur'ân-ı Kerîm'i
öğretmenin fazileti....................................................... 340
VI
d — Kur'an-ı Kerîm'în sahibine şefaati ........................ 343
e — Kur'ân-ı Kerîm'i anlamanın şerefi........................... 344
f — Kur'ân okuyanlarda bulunması gereken rızâ ......... 348
g — Kur'ân-ı Kerim'in yüce emirlerine hürmet göstermek 352
24 — Hadis-i şerifleri öğrenmenin fazileti .............................. 359
25 — liim ve kıyamet (cehalet ve bilgisizlikle gelen kıyamet) ...... 368
II — CENNETE GİRMEYE MÂNİ HALLER.............................. 393
1 — imânı gönülden silen, suçlar .......................................... 3gs
2 — Cennetin kokusuna mani olan suçlar ..:........................... 397
3 — Kıyamet günü yüzüne bakıimayanlar .............................. 398
4 — Cennete girmesi yasaklananlar ....................................... 400
5 — Ahirette alnı mühürlü olarak dirilenler.............................. 403
6 — Mü'minleri felâkete sürükleyen haller ........................... 406
İLİM HAKKINDA BAZI HADİS-İ ŞERİFLER .............................. 407
İNDEKS ............................................................................. 411
VII
MÜELLİFİN KISA TERCEME-İ HALİ
Müellif rahmetullahi aleyh'in adı Mehmed Zahid, soyadı Külktı idi. Kendisinin naklettiğine güre babası ona: «Oğlum Melıemıutd» diye hitap edermiş. Soyadının %<mütevazı» mânâsına geldiği nüfus cüzdanının başına not edilmiş idi.
Tevellüdü 1315 hicri kameri (Rumî: 1313, Miladî: 1897) yılında Bursa şehrinde, kale içinde Türkmenzâde çıkmazındaki baba evinde vaki olmuştur.
Ailesi
Baba ve annesi Kafkasya'dan 1297'de göç eden müs-lümanlardandır. Dedeleri Kafkasya'da Şirvan'a bağlı eski bir hanlık merkezi olan Nuha'dandır ki burası dağ eteğinde, ipekçilikle meşhur, ahalisi müslüman, halen Aze-; Türkçesi konuşulan bir yerdir.
Babası İbrahim Efendi Bursa'ya 16 yaşlarında iken gelmiş. Hanıza Bey Medresesinde tahsil görmüş, muhtelif yerlerde imamlık yapmış. Hz. Peygamber (s.a.s.) sülâlesinden bir Seyyid'dir; 1929'larda 76 yaşlarında iken Bursa ovasmdaki îzvat köyünde vefat etmiş ve oraya defno-lunmuş,, ehî-i tarik bir kimsedir.
Annesi Sabire hanım, Mehmed Zahid Efendi 3 yaşlarında iken vefat etmiş. Pınarbaşı Kabristanına gömülmüştür.
IX
Bu anne ve babadan doğma ağabeyi Ahmed Satir (1308 - 1335) subaylık yapmış. Kudüs'te, Çanakkale'de bulunmuş, siperlerde hastalanmış ve 28 yaşlarında iken vefat edip Söğüt!iiçeşme'ye defn olunmuştur. Aynı anneden bir küçük kardeşi daha olmuşsa da çok yaşamamış birkaç aylık iken vefat etmiştir.
Babasının ikinci evliliği yine Dağistan muhacirlerinden, Fatma hanımla olmuştur. Ondan doğma üç kız kardeş halen hayattadır. Bunlardan Pakize Hanım'ın efendisi de, Bursa Ulu Cami imamlarından ve İsmail Hakkı Tekkesi şeyhlerinden merhum Ahmet Efendi (k.s.)'dir.
Tahsili, Askerliği
Mthmed Zahid Efendi (rh.a.) ilk mektebi Oruç Bey İbtidaisinde okudu. Maksem'deki İdadiye devam etti. Sonra Bursa Sanat Mektebine girdi. Bu esnada Birinci Cihan Harbi dolayısıyla 18 yaşlarında askere celb olundu. 14 Nisan 1332'de asker oldu, senelerce askerlik yaptı, çok tehlikeli günler geçirdi, hastalıklar atlattı. Ordunun Suriye'den çekilmesinden sonra, binbir güçlükle İstanbul'a döndü.
10 Temmuz 1335 Cuma gününden itibaren de 25 K. ?>{' şubede yazıcı olarak vazifeye de* am etti. Kendi hatıra defteri kayıtlarından 1338 Martlarında henüz bu vazifede olduğu görülür.
Tasavvutî Yetişme ve Dinî Hizmetleri
İstanbul'da bulunduğu esnada çeşitli dinî toplantılara, derslere, camilerdeki vaazlara devam etti. Bilhassa Seydişehirli Abdullah Feyzi Efendi'yi çok sevdiği anlaşılıyor.
Bu arada 16 Temmuz 1336 Cuma günü namazı Ayasofya camiinde edadan sonra Vilâyet önünde bulunan Fatma Sultan Camii yanındaki Gümüşhaneli Tekkesine giderek Şeyh Ömer Ziyaeddin Efendi'ye intisap eyledi. Günden güne ahvalini terakki ettirdi.
Bu zat-ı şerifin 18 Kasım 1337 Cuma günü vefatından sonra postnişin-i irşad olan Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi'nin yanında tahsil-i kemâlâta devam etmiş, müteaddit defalar halvete girmiş, 27 yaşlarında hilâfclnameyi aldıktan sonra ondan Râmüzu'l-ehâdis, Ilizb-i A'zanı ve Delâilu'l-hayrât icazetnamelerini de almış, Bayezit, Fatih ve Ayasofya camii ve medreselerinde derslere devanı etmiş, bu esnada hafızlığını da tamamlamıştır. Bu aralarda hocasının işareti üzere muhtelif kasaba ve köylerde dinî hizmet ifa etmiştir.
Tekkelerin kapatılmasından sonra Bursa'ya dönmüş, evlenmiş, 1929'da vefat eden babası yerine Bursa ovasm-daki İzvat köyünde 15 - 16 sene kadar imamlık ettikten sonra Üftade camii şerifinin imam - hatipliğine tayin edilerek şehirde hisar içindeki baba evine yerleşti. Burada 1945-46'dan 1952'ye kadar hizmet eyledi.
1952 Aralığında Gümüşhaneli dergâhı Postnişini vo eski tekke arkadaşı Kazanlı Abuulaziz Bekkine'nin vefatı üzerine, İstanbul'a nakl olarak Fatih'te Bulvara nazır Ümmü Gülsüm Mescidi'nde vazife gördü.
1.10.1958 tarihinde Fatih İskenderpaşa camii şerifine nakloldu ve vefatına kadar bu vazifede kaldı.
Vefatı
Mehmed Zahid Efendi rahmetullahi aleyh ömrünün son yıllarında rahatsız idi; ayakta gezmesine rağmen; şid-
XI
detli ağrılarından muzdaripti. 1979 yazında uzun zaman kalmak üzere gittiği Hicaz'dan, ağır hasta olarak 1980 Şubatında dönmek zorunda kalmıştı. 7 Mart 1980'de ameliyata girdi ve midesinin üçte ikisi alındı.
Ameliyattan sonra tedricen düzeldi, hattâ 1980 rama-zanında hiç aksatmadan oruç tuttu. Hatimle teravih kıldı, vaaz etti, yazm Balıkesir Ilıca'ya, Çanakkale Ayvacık sahiline ağrıyan ayaklan için götürüldü, hac mevsimi gelince de Hicaz'a gitti. Fakat ameliyata sebep olan rahatsızlığı nüks etmiş ve ağrılar tekrar başlamıştı. Huccı güçlükle ifadan sonra 6 Kasım 1980'de çok ağır hasta olarak İstanbul'a döndü. Tam bir hafta sonra 13 Kasım 1980'de (5 Muharrem 1401) Perşembe günü öğleye yakın, dualar, yasinler, teşbih ve tehliller ve gözyaşları ile uyur gibi bir halde iken âhirete irtihal eyledi.
Cenaze namazı 14 Kasım 1980 Cuma günü İstanbul Süleymaniye camiinde muhteşem, mahzun, vakur ve ¦edepli bir cemm-i gafir tarafından kılınarak, mübarek vücudu, Kanunî Süleyman Türbesi arkasında, kendisinden ieyz aldığı hocaları ve üstadlarının yanındaki istirahatgâhma defnolundu.
Bu esnada Süleymaniye, Ş ızadebaşı, Fatih ve çevrelerinde trafik durmuş, Süleymaniye'nin içi ve avlusu kamilen dolduğu gibi, cemaat sokaklara taşarak Esnaf Has-tahanesi'nin yanma kadar uzanmıştı. Vefatını duyanlar içinde Anadolu'nun en uzak şehirlerinden olduğu kadar Avrupa'dan gelenler de vardı. Uzakta bulunun muhible-rinden çoğu da vaktinde haber alamama yüzünden cenazesine yetişememişlerdi.
Vefatı İslâm âleminde de büyük üzüntüye yol açmış, Suudî Arabistan'da, Kabe'de, Kuveyt'te ve daha başka şe-
XII
hirlerde gıyabında cenaze namazı kılınıp, dualar edilmiş, ajanslar bu elîm vefat haberini yayınlamışlardı.
Vefat tarihi olan 13 Kasım 1980 tarihli takvim yapraklarında tevafukan çok manidar ibareler yer alıyordu. Meselâ bunların birindeki şu parça ne kadar şayan-ı taaccüptür:
Arkamdan Ağlama
öldüğüm gün tabutum yürüyünce
Bende bu dünya derdi var sanma.
Bana ağlama, «yazık yazık!», «Vah vah» deme
Şeytanın tuzağına düşersen vah vahin sırası o zamandır
Yazık yazık asıl o zaman denir.
Cenazemi gördüğün zaman «elfirak, elfirak» deme,
Benim buluşmam asıl o zamandır.
Beni mezara koyunca elveda demeğe kalkışma
Mezar cennet topluluğunun perdesidir.
Mezar hapis görünür amma,
Aslında canın hapisten kurtuluşudur.
Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret
Güneşle Aya batmadan ne ziyan gelir ki?
Sana batma görünür amma
Aslında o doğmadır, parlamadır.
Yere hangi tohum ekildi de yetişmedi?
Neden insan tohumu için
Bitmiyecek, yetişmiyecek zannma düşüyorsun?
Hangi kova suya salındı da dolu olarak çekilmedi?
Can Yusuf'un kuyuya düşünce niye ağlarsın?
Bu tarafta ağzım yumdun mu o tarafta aç,
Çünkü artık hay-huy'un,
Mekânsızlık âleminin boşluğundadır.
XIII
Ahlâk ve Şemaili
Merhum uzunca boylu, şişmanca, heybetli, beyaz tenli, dolgun pembe yanaklı, uzunca ak sakallı, geniş alınlı, aralıklı kaşlı, irice başlı, gül yüzlü, sevimli; alımlı bir kimse idi. Gençken zayıf olduğunu, öksüzlükte yemek yerine yumurta içivererek böyle iri vücutlu olduğunu gülerek anlatırdı. İlk görüşte insanda sevgi ve saygı uyandıran bir hali vardı. Tanıdığına, tanımadığına selâm verir güler-yüz gösterir, gönül alırdı. İlk nazarda koyu kestane renkli görünen, fakat dikkatle bakılması imkânsız, esrarlı ve derin manâlı gözleri vardı. Gözü içinde kırmızılık, sırtında ve karnında ise avuç içi kadar iri bir ben mevcuttu.
Hafızası çok kuvvetli idi, konuşması tatlı ve safiyane idi. Çok kere halk telaffuzu kullanır, karşısındakine söz fırsatı tanır. Kesinlikle bildiği bir şeyi bile sanki ilk du-yuyormuş gibi yumuşak bir tavırla dinler, manâlı ve nükteli cevap verirdi. Sohbetleri hoş, hutbeleri fevkalâde celalli olurdu. Hutbe esnasında sesini yükseltir, ordu önündeki bir komutan gibi celâdetle ve irticalen konuşurdu.
Özel hayatında ev halkına karşı müşfik ve lâtiîeci davranır,-kimseye doğrudan doğruya birşey emretmez, telmih ve remiz ile söyler, anlaşılmazsa sabrederdi.
Fevkalâde mütevnzi idi, kerametleri zahir ve şöhreti âleniRÎr olduğu halde, talebelerine bile tepeden bakmaz, şeyhlik tavrı takınmaz, kendisini ihvanı arasında lalettayin bir fert gibi görür, makamını ve kemalini büyük bir maharetle gizlerdi.
Kendi iistadlarına fevkalâde saygılı ve bağlı idi. Tekke arkadaşları olan yaşlılar, üstadının meclisine gittiğinde diz üstü oturup baş eğip hiç ayak değiştirmeden edeple oturduğunu anlatırlar.
XIV
Çok uzun ve derin düşünürdü, sohbetlerindeki buluşlara, teşbihlere hayran kalmamak mümkün olmazdı. Bir âyetin, bir hadisin üzerinde haftalarca, aylarca durup konuştuğu olurdu.
Ele aldığı bir kimseyi terbiye edip yola getirinceye kadar büyük bir sabırla çalışırdı. İlk zamanlarda kusurlarına müsamaha ederdi. Yıllarca çalışır, yarı yolda bıkıp bırakmazdı.
Dostlarına vefası emsalsiz idi; onları ziyaret eder, arar sorardı. Akrabalarına karşı vazifelerinde kusur etmez ve onlara her türlü yardımı esirgemezdi.
Çok açık elli idi, verdiği zaman şaşılacak miktarda verir, geriye kalmamasından korkmaz, verdiğini doyururdu. Sofrasında ekseriya misafir bulunurdu. Hizmet edenleri bir vesile ile memnun eder, ziyaretçilere güleryüz gösterir, kapısını her zaman açık tutmağa çalışırdı.
Gece ve sabah ibadetlerine çok riayet eder, talebelerini de bunlara teşvik eylerdi. İnsanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. Bereket gittiği yere yağar; bolluk onunla beraber gezer, en hücra, en kıllık yerde o gelince nimet dolardı. Beraberinde seyahat edenler, tevafuklara, tecellilere, maddî ve manevî hallere ve ikramlara şaşar, hayretlere düşerler, parmaklarını ısırırlardı.
Allah Teâlâ ve Tekaddes hazretleri derecatmı ulya eyleyip bir aciz ü naçizleri de füyuzat ve şefaatmdan feyz-yâb u ııasibdâr buyursun, âmin bi-hürmeti soyyidiîmür-selin (s.a.3.) ve alihî ve sahbihî ve men tebiahunı bi ihsanın ilâ yevmi'd-din ve'1-hamdü lillâhi rabbi'I-âlemîn.
Halil Nccatioğlu
XV
MUKADDİME
Kerimler kerimi, rahimler rahîmi, halikımız, rûzıkı-mız, mâlikimiz, rabbimiz Allah Teâlâ'ya sonsuz lıumJ ü senalar olsun. Bizler, hangimiz daha güzel ameller işleyecek diye imtihan için gönderildiğimiz şu tatlı, ama hileli ve tuzaklı dünyayı birgün terk edip gidecek; azamet ve celâl sahibi Rabbımızm huzuruna, yüceler yücesi dîvanına varacağız. O, tercümansız aracısız bize hitap edecek; dünya hayatında iken yaptıklarımızı soracak, Aman ya Habb ne çetin bir gün!
«Ben büyürdüm, buyruğumu tutmadın» Derse Mevlâm, ben ne cevap vereyim!?
Âlemlerin rabbı Allah Teâlâ'm bize gönderdiği elçisi, habercisi, ihtarcısı, Hak yola davetcisi; kâmiller kâmili edepliler edeplisi, güzeller güzeli, hakimler hakimi, nu-mûne-i imtisalimiz, rehberimiz, mürebbîmiz, muktedâmız, serverimiz Muhammed-i Mustafa efendimiz hazretlerinin hakipaylerine hadsiz hesapsız salât ü selâm, tahiyyet ü ihtiramlarımızı nisar eder, şefkat ve merhametlerini, inayet ve şefaatlerini âcizane, naçizane ümid ve talep eyleriz.
Resulün pâk âl ü ashabına ve O'na hüsn-i ittiba ve iktida eyleyen din ulularımıza, Sâdât ve Meşâyıh-ı Turuk-ı Aliyyemize de tahiyyât ve ihtiramatımızı arz ile; himmet ve teveccühlerini niyaz eder, cümle mümin ve müslim kardeşlerimize Mevlâmızın lütuf ve hayırlarını halisane temenni eyleriz.
2 CENNET YOLLARI
Evet Rûz-ı cezada, Mahkeme-i kübrada, dünya hayatında işlediklerimiz bir bir sorulduğunda ne yapacağız? O, azab-ı elîm, şedîd ve fecî cehennem'den nasıl kurtulacağız? O, saadet yurdu, ikramlar diyarı; gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hatır ve gönüle gelmedik türlü nimetler ve çeşitli lezzetlerle bezeli cennetlere ne yapıp da nail olacağız? O gül yüzlü, saçı amber kokulu, sözü baldan tatlı, çehresi gün gibi nurlu, Resulden (s.a.s.), ve sair Allah dostlarından, yüce kişilerden ayrı düşersek neyleriz? Zebanilerin eline düşer, katranlara bulanır, dumanlara boğulur, ölümden beter azaplara uğrar, ateşlere yanarsak hâlimiz nice olur? Ne yapalım da cehennemden uzak olalım? Ne işleyelim de cennete ve cemale vasıl olalım?
Bu sorular ilimle cevaplanır, müşkiller ilimle çözülür, yol ilimle bulunur, mahzurlardan ilimle sakınılır, cehennemden ilimle kaçınılır, cennete ilimle varılır. Cennetin yolunda, aşılması gereken ilk mania, ilk akabe, ilk bel, ilk geçit cahilliktir, bilmezliktir, bî-haberliktir. Müslüman bu eşiği mutlaka aşmalı.
Ama ilmin, bilginin de çeşitleri var, önü sonu, değerlisi, tercihlisi, mühimmi, ehemmi, elzemi var; ilim yolunun tuzakları, tehlikeleri var. İnsan, bu yolda yürürken, ana gayeyi unutabilir, muvakkat lezzetlere takılabilir, şaşırıp yanlış istikametlere sapıtabilir; ilmi istismar edip, bilgilerini kötü maksatla kullanabilir...
Her şeyde olduğu gibi İslâm, bu ilim mevzuunda' da hududu çizmiş, ölçüyü koymuş, ifratı-tefriti belirtmiş, ana gayeyi tarif etmiş, tehlikeleri ikaz eylemiştir.
Elinizdeki bu kitapta bütün bu konuları; hocamız, üstadımız, babamız, Seyyid Mehmed Zahid Efendi rahme-
AYET VE HADİSLERLE CENNET 3
tullahu aleyh hazretleri, geniş bilgisi ve engin manevî tecrübesine dayanarak, samimî, tekellüfsüz bir sohbet üslûbu içinde anlatmaktadır.
İslâmın ve imanın özüne ermek isteyen kimseler için bu eser ilk merhale mahiyetindedir; okuyanları, ilim ve hakikat aşkına erdirmesini, öğrenilen bilgilerin ihlas ve samimiyetle tatbik, amel ve icrasına teşvik etmesini, böylece kulları Hakk'm rızasına nail kılarak, vesîle-i dühûl-i cinân olmasını Cenâb-ı Feyyaz-ı Mutlak hazretlerinden samimiyetle temenni ve niyaz eylerim.
ed-dâî, el-fakîr Halil Necatioğlu
I — CENNETE GİDEN YOLLAR
A: ÂYET VE HADİSLERLE CENNET
Lügatler:
Âti: İleride, istikbalde gelmek, yâni; âhirette ben gelirim. .
Bâb: Kapı demektir.
el-Cennet: Ma'lûm olan, âhirette mü'minler için hazırlanmış olan mükâfat evi ki; öyle güzel yeri, ne gözler görmüş, ne kulaklar işitmiş, ne de insanların hatırlarına gelebilmiştir. O kadar müstesna güzellikleri hâvi olan cennet kapısına gelirim.
Yevra: Gün. Kıyamet ve âhirette görülecek olan hesap günü.
F: Ta'kib edatıdır.
Esteftihu: İstif'âl babından. Aslı (feteha) dır. Talep mânâsı mevcuttur. Yâni; kapının açılmasını talep ederim. İkinci (f) de manasızdır.
Feyekûlü: Kaale fiilinin fi'l-i muzarisidir. el-Hûzin: Cennet bekçisinin ismidir. O da der ki:
8 CENNET YOLLARI
men ente: Sen kimsin?
Feekûlü: Ben de derim ki, Muhammed, ben âhir zaman peygamberi Muhammed (aleyhisselâm)ım. O zaman melek der ki:
—¦ Ben de, senden evvel kimseye açmamak üzere era-
rolunmuştum.
Ma'lûmdur ki, Peygamberimiz âhir zaman Peygamberidir ve Peygamberlerin sonuncusudur. Halbuki ilk halkolunan rûh da, Peygamber sallallahü aleyhi ve sel-lem'in ruhudur. Hikmet-i ilâhiye iktizâsı, peygamberlerin evveli Âdem aleyhisselâm'dır. Ebu'l-beşer tesmiye olunmuştur. Bütün insanların babası mesabesindedir. Bütün insanlar da ondan türemiştir. Havva validemizle Arafat'ta buluşmuşlar ve Kâbe-i Muazzama'yı, melekler inşâ ettikten sonra yine melekler vâsıtasıyle yerlerini tes-bit edip, ilk inşâ eden Âdem aleyhisselâm'dır. İkinci Ebu'l-beşer Nûh aleyhisselâm'dır. Tufandan sonra ikinci hayat Nûh aleyhisselâm'dan sonra başlamıştır. İbrahim nleyhisselâm'ı da bütün dindarlar peygamberlerin dedesi olarak tanımışlardır. Kendi kendini seksen yaşında iken ilk sünnet eden İbrahim aleyhisselâm'dır. Putları kırıp Allah Teâlâ'yı tanıtan ve Nemrûd tarafından ateşe atıldığı halde yanmayan ve bu vesile ile de, bir anda Allah Teâlâ'yı halka tanıtıp, onları, Nemrûd'un yanlış yolundan kurtarandır. Ve Nemrûd, İbrahim aleyhisselâm'ın ateşte yanmadığını görünce, «Senin Allah'ına yürlerce kurban keseceğim» demiş, İbrahim Aleyhisselâm da: «Binlerce kurban kessen, îmanın olmadıkça Allah Teâlâ bunların hiç birisini kabul etmez» demişti. Binâenaleyh îman her işin ve her hayrın başıdır. Allah Teâlâ'ya müslüman-lann inandıkları gibi inanmadıkça, kişinin hiç bir hayrı ve ameli kabul olunmaz. Onun için ilk önce îmanı iyi öğ-
AYET VE HADİSLERLE CENNET 9
renmeliyiz îman, Allah Teâlâ'nın varlığını ve birliğini bütün esması ile birlikte sıfât-ı zâtiye ve sübûtiyesine tam bir ihlâs ile inandıktan sonra, emir buyurduklarını yapmağa çalışmak ve yapma dedikleri yasak, günah ve haram olan her şeyden de son derece sakınmakla tekemmül eder. Böylece insan beşeriyete yararlı ve va'd olunan cennete de namzet olur. İşte o cennet ki, oraya ilk giren Peygamber, bizim peygamberimiz, ilk giren ümınel de yine Peygamberimizin ümmeti olan ınüslümanlar ve nıü'minler olacaktır. Mûsâ aleyhisselâm Tevrat'ın, İsâ aleyhisselâm da İncil'in sahibidir. Mûsâ aleyhisselâm, Allah Teâlâ'nın izniyle akan suları durdurup, sudan hâli olan yerden ordusu ile geçmiş. Fir'avun ise o suda ordusu ile boğulup helak olmuştur. İsâ aleyhisselâm ise; ölüleri dirilten bir peygamberdir. Buna rağmen cennete ilk girmek şeref ve devleti son Peygamber Muhammed Mus-tüfâ sallallahü aleyhi ve selleme nasîb olacaktır. İşte biz bu âhir zaman peygamberinin ümmetiyiz, ü'nun yolunda ve izindeyiz. Dünyâ ve âhiretin bütün saadet ve selâmetleri bu Peygamber-i âhir zamana îman ile beraber, O'nun yolunda canını, başını, varını, yoğunu O'na feci a ederek: «Anam babam sana feda l-^uıi ya Resûlullah» diyebilmektir. Cenâb-ı Feyyaz-ı mutlak Hazretleri, cümle ümmet-i Muhammedi Cenâb-ı Peygamberin getirdiği inzal olunan Kur'ân-ı Kerîm'in yolundan ve Peygamberin de sünnetinden, ya'ni; yolundan ve izinden ayırmasın, âmin.
Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın hemen her sûresinde ayrı ayrı vasıfları ile anlatılan cennet, nimetlerinin dâimi olması, istenilen ve hattâ gönülden geçirilen her şeyin, hemen dakikasında ve hattâ saniyesinden daha az zamanda yanında hazır bulunması, her keder, hüzün ve gamdan âzâ-de bütün rahatsızlıklardan emin olunduğu halde, cenne-
10 CENNET YOLLARI
tin, insanı katiyyen rahatsız edip incitmeyen, kızlıkları baki olan, ihtiyarlamayan en güzel hurileri ile, aynı şekilde, erkeklerinde de kocama, ihtiyarlama, yorulma ve takatsizlik gibi hiç bir şey olmaz. Cennet hakkında yazdığım şu âyetlerin tefsirini sen bir zahmet Türkçe tefsirlerden oku ve bunlarla mest ol. Fakat dünyâdaki cennetlere giremeyen zavallıların hâli ne olacak bilemem. Bursalı İsmail Hakkı Hazretleri der ki: «Cennet ikidir. Birisi dünyâda, birisi de âhirettedir. Dünyâdaki cennet irfan meclisleridir. Bu irfan meclislerinden nasib alamayan zavallılar acaba âhirette hangi cennete gireceklerdir?»
«Dünyâda cennet bahçelerine uğradığınız vakit, onun meyvelerinden istifâde ediniz», fermanına karşı: «O cennet bahçesi neresidir ve nerededir?», demişler. Cevaben «Cennet bahçelerinin zikir meclisleri» olduğu bildirilmiştir. Binâenaleyh gizli ve aşikâr rast geldiğimiz her yerde zikir meclislerine hemen bizler de iştirak edip, onlara iltihâk edelim. Zikir meclisleri Kur'ân okumak, va'z u nasihat dinlemek, teşbih ve tevbid çekmek, Allah demek, tefekkür etmek, derslere çalışmak hattâ âlet kitaplarını okumak —ki, Kur'ân ve hadislerin mânâları ancak böyle anlaşılır— hadis-i şeriflerin mütâlâası, hepsi zikir meclisi demektir.
Allah Teâlâ cümlemizi, dünyâ ve âhirette menfaat veren ilimlerden ve kendisinden havf ve haşyette olanların ilminden vererek, gönüllerimize ma'rifetullah tohumlarını ekmek suretiyle kendisini lâyıkı veçhile bilmek ve ona göre hareket edebilmek şeref ve devletine nail buyursun, âmîn.
Eğer Kur'ân-ı Azimüşşân'ı okuyabiliyorsanız, orada-
AYET VE HADİSLERLE CENNET
11
ki cennet âyetlerinin mânâlarına bakınız. Yüzlerce âyet u beyyinât'a göre cennet ne güzeldir. Akıl ve fikrin ereme-diği en güzel vasıflar ve nimetler insana hep bu müslü-manlık ni'metinin mükâfatı olarak hazırlanmış sa'âdet ve selâmet evindedir. Amma dünyâdaki gibi değil; dertsiz meşakkatsiz, hastalıksız, gam ve kederden hâli, çalışma, yorulma, para kazanma, ev kirası, borç, düşünce, yeis, hüzün hiç birisi yok. Bunların yerine her gün, her saat, hattâ her dakika ayrı bir zevk, ayrı bir neş'e, ayrı bir sürür, gayet güzel ve pek nadide, kızlıkları her zaman bakî, insanın baktıkça hayran olacağı huriler, kendilerine doyum olmayan o bakire kızlar, istediğiniz kadar her zaman emirlerinize âmâde; üzmezler, kırmazlar, söz dinlememezlik etmezler. Eğer bir evlâd isterseniz hemen saatinde evlâd doğar ve hemen büyüyüp kucağınıza atılır. Aziz kardeş sen cenneti ne sanıyorsun? Bak orada cennet ehlinin en ufak bir derecesine nail olabilen kimseye tam 80.00ü hizmetkâr, ayrıca 72 cennet hatunu, huriler verilecek. Evleri öyle bizim evler gibi taştan, topraktan, çimentodan, demirden değil; incilerin en güzelleri, zeberced denilen çok pahalı ve kıymetli taşlardan ve bir de yâkût denilen o kıymetli cevahirden yapılmıştır. O yakutun bir parçası, bizim Dolmabahçe'deki müzede polislerin nezâreti altında, pek müstesna bir yerde, camekânlar içerisinde gösterilmektedir. İşte o kıymetli cevahirden yapılan cennet evleri bizler için hazırlanmıştır. Orası Cemâl-i ilâhiyenin müşahede olunacağı bir mekân-ı mahsûs olup ziyâfet-i ilâhiyeler de burada olacaktır. Cennetin cennetliği paha biçilmez bir durumdadır. Cenâb-ı Hak cümlemizi fazl u keremiyle ve lûtf u inâyetiyle cennetlik kullarından eylesin, âmîn.
Bu da ancak ve ancak Hak (sübhânehû ve Teâlâ)'mn mü'min, muvahhid, müslüman kullarına bir bahşişidir. Bizler lehü'lhamd îman ve İslâm'la müşerref isek de, nef-
AYET VE HADİSLERLE CENNET
13
12
CENNET YOLLARI
Acıı
sin, şehvetin, şeytânın, münafıkların, kâfirlerin elindi kurtulup da, o canını cenneti öyle kolayca kazanmamız mümkün olamaz. Olsa olsa Cenâb-ı Hakk'ın lütuf ve ilısâ-niyle olur. Bizler her ne kadar günahkâr da olsak, imanımız zayıf da olsa, Ebûzer (Radıyallahu anh) hazrellen--nin rivayet etmiş olduğu tebşirât-ı peygamberide, «şirk koşmayan kimselerin cennetime —velev— bir müddet cehennemi gördükten sonra da olsa gireceği» Müslim hadisi ile beyân buyrulduğundan Cenâb-ı Hak'tan hiç bir veçhile ümidimizi kesmemekteyiz. Ve yine inşaallah, kendi istihkakımı/, olarak değil de; bu ümidlerimizle Hak süb-hanehû ve Teâlâ'nın lûtfu olarak Cennât-ı Âliyâtı ve hem de Cennet-i Firdevsi ümid ederiz. Cenneti görmediğimiz, bilmediğimizden ta'rif etmek elbette kolay bir şey değildir. Şimdi iyi oku, bak, cennette bir menba' vardır; başı birdir. Fakat 4 kola ayrılır. Her birisinin tadı, rengi, kokusu, lezzeti ayrıdır. Bu nasıl olur dersen, ben derim ki, işte cennet böyle olur. Hakkın kudretinin tecellisine akıl erdirmek hiç mümkün olur mu?.
Bunun birisi; tadına doyulmayan, gayet sâf, berrak, tertemiz, hiç mikrobu olmayan pek güzel bir su.
Birisi de; en güzel, kardan ak, katkısız tam yağlı bir süt deresi. Şarıl şarıl akmakta; Herkesi mest etmekte. İçebildiğin kadar iç, dokunmaz, karnını şişirmez, tadı damağından gitmez, tükenmez. Hem de üstelik bedava, parasız, istediğin soğukluktadır.
Üçüncüsü ise; şarap deresi, insanları hiç bir zaman sarhoş etmez, akılları gidermez, insanın içtikçe içeceği gelir. Zevk üstüne zevk, neş'e üstüne neş'e.
Birisi de; bal nehridir. Ansız, her içişte ayrı tat. İçebildiğin kadar iç. Yiyebildiğin kadar ye. Her çeşit meyve
de önünde hazır. Koparır koparmaz orada bir yenisi daha biter. Her lokmada ayrı bir tat. İşte cennetin güzelliklerinden birisi. Bunlar, cehennemin o ateşi, zakkumu, kaynar suları, irinleri, mikroplan, yılanları, çiyanları ile mukayese olunabilir mi? Ehl-i cennet, cennette daimî bir sü-rûrda, ehl-i cehennem de cehennemde, daimî bir azap ve işkencededir.
1 — Tevekkül
İbrahim aleyhisselâm'm ateşe atıldığı zaman söylediği son söz: «Hasbinallahü ve ni'mel vekil» olmuştur. İbrahim aleyhisselâm'm menâkıbı çok geniştir. Zamanında bir hükümdarın müneccimleri: «Bu sene doğacak bir çocuğun saltanatı elinden alacağım» söylemeleri üzerine, o hükümdar da erkeklerle kadınları ayırmak suretiyle bu işin önüne geçileceği zannına zâhip olmuş, kadınları kocalarından ayırmış, birçok muhafızlarla bunu önlemeğe çalışmıştır. Yine de Hakkın kudretinin önüne geçmek mümkün olamamış ve babası, bir fırsatta annesiyle buluşarak, annesi İbrahim aleyhisselâm'a hâmile kalmıştır. Fakat gaddar hükümdar bunlarla da yetinmemiş o sene doğan çocukların öldürülmesini emretmiştir. Amma Hakkın kudreti yine galebe etmiş, İbrahim aleyhisselâm'm dünyâya teşriflerinde, annesi onu, uzakta gizlice bir mağaraya saklamış, yine Allah Teâlâ'nın gizli lütûfları ile İbrahim aleyhisselâm orada büyümüş. Ve nihayet halk arasına karışıp, onların kiliselerdeki âyinleri ve putlara ibâ-
14
CENNET YOLLARI
deUerini tenkide başlamıştır. Bir yortu ve panayır gününde halkın şehirden uzaklaşmasından istifâde eden İbrahim aleyhisselâm putları güzelce kırıp dökmüş, baltayı da büyük putun boynuna asmış, halk akşamüstü evlerine döndükleri zaman vak'aya vâkıf olmuşlar, bunu kimin yaptığını araştırmağa başlamışlar ve nihayet İbrahim aleyhis-selâm'ı yakalamışlar. Evvelâ İbrahim "aleyhisselâm'a: Bunu sen mi yaptın? deyince; onları kendi kendileriyle ilzam etmek için.
— Balta kimin boynunda ise ona sorun, demiş. Onlar da:
— Sen bilmez misin, onlar konuşmazlar; ağaçtır, taştır, şudur, budur, deyince:
— Öyle ise sizlerde hiç akıl yok demek, ellerinizle yaptığınız heykel ve putlara böyle tapıyorsunuz, demiş.
Çaresiz kalınca da zorbalığa baş vurarak: «Bunu ateşte yakalım da, Allah'ı onu kurtarsın görelim!» diye büyük bir ateş yakmışlar. Mancınık denen âlet vâsıtasiyle ateşe atmak istedikleri zaman, birçok Melek Hz. İbrahim'in imdadına gelmiştir, Rüzgâr Meleği:
— Emret yâ İbrahim! bu ateşi dağıtayım, Yağmur Meleği de:
— Emret yâ İbrahim! bulutları sevkedip, bu ateşi söndüreyim, demişler.
Fakat İbrahim aleyhisselâm bunların hiç birisine iltifat etmemiş, mancınıkla ateşe atılmış, havada giderken bir Melek:
— Ne istersen? Emrine amadeyim, deyince:
AYET VE HADİSLERLE CENNET
15
— Rabbım benim ateşe atıldığımı biliyor mu? diye sormuş.
— Evet, hiç şüphesiz biliyor, cevâbı verilince:
— Öyleyse O bana kâfidir. Sizlere ihtiyâcım yoktur. Ve O, kulunu hiç bir zaman zâyî' etmeyen ne güzel bir vekildir, demesi üzerine Hakk'm emri ve izniyle o ateş güllük-gülistanhk oluvermiştir. Kâfir ve dinsiz hükümdar bu hâli görmesine rağmen yine îmana gelmemiş ama halk bir anda müslüman oluvermiştir. Hikâyesi uzundur. Tefsirlerde daha geniş ma'lûmat vardır.
Binâenaleyh îman, Cenâb-ı Hakkın kullarından istediklerine hidâyet buyurduğu bir nurdur. Allah Teâlâ bizi o nur-ı ilâhiyeyi yaşayıp, o nur-ı îman ile âhirete göçen ve Hakkın namütenahi nimetlerine mazhar olan, sevgili ve razı olduğu kullarından eylesin, âmîn.
Mekke kâfirleri, Bedir gazasında aldıkları mağlûbiyetin âhını çıkarmak için, pek çok kabileleri kendi yanlarına alarak Medîne-i Münevvere'ye kadar gelip Peygamberimize karşı, korkunç bir savaş hazırlığına başlıyorlar, 5'inci kol faaliyeti dedikleri bazı bozguncular müslü-manlara korku vermek için: «Ne yapacaksınız bakalım? Şöyle kesecekler, böyle asacaklar...» diye bir takım hezeyanlar savururken, müslümanlar bunlara karşı pek kısa ve vecîz bir üslûb ile —İbrahim aleyhisselâmın dediği gibi— «Hasbünallahü ve ni'mel vekîl» diye cevap vermişlerdir. Ya'ni: onlara «Ne kadar kalabalık ve ne kadar kuvvetli olursanız olun, Allah celle celalühü bize kâfidir ve O ne güzel bir vekildir...» diye susturmuşlardır. Ve hakîkaten onların büyük orduları, hiç bir zafer elde edemeden perişan ve darmadağın bir şekilde defolup gitmişlerdir.
Sûre-i Tevbe'nin 129. âyetinde şöyle buyruluyor:
16
CENNET YOLLARI
«Ey Resulüm, eğer senden yüz çevirirlerse (yâni; sana îman etmezler, emirlerini dinlemezlerse) de ki: «Bana Allah yeter. Ondan başka ilâh yoktur. Ben ancak O'na güvenirini ve O Allah büyük arşın sahibidir.».
Evet muhterem kardeşlerim, her mü'min ve muvah-hidin, her zaman ve her yerde sözü bu olmalıdır. Ve onlar ancak O, büyükler büyüğü olan Allah'a dayanmalıdırlar. «Es-selâtü vesselâmü aleyke yâ Resûlallah» bunun sözü kolaydır; fakat îmanda kemâle ermemiş kimselerin, bunu söyleyip Hakka dayanmaları zannedildiği gibi kolay bir şey değildir. îman kemâle ulaşınca, her şey tabiî haline rücû' eder. Cenâb-ı Hak bizleri bu kemâle ulaşan kullarından eylesin, âmîn.
2 Haya ve İman
i *• I —
Âdem aleylüsselâm'dan itibaren bütün peygamberlerden bize miras olarak hediye edilen söz:
«IIAYÂ'dan mahrum olduğun vakit, canının istediği her şeyi büâpcrva işlemekte senin için artık bir mahzur yoktur». Zira HAYA îmanın icabıdır. Zalen haya ile îman karın' kardeşidir. îmanın olduğu yerde haya muhakkak vardır. îman yoksa, haya yoktur. Haya yoksa îman da yok demektir. Bugün bu hâl apaçık ortada kendini göstermek-
AYET VE HADİSLERLE CENNET
17
tedir. İmansızların yaptıkları cinayetlere, felâketlere hepimiz her gün şâhid olmaktayız. Ehl-i îmanın şimdiye kadar bu tür felâket ve işkencelere karşı mukabelede bulunmayışı hepimizin gözleri önünde cereyan eden hâdiselerdendir. Ehl-i îman hem sabırlı, hem de devletine karşı itaatlidir. Her ne kadar zarar da görse, devletine yine karşı çıkmaz. Ve bu korkaklığından veya beceremediğinden değil; yalnız dinine bağlılığı ve devlet ve milletine karşı saygılı ohışundandır. HAYA hakkında daha geniş izahlar mahallinde yapılacaktır. Yalnız şunu bilmek gerektir ki; îman ile haya birbirinden ayrılmayan bir bütündür; yalnız adları ayrıdır. îman nerede ise haya da oradadır. Binâenaleyh hayanın olmadığı yerde, îman da yok demektir. Heine kadar îman ayrı bir şeydir. Allah ü Teâlâ'mn varlığına, birliğine, kitaplarına, peygamberlerine,, âhiret gününe, cennet ve cehenneme, hesap ve mizandan sonraki dirilmeğe, Hak sübhânehû ve Teâlâ'mn Sıfât-ı Zatîye ve Sübûtiyesine inanıp, îman etmekten ibaret ise de; haya da, îmanın bir sıfatı oluyor ve onsuz yaşaması mümkün olmuyor demektir. Zatı ayrı, sıfatı ayrı ise de; aynada kendini gören, insan «ben buyum!» diyemediği gibi «Bu da ben değilim!» diyemez. Halbuki, aynadaki renim başka, şahsın kendisi de başkadır. «O ben değilim, fakat o benim res-mimdir, oraya aksetmiştir.» İşte îman da öyledir. Haya onun tam bir sıfatıdır. Ondan hiç bir vakit ayrı olamaz. Binâenaleyh ehl-i îman dâima hayâlıdır. Çünkü îmanın ef-dali; kişinin Allah Teâlâ'yı dâima kendisi ile beraber bil-mesidir. Bu kemâl hakikaten tahakkuk ettiği an, ö mü'nıin-do nûr-ı îman, nur-ı irfan, nûr-ı muhabbet, havf ve haşyet tezahür eder. Dâima Halik'ının huzurunda bulunan mü'min ve muvahhidde hayadan başka bir şey görülemez. Böyle bir zat, Hak yolunda malını da canını da feda et-
F. 2
18
CENNET YOLLARI
AYET VE HADİSLERLE CENNET
19
mekten hiçbir zaman tereddüd etmez. İşte haya, insanı insan eden ve onu kemâl-i insaniyete ulaştıran bir ni'met, bir devlet ve bir saadet kaynağıdır. İşte bu îman ve haya devletinden mahrum olan gençlerimiz, erkek ve kadınlarımız, hattâ kızlarımız bakınız ne,haldedirler?. Kâfirlerin, dinsizlerin yaptıklarını biz de mi yapalım?. İşte o zaman «İstediğini yap» emri tecellî eder. İslâm'dan, insanlıktan, kemâlden mahrum süflî bir hayat, hem İslâm'ın hem akl-ı selimin istemediği bir şeydir, süflî, ya'ni: hayvani bir hayat, günah tanımaz, haram bilmez; ibâdetle de hiç ilgisi yoktur. O zaman «Belhum edall» sırrı zuhur edip, merte-be-i hayvâniyeden daha aşağı düşülür. Artık o hayâta hayat demek de caiz olmaz. Ve mümkün de değildir. Çünkü; istediği gibi yaşamak ve başkalarının hak ve hürriyetlerine riâyet etmemek, hürmet ve saygı göstermemek, istediğini vurup - döğüp öldürmek parasını ve malını gasbet-mek insanın değil, ancak hayvanların işidir. Çünkü; insan bir îman ve bir inanç sahibidir. Haksızlığa, saygısızlığa, hele vurup öldürmeye hiç bir zaman razı olamaz. Çünkü onun yarınki mes'ûliyet ve hesabından korkar." Bir mes'û-liyet taşımaktadır. Binâenaleyh böyle bir mes'ûliyeti taşıyan ve tanıyan, mes'ûliyet, hesap, azap ve Allah korkusu ile içi dışı dolu olan bir kimse ile hak tanımayan, hakkı gözetmeyen, Allah Teâlâ'dan uzak kalacağını bilmeyen veya alâkadar olmayan insanla, havf ve haşyetten bihaber, vurdum duymaz kimse hiç bir olur mu? Onun içindir ki, îman ile beraber haya, cemiyetteki insanlar için muhakkak lâzımdır. Ne kadar bilgin ne kadar zengin ve ne kadar büyük bir insan olursan ol, kâmil bir îmana sahip olmadıkça, ne bü dünyâda, ne de ölümden sonra olacak olan âhirette rahat, huzur, saadet ve selâmeti bulman mümkün değildir. Hayyün velâyemût olan Allah Teâlâ hazretleri cümlemizi hayâlı, edebli, terbiyeli, olgun, kâmil ve
kendisinin razı olduğu, mü'minlerden, sevgili ve bahtiyar kullarından eylesin, âmîn..
3 — İlim
İlim, haddizatında en ulvî ve en kudsî bir nimettir. Cenâb-ı Hakk'ın ulemâyı Kur'ân-ı Kerîm'inde övdüğü ve peygamberlerine de ilim ihsan ettiği ve ilmin sıfât-ı ilâ-hiyeden olduğu ve onun aynı zamanda peygamberlerden bize mîras olarak kaldığı düşünülünce ehemmiyeti daha da iyi anlaşılır. Ve bu ilim sayesindedir ki; medeniyet dediğimiz bugünkü devirde gözleri kamaştıran sür'atli ilerlemeler ay'lara kadar gidip-gelmeler hep bu ilmin neticeleridir. Asıl olan ilim peygamberler vâsıtasiyle bizlere kadar gelen Kur'ân ve hadis ilmidir. Zira bütün ilimlerin neticesi, göz yumuncaya kadar dünyâda istifâdeden ibarettir. Öldükten sonra ise; bunların vebalini, acısını çekeriz. Zira ilim ancak Cenâb-ı Hakkı bilmek ve O'na kulluk etmek için lâzımdır. Bundan mahrum olarak, ilim dünyf, işlerine hasredilince Allah: «Kulum, ben sana bu kadar ilim verdim de, sen beni neden tanımadın ve bana kulluk etmedin?» deyince; acaba insan ne diyecektir? Onun için Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem Hazretlerinin:
«Fayda vermeyen ilimden sana sığınırım» buyurması, ne kadar vecizdir. İstanbul.Müftüsü rahmetli Ömer Na-sûhi Efendiden sormuşlar:
— Efendim, bu elektriği icâd edip, bizleri nura gar-keden ve bütün işlerde sayısız ni'metlere nail olmamıza vesile olan falan falan kâfir kimseler de cehenneme girecekler mi? Beşeriyete bu kadar hizmetleri var! dediklerinde...
20
CENNET YOLLARI
AYET VE HADİSLERLE CENNET
21
t— Evet evlâdlarım, belki onların azabı iki kat olacaktır. Çünkü; onlar Allah Teâlâ'nın kendilerine vermiş olduğu müstesna bilgiden istifâde etmesini bilmemişler ve bütün zekâlarım dünyâ bilgisine hasredip (basîretü'd-diin-yâ ve'1-âhire) olmuşlardır, diye cevap vermiştir.
üi
İlmi ehline öğretmenin önemi:
ol
Kişinin ziyneti, serveti, saadeti, dünyâsı ve âhireti hop ilimle kâimdir. İlimsiz olan kimselerin dünyâsı da yoktur, âhireti de. İşte bu ilmi öğrenip belledikten sonra dünyâ'işlerine dalıp da âhireti unutmak kadar büyük bir belâ, musibet ve felâket olamaz. «İlmin âfeti unutmak, unun zayii de ehlinden gayriye ilimden bahsetmektir.» Köylü bir kardeşe kimya'dan, inşâattan, motordan, elektrikten, fizikten, t'ıbdan bahsetmek ne kadar yersiz ve yine köylü bir kardeşe harften, sarf u nahivden, mantıkdan ve şâir ilimlerden bahsetmek ne kadar abesse; ehli olmayan ve lâyık olmayan kimselere ilim öğretmek ve ilmin inceliklerinden .bahsetmek de o kadar abt.- ve zayiattandır. Zayi' ettiği ömrüne yazık. Köylüye ancak tarladan, bahçeden, ekimden, ağaçlardan bahsedilirse faydalı olur. Onlar onu daha güzel anlar ve can kulağı ile dinlerler. Binâenaleyh her şeyi yerine göre harcamak gerekir. Nitekim sulak veya batak yerlere tohum atmak, ağaç dikmek ne kadar boş ise;.ehlinden gayriye ilim öğretmek de o kadar yanlıştır. Hattâ eşkiyânm eline silâh vermekten daha tehlikelidir. Çünkü eşkiyâ birkaç kişi öldürse veya onları soy-sa da, bir gün onu da öldürürler. Fakat ilmi, ehli olmayana vermenin ne kadar tehlikeli olduğunu siz daha iyi bilirsiniz. Cenâb-ı Hakk bizlere verdiğini dâima artırsın da
ehlinden geriye vererek zayi etmekten korusun. Çünkü Allah Teâlâ «Rabbî zidnî ilmen ve fehmen» fermanı ile bizlere ilmi öğrenip daha fazla bilgi sahibi olmayı tenbîh ve tavsiye buyururken, dünyâ bilgileri ve teknik bakımdan bizim bugünkü geri kalmışlığımız açınılacak başlıca hadislerdendir. Bir taraftan Allah her bakımdan düşmanlarımızı korkutacak derecede kuvvetli olmamızı emrederken bugün bizim yiyeceğimiz ekmeği ve neredeyse içeceğimiz suyu da onlardan istemek durumuna düşerek âciz bir hale gelmemiz acaba ne kadar doğrudur dersiniz? Bu durum bizim gerçek müslüman olmadığımızı gösteriyor. Ve bu yüzden zilletlere katlanıyoruz. Tabiî bunun birçok sebebi vardır.
b — Cehaletin getirdiği felâketler
EVVELÂ: Mağlûbiyetin peşinden, âlimlere karşı tezelzül veya yaltaklanma ile birlikte, bir de mason localarına kaydolunmağa kadar cür'et edip, devlet adamı olarak iş başına geçme sevdası... Artık sen say. Acaba bir mason'un hiç müslüman olduğu görülmüş müdür? Mason müslüman olmuyorsa, o zaman bir müslümamn mason oluşuna ne dersiniz? îşte bu masonlar iş başına geçerse netice böyle* olacaktır. Fakat o müslümamm diye geçinen zavallı müslümana; daha müslümanla, müslüman düşmanını, mü'minle münafığı, iyi ile kötüyü, fayda ile zaran, zehir ile şifâyı ayıramayan kimseye ne demek lâzım bilemem?
U8
Her eşyanın hem faydası, hem de zararı vardır. Kullanılması iyi bilinmeyen bazı faydalı şeylerden fayda ye-
22 CENNET YOLLARI
rine zarar geldiği görülmektedir. Meselâ: bal, çok şifâh bir gıdadır. Fakat haddinden fazla yenildiği takdirde bazı zararlar îras eder. Yağlar, etler öyle değil mi? Binâenaleyh din âliminin de bir takım zararları vardır. Meselâ; dini iyi bilen ve bizlere de hocalık yapan, öğreten bir kişinin günahkâr oluşu, günah işlemesi, haramlardan kaçmaması dine çok büyük zararlar verir. Onu gören halk da günahların daha büyüğünü işlemeğe kendisinde cesaret bulur. İşte o zaman dinden matlûp olan, Hak Teâlâ'nın rızâsı gibi büyük ni'metler ve güzel neticeler elden gider. Onun için (fakîh) âlim kimseler son derece müteyakkız bulunmalıdır. Halka örnek olduklarından günahlardan ve günahları icabettiren herşeyden son derece uzak kalmağa dikkat etmeleri lâzımdır. Talebe, hafız ve imam efendilerin de böyle olması gerekir. Çünkü; halk onların medih ve zemmine pek dikkat ederler. Onların da böyle dikkatli olmaları lâzım ki, din âfetlerden emin olsun.
İKİNCİSİ: Din için zâlim imamlar da pek büyük tehlikedir. Onların zulmü zayıf insanları dinden soğutur. Belki dinden bile çıkarır. Bakarsınız belki menfa'at dolayısıyla; o mütedeyyin olan zat bir gün gelir o zâlim imama yardımcı bile olur. İşte o zaman bütün sermâyesini kaybeder. Çünkü; Allah Teâlâ Hazretleri:
«Zalimlere değil yardım, meyi bile göstermeyiniz.» buyurmaktadır. Bugünkü felâketlerin çoğu da hep zâlim- . lere yardım etmekten doğmaktadır.
ÜÇÜNCÜSÜ ise, câhil olduğu halde içtihada kalkanlar da din için büyük fair tehlike ve zarardır. Bildiklerimiz devede kulak mesabesinde olduğu halde müctehidleri beğenmeyen ne kadar câhilin var olduğu her zaman görülmektedir. Arapça ve farsçayı biraz öğrenince hemen âllâ-me kesilerek, istediği gibi fetvalar veren, âlimlik taslayan ne kadar câhiller vardır ki, zararları pek büyüktür. Gerek
AYET VE HADİSLERLE CENNET
23
mikropların ve gerekse zehirlerin tehlikesi pek büyüktür. Ancak zararları musallat olduğu kimselerdir. Fakat günahları işleyen âlim ve fakîh kimselerin, zâlim imamların, câhil müctehidlerin zararları, bulundukları, kavin: cemâat ve milletin topuna te'sir eder ki, zararları umûmidir. Cenâb-ı Hak cümlemizi, böyle dinine milletine karşı zararlı olmaktan korusun, âmîn.
4 — İslâmın hayat veren esaslarına sarılmak
«iı
îil£j «il
Bunlar Câmi'üs-sağîr'in 6 no'lu hadisinde zikrolun-maktadır. Cenâb-ı Peygamber Efendimiz ümmetine merhamet ve şefkat, gösterip onların sa'âdet ve selâmetlerini te'min için şu 4 şeyi emredip, felâketlerini mûcib olan şu 4 şeyden de sakınmalarını beyân sadedinde:
«Evvelâ, bir olan Allah Celle ve Alâ'ya îmân etmenizi emrederim.»
Ma'lûmdur ki; her, işin başı «Kul hüvallâhü ehad»'de bildirilen bir Allah'a îmandır. Bu îman olmadıkça diğer amellerin hiç bir kıymeti olmaz. Ne kadar temiz, terbiyeli, nezaketli, kibar, bilgili, hünerli, ma'rifetli olursa ol-
24-
GENNET YOLLARI
sun; ind-i ilâhîde zerre kadar bunların bir kıymeti yoktur. Bu bilgiler, hünerler, terbiyeler, nezâketler dünya adamları yanında geçerlidir. Cenâb-ı llakk'm bizden istediği şey îmandır. Birçok âyet-i kerîmede bizlere «Ey îman edenler!» diye hitap edilmektedir. Sonra biz bu îmanı ve onun esaslarım diğer âyetler ve peygamberlerin de açıklaması ile öğreniyoruz.
AYET VE HADİSLERLE CENNET
25
Allah Teâlâ'ya meleklerine, kitaplarına ki, hepsi 104 dür. 4'ü büyük kitap Tevrat, İncil, Zebur ve Kur'ân-ı Ke-rîm'dir. Kur'ân-ı Kerîm'e îman, bizi, âhirete, öldükten sonra dirilmeğe, hesaba, mizana, sırat köprüsüne, cennete ve cehenneme îmâna sevkeder. Bunlar tereddüd, şekk ve şüpheyi asla kabul etmez. Bir insan ne kadar kelime-i şehâdet getirse de âhirete, öldükten sonra dirilmeye, hesaba, mîzâna, cennet ve cehenneme inanmadıktan sonra bu kelime-i şehâdet onu kurtarmaz. îman, kelime-i şehâ-dete ve içinde bulunan bütün itikada cami' bir inanmadır. Bunları en iyi ve en güzel bir şekilde kadın-erkek hepimizin öğrenmesi farz-ı ayındır. Yâni; en başta gelen vazifemizdir. Çünkü bunlarsız îmân olmaz, imandan sonra:
a — Namaz Kılmak:
Birincisi: NAMAZI İKÂME'dir. Yâni; istenildiği gibi en güzel bir şekilde namazı kılmaktır. Tabiî bu da nama-
zın, farz, vâcib ve sünnetlerine riâyet ederek lâyık-ı veçhile kılmakla olur. Huzur ve huşu' da ayrı bir mes'ele.
J*£jÇ* L>
Müslümanın namazı, onun göz bebeği, aynı zamanda dinin de direğidir. Onu edâ etmek için bir takım adâb ve erkân vardır. Onlardan birisi abdest'dir. Abdestaiz namaz olmaz. Namaz, varlıkların sahibi ve bizleri yoktan var-eden Allah Teâlâ'nm günde 5 defa kulunu huzuruna davet etmesidir ki, bu ne büyük lütuf ve ne muazzam ihsân-ı ilâhiyedir. O, kulunu huzuruna davet ediyor, Allah... Allah... O nasıl kuldur ki, sahibi onu evine çağırsın da, o da gelmesin. Artık ona kul demek lâyık oiür mu? İşte hakikî kulluğunu idrâk eden bahtiyar kişi bu davete icabet için hazırlanır. Üstünü başını düzeltir, güzelce bir abdest alıp, günâhla kirlenen azalarını abdestle yıkar. Sonra hûdû' ve huşu, içerisinde edaya i'iâyet ederek Rabb'isinin davetine icabet eder. Cami' kapısından sağ ayağını atar «es selâ-mü aleynâ ve alâ 'ibadilîâhi'srsâlihîn» diyerek içeriye gi-rar. Girerken de kimseyi rahatsız etmeden, çiğnemeden ön safda veya geri saflarda boş t.»'!duğu yere oturur. Şayet vakit erken ise iki rekât «tâhiyyetü'l-mescid» namazı kılmak iyi olur. Veya vaktin sünnetini kılıp, cemâ'aün toplanmasını bekler. Bu arada kimse ile dünyâ kelâmı konuşmamağa çalışmalıdır.. Mümkün mertebe ağırbaşlılığı ile aheste aheste yürümeli ve acele etmemelidir. Şayet namaza durulmuşsa, yetiştiği kadarını cenıâ'atle kılar, yetişemediği kalan rekâtları imamın selâmından sonra edâ eder,. Yâni: onlar selâmını verirken, sen selâm vermezsin. Doğrudan doğruya ayağa kalkar, namazım tamamlamağa çalışırsın. Eğer imam efendiye 4. rekâtta yetişmişsen, onunla beraber oturur, onlar selâm verirken, sen kalkar bir re-
26 CENNET YOLLARI
kât daha kılıp, tekrar oturursun. Tahiyyâttan sonra kalkıp iki rekât daha kılıp namazını tamamlarsın. Öğle namazının sünnetini kılamadan imam efendiye uydu isen, farz namazını bitirdikten sonra istersen evvelki 4'ü, sonra da son sünneti kılarsın. Aksi de caizdir. Bu suretle ce-mâ'atın sevabına nail olursun. Zira camiye giderken ve girerken havf, hüzün ve inkisâr-ı kalb lâzımdır. Bununla beraber cemâ'ate devama mâni' hiç bir özür makbul değildir. Başları, takke, kalpak, sarık gibi şeyler varsa örtmek ve mümkünse örtülü kılmak, açık kılmaktan efdal-dir. Bahusus sarıklı olmak melâike-i kiramın sıfatıdır. Binâenaleyh her ne şekilde ve vaziyetde olursan ol, illâ namaza ve cemâ'ata muhakkak ve muhakkak devam eyle. Bilhassa yatsı ve sabah namazlarına devam îmanın alâmeti olduğu gibi, yatsı ve sabah namazlarının özür olmadığı halde evde kılınması ve cemâ'atm terk edilmesi de münafıklık alâmetidir buyrulmuştur. Sonra namazı kılarken de hiç acele etmeyip ağır ağır okumalı ve namazın âdâb ve erkânına riâyetle rükû'daki ye secdedeki teşbihleri güzelce yapmalı rükû'dan kalkınca hiç olmazsa: «Al-lâhümme rabbenâ lekelhamd» demeli. Birinci secdeden • sonra da celse denilen dinlenme esnasında
(Allâhümmâğfirli verhamnî vecbürnî, verzuknî ve 'âfinî vehdinî va'fu 'ânnî) demeyi unutmamalıdır. Bunu okuyamazsan teşbihlerini artırmak suretiyle de olur. Asıl olan, secde mahallinde tezellül ve tevâzu'unu Hakk'a arz ederken, ondan afv ve mağfiret, salâh-ı hâl, merhamet ve hayırlı rızıklarla merzûk etmesini ve afiyetle birlikte hidâyette dâim eylemesini ve sırât-ı müstakimden ayırmamasını taleb etmektir. Fâtiha-i Şerîfe'yi okurken de çok
AYET VE HADİSLERLE CENNET
27
uyanık olup, ibâdetini ancak Allah Teâlâ'ya yaptığını ve O'ndan yardım ve sırât-ı müstakim istediğini hiç unutma ve sonra da gazaba uğrayan yahûdilerden ve dalâlette olan hristiyanlardan beni kılma diye duâ ettiğini ve sonra da onların yolundan, izinden ayrılmadığını iyi düşün. Dans, balo, deniz hayâtı, çıplaklık, sarhoşluk, kumarbazlık, hırsızlık, eşkiyâlık, hangi insan ve hangi müslümana yakışır? Cenâb-ı Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem:
Namazınızı ve bahusus rükû ve secdelerinizi güzel ve tamam yapınız. Saflarınızı düzgün tutunuz. Saflar arasında boşluk bırakmayınız. Sık durunuz» diye bizlere tavsiyelerde bulunurken, bundan neler murâd ettiğini hiç mi düşünmüyorsunuz? Bu doğruluk yalnız saflara mı mahsus?.. Yoksa bütün işlerimizde de böyle doğru olmamız lâzım değil mi? Bir insan namazını ne kadar güzel ve doğru kılarsa, diğer halleri de o Ölçüde doğru olmalıdır. Yoksa namazı dikkatsiz ve tavuğun yem topladığı gibi yatıp kalkmakla eda ettiğini zanneden kişi tabiî aldanmış olur. Bir de namaz kılmıyorsa artık vay onun haline demekten başka çâre yoktur. Beş vakit namazını kılan müslüman. Cenâb-ı Hakkın sayısız, namütenahi, gizli ve aşikâr lü-tûflarına mütemadiyen nail olacağını hiç unutmamalıdır. İşte bu lütûflar sayesinde müslüman dünyâda da, ölürken de ve âhirette de çok mutlu olarak yaşar. Namaz hakkında İmâm Gazâli'nin İhyâ-u Ulûm'undaki âdabı oku ve onları tasdike gayret eyle. Namaz Hâlık ile mahlûk arasında günde 5 defa tekerrür eden bir tekellüm demektir. Bu ise ne büyük bir bahtiyarlıktır. Hâlık-ı Zülcelâl kulunu bırakmıyor. Her gün beş defa huzuruna davet edip, onu dinliyor. Sonra da istediklerini veriyor. Aman yâ Rab-bî!. Ne büyük devlet ve mazhariyet. Bundan mahrum olanlara acımak lâzım gelmez mi?.
28
CENNET YOLLARI
Zekat vermek:
İkincisi de: ZEKÂTINI VERMEKTİR. Bu da Allah Teâlâ'nm emri ve fukaranın hakkıdır. Zekât cemiyet için bir denge ve bir muvâzene unsuru olup, bu sayede zengin, emniyet içerisinde; fakir de, huzur içerisinde yaşamağa muvaffak olurlar. Memlekette asayiş gayet güzel, düzenli bir ahenk içinde devam eder. Vakt-i saadette olduğu gibi. Çeşitli bahanelerle zengin, zekâtını, köylü de öşürünü vermezse, bunlar üzerinde göz hakkı olan ve güzü kalan fakirin, âhı elbette onları yakacaktır. Bakarsınız; bu kadar servet içinde ne huzur ve ne de rahatlık kalır/ Doktorlara, ilâçlara, avukatlara baş vurmaktan, Allah Az-ze ve Celle'ye ibâdet etmeğe vakit kalmaz. Bu zarar ona hem yeter, hem de artar. İbâdetsiz bir vücûdun ruhsuz bir cesedden farkı yoktur. Onun için câhile «ölü» demişler. Câhil deyince okumamış insan akla gelmemelidir. Kitapta «câhil» diye, Allah'ı, Peygamberi, Kitabı tanımayan kişiye derler. Yoksa ne filozoflar vardır ki, Allah Teâlâ'yı tanımadıkları için kendilerine câhil denmiştir.
c — Oruç Tutmak:
Üçüncüsü de: RAMAZÂN-I ŞERİF'TE BİR AY ORUÇ TUTMAKTIR. Hasta ve ma'zûr olanların —iyi oldukları ve sıhhat buldukları zaman tutmak üzere— oruçlarını gizlice yemelerine ruhsat verilmiştir. İhtiyar olup da tutamayanların da her gün fukaraya bir fitre vermek şartiyle gizlice yemelerine müsâade olunmuştur. Rama-zari-ı Şerifte özürsüz bir gün oruç yiyen kişi, sonra ömrü boyunca oruç tutsa, o günkü orucun sevabım asla alamaz. Sonra oruç öyle korkulacak bir şey değildir. Sıhhate en çok faydası olan şey oruçtur. Her gün yediğimiz ye-
AYET VE HADİSLERLE CENNET
29
rnekler bize zaten çok fazladır. Birçok hastalık yoktan sebeplerle meydana gelmektedir. Halbuki Ramazan-ı Şeriften maada haftanın pazartesi, perşembe, Arabî ayların 13, 14 ve 15'inci günlerini Recep'ten itibaren iki ay daha oruç tutmak, hem dünyâ, hem âhiret için oldukça faydalıdır. Kişinin birçok düşmanları vardır, bunların en mühimi ıni-desidir. «Kişinin karnı onun düşmanıdır.» Halbuki; açlıkla mücâdele sıddîkların hâli, yemeğe hırs ise; sıfât-ı hayvaniye alâmetidir. Aşırı yemenin sebep olduğu kalb kasveti kişiyi müşâhede-i haktan mahrum kılar'. Bu ceza yetmez mi dersiniz? Sekerât-ı mevt'deki koma denilen şiddet, hayât-ı dünyânın lezzeti kadardır. Hukemâ tokluğun 50 kadar zararını saymışlar:
Ağırlık, yorgunluk, gönül körlüğü, kasvet, ruhî za'fi-yet, korkusuzluk, hayâsızlık, akıl za'fiyeti, şükürsüzlük, ahlâksızlık, huzursuzluk, şehvetin artması, hayanın kaçması, bildiklerini unutmak, ölümü unutmak, dünyâyı çok sevmek, (bahillik) cimrilik, sıkılık, zulüm, şeytana uyma, sabırsızlık, feryâd ü figan, hikmetten mahrumiyet, korkaklık...
Bilgi, kendisini kemâle ulaştırmak için değil de, başkalarına faydalı olup, dünyalık temin etmek için ise faydasız bir ilimdir. Cenâb-ı Hakk'a faydasız ilimden sığınmak lâzımdır. Çok gülmek kalbi öldürür. O kalb, ibâdetlerin tadını duyamaz ve vücûda da lâyık ve sevimli olmaz. İnsan pek çabuk ihtiyarlar, yüzü buruşur ve-sevimsiz bir hâl alır. Hakk sübhanehu ve.Teâlâ'yı lâyık-ı veçhile zik-redemez ve ibâdet de yapamaz. Ekseriya gösterişe gider. Verdiği sözlerde duramaz. Vâ'dini yapamadığı gibi, emânetlere de riâyet edemez. O emânetlerden birisi de bu vücûdumuz ve vakitlerimiz, değil mi? Hemen hemen hepsi boşa gitmektedir. Kalbi katı olan kişide yakîn denilen bil-
3fi CENNET YOLLARI
gi hâsıl olmaz. İbâdetlerini vaktinde yapamadığı gibi, ha-sedden de kendini kurtaramaz. Kibir ve gazap ekseriya kendisini istilâ eder. Bu suretle cennetten uzaklaşır ve cehenneme de yakın olur. Bir de sık sık abdeste çıkmak mecburiyeti hâsıl olur. Neticede şeytâna lokma olup, beşeriyetin mümtaz sıfatlarını kaybeder, şeytanın esiri olur, vesselam.
Binâenaleyh mü'min ve muvahhide lâyık olan helalinden de olsa yemeği azaltmasıdır. Günde iki defa yemek insana kâfidir. Bir sabah, bir de akşam. Yakın zamana kadar biz Türklerin âdet ve alışkanlığı böyle idi. Sonra içimize bu Avrupa âdetleri yerleşince hepsi gitmiş. Asıl olan, tokluğa devamdan dâima kaçınmaktır. Yine büyüklerimiz «sıhhat ve hafızanın kemâl ve güzelliği, orta bir açlıkla kâimdir» demişler. Açlıktan maksad ifrat derecede olan açlık değildir. Zekânın gelişmesi, meşakkatin azlığı, kanâ'at, Allah Teâlâ'nın belâ ve azaplarını unutmamak, ölüme dâima hazır olmak, ibâdet ve abdeste devam daha ziyâde kalb safası ile mümkün olur. Zira az yiyen kişinin fuzûli işleri de tabiatiyle az olacaktır. Böylece kişinin arttırdıklarını fukara, zuâfâ ve miaidnlere vermesi mümkün olur. Zira nâsın kıyamet gününde en çok aç olanları dünyâda iken karınlarını çok doyuranlar olacaktır.
Âhirette tokların açlıklarından birisi de; kulun bu dünyâdan, melekût âleminden ve Hakk'ın kelâmından hiç haberi olmadan gelip-gitmesidir.
Zira her mü'minin istikbalde vuku' bulacak hâdiseleri görüp anlayacağı bir nuru vardır. İşte boğazlarına düşkün olanların bundan haberleri olmaz. Bak Lokman Hekim ne diyor: «Ey oğul karnım tıkabasa doyurmanla senin fikir kaynakların kurur, düşünemez hâle gelirsin ve senden hikmet demlen bir ni'met kaybolur. Azaların ibâ-
ÂYET VE HADİSLERLE CENNET
31
deten geri kalır». Toklar helaların, müttakiler ise mescid-lerin etrafında dolaşırlar. Vaktinden evvel camiye girip Hakk'a yalvarır, tazarrû' ve niyazda bulunurlar. Bunun hangisinin iyi olduğunu artık sen takdir et. Sonra oruç ve riyazetlerin sıhhate faydası o kadar çoktur ki, yazmakla bitmez dense doğrudur.
Bakınız!.. Vaktiyle Fransızların müstemlekesi olan Cezayir'de bir hastalık çıkmış ki yakalanan mutlaka ölüyor. Fakat müslümanlardan bu hastalığa tutulanlar kurtuluyor. Bu hâdise Fransız doktorların dikkatini çekmiş. Tedkikâta başlamışlar ve hayvanlar üzerinde: tecrübelere kalkmışlar. Her gün yedirdikleri ve besledikleri hayvanlar bu mikrobu alır almaz hiç dayanamadan ölmüş. Aç bıraktıkları diğer hayvanlar ise, mikrobu almışlar fakat çoğu kurtulmuş. O zaman orucun kıymetini anlamışlar. Ama gâvurluktan kurtulmak kolay mı?
Ma'lumya vücûdumuzda, biriken yağlar bir müddet sonra zehirlenir. Evlerdeki yağlarımız da öyle değil mi? Buzdolaplarmda bir müddet muhafaza edilse bile, bilâhare evsâfını kaybedip bozulur ve zararlı bir hâle gelir. İşte vücûdumuza depo edilen bu yağlar da Râmazan-ı Şerifle veya şâir oruçlu olup, aç kaldığımız zamanlarda vi'ı-cûddaki, mikroplar, biriken yağlan yerler ve bu suretle kendilerinde bir mukavemet hâsıl olur. Binâenaleyh her ne şekilde olursa olsun, yabancı bir mikrop dışardan vücûda girerse, vücudumuzdaki diğer mikroplar da bunlara hücum edip öldürürler ve bizi de korurlar. Oruç tutmayan ve riyâzat yapmayan vücûtların mikropları bu zehirli mikroplardan korkup kaçarlar. Bu sefer de bu ze- , hirli mikroplar vücûda yerleşip, hastalıkları meydana getirirler. Ve neticesi de ölüm olur vesselam. Müslümanlar oruç sayesinde bu gibi hastalıklardan Allah Teâlâ'nın iz-
CENNET YOLLARİ
32
niyle mâsun ve mahfuz kalırlar. El-hamdüliîlâh, sümme
el-hamdülillâh.
d — Harp ganimetlerinin ALLAH yolunda Taksimi:
Dördüncü emir de: MUHAREBELERDE DÜŞMANDAN ALİNAN GANİMET MALININ BEŞTE BİRİNİ, ALLAH İÇİM YARDIM OLARAK RESÛLULLAH'A VERMEKTİR. Bu'hususta Allah Azze ve Celle Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın 15. ci cüz'ünün başında şöyle buyurmaktadır.
«Biliniz ki, kâfirlerden ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri muhakkak Allah içindir. O da Peygambere ve O'nun akrabalarına, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmışlara aittir. Eğer siz Allah'a îman etmiş ve o hak ile bâtılın ayrıldığı ve iki ordunun birbirleriyle çarpıştığı Bedir günü kulnmtız (Hz. Peygamber)'a indirdiğimiz âyetlere îman etmîşseniz, Allah her şeye kadirdir.»
Bundan sonra MEN1 OLUNDUĞUMUZ DÖRT ŞEYİ BEYÂN hususunda kısaca şu dört içki kabı zikredilmiş ve (cüz)'ün zikri ile (kül) murâd edilmiştir. Dûbâ, içki için kullanılan kabaktan yapılmış kaplar. Nakîra, hurma köklerinden içleri içki için oyulmuş ve işlenmiş kaplar. El~ hantem, yeşil renkte şarap içmek için yapılmış bir nev'i kap. El-müzeîfet, Zift iie sıvanmış bir nevi içki kabı. İçki bulundurma ve kullanılmasına mâni olmak için bunların hepsinin terki emredilmiştir. Bu emir ve nrhyin muhafazası, gelecek nesillere bildirilmesi ve onlara duyurulmasını emir buyurmuşlardır.
1
AYET VE HADİSLERLE CENNET
5 — Allah'a kulluk ve ibadet
33
JIİI
Bu hadîs-i şerifte Cenâb-ı Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Hazretleri ümmetinin sâadet ve selâmeti için şu üç şeyin terkedilip yapılmamasını ve diğer üç şeyin de yapılmasını emir buyurmaktadır. Emrolunan şeyler:
a — Allah'a İbâdet Etmek:
Hiç bir şeyle şirk koşmamak üzere ALLAH TEÂLÂ'-YA İBÂDET etmeyi emir buyurmuşlardır. Bu emr-i peygamberi, Sûre-i Fatiha'da her pün okuduğumuz «İyyake na'büdü» âyet-i celîlesi, Sûre-i Bakara'mn 21. ve 22. âyetleri ve diğer pek çok âyât ü beyyinât bizlere Allah Te-âlâ'ya eş tutmamak ve şirk koşmamak şartıyle, kulluk vazifemiz olan ibâdât u tâatımızı güzelce yapmayı tavsiye buyurmaktadır. İbâdet yalnız namaz kılmak değildir. Em-roîunduğumuz her şeyi hakkıyla yapmak ibâdettir. Hattâ evlerimizin ihtiyâçlarını te'min için çarşı ve pazarlarda attığımız adımların bile derecelerimizin artmasına ve mağfiret-i ilâhiyeye mazhar olmamıza sebep olacağı ayrıçtı beyân buyrulmaktadır. Bunlar bir bakıma erkeğin baş~-hca vazifelerinden biridir. Allah Azze ve Celle kadım er-
F. 3
34 CENNET YOLLARI
keğin himayesine vermiştir. Erkak onun iffet ve şerefini muhafaza etmek mecburiyetindedir. Onların eline fileyi verip de çarşı pazar dolaştırmak, sonra da aldıklarını eve götüreceğim diye sıcak yaz günleri kan-ter içerisinde, soğuk kış günleri yağmur-çamurda o zavallıları dolaştırmak revâ-yı hak mıdır? O, evinin ve çocuklarının hizmetini yapsın sonra da çarşı-pazar dolaşıp evinin masrafım görsün olacak şey değil. Bu hiç bir müsîüman erkeğe yakışmaz ve • caiz de değildir. Onun için ibâdet, mükellef olduğumuz bütün vazifeleri içine alan umumî bir kelimedir. Ubudiyet tezellül mânâsına da gelir. Efendinin, evinin ihtiyâcını yüklenip getirmesi de bir tezellüî alâmetidir. Onları taşımağa tenezzül etmeyenlere «münkir» kimse derler ki; en fena bir ahlâktır. Ahlâk kitaplarında geniş ma'lûmât vardır. Fakat zengin bir kimsenin evinin ihtiyâçlarını kendinin taşıması çok ayıptır. Onu bir hammala vermesi gerektir. O fakîr de böylece sebeplenir. Para vermemek için kendi taşırsa «cimri» denir ki, şahidliği bile makbul değildir. Fakat bu hizmetler fer'idir. Asıl olan Allah Azze ve Celle'nin emrettiği ibâdetleri lâyık-ı veçhile yapmaktır.
Namazın vaktinde ve cemâ'atle kılınması emr-i ilâhîdir, bu hiçbir şeyle değişilmez. Diğer bütün hizmetler bu namaz içindir. Bunu vaktinde kılmayanlar ne kadar cömert ve ne kadar hayırhah olursa olsunlar hiç kıymeti yoktur. Müslümanlıkta en önemli vazife Hak Azze ve Cel-le'ye kulluk vazifesini eksiksiz yapmaktır. O'nun başında namaz gelir. Başsız vücut ne ise namazsız rnüslümanlık da odur. Cenâb-ı Hakk'ın istemediği ve sevmediği şeyden birisi de ŞİRK'tir. Şirk pek büyük bir günahtır. Ondan son derece sakınmak gerekir. Cuma günleri müezzinlerimizin Bilâl-i Habeşi radiyallahü anh'm ve bâhusûd falanın, falan imam ve müezzinin ve cemâatin geçmişleri için ve Allah rızası için fatibardemesi, pek büyük bir hatâ-
AYET VE HADİSLERLE CENNET
35
dır. Bu bile caiz değildir. Şirk, bir nev'i ortaklık'tır. Allah Azze ve Celle her bakımdan vahiddir. Hiç bir suretle ortaklık kabûl etmez. Onun için bir âyet-i kerîme'de her günahı af yettiğini ancak şirki afvetmediğini beyân eder, zira şirk küfürdür. Mutlaka tevbe lâzımdır. Bu yüzden şirk, en büyük bir zulüm olarak vasfedilmiştir. Bugünkü insanlar işlerini ben yaptım, ben kurtardım, ben îcad ettim gibi sözlerle öğünerek yalnızca kendilerine izafe etmeye çalışır, Allah Teâlâ hiç ortak kabûl eder mi?
Hristiyanlar Allah'ı bilmediklerinden şirke kaçmışlar ve îsâ aleyhisselâma (haşa) Allah'ın oğlu, diyerek Hz. Meryem'e hanımlık isnâd etmiş meleklere de kızlarıdır demek suretiyle şirke saplanmışlardır. Bunlar şirkin ta kendisidir. Allah Azze ve Celle cümlemizi muhafaza buyursun ve bu gibi hatâlaça-tr^şmekten dostlarımızı da kurtarsın, âmîn.. ^\
\
b — Kur'ân-ı Kerim'e Sımsıkı Sarılmak:
Allah Teâlâ Hazretlerinin kitabına, yani; Kur'ân-ı Azîmüşşân'a elbirliğiyle sarılıp, mucibi ile amel etmektir. Burada (habl) kelimesi olan ipten muradın, Kur'ân-ı Azî-müşşnn olduğu bildirilmiştir. Bir yere bağlı olan ipe tutunan kişi ipin bağlı olduğu yere kör de olsa nasıl güzelce gidebilirse, Kur'ân-ı Azîmüşşân'a yapışanlar da öylece Hakk'a vâsıl olur ve selâmete ererler. Fakat Kitâbul-lah'a belli bir zümrenin yapışması kâfi gelmediğinden «ey müslümanlar birbîrlerinizden kat'iyyen ayrılmayınız.» emri pek mühim bir emr-i peygamberidir. Herkesin bildiği gibi dağınıklık büyük bir felâkettir. Cemâati düşmanlara yem yapar. Toplu olan iplikler ne kadar ince olsa da, onları koparmak mümkün değildir. Kadınların çoraplarını görmez misiniz? Çocuğun bile koparabileceği ince pek-
36 CENNET YOLLARI
çok ipliğin bir araya gelince nasıl kopması mümkün olmuyorsa toplu olan ipliklerin de —ne kadar ince olursa olsun— insanlar tarafından koparılması mümkün olmaz. İnsan topluluğunun bundan daha kuvvetli olacağı cümlece malumdur. Bir büyük, çocuklarına vasiyet ederken, çubuklar getirtmiş, onları birer birer kırmış, sonra birkaçını bir araya getirip bağlamış, ne kadar uğraşmış ise de, bir türlü kıramamış ve çocuklarına: «İşte evlâdlarım, siz de bu çubuklar gibi birbirinizden ayrılmayınız. Aksi halde bu çubuklar gibi yok olursunuz. Toplu yaşadığınız takdirde ise çok mes'ud olursunuz» demişti. Her halde bundan olsa gerek. Eski Osmanlı sultanlarının tarihte çocuklarını öldürttükleri pek meşhurdur. Sırf ikiliğin doğmasından korkarak oğullarını bile feda etmişlerdir. Bazı tarihçiler bunu kötü zihniyetle yorumlamak gafletine düş-müşlerse de, asıl gaye, birlik, vahdet ve kuvvetin muhafazası olsa gerektir.
c — Müslüman Olan Ulü'l-emr'e ttâat:
Âmir ve idarecilerin emirlerine itaat edip-sözlerini dinlemektir. Bu hükümdardan tutun da, mahalle muhtarına ve kaymakama kadar uzanan zincirleme bir itâ'attır. Yalnız bizler, onların Allah'a isyan yolundaki emirlerini dinlemeyiz. Meselâ; «Namaz kılmayınız, oruç tutmayınız, içki içiniz vs. gibi. Emirlerin günâh olan sözleri dinlenmez. Menedilen ve yapılmaması emredilen şeylerden, dedikodu, çok sorgu-suâl, bir de malları zayi etmekten son derece kaçınmamız tavsiye edilmiştir. Dedikodunun içinde hem GIYBET denilen bir günâh-ı kebîre hem de VAKTİN BOŞ YERE ZAYİ OLMASI vardır ki; en büyük kayıplardan biridir. SORGU-SUAL, ihtiyâcın miktarında olursa ne âlâ. Ekseriya lüzumsuz sorulan sualler ömrün
AYET VE HADtSLERLE CENNET
37
ve vaktin ziyâ'ı demektir. MALIN İSRAFI o da ayrı bir belâ, çünkü «mal canın yongasıdır» derler. Malın ziyâ'ı canın kaybı demektir vesselam.
6 — Ashab ve ensâr-ı kirama hürmet ve bağlılık
îmanın alâmetlerinden birisi de ENSÂR denilen MEDÎNE-İ MÜNEVVERE HALKINI SEVMEKTİR. Çünkü o ehl-i Medine, Peygamber sallallâhü aleyhi ve sel-lem'in, Mekke-i Mükerreme'de tebliğ-i risâlet vazifesini yapmasının müşkül olduğu bir devirde (ba'de'1-îman Me-dîne-i Münevvereye) da'vet etmişler ve Peygamberimizi canla-başla himaye, muhafaza, müdâfaa edeceklerine ve O'na her yardımı yapacaklarına söz vermişlerdi. Hicretten sonra vermiş oldukları bu sözleri bilfiil ifâ ve icra etmişler ve müslümanlığın gelişmesine ve genişlemesine sebeb olmuşlardır. Bu hususta canlarını, mallarını ve başlarını feda etmekten sakınmamış ve kaçınmamışlardır. Hele bizim Eyüp'de yatan Eyüp Sultan Hazretleri hanesini Resûl-i Ekrem'e ikram buyurmuş ve alt katta kendisi kalmış, Resûl-i Ekrem'e elinden gelen her fedakârlığı yapmaktan zerre kadar çekinmemiştir. Bugün memleketimizin medâr-ı iftiharı ve İstanbul'un müslümân halkının da şefâ'atçısı durumundadır. Allah Teâlâ Azze ve Celle'-n in izni ve keremi ile Cenâb-ı Hak bizlere onların kadr ü kıymetlerini bilmek, dâima ziyaretlerine gidip ruhlarına Fatihalar hediye etmek suretiyle onların rûhâniyetlerin-den feyz-yâb olmak şerefini nasîb etsin. Bizler her zaman Medîne-i Münevvere'ye gidip Resûlullah Efendimiz'i zi-
38
CENNET YOLLARI
AYET VE HADİSLERLE CENNET
39
yâret etme devlet ve şerefinden mahrum isek de, Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri bizlere olan lütuf ve inayeti sayesinde bu sultânları bize ihsan buyurmuştur. Zira bunları ziyaret de, Peygamber Efendimizi ziyaret etmek kadar makbul ye memdûhtur. Hatta bazı ecnebi ve ermeni milletine mensup kimselerin bile işlerine giderken Koca Sultânı ziyaret etmeden geçmedikleri rivayet edilmektedir. Binâenaleyh, gerek Eyüp halkının ve gerekse ziyaretçilerin ilk önce Koca Sultânı ziyaret edip, sonra işlerine bakmaları ve hatta ayrılırken de tekrar gidip veda ederek, «Allah'a ısmarladık» demeleri, başta Peygamberimiz olmak üzere. O'nun, bütün ashabın, mü'min ve mü'minelerin ruhlarına hediye göndermeleri iş sahiplerinin hayrına ve işlerinin rast gitmesine sebep olur. Onlardan uzaklarda kalıp bu ziyaretleri yapmaktan rnah- * rûm olanlarınsa; evlerinden veya bulundukları mahalden okuyup ruhlarına hediye etmeleri insanlık ve islâmlık bakımından elzemdir. Hem kendilerine sevap kazandırır ve hem de o büyüklerin dünyevî ve uhrevî iltifatlarına maz-har olmağa sebep olur. Buradaki «ensâra muhabbet» cümlesini yalnızca Ehl-i Medine müslümanlarına muhabbete tahsis etmemelidir. Çünkü «enaâr» kelimesi «yardımcılar» mânâsına gelir. O zaman Hz. Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem'e her kim yardım ederse, onların hepsini sevmek müslümanm boynuna borç oluyor demektir. Ehl-i Mekke olan muhacirleri sevmemek olur mu? Onlar Peygamberimiz için canlarını feda eden bahtiyarlar değil mi? Mekke'lilerin zulümlerine tahammülleri kalmadı, evvelâ Habeşistan'a hicret ettiler. Acaba Habeşistan'ın Mekke'ye ne kadar uzak olduğu hiç hatırımızdan geçmiş midir? Halbuki, o günün vâsıtası çölü ancak yaya olarak geçmekti Denizi kimbilir nasıl geçiyorlardı. Olmadı, tekrar Mek-keye geldiler, oradan da peyderpey Medîne-i Münevve-
re'ye hicret ederek, iki hicret sahibi olmuşlar ve mükâfatım almışlardır. Sonra bütün muharebelerde Resûl-i Ekrem'e canlarını, mallarını feda ederek nasıl yardımcı olmuşlar ve birçokları da şehâdet mertebesine nail olmuşlardır.
Sen hicreti kolay bir şey mi sanıyorsun? Evini, malını, çocuklarım, ailesini, bırakıp da Peygamberin arkasına takılıp terk-i diyar etmek,* bahusus o devirde pek kolay bir şey olmasa gerektir. Binâenaleyh eshâb-ı kiramı bilaistisna toptan sevmek her müslümanm başlıca vazife-lerindendir. Cenâb-ı Hak cümlemize rahmet, şefkat lütfetsin de, onlar hakkında sû-i zandan bizleri muhafaza buyursun.
İslâmiyet teslimiyetten ibarettir. Allah Azze ve Cel-le'ye ve Rasûlüne îman edip, teslim olan kişi, kendi aklını, re'yini, bilgisini bîr tarafa atıp, emirlere tam mânâsı ile itâ'at eden kimsedir. O da, —büyüklerin dedikleri gibi,— bu hususta çok titiz davranarak dili, ve gönlü tutup, elden gelen her hürmet ve saygıyı göstermek gerektir. Aksi davranıştan da son derece sakınmalı ve bu hususta söylenilen veya yazılan şeyleri ne dinlemeli ve ne de okumalıdır. Çünkü okudukça ve mu'ârızlan dinledikçe, sizin ilminizin kâfi gelmeyeceğinden ve o tarafa kaymanızdan korkulur.
Bakınız ikincisi ne kadar şâyân-ı dikkattir. îmânın alâmeti Hubbû'l-ensâr olduğu gibi, münafıklığın alâmeti de, bu muhterem zevata —Ensâr-ı Kirâm'a— buğz etmektir. Yine sen', bazı râfızîlerde ve hattâ bizim tarîkatçıları-mızda'görülen bu gibi ifrata varan tutumdan sakın. Bunlar, hiç bir müslümana yakışmazken, erbâb-ı tarikatın bunlara dil uzatmaları doğrusu çok şaşılacak ve mûeib-i nefret ve hayret bir şeydir. Bahusus Şeyh Efendi olan bu zat-
40 CENNET YOLLARI
ların basiretten ne kadar mahrum olduklarının apaçık alâmetidir. Zavallı dervişler de şeyhlerine uyarak atıp tutmalarına körü-körüne devam ederler. 14Ü0 sene evvel olan bu hâdiseler için târihlere bakıp da hüküm çıkarmak çok yanlış bir harekettir. Bakınız mezhepler 4'dür. Bunlar hep ayrı ayrı kanâ'attadırlar. Fakat hepsi me'cûrdur. Çünkü aklı ietihada o kadar ermiş, içtihadı yanlı$ olsa dahi yine me'cûrdur. Meselâ; eli veya bir yeri kanayan bir adam o hali ile namaz kılarsa, Şafiî mezhebinde caizdir. Fakat îmâm A'zam Ebû Hanife radiyallâhü anlı'a güre caiz değildir. Diğerlerini buna göre kıyâs eyle. Yanlış veya doğru yine sevap alınır. O devirdeki ictihad da böyledir. Bize düşen Ashâb-ı kirama hürmet ve saygıdır, vesselam.
7 — Kanaat ve tpk gönüllülük
AYET VE HADİSLERLE CENNET
41
Ey âdemoğlu, yani; buradaki insanoğlu hitabı insanlık sıfatını taşıyan herkese şâmildir. Saadet ve selâmetin nerede ve nasıl olduğunu onlara duyurmak üzere «Ey insanoğlu» diye söze başlamıştır. -
Haddizatında insanın saadet ve selâmetin nerede olduğunu pek de bilmediği yanlış yollara ve yanlış işlere başvurmakta olduğu daima görülegelen şeylerdendir. Hattâ bazen faydalı diye büyük zararlara, felâketlere de su rüklendiği görülmektedir. Onu ikaz etmek, uyandırmak
elbette büyüklerin vazifeleri arasındadır. Peygamberler bizlere bildirmedikçe bizim çok şeyleri bilmemize imkân yoktur. Ondan dolayı Cenâb-ı Peygamber Efendimiz bizlere ikaz sadedinde buyuruyorlar ki:
«Ey âdemoğlu, senin yanında hacetlerini giderecek yiyecek, içecek, giyecek, oturacak, ihtiyaçlarına kâfi malın, mülkün ve gelirin varken, sana bu ni'metlerin şükrünü ifâ etmek de vazife iken, bunları yapmıyor fakat, daha çok şeyler talep ediyorsun. Halbuki bu fazla ve istediğin her çokluğun senin için faydalı olmayacağını idrâk edemiyorsun.»
Her zaman görmekteyiz ki, zenginlik insanları tuğyana ve azgınlığa sevk etmektedir. Bugün başımıza gelen dertlerin başı da budur. Hak Sübhânehü ve Teâlâ İkrâ' Sûresi'nde bunu açık bir şekilde beyân etmektedir. Bu husus bütün insanlara şâmildir. Sen Avrupa'nın fabrika ve terakkilerine bakıp da, aldanma. Gittikleri ve gidecekleri yere bak. Sonu cehennem olan bir yol ne kadar güzel olursa olsun, sonunda cehenneme götüreceğinden elbette akıllı insanın gideceği yol değildir. Neticesi cennet olan yol ise ne kadar zor olursa olsun, hüküm ona göredir. İnsanın ihtiyâcından fazlasını talep etme~., ömrünü zâyî' etmesi, vakitlerini boşa geçirmesi revâ-yı hak mıdır? Onun için ömrünün ve vakitlerinin kıymetini bil de, kâinatın, varlıkların sahibi, her şeye kadir Allah Azze ve Celle'nin emirlerine sımsıkı yapış ibâdet ve tâatmı hayır ve hasenatını da ifâ ederek Hakk'ın sevdiği ve razı olduğu kullarından olmağa çalış.
Yine ikinci bir nasîhat ve tavsiyesinde:
«Ey insanoğlu ne aza kanaat eder, ne de çokla doyar-
sın».
Hakikat böyle değil mi? İnsan aza kanâat etmediği gi-
42 CENNET YOLLARI
bi, çoğa da kanmıyor. Bu hususta ne hesedler, ne kibirler, ne kavgalar, ne kıyametler kopmaktadır. Sırf bunun için pek çok haram ve gayr-i meşru' yollara girilmekte olduğu herkesçe bilinmektedir. Neticesi ise cehennemdir. Binâenaleyh sonu küfür ve cehennem olan yolun ne kıymeti var. Onun için elindekilerle kanaat ederek cennetin yolunu tutmağa bak. Kişiye lâzım olan budur.
«Ey âdemoğlu, cesedin, afiyette, sıhhatin yerinde, elem ve kederden salim, mesleğinde ve işinde emniyet üzere isen ve o gUn geçinecek kadar nafakadan da varsa, insanları helake sürükleyen dünyâya asla iltifat etme». Zira insanoğlunun aşağı-yukarı 300 kadar mafsalı ve kemiklerinin birleştiği nokta vardır. İnsanlar bu ekler sayesinde istediği gibi hareket etme imkânını bulur. Bu büyük ni'metin şükrünü ifa etmek için 2 yol vardır. Hali vakti yerinde olan zenginlerin her gün, her parçası için bir sadaka vermesi gerekir. Fakat herkesin bunu yapması kolay olamayacağından, güzel bir söz söylemek de sadaka yerine geçer. Herhangi bir hususta rnüslüman kardeşine yardım, yine sadakadır. Susayan bir kimseye verilen bir yudum su, insanlara ezâ veren şeyleri yoldan kaldırmak da, sadaka yerine geçeceği gibi, nafile olarak kılacağı namazın da sadaka yerine geçeceği bildirilmektedir.
Netice şudur ki: «kanâat, tükenmez bir hazinedir.». Dünyâ ve âhiret rahatlığının başıdır. Kanaatsizlik ve aç gözlülük bir felâkettir ki, ne insanın kendisinde, ne de bulunduğu cemiyette huzur ve âsâyiş bırakmaz. Bir insanın normal kilodan mütemadiyen yükselmesi, tabîi iyiye alâmet değildir. Belki ilk zamanlar bu anlaşılmazsa da, bir müddet sonra foyası meydana çıkar. Çeşitli ıztıraplar, dertler, ağrılar, sancılar derken nihayet doktorların elinde oyuncak haline gelir. O da bıkar canından. Vücûdun
AYET VE HADİSLERLE CENNET
43
şişmanlığı ve fazla kilolar ne kadar zararlı ise; şükrü edâ edilmeyen, haram ve günahlardan kaçınılmayan servet de böyledir. Paranın helâl olması, ibâdetlere halel, noksanlık ve eksiklik vermemesi, kimseyi mutazarrır etmemek, incitmemek ve kimsenin hakkına tecâvüz etmemek de şarttır. Haramlardan ve günah yoHardan kazanılan paraların, yol kesen eşkiyânın alıp, kazandıkları paradan farkı nedir? Birisi silâh kuvveti ve gücü ile kazanır. Öteki adamın silâhı falan yoktur. Faiz, içki satmak, kumar oynamak veya oynatmak ve bunlara benzer şeylerle kazanılan paraların, zararın dışında hiç bir faydası yoktur.
Onun için en iyi yol kanâat yoludur. Kanâat helâlinden olmak şar tiyle büyük işleri yapmağa asla mâni değildir. Yeter ki, kimsenin hakkına tecâvüz edilmemeli, zengin olunca şımararak tuğyana, günahlara ve israflara da-hnmamah ve kibirlenerek kendini beğenmek gibi durumlar olmamalıdır.
8 — Şirkten uzak gerçek tevhid
i_«; «»L 3ş£>_ "i ekil ^A bu j* «ol
Buhârî ile Müslim'in Ebû Zer-i Ğıffârî Hazretlerinden müttefikan rivayet buyurdukları bu hadîs-i şerifte Kelinıe-i Tevhîd'in kadr ü kıymet ve azameti bildirilmektedir. Cibril aleyhisselâm'ın Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem'e haber verdiği bu hadîs-i şerifte ümmet-i Mu-hammed'e pek büyük müjdeler bulunmaktadır. Hz. Allah Azze ve Celle nihayetsiz, bitme-tükenme bilmeyen
AYET VE HADİSLERLE CENNET
44
CENNET YOLLARI
45
rahmetin bir eseri ile fena ve çirkin olan şirk günalundan rnüberrâ olarak dâr-ı âhirete göçen her mü'min ve rau-vahhidin cennete gireceğinin pek açık bir dille belirtildiğini duyunca Peygamber Efendimiz:
«Zina ve hırsızlık yapan o günahkârlar da mı cennete girecek?» diye taaccüple sormuş. O da:
«Evet zina ve hırsızlık yapsalar yine cennete gireceklerdir.» buyurmuştur.
9 — Tevbe ve Allah'a rucu
Biz bundan anlıyoruz ki, rahmet-i İlâhiye namütenahidir, îman ne büyük bir devlet ve ni'mettir ki, günahları dolayısiyle sahibi bir miktar cezalanmış olsa da, yine cennete girecektir, günahkâr mü'min, kâfirler gibi ebedî olarak cehennemde bırakılmayacaktır. Zina ve hırsızlık günâh-ı kebâirdendir. Tevbe etmekle afv olunacağından şüphemiz yoktur. Çünkü «Erhamürrâhimîn» olan Allah Teâlâ tevbekâr kullarını çok sevmektedir. Hattâ tevbekâr olanların hiç günâh işlememiş gibi oldukları da malûmdur. Ancak tevbenin şartlarına uymak ve bir daha o günâhı irtikâb etmemek lâzımdır. Bazıları tevbenin şartı altıdır demişlerse de,-tevbe-i nasûh ile tevbe edip, hak sahipleri ile helâllaşmak ve bir daha o günâhı işlememek gerektir. Ma'lûmdur ki, insan çok âciz bir mahlûkdur. Bazen nefsine bazen de şeytana uyarak ve hiç de istemediği bu gibi hatalara düşebilir. Sonra da «Ah ben ne yaptım, müs-lümanlıktan çıktım...» diye delice işler yapar. İşte bu zavallıların imdadına yetişip:
«Ey kulum, senin Rabbin, Gafur, Rahim ve Kerîm olan atası ve ihsanı bol, bir Allah'tır. Şeriki ve nazîri olma-
dığı gibi kimseden de korkusu yoktur. Sen tevbe edince hemen imdadına yetişip afveder. Dilediğim hiç azap etmeden de Cennetine kor. Allah Azze ve Celle'nin Esmâ-i Hüsnâsı vardır. îmân eden kulunu, yaptığı günahlardan nâşi hemen cehenneme atmaz.» Baksanıza bir insan günâh işleyince meleklerine: «Hemen yazmayın» diyerek bazen 3, bazen 6 saat beklemelerini emretmiştir. Şayet o arada tevbe edip yaptıklarına pişman olacak olurlarsa günâhı bile yazılmaz.
Bu hadis'in Cami'ü-sağir'deki diğer bir rivayetinde şarap içenin de zina ve sirkat edenler gibi cennete gireceği bildirilmiştir. Gerek zina ve sirkat eden, gerekse şarap içenlerin cennete girecekleri ne demek!.. Demek ki ehi-i îmândan her ne kadar büyük günâh işlemişler varsa; küfür ve şirkten maada bütün günahları afvolunacak. Ce-nâb-ı Hak isterse azap eder, isterse etmez. Mülkünde tasarruf kendine aittir. Kimse işine karışamaz. Binâenaleyh ehl-i isyan, yani; —günahkârlar— Hak'tan ümidini kes-memelidir. Hattâ ölmeden biraz önce îmân eden kâfiri bile cennete koyunca, ömrü boyunca İslâm üzere yaşamış ve beşeriyet iktizasıyla bazı giiıahlara düşmüş mü'min ve muvahhidler Cenâb-ı Hak'tan asla ümidini kesmemeli ve hemen her gün, sabah ve akşam istiğfara devam etmelidir. Hele Seyyidü'l-istiğfârı her gün, sabah ve akşam üçer kere okumayı da unutmamalıdır. İnsan hiç günâh işlemese de çok kere gaflete düştüğü vâkidir. Gaflet ise, en büyük günâhtır. Bir hadis-i şerifte Cibrîl-i Emîn, Peygamberimize gelip şöyle demiştir. (Câmi'üs-sağîr, 89).
«Yâ Muhammed, istediğin* gibi yaşa, hürriyetin elindedir, kimsenin sana bir şey demeğe hakkı yoktur. Fakat iyi bilmek gerektir ki: her gelen, gidecektir. Her canlı ölecektir. (Binâenaleyh sen de öleceksin). Hayatını ona gö-
46 CENNET YOLLARI
re tanzim et. Zira ölümden sonra âhiret günü, mes'ûliyet, sorgu ve hesap günü, cczâ ve mükâfat günü vardır. Banları kat'iyyen unutma.»
Bu va'z u nasihat şüphesiz bizleredir. Resûl-i Ekrem zaten tebliğ ile memur olduğu, aynı zamanda himâye-i ilâhiyede bulunduğu ve O'nun hayatı da hepimize örnek olduğundan, bu emir doğrudan doğruya "bizlere âit olsa gerektir.
İkinci cümle ise; daha çok dikkate şayandır:
«İstediğini istediğin gibi sev. Amma iyi bil ki, o sevdiğinden de ayrılacaksın.» Binâenaleyh öyle bir zâtı sev ki, ondan ayrılmak kolay olmasın. O da şüphesiz Cenâb-ı Hakk'ı sevmek ve onun zikrine devam etmektir. Hayât-ı dünyâ ve dünyâdakiler hep misafirdir. Misafir iae yolcudur. Bu da bize bir ikazdır. Nefis terbiyesi gerektir. Her istediğine gönül verip saplanmak doğru değildir. Çünkü hem Ölüm var, hem ayrılık. Öyle ise; senden ayrılmayacak ve seni kurtaracak olan zikre, tefekküre ve ibâdete devam eyle. Kur'ân'dan ve Kur'ân yolundan ayrılma. Cen -net ve cehennem olmasa bile, bias, düşen doğruluk, sadâkat ve Hakk'a kulluktur. Gücü kuvveti yeten herkesin istediği gibi yaşaması caiz değildir. İnsanın verilen ni'met-îerin kadrini bilip şükretmesi ve isyandan sakınması lâzımdır. Sevilmesi gereken tek şey, her ni'mett veren ve bizleri halkeden Allah Teâlâ Hazretleri'dir. Eğer insan, insan ise, sevdiğine karşı kusur etmemeğe çalışır. Allah'ın afvı bol diyerek isyan vadilerinde dolaşmak ehl-i imân ve İslâm'a hiç de yakışan bir şey değildir. Zira 3. cümlede, yaptığımız iyi ve kötü amellere göre mükâfat veya mücâzât olunacağımız bildirilmelidir ki, bunu unutmamak ve ona göre hareket etmek vazifemizdir. însanm şe-
AYET VE HADİSLERLE CENNET
47
refi ve yüksekliği; gece namazlarım ve teheccüdü kılmakla, izzeti de. insanlardan müstağni olmakladır. Kanâ'atta ise izzet ve hürriyet vardır.
a — Günâhlardan ve Özellikle İçkiden Uzak Durmak:
Ç :'JLÜ 'Sij^
Bir önceki hadîs-i şerifin izahı yapılırken, şirk ve küfürden maada bütün günahkârların cennete gireceği açıklanmıştı. Şimdi ise; bu hadîs-i şerifte içkinin ne kadar fena ve muzır olduğu belirtilmiş sâdece içene lanet edilmekle kalmamış, üzümün suyunu sıkana, sıktırana, içene, taşıyana, taşıyana yardım edene, kaldırana, satın alana, satana ve o şarabı içene, verene ve içmek için isteyene de şâmil olmak üzere hepsi birden tel'in edilmiştir. Bugün bazı insanların buna delicesine müptelâ oldukları görülegel-mektedîr. Tabiî bu dertler de diğer hastalıklar gibi, bîr dert ve bir iptilâdır. Buna müptelâ olanları Allah kurtarsın demekten başka çâremiz yoktur. Zira bugün bilgin sayılan insanlar arasında bile buna müptelâ olanlar bulunmaktadır. Daha korkuncu, bunun zararını bilen doktorlarımızın arasında da maalesef müptelâları vardır. Bizim için bu fayda ve zararların hiç kıymeti yoktur. Asıl mühim mesele bunu yasaklayanın Allah Teâlâ Hazretleri olmasıdır. Korkmak lâzım gelirse, cehennemden değil, asıl cehennemi yaratan Allah Teâlâ'dan korkmak gerektir.
4g CENNET YOLLARI
Cennet, mükâfat evi; cehennem de ceza evidir. Amma ikisi de mahlûktur. Ateşin yakması Allah Teâlâ'mn izniyle-dir. Eğer ateş muhakkak yakan bir şey olsaydı, İbrahim aleyhisselâm'ı yakması lâzım gelirdi. Halbuki hiç de öyle olmadı. Hakk'ıri emri ile bir anda «berd ü selâm» oluverdi. Binâenaleyh insana yakışan mahlûkdan değil, Hâ-lık'dan korkmaktır. Hapishaneler de bir ceza evidir. İnsan oraya girmemek için dâima tedbirli davranır. Buradaki kanunlar, beşerin yaptığı bir kanun olduğu halde, insan onlara karşı dâima saygılı olmayı vazîfe bilir ve kanunlara muhalif hareketlerden kaçınır. Varlıkların ve kâinatın sahibi, bütün mevcudatı yaratan ve kâinatı gayet ahenkli bir nizâm içinde yürüten, insana görme, duyma, konuşma ve koklama hissi, idrâk, zekâ, akıl, fikir gibi sayısız ni'metler veren Hak Sübhânehû ve Teâlâ yine kulunun faydası ve kendi sıhhati, içindeki nurun muhafazası için içkiyi haram kılmış, hem içmesini hem satmasını, hem almasını, hem de parasını yemenin haram olduğunu belirtmiştir. Bu haramla beslenen vücûdlar tabiatı ile Hakk'a yönelemezler. Bir vücûd ki, haramla beslenir, ateşte yanmak onun için daha evlâdır. İçkinin maddî zararları o kadar mühim değildir. Şu hastalık, bu hastalık, nihayet ölüm. O da temizliktir. Dünyânın felâketlerinden kurtulmuş olur.
Asıl felâket: akıl bir nür-ı ma'nevîdir. İyi-kötü. be-yaz-kara, hak-batıl, bu nûr ile farkedilir. Şimdi o insan ki, hak ile bâtılı farkedemeyecek bir dereceye gelmiş, iyi ile fenayı, beyaz ile karayı ayıramıyorsa, artık nasıl ona insan diyeceğiz. İşte asıl büyük felâket, insanı insanlık mertebesinden hayvanlık mertebesine düşüren o nursuz-luktur. O nûr ki, insan onun sayesinde Allah'ım bilir. Ve O'na uyar. Gözler o nûr sayesinde görür. Kulaklar da o nûr sayesinde işitir. O nûr söner veya kararırsa, o göz hayvan-
AYET VE HADİSLERLE CENNET
49
daki göz gibi olur. Basardan değil, basiretten mahrum kalır. Eşref-i Rûmî Hazretleri ne güzel söylemiş:
«Bir göz ki, olmaya ibret nazarında, Şol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde.»
aa — İçki Mü'minin Keskin Ferasetini Köreltir:
İbret ancak basiretle olur. Yani; basîret-i ma'neviye-. si olmayan göz, sahibinin düşmanıdır. Çünkü o nuru Ce-nâb-ı Hak bize ihsan etmiştir. Dış taraf gözümüzle, iç taraf basiretle görülür, okunur, bilinir. O, sizin teybiniz, televizyonunuz. Eğer işlemiyorsa neye yarar. Ma'nevîyat-tan mahrum gönül, göz, akıl ve kulaklar hep işlemeyen saat, makine, teyp, televizyon gibi dışı güzel, fakat asıl olan iç kısmı bozuk, ceryan gitmiyor. Ceryanın adı «elektrik», Arapçası «nûr»'dur. Türkçesi ışık desek değil, aydınlık desek değil. Bizim can makinesini çalıştıran nûr, rûh... Bu olmayınca insan, işe yaramayan, çöplüklere atılmış bir makine parçası gibidir. Sakm darılma. Bak nasıl çalışıyoruz. Hele şu Avrupalıları, dinsiz kavım ve komünistleri görmüyor musun? Nasıl harıl harıl çalışıyorlar? Şimdi sen kalktın bizi cansız bir insana benzettin.
Aziz kardeşim! Sen zaman zaman bazı rü'yâlar gör-müşsündür. Senin rü'yâda gördüğün, yatakta uyuduğun bu ceset mi, yoksa senin bir timsâlin mi? Bak, eti-kemiği de yok. Bir anda her tarafı dolaşabiliyor. Bazan göklerde uçuyor. Bazan da denizleri aşıyor. Halbuki insanlık o da değildir. Asıl olan rûh bir nurdur ki, bizim onu tarife gücümüz yetmez. İşte o nür sayesinde insan insandır. O nurun temizliği ve saflığı muhafaza edilebildiği takdirde insandan pek büyük ve pek çok hârikalar zuhur eder. Pey-
F. 4
50 CENNET YOLLARI
gamberlerden zuhur eden mu'cizeler, evliyadan zuhur eden kerametler, hep bu nûr'un temizliği sayesindedir. Bu nur vücûdumuzda iki kısım olarak tezahür eder. Birisi dış kısmının hayatiyeti, yaşaması, görmesi, yemesi, içmesi ve işitmesini sağlar. Bu nûr kesilince hayat sona erer. Bu nûr'un asıl olan kısmı da iç nûr'dur. İkisinin birleşmesiyle kemâl-i insaniyet insanda zuhur eder. Birisiyle beden çalışır. Her canlının çalıştığı gibi. Bizim muradımız bu değildir. Biz mümlâz bir mahlûkuz. Hayvanlar gibi gayesi ve neticesini bilmeden çalışmağa gelmedik. Bizim Hâhk'ı-mıza karşı bir kulluk borcumuz var, bu kulluğu yapabilmek için bu âleme gelmiş bulunuyoruz. Asıl vazifemiz kulluktur. Onu bırakıp hayvanlar gibi çalışıp, toprağa gömülmek ve yok olmak hiç değildir. Aksi halde bu hay'ata çok acımak, hem de çok ağlamak lâzım. Zira mühim olan insanlık gitmiş. Onun yerine insandan gayri mahlûkların yaşama» gibi bir hayat gelmiştir. Belki onlardan daha da aşağı bir mertebeye düşüldüğü «Belhiim edall» âyet-i ce-lîlesi ile açıklanmıştır.
İkinci nûr, iç âlemin nurudur ki, insanı insan yapan budur. Bunu bıraktığımız takdirde: Gözü var, lâkın görmez; kulağı var amma duymaz, kafası var amma düşünmez bir hâle geliriz. Onun için, insanın ruhunu kirleten ve nurunu karartan her şey günâhtır, haramdır. İçki bunlardan birisidir. İçkinin insanın muvakkat bir zaman için olsa da aklım giderdiği ve çileden çıkardığı ma'lûmdur. İşte bu haram ve günahlar ruhumuzu kirletip, nurumuzu karartacak olduğundan yasak edilmiştir. Bir de içki içmediği halde dünyâya olan meyil ve muhabbeti sebebiyle öyle sarhoş olanlar var ki tarifi mümkün değildir. Bütün meşgalesi, aklı-fikri, işi-gücü bu fâni dünyâyı ele geçirmek için çalışma sarhoşluğudur. Bu da içki sarhoşundan aşağı değildir. Kendisinde İslâm'ın istediği insanlık
AYET VE HADİSLERLE CENNET
51
bulunmaz. Binâenaleyh insanı sarhoş eden her şey haramdır.
bb — İçkinin Haram Kılınışının Hikmetleri:
Bu iki hadîs~i şerif bize anlatıyor ki, her ne ad altında olursa olsun ve yapılırsa yapılsın, sarhoşluk veren her şey şarap gibi haramdır. Şarabın haram olmasının sebeb-lerinden birisi, insanın şuuruna sahip olamaması ve söylediklerinin nereye varacağını bilememesi ve hattâ saçma sapan konuşmasıdır. Her nev'i sarhoşluğun sonu böyledir. Bununla beraber içki her fenalığın başı ve anahtarıdır. Bizim doktorumuz diyor ki, ne kadar azdan başlanırsa başlansın içki insanı mutlaktı Mr gün ayyaş hâline getirir. Artık önüne geçilmez bir hâl alır. Her şeye de böyle, azdan başlanır. Bu kadarcığı zarar vermez, kuvvet verir; iştihâya sebep olur diye bazı aileler maalesef buna müptelâ olmuşlardır. Sonunda vücût bu az içkiye alışır. Artıra artıra nihayet tam bir ayyaş haline gelir, etrafa rezîl olur. Bundan ev halkının ve komşuların da mutazarrır olacakları tabiîdir. Hele bugünkü apartman dâireleri bir felâket yuvası hâline gelmiştir. Bu hususta ne kadar fe-nâhk varsa toplamışlar, bir odaya kapamışlar, kapısının anahtarı da içki olmuş. Binâenaleyh bir kere içki içtin mi artık arkasından her felâket beklenir. Nihayeti ya hapishane, ya da mezardır. Onun için pek muhterem kardeşim
52 CENNET YOLLARI
sen bu içkiye sakın alışma. Milyonlarca sarı altın verseler damlasını ağzına alma. Bu hususta Kur'ân-ı Azîmüş-şân âyetlerinin tercümesini Elmalı'lı Küçük Hamdi Eîen-di'nin Tefsîr'inden (*) ve Konya'lı Vehbi Efendi'nin «Ah-kâm-ı Kur'âniye» sinden tekrar tekrar iyi oku. Çünkü tekrarda çok fayda vardır. Yukarıda da arzettiğim gibi, fayda veya zarar ayrı şey. Asıl olan Allah Teâlâ ve Tekad-des Hazretlerinin yasaklarına saygı ve ri'âyetür. İçki ister baştan başa fayda ve şifâ isterse bütün dertlere derman olsun. Ne olursa olsun, hiç birisi kulağımıza girmez. Zira Hâlık-ı Kâinat olan Allah Teâlâ'dan daha mı iyi biliyoruz? Madem ki, yasak demiş, artık akan sular durur. Müslüman olan başka bir şey aramaz. Neden harammış? diyemez. Elbette, akıl bunu icâb ettirir.
Şimdi bize birisi, akıllı kim? diye sorsa, bizim vereceğimiz cevap şu olacak ve herkes de böyle diyecektir. Filân zengin adamda ne akü var, ne akıl. Denizde gemileri, havada uçakları, şu kadar fabrikası ve günlük geliri var. Mâiyyetinde de şu kadar adam çalışıyor, çoluğu çocuğu hepsi şâhâne yaşıyorlar. Hepsinin altında lüks otomobiller, şoförler, alıcılar, hizmetkârlar, âdeta eski zamanın sultanları gibi... Bu adamdan daha akilli kim olabilir? Bu bizim ölçümüz. Her zaman yanlış ölçer. Ayarı sık sık bozulur. Bir de hiç bozulmayan Peygamber Efendimizin ölçüsüne bakalım. Bak, o ne diyor:
«Akıllı insan odur ki, Rabb'ine itaat eder». Yani; akıllı adam Allah'ına itaat, câhil ise Allah Teâlâ'ya isyan eden i kimse olduğundan, böyle benzetme yapılmıştır. Bu islâ- İ mî bir görüştür, doğrusu da budur. Bugün dünyâda gör-»
AYET VE HADİSLERLE CENNET
53
«Hak Dini, Kur'ân Dili» adlı tefsirdir.
düğümüz terakki ve icatların; bizim murâd ettiğimiz bu akılla hiç alâkası yoktur. Buna dünyâ aklı derler. Dindarda da, dinsizde de olur. Bizim murâd ettiğimiz akıl dünyânın gerisine, arkasına, sonuna bakar. Ve varlıkların sahibi Allah Teâlâ'yı bilmeyi ve O'na kulluk etmeyi, ve emrinden dışarı çıkmamağa çalışmayı öğretir. Öyleyse Rabb'ine itaat et ki, sana akıllı desinler. O'na isyan etme ki, sonra sana câhil derler. İşte bu bize yeter. Bugün hârikalar îcad eden kimselerin çoğu, hemen hepsi gâvurlardır. Bunların aklı sâdece dünyâ işlerine ermektedir. Bu yüzden hâlâ putlarına tapmakta ve Allah Teâlâ'ya, İsa'yı oğul melekleri de kızları diyerek pek münasebetsiz şeyleri isnâd etmektedirler. Eğer bizim murâd ettiğimiz akıldan onlarda bir parça olsa, bu hezeyanı, bu iftirayı ve bu şirki yapmaz, hemen İslâm'a dönerlerdi. Demek ki, bunların bizim kasdettiğimiz akıldan mahrum oldukları besbelli oldu. İsyan vadilerinde gezenler ehl-i îman indinde câhildirler. Ebu'd-Derdâ (r.a.) Hazretlerine hitaben: «Aklını ziyâde eyle ki, Rabb'ına yakınlığın da ziyâde olsun». denilince.
— Aklımı nasıl ziyâde edebilirim, demiş. Cevaben:
«Gazab-ı ilâhiyi mûcib olan, günahlardan sakın ve fe-râiz-i ilâhiyeyi ifâ et. O zaman akıllı olursun. (Yani; aklın her an artar.) Sonra nafile ibâdeti çoğalt kî, dünyâ aklın artsın. Böylece Rabb'ine kurbiyet ve izzetin de artsın.»
Onun için İmâm Gazali diyor ki:
«Allah katında en büyük domuzlar, O'na isyan edenlerdir.»
Ehî-i dünyânın bunlara gösterdiği tazim ve hürmete kulak asma. Çünkü onlar hüsran ve ziyandadırlar. Haddizatında akıl insanı Allah Azze ve Celle'ye itâata şevke-
54
CENNET YOLLARI
AYET VE HADİSLERLE CENNET
der. Hak Sübhânehû ve Teâlâ'ya muhalefet, aklın nurunu söndürür. Aklı ifsâd eder. Zira mâ'sîyet zulmettir. Akıl da nurdur. Tabiatıyle günahlar ve isyanlar aklı elbette ifsâd edecektir. Onun için aklı başında olan hiç kimse Allah Azze ve Çelle'ye isyan edemez. Mutlaka aklı gider, sonra da günâhları işler. Bakarsın sonra da pişman olur. Zira akıl her fenalık, kötülük, günah ve isyandan sahibini men'eder. Allah Azze ve Celle'nin azametini, her şeyi gördüğü ve bildiğini bilir ve bir de verdiği ni'metleri gözünün önüne getirir. «Bunlar sana ayıp hiç yakışmaz Allah'tan kork ve utan» diye meneder. Bundan dolayı zina, içki ve sirkat gibi çirkin şeyler îmanla asla kâbil-i te'lif değildir. Yani; ehl-i îman bunları asla yapamaz. Hadîs-i şerifte mü'min bir kişinin bunların hiç birisini yapamayacağı pek aşikâr olarak belirtilmiştir.
cc — İçki Bütün Kötülüklerin Kaynağıdır:
i «J
Şarap (ne kadar habis, fena ve kötü şeyler varsa), bütün kötülüklerin anasıdır. Her kim onu içerse Allah Azze ve Celle onun tam 40 günlük namazını kabul buyurmaz. Ve eğer, içinde içkiden bir zerre varken ölecek olursa, câ-hiliyet ölümü üzere ölür.
Yani, câhiliyye devrindeki insanlar nasıl öldü ise, o da öyle ölür. Dinsizler devrinde olan bedbaht insanlar gibi dinsiz olarak ölür. Amma altındaki hadîs-i şerif pek acıdır. O câhiliyet devrinde, dinsiz olarak ölenlerin arasında çok temiz ve namuslu kimselerin bulunabileceği dü-
55
şünülürse de, buradaki teşbih çok acıdır. Zira kişinin anası, teyzesi ve halası ile münâsebette bulunması gibi bir-şey hiç bir dinde ve belki hiç bir millette tasavvur olunamaz. Binâenaleyh sarhoşluk ne kadar fena bir hal ki, böyle bir kötülüğe cesaret eden kişinin hâli serseri bir kişinin hâline benzetilmiş ve sarhoşluğun ne kadar kötü bir şey olduğu açıklanmıştır. Bakınız başka bir hadîs'te ise;
ir*
«Men zenâ harece mine'1-îmân» demekle, îmanı oldukça mü'min ve muvahhid bir kimsenin bu günâhları ir-tikâb etmesine imkân yoktur. İrtikâba teşebbüs ederse, derhal ondan, sırtımızdan gömleğin çıktığı gibi îmân çıkar. Sonra içki içen kimse müşrik bir kimseye benzetilmiştir. Bir de içip sarhoş olursa; 40 günlük namazı kabul olunmaz. Damarlarında içkiden bir zerre bulunduğu halde ölecek olursa câhiliye ölümü üzerine ölür. Bir de içkinin zararı hemen kendi nefsinde kalmaz. Belki âmmeye şâmildir. İçki tek başına içilmez. Yanında çalgı ve çalgıcılar da bulunacağından, bunları irtikâb eden ehl-i fısk, yer sarsıntılarına, insanların simalarının, ahlâk ve hareketlerinin değişmesine ve bir de «kazf» denilen iftiranın atılmasına sebeb olur. Gökten taş yağar, toprak kaymaları, mezardan çıkmalar olur. Uçaklar düşer. Lakin bu günün insanı bunlara birer kulp takarak işi yer göçmesi, maden patlaması gibi sebeblere bağlayarak işin içinden çıkmağa bakarlar. Halbuki bunların başlıca sebepleri hep isyandır. Sakın deme ki, niçin kâfirlere bir şey olmuyor da hep bize. mi? Pek âlâ sırası gelince onlara da oluyor Sen de dinsizlere karışıp böyle şey olmaz deme ve kendini de yak-
56
CENNET YOLLARI
ma. Sen Allah'ın ve Resulünün dediğine bak. Bu içki iyi bir şey olmuş olsa; içeni ne için dövmeli, nihayet niçin ol-dürmeli? 20'den fazla râvînin rivayet ettiği, içlerinde İmâm Müslim radıyallahü anh'm de bulunduğu hadîs-i şerifte;
»ti jjU yâi>
âl*
«Şarap içeni üç kere dövünüz» Islah olmaz, 4. cü defa da içerse, —İmâm Mâlik, radıyallahü anh'e göre— katli lâzım denmiştir.» Başka günahkârların değil de, zina ve içki içenlere kati cezasının lâyık görülmesi, herhalde zararının büyüklüğüne delâlet eder. Diğer müslümanları korumak için bir tedbîrdir. Çünkü; içki bütün günâhların, fenalıkların başıdır. Ona bir kere ahşan kimseden, her fenalık beklenebilir. Vaktiyle bir zât şehir dışındaki bir savma'a da —ki, hristiyanların ibâdet ve riyazet için girdikleri yerlerdir.— yaşarmış. Bir gün şeytân misafir kıyafetinde bu zat'a misafir olmuş. Ev sahibi buna ikram için yemekler vermiş, fakat misafirliği süresince üç gün hiç bir şey yeyip içmemiş. Ev sahibi:
— Sen nasıl bir kimsesin ki, böyle yeyip içmeden yaşıyorsun? diye sormuş. Şeytan bunu kandırmak için:
— Ben bir günâh işledim, sonra da tevbe ettim. Allah Teâlâ da benden yemek ihtiyacını kaldırdı deyince; bu âbid hemen:
— Aman bana da öğret, ben de bu yemek-içınek külfetinden kurtulayım, demiş.
Şeytan cevaben: .
AYET VE HADİSLERLE CENNET
57
— Ya içki içmek, ya zina etmek, ya da bir adam öldürmek lâzımdır, demiş.
Zavallı âbid düşünmüş taşınmış, bir kere, adam öldürmek olmaz. Zina, o hiç olmaz. İçki, eh biraz içer, sonra da tevbe ederim. En kolayı bu diyerek içkiyi içmiş. Şeytân o arada kızı hasta olan devrin pâdişâhına giderek «falan yerde bir âbid var nefesi pek iyi, inşaallah orada kızınız iyi olur» diye padişahı kandırmış. Hemen kızı bir arabaya koyup, âbidin evine getirmişler. Âbid sarhoşluk hâli ile kıza tasallut edip zina da yapmış. Ayıhnca yaptığına pişman olmuş. Yaptığını pâdişâh duymasın diye düşünürken şeytân gelip «onu öldürüp gömmekten başka çâren yok, ararlarsa biz gönderdik deriz» demiş. Bunun üzerine o zavallı âbidceğiz kati fiilini de işlemiş. Neticede kızin katili öğrenilmiş ve gömdüğü yerden cesedi çıkarılarak bu âbidin katline ferman verilmiş. Bakınız, bir içki, hem zinaya, hem katle sebeb olmuş. Nihayet kendinin katline ve yok olmasına vesile olmuş ve nihayet îmanını da şeytân elinden almış, canı cehenneme gitmiştir. Onun için, içki bütün fenalıkların başıdır. En fenası îma nm elden gitmesine sebep olur. Bij kaç saatlik geçici bir zevk için hiç bu cinayetler işlenir mi? İşte insanın aklı burada duruyor. Bu nasıl müslümanhk ve dindarlıktır ki, Allah Azze ve Celîe'nin yasak ettiği içkiye müptelâ olunur. Paralarım zayi, çocuklarım perîşan, hayâtını da ifna eder. Genç yaşlarında çeşitli hastalıklara tutulup, nihayet ölüme doğru gider. Allah Azze ve Celîe' bütün beşeriyeti bâ-husûs ümmet-i Muhammedi bu gibi hallerden muhafaza buyursun. Ne güzel, çeşitli ni'metler, şerbetler, ayranlar, meyve sulan, hem şıhhata faydalı hem günâhı, kimseye de zararı yok. Aklı başında olan bir kimse sarhoşluğun son deminde kendinden geçer, ne yaptığım bilmez. Ölü gibi uyur. Kusar, etrafı (berbat eder. Aman yârabbî, ne felâ-
50 CENNET YOLLARI
ket. Bunun sevilecek yanı var mı? Akl-ı selim bunu hiç bir zaman kabul etmeyeceği gibi, müslünıanlık bunu hiç bir zaman kabul etmez. Bakınız Cibril aleyhisselâm vâsıtasıy-le Peygamberimize şöyle buyrulmuştur:
«Ya Muhamıned, istediğin gibi yaşa, fakat iyi bil ki, sonra öleceksin. Hayatını, yaşamını ona göre tanzim et. Çünkü neticede ölümle baş başa kalacaksın. Sonraki pişmanlıkların fayda vermeyeceğini de bilirsin.
İkincisi; istediğini istediğin gibi sev, lâkin iyi bil ki, her sevdiğinden ayrılacaksın. Binâenaleyh öyle bir Zât-ı Ecelle ü A'lâ'yı sev ki, sevdikçe ayrılmak değil, belki ona yaklaşasm. Hem neyi seversen sev, o sevdiğini yaratan Al-lah'dır. Yine dön de Allah'ını sev. Fayda ancak O'nda var. Üçüncüsü; istediğin her türlü fenalığı işlemekte serbestsin. Amma iyi bilki, her yaptığının cezasını göreceksin. İyi işler için mükâfat; kötü ve fena işler için de azap göreceksin. Yani; hayatının her halinden mes'uisün.» Buna göre davranmak mecburiyetindeyiz vesselam. ,
Diğer bir hadîs-i şerifte ise:
ÂYET VE HADİSLERLE CENNET
59
«Benden sonra ümmetim şarabı, ismini değiştirerek içecekler. Buna da ümerâları yardımcı olacaktır.» Bu hadîste beyân buyrulan hikmet tam mânâsı ile tecellî etmiş demektir. Fabrikalara verilen üzümlere çok yazık demek-den doğrusu kendimizi alamıyoruz. Çünkü; bu günâh olmakla birlikte, Hakk'a karşı da açık bir isyandır. Sonra cezası ağır olur. Vaktinde yağmur yağmaması veya bir-
deri fazlaca yağıp, ekinleri, mahsûlleri yok etmesi, zelzeleler, yer sarsıntıları, dikkat ederseniz, hep isyanların akabinde olmaktadır. Bizim tabiat bilginleri bunu inkâr edip subebini yer altındaki, patlamalara, çatlamalara göçmelere hamlederler. Biz de deriz ki, bütün eşyada tasarruf Allah Teâlâ'nındır. O'nun izni olmadan kâinatta hiç bir şey olamaz. Sellere bakıp dar hüküm vermek doğru değildir. Selleri de halk eden yine Ilakk Azze ve Celle hazretleridir vesselam.
dd — İçkinin Getirdiği Felâketler:
«Küllü müskirin hamrün vema eskere kesîruhû fe ka-lîluhû haramün» emr-i Peygamberîsi mucibince, bunun zerresi de haramdır. Buna göre sigara da haramdır. Çünkü; birbiri ardından içildiği zaman, onun çoğu kimseleri sarhoş ettiği görülmektedir. Sarhoş etmese de, onun pis kokusu kâfi değil mi? Bugün fen paranın zararlı olduğunu apaçık ilân ederken, bunu içen doktorlara ne demek lâzım bilemem?.
Aşağıdaki hadîs-i şerifte şöyle buyrulmaktadır:
i I ili j
?~i? <y?
«Kul içki içmediği müddetçe, dîninde gayet geniş, rahat olûr ve huzur içinde yaşar. Ne zaman içki içmeye baş-
60
CENNET YOLLARI
larsa, Allah Teâlâ ondan himaye ve muhafazasını kaldırıp, kendi hâline bırakır.»
Böylece şeytan onun velîsi, dostu, gözü, kulağı ve ayağı olur. Ve onu, ne kadar şer, fenalık, kötülük, terbiyesizlik, ahlâksızlık varsa onlara sürükler ve götürür. Ve artık şeytanın sözünden ve arzularından dışarı çıkamaz. Âdeta şeytanın bir eşi olur. Cenâb-ı Hak cümlemizi bu kütü, akıbetten muhafaza buyursun, âmîn. Bununla beraber ne kadar hayır, iyilik güzellik, sevap, itaat ve yardım varsa bunların hepsinden mahrum etmeğe çalışır. Ve muvaffak da olur. Artık bir de bakarsınız ki, o sizin sevdiğiniz .muhterem zat'm müslümanlık aleyhinde yapmadığı rezaletler kalmaz. Nihayet dinden ve İslâmlıktan da çıkar, cehennemi boylar. Baştaki tevhîd hadîsinde her ne kadar günahkâr olsalar da cennete gireceklerine dair bir tebşî-rât varsa da, bu, îmân ile öldüğü takdirdedir. îmânım zâ-yî' etmiş olanların yerlerinin cehennem olacağından şüphe yoktur. Halbuki bu ayyaş ve içkiciler ekseriya şuurları bozulduğu için îmân ve islâm aleyhinde her türlü fenalığı işlemeyi arzularlar. Artık böyle bir kimsede îruan ve îslâm kalır mı? Tevbekâr olup, nedamet edenler ise azdır.
m
^ fa
jll {j>J
Ebû Hüreyre (r,a,)'m rivayet ettiği badîs'te: «Şarabın içilmesi haram olduğu gibi, parası da haramdır.» Yani; insan içmese dahi onu satmakla kazandığı para da haramdır. Hem bu harsm, onun başka yollardan kazandığı helâl paraları da telvîs eder. Görmez misin ki, bir kazan yağ
AYET VE HADİSLERLE CENNET
61
veya süte bir fare düşse veya başka bir pislik karışsa, hepsini kirletir, yenmez ve içilmez hâle getirir. Bunun gibi ölmüş bir hayvanın yenmesi haram olduğu gibi, satılıp parasını kullanmak da haramdır. Domuz da böyledir. Hem kendisi haramdır, hem de parası. Şimdi insaf eyle. Bir ilk müslümanlarm hâline bak, bir de bizim hâlimize; İslâm'ın ilk devirlerinde, eskiden alışılmış olan bu çirkin âdetten müslümanlarm kurtulması için nazil olan Kur'ân, ümmete duyurulur duyurulmaz, bütün müslümanlar birbirlerini haberdar etmiş, ellerinde yapılmış ve hazırlanmış ne kadar içkileri varsa kapılarından dışarı atıp, küplerini kırmışlardır. Hattâ Medîne-i Münevvere'nin sokakları bir sel gibi âdeta şarap ile dolmuştur. Ve bu emri ifâ ederlerken onları kimse zorlamamış ve mecbur etmemiş, yalnız içlerindeki îman ve onların Rasûlüllah'a olan bağlılık ve sevgileri kâfi gelmiştir. Değil içkilerini böyle dökmeleri, icâbında malları canlarını da feda etmekten hiç bir zaman çekinmedikleri her zaman gözlerimizin önündedir. İslâmiyet aşkına, doğup büyüdükleri memleketleri bırakıp, hicret etmeyi kolay bir şey mi sanırsın? Sonra Bedir'de, Uhud'da vesâir harblerde Allah düşmanlarıyla nasıl dövüştükleri hepimizce ma'lûmdur. İşte bu müslüman âşıkları; şarabın yasak olduğunu duyunca hiç tereddüt etmeden bütün kablarmı kırarak himmetlerinin yüceliğini dünyâya ve ehl-i dünyâya isbât etmişlerdir. Allah Azze ve Celle onlardan razı olsun, âmîn.
10 — Cenneti dileyen mü'minde bulunması gereken özellikler
62
CENNET YOLLARI
«İlim (aynı zamanda) mü'minin dostudur.» Yani; ilini olan başka dost aramaz. Dost istersen Allah yeter. Bu da Allah Teâlâ'mn lütuf ve keremidir. Nice ilim sahipleri vardır ki, kaplarına bir türlü sığamazlar ve mütemadiyen tanışacak adam ararlar. Allah'ı unutur. İnsanlarla ünsiyel ederler.
Erzurumlu İbrahim Hakkı der ki:
«İnsanlarla ünsiyet iflâs alâmetidir.» Yani; ömrünü boşa geçirmektir. Yukarıda akıldan bahsettik, işle burada da bir akıl geldi. Allah Azze ve Celle kulunu tam teçhizatla yaratmıştır. Kabe'ye gittiğimiz zaman mutlaka bir delîl aramak mecburiyetindeyiz. Bilinmeyen bir yerde delilsiz iş yapmak kolay değildir. Onun için Allah, bilmediğimiz bu dünyâda delîl olarak bize akıl vermiştir. Mâ'-nâsı insanı eğri yola gitmekten men ettiği için akıl diyorlar. Eğer o akıl bizi eğri, yanlış ve bâtıl yollara gitmekten men etmiyorsa, ona tabî'atıyle akıl demek doğru olamaz. Şu halde aklın iki kısım olması, daha uygun gelmektedir. Birisi kişinin dünyâda işlerini görebilmesi için lâzım gelen akıldır. Birisi de âhirete taalluk eden bütün amel ve bilgiler de böyle fânidir. Bir kere gözünü yumdun mu, her şey biter, sona erer. Fakat âhiret ilmi, hiç de öyle değildir. Onun cesedi bu âlemden ayrılır, fakat bütün kazançları onunla beraberdir. Üstelik âhireti için yaptığı amfilerin mükâfatları kıyamete kadar işler durur. Şimdi sen hangisini seçersin. Biri fânî, diğeri de bakî.
«İlim, mü'minin en hayırlı dostu, akıl delili, amel de kayyımıdır, llilim ise, mü'minin veziridir.» Mü'min, ilme tabî olur, hilm ile yetişir. Ondan, yâni; hilm'den yardım alır. Hilm olmazsa, ilim de muvaffak olamaz. Sabr tae; askerin e mir i gibidir. Âmirsiz askerlik olamayacağı gibi, sabrı olmayan mü'minin hâli de böyledir. Rıfk ise, mü'nıiııiıı
ÂYET VE HADİSLERLE CENNET
63
vâlidi makamındadır. Ana-babasi olmayan çocuklara ye-tîm denir, liaziları pek perişan olur. Hamileri bulunmayan herkes böyle değil mi? Rıfk ve yumuşaklığı olmayan kimseler, dâima zarar görürler. Zıddı sertliktir. Böyle evlerde huzur ve rahatlık hiç olmaz. «Ve'l-lîn», linet de rıfk gibi yumuşaklıktır. Haşinliğin zıddıdir. Bu da mü'miuin kardeşi mesabesindedir.
Bu huylar hangi mü'minde bulunuyorsa çok rahat eder. Âhireti de o kadar güzel olur. Aklı kâmil olmayan, direksiz eve benzer. Hilmi olmayan, veziisiz sultana benzer. Sabrı olmayan da, kumandansız askere benzer. Rıfk ve lineti olmayan, anasız, babasız, kardeşsiz bir zavallıdır, vesselam.
JİJlj "j, jj (ÛJ-lj
«Din ilmini öğrenmeye çalış. Çünkü, ilim mü'minin dostudur. Hilm de mü'minin veziri, akıl delili ve âhiret'de onun hafızıdır. Rıfk babası, sabır da askerin emîri mesabesindedir.»
Hadîs-i şerif, gayet güzel ve açık bir şekilde bizlere ilme devamı tavsiye etmektedir. Çünkü; ilim ilk önce aranması gereken bir meziyettir. İlim sahibine, herkes iltifat eder. O herkesin yanında büyük bir itibar ve kıymete sahip olur. Câhile kimse iltifat etmediği gibi hiç bir kimsenin yanında da öyle kadr ve kıymeti olmaz. Sonra, ilim sayesinde hem dünyâda hem de âhirelte rahat edersin. Dünyan da, âhiretin de ma'mûr olur.
Câhil ise, bunun tam aksinedir. Ömrü dünyâda, meşakkat ve bunaltılarla geçer. Âhirette ise, daha fena du-
64 CENNET YOLLARI
rumlara düşeceğinden şüphen olmasın. İlmin evveli, biraz acıdır, zordur. Fakat, sabredilince ve Hakk'ın izniyle sonu çok rahat ve tatlıdır. Evinde otururken de sanki cennet bahçesindeymiş gibi, tatlı bir neş'e ve zevk içerisinde olursun.
Câhil ise, hiç de böyle değildir. Ne kadar deniz kıyılarında, pek yüksek apartmanlarda, villâlarda bir sürü hizmetçi ve cariyeler arasında olsa da, ne huzuru, ne rahatı ve ne de zevki vardır. Onun içindir ki, O zevki muvakkat da olsa tadabilmek için, haram ve günâh olan, müs-lümana hiç de yakışmayan o içkiye başvururlar, sonra da pekçok yaramazlık ve hâdiseler yapıp, pişmanlık üstüne pişmanlık hâsıl olur. Âlim ise, aldığı, zevk-i ma'nevî içerisinde mest ü hayran olur.
İkincisi; herkese bir dost lâzımdır. Bir dost, bir eldir. Birbirinin yardımına koşarlar. Ellerinden tutarlar. Fakat, bugün hakikî dostları bulmak çok müşküldür. Öyle ise, senin en güzel dostun ilimdir. İlme sarıl ve ilim sahibi ol. İlimden ayrılma. İlim sahibi, aynı zamanda halim olur. Hilim, bir vezir mesabesindedir. Onun bilgisinden, tecrübesinden ve yardımından faydalanılır ve hilim. sayesinde pekçok müşkiller halledilir.
Hükümdarların, vezirlerinden faydalandıkları gibi. Vezirin yeri bugünkü Başbakanlık mevkiîdir. Başbakanlık ne ise, hiîuün yeri de öyledir.
Üçüncüsü; insana lâzım olan nî'metlerin başında akıl gelir. Akıl, Cenâb-x Hakk'm insana verdiği en şerefli bir ni'mettir. Onun kıymetini anlamak için akılsız olan delilere bakmak kâfidir. Onları Cenâb-ı Hakk, bizlere ibret için yaratmıştır. Zira, eşyanın kıymeti ancak zıddı ile belli olur. Gece olmazsa, gündüzün; kış olmazsa, yazın
AYET VE HADİSLERLE CENNET
65
ve fakirlik olmazsa, zenginliğin; hastalık olmayınca da sağlığın kıymeti belli olmaz. Aklın kıymeti ancak, akılsızlar görülünce anlaşılır. Onun icâbını yapmağa kendisine bahş eden Allah Teâlâ'ya şükredip, emirlerini tutmağa akıl delil olur.
Ma'lûm ya, delil her yerde lâzımdır. «Delilsiz yola çıkılmaz» derler. Biz Mekke-i Mükerreme'ye gittiğimizde bir delile muhtacız. O olmazsa çok sıkıntı çekeriz. Onunla istirahat ederiz. Diğer v .hallerde, çadırlarda rahat ederiz. Hattâ, yemek ve içmekte de onun çok faydaları vardır. Her zaman delile muhtaç olduğumuz gibi, en büyük delilimiz de akıldır. Aklın türkçesi men'etmektir. Yani; akıl, sahibini eğri ve yanlış yollara gitmekten men'eder. Böyle olan kimseye aklı var denir. Yoksa, kötü, çirkin ve günâh yollardan sahibini men edemiyorsa, ona nasıl akıl diyeceğiz.
Dördüncüsü amelidir O da sahibinin hafızıdır. İlmin muhafazası amel iledir. «Amelsiz ilim, meyvasız ağaç gibidir» derler.
Beşincisi ise nfk'tır. Rıfk; yumuşaklık demektir. İlim sahipleri, sert değil yumuşak olursa, talebe ve halk ondan daha çok istifâde eder. Binâenaleyh, her ilim sahibine yumuşak olmaları tavsiye edilmektedir. Bu da, huylar arasında babaya benzetilmiştir. Herkese bir baba nasıl gerekse, ilim sahibine de rıfk öylece lâzımdır.
Rıfk, yalnız ilim sahibine değil, herkes için lâzımdır. Rıfk, hangi evde olursa, o evde rahatlık ve bereket olur. Rıfktan mahrum olan evlerde ise, dâima huzursuzluk ve bereketsizlik vardır. Onun için, her'ev sahibi bunu kazanmaya çalışmalıdır ki, rahat etsin.
F. 5
66
CENNET YOLLARI
AYET VE HADİSLERLE CENNET
67
Altıncısı ise lînet'dir. Bu da rıfk gibi yumuşaklığı ifâde eder. Şu halde rıfk, baba gibi ise, lînet de kardeş gibidir. Kardeşler birbirine uygun oldukları takdirde 'çok mes'uddurlar. Zira, herkese bir arkadaş, bir ahbâb muhakkak lâzımdır, İcâbında sohbet eder. İcâbında yardım eder. İcâbında, kardeşini korur. Sayısız faydalan vardır. İlim sahibi pamuk gibi yumuşak ve bal gibi tatlı olunca, o ilim sahibine doyum olmaz.
Yedincisi sabır'dır. Bir ordunun kumandanı gibi temsil olunmuş, kumandam olmayan ordunun, hâli nasıl harap ise, sabrı olmayan herkesin ve bahusus âlimin hâli de böyledir. Sabrın sonu selâmettir, derler. Tasavvufi Ahlâk kitabında bunlar hakkında geniş tafsilât vardır.
Cenâb-ı Hakk, cümlemizin mu'îni olsun da, ilminde kâmil ve aynı zamanda âmil, halim, selim, günâhlardan ve yaramaz şeylerden kaçan, yumuşak, sabırlı, sözünde duran, ağır başlı, dünyâsı için âhiretini ve âhireti için dünyâsını berbat etmeyen sevgili kullarından eylesin. Âmîn.
11 — Allah'tan korkmak ve haşyetullah
«Allah'tan dâima korku üzerine olunuz. Takva bütün hayırların câmi'îdir. Cihâda devam eyle. Çünkü cîhad müslümanhğm ruhbanlığıdır. Zikrullâha ve kitâb-ı İlâhiyi okumaya devam eyle. Çünkü bu senin için yeryüzünde bir nur, semâda da, senin isminin anılmasına sebep olur. Dilini de tut. Ancak hayır söyle. Sen bu sebeble şeytâna galip olursun.»
Rivayet olunduğuna göre, bir adam Cenâb-ı Peygamber Efendimiz'den bir vasiyet ve bir nasihat istemiş. Peygamberimiz de, ona şu nasihatlarda bulunmuştur.
Evvelâ Allah Azze ve Celle'den korkmayı tavsiye buyurmaktadır. Zîra, bütün hayırların başı bu korkuya bağlıdır. Allah'dan korkmayan insandan her zaman ve her yerde her fenalık umulur. Cenâb-ı Hakk kendisinden korkup, emirlerine itaat eden kullarına hiç ummadıkları yerlerden rızıklar nasîb eder. Sıkmaz. Her korkularından emîn kılar. Dünyâ ve âhirette rahat ederler. Onun için her mü'-min ü muvahhide ilk tavsiye olunacak şey, Allah korkusu olmalıdır.
Malûm ya, Allah Teâlâ'dan korkmak için onu bilmek lâzımdır. Onu bilmeden, ondan nasıl korkulur? Onu bilmek ise gönderdiği kitabı okuyup, öğrenmekle olur. Çünkü; O, kendisini bize kitâb'ında 99 esmâsıyle tanıtmıştır. Meselâ; aslandan korkmayı, onu bilmeyen birisine söylerseniz, onun korkusu başka olur. Fakat, aslanı tanıyan bir adamın korkusu daha mükemmel olur. Ve aslanların mıntıkasına kolay kolay sokulamaz.
Allah Azze ve Celle'yi de güzelce tanıyan bir müslü-man, onun istemedikleri şeylerin hiç birisini yapamaz.
İkinci tavsiye ise, cihâddır. Cihâd: Düşmanla döğüş-meğe denir. Müslümanlıkta, hristiyan papazların yaptıkları gibi dağlara, kimsesiz yerlere çekilip sâdece ibâdetle meşgul olmak yasaklanmıştır. Müslümanlıkta ruhbanlık yoktur. Yani; hristiyanlar gibi bir kenara çekilip ibâdetle meşgul olmak bid'attır.
Bizde cemâ'at vardır. İbâdetlerimizi cemaatla edâ etmeğe çalışırız. Ve onlardan daha çok sevap alırız. Müs-
68 CENNET YOLLARI
lümanlığın ruhbanlığı cihâddır. Cihâd da, çok geniş manâlı kelimedir.
Üçüncü tavsiyesi Allah'ın zikrine devam etmektir. Çünkü, Allah Teâlâ, kendisini zikredenlerle beraberdir. Yani; rahmeti, ihsâm, ikramı Allah Teâlâ'yı zikredenlere bol bol verilir. Bu beraberliği, rahmeti, ihsanı ve ikramı onların üzerindedir demektir. Hâşâ, bunu bir cisim gibi sanmamalıdır. Çünkü; Allah Teâlâ, akla gelen her şeyden münezzehtir. O'na benze,r bir misâl yoktur. O hem duyar, hem işitir, hem görür ve hem de bilir. O, her şeye kadir olan bir Allah'tır.
Dördüncü tavsiyesi, Kitâb-ı ilâhî olan Kur'ân-ı Azî-müşşân'ı okumaya devam et. Dâima oku. Gece oku, gündüz oku. Her zaman oku. Onu okudukça gönlün açılır. Gözün açılır. İçin-dışın nûr olur. Nûr üstüne nûr olur. Zîra, Kur'ân, nurdur. Okuyan da nurlu olur. Senin için, yeryüzü nûr olduğu gibi, semâda da, yani; gökteki melekler arasında da senin ismin zikrolunur.
Cenâb-ı Hakk, Kur'ân okuyanların murâdlarını onlar istemeden, isteyeceklerinin daha âlâsı ile verir. Hem de mağfiret-i İlâhiyeye mazhar olur. J
Kur'ân gibi ni'met olmaz. Ona hürmet ve saygıda j fazla mübalağa eyle. i
Beşinci tavsiyesi ise; dilini tut. Boş lüzumsuz yere ko- ' nuşma. Dilin Allah'ı zikretsin. Gönlün de Allah'la olsun. Konuşacağın vakit mutlaka hayır söyle. Sen şeytâna ancak bu suretle galip olursun. Ma'lûm; vaktiyle Arabistan'da bir yerde bir ağaç varmış. O zamanki insanlar ona taparlarmış. Birgün adamın birisi baltasını almış. Ben gidip şu ağacı keseyim de, halk buna tapmaktan kurtulsun, diye yola çıkmış. Yolda şeytan karşısına çıkmış. Nereye
AYET VE HADİSLERLE CENNET
69
gidiyorsun? diye sormuş. O da anlatmış. Şeytan; yok kesemezsin, diye adamla kavgaya başlamışlarsa da, adam şeytânı yatırmış. Şeytân, mağlûp olunca adama demiş ki: Sen fakir bir adamsın. Ben sana her gün şu kadar para vereyim de, bunu bırak. Hem sen de rahat edersin. Allah dilerse, o ağacı kurutur. Halk da kurtulur. Sen şu paralan al da, rahatına bak, demiş. Adam da buna aldanarak şeyr tanı bırakmış. Birkaç gün şeytân sözünde durup paraları götürüp vermiş. Sonra kesmiş. Bu sefer adam yine baltasını alıp, ağacı kesmek üzere yola çıkmış... Yine şeytân karşısına dikilmiş. Kesersin, kesemezsin diye kavgaya başlamışlar. Ama bu sefer, şeytân adamı kolaylıkla yenmiş. Adam taaccüb etmiş. Geçen defa ben seni pekâlâ yenmiştim. Şimdi nasıl oldu da yenildim, diye düşünmeye başlamış. Şeytân buna: Evvelce Allah için gidiyordun. Şimdi ise para için gidiyorsun. Anladın mı? diye cevap vermiş.
Cenâb-ı Hakk, her işimizde ihlâs buyursun. Âmîn.
12 — Nefsi, malı ve canı ile Allah yolunda cihad
«Sizin en kuvvetliniz (Pehlivanları yenen baş pehlivan değil), belki nefsinin arzularını yenen, nefsine her bakımdan gûlip ve hâkim olan, nefsini günahlardan ve Hakk Teâlâ'nın razı olmadığı yerlerden uzak tutan ve nefsini ibâdât u tâata sevk edip, Hakk Azze ve Celle'nin rızâsını kazanan kimsedir.»
Bahusus kızdığı zaman, nefsini zaptedip gazabını
70
CENNET YOLLARI
AYET VE HADİSLERLE CENNET
71
yenmeğe muktedir olan zâttır. Burada gadâbm zikri dikkate şayandır. Ma'lûrndur ki, günâhların sayısı pek çoktur. Buna mukabil yalnız gazabın zikrinde herhalde mühimce bir sebep olsa gerektir. Zira şeytân gazaplı insanlarla, çocukların top oynadığı gibi oynar. Bunu İmâm Gazali (Rahimehullah) İhya u Ulûmiddîn'de zikretmektedir. Onun için gazabım yenmek, en büyük kuvvet ve en büyük bir hünerdir. Kuvveti ve hüneri olmayan buna muvaffak olamaz. Kuvvetten murâd, Allah'ı bilen îman kuvvetidir. Hüner de ilimdir. Bu ilim, Kur'ân ve Hadîs ilmidir. Binâenaleyh îmanı zayıf, Kur'ân ve Hadîs ilminden nasibi olmayan zavallı insanın, kendini nefsinin esîri ve kölesi olmaktan kurtarması mümkün değildir. Bu ilimlerin de halisane olması gerekir. Zîra dünyâ menfaatleri için yapılan tahsillerin faydası hep dünyâda kalır. Ne ahlâkın tekemmülüne ne de îmanın kuvvetine faydası yoktur.
îman kuvveti, kişinin gece namazlarına devam etmesiyle anlaşılır. İnsanın gece namazları, ibâdetleri, Kur'ân okumaları ve içlerinin dâima sızlar olması, her bakımdan tekemmülünün ve îmanmdaki kuvvetin alâmetidir. Bir de kişinin Allah Azze ve Celle'yi dâima zikir halinde bulunması ve murakabelerine dikkat ve ihtimam göstermesi de îmanın kuvvetlenmesine sebeptir. Yemeden ve içmeden kesilen bir zâtın vücûdu, kuvvetten nasıl düşerse, ibâdetten ve Allah'ı zikretmekten kesilen insanın âkibeti de böylece zayıflar, zayıflığının neticesi de ölümle sonuçlanır. Binâenaleyh her mü'mine lâzım olan namaz, oruç, zekât, hac gibi farizalarının ifasında titizlik göstermesi ve bunlara nafile ibâdetleri de çokça eklemesi yine îmâna kuvvet kazandıran sebeplerdendir. İmâm A'zam ve emsalinin sabahlara kadar namaz ve şâir ibâdetlerle meşgul oldukları hatırdan çıkarılmamalıdır.
Bir kişinin Resûl-i Ekrem sallallâhü aleyhi ve sel-
leme ahlâka müteallik sorduğu suâlin cevâbında, «gazabın terkinin lâzım geldiği», dört defa tekrar edilmiştir. Zîra; öfke, umumiyetle insanların ya ölümüne veya hapishanelere girmelerine sebep olan huyların başında gelir. Öyle ise bize yakışan bu gazabı yenmeye çalışmak ve bunun için de ibâdete son derece ve sıkıca sarılmak gerekir. Dolayısı ile de Cenâb-ı Hakk'm emirlerine boyun eğmeye mecburuz. Bu da ancak Allah Teâlâ'nın hakikî ni'met sahibi olduğunu anlayıp, onu cân u gönülden sevmekle olur. Tabiatıyle kişi, sevdiğine itaat edecektir. Hakk Te-âlâ'dan korkmak da yine sevgiden neş'et eder. Çünkü; insan için sevgilisinden ayrılmak veya onu darıltmak kadar acı bir şey yoktur. Bize herhangi bir şahıs gerek hizmet mukabili ve gerekse sevdiğinden dolayı bazı hediyeler verse. Meselâ; güzel bir ev bağışlasa, istediğiniz gibi güzel de bir araba hediye etse. Bunun yanında her ay da bolca şu kadar aylık verse veya bir gelir yeri bağışlasa, siz o zatı ne kadar sever ve ne kadar hürmet ve saygı gösterirsiniz. Halbuki Cenâb-ı Hakk'm, bizlere verdiği sayısız ni'met-lerin yanında, bu zatın verdiği şeyler devede kulak misâli bile olamaz. Hele şu gözümüz, kulağımız, aklımız ve bütün azalarımızın noksansız oluşuna paha biçilebilir mi? Bakınız bir âbid hiç günah işlemeden, insanlardan hâli bir yerde yaşamış ve orada bulduğu meyvelerden yiyerek hayatını idâme ettirip, va'd olunan ömrünü yaşadıktan sonra Hakk'a kavuşmuş. Cenâb-ı Hakk bu kuluna sormuş: Kulum, seni rahmetimle mi? Cennete koyayım, yoksa amelinle mi? deyince: Yâ Rab! Ben hiç bir günâh işlemedim, amelimle cennete girmek isterim, demiş. O zaman Cenâb-ı Hakk, meleklerine emredip: Bu adama verdiğim göz nimetiyle, onun yaptıklarını tartınız, demiş, ve tartıda göz nimeti bütün amellerine karşı galip ve ağır gelmiş. O zaman cehenneme sürüklenmesi lâzım geldiği-
72
CENNET YOLLARI
AYET VE HADİSLERLE CENNET
73
ni anlayan zavallı âbid, yalvarmaya başlamış: Yâ Rabbî! Rahmetinle beni cennetine koy! Ben yanlış söyledim, beni afv ve mağfiret eyle, demiştir. Ve bu suretle cennete sevk olunmuştur.
Bu ve bunun emsali vak'a ve hadîs-i şeriflere göre bizim cennete girişimiz, ancak Allah Teâlâ'nın rahrnetiy-le olacaktır. Onun için bizlere lâyık olan her zaman ve her yerde Hakk Sübhânehû ve Teâlâ'mn rahmetine ilticadır. Ve bundan başka da çâremiz yoktur.
Kuvvetlinin birisi de, kudreti yerinde olduğu halde, hatalı ve kabahatli kimseleri ister özür dilesin, ister dilemesin, herhalde afv edebilendir ki, bu da insanda bulunması lâzım gelen «HÎLM» sıfatının iktizasıdır. Hilim sey-yidü'l-ahlâk'tır. Hilmi olmayan kişi, pek çok hatâlara düşebilir. Bu hususta Tasavvufî Ahlâk kitabında genişçe ma'-lûmat vardır. Arzu edenlerin oraya mürâca'atlan tavsiye olunur. Hilim; yumuşaklık, vekâr ve sükûnet mânâlarını taşıyan bir kelimedir ki, cezalandırmak istediği vakit acele etmeyip teenni ile ve ağırca hareket etmek ve icâbında icrâ-yı cezâ'ya kudreti olduğu halde terk etmektir. Kudreti olmazsa o zaman ona acz denilir ki, bu 1;.ılde yapılan afv hilminden değil, baki aczinden dolayıdır. Bu da o büyük mükâfata nail olunmasına mânidir.
Şu halde insan ve bahusus müslüman olan kişi, evvel emirde nefsini ıslâh etmek ve ona hâkim olabilecek bir vaziyete gelmek ve seyyid-i ahlâk olan bir hilme sahip olmak mecburiyetindedir. Bu iki huy, afv ile hilm her kimde bulunursa, bu zât herkesi yenebilecek bir kudret ve kuvvete sahip demektir. Yâni; manen çok yükselmiş ve oldukça kemâle ulaşabilmiş ve evliyâ'nın mertebesine ayak basmıştır. Bu hususta İbrahim Hakkı (Rahimehullah)ın Ma'-rifetnâme'sinde geniş ma'lûmat vardır. Cenâb-ı Hakk cüm-
lemizi afv ve mağfiretine mazhar buyursun da, insanlığın ve müslümanlığm en yüksek noktasına erişen, hem kullarına faydalı hem de Hakk Azze ve Celle'nin razı olduğu kullarından eylesin. Âmîn.
«İnsanların peygambere nübüvvet cihetinden en yakın olanı, cihâd ehli ile ilim ehlidir.» denmiş idi.
İşte bu cihâd dünyâdaki bütün milletler tarafından yapılmakta ve hazırlanmaktadır. Fakat kâfirin cihâdı cehennemdeki yerini genişletir. Onlara bir ecir, bir mükâfat ve bir şehâdet yoktur. Ölürlerse murdar olarak ölürler. Kalırlarsa da, hiç bir sevâh alamazlar. Belki azapları artırılır. Binâenaleyh cihâdın en efdali, küfürden kendisini kurtarıp îman ve İslâm ile müşerref olmak, sonra da bizim kemâlimize engel olacak bilumum günâh ve kötü huylardan sıyrılmak için nefsiyle, hcvâsiyle mücadele vcınii-câhede etmektir. Zira; Cenâb-ı Hakk, insanı yaratırken iki kuvvet arasında serbest bırakmıştır. Bunlardan birisi ¦ şer kuvvetler, diğeri de hayır kuvvetleridir. İnsan bütün ömrü boyunca bu iki kuvvet ile çarpışmak mecburiyetindedir. Şer kuvvetler, nefsin arzularıdır. İnsanı daima hayırlardan men etmeğe ve kötülükleri işletmeğe çalışır. Hayır kuvvetleri de bunları önleyip, îman ve İslâm'ın istediği doğruluğa saadet ve selâmete şevke çalışır. İşte insan, bunlardan hangisinin kulu olursa, ahireti de ona göre olur. Şer kuvvetlerin başı kibir, kin, hased, gadab, hırs, şehvet, şöhret gibi ahlâk kitaplarında yazılı olan 7Ü şer kuvvettir. Bunlar insanı mahv u perişan edip, ne dünyâsının, dünyâ, ne de âhiretinin âhiret oluşundan bir şey öğrenmeden, dünyâsını da âhiretini de felâkete sürükler. Ve
74
CENNET YOLLARI
yine sen onların dünyâdaki yaşayışlarına aldanma. Her şey'in sonuna bakılır. Sonu cehennem olan hayatın nesine hayat denir?
Müslümanın namazını kılmaması, orucunu tutmaması, zekâtım vermemesi, hacca gitmemesi ve Hakk'ı zikirden dâima kaçması hep nefsin oyunu, hile ve tuzağıdır. Nefis tiyneti itibariyle dâima kötülüğü ister ve sahibini oraya doğru sürüklemeye çalışır.
İmdi müslümana yakışan ise, bu fenalığı idrâk edip, kendisini cehenneme doğru sürüklemeye çalışan, nefsin, elinden kurtulmaya çalışmaktır. Bu da yine hem ilme, hem amele mahtactır. Amelin az da olsa, ilminle amelin sana fayda verir. Eğer ilmin yoksa amelin ne kadar çok olsa da bunların sahibine fayda vermeyeceği apaçık bellidir. Binâenaleyh dünyâ ile bir vücûdun nizâmı aynıdır. Bu şer kuvvetlere karşı Cenâb-ı Hakk kullarına akıl, fikir, irâde gibi nimetlerle birlikte, kibre karşı tevâzû'u, kin'e karşı afv'ı, hased'e karşı Hakk'a rızâyı, yâni; Hakk'ın verdiklerine razı olmayı, gazab'a karşı yumuşaklığı hırs'a karşı tevekkülü, ucub'a karşı da sabrı ve Hakk'dan korkmayı ve buna benzer 70 kadar güzel huylan vermiştir. Bu iki kuvvet dâima karşılıklı mücâdele halindedir. Onun için cihâdın en efdali, nefsini ıslâh edip, şer kuvvetlere galebe çalmağa çalışmaktır. Bu muharebe ve mücâdelede muvaffak olabilmek için, kişi her zaman kendisini yaratan Allah Tebâreke ve Teâlâ Hazretlerinin yardımına muhtaç olduğunu anlamalı, gece-gündüz cân ü gönülden Hakk'a yalvarıp, «Yâ Rab! Beni, bana; kendi halime bırakma. Sevgini, muhabbetini ve Seni bilmeyi ve Sana lâyık olmayı ve Sana lâyık olabilecek ibâdât ü ta'âtlarınu yapabilmeyi bana lûtfeyle ve beni nefsimin eline bırakma» demesi lâzımdır. Buna benzer Kur'ân-ı Kerîm'den
AYET VE HADİSLERLE CENNET
75
ve Peygamberimizden vârid olan duaları sakın bırakma, öğren ve dâima oku ki, düşmanın hem de hâs düşmanın olan nefse mağlûp olmayasın. Cennet ile cehennem bu iki kuvvetten birisinin galebesi neticesidir. Şer kuvvetler galip gelirse, sahibi cehennemi boylar. Hayır kuvvetler gâ-lib gelirse, dünyâsı cennet, mükâfatı da cennet olur. Cenâb-ı Hakk, Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurmuştur:
fj -o'j fUİ Lili ^£lj
Vücudumuzdaki kırmızı ve beyaz kanlar böyle değil mi? Beyaz, kanların, kırmızı kanlara galip gelmesi, vücûd sıhhatinin bozulmasına ve bunun tedavi olunmadığı takdirde, neticenin ölüm olacağı nasıl belli ise, şer kuvvetlere mağlûp olanların âkibeti de aynı ölümü intaç eder. Zira insan ancak ruhuyla insandır. Şer kuvvetlere mağlûp olan ruhda artık bir şey kalmaz. Belki bu defa «Bclhüm edall» kabilinden, hayvanlardan da aşağı mertebeye düşer. Bu sebeple ne olursa olsun insan, şer kuvvetlere galebe için Cenâb-ı Hakk'ın yardımına şiddetle muhtaçtır. Bu yardımı temîn için Resûlullah sallallahü aleyhi ve sel-lem'in sünnet-i seniyesine tam mânâsıyle uymak ve onun rûhaniyetiyle Hâlik-ı Zülcelâlin imdadını istemek lâzımdır. Bu da kolay ve mürnkün değildir. Ne var ki, mükemmel bir ilme sahip olmak gerektir. Bunun için o ilmi bilen ulemâyı bulup ona, ashâb-ı kirâm'ın Resulüne yaptığı sevgi ve saygıyı aynen göstermek ve O'na sevgide fâni olmakla olur. Bu da lâflar ve bir sürü beylik sözleri bellemek ve söylemekle değil, hakikî bir mücâhede ile mümkün olur. Binâenaleyh bütün sa'âdet ve selâmet bi-
7G
CENNET YOLLARI
zim içimizdedir, nefs-i emmâremizi islâh edip, hiç olmazsa mutmainneye geçmek için çalışmak ve uğraşmak lâzımdır. Aksi takdirde bütün felâket, hezimet ve şekavet içinde ömr-i azizini bitirip, bu dünyâdan eli boş gider ve çok çirkin bir şekilde gözlerini yummak mecburiyetinde kahr. Tarihe lüzum yok, şu elli sene içinde ölenlere iyi bak, ne kadar acı bir şekilde can verdiler. Hepimize ibret doğrusu.
13 ~ Allah'ı daima, zikretmek
Allah Azze ve Celle buyurur ki:
<&f ^"jUf^l JÜJI 'J* ÎJÜİI ûlST fit 'jSİ-j y. '& 'jjLl
AJJJj *Î1
^ V
If-» 'M
j»4Ji iiUi cS^uai pf'Jis ÛJijl İjjjİ o^^'
«Kulumun benimle meşguliyeti onun üzerine galip olursa, ben onun maksad ve gayesini arzu ve lezzetini zikrimde kılarım. Maksat ve gaye, arzu ve lezzetini zikrimde kıldığım kimse, nihayet bana, ben de ona âşık olurum. (Mecazîdir). Ben ona, o da bana âşık olunca, onunla benim aramdaki perdeyi kaldırırım ve bu aşk hâli onun daimî surette, hâli olur da, insanlar yanılır ama o yanılmaz. Ve bunların sözü peygamberlerin sözü gibidir ve bunlar
AYET VE HADİSLERLE CENNET
77
eşi bulunmayan, hakikî kahraman, ve bahâdır kimselerdir. İşte onlar, o kişilerdir ki, yeryüzündeki halka bir ukubet murâd ettiğimde, onların hâlini hatırlarım da, o azabı onlardan men'eder, kaldırır ve vaz geçerim.»
Bu hadîs-i şerifteki iştigal kelimesi, insanın meşgul olduğu bir iştir. Yâni; bir kimsenin işi, meşgalesi, meşgul olduğu şey ben olan, Kur'ân-ı Kerîm'i dâimi surette okuyup, kendisipi Kur'ân'a uydurmağa çalışan bahtiyar kimsedir. Zikrullah'm, yâni; zikrin tesiriyle kendisini kaybedip Allah Azze ve Celle'ye kendisini veren bahtiyar kimselerdir ki, bu hâl netice itibariyle onun bana âşık olmasına sebep olur. O bana âşık olunca, ben de ona âşık olurum. Âşık kelimesinin Cenâb-ı Hakk hakkında kullanılması caiz değilse de, burada kullanılması mecazîdir. Aşk, muhabbet-i ilâhiyenin fazla oluşundan neş'et eder. Muhabbet olmadıkça aşk olmaz. Âşık maşukunun tefekküründe kendisini kaybedince, Allah Azze ve Celle de böyle güzel bahtiyar kuluna âşık olur. Leylâ ile Mecnûn hikâyesini unutma! İşte o zaman Halik ile mahlûk, yâni; bu âşık kulumla aramdaki perdeyi kaldırırım. Bu perde bizim bildiğimiz gibi bir perde değil, nûrânî ve zûlmânî hicaplardır. 70.000 nûrânî ve 70.000 de zûlmânî hicap vardır ki, bunlar kalkınca, artık o kulda benlik denilen nesne kalmaz ve dâimi surette Allah Teâlâ'nın cemâl, celâl, azamet, kuvvet ve kudretinin tefekkürü ile kendinden geçer. Kendini de bilmez. İster mecnûn de, istersen meczup, tam Allah adamı olur vesselam.
Yine Cenâb-ı Hakk buyurur ki:
p
78
CENNET YOLLARI
¦"
>J-»L-
'•*** ,JV' of
jviıCj Aiİ-j J~aÂ; üi
«Benim için sevişenlere muhakkak benim muhabbetim hak olur. Benim için birbirlerini ziyaret edenlere, muhakkak benim muhabbetim hak olur. Ve benim için birbirlerine bezleden, atâ, ihsan ve ikramda bulunanlara muhakkak muhabbetim hak olur. Ve benim için birbirlerine sadâkat gösterenlere muhabbetim muhakkak olur. Benim için birbirlerine yardım edenlere muhakkak muhabbetim hak olur. Hiç bir mü'min ve mü'mine yoktur ki, kendi sulbünden üç evlâdı bulûğa ermeden âhirete göçerse, Allah Teâlâ fazl u keremi ve rahmetiyle, onları cennetine koymasın.»
Yine Tebâreke ve Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki:
«Her kimin, Kur'ân-ı Kerim'i okuması ve benim zikrimle meşgul olması onun benden isteyeceği şeylere mâ-
AYET VE HADİSLERLE CENNET
79
ni olursa, ben ona, isteyenlere verdiğimden daha âlâ ve üstününü veririm. Allah kelâmının başkalarının sözlerine üstünlüğü, Hz. Allah'ın diğer kullarına nisbeti gibidir.»
Yani; ölçü yoktur. Zira; biri Hâlık, diğeri ise mahlûktur. Bundan anlaşılıyor ki, kulun bu dünyâda en çok yapacağı şey, Kur'ân-^ Kerim'i okumak ve dâima okumak ve sonra kendisini Kur'ânm emirlerine uydurmağa çalışmak ve daha sonra da Allah Teâlâ'nın zikrini diline vird edip, dâimi surette zikr etmektir.
Zikrin efdali: «Lâ ilahe illallah»'dır. Duanın efdali de: «elhamdülillah» deyip, Allah Azze ve Celle'ye hamd ü senâ'da bulunmaktır. Ve sakın bu dünyâ ihtiyâçları ne olacak? deme. Bir kere çalışmak, hiç bir zaman Allah Te-âlâ'nın zikrine manî değildir. Abdülhâlik Gucduvanî'nin hâlini ve bütün sahâbe-i kiramın hallerini iyi oku ve büyüklerimiz hepimize bir örnek ve ibrettir. Onların çalışmaları, kendilerini Allah'ın zikrinden zerre kadar alıkoy-mamıştır. Kur'ân-ı Kerîm de onları medh eder. Hz. Allah Azze ve Celle buyurur ki:
ftf,
lj '£j yî\ -j.\ t;
«Ey Âdemoğlu Benim ibâdetime sarıl. —Korkma aç kalmazsın.— Ben senin gönlünü zenginlik, ellerini de rı-zıkla doldururum.»
Bu inşâallah bizim kulağımıza küpe olur da, Hakk Sübhânehû ve Teâlâ'nın zikrini ne gönlümüz ne de dilimizden eksik etmeyiz. Zikir hakkında Zikrullahın Fayda-
80
CENNET YOLLARI
AYET VE HADİSLERLE CENNET
81
lan ile Tasavvufî Ahlâk kitaplarında epeyce ma'lûmat vardır. Cenâb-ı Hakk kusurlarımızı afv buyursun, okuyucu kardeşlerim de, vâki olan hataları afvetsinler. Biz hep kusur içindeyiz. Cenâb-ı Hakk'ın rahmetine sığınır, afv ve mağfiretini dileriz.
14
Güvenilir, emin ve zararsız bir şahsiyete sahip olmak
Jlî 'Jv «
«Allah'a yemin ederim ki, tam ve kâmil îman etmiş sayılmaz, vallahi tam îman etmiş değildir, vallahi kâmil îman sahibi değildir.», «Kimdir o yâ Rasûlallah?» diye sordular. Cevaben «Komşusu şerrinden emin olmayan kimse.» buyurdular.
Cenâb-ı Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Hasretleri, konunun ehemmiyetine binâen, üç kere yemin ederek «komşusuna ezâ eden kimsenin, hakikî îman sahibi olmadığım» beyân buyurmaktadır. Onun için her müs-lümanın ahlâkını düzeltmesinin ne kadar lüzumlu olduğu pek açık bir şekilde görülmektedir. Ahlâkın ıslâhı kadar zor bir şey yoktur desem hatâ etmiş olmam zannederim. Çünkü; gerek büyüklerin sözlerinden ve gerekse uzun zamanın tecrübelerinden anlaşılan bir şeydir. Binâenaleyh kötü huy ve âdetlere alışmamak en doğru bir harekettir. Bu anne ve babaların evlâdı üzerindeki alâkasına bağlıdır. Yine büyüklerimizden menkûldür ki, «bir dağ, yerinden kalkmış derlerse inanın, ama bir ahlâksız ve ter-
biyesiz ahlâkını değiştirmiş, terbiyeli olmuş derlerse inanmayınız» demişler. Zira ahlâkı değiştirmek, terbiyeli, kibar ve edip bir insan olmak pek kolay birşey değildir. Onun için yine büyüklerimiz «ağaç körpe iken eğilir» demişler. Bir kere kartlaştı mı, onu eğmek nasıl mümkün olmazsa, ahlâksız olarak yetişen kart bir insanı yola getirmek, «deveye hendek atlatmaktan» daha zordur. Çünkü olmaz değil, olur ama, o mücâhedeyi yapabilecek ve riyâ-zatlara katlanabilecek babayiğitleri bulmak bir mes'ele-dir.
Nefis kendi başına nasihat ve sopalarla yola gelecek bir nesne değildir. Onun hakkından ancak Bayezid-i Bis-tâmî'nin riyâzatı gibi riyâzat yapılabilecek veya nefsi ile mücâhedelerde muzaffer olacak Cüneyd-i Bağdâdî'ler, Abdülkâdir Geylânî gibi mücâhidler gelebilir ki, bugün bunları bulmak şüphesiz muhaldir. Üniversitelerin edebiyat bölümlerinden çıkan pek çok talebe vardır. Edepten, terbiyeden pek yoksundurlar. Onların insanlığı ancak iyi ve güzel konuşabilmekte maharettir. Ama istenilen ve matlûb olan ahlâkı bulmak mümkün değildir. Ahi Akın. başı Allah Teâlâ'ya itaat ve * ı nun ihsan ettiği ni'metlere, şükür ile başlar. Şükrün başı da ibâdettir. Binâenaleyh ibâ-detsiz kimsenin ne Allah'a itaati ne de şükrü tam olur. Yalnız bol lâfı vardır. Fakat «lâfla peynir gemisi yürümez,» derler: Onun için dinine dönmedikçe ve Peygamberimizin sünnetine uymadıkça iyi ahlâklıyı bulmak mümkün olmaz vesselam. Mevlâ cümlemizi dinine bağlı, iyi ve güzel ahlâklı kullarından eylesin, âmîn.
F. 6
82
CENNET YOLLARI
AYET VE HADİSLERLE CENNET
83
«-İÎU »Jl~ju
^ iiliılaJI Jilj
«Bütün insanlar senin dilinden ve elinden selâmette olmadıkça, müslüman olamazsın. İlminle âmil olmadıkça da âlim olamazsın. Verâ sahibi olmadıkça âbid olamazsın. Zâhid olmadıkça da verâ sahibi olamazsın. Sükûtu çok, gülmeni az yap. Çünkü; çok gülmek muhakkak kalbi if-sâd edicidir.»
İbni Mes'ûd Hazretleri'nin rivayet ettiği şu hadîs-i şe-rîf olgun ve kâmil müslümanlann halini çok güzel ve açık bir şekilde îzah etmektedir. Zira; müslüman her bakımdan selâmette olunan bir kimsedir. Binâenaleyh; o müs-lümandan herkesin selâmette olması lâzımdır. Ne eliyle ve ne de diliyle kimseyi incitmez, aleyhinde konuşmaz ve hiç bir kimsenin zararını isteme,, bunlara âlet de olmaz. Elden salim olmak bir dereceye kadar mümkündür ama bu dil yok mu ya! İşte insanların çoğunun cehenneme girmesinin başlıca sebeplerinden birisi bu dilleridir. Eliyle yapamadığını diliyle yapmak çok kolaydır. Yasakları hiçe sayarcasına, günâh-sevab demeden doğru-yanlış konuşur. Yapma dersiniz, yalan söylemiyorum ya, der. Halbuki, asıl günah olan doğru da olsa kişinin ardından söylediğin sözdür ki, ona gıybet derler. Eğer yalan söylüyor-san, o zaman hem iftira etmiş hem de yalan söylemiş olursun ki bu yüzden günâhın iki misli olur. Binâenaleyh; müslüman hiç kimseyi çekiştirmez ve incitmez.
Bir insana okumasıyla değil, ancak öğrendikleriyle amel etmesi ile âlim denir. Verâ denilen şüpheli şeylerden kaçınmadıkça tam manâsıyla âbid de olamaz. Günâhtan kaçınmağa takva denir. Acaba ile ifade edilen şüpheli şeylerden kaçındığı takdirde verâ sahibi olur ki, o zaman ona âbid denir. Verâ sahibi olmak zâhid olmadıkça, yâni; dünyâdan 'irâz edip, yüz çevirmedikçe kolay değildir. Zira; dünyâya, zevke, sefahate ve saltanata meyi ve muhabbeti olan kişi zâhid olamaz. Sükûtun çok olsun. Zikrullah, Hakkın nimetlerini, tefekkür ve sana verdiği maddî ve manevî nimetleri tefekkür ile, meşgul ol. Bu düşünceni çoğalt ve gülmeni azalt, muhakkak ki çok gülmek kalbi ifsâd eder. Kalbin ifsadı ise insanın mahvı demektir. Artık o kimseden hayır gelmez. Ruhsuz, şuursuz, menfaatperest biri, insan kılığında fakat hakîkat-ı insâniyeden mahrum bir zavallıdır. Cenâb-i Hakk cümlemizi sevdiği hakîki müslümanlardan eylesin, âmîn.
f' û
«Emânete ri'âyet etmeyen kimsenin îmanı yoktur».
İslâmdn emânet çok geniş bir mefhûmdur. Yalnız bildiğimiz dünyâdaki emânetlerin muhafazası emânet değil, din, îman, namaz, oruç, zekât, Kur'ân, bütün farz ve sünnetler, camilerimiz, cemâ'atımız, memleketimiz, vatanımız ve vazifelerimiz hep emânete dâhildir. Bunların hepsinin muhâfnzasına ve idâmesine çalışmak borcumuzdur. Bu emânetlerle alâkası olmayan insan, îmanda kâmil ve olgun bir kimse değildir. Bu, cehaletin ta kendisidir. Zî-ra; îmanlı kişilerde mutlaka emânete riâyet vardır. Ve bu
84
CENNET YOLLARI
emânetlere riâyet elbette bir ilme muhtaçtır. O ilim olmadıkça emânete riâyetin bulunmayacağı apaçık bellidir. Diğeri ise; ahid ve söz vermedir. Sözünde duranlar ancak er kişilerdir.. Binâenaleyh sözünde durmayanın dîni de yoktur. Emânete riâyet etmeyenin îmanı yoktur denildiği gibi, ahdinde durmayanın da dini yoktur buyrul-maktadır. Buradaki yoktur tâbiri niutlaka tam dinsiz ve imansız anlamında olmayıp, dinde kâmil ve olgun bir kişi değildir demektir. Fakat her şeyde aranan kemâl elbette din ve îmanda da aranacaktır. Bir kavun, bir karpuz, bir meyve olgunlaşmadan nasıl işe yaramıyorsa, din ve îmanda da kâmil olmayanlar böyle işe yaramazlar. Ve yine Cenâb-ı Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz kasem ve yeminle şöyle buyurmuştur:
t 'Ja ^jjij 'J 'j& i "ji 'w?Stj 'J siıiiSı 'J. oiî
'ja-Jû X> V* '^"'-¦'i
U J-İ 'iAıj^ '»jl> 'Ja\j "İ 'jA İİJ-I
AYET VE HADİSLERLE CENNET
85
L4kJl
«Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a kasem ederim ki, kulun dili doğru olmadıkça dini doğru olmaz, kalbi doğru olmadıkça da dili doğru olmaz.» Binâenaleyh; hem ahdinde riâyet ile sözünde durmak ve hem de kat'iyyen yalan söz söylememek gerekir. Her ne pahasına olursa ol-
sun, yalandan hayır gelmez. Bu iyi bilinmeli ve müslüman her halükârda maddî ve ma'nevî bütün emânetlere karşı gayet hassas olmalıdır. Manevî emânetlere hassas olmayan kişiler, maddî emânetlere riâyeti beceremezler. Çünkü emânete riâyetin başında âhiret mes'ûliyetini idrâk etmek gelir. Bu idrâk olmayınca istediğini istediğin gibi yaparsın, bunu yapınca da ne emânetin kalır, ne de bir başkası.
«Komşusu şer ve zulmünden emîn olmadıkça cennete evvel girenlerle giremez.» Ah ne kadar güç, hele kendini beğenenler hiç rahat edemezler.
«Herhangi bir kimse, helâl olmayan bir malı başkasına infâk ederse, bu infâk ona mübarek olmaz. Eğer la-sadduk ederse, ondan o sadaka kabul olunmaz, malın geriye kalan kısmı da onu cehenneme çekip, sürükler. Çünkü habîs ve haram olan mal ile pis şeyler temizlenmez. Pis su ile pislikler temizlenmediği gibi, lâkin temiz sular pis malları temizlerler.»
Yani; haram ile, bir sevab ve bir kâr elde etmek mümkün değildir. Hediyeleri kabul olunsa bile, yine sevap ve ecir alamaz. Bu hediye ve infâklar onun geri kalan mallarını da temizlemez, hediyelerine günâh yoktur. Lâkin temiz ve helâl olan, mallardan yapılan sadakalar, infâklar, hediyeler hem günâhları temizler, hem malları artırır. Hem de sevabı çok olur. Yeri de inşaallah cennet olur. Bu hadîs-i şerif çok mühim ve çok değerlidir. Bunu hemen her müslümanm bilmesi ve ona göre hareket etmesi
86
CENNET YOLLARI
AYET VE HADİSLERLE CENNET
87
—doğrusu— candan talep olunur. Müslümanlar için, hattâ bütün insanlar ve beşeriyet için bunun bir kanun gibi olmasını istemek hepimizin arzusudur. Çünkü insanda emniyet, sözde vefa, komşuya karşı saygılı ve hürmetkar olmak, kazancın helâl olması ve onun hayırlara infâk edilmesini kim istemez. Cenâb-ı Hakk cümlemizi böyle emânete riayetkar, sözü-özü doğru, komşusuna faydalı, helâlinden kazanıp, helâlinden yiyen ve helâlinden yediren bahtiyar ve sevgili kullarından eylesin, âmîn.
o-
«Emânete riâyeti olmayanın îmanı yoktur. (Yani; tam ve kâmil bir mü'min değildir.) Tahareti olmayanın namazı yoktur. (Yani; namazı makbul bir namaz değildir.) Namazı olmayanın da dini yoktur. Dinde namazın yeri, başın ceseddeki yeri gibidir.»
İslâm'da emânet, çok büyük bir mevkiyi hâizdir. Zira, Hz. Allah Azze ve Celle Kur'ân-ı Kerîm'inde:
«Biz emâneti (Allah'a itaat ve ibâdetleri, emir ve ne-hiyleri) göklere, arza, yere ve dağlara teklif ettik- de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler, ondan korktular da onu insan yüklendi.» İnsan bu emânetin hakkını gözetmediğinden çok zâlim ve pek câhil bulunuyor. Emânet tam bir doğruluk ve dürüstlük isteyen şeydir. Bunu hakkıyla yapabilenlere gıpta edilir.
«Festekım: Dosdoğru ol» kelimesinin Resulü Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem'i ihtiyarlattığı malûmdur. Zi-
ra; insan bazı noktalarda muvaffak olsa dahi çoğu zaman âciz. bir mahlûktur. İstikâmet, herşeye şâmildir. Yani; harekât ve sekenâtmızda istikâmete ri'âyet ediniz. İşte o zaman tam ve kâmil bir mü'min olursunuz. Birbirlerine gizlice söylenilen, başkalarının duyması istenmeyen sözler de emânettir. Din emânet, İslâmiyet emânet, Kur'ân emânet, namaz emânet, oruç emânet, zekât emânet, kelime-i tevhîd emânet, vazifeler emânet, memleket emânet, ailemiz emânet, çocuklarımız da emânettir. Bu yükün altıncın selâmetle çıkabilmek elbette büyük bir muvaffakiyettir. Bu husustaki, kusurlarımız- ve aczimizden nâşi her akşam yatmadan evvel, güzel bir abdestle, hiç olmazsa dört rek'at namaz kılmak, arkasından bir tevbe-i istiğfar ya da seyyidü'l-istiğfârı üç kere okuyarak günâhlarımızın afvı ve istikâmet üzere yaşayabilmemiz için Cenâb-ı Hakk'ın yardımını istemek; biraz fikir, biraz Kur'ân, biraz da salâvât-ı şerife getirerek uyumak ne kadar tatlıdır. Geceleri uyandıkça mümkün mertebe teşbih, zikir ve dualarla meşgul olmak ve hele kalkıp hiç olmazsa iki veya dört rekât namaz kılıp, tekrar yatmak ne kadar hoştur. Halbuki, insanın kendisi de emânettir. Onu korumak ve muhafaza etmek de vazifelerimizin başında gelir. Onu helâl gıdalarla beslemek, haram lokmalardan korumak, haram içkilerden sakınmak, akşamları yatsı namazından sonra oturmayıp yatmak, fazla ve zararlı şeyleri yememek, lüzumsuz yere konuşmamak lâzımdır. Zira nefesler ömürden sayıldığından, onları boşa zayi etmemek gerekir. Çünkü; ömür de, nefes de, emânettir. Cenâb-ı Hakk cümlemizi emânete riâyet eden bahtiyar kullarından eylesin, âmin.
İkinci kısım taharettir. Taharet de iki kısımdır: 1 — Maddî taharet,
88
CENNET YOLLARI
AYET VE HADİSLERLE CENNET
89
2 — Ma'nevî taharet.
Maddî taharet; bedenin, elbisenin ve namaz kılınacak yerin şer'an temiz olması demektir. Necis olan sidikten, kazurattan, kandan, irinden, şaraptan, pis sulardan ve daha ne kadar pis şey varsa hepsinden korunmak gerektir. Mayi olan pisliklerden el ayası kadarı, mayi olmayan kuru ve katı pisliklerin tırnak büyüklüğünde olanlarından bile sakınmak lâzımdır. Meniler de pistir. Onları da yıkamak gerektir. Ma'nevî pislikler ise, bütün güruhlar ile birlikte kibir, hased, gazab, kin, riya, şehvet, şöhret, hırs ve emsali günâh ve ahlâklardır ki, bunlara necâset-i ma'neviye derler. Maddî necasetlerden daha fenadır, Zîra; sidik ve pislik gibi maddî necaset ne kadar çok olursa olsun bir banyo yapıp; —hele kokulu bir sabunla yıkandın ve çamaşır değiştin mi— tertemiz olursun. Fakat ma'nevî necaset olan, kibir* hased, gazab, riya, hırs, kin ve emsali pislikleri öyle su, sabun ve kokularla temizleme imkânı yoktur. Bu uzun ve ihlâslı bir mücâdeleye ve keskin bir mücâhede ve riyazetlere ve olgun üstâdların terbiyesine muhtaçtır. Böyle terbiye görenlerin de hepsi mübtelâ oldukları bu kötü ve fena ahlâkları kolayca bırakamazlar. Ve zaman zaman bu huylarını icra ederler.
Suyun temizliği üç şeyle belli olur. Tadı, rengi, kokusu. Suyun tadı yerinde, rengi su renginde, kokusu da yoksa, o su ile abdest almır, gusül edilir, çamaşır da yıkanır. Eğer bu üç vasfı bozuk ise, o su ile ne abdest alınır, ne de içilir. Müslümamn iyiliği yine şu üç şeyle belli olur. Sözünde doğru, ahdinde ve va'dinde duruyor, emânete de ri'âyet ediyorsa, o, iyi müslümandır. Ve eğer sözünde sadâkat yoksa, va'dinde ve ahdinde durmuyorsa, emânete de hiyanetlik ediyorsa, o kullanılmayan su gibidir, vesselam.
Binâenaleyh tahareti olmayanın namazı da yoktur, «şart olmayınca meşrut bulunmaz» derler. Nasıl abdestsiz namaz hiç sahih değilse, tahâretsiz ve pis sularla, abdest de, namaz da olmaz. Dîni de yoktur. Namazı olmayan kimsenin dini de tam değildir. Zîra; namaz, dinin direğidir. Direksiz bina olmaz. Direkler, yıkılınca, bina da yıkılır değil mi? Öyle ise namazsız da din olmaz. Olur ama içilmeyen pis sular gibi varlığı ile yokluğu müsâvî olur. Şimdi namaz hakkında, kısa da olsa biraz ma'lûmât vermeyi münâsip gördüm. Evvelâ ibâdetlerin çeşidi çoktur. Fakat en mühimi mi'rac'da, emrolunduğumuz namazdır. Namazın faydaları hakkında pek çok eser vardır. Halil Abdullah Si-râcüddîn'in İslâm'da Namaz adıyla yazdığı eserden iktibasla, bazı faydalarını zikretmeyi faydalı buldum.
Şöyle derler ki: Allah Teâlâ Hazretleri Dîn-i İslâm'ı bizlere göndermiş ki, ona ibâdet edelim de, nefislerimiz temizlensin ve akıllarımız doğru olsun. Kalelerimiz nurla dolsun. İbâdetlerimiz sebebiyle hayvânî sıfatlardan kurtulup, insanî ve melekî sıfatlara nail olalım. Zîra; insan iki sıfatın sahibidir. Sıfat-ı melekî, sıfat-ı hayvânî'dir. İnsan ibâdet eder, doğru yoldan nvrılmaz ve günahları irtikâp etmez ise, melekiyet sıfatını kazanır. Bunun aksine ibâdetinden mahrum kaldığı takdirde (İnsânü'1-erdu'l-hay-vânî) mucibince sıfat-ı hayvânî olur. İnsan, hayvan-ı nâ-tıktır. Onun kemâlat-ı insâniyeye ulaşması ibâdâtı sayesinde olur. İbâdetten mahrum olduğu an derhal hayvân-ı nâtık menzilesine düşer. Bu husustaki Kur'ân âyetlerini ve hadîs-i şerifleri yazmak istemedim. Şu kadarını arzede-yim, Sûre-i Bakara'nm 21. âyetindeki: «Ey insanlar! Sizi ve skden evvelkileri de yaratan Allah Teâlâ Hazretlerine ibâdet ediniz.» fermân-ı ilâhiyesi mucibince Allah Teâlâ'ya her zaman ve her yerde emrettiği ibâdeti yapan kullar bu insanlık ve melekiyet sıfatını muhafaza eder. Bir müddet
90 CENNET YOLLARI
namaza devam edip de sonra bırakmak insana hem yakışmaz ve hem de olmaz. İbâdeti ancak şeytana uyan ve nefislerine mağlûp olup hayvanı sıfatlara düşenler bırakır. Zira ibâdet, Allah Teâlâ'nın kulları üzerindeki haklarındandır. Onu yaratan, onu büyütüp yetiştiren O'dur. Ona akıl, zekâ, irâde, kuvvet, kudret, sıhhat ve afiyeti herşeyi veren O'dur. Sonra çeşitli ni'metlerine garkeden ve onların lezzetlerine doyurun yine O'dur. Gökten yağmuru yazdırıp bizleri rahmetine nail eden yine O'dur. Güneşi ve Ayı ile, gündüzü ve gecesi ile çalışmamızı ve istirahatımızı veren yine O'dur. Bakınız Muâz b. Cebel ra-dıyallahü anh hazretleri bir seferinde Resûl-i Ekrem sal-lallâhü aleyhi ve sellem efendimizin arkasında hayvanına binmiş olduğu halde giderlerken, Cenâb-ı Peygamber Efendimiz:
— Yâ Muâz b. Cebel, diye seslenmiş. O da lebbeyke yâ Resûlallah, demiş. Ama Resûlullah efendimiz bir şey söylememişler. Bir müddet sonra tekrar:
— Yâ Muâz b. Cebel, demişler, ben de lebbeyke yâ Resûlallah ve sâ'deyke, dedim. Fakat yine bir şey deme diler. Bir müddet daha yürüdükten sonra:
— Yâ Muâz b. Cebel, diye seslendi. Ben de lebbeyke Yâ Resûlullah ve sâ'deyke, dedim. Buyurdular ki:
— Allahü Teâlâ'mn kulları üzerindeki hakkı nedir bilir misin? diye sordular. Ben de, Allah ve Resulü bilir, dedim. Buyurdular ki:
— Allah'ın kulları üzerindeki hakkı, O'na ibâdet edip hiçbir şeyi şerîk koşmamaktir, dedi. Ve yine yolumuza de-vunı ediyorduk. Bir müddet sonra bana:
— Yâ Muâz b. Cebel, diye seslendi. Ben de lebbeyke Yâ Resûlullah ve sâ'deyke, dedim. Buyurdular ki:
AYET VE HADİSLERLE CENNET
91
— Kulların Allah üzerindeki hakları nedir, bitirmişin? ben yine «Allah ve Resulü bilir,» dedim. Buyurdular ki:
— Onlar O'nun istediğini yaptığı zaman onlara azap etmemektir.
Yine ibâdetlerin meşru kılınmasının sebeplerinden birisi de halk ettiği kullarının güzel ahlâk ve nûr-ı ilâhî ile cemâl ve kemâl sahibi olmalarıdır.
İnsanların işledikleri her bir amelin insan üzerinde bir tesiri, bir alâmeti olduğu muhakkaktır. İbâdetlerin de kullar üzerindeki alâmeti kulun nura boyanması ve nurlan-masıdır. Yâni ibâdetlerin alâmeti nurdur. İbâdetsizliğin alâmeti de zulmettir. Çünkü insan herhangi bir işe devam ederse o iş onda bir meleke olur, alışır, terki kolay olmaz. En basiti sigaradır. Ahşan kimsenin onun zararını bildiği halde terk edemediği, görülen ve bilinen şeylerdendir. Sonra Hakk Sübhânehü ve Teâlâ kullarını bu ibâdet sayesinde şereflensin ve muhabbetini kazanarak, izzet sahibi olsunlar diye yaratmıştır. Zira insanoğlunun yaratılış sebeplerinden en mühimi Allah Teâlâ'ya ibâdet ve O'nu hak-kıyle bilmektir. Bu ibadetler sayesinde, Hâlık-ı Zülcelâle hem sevgi ve hem de kurbiyet hâsıl olur. Bir hadîs-i kud-sî'de:
«Benim kulum, farz ettiğim şeyden, yani; ibâdetlerden daha sevgili bir şeyle bana yakın olamaz ve bana nafile ibâdetler yapmaya devam edince ben de onu severim... ilâ ahir.» Zâten «severim» dedikten sonra mes'ele kalmaz. Maksat ve gaye o sevgiyi, o rızâyı elde etmektir. O da bu ibâdette tecelli edince, kul maksadına erişmiş demektir.
Ma'lûmdur ki, kişi kendisine verilen hizmeti yapmaz
92 CENNET YOLLARI
veya yapamazsa, ona iyi bir ad vermezler. Bırak şunu, o da adam mı? deyiverirler. Binâenaleyh; insan, halk olunduğu gaye için yaptığı ibâdet nisbetinde de insanlıktan nasibini alır, vesselam.
Her kim ibâdeti hakkıyla yapabilirse «fekad istek-mele'l-insârıiye» yani insanlığını tamamlamış olur ve her kim bu kulluk vazifesi ve kulluk borcu olan ibâdeti terk ederse hakikî insanlıktan tamâmiyle soyunup, sûretâ insan olmuş olur. Bunlar hakkında Kur'ân-ı Azîmüşşân'da-ki hitap çok acıdır. Zira; hakikî insanlık mertebesine ulaşamayan zavallılardan beşeriyet çok ezâ ve cefâ görmüştür. İnsanların huzurlarını kaçırmış bir çok tedbirleri aldırmaya ve masraflara mecbur etmiştir. Hem kendisi, hem de beşeriyet ve insanlık böylesinin ne dirisinden ne de ölüsünden hiç bir fayda göremez. Halbuki; bir hayvanın bile beşeriyete çok hizmeti dokunur. Meselâ; tarlaları sürmekte, arabalarla yük taşımakta, et, yağ, süt, yumurta, bal gibi faydalı şeyleri bizlere yetiştirmekteler. Öldükten sonra da, derisinden, yününden, kemiklerinden hattâ bağırsaklarından hep istifâde edilmekte olduğu ma'lûm-dur. Pekiyi bu dinsiz, bu ibâdetşiz, ahlâksız ve yaramaz insandan nasıl istifâde edilir. Kendisini envâ-yı ni'met-lerle besleyen ve mülkünde oturup, bedava yaşayan insan, o Hâhk-ı Zülcelâl Hazretlerine nasıl şükretmez, sözünü tutmaz ve emrini dinlemez. Artık onun hakkında hükmü siz veriniz. Binâenaleyh; izzet, şeref, devlet ve saltanat hep Allah'ındır. Allah'a kulluk eden aziz ve "şerefli olur. İbrahim Edhem'e dünyevî saltanatı terkettiren, âhiret saltanatına gerçek devlet ve gerçek saltanat denir Devlet kuşu da öyledir. Hiç düşünme, hemen tevbekâr ol ve seni yoktan yaratan Allah'a dön ve O'nun emirlerini dinle ve yasak ettiği her şeyden kaç, dünyâya sakın aldanma ki, o kimseye kalmamıştır. Sana da kalacak değil-
AYET VE HADİSLERLE CENNET
93
dir. Sana kalmayan şeyle ne diye uğraşır, ömrünü zayî edersin. Dünyân da, âhiretin de elinden gider, vesselam. Onun için uyanık ol ve iyi düşün. Kâfirlere bakıp da, dalâlete düşme. Sen cennet ehlinden olmaya çalış.
Ey aziz ve muhterem kardeşim! Bunlar Abdullah Si-ıâcüddîn'in yazdığı (es-Salâtü fi'1-islâm) kitabından alınmış bir hülâsadır. Cenâb-ı Hakk cümlemizi hakikî ve dürüst namaz kılan ve bu sebeple içi ve dışı nur ile dolan, dinde ve ahlâkda kemâle, dünyâda ve âhirette de selâmete nail olan bahtiyar kullarının zümresine ilhak buyursun, âmîn.
Bu konuda hakikî müslümanlardan bir misâl: Sa'd b. Ebî Vakkâs radıyallahu anh Hazretleri'nin ihtiyarlıkta gözleri görmez olmuş, fakat mübarek duası da çok keskin ve derhal kabul olunurmuş. Kendisinden rica etmişler.
«Senin duanın ne kadar makbul olduğunu biliyoruz. Şu gözlerinin açılması için Cenâb-ı Hakk'a bir duâ etsen derhal kabul olunacağına ve gözlerinin açılacağına eminiz» demişlcrse de, mübarek zât buyurmuş ki:
«Ben Allah'ımı ve onun takdirini gözümün nurundan daha fazla sevdiğim için böyle bir duâ yapamayacağım, beni ma'zûr görünüz» demiş. Bakınız Allah adamı nasıl oluyor.
İkincisi: Zübeyr radıyallahu anh'in ayağı ağrımış, nihayet kesilmesine karar verilmiş. Fakat o devirlerde vücûdu uyuşturan ilâçlar olmadığından ıztırabını mümkün mertebe teskin için kendisine:
«Şarap iç, sonra uykun gelip de bayıldığın sırada ayağını keseriz» demişler. Hz. Zübeyr ise:
«Hayır, öyle şey olmaz. Ben o haramı ağzıma koyamam. Ama, zikrullah'a devam ederim. Siz de ayağımı o zaman istediğiniz gibi kesersiniz» demiş. Ve öyle de yap-
94
CENNET YOLLARI
mışlar. O da ayağının kesildiğini bile duymamış. Bakınız; müslüman nasıl oluyor!
Üçüncüsü; ismini hatırlayamadığım bir zatın muharebede kolu kesilmiş, fakat kopmamış. Kesik kolunu kılıç sallamağa mâni oluyor diye, koparıp atmış ve tek kolu ile harbe devam etmiş. Nihayet şehâdet şerbetini içerek âhi-.
rete göçüp gitmiştir.
Hele Talha (radıyallahü anh)'ın Uhûd muharebesinde Resûlullah'ın ününe durup, düşmanın hücumlarına nu'ı-ni olmaya çalıştığı sırada aldığı yaraların sayısı mübalj-ğa denecek derecede pek çok olduğu halde, Efendimizin muhafazası için canını fedaya razı olmuş ve yerinden zerre kadar kımıldamamış.
İşte bu zat bir gün bahçesinin güzelliğine ve kuşların cıvıltısına hayran hayran bakarken ikindi namazını ce-ma'atla edâ etmeyi kaçırmış. Ve bundan dolayı üzüntüsünü gidermek üzere:
«Yâ Resûlullah! Bugün bu bahçe, benim, sizin arkanızda ikindi namazını kılmama mâni oldu. Binâenaleyh; bu bahçeyi umûr-i müslîmine harcanması için vaki'eyle-dim» demiş. Bunların menâkıbı öyle bir iki kitapla bilmez. Allah Teâlâ bize de o müslümanlar gibi müslüman-lık nasib buyursun, âmîn.
Dinde namazın yeri, ceseddeki baş gibidir. Ne kadar mühim bir irşâd. Zira başsız cesed hiç bir zaman yaşayamaz. Baş olmayınca cesedin nasıl kıymeti olmazsa, namazsız müslümanın da öylece kıymeti £>lmaz.
j.,-ltUl
ey
Jill
İİJı-aJI
AYET VE HADİSLERLE CENNET
95
Bu ve bunun gibi, aşağıda yazılan dört hadîs daha var ki, İslâmdaki fezâili anlatmaktadır. Ve bu fezâili, ancak ilimle elde etmek mümkündür. İlini olmazsa ne fe-zâil ne de günahlar bilinir. Halbuki Hakk'ın rızâsını ka-zanabilmekse, bu ve bunun gibi fezâili işlemek, günâhlardan korkup kaçmakla mümkün olur. Fezâiller yapılmadan, günâhlardan kaçılmadan Hakk'ın rızâsı kazanılmaz. Belki maazallah Allah Teâlâ'nın gazabına müstehak olma tehlikesi vardır. İşte bunların hepsi güzel ve ihlâs-lı bir ilme muhtaçtır.
İmdi İslâm'ın efdah, etemrni ve eşrefi bütün müslü-manların, dilinden ve elinden selâmette olmasıyla hâsıl olur. Elinden ve dilinden selâmette olması demek, yani; hiç bir müslümanı ne diliyle, ne de eliyle incitmemek, arkalarından gıybet denilen şeyi yapmamaktır.
İslâm'ın istediği güzel vasıflardan birisidir. Halbuki bugün bizler bu fezâilden tamâmiyle mahrum bulunmaktayız. Zira dilimizi gıybetten muhafaza edemiyoruz". Gözümüzle görmediğimiz halde bile birçok yalan, iftira ve gıybetleri yapmaktan kaçınmıyoruz. Tabiî bu bizLu kazandığımız bütün sevapları alıp götürmekte sonra da gönlümüzün simsiyah, kapkara olmasına sebep olmaktadır. Ondan sonra da iyiyi, kötüyü, hayrı ve şerri idrâktan mahrum kalmaktayız. Öyle ise muhterem kardeşim, sakın hiç bir şekilde kimseyi incitme, darıltma, mahzun ve müked-der etme, elinden geldiği kadar müslüman kardeşine, bahusus akrabalarına ve komşularına karşı dâima iyilik yapmaya gayret et. İyi bilki, sen müslüman kardeşine yar-yardımcı olduğun müddetçe Allah Teâlâ Hazretleri de senin yardımcın olacaktır.
İkincisi; mü'minlerin îman cihetinden kâmilleri, ahlâk bakımından en güzel olanıdır, "tasavvufî Ahlâk kita-
96 CENNET YOLLARI
bında güzel ahlâklar tafsilâtlı bir şekilde yazılmıştır. Oradan okuyabilirsiniz.
Namazın efdali ise kıyamı uzatmak; yani sûreleri uzun okumaktır. Sadakanın efdali ise, fakirlik halinde bile verebilmektir. Zenginin vermesi tabiî'dir. Fakat kendisi muhtaç olan bir kimsenin imkânı nisbetinde kendisinden daha düşkünlere, yardımda bulunması elbette çok büyüklüktür.
AYET VE HADİSLERLE CENNET
97
«Bir mü'min kardeşine ister para, ister söz ile sürür ve sevinç vermek, mü'min kardeşinin sürürünü mûcib olacak bir işte bulunmak, bir mü'min kardeşinin borcunu öde-yivermek veya biç olmazsa ona biraz da olsa ekmek yedirmek amellerin en fazîletlisidir.»
İşte bunlar, basit ameller gibi gözükürse de, en efdal amellerin arasına sokulmuştur. Yemek yedirmek, ziyafet vermek herkesin elinden gelmez. Bir muhtaca bir miktar yiyecek verip, onun açlığını gidermeye çalışmaktan daha güzel ne olabilir?
Yukarda geçen hadîste fakirlik halinde bile verebilmek, efdal-i â'mâl olarak gösterilmiş ve bu suretle müs-lümanın alıcı değil verici olması teşvik edilmiştir.
îmanın efdali ise, Allah Teâlâ'nın sevdiklerini sevmek, sevmediklerine buğuz etmektir. Ve sevmediğini ancak Allab için sevmemek, sevdiğini de Allab için ve Hakk yolunda olduğu için sevmektir. Sevmediğini Allah Teâlâ sevmiyor diye sevmez. Hakk yolunda olmadığı için sev-
nıez. Sevdiğini Allah'ın emirlerini tutup, yasaklarından kaçtığı için sever. Sevmediğini de Allah Teâlâ'nın emirlerini tutmadığı ve yapmadığı, yasak ve günah şeyleri irtikâp ettiği için sevmez. Namaz kılanı, oruç tutanı, zekât vereni, hacca gideni ve Hakk'ı her hâli ile zikredeni sever. Çünkü; Cenâb-ı Hakk da onları sever. Yine îmanın efdali, lisanını dâima zikrullah ile meşgul edip, ciâirnâ Allah demektir. Ve yine herhalde nefsi için istediği !ı'i Hayrı, insanları için de sevmek ve istemektir. Ve yin;.1 kendin için istemediğin ve kerih gördüğün herşeyi insanlar için de istememek ve hoş görmemektir. Ve yine ya hayır söylemek veya sükût etmek îmanın efdalinden ma'dud'tur. Yani; konuştuğun vakit mutlaka hayır söyle, insanları hayra teşvik eyle. Bunu yapamazsan sükût eyle. Gönlünü din-k. Hakk'ın zikrini gönlünde devam ettirmeye gayret et. Ve yine îmanın efdali sabır ile cömertliktir. Sabır, her işin başıdır. Sabr edenler zafere nail olurlar. Sabır ile koruk, helva, yaprak da atlas olur. Sabır ve Cömertlik kitaplarını oku, hem tekrar tekrar oku.
JllJ
.y_
Ji\
ȟil
(_rJ-
«Kıyamet günü huzûr-ı Rabbi'I-âlemîn'de âdemoğlu şu 5 sorunun cevâbını vermedikçe ayakları sabit olur, bir yere kımıldamaz.
1 — Ömrünü nerede yoketün (harcadın)?
2 — Gençliğini nerede çürüttün?
3 — Malını nereden kazandın?
F. 7
98
4 5
CENNET YOLLARİ
Malını nereye harcadın? Bildiklerinle nasıl amel ettin?».
AYET VE HADİSLERLE CENNET
99
Bu suallerin cevâbını vermek öyle pek kolay olmasa gerek. Tabiâtiyle ilk sual ömürden. Çünkü; ömür denilen hayat ni'meti Cenâb-ı Hakk'm kullarına bahşettiği sayısız ni'metlerin başında gelmektedir. Zira; ömür olmazsa, insan ne dünyâyı, ne âhireti, ne Allah'ı, ne de Peygamberini bilir. Allah Teâlâ'yı bilmek ne büyük devlettir. O'na kul olmak da ayrı bir devlet, hem de bulunmaz bir devlettir. Dünyâ ve âhiretin bütün ni'metleri bu ömürle elde edilir. Onun için bunun kıymetini iyi bilip Iiakk Süb- ; hânehü'nün razı olmadığı günâh yerlerde ömrü zayi etmemek gerekir. Zira; bu ömür bize emânettir. Her emânet vakti gelince sahibine verileceği gibi, bu ömür de vakti gelince Hakk'a teslim edilecektir.
Birincisi: Bu ömrün vazifelerinden başlıcası bizi yaratan ve bize muhtaç olduğumuz bütün nimetleri bahşeden Allah Teâlâ'ya kulluk hizmetlerini güzelce yapmaktır. Hakk'm rızâsını kazanmak en büyük şeref, izzet ve devlettir. Onun için bu sualin c^ .âbına ölmeden evvel ha-1 zırlanmak lâzımdır. Yoksa o kıyamet günü muhakkak mah-î cûb oluruz. <
İkincisi: Yine; Cenâb-ı Hakk'ın kullarına lûtfu ihsâ-J mnın birisi de gençliktir. Nice kimseler vardır ki, pek kü-: çük yaşlarda hiç bir şey bilemeden gözlerini yumup buj âlemden giderler. İhtiyarlık devresine geçenler ise, genç-i lik ellerinden gittiği için, onun pişmanlığı içerisindedirler. Çünkü; tâkatları kesilmiş, gözlerinin nuru azalmış, istediklerini yapamaz hale gelmişler. Artık ellerinden tutacak birisini arar dururlar. Onun için şâirin dediği gM bi; (Leyte'ş-şebâbü ye'ûdii yevmen) diye feryâd edeıH
¦i
ler, yani; tahassürlerinden gençliğin hiç olmazsa bir gün gibi kısa bir zaman da olsa kendilerine rücû'una razı olup, âh u figân içerisinde hayatlarının sonunu beklerler.
Öyle ise ey muhterem kardeş! Sen gençliğinin nimetini bil de, onu yok yerlerde, hele günahlarda zâyî' etme ki, sonra cevâbında âciz kalırsın. «Son pişmanlık fayda vermez», derler. Ne kadar doğrudur.
Üçüncü ve dördüncüsü: Malından suâl sorarlar. Bu malı nereden kazandın, Helâldan mı? Yoksa; haramdan mı? Hırsızlık, rüşvet, ihtikâr veya şarap satarak mı? Kumardan veya faizden mi? diye ince ince sorarlar. Helâlinden kazanmışsan ne mutlu. Fakat helâlinden olsa bu sefer kazandığın bu servet ve paraları nerelere harcadın, diye hem gelir, hem de giderini inceden inceye sorarlar. Yapılan ve harcanan israf paralarının hesabı ne kadar güç ise, onları haram yollara harcamanın hesabı da o kadar fenadır. Bunun ta'rifi bile mümkün değildir. Onların arasında sigara paraları da sorulacaktır. Hem sıhhatini berbat, hem de meleklerini rahatsız eder. Şeytân aleyhilla'-ne'yi sevindirmenin ne demek olduğunu insan o zaman anlayacak ama ne fayda. Hele günâh ve israf yollarına, haram yerlere harcanan paraların hesabı acaba nasıl verilecek. Helâlinden, ihtikârsız, yalansız, sözünde sâdık, emânete ri'âyetkâr va'dinde durmak suretiyle kazanılan para çok güzel. Hele bu parayı Hakk'ın istediği ibâdet yollarına, fukâra'ya, muhtaçlara, efrâd-ı ailesinin nafakasına israf sız sarf edebilmek ise ayrı bir ni'metür. Bundan dolayı sevâb kazanıp, cennetin yüksek makamlarına nail olunacağı gibi, haramdan kazanıp, haram yerlere harcananların da, günâhları o nisbette artırıp sahibini cehenneme sürükleyeceği açıktır. Zâten haram paralar iyi ve sevap yerlere nasib olmaz ve sonunda da sahibini cehenneme götürür, vesselam.
100 CENNET YOLLARI
Beşincisi ise âlime sorulacak bir sualdir ki, sana verilen bu ilimle ne yaptın, lıangi amelleri işledin, Amellerin ilmine uygun mu idi? Yoksa câhiller gibi mi idin? İlmin sorgusu her sorunun fevkindedir. Evvelâ; îman ve î'tikad' sonra abdest, namaz ve oruç'dan sonra da farz, vâeib ve sünnetlere ri'âyet edip etmediğinden, sakalından, bıyığından ve hattâ komşusuna nasihat edip etmediğinden ve onlara emir ve nehyi bildirip bildirmediğinden ayrı ayıı, inceden inceye sorulacak, amelleri mizanda tartılacaktır. Ona göre kendisine mükâfat veya mücâzat verilecektir. Cenâb-ı Hakle cümlemizin mu'îni olsun da o gün bizleri fazl u keremiyle sorgulara çekilmeden, hesapsız ve azabsız olarak cennete idhal eyleyeceği kullarının arasına kabul buyursun, âmin.
AYET VE HADİSLERLE CENNET
101
15
__ Mü'minler arasında şefkat ve tesânüd
>y-i
hayırlıdır.
İtikâf üç nev'idir:
1 — Vâcib,
2 — Sünnet,
3 __ Müstehab'dır.
Nezir ile yapılan itikâflar vâcibdir. Ramazan~ı Şerifi in yirmisinden sonra bayrama kadar yapılan itikâflar sünl
nettir. Şâir zamanlarda velev, bir saat dahi olsa i'tikâfa niyetle, yapılan halvetlerden i'tikâf sevabı alınır. Birgün, bir hafta, bir sene gibi itikâflar da müstehabdır. İükâfla niyetle beraber oruçlu bulunmak da şarttır. İükâfta olan kimse mescidinden zarûretsiz dışarı çıkamaz. Zaruretleri ise; abdest almak gusül, yemek getireni olmazsa, ekmek almaktır. Yemeğini en yakın yerden alıp yine mescidinde yer. Mümkün mertebe, kimse ile konuşmamağa dikkat eder. Kur'ân-ı Kerim ve fıkıh kitaplarını okur, ders, zikir ve evradını yerine getirir. Uykusu da mescidindedir. Mescidinde bulunduğu müddetçe Allah Teâlâ'nın misafiri sayılır. İtikâfm bitiminde mescidden çıkarken anadan doğmuş gibi gikıâhlardan arınmış olur. Bu itikâf Mekke-i Mü-kerreme'de yapılırsa 100.000, Medine-i Münevvere'de yapılırsa 10.000 ile 1.000 arasında Mescid-i aksâda, yani; Ku-düs'deki Mescid-i Ömer'de ise, 500 misli sevabı vardır. Binâenaleyh; bizim mescidlerimiz ile Peygamberimizin mescidlcri arasında en aşağı 1.000 iükâf sevabı vardır.
Bir gün İbn-i Abbas radıyallahü anh itikâfda iken, bir müslüman kardeşini, dargın olduğu diğer bir müslüman kardeşi ile barıştırmak için mescidden çıkarken, yine bir müslüman kardeşi ona nereye gidiyorsun? Sen itikâfta değil misin? diye ikaz etmek istemişse de İbn-i Abbas radıyallahü anh cevaben, —Peygamberimizin kabrini göstererek—, Burada yatan zât'dan işittim ki, derken dayana-madan ağlamağa başlamış ve şöyle demiştir. Resûl-i Ekrem Efendimiz:
«Her kim, kardeşinin herhangi bir işine yardımcı olmak için, yürür ve maksadına erişirse, bu hareketi onun on senelik itikâfından hayırlıdır.» buyurmuştur.
Kendi rızâsı için yapılan bir günlük itikâf için, Cc-nab-ı Hakk o zât ile cehennem arasında her biri arasın-
102
CENNET YOLLARI
AYET VE HADİSLERLE CENNET
103
da sark ile garb veya yer ile gök arası gibi uzaklık bulunan ü^büyük hendek küa, Bu, cehennemin yüzünü bile Xmevecek demektir. Cenab-x Hakk cümlemize, butun SS^ toide^terlmte faydah olmayı nasîb ve muyes-ser eylesin, âmîn.
îmanın efdaliyetinden birisi ve en mühimi de, sen nerede olursan ol, Allah Teâlâ Azze ve Celle'nin ilmiyle, kuvvet ve kudretiyle muhakkak seninle beraber olduğunu bilmendir. Senin yaptığın bütün işleri hem görür, hem de bilir.
Onun ilminden hâriç hiç bir şey yoktur. Bunu böyle bil. Ondan saklı hiç bir şey yapılamaz. Aynı zamanda Allah Teâlâ Hazretleri bizim gözcümüzdür. Her yerde bizim hareketlerimizi gözlemektedir. Bizim nail olacağımız feyz-i Rabbani, kendimizi Hakk'ın gözlediğini bilip, ö'nun istemediği yer ve işlerden, günâh şeylerden kaçınmakla elde edilir. Bu aynı zamanda Hakk'ın emrettiği ibâdet ve tâ'atın yapılmasını gerektirir.
Sonra daha da terakki ederek, gönlünü Allah'dan gay-rıya vermez. Allah'tan başka her şey gözünden silinir. O zaman nereye baksa, nereye gitse, yatsa ve uyuşa da Allah'dan asla ayrılmaz vesselam.
İşte o zaman kendisinde «fenafillah» tahakkuk eder. Hakikî kul olur. Gönlünde mâsivâ kalmaz. Her nereye baksa Allah'ı görür. Biz, gözümüzün önünde bütün gün teneffüs ettiğimiz havayı görmekten âciz olduğumuzu bilmeyiz de Allah'ı görmeğe çalışırız. Allah Azze ve Cellej görünmekten ve mekândan münezzeh değil midir? BazıJ
sapıkların: «Ben Allah'ı görmüyorum, ama şeker vereni görüyorum» demeleri aptallıktan başka bir şey değildir. İşte, gözünün önünde duran havayı görmüyorsun ama, varlığına inanıyorsun. Çünk'ü hissimizle, varlığını idrâk ediyoruz, dersen de bütün varlıkların sahibini idrâk edemi-yorsan, o zaman sen akılsız ve şu'ûrsuzun birisin demekten başka çâre yok. Eğer idrâk ediyorsan, o halde ona mutlaka itaat etmek mecburiyetindesin. Çünkü; onu bilen, hiç şüphesiz, onu mutlaka sevecek. O'nu sevince de tabîatiyle onun emrinden dışarı çıkamıyacaktır. Nasıl sevmeyecek? Onu yaratan O. Ona her nimeti veren; göz, kulak, akıl, fikir, sıhhat, afiyet ne varsa hepsini veren O değil mi? Bize ufacık bir yardım yapanı sevmeyi vazife biliyoruz da, saymakla bitmeyen nimetleri vereni sevmemek mümkün mü? Bir de bize âhirette Cennet denilen mükâfat evini hazırlamış olan Allah Teâlâ'yı sevmemek, akılsızlık ve delilikten başka bir şey değildir de nedir? Gâvurluk deliliktir. Şer kuvvetlere esir olmaktır.
Her şey gözünden silinir demek, onları göremez değil, belki onlar vasıtasıyla onları yaratanı görür ve O'na döner. Ve eşyanın her biri lisan-ı haliyle onları Hakk'a çağırır ve onları Hakk'ın birl;ı: ve varlığının alâmet ve nişanesi olarak görür. Yoksa eşya kamilen gözden kaybolmuş değildir. Belki eşya, canlı ve cansız hepsi kulları Allah'a davet etmektedir. Yani; lisan-ı halleriyle hepsi Allah'ın varlığı ve birliğine işaret etmektedir. Allah Teâlâ Hazretleri uyanıklık versin de, Hakk'a dönen ve Hakk'ı kabul eden ve Hakk'ın sözlerini dinleyen, emirlerine itaat eden, yasaklarından kaçan kullarından eylesin. Âmin.
Yerlerin efdali mescidler, camiler ve ibadethanelerdir. Camilere girenlerin en efdali, en evvel girip, en sonra çıkanlardır. Cemaata erken giren, îmana evvel giren gibidir.
m^
rf.il
vt
104
CENNET YOLLARI
AYET VE HADİSLERLE CENNET
105
Cihâdın efdali de, kişinin nefis ve hevâsıyla mücâ-hedesidir. Şer kuvvetlerin kökü ve kaynağı nefis ve şeytandır. İnsanı bütün hayırlar ve ibâdetlerden alıkoyan, sünnet-i seniyye'rıin yaşanmasına engel olan ve bütün kötülükleri işleten; içki kumar, zina, faiz, gazap, lüle, hırsızlık gibi birçok fenalıkları yaptıran, süse, saltanata, zevk ve safâya meyyal kılan, yaz> vakti hava alacağız diye deniz kıyılarında, sayfiyelerde envâ-yı çeşit günahlara giren, kendisi denize girmese bile, denize girenleri görmesinin ne kadar günâh ve felâket olduğunu eğer bir bilse, yaptıklarına kimbilir nasıl nadim ve pişman olacak, tevbe üstüne tevbe diyerekten feryâd ü figân edecektir. Fakat zâ-yiât zayiattır, telâfisi mümkün değildir. Ömür, pahasına kıymet biçilmeyen, bulunmaz bir cevherdir. Onu isyan ve günah yollarında zayi etmek kadar cahillik ve akılsızlık olamaz. Allah korusun, evler ve dükkânlar yangına nıa'rûz kalsa veya çalınsa, bakarsınız ki, kısa bir zaman sonra hepsi yeniden olmuş, belki daha iyisi ve daha güzeli, takat ömrün bir saniyesini bile bir daha ele geçirmek mümkün değildir. Onun için bu fırsatı kaçırma aziz kardeşim vesselam.
Faziletlerin en efdalî şu üç şeydedir:
1 — Gelmeyene gitmek,
2 — Vermeyene vermek,
^3 — Söğeni de afvetmektİr.
Dünyâ'da zâhidliğin efdali, ölümü anmak; ibâdetin cidali de, tefekkürdür. Ölümü çok düşünenin kabri cennet bahçesi gibi geniş olur.
Hicretin efdali ise, Allah'ın kerih gördüğü, beğenmediği, sevmediği ve istemediği şeyleri bırakmaktır.
İlmin efdali, Allah Azze ve Celle'yi, zâti ve subûtî sı-
fatlan ve esmâ-i hüsnâsı ile bilmektir. Ölümün efdali de Hakk yolunda şehit olmaktır. Sonra hudut bekçisi olarak ve daha sonra hac ve ömre yaparken ölmek, sonra da e!inden gelirse köylü ve tacir olarak ölmemek (Zira; köylerde cehalet, ticâret'te de yalan ve cemâ'attan mahrumiyet vardır).
Din, hadd-i zâtında çok kolaydır. Onu siz zorlaştır-mayınız. Kendi kendinizi sofuluk taslayacağını diye aç bırakmayınız. Gece ibâdet yapacağını diye uykusuz kalmayınız. Çünkü «hayrü'l-umûru evsâtüha»'yı unutma. Her için hayırlısı ortasıdır. Ne ileri gidip göze çarpma, ne de geride kalıp âleme gülünç olma. Elinden geldiği kadar da Hakk'a yakın olmaya çalış. Bunun en güzel, en kolay ve en iyisi NAMAZ'dır. Zira herhangi bir müslüman namaza durduğu vakitte Hakk Teâlâ Hazretleri ona rahmet ve fazilet ile ikbâl eder. O musallî kul, Allah Teâlâ'mn huzurunda havf, haşyet ve edeplerine ri'âyetle, günlünü Hakk Süblıanehü ve Teâlâ'dan ayırmamak suretiyle namaza durduğu müddetçe, Hakk'ın sonsuz tecellî ve iltifatına ınazhar olacağı şüphesizdir. Meselâ; şu gördüğümüz. Ay, ilk v,e son günlerinde pek az görülmektedir. Sebebi ise herkesçe ma'lûm olduğu gibi. güneşi görebildiği kadar bize ışık aktarabilmektedir. Fakat ayın 13, 14, 15. günlerinde bütün yüzüyle bize nur ve ışık vererek gecelerimizi aydınlatmaktadır. Kendisi dünyamız gibi taş ve topraktan ibaret olan. Ay adını verdiğimiz bu cansız varlık, güneşten aldığı nuru, ışığı bir ayna gibi bize aktara-biliyor da, en kâmil varlık olan insanın, namazda nûr-ı ilâhînin karşısına durduğu zaman alıp yansıtacağı ışığın acaba haddi hesabı olur mu dersiniz? Aldığı bu ma'nevî nurlarla hem kendisi tedrici bir suretle kemâle ve mele-kiyel sıfatlarına bürünüp ekmel-i mahlûkat olur. Bundan dolayı Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz:
106 CENNET YOLLARI
«Namaz göz bebeğimdir.» diyerek namazın ne olduğunu bize açıklamışlardır. Büyüklerderı biri de evlâdına şöyle tenbihte bulunmuştur:
«Ey evlâdım, sakın namazda iki tarafına sallanma ve gönlünü, sakın Allah Teâlâ'dan zerre kadar ayırma. Zira; fıamaz, mü'minin münâcat edeceği, yalvarıp yakaracağı bir mahaldir. Bu fırsatı kaçırma. Bir de namazda iki tarafa bakınmak ve gönlünü başka şeylerle meşgul etmek insan için ölümdür, helâkdir. Buna göre namazına çok dikkat et. Sakın gönlünü Hakk'dan ayırma ve iyi bil ki, namaz senin îmanının terâzisidir. Ne kadar huzur ve uyanıklıkla namaz kılarsan, mükâfatı da o nisbette olacaktır. Namazda bulunduğun müddetçe llakk Teâlâ Hazretlerine münâcatta, duada bulunduğunu unutma ve hem namazda iken, Allah ile aranızda hiç bir mâni ve perde yoktur. O sırada kuldan Hakk'a öyle bir sevgi hâsıl olur ki, tarifi mümkün olmadığı gibi, ondan daha lezzetli bir sevginin bulunması da mümkün değildir. Gönlünü Hakk'a bağlamanın mükâfatı olarak makâm-ı illiyyîn denilen en yüksek makamlara nail olursun ki, bunlardan birisini ar-zedeyim:
Yarınki âhiret gününde herkes yerini aldığı, yani; cennetlikler cennete girip, rahata kavuştuklarında, bu ehl-i illîyyin denilen muhterem zatlar cennetin en yüksek makamlarından aşağı doğru, ehl-i cennete şöyle bir nazar, bir bakış yaptıkları vakit, cennet ehli bile şaşırıp kalacaklar. Çünkü bu bakışları ile ehl-i cennet öyle bir nura gark olacak ki, tarifi mümkün değildir. Çünkü; o ehl-i illiyyîn olan muhterem zatlar, Hakk'ın nuruna öylesine gark olmuşlar ki o nûr ile ehl-i cennete baktıkları vakit, cennet bile nurunun üstüne yeni ve çok parlak bir nura kavuşacak ve sekiz cennet de, nûr üstüne nura boyana-
AYET VE HADİSLERLE CENNET
107
çaktır. Bu demektir ki, sizler de bu ehl-i 'illiyyînden olmaya çalışınız. Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle cümlemizi afv ve mağfiret eyleyip, sevdiği ve razı olduğu kullarından eylesin ve ehl-i cennet'in en yüksek makamlarına nail olan muhterem zatlar zümresine bizleri de ilhak buyursun, âmîn.
Bu namaz kılanların aralarındaki fark ise şöyle îzah edilmektedir. İki kimse namaza durmuşlar. Birisinin namazının sivrisineğin kanadı kadar kıymeti olmadığı hal-rlf, diğerinin namazı Luıud Dağı'na muâdildir. Çok sevaba nail olacaklar ve namazın mükâfatı kimin aklı güzel ise, onun olacaktır, denilmiş ve buna şöyle cevâp verilmiştir. Allah Teâlâ'nın yasak ettiği günâhlarından kaçan verâ sahibi olanlara ve bir de hayırda haris olanlara verileceği beyân buyrulmuştur. Her ne kadar verâ sahibi, ötekinin yaptığı çok nafile ibâdetleri yapamasa da, derece itibariyle araları ölçülemeyecek kadar geniş olacaktır. Bunları okuduğumuz zaman anlıyoruz ki, bu yüksek makamlara nail olacak bahtiyarlar olsa olsa, hakikî âlimler olacaktır. Çünkü Hâlik-ı Zülcelâl, Kur'ân-ı Kerîm'inde «İnnemâ yahşellâhe min ibâdihi'l-ulemâ» buyurmuştur. Bu yüksek makamlar, içi havf ve haşyet ile dolu olan ulemâya mahsûs olduğundan, CenAb-ı Hakk bizleri de bu bahtiyar ulemâ sınıfına idhâl buyursun. Âmîn.
Demek ki, dünyâ sa'âdeti ilme bağlı olduğu gibi, âhiret saadeti de yine ilme bağlıdır. Öyle ise ey muhterem kardeş, sen bu ilimden mahrum kalma. Dünyâ saltanatlarının hiç birisinin sonu iyi gelmemiştir. İmdi nefis ve şeytân ile mücâdele edip ilim ve âhireti tercih eyle. Her ne kadar dünyâ insanları, onları hor görseler de, o Allah Teâlâ'nın dinidir, peygamberler yoludur. Bu insan, peygamberlerle de uğraşmış. Ama hepsinin yeri cehennem
luo
CENNET YOLLARI Sûre-i Fâ
'daki «İhdinessırâtalmüs-den sakın olma, sonra ebedî yanarsın.
AYET VE HADİSLERLE CENNET
109
16
6 _ Müslüman idarecileri iş basma getirmek
«Siz, gerek namazlarınızda ve gerekse cenaze namazlarınızda sefihleri öne geçinmeyiniz ve yine siz sefihlerinizi gerek namazlarınızda ve gerekse cenazelerinizde öne geçirmeyiniz. Zira; öne geçenler, sizlerin Allah Teâlâ'ya elçilerinizdir, Resûllerinizdir.»
Bu iki hadîs-i şerit de yine bizlere dinimiz hakkında güzel bir öğüt vermektedir. Zira; önümüze geçirdiğimiz imam efendiler, gerek ölülerimize ve gerekse dirilerimize yol gösteren, rehberlik eden, delillik yapan, bizim dertlerimizi Hazreti Allah'a ulaştıran bahtiyar kimselerdir. Ve cennete de sorgusuz girecek olan bu bahtiyarların içlerinde bazen yaramazları da çıkar. «Çürüksüz ceviz olmaz» derler. İşte bunlau iyice ayırdetmek ve ona göre ünümüze, geçireceğimiz imamlara karşı uyanık olup. sesinin güzelliğine, kendisinin güzelliğine ve hele sözlerinin güzelliğine hiç aldanmamah.
İnsanda en mühim olan şey salâbet-i diniye denilen, dine bağlılık ve düşkünlüktür. Süse, saltanata meyyal, kı-
ravatlı, çalımlı insanlardan ne hoca olur, ne de bir şey. Allah cümlemizi bu süs, saltanat ve çalım derdinden muhafaza buyursun. Tabiî cemiyetteki insanlara uyma mecburiyetini hisseden insanda, salâbet-i diniye yok demektir.
Kur'ân-ı Azîmüşşân'm 5. ci sûresinde «Sefihlere mallarınızı vermeyiniz» buyrulmaktadır.
Yani; aklı, şuuru yerinde olmayan adama kendi parası bile efsa, vermek caiz değil, doğru da olmaz. O paralarla insan dünyâsını, rızkını ve çocuklarının nafakasını temin edecek. Bunu kullanmasını bilemeyen har-vurup, harman savuran kimselere mirasyedi derler ki, sonra ellerinde, avuçlarında bir şey bırakmaz, şunun, bunun yardımına muhtaç olurlar. Bir kısmının işi bozulur. Artık kendisini toplayamaz. İşte bu gibi sefihleri ne imam yapın, ne de işlerinizin önderi. Cenâb-ı Hakk cümlemizi sevdiği ve razı olduğu bahtiyar kullarından eylesin, âmin.
«O irfan sahibi olan reislere veyl (yazıklar) olsun! Emirlere yazıklar olsun! Ümerâlara da yazıklar olsun. Kıyamet gününde bir kavim: Saçlarımızın uçlarından Süreyya demlen yıldıza asılıp da yer ile gök arasında, bir o tara-ia, bir bu tarafa sallamaydık da, keşke insanlar arasında hiç bir şeyle zulmeden bir emir ve bir âmir olmasaydık diyecekler, fakat...»
Urefâ'ya, ârifîn cem'i olarak urefâ denmiştir. Elif ve lâm ile el-'urefâ, mâ'lûm olan reisler, kethüdalar, kâhyalar,
110 CENNET YOLLARI
nâsın seyyidi, başı, efendileri, demektir. Bir de A'raf denilen Cennet ile Cehennem arasında bir makam vardır ki, ona da a'raf derler. İtiraftan bir isimdir. Bin dirheme derler. Bizim bugünkü 1200 grama muâdildir. Örf ve âdet üzere ma'rûf, olan ve bilinen evlâdlara, ma'ruf kimsenin ev-lâdları dendiği gibi, birbirini müteakiben ve mütetâbian bir yerin arkasına gelenlere de urfen derler. (el-Mürselâ-tü urfen) gibi. Bu kelimenin halkın ahvalini bilici olan sey-yîdlik ve ma'nâ itibariyle kethudâlık, reislik, ululuk, riyaset gibi, baş idarecilere de şümulü olsa gerek hatta muhtarlıktan tutun da, son basamağa, onbaşıdan tutun da son kumandana kadar şümullü bir kelimedir. Bunlara veyl ile hitap ise, bu hizmetlerin çok kolay bir şey olmadığına ve bunu hakkıyle yapabilmenin de çok müşkül olacağına işaretle veyl denilmiştir. Veyl, Cehennemde bir derenin ismidir ki, oraya Veyl deresi derler. Aynı zamanda tedhîd ve azab makamı uda da kulllanıhr. Yazıklar olsun o reislere ki, milletin, kavmin ve cemâ'atin işlerinde adalet edemezler. Menfa'atları uğrunda çok işkence, azab ve zulüm ederler. Haccâc-ı Zâlim ve emsali firavunlar gibi. Milleti küle gibi kullanmaktan zevk alırlar. İşte kendileri bunun acısını tadacaklarından veyl kelimesiyle ifâde olunmuştur. Reislik büyük bir nimettir. Fakat bizler her nimetin kadrini bilemediğimiz gibi, bu reislik devletinin de kadrini bile-mezmişiz, aynı zamanda bu kuvvetten istifâde ederek Hakk'ın ve hattâ halkın razı olamıyacağı zulümleri irtikâb etmek tehlikesi olacağından kendisine emniyet-i kâmilesi olmayan insanların bu gibi yüksek makamlara özenmeleri çok mu, çok tehlikelidir. Bunlardan mümkün mertebe uzakta kalmak tavsiye edilir. Halbuki bizim bugünkü tahsil gayelerimizden birisi me'mûr değil, âmir olabilmektir. 'Urefâ, reis, ümerâ, her üçü de milletin işlerine bakan muhtelif kimselerdir. İşte bunlar yaptıkları işlerde yanlış ha-
AYET VE HADİSLERLE CENNET
111
reketler de olsa, istediklerini yaptırabilmek için, şiddet kullanan, hapishanelerde inleten, darağaçlarında asan, idam eden, kurşuna dizenlerin belki haddi hesabı yoktur. Bunların hesabını vermek acaba kolay bir şey midir? Elbette ki, hesabını veremeyeceklerinden azaba, hem pek büyük bir azaba dûçâr olacaklarına dâir pek çok âyet-i kerîme ve hadîs-i şerifler vardır. Kullarına karşı çok merhametli, rahman ve rahim olan Allah başkalarının, kullarına azab ve işkencesine hiç razı olamayacağı için veyl demiş, sonra çok yüksekte olan Süreyya adlı yıldıza asılmak ne kadar korkunçtur. Asılmak bir nev'i idamdır. Fakat bu on dakika içinde olup biter. Bazen korku vermek için bir-iki gün durdurdukları da olur. Ama nihayet çukura atılır, biter gider. Eğer haksız yere asıldı ise şehîd olmuştur. Ve eğer kabahatli ise, cezasını çekmiş olur. Âhirete bir şeyi kalmaz, yani; âhirette tekrar azab görmese gerektir. Fakat Hakk'ın astığı o yüksek yıldızdan ister baş aşağı ayakları yukarda ister ayakları aşağıda başından asılmış olsun. Gök ile yer arasında asılı kalmak ne demektir? Allah Azze ve Celle cümlemizi böyle acı akıbete uğramaktan muhafaza buyursun, âmin. Fakat bu duâ iyidir. Ama insanın da böyle tehlikelere sokulmaması gerektir. Zira yılandan korkan onun yanma sokulmaz. Arslandan korkan onların olduğu yerlere gitmez. Eğer onlardan sakınmıyorsa duâ da kâr etmez. Arslan parçalar, yılan da sokar. Kabahat kimsenin değil, ancak kendisinindir.
Gerek ticaret, gerek zirâ'at, gerek san'at ve gerekse riyaset, büyük peygamberlerin ve evliyanın makamlarıdır. Âdem aleyhisselâm'ın, Nûh aleyhisselâm'ın, İbrahim aley-hisselâm'ın, Süleyman aleyhisselâm'ın, Yûsuf aleyhisselâm'ın ve Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Efendimizin ve Hulefâ-ı Râşidin olan Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali Radiyallahü anhüm'ün ticâret, saıı'at, zirâ'at, idareci,
CENNET YOLLARI
reislik, halifelikleri herkesçe ma'lumdur. Fakat onların haline kim tahammül edebilecek. Süleyman aleyhisselâm hutbe okurken bile birşeyler ürer. Ve onu satıp, parasıyla geçinirdi. Hz. Ömer Radıyallahü anh, hilâfeti esnasında Acemistan'dan getirilen ganimetlerden birşey almadığı gibi, hutbe okuduğu sırada giydiği cübbesinin üzerinde birçok yırtık ve yamalar bulunmakta idi. Peygamber sallal-lahü aleyhi ve sellem'in hâli ise, öyle bir kitaba sığacak kadar kısa değil. O'nun nasıl aç kalıp da karnına tas bağladığını ve nasıl cihad ettiğini siyer kitaplarından lütfen okuyunuz.
AYET VE HADİSLERLE CENNET
113
«Kim ki, bir zâlim ile birlikte yürürse, muhakkak cürüm (suç) işlemiş olur. Allah Teâlâ buyurur ki: «Biz mücrimlerden intikam alırız.»
Bir hadis-i şerifte de:
ıif*
ı*"V.
«Kim zâlimin zâlim olduğunu bildiği halde, ona yardım için onunla beraber yürürse muhakkak hakikat-i İs-lâmiyeden çıkmış olur.»
Bu ki hadis-i şerifin burada naklinin sebebi ilimden maksadın kişinin hayır ve şerrini bilmesi demek olduğu içindir. Bir insan yaptığı şeyin hayır veya şer olduğunu bilmezse, ona câhil demek daha doğru olur. Bu gün de her zaman ve her devirde olduğu gibi pek çok zâlimler gelmiştir. Firavun ve Haccac-ı Zâlim gibi, meşhur zâlimler de var-
dır ki, bunların hemen hepsi kendilerine yardımcı ve deB-tekçi kimseleri bulabilmişler, bunlar da bilerek veya bilmeyerek zulümlerine yardımcı olmuşlardır. Halbuki Ce-nâb-ı Hakk, Kur'ân-ı Kerîm'inde şöyle buyurmaktadır:
«Zâlimlere değil yardım, onların kuvvet, kudret, saltanat ve servetlerine bakıp da, en ufak bir meyil bile gös-termeyiniz.»
Doğruluktan ayrılan, yanlış yollara giden, İslâm'ın emirlerinden dışarı.çıkan bedbahtlara azıcık da olsa sakın, hiç bir suretle meyi etmeyiniz ve onlara hiç bir veçhile yardımcı olmayınız. Zira bir zâlim ne kadar zâlim olursa olsun «ateş ancak düştüğü yeri yakar» tabiriyle zulmü etrafa sirayet etmez. Olduğu yerde kalır ve çabucak söndürülür. Lâkin zâlime yardımcılar çoğalınca, zâlimin zulmü de o nis-bette artar, umumîleşir. Artık bu yangının söndürülmesi mümkün olamaz. Buna sebep zâlimin yardımcılarıdır. Bunun da sebebi zâlimlerin bir araya gelmesidir. Birçok zâlim ve zâlimlerin para ile kendisine destekçi ve yardımcı bulmakta olduğu her zaman görülen hâdiselerdendir. İçleri para sevgisi ile dolu olanlarla, iş bulamayan, ekmek parasını çıkaramayan nice gafiller var ki, aralarından değil zâlime, kâfirlere bile yardımcı olanlar çıkagelmişlir. Düşmanlara casusluk yapanlar yok mu? Onun için zâlimin zulmünü bilerek onunla biraz yürümek bile insanın hakîkat-ı İslâmiyeden çıkmasına kâfi gelince, bütün ömrünü zâlimlerle geçiren ve zâlimlere her bakımdan yardımı dokunan zavallılara ne demek lâzım bilemem. İnsanın bu paraların, sahiplerine.gözü kör olsun diyeceği geliyor. İnsan bunlara tamah ederek güzel dinini, imanını, İslâmhhğını feda ederek onların emirleri altında yaşar mı dersiniz? İnsan çöpçülük, sakalık, aınellik ve buna benzer bütün işleri yapar, yine de ekmek parasını çıkarır fakat, parası çokmuş, mev-
" F. 8
CENNET YOLLAHI
kii yüksekmiş, şeref ve saltanatı şöyleymiş diyerek zulmün olduğu yere asla sokulamaz. İslâm yolundan çıkan kâfirlere hizmet edenlere ne dersiniz bilemem?
Zulmün lügat tarifi şöyledir: Zulüm, zulmet kelimesiyle birdir. Zulmet, karanlık, aydınlıktan mahrumiyet, gece karanlığı, zifiri karanlık ki, göz gözü görmez olur. İşte zulüm de böyledir. Yani; aydınlıktan çıkıp karanlığa düşmek. Aydınlığın arapça adı nûr olup karanlığın ve zulmetin mukabilidir. İslâm «nurun alâ nurdur» küfür ve şirk ise zulmet üzere zulmettir. Bir adam karanlıktan aydınlığa çıkınca nasıl sevinirse, küfürden kurtulup İslam'a geçmek bundan daha alâ ve daha da sevinç ve sürür vericidir. Bilâkis aydınlıktan karanlığa girmek ne kadar fena ise, İslâm'dan çıkıp küfre kaymak bundan daha fena ve daha kötüdür. Çünkü neticesi âhirette cehennemde ebedjî kalmak ve dünyâda yakalandığı takdirde ise, ölüme mahkûm edilmektedir. Kestiği yenmez, murdar olur. Nikâhı da sahih değildir.
ZULÜM : Bir nesneyi mahalline değil de, mahall-i mahsûsundan gayrıya vaz' eylemektir ki, bu vaz'-ı mez-bûr, ya noksan, ya ziyâde ile ya da vaktinden veya mekânından udûl ile olur. Zulüm üç nev'idr:
Birincisi : Beynel-insan ve beynallah'dır. Bunun a'za-mı küfür, şirk ve nifakdır.
İkincisi: Beyne'z-zâlim ve beyne'n-nâs olur. Ve bir de : Beyne'z-zâlim ve beyne nefsihi olur. Bîr kimseye cevr ve cefâ etmek, haksız olan işi yapmak gibi işler, adalete mugayir şeylerdir. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle bir âyet var:
«Allah'ın mescidlerinde Allah'ın ismini anıp zikret-
AYET VE HADİSLERLE CENNET
115
mekten ve orada ibâdet etmekten men eden ve harap olmaları yolunda çalışanlardan daha zâlim kim vardır?». Bakara Sûresi (114. âyet) buyurmakla zulmün en fenasının, Allah Teâlâ'nın mescidlerinde ve içinde isminin anılıp zikredilmesine mâni olmak olduğu açıklanmıştır. Bununla beraber, camilere girip ibâdet edecek ve Allah Teâlâ'nın bilinmesine sebep olacak, dînini, îmanını, ahlâkını öğrenecek olan ilim kaynaklarını kapatıp susturmak, camileri kapatmaktan daha fena bir zulümdür. Çünkü; camiler kapansa bile müslüman yine evinde namazını kılabilir ve Allah'ını zikredebilir. Lâkin mekteplerin, medreselerin, din okullarının kapanması, istikbalin evlâdlarımn dinsiz bırakılmasına ve Allah Teâlâ'ya ibâdet etmekten mahrum kalmalarına sebep olur. Bunlardan başka helâl, haram bilmedikleri gibi, sevabı ve günahı da bilmeyeceklerinden, kendilerinden her fenalık yapanlar bulunabilirse de her halde bunlar dinsizler, imansızlar, inançsızlar gibi olmazlar ve olamazlar. Sûre-i Kehf'in 57. âyetinde:
«Rabbi'sinin âyetleriyle kendisine nasihat edilip sonra da onlardan yüz çeviren, (yani; nasihat dinlemeyen) ve daha önce yaptığı günahları unutan kimseden daha zâlim kim olabilir?»
Yine Sûre-i Kehf'de buyurulmuştur ki, «Allah Teâlâ'ya iftira büyük bir zulümdür.» Bu yüzden kızı var, oğlu var, Allah baba vesaire gibi sözlerden şiddetle sakınmak' gerekir, vesselam.
17 —
Davranışlarda orta yolu tutmak
116
CENNET YOLLARI
AYET VE HADİSLERLE CENNET
117
«Ya Ebû Derdâ! Muhakkak cesedinin senin üzerinde hakkı vardır. Ehlinin de senin üzerinde hakkı vardır. Ilab-binin de senin üzerinde hakkı vardır. İmdi sen her hak sahibinin hakkını ver. Oruç tut, fakat iftar et. Bazen kalk namaz kıl, fakat hiraz da yat uyu. Bazen de ehlinin yanına git.»
Bu hadis-i. şerif bizlere ne güzel bir derstir. Rasûlullah Efendimiz Ebû'd-Derdâ radıyallahü anlı Hazretlerine buyuruyor ki, Muhakkak cesedinin, senin üzerinde hakkı vardır. Bu hakkı ödemen lâzımdır. Zira; bu cesed senin bineğindir. Seni taşıyacak ve senin işlerini görecek, namazını, orucunu, haccını hep bu cesedle yapacaksın. Kendi nafakanı, çocuklarının nafakasını hatta cemiyetin işlerini, fukaraya yardımı, yine hep bu cesedle yapacaksın. Eğer sen bu cesedin hakkını veremezsen bu cesed sana hizmet edemez. Hasta olursun veya dermansız kalırsın, başkalarının yardımına muhtaç olursun. Onun için cesedine bak, onu büsbütün aç bırakma. Uykusuz da bırakma, istirahat da lâzımdır. Çünkü; o da yorulur, dinlenmek ister. Senin hanımefendi üzerinde, nasıl hakkın varsa, hanımefendinin de senin üzerinde hakları vardır. O'ı v: ihmâl etme. Çıplak ve zevksiz de bırakma, cesedinin üzerinde senin nasıl hakkın varsa, hanımefendinin de aynı haklan vardır. İhmal etmeye gelmez. Sonra birlikte mu'âşeret de tatlı olmaz, evinizde huzur kalmaz. Onun için onun haklarını da gözetmek zorundayız. Cenâb-ı Hakk'ın da üzerimizde hakları vardır ki, bunlar her hakkın üstündedir. Zira; bütün servet ve kudreti veren hep O, sermâye O'nundur. Bize bu vücut bir emânettir. Onun için bizlere bu emâneti veren Ha~ lık-ı Zülcelâl'e karşı haliyle borcumuz var demektir ki, evvelâ onu tanımak, bilmek, sevmek, emirlerini tutup, yasaklarından kaçmak ve ona dâima hamd ü aenâ edip hatırdan çıkarmamak, namazım vaktinde ve fazlasıyla kılmak,
orucu tutmak vesâir islâmî vecibeleri yerine getirmek de Allah Teâlâ'nın hakkıdır. Bunları yapmayan büyük haksızlık yapmış olur. Bu cesed bana lâzım diye onun hakkına ri'âyet eder. Hanım bana lâzım diye onun hakkına ri'âyet eder de, kendisini yaratan ve her şeyi kendisine vermiş olan Allah Teâlâ'nın hakkına ri'âyet etmezse hiç olur mu? Çünkü; bizim O'na olan ihtiyacımız cesedimize ve ailemize olan ihtiyâcımızdan daha fazladır. Ondan ayrıldığımız an, hayatımız derhal söner. Onun, Hakk Sübhûnehû'nun hakkı, her hakdan üstün ve a'lâdır.
Sonra bundan başka da haklar yok değil, ana-baba hakkı, kardeşlerin hakkı, akrabanın hakkı, devlet hakkı, cemiyet hakları, bunların hepsi ayrı ayrı haklardır. Her hak sahibinin, hakkını ödemek mecburiyetindeyiz. Bunlar tabii pey kolay şeyler değildir. Hepsi için kuvvetli ilimlere ihtiyaç vardır. İlim hakiki ilim olmadıkça bunların hiç birisi hakkıyle edâ edilemez, vesselam.
Bazen oruç tutar ve bazen de iftar edersin. Bazı geceleri kalkıp namaz kılarsın. Gecenin bir kısmında da uyur, vücûdunu dinlendirirsin. Ehlin ile olan kurbiyetini de unutma ve onu ihmâl etme.
Orucun efdali Dâvud aleyhisselâm'ın orucudur. Bir gün oruç tutar, bir gün yer. Bizim Peygamberimiz de Pazartesi ve Perşembe oruçlarıyla birlikte her arabî ayın 13, 14 ve 15. günlerini — (Eyyâm-ı bid) ta'bir olunur, — oruçlu geçirirdi. Bu hadisin zikrine sebep Allahü a'lem bisse-vâb şu vak'a olsa gerektir ki, Rasül-i Ekrem Efendimiz as-hâb-ı kiramı birbirleriyle kardeş ilân etmişdi. Mekkeli muhacir kardeşlerle, Medineli yerli halk arasında yapılan bu merasimde Selman-ı Fârisî hazretleriyle, Ebû'd-Derdâ ra~ diyallahü anhüma kardeş olmuşlardı. Bir gün Selman-ı Fârisî, Ebû'd-Derdâ'nın evine gitti. Kendisi evde yoktu. Evi
118
CENNET YOLLARI
ve Ebû'd-Derdâ'nın annesinin üstünü-başım beğenmedi. Çünkü; Ebû'd-Derdâ dünyâyı bir tarafa bırakmış, kendisini büsbütün ibâdete vermişti. Bir müddet sonra Ebû'd-Derdâ geldi ve kardeşliğine ikram olmak üzere yemek getirdi. Selmân-ı Fârisi onun da oturmasını ve beraberce yemek yemelerini istedi. Ebû'd-Derdâ: Ben oruçluyum, diyerek yemek istemedi. Selmân-ı Fârisî ise, «Sen yemeyince, ben de yemem» diye onu yemeğe mecbur etti. Akşam olunca ona yatak yapıp yatırdı. Fakat, Selmân; «Sen yatmayınca, ben de yatmam» djLyerek onu da yatırdı. Bir müddet sonra Ebû'd-Derdâ kalkmak istediyse de, Selmân da, olmaz, yat, dedi. Nihayet gece yarısından sonra Selmân da, ev sahibi de kalkarak namaz kıldılar, okudular, dualar ettiler. Fakat Ebû'd-Derdâ mezkûr olaydan dolayı hemen Ra-sûlüllaha giderek Selmân'ı şikâyet etti. Ama Rasûlüllah'ın cevabı, Ebû'd-Derdâ'mn isteğinin tersi oldu. Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem «Selmân haklıdır», demesin mi? îşte o zaman Ebû'd-Derdâ pek şaşaladı. Ondan sonra da Efendimiz, vücûdun hakkından bahseden yukarıdaki hadisi beyan buyurdular. Cenâb-ı Hakk cümlemizin mu'îni olsun da, bizi bütün haklara tamâmiyle ve ciddiyetle ri'â-yet eden bahtiyarlardan eylesin, âmin.
18
Resûiullah (s.a.v.)'a kayıtsız şartsız bağlılık
O-
¦İ-i
di
«Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a kasem ederim ki, sizden birinizin imanı, kâmil iman sayılmaz. Tâ ki Ben ona, validesi ve evlâdından daha ziyâde sevgili olmadıkça.»
AYET VE HADİSLERLE CENNET
119
Diğer bir rivayette, (bütün insanlardan) tâbiri de vardır ki:
«Anasından, babasından ,evlâdlarmdan ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça, o kimsenin imanı îman sayılmaz. Yani, îmanı, kâmil ve olgun bir îman değildir.»
Başka bir hadîs-i şerifte de:
«Ey dilleri ile îman edip de, îmanı gönüllerine girmeyen cemâat, müslümaıılara czâ etmeyiniz. Ve o müslüman-ları ayıplamaydınız. Onların kusurlarını, hatalarım, kaba-hatlarını, araştırmayınız.»
Bunlar da mü'miniz diyorlar ama bunların imanı işte bu kadar, bir taraftan müslümanlann aleyhinde konuşur, yalan ve iftiralar yapar. Diğer taraftan da, acaba neresinde bir hata ve kusur bulacağım diye uğraşır durur da kendisinin yapmadığı yaramazlık ve günâh kalmaz. Zavallı onları hiç görmez ve düşünmez de. Bütün derdi müslüman-ları çekiştirmek. Sanki en iyi müslüman kendisi. Halbuki Cenâb-ı Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem ne buyuruyor. Kâmil bir müslümamn her şeyden ziyâde Resûiullah Efendinizi sevmesi gerekir diyo'" Fakat bu sevgi ile Resû-lullah'a can ve baş verenler elbette onun yolundan ve izinden kafiyen ayrılmaz ve anam babam sana feda olsun ya Resûiullah diye feryâd ederler, yani; «Anam, babam sana feda olsun!» derler. Ve onun için hiç bir fedakârlıktan geri kalmazlardı.
Bir gün Hz. Ömer radiyallahü anh Hazretleri : «Ya Re-sûlallab, ben Seni her, şeyden çok seviyorum, yalnız nefsim müstesna.» demiş. O zaman Cenâb-ı Peygamber Efendimiz:
«Yâ Ömer! Ben sana nefsinden de sevgili olmadıkça, mü'min-i kâmil olamazsın.» demiş. Bunun üzerine Hz. Ömer radiyallahü anh de:
120
CENNET YOLLARİ
«Sana kitabı (Kur'ûn-ı Kerîm'î) gönderen Allah hakkı için, sen bana nefsimden de ziyâde sevgilisin.» denû-j.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi
ve sellem:
«İşte îmanın şimdi tamam oldu.» buyurmuşlar.
Bu bizlere pek güzel bir ders ve bir ibret levhayıdır.
Efendimiz sallulluhü aleyhi ve sellem'e surdular:
<c— Kişi ne zaman sâdık bir mü'min olur? buyurdu-t
lar ki:
— Allah'ı sevdiği zaman sâdık ve kâmil mü'min olur.
— Ne zaman Allah'ı sever? Buyurdular ki: O'nun Resulünü sevdiği zaman.
Yine dediler ki:
— Onun Resulü ne zaman sevilmiş olur? buyurdular ki:
— Onun yoluna uyduğun ve onun yolundan gittiğin zaman ve bir de onun sünnetini işlediğin vakit. Onun sevgisiyle dolmak. O'nun sevdiklerini sevmek, buğz ettiklerine buğz etmek. O'nun velileriyle dost olmak ve dö?-Hanlarına da düşmanlık etmek. İ^e o zaman Allah'ın Rasûlünü sevmiş olursun.»
Bu kadar mühim bir sevgiyi biz, O'nun kabrini ziyaret etmekle oldu bittiye getirerek övünmek ve sevinmek isteriz. Biraz da Salevât-ı Şerîfe okuduk mu işte bak seviyoruz diye kendimizi aldatırız. Halbuki asıl mühim olan O'nun yolunda gitmek, sünnet-i seniyesini lamamiyle icra etmek ve bir de O'nun sevdiklerini sevmek, sevmediklerini de sevmemek, dostunu dost, düşmanını da düşman bilmektir. Bu olmadıkça diğer sevgiler lâftan ibarettir. Kıymeti yoktur. Yanlış anlaşılmasın! Sen yine salâvat-ı şerife-lerine fazlasıyla devam et, fakat Peygamberinin sünnetinden sakın ayrılma ve bir de sevdiklerini ve sevmediklerini iyi araştır. Bakalım Peygamberin sevdiklerini mi seviyor-
ÂYET VE HADİSLERLE CENNET
121
sun, yoksa sevmedikleri zâlimleri, fâsıkları veya kâfirleri mi seviyorsun? Yine bak bakalım: Dostun Allah ve ltesü-lünün sevdikleri kimseler midir? Yoksa Onlar'ın sevmedikleri fâsıklar, fâciıler ve kâfirler midir? Ve bunlar çok mühimdir. Yine iyi dikkat et, hem de çok dikkatli ol! Şiındi elimimde tek bir fırsat var, bakalım onu nerede kullana çaksın? Allah'ın ve Resulünün sevdiklerine nü? Yoksa lanı bir müslümaıı düşmanına mı? Herhalde bilirsin. Zâlimlerin yardımcısı da zâlimlerden sayılır:
«Zâlim ve zâlimlerin yardımcılarının yeri, doğruca cehennemdir.» Hiç te'vile kalkma. Allah insana hem göz, hem akıl, hem de irfan ve sevgi vermiştir. İnsan önünü gördüğü gibi, çok uzakları da görebildiğinden başkasınıu menfaatine kendisini kurban etmemelidir. Akıl bunu icâb ettirir.
Müslümanların birbirlerine karşı, farkı ve üstünlüğü Peygamber sallalahü aleyhi ve sellem'e olan îman değişikliği, muhabbet, sevgi, alâka ve bağlılığı nisbetindedir. Onun için: «Agâh ve mütenebbih olunuz ve iyi biliniz ki, Rasûlul-lah'a muhabbeti olmayanın îmanı da yoktur.» Yani; kâmil, işe yarar bir îman değildir. Nasıl ki, bir insan, henüz daha ölmemiş, fakat kendisinden geçmiş, etrafındakilerden haberi yok, ama ölmemiş, henüz canlıdır. Böyle bir durumda olan kişi nasıl işe yaramaz ve bu insan nasılsa, o iman da tıpkı buna benzer.
Bazen mü'minler, havf u haşyet içerisinde oldukları halde bazısında bu havf u haşyetten eser görülmez. Acaba sebebi nedir? diye sormuşlar da, cevaben; îmanın tadını bulan haşyet sahibidir. îmanın tadını bulamayan zavallıda bu havf u haşyet elbette bulunmaz. Yine sormuşlar ki, bu havf ve haşyete ne sebeble nail olunur ve nasıl kazanılır? Buyurmuşlar ki, bu da ancak Allah ve Resulünü sevmekle-
122 CENNET YOLLARI
dir. Binâenaleyh; Allah Teâlâ'nın ve O'nun Resulünün rızâsını sevgilerinde arayınız.
Allah Azze ye Celle ve O'nun Resûlü'ne muhlisâne bir bir surette îman eden kimseler ehli safa ve ehl-i vefâ'dırlar. Alâmetleri de, Allah ve Resûlü'nün muhabbet ve sevgisini her muhabbet ve sevginin üstünde tutarlar ve Allah Teâlâ'nın zikrinden sonra içleri ve dışları Resûlullah'ın zikri ile meşguldür. Ve bu bahtiyar kimseler ki, bütün varlıklarını Resûlullah uğrunda feda etmekten zerre kadar çekinmezler. Cenâb-ı Hakk cümlemizi Allah ve Resulünü candan seven sevgili ve bahtiyar kullarından eylesin ve şefâ-atına da nail eylesin, âmîn.
AYET VE HADİSLERLE CENNET
123
19
Bid'atlardan uzak durmak
.1>J»OÜI
«Allah Teâlâ bid'at sahiplerinin namazını, orucunu, sadakasını, haccını, ömresini, cihâdını, ne farz ve ne de nafilesini kabul etmez ve onlar hamurun içinden çıkan kıl gibi İslâm'dan çıkarlar.»
Bid'at: Ne Kitab-ı ilâhide ve ne de Resûlullah'ın sünnetinde işlenmesine ruhsat verilmeyen, yapılmasına ne kavlen, ne de fiilen izin verilmeyen ibâdetlerin yapılmasıdır. Ve iki kısımdır:
1
Bid'at-ı hasene,
2 — Bid'at-ı seyyi'e,
Bir de i'tikadî bid'atlar vardır ki, bunlar en tehlike-lisidir. Bir misâl ile daha iyi anlaşılır. Minareler, mcscid-lerdeki halılar, bunlar Resûlullah zamanında yoklu. Lâkin bunlara olan ihtiyaç dolayısıyle bunlara ve emsaline bid'at-ı hasene dediler. Bugünkü hoperlör te'sisleri, elektrikler de bunlara dâhildir. Bid'at-ı seyyie ise; sinema, kahve, gazino gibi sonradan ihdas olunanlara denir. Bir de bizim namaz, oruç gibi ibâdetlerimiz mu'ayyen ve ma'lûmdur. Bunlara ek yapmak veya azaltmak kat'iyyen caiz değildir. Meselâ; namaz rek'atlarında ikiyi üç yapmak, üçü dört yapmak, dördü beş yapmak veya aksini yapıp dördü üç, üçü de iki, ikiyi de bir yapmak veya vakitleri öne veya sonraya bırakmak, orucu akşam bozmadan ertesi günün orucuna devam etmek vesaire gibi ki, bunlar dinde tahriftir. Böyle yapanların hiç bir ibâdeti kabul olunmayacağı gibi, üstelik din ile alâkaları da kesilir. Bugün bizim okuttuğumuz ilimlerden ilm-i kelâmı, eski ulemâdan bir kısmı tecviz etmemişler. Bugün, insanlar hiç çekinmeden şerî'atı istemeyiz diye alenen dünyâ'ya duyuracak şekilde bağırıyorlar. Bu adamlar hiç bid'atten çekinir mi? Namazlarda acele etmek, teşbihleri kısaltmak, kısa sûreler okuyuvermek, bâ-husûs teravih namazlarındaki bid'atler. Cenâb-ı Mevlâ kusurlarımızı afv etsin de, amellerimizi bid'atten muhafaza etmeyi nasîb eylesin. Meselâ; namazlarda müezzin efendilerin yaptıkları ilâveler de bid'attan sayılır. Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem'in birçok emirleri vardır ki, onları herkes kendi kendine yapmakla mükellef ve muvazzaftır. Onları bir kanun ve bir nizam gibi toplu olarak yapmak mecbur edilmemelidir. Bizim namazlardan sonra yaptığımız toplu duâ ve teşbihler bu kabildendir. Mevlidlerdeki ahenkli okumalar ve uzun uzadıya dualar da böyledir. Sen istersen bunlara bid'at-ı hasene veya bîd'at-ı seyyi'e de,
124
CENNET YOLLARI
sonra kılık ve kıyafetimizdeki bid'atler ise, saymakla bitip tükenmez, vesselam. ¦
20 — Rızkı helâlinden kazanıp, helâl yerde harcamak
«Helâl kazanç istemek, farz üzerine farzdır.» Evvelâ bu helâl kazancı te'ınîn etmeye çalışmak fıkhî bir mcss'ele-dir. Fıkhı bilmeyen, kazancının helâl veya haram olup-ol-madığını bilemez. Göreneğe uyar, herkesin yaptığım o da yapmaya çalışır.
Temiz dükkânda helâl mallar varken, yanma bir de içki kor. Bütün kazancını haram eder, berbat eder, mahveder. Nasıl ki, bir kazan süt veya zeytinyağına bir miktar içki düşse, o yağı ifsâd eder. İçilmez, yenmez ve haram olur. Dükkânda böyle pekçok şey satılır, helâldir. Meselâ: Ekmek, şeker, çay, pirinç, un vesaire. Bunun yanında bir miktar da şarap vesâir içkiler satarsa, işte bunların hepsi haram olur. İçki içen bedbaht ve zavallı bunu idrâkten mahrumdur. Çünkü, kendisi müptelâ,
İnsanın anlayamadığı ve aklının almadığı şeylerden birisi de budur. Bir adamın müslümanlığı kabul ettikten sonra, onun yasaklarına ri'âyet etmemesi ve emirlerini tutmaması kadar abes, acı ve çirkin bir şey olmasa gerektir. İçki bahsinde zikrolunduğu gibi, bir kerre fuzûli bir masraf... İkincisi; sıhhate tamamiyle zarar... Üçüncüsü; ço-luk-çocuklarmın nafakalarına tecâvüzdür. Dördüncüsü, ağzının pis kokusu ile ev halkını rencide eder... Beşincisi; çocukların da buna alışmasına sebep olur. Altıncısı; ev kavgalarını uzatır; belki ayrılıklara sebeb olur. Yedincisi; Hakk Teâlâ'nm gazabına uğratır, nihayet insanı mahv u perişan eder. Bir de, maazallah imansız olarak âhirete göçer ve
AYET VE HADİSLERLE CENNET
125
kâfirlerle birlikte ebediyyen cehennemde kalır. İşte bunlar hep nefse köle olmanın cezasıdır.
Cenâb-ı Hakk, lütfedip yanlış yollardan ve yanlış işlerden cümlemizi muhafaza buyursun da, helâl kazanıp helâl yiyen ve yediren; dinine, imanına, kitabına ve Peygamberine bağlılığını, sadâkatim izhâr eden kullarından eylesin. Âmin.
Takva ve venV denilen nimetlerin aslı, bu helâl lokmaya bağlıdır. Me'mûriyetler o kadar makbul değildir. Zira, muayyen bir paraya bel bağlanmıştır. Tevekkül zayi' olmuştur. Hakk'a bağlılık da kalmaz. Çünkü, rızık sıkıntısı, düşüncesi ve meşekkatı yoktur. Bunlar ise, insanın feyz ve kemâline mânidirler. Baksana Abdülhalik Gücdüvânî Hazretleri, imam ve müezzin olmayı bile istemiyor.. Artık gerisini sen düşün.
Dâvûd aleyhisselâm, her zaman kendini halka sorar-mış. Davud'u nasıl bilirsiniz? Halk da, dâima iyi biliriz, derlermiş. Bir gün köşe başında bir melek, insan kıyafetinde durmuş. Dâvûd aleyhisselâm bu meleğe de «Dâ,fıd nasıldır?» diye sormuş. O da; / lî'1-usûl: «İyi bir kimsedir. Lâkin, o da beytülmal'den yiyor» demiş. Bunun üzerine Dâvûd aleyhisselâm, demircilik yapmak suretiyle, geçimini te'mine başlamış ve demirciliğin pîri olmuştur.
Oğlu Süleyman aleyhisselâm'ın da, zenbil örerek ma'-îşetini kendi elinin emeğiyle te'min ettiği rivayet edilmektedir. Mekke-i Mükerreme'li muhacirler Medine-i Münev-vere'ye geldikleri zaman ehl-i Medine kendilerine büyük bir lûtnfta bulunarak herşeylerinin yarısını Mekkeli kardeşlerine vermek istemişlerse de, Mekkeliler bu lütfü kabul etmemiş, «sizler bize çarşı ve pazar yolunu gösterin. Biz, orada ticâret yapar, ekmeğimizi kazanırız. Sizlere de çok teşekkür ederiz.» diye çalışmayı tercih etmişlerdir.
126
CENNET YOLLARI
İmamımız Ebu Hanife Hazretleri'nin yaptığı ticâret de pek meşhurdur. «Kadılık me'mûriyetini almaktan ise, ölmek daha evlâdır.» diyerek ölümü tercih ettiğini unutma. Abdülhâlik Gücdüvanî ile Ubeydullah Ahrâr Hazretleri'nin de ticâretleri meşhurdur. Bunlar ki, ehl-i tasavvuftur. Hazır yemekten ise, yedirmeyi tercih etmişler. Bütün büyüklerimizin halleri böyleymiş. Şimdi, hepimizin gözü, devlet kapısında... Tabii, bu bizim aczimiz ve za'afımızın başlıca alâmetleridir.
İşini beceren, çalışkan adamlar ekmek parasını nereden olsa kazanırlar. Bugün büyük servet, fabrika ve apartmanların sahipleri, hep kendi kafa ve paralarıyle kazanmışlar. Birçok kimseleri de ma'iyyetlerinde çalıştırıyorlar. Hem kendileri ve hem de, fakir, fukara bu sayede geçiniyor. Me'mûr ise, dananın kuyruğu gibi, ne uzar ne de kısalır. Bazen, geçinemez hâle gelir. Bu sefer de, haram olan rüşvete tenezzül eder. Bu korkunç bir gaflettir.
Binâenaleyh, babaların evlâtlarına kazanç yollarını ve kendisine lâzım olan dinî ve dünyevî ilimleri öğretmesi birinci.vazifesidir. Helâlinden kazanıp yemek kadar güzel bir ni'met var mıdır?
«Siz, bu cesedinizi temiz tutunuz ki, Allah da sizi temizlesin.»
Cesedin temizliği, malûm ya, bir kerre 5 vakit abdest almakla, haftada bir-iki kerre gusletmekle olur ki, buna dış temizliği derler. Asıl matlûp olan temizlk, îman temizliğidir.
Birinci temizlik: Küfür, şirk ve günâhlardan temiz olmaktır. Küfür, şirk ve günâhlar oldukça, her gün balık gibi sudan çıkmasa hiç faydası olmaz. Ve böyle kaldıkça hiç bir zaman da temiz olamaz ki,' Allah Teâlâ da onu temizlesin.
Ayet ve hadislerle cennet
127
, Binâenaleyh, bu cesedlerin, bir de, kan temizliği vardır. Haramla beslenen vücûdların kanları dâima pistir. Onlardan hayır ve fayda beklenemez.
İkinci bir temizlik de ahlâktadır. Haramla beslenen vücûdlar, ahlaken temiz olamazlar. Helâlden beslenen vü-cûtlcrın ise, ahlaken kusurlarını tashih ve iyi huylar iktisap edebilmeleri, ahlâk kitaplarını çok okumalarına ve nihayet kendilerini terbiye edebilecek bir ehl-i hâle leylîm olmalarına bağlıdır. Ahlâkî davranışlar öyle sazla veya sözle kolayca düzeltilemezler.
Zirav bunlar nefis mes'elesidir. Kuvvetli riyâzat ve ibâdetler ister. Bu da kendi kendine mümkün olamaz. Onun için, ehl-i hâl bir âlim, hem de kâmil ve mükemmel bir ku-tuba teslim olmaktan başka çare yoktur. Bunun için elden gelen her fedakârlığı yapmaktan kaçınmamalıdır. Açlık, susuzluk, fakirlik, ne olursa hepsine razı olmalı. Yalnız Allah'ın sevdiği ve razı olduğu bir kul olmaya gayret edilmelidir.
İnsanın kemâline mâni olan huylar 70 kadar olup ahlâk kitâblarında yazılıdır. Burada sırası gelmişken birkaç tanesini yazayım. Bunlar nefs-i emmârenin sıfatlandır. Riya, kibir, gazap, hased, kin, hırs, şehvet ve şöhret gibi, bunların cisimleri yoktur. Meselâ: Şarap haramdır. Ama, bir cismi vardır. İşte, şuna şarap denir. Onu görünce tabiî aslandan kaçar gibi kaçmak lazım. Fakat, riya, kibir, gazap, hased, hırs ve şöhret ki, bunların cisimleri yoktur. Bir riyakâra, sen riyakâr bir adamsın, dersin. Derhal kızar. Kibirli bir adama, bu ne kibir yâhû? dersen kızar. Kabul etmez. İşte, bunlardan seni kurtarabilecek ehl-i hal bir mür-şîd behemahal lâzımdır. Buna âlimler de dâhildir.
Kâmil olmak başka, başkalarım yetiştirebilmek, o da başkadır. Ve pek mühimdir. Çünkü, onsuz insanlık da olmaz. İslâmlık da vesselam.
128
CENNET YOLLARI
«Yâ Ali! Muhakkak İslâm çıplaktır. Elbisesi, takva; kanatları, hidâyet; zinet ve süsü haya, direği, verû; kıyamı da, amel-i sâlihdir. İslâm'ın esası beni ve benim dhl-i beytimi sevmektir.»
İslâm, öyle bir kelimedir ki, bununla pek bir şey anlaşılmaz. Karşıdan bakan ürker, bugün müslümanhktan ürkenler gibi. Fakat onu ne zaman giyindirir, kuşatır, süsler, takvasıyla, mal ve mülkü ile, bir de haya nimetiyle zinetlendirir bir de bunun üzerine verâ denilen şüphelerden içtinâp ile yani; tertemiz gözleri kamaştıran bir elbise ki, üzerinde hiç toz, kir yok. Bunu bir de amel-i sâlih yani; güzel ve sâlih amellerle, namazdan tutun da bütün hayırlarla kıvamlandırmak, kıvama getirmek suretiyle tertiplerseniz, böyle İslâm'a herkes bayılır. Vaktiyle top top gelip müslüman olanlar gibi, herkes böyle müslüman-hğa imrenir. Zira; yüzü nûr, içi nur, dışı da nûr, bakanlar hayran olurlar. Çünkü; hiç kimseye kötülük aklından geçmediği gibi, herkese karşı çok merhametli ve şefkatli, bulunmaz bir adam, artık böyle bir kimseyi kim sevmez? Sonra asıl meziyetleri ve İslâm'ın asıl esâsı Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Efendimizi her şeyden fazla sevmek ve ona canını ve herşeyini feda edebilmektir. Ehl-i beyt-i Resûlullah'ı da sevmektir. Ehl-i beyt-i Resû-lullah da, Hz. Ali, Hz. Ukayl, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin. Hz. Fâtıma ve ahfadıdır (Radıyallahü anhüm). Bunları ve bunların kıyamete kadar gelecek neslini de sevmek müs-
AYET VE HADİSLERLE CENNET
129
lümanın borcu ve vazifesidir. Cenâb-ı Mevlâ bizleri de böyle seven ve sevilen müslümanlardan, hem de hakiki müslümanlardan eylesin, âmîn.
21 — İtikad ve ibadette gerçek tevhide ermek
Vl İİIV
«Lâ ilahe illallah» Bir kelime-i tayyibe-i münciye'-dir ki, bunu söyleyen kimse müslüman sayılır. Fakat Mu-hammed Resûlullah'ı da birlikte söylemesi şarttır. İşte bu kelimeyi söyleyen kimse dünyâ'yı, âhiret üzerine tercih etmedikçe, o kelime onları Allah Teâlâ'nın gazabından men eder, yani; korur. Her ne zaman dünyâ'yı âhirete tercih ettikleri halde, Lâ ilahe illallah dese, bu kelime ona red olunur. Ve Hazret-i Allah buyurur ki, siz yalan söylüyorsunuz.
Evvelâ, kişi, söylediği tevhidin mânâsını iyi bilmelidir. Bunu söyleyen, mânâsını bilirse, o zaman ona iyi sarılır. Ve ondan kat'iyyen ayrılmaz. Gözü de dünyâda hiç olmaz. Veysel Karânî Hazretleri ve benzerleri gibi. Bütün dünyâdaki hayat, O'nun verdiği hayat ile kâimdir. İlim de yine O'nun kullarına verdiği ilimden bir nebzedir. Ve kullardaki, bütün bu ilimler O'nun verdiği ilmin neticesidir. Mânâ itibariyle bütün akâid kitaplarımızda bildirilen Sıfat-ı zâtiye ve sübûtiyesine, meleklerine, kitapla-
F. 9
130
CENNET YOLLARI
rina, peygamberlerine, âhiret gününe, öldükten sonra dirileceğine, kadere, hayır ve şerrin Allah'dan olduğuna, sıfatlan olan hayât-ı ebediyesine, ilmine, ne kadar gizli olursa olsun her şeyi bildiğine ve hatta gönüllerimizden geçirdiklerimize, yaptığımız ve yapamadığımız her şeyi bildiğine; yerden çıkan her nebatı ve her şeyi ve gökten inen yağmurları ve her şeyi pek güzel bildiğine ve O'nun ilminden hariç bir şey olmadığım iyice bilip, inanıp, tasdik etmektir. Semî' ki, Allah Teâlâ'nın işitmesidir. Her şeyi, her fısıltıyı işiticidir. Belki bizim kulağımız gibi kulakla değil. Basîr ki, yine Allah Teâlâ her şeyi pek iyi görür. Kulları--nın aynı zamanda her harekâtım gözleyicidir. O'nun gözünden hiç bir şey kaçmaz. İşte bu bilgi insanda ne zaman tanakkuk ederse, o zaman îmanı da kemâl bulur. Ve bütün fenalıklardan el çeker. «Rabbim benim, yaramaz ve günahkâr bir halimi görmesin» diye kılı kırk yarar, hem korkar, hem de kaçar. Arslanm yırtıcı olduğunu bilenin, ondan kaçması gibi. O da Allah'ın rızâsına muhalif her şeyden öyle kaçar.
Kadere îman eden, dünyâda rahat ve huzur içinde yaşar. Ve'her işini ona teslim edip, selâmet bulur. İrâde, kudret, kelâm, tekvin de O'nun sıfatlarıdır. Sonra şunu da iyi bil ki, Allah Teâlâ'nın kıdem, beka, vahdaniyet, mııhalefe-tün lilhavâdis, kıyam binefsihî sıfatları vardır ki, O'nun evveli olmadığı gibi, âhiri de yoktur. Her şey fânî olur. Allah bakidir. Sonra Allah Teâlâ mahlûkât ve mevcudatından hiç bir şeye benzemez.
«Allah Teâlâ'nın hiç bir benzeri bulunmaz. O işitir gö-rür.» Akla ve hatıra gelen her şeyden münezzehtir. Dünyadaki her şey O'na muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Doğmamış, yâni; anası, babası yoktur ve kendisinin evlâdı da yoktur. Bütün insanlar O'nun kuludur. Peygamber
AYET VE HADİSLERLE CENNET
131
Onun resulü ve elçisidir. Ve O'na hiçbir şey, eş olamaz, dengi bulunmaz bir Allah'dır. Yerlerin Allah'ı, göklerin Allah'ı, hayırların ve serlerin Allah'ı hep O, bir Allah'dır, bir Allah. Mevlid-i Şerifin sahibi Süleyman Çelebi, Mevlid'in başında ne güzel söylemiştir. «Bir kez Allah dişe aşk He lisan, Dökülür cümle günâh misl-i hazân.» Gördüğümüz her şey ve aklımıza gelen her şey hadistir. Cenabı Hakk hadis değil, muhdistir. Hadis sonradan yaratılan her şeyin adıdır. Yani; Cenâb-ı Hakk varken hiç bir şey yoktu, yalnız Allah vardı. Bu gördüklerimizin hepsini, O, Allah Teâlâ sonradan hikmeti îcâbı yaratmıştır. Yaratılan yer, gök ve içindeki her şey sonradan yaratılmıştır. Cazibe kanunları da Hakk'ın yaratmasıyle, kâinatın nizâmım te'min etmiş ve içindeki her nevi mahlûk ve mevcut Allah Teâlâ'nın emriyle ve dilemesiyle olmuştur. Bunlara muhdes, icad edene de muhdis denir. Hiç bir eşya yoktur ki, kendi kendine olsun. Mutlaka onu bir yapan vardır. En basiti, başımızda-daki takkeden tutun da, üstüne oturduğumuz koltuklara varıncaya kadar bütün eşya sahipsiz midir? Oturduğumuz ev ve camilerimiz, vaktiyle yapılan kaleler hep kendinden mi olmuştur? Yoksa bunları bir yapan mı vardır? Kimse diyebilir mi? Efendim, tabiatın eseri. İşte şöyle olmuş, böyle olmuş, sonra bunlar oluvermiş deseler bunlara kim inanır? Belki deliler bile inanmaz. Bu gayet basit şeylerin bir yapıcısı vardır, diyen insanın bu mevcudatın ve içindeki mahlûkatın sahipsiz olduğuna inanma imkânı var mıdır? İşte bu varlıkları, mevcudatı ve bizleri yaratan sonsuz kuvvet ve kudret sahibi olan bir Allah'dır, bir Allah. Sonra bizlerde bulunan hayat, sem'î» ilim, görme, kuvvet, kudret ve zekâ hep onun in'âm ve ihsanıdır. Bu kadar nimete mukabil ona hamd ve şükür etmemek mümkün müdür? Ma'âzal-lah azalarımızda bir noksanlık olsa, meselâ; görmemek, sağırlık ve bir de akılsızlık olsa, hâlimiz nice olur. Bizlere
132
CENNET YOLLAR!
AYET VE HADİSLERLE CENNET
133
ufak tefek ikramda bulunanlara nasıl teşekkür edeceğimizi bilemeyiz, şaşarız da, bizleri hadsiz hesapsız nimetlere garkeden Allah Azze ve Celle'nin emirlerini tutmaktan kaçar, üstelik yapmayın diye yasak ettiği şeyleri de yapmaktan geri kalmayız. Allahım, bu nasıl kulluk?.
Allahü Teâlâ'yı böylece bil ve inan, ona hürmet ve saygını artır. Emrinden de dışarı çıkma; yasaklarmdan son derece kork ve kaç, nefsinin arzularına uyma. Televizyon başında ömrünü zayi etme. O çirkin haller baka baka içine işler. Sonra sen de, çocukların da onlara benzer. Şöyle faydası var, böyle faydası var, lisan öğreneceğim diye kendini aldatma. Bak sana bir misal vereyim, ama iyi dinle, haksız-sam söyle. Bal ne kadar tatlı ve faydalı bir gıdadır. Bir kilo balın içine bir gram zehir katsak bu balı yer misiniz? Yoksa «onun şifası şöyle dursun, ölmeğe niyetim yok» diye o balı atar mısınız? Doğru söyleyin. Hayatım ifna etme. Kendine ve çocuklarına acı da, bu zehiri onlara yutturma. Zevk u safârun sonu mahrumiyettir. Biz elhamdülillah müslü-maaız, bizim için âhirette cennet vardır. Allah bizleri cehennemi isteyenlerden etmesin.
«Lâ İlahe İllallah'm» ikinci şartı, seksiz ve şüphesiz bir iman ve inançtır. Zira; şek ve şüphe edenlerin imanları, iman sayılmaz.
Üçüncüsü de ihlâstır. İhlâssız iman, iman değildir. İh-lâs her şeyin özüdür, hâlisidir, katıksız olanıdır. Hâlis süt demek içine su katılmamış süt demektir. Hâlis yağ denince içinde başka nebati yağ yok demektir. Eğer su katılmış ise, o zaman hâlis olmaz. Binâenaleyh; tevhid kelimesi, > «Lâ İlahe İllallah..» da böyle olmalıdır.
Dördüncüsü; bu kelimeyi sıdk ile söylemelidir. Münafıklar gibi dilleri ile söyleyip, içleri inanmazsa, buna
da iman denmez. Sadâkatin icâbı, müslümanın dininde seksiz ve şüphesiz sebatıdır. Bazen kiliseye, bazen havra'ya, bazen camiye gitmek imana münâfîdir. İman sahibi yalnız camiye gider. Sonra iman sahibi eğer dininde sâdık ise, mason da olamaz. Nasıl ki, mason müslüman olmaz. Şu halde müslüman da mason olmaz değil mi? Şimdi masonun hükmünü sen ver, kominist de böyledir. Zaten o da, yani: kominist de yine mason teşkilâtının bir şubesidir. Yine müslüman, alevi veya kızılbaş da olamaz. Zira; müslümanın akidesine muhaliftirler. Yine müslüman, Vahhâbi de olamaz. Zira; onun da akidesi bozuktur. Zira; Allah Te-âlâ'ya mekân isnâd ederler. Halbuki Allah Teâlâ mekândan münezzehdir. Mes'ele incedir, dikkat ister. Müslüman zina da yapmaz. Kumar oynamaz. Şarap içmez, faiz yemez, yetim malı hiç yemez. Hak-hukuka son derece ri'âyet eder. Mahlûkâttan kimseyi incitmez. Herkese elinden gelen maddi ve manevi yardımı yapar. İçi ile dışı birdir. Sözü, özüne uygundur. Sözü, özüne uymayana münafık derler.
Beşincisi; îmana münâfî ve muhalif hareketlerden son derece sakınmak gerektir. Sonra mü'minlsce düşman kesilip, ehl-i küfür ve ehl-i şirki sevenlerden sakin. Sonra imanın para etmez. Mü'min, mü'minleri sever. Kâfiri ve müşriki sevmez ve onların ardından kat'iyyen gitmez.
Altıncısı; inkıyad, itâ'at ve teba'iyyettir. Hakiki müslüman, müslümanlığın emirlerine ve nehiylerine itâ'at eder. «Kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse...» sırrına erişir. Namaz, oruç, zekât ve hac emirlerini yerine getirir.
Günâha müteâllik yasaklar maddî ve manevîdir. Maddi günâhlar: İçki, kumar, zina, faiz, kati, ana-babaya âsi olmak, yetim malı yemek, vesaire gibi. Manevî yasak ve günâhlar ise: Kin, hased, riya, gazap, şöhret, şehvet ve em-
134
CENNET YOLLARI
sâli günâhlardır. Hepsi ahlâk kitaplarında yazılı ve tafsilatı vardır. Onları okuyun, tavsiye ederim. Hele Günâh Kitabım çok okumak gerektir. İnkıyad ve itâ'at söz dinlemektir. Söz dinlemeyen insana itâ'atkâr demezler. Askeri görmez misin? Topun, tüfeğin, ateşin altında emre nasıl inkiyâd etmektedir. Sa'âdet ve selâmetin, bu itâ'atin altında olduğunu unutma.
Yedincisi ise; muhabbet-i İlâhiyyeye münâfî her hal ü hareketten son derece sakınmak gerektir ki, bunlar da, Hakk'm rızâsına muhalif her ?' yden son derece uzak kal-makladıı. Halbuki her zaman görüldüğü gibi, namaz kılmadan, oruç tutmadan, zekât vermeden, haccını ifa etmeden kendini müslüman sayanların sayısını ancak Allah bilir. Cenâb-ı Hakk cümlemizi Hakkı seven ve emirlerine itâ'at edip, uyan kullarından eylesin, âmin.
«Lâ ilahe illallah» Allah indinde o kadar büyük bir kelimedir ki, onu her kim ihlâs ile söylerse, ona Cennet vacip olur. Ve her kim onu yakından, yani; inanmadığı halde malını ve canını kurtarmak için söylerse mal ve canını korumuş olur, ama âhiretteki yeri Cehennemdir.
Yine bu hadis-i şerife mutabık şöyle bir hadis- şerif vardır.
\JÇ Jjli
J-il*
«Lâ ilahe illallah» kelimesi nâsın gazab-ı ilâhiyeye uğramasına hicaptır. Yani; mânidir. Şu kadar ki, onların dünyâları güzel, fakat dinlerinden olan zayiata ehemmiyet
AYET VE HADİSLERLE CENNET
135
vermedikleri halde «Lâ ilahe illallah» derlerse, onlara: Siz yalan söylüyorsunuz, bu kelimenin ehli değilsiniz denir.
Cenâb-ı Hakk cümlemizi afv eylesin. Muhaddisler indinde imnn, dil ile ikrar, kalb ile tasdik ve amelün bi'1-erkândır. En güzel selâmet yolu da bu yoldur. Hakk Teâlâ cümlemizi bu selâmet yolundan ayırmasın.
i ji
ey
Bu hadîs-i şerif, evvelki hadis-i şerifin daha kısa fakat aynı mânâları hâvi olanıdır. «Lâ ilahe illallah» kelimesi kullardan Allah Teâlâ'nın gazabını defetmekle dâimdir. Ta, dünyâları ve dünyalıkları selâmette olup da, dinlerinden olan noksanlarına ehemmiyet vermeyinceye kadar, bu Kcliine-i Tevhid onları Allah Teâlâ'nın gazabından men etmekte dâim olur. Vaktaki dünyâlarına mey ley ip, dini noksanlıklarına ehemmiyet vermezler, tşte o zaman her ne kadar «Lâ ilahe illallah» deseler de, Allah Teâlâ onlara: Yalan söylüyorsunuz! der. Çünkü; bu Kelime-i Tevhîd bir nurdur ki, insana dünyânın cifeliğini ve âhiretin kıymetini gösterir. O zaman insan gayr-ı ihtiyari dünyâdan soğur, zühd ü takvayı şiar edinir. Ve var kuvvetiyle âhire-ti için, yani; Hakk rızâsı için çalışır ve Hakk kullarıyla sohbet eder, dünyâsı da âhireti de cennet olur, vesselam. Al-lalı Teâlâ; o nuru bizlere de ihsan buyursun. Şimdi bu Kelime-i Tevhidi söyleyip de dünyâya dalanlar, dünyânın ne mal olduğunu anlamayan ve âhiretten hiç haberi olmayan o nurdan mahrum kimselerdir ki, Allah Teâlâ onlara yalan söylüyorsunuz! diyor.
B — İLİM, CENNETE GİDEN EN KISA YOL
1
İlim öğrenme ve öğretmenin önemi
Çenâb-ı Kâd,ir-i Mutlak Hazreleri'nin Kur'ân-ı Azi-müşşân'm müteaddid âyetlerinde ilmin fezâili hakkındaki emirleri pek çoktur. Cenâb-ı Peygamber ulemaya tâbi olmamızı tavsiye ettiği halde, bizim onlara karşı tutum ve durumumuz yürekler acısıdır, dersem hata olmaz sanırım.
İlim, Allah Azze ve Celle'nin kullarına bir lûtfudur. Herkese nasîb olmamaktadır. Bunu hepimiz bildiği halde yine ulemâya uyamıyor ve onların gittiği yoldan gidemiyoruz. Ulemâ deyince, mutlaka bilgi sahipleri anlaşılmamalıdır. İmam-ı Gazali bunu kitabının 1. cildinde çok güzel bir şekilde tasnif ve ta'rif etmiştir. Biraz uzundur. Biz onu kısaca anlamağa ve anlatmağa çalışacağız:
Cenab-ı Hak Fâtır sûresinin 28. ayetinde «Allah'tan korkanlar ancak âlimlerdir» buyuruyor.
Öyle ise, ancak Allah Azze ve Celle'den korkan kimseler ulemâdır. Yoksa bütün bilgi sahiplerinin âlim olmadığı aşikârdır.
İlmin dalı pek çoktur. Bir kısmı dünyâya, bir kısmı da âhirete mütealliktir. Dünyâ ilmini, dünyâ âlimlerinden; âhiret ilmini de âhiret ulemâsından öğrenmemiz lâzım gelirken, ne dünyâ ilmini, ne de âhiret ilmini öğrenebildiğimiz yok. Cenâb-ı Peygamber Efendimizin, Ashâb-ı Kiram
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
137
hakkında buyurduğu şu cümleye bakınca anlıyoruz ki, ilim denilen şey öyle kitaplardan hocalardan öğrenilen ilim değildir. Ashâb-ı Kiram denilen muhterem zevatın çoğu oku-yup-yazma bilmezdi. Okuyanların bilgisi de çok basitti. Fakat onların Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem ile olan sohbetleri, her birisini bir yıldız yapmış: «Hangisine uyarsanız, uyun, mutlaka hidâyete nail olursunuz.» tebşîratma mazhar olmuşlardır. Bu ilim ise, Kur'an ve hadis ilmidir.
Bunları yüksek mevkilere nail eden ilmin, hendese, tıp, kimya vs. ilimlerinin olmadığı aşikârdır. Kur'ân ve hadis ilimleri bize Allah Azze ve Celle'yi tanıtır. Ve âhire-ti bildirir. Allah Azze ve Celle'yi sevmeyi ve ondan korkmayı öğretir. Sen bunu kolay bir şey sanma. Zira O'nu söven, O'nun yolundan zerre kadar ayrılmaz. Ö'ndan korkan da O'nun yasak ettiği bütün şeylerden son derece korkup kaçar. İşte bu iki haslet insanı adetâ melek yapar ve ol-gunlaştırıp, kemâle eriştirir, bu suretle etrafındakilere de faydalı olur. Yoksa yalnız bilmek değil, edebiyatına vakıf olmak, fesahat ve belagat sahibi olmak hiç bir zaman kâfi değildir.
Ma'lumdur ki, Arabistan'da arapçaya yüksek vukufu olan yahûdi ve nasrâniler mevcuttur. Hatta birkaç sene evvel Şam müftüsüne uğramıştım. Bize bir siyer kitabı gösterdi ki, bunu arapçaya yüksek vukufu olan bir hiristi-yan âlim yazmış, müftü de okumuş. Bir kusur görmedim, demişti. Avrupa'da şarkıyaçılar var ki, pekâlâ arapça biliyor ve bazı eserler de yazabiliyorlar. Fakat bu bilgi onlara hiç bir fayda vermemiştir. İlimden gaye iman ve ameldir. Bundan mahrum olanların halleri meyvesiz, dikenli bir ağaca benzer. Yanmaktan "başka bir şeye yaramaz. Onun için Cenâb-ı Peygamber Efendimizin:
«Faydasız ilimden sana sığınırım.» dediği ma'lumdur.
138
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
139
Ve: «Ceııâb-ı Hakk, hakkında hayır murâd ettiği kullarını, dinde fakîh kılar.» tabiri çok manidardır. Fıkıh kelimesi «anlamak» gibi birçok mânâlara gelir. Fethetmek, âyet ve hadîslerin mânâlarına vukuf ve idrak herkeste ayrı ayrıdır. Kiminin daha geniş ve derin anlayışı vardır. Kiminin de daha zayıf. Bu da Hakk'ın bir vergisidir. Bu hususta Ce-nâb-ı Peygamber'in dualarına mazhar olan Ashâb-ı Kiram da pek çoktur. Binâenaleyh onlardaki fehirn ve idrakin başkalarında bulunmasına imkan olmaz. Velilik mertebesinde onlara erişmek mümkün değildir! Onun için bizlere düşen en mühim vazife, onların yolundan zerre kadar ayrılmamaktır. O yol da ayet ve hadis yoludur. Bu yolları bizlere bildiren hakiki ulemaya uymak ve onları ana-ba-mızdan daha üstün tutmak ve sözlerinden dışarı çıkmamak, gerektir. Halbuki bugünkü halimiz gözümüzün önünde; ne ana-babamıza, ne hocamıza, ne üstadımıza gereken hürmet ve saygının gösterilmediği, lüzumlu kıymetin verilmediği ma'alesef görülegehnektedir. «Ulemaya tabi olunuz» demek tabiatıyle «ilme tabi olunuz ve ilim sahiplerine uyunuz» demektir. Bayezid-i Bestâmî Hazretleri cok mücahiddi. Senelerce nefsinin işediğini vermemiş, onlarla çok mücadele ve mücahedede bulunmuştu.
Bir gün kendisine sormuşlar ki: «Bu kadar mücahede esnasında, size en zor gelen ne idi? cevaben: «İlme uymaktı...» demişler. İnsan, açlığa, susuzluğa ve uykusuzluğa alışabilmektedir. Ancak asıl hüner bunlarda değil, ilim ve ilme uymaktır. Bugün dünyâ hayatımızdaki sa'âdet ve selâmet; rahat ve huzur yine hep ilme muhtaçtır. İlmi çok olanın üstün olduğu açık bir şekilde gözlerimizin önünde. Fertlerin bütün mahsûlleri hep ilmin mahsûlüdür. Fakat yine hepsi dünyaya ait, âhirete bir şey yok. Belki neticede inkâra gidip küfür üzerinde ölmek var ki, bu hayata ve bu bilgiye acımak lazım.
Gerçek ilim bizi tevhide, îmana, İslâm'a yanaştırıp cennete götüren ilimdir. Yoksa şeytani bir ilim mevzûmuz dışındadır.
«Ulemâya uyunuz, çünkü onlar dünyânın da, âhiretin de kandilidir.» Yani; dünyânın da, âhiretin de kandili, ışık ve nurlarıdır. Elbette bunlardan istifâdenin din yolunda ve âhiret babında olması daha doğrudur. Bu istifâdeyi gönülden te'min etmeğe çalışmak lazımdır. Zira her zaman onlarla buluşmak ve bir arada bulunmak pek mümkün olmaz. İşte o zaman ma'nen onlarla birlikte olabilmeyi öğrenmek pek mühimdir. Bu da nihayet Resûlullah Efendimize kadar dayanır. O'nun rûhaniyetinden istifade edilerek bu suretle tekemmüle doğru gidilir. Ebu'd-Derdâ ve Cabir radıyullahü anhüma'nın rivayet ettikleri Ramûzu'l-Ehadis'in 8L salıifesindeki şu hadis-i şerif ne kadar açık ve canlıdır:
«Ulemâya ikram ediniz. Çünkü onlar enbiyânın vârisleridir. Her kim onlara ikram ederse, muhakkak Allah Az-ze ve Celle'ye ve O'nun Resulü Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem'e ikram etmiş olacağından hiç şüphe yoktur.»
Ashâb-ı güzin hazerâtının tekemmülü Resül-i Ekrem'e olan hizmetleri neticesidir. Binâenaleyh insanın tekemmülü de, varis-i enbiya olan ulemâya hizmetin neticesi olacaktır.
Fakat bu ulemayı bulabilmek çok zor. Yukarıda ar-zettiğimiz gibi hocalık ve şeyhlik taslayan her insanda bu
ip
140
CENNET YOLLARI
meziyet bulunmaz. Yine aynı sahifede hamele-i Kur'ân'a ikramı tavsiye buyurmaktadır. Onlara ikram muhakkak Allah Teâlâ'ya ve Resulüne ikramdır. Hamele-i Kur'âıı'ın haklarım noksan etmeyiniz. Ve iyi biliniz ki, Allah Teâlâ onları enbiyaya yakın olarak yaratmıştır. Yalnız onlara peygamber gibi vahy gelmez. Fakat peygamberlerden gelen vayhin bize intikâline sebeb olurlar. Ve bu vasıtalık bize de, onlara da kâfi gelir.
«Temizlik imanın yansıdır.» Bu ibare Râmûz'un 221. sahifesindeki, uzunca bir hadisin başıdır. Hanbeli ve Mâliki, Ebû Mûsâ el-Eş'arî'den rivayet etmişlerdir.
İmanın yarısı olan bu temizlik sâdece abdest ve beden temizliği olmayıp, iç temizliğine de şamildir. Bir insanın dışı ne kadar temiz olursa olsun, iç alemi, gönül alemi temiz olmadıkça, dış temizliği kafi değildir. Onun için ulemâ denince, bu gönül alemine bizleri âşinâ edecek aşk ve şevkimizi artıracak, havf ve haşyetle içlerimizi dolduracak, nihayet «Anam babam sana feda olsun» dedirtecek, bir kıvama getirecek âlim akla gelir. Yoksa başına her sarık saran, hocayım diye ortaya çıkan, biraz ilâhi bellemiş, çenesi kuvvetli lâf ebeleri değil. İçi ve dışı, kitap ve sünnete tam manasiyle uygun; yüzü gözü nurlu, Allah ve Peygambere âşık, aynı zamanda bir tarike mensup, yed-i sahih sahibinden el almış, me'zûn olmuş olması da gerektir. Çünkü; ne kadar alim olsa bile tarikattan nasibi olmayan zavallılarda noksanlık vardır. Noksanda ise kemâl bulunmaz. Kemalsiz kimseden de istifade edilemez. Şunu iyi bilmek faydadan hali değildir. Her tarikata giren, mutlaka tekemmül eder demek değildir. Oradaki sa'y ve gayretlerin,, halvet ve riyazetlerin adab-ı tarikata riayetin, şartları ile birlikte bir de tekemmülün, lûtf-ı ilahi olduğu unutulmamalıdır.
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
141
Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem Hazretleri «Âlim yeryüzünde Allah'ın haHfesidir» diyerek ona en büyük paye ve kıymeti vermiş bulunuyor. Zira; ilim bir bakımdan ibâdettir. Bu bakımdan âlim Allah Teâlâ'nm bir halî-fesidir. Ve bu hilâfet a'lâ bir hilâfettir. Çünkü Allah Teâlâ Hazretleri onun kalbini kendi sıfatlarından olan ilimle doldurmuş onu yeryüzündeki ilim hazinesi kılmıştır. Taliplerine o ilmi öğretmeğe me'zûndur. Aynı zamanda peygamberin halifesidir. Dikkat ederseniz, İslâm'ın ilme verdiği kıymeti şimdiye kadar hiç bir din vermemiştir. Ve veremeyecektir.
Şu halde bütün insanlar, şu iki tabakadan birisine dâhil değil mi? Ya öğrenmiş, öğretmekle meşgul ya da öğrenmeğe çalışandır. Bundan hali kalan diğer tabakada ise hiç hayır yoktur. Hayır, ancak alim ve müteallimdedir. Bu ilim ise; ilm-i şer'idir. Hakk ilmidir, iman ilmidir. Diğer dünyâ, ilimlerinin bununla alâkası yoktur. Çünkü, dünyâ bilgilerini bilen insanların sayısı bilmeyenlerden çok fazladır. Kendilerinden ziraatta, sanatta istifâde edilir, çok hayırlar görülür, uçakla uçar, otomobille gider, işlerini görürsün. Telefonla oturduğun yerden dünyâ ile irtibatım te'-min edersin vesaire gibi pek çok hayırları vardır. Amma iman ve ahlâk olmazsa, neye yarar? Bunlar her hayvanın, her canlının dünyâ refahıdır. Âhirette bir faydası ve alakası yoktur. Ahiret ilmi ayrı bir ilimdir ki, onu Allah Azze ve Celle Hazretleri has kullarına ihsan eder. O ebediyet âleminin yapıcısıdır. Orada düşme, çarpışma ve tehlike yok. Her tarafında saadet üstüne saadet, selamet üstüne selamet vardır. Özeneceksen, bu ilme özen ve bu yolda çalış. Hakk Sübhanehü ve Teâlâ yardımcın olsun.
142
CENNET YOLLARI
İlmi ile amil olmayan, alim bir muma benzer ki, etrafındakiler onun ışık ve ziyasından istifade eder amma mum da yanıp, biter. Sen öyle bir ışık ol ki, ne yanıp bi-tesin, ne de sonesin. Öyleyse ilmin ile amel eyle.
Süfyan demiş ki: «Ben ilmimle amel ettikçe âlimim. Ne zaman ki, ilmimle amel edemezsem insanların en cahili olurum.» Bu acıyı Cenâb-ı Peygamber bizlere şu şekilde anlatmaktadır:
X ^
Amelsiz âlim cahilden de beterdir. Cenâb-ı Hak cümlemizi ilmiyle âmil olanlardan etsin, âmin. Âlim, ilme Hak rızası için çalışırsa, ondan her şey korkar, hatta arslan-lar bile. Arslanları kullanan, Slimier olmuştur. Aksine paralarını, hazinelerini çoğaltmak için uğraşırsa, o da her şeyden korkar. Halbuki bugünkü tahsillerin hemen hepsi boğaz derdi ve menfaatlere dayanmaktadır. Onun için de hiç bir fayda hasıl olmamaktadır.
»IkL juliJl j»ji -üjI *1><İj. -ûj! iÇ
iUİ-'JI>. Su CcJ> «Ûİi Jİİj
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
143
îşte bu hadis de, pek açık bir şekilde göstermektedir ki, Hakkın istfdi&i âlim; dünyâya talip olan ilmini bedava vermeyen, okurken pazarlıkla okuyan, yazdığı eserleri para ile birkaç misline satan, sonra da ilimden bahseden, bunu öğrenmeye kadar şu kadar.para harcadım diye övünen âlim değil. Âlim odur ki, ilmiyle O'nun rızasını kasdeder. Onun için hiç bir şey almaz. Onu para mukabili satmaz. O yüzden denizin balıklan karadaki hayvanlar, hatta havadaki kuşlar bile ona mağfiret dilerler. İkinci âlim ise, ilmi ile dünyâyı, dünyâ menfaatlerini talep eder ve onu para mukabili satar, ücret alır ve Allah'ın kullarına bahil-lik edip, parasız öğretmek istemez. Bunun için de ceza olarak ağızlarına ateşten gem vurulur. Ve meleklerden bir meleğin:
«Ey ehl-i mahşer, agâh olunuz ki, falan oğlu falana Allah Teâlâ daha dünyâda iken ilim verdi ve O da sattı ve mukabilinde ücret aldı.» diye nidası hesap ve mahşerden kurtuluncaya kadar devam eder. Sonra Allah Teâlâ dilediğini işler. İster afveder, ister afvetmez. Onun bileceği iştir. Fakat rahmetinin bolluğu dolayısıyle afvını ümid ederiz. Lakin bu âlimler yeryüzünün ışığı, kandili, ziyası ve nuru olamazlar.
Hakiki ulemâ, paraya tenezzül etmediği gibi, ilmi para mukabilinde satmazlar. Bu yüzden onlara «Yeryüzünün kandili ve nuru enbiyânın halifesi, benim de, diğer enbiyanın da varisi olmuşlardır.» denmiştir. Bu nimetin üstünde başka ne nimet aranabilir. Diğer bir hadiste de:
144
CENNET YOLLARI
C5_jl_ jjı juüj 'r*
U. iki
«ı jUf Ji jl)ı «u-i
J pl Ü!.Jf
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
145
paha biçilmez bu kıymeti ayaklan altına alması, dünyâya aldanmaları ne kadar çirkindir. Zira dünyânın, herkesi aldatmakta olduğu gözümüzün önündedir. Halbuki ulemanın kıymetini beyan eden şu okuduğumuz hadis, bizleri hayretlere düşürmektedir:
Bir nûr kaynağı olan ulemâ aynı zamanda «Ume-nâü'r-RusüJ»dür. Yani; Resuller, getirdikleri şeriat ve dini, âlimlerin ümmet-i Muhammed'e tebliğ ettiklerinden emindirler. Öğrendikleri gibi, hiç bir değişiklik yapmadan öğretirler. Ve bu yüzdendir ki, 1400 seneden beri bu din aynı şekilde hiç bozulmadan devam etmektedir. Her zaman bozguncular, fesatçılar çıkmıştır. Velâkin dinimiz le-hü'1-hamd Rasûlullah'm zaman-ı sa'adetlerindeki gibidir. Allah Azze ve Celle dinin hafızıdır. Bu âlimler de beşer olduklarından bu ulvi makama nail olsalar bile yine de hata ve kusurdan salim olamazlar. Binâenaleyh bu gibi ayak kayması tabir olunan kusur ve kabahatları i'zam edip, dile dolamayımz. Onların hukukuna riayet edip, bazı hatalarından nâşî muâhaze etmeyiniz. Onlara yapılan ezâ ve gıybet, başkalarına yapılan ezâ ve gıybete benzemez. Sonra çok pişman olursunuz ve iyi olmaz' pekçok dertlere düşersiniz de, nerden geldiğini anlayamazsınız. —Fakat bu hürmet ve saygı hükmü onlar sultanların kapılarına gidip bir şey beklemedikçe ve dünyaya dalmadıkça câridir.— Her ne zaman ki, sultan kapılarına giderler, vazife isterler ve dünyâya dalıp, âhire ti unuturlar, bu hürmet, tazim hükmü de kalkar. O zaman resullere hiyânet etmiş olurlar ve üzerlerindeki emniyet kalkar. Çok acıklı bir hayat baş-gönterir. Allah muhafaza buyursun. O zaman değil onlara yaklaşmak, belki onlardan çok uzak olmak ve mümkün oldukça yanaşmamak ve uzak durmak lazımdır. Ulemânın,
^Ulemâ-i Kiram Hazretleri, Peygamberlerin varisleri olduğundan onları sâdece yeryüzünün imanlı insanları sevmekle kalmıyor, aynı zamanda gökyüzünün melekleri de seviyor. Denizin balıkları da o âlim öldükten sonra kıyamete kadar ardından istiğfar ederler.» Buyrulmuştur ki, bu devlet acaba kime verilmiştir? İnsan bu nimeti bırakıp da, fani dünyânın, günahlarla dolu muvakkat hayatına nasıl aldanır? Zavallı İmam-Hatip talebelerini bile mekteplerinden soğutmak için saygısız, bilgisiz zavallılar, «siz ölü yıkayıcısı mı olacaksınız? Bak şu mekteplerde ne büyük istikballer var. Onları bırakıp da imam olmak hiç yakışır mı?» diye kıymetli yavrularımızı kandırmaya çalışırlar. Çok eseftir. Bir milletin saadeti, dinine bağlılığı nisbetindedir. Çünkü dinde âhiret mes'uliyeti vardır. Bu korku, insanları birçok fenalıklardan alıkor. Maalesef dinsiz olanlar ne âhiret mes'uliyeti tanırlar, ne de kanunlara itâ'at. Eğer İsviçre gibi olgunlaşmış bir memlekette kanunlara karşı saygı var denilirse, biz de onların dinlerinde de bir âhiret mes'uliyeti var deriz.
Çin ve Rusya gibi kominist memleketlerde Allah korkusu, âhiret mes'uliyeti her ne kadar yoksa da, oradaki
F. 10
146
CENNET YOLLARI
ağır cezalar, hapisler, idamlar pek korkunç şekildedir. Oradaki bugünkü ahengin sessiz sedasız yürümesi, onların memnuniyetinden değil, belki doğrudan doğruya esaret ve korkularından kaynaklanmaktadır. Tabii bu hiç bir zaman makbul ve memduh bir idare değildir. Yıkılması da pek uzak değildir. Tarihte, esaret idarelerinin uzun sürdüğü görülmemiştir. Sürdüğü takdirde insanlığa acımaktan başka elimizden bir şey gelmez.
Lâkin hürriyet sahibi olan ve bir de dininden bahseden Amerika ve Avrupa'nın çılgın ve şımarık halkı, ister mngin, ister fakir, olsun hepsi nefislerinin esiridir. Gayeleri harp, darp ve meşakkatlerle insanları ızdıraba düşürüp, top, tayyare, silah vesair malzeme-i harbiyeleri satıp, para kazanmağa ve bütün milletleri elleri altına alarak ik-tisaden bunaltmaya ve kendilerine pay çıkartmaya bakıyorlar ki bu, müslümanlığın gayesi dışındadır.
Müslümanların, hem kendi hürriyetlerini muhafaza ettikleri, hem de sair akvamın hürriyetlerine yardımcı oldukları tarihen sabittir. Müslümanlığın parlak devirlerin-deki seferlerde ve idareleri altındaki sair milletlerin hukukuna nasıl riayet ettikleri herkesin gözleri önüne serilidir. Muhasara esnasında bile kimsenin ne malına, ne canına, ne de ırzına zerre kadar tecavüz edilmemiştir. Tecâvüz şüyle dursun. Onları himaye ederken kendi canlarını bile feda etmekten çekinmemişlerdir.
Halbuki onların, İstanbul'un işgali sırasında Şehzade Cami-i şerifinde uyuyan askerlerimizi nasıl gaddarca katlettikleri meydandadır. Medeniyet Avrupa'da değil, ancak İslâmiyeltedir. Çünkü İslâmiyet, ilmin ışığı altında dinine bağlı ve bütün hukuk kaidelerine riayetkardır. İslâmiyetin hedefi insanlığı, küfürden, dalâletten, şımarıklıktan, ahlâksızlıktan kurtararak onları dindar yapmak ve Allah'a
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
147
bir yerine üç demekten, Allah'a çocuk, karı, kız oğul isnad etmekten muhafaza etmektir. Allah Azze ve Celle'nin İslâ-mın bildirdiği gibi duyar, işitir, görür, bilir olduğunu herkese duyurmak, peygamberlere kitaplara iman etmeye bütün insanlığı çağırmaktır.
İslâm Dininde ulemâ üç guruba ayrılır:
Birincisi: Âlimin hem kendisi, hem de etrafındaki müslümanlar, sa'adet ve selâmete nail olurlar.
İkincisi: Etrafındaki insanlar onun ilminden istifâde ederler ama, kendisi bîr mum gibi yanıp helak olur. Çünkü söyledikleri ile amel etmez.
Üçüncüsü ise: İlminden sâdece kendisi istifâde eden, başkalarına faydası olmayan kimsedir ki, bu da zayiattandır. Fitne devirlerinde, sözlerin dinlenmediği devirlerde inşâallah ma'zur sayılır.
2 — İlim mü'minin kaybolmuş malıdır, nerede bulursa almalıdır
İlmi öğrenmemiz için, dinî mes'elelerde bilmeğe mecbur olduğumuz şeyler şunlardır. Kur'ân okumak, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacc etmek ve muâme-lc-i ticâriyeyi, alış-veriş muamelelerini öğrenmek. Neler satılır, neler satılmaz? Neler alınır, neler alınmaz? Faiz, ıskonto, veresiye, almak ve vermek vesaire hususları hem öğrenmek, hem de öğretmeğe çalışmak vazifemizdir: «Ne yapalım, bizim memlekette bunları öğretecek kimse bulamadım.» Veyahut: «Bu memlekette bunları tatbîk mümkün değildir.» gibi mazeretlerle mes'ûliyetten kurtulmak caiz olmadığından, Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem Hazretleri Ramûz'un 222. sahifesinin başındaki hadis-i şerifte bize şöyle buyuruyor:
148
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
149
«İlim Mü'minin kaybolmuş malıdır. Onu nerede bulursa alır.» Bunun diğer ilimlere şümulü varsa da, gaye olan ilim iman ve İslâm; ahlâk ve kemâl-i insaniyete mü'-minleri alıştıracak olan ilimdir. Ma'lumdur ki, ilim Sıfat-ı İlâhiye'den bir sıfattır, tnsan bununla hak ve bâtılı tefrik eder. Noksanlık ihtimâli yoktur. Murâd: ilm-i Şer'îdir. Tefsir, hadis, fıkıh hatta ilm-i nahiv ve sarf, tecvid ve bunları lâyık-ı veçhile anlayabilmek için diğer dünyâ ilimlerine de ihtiyaç vardır. Bir rivayette Çin'de dahi olsa, oraya kadar gidip öğrenmek lâzımdır.
Bir de, «ilim beşikten mezara kadardır» denilir. Bunda, yaş haddi yok demektir. Faraza bir insan 90 yaşında müslüman olsa ve bunları öğrenmek için dünyâyı dolaşsa lâyıktır. Sonra bu ilmin içerisinde bir de müdâfaa-i din, vatan, ırz ve namus için askeri ihtiyâçları bilip, Allah düşmanlarını ve müslüman düşmanlarını korkutacak derecemde her bakımdan; deniz, hava ve kara kuvvetlerine ve bunların idareci ve tekniklerine sahip olmak da bu emre ve Kur'ân-ı Azimüşşân'ın emirlerine dâhil olduğunu bilerek, düşmandan değil medet beklemek, ondan malezme-i harbiye, yiyecek ve giyecek eşyası almağa tenezzül etmek bile çok ayıptır.
Bir insanın kendi karnını doyurmasını, kazanmasını beceremeyip de kapı kapı dolaşması ne kadar çirkinse, bu dinsizlerden de birşeyler istemek, o kadar, ayıp ve çirkindir. Sakın bunlara darılma. Bir müslümanm bir dinsiz kâfire boyun bükmesi ne kadar abestir. Fakat ruhen zayıflamış kimseler tabi'atıyla bunu anlayamazlar. Ve onlarla
dostça geçinmeğe bakarlar. Lâkin günün birinde bakarsınız ki, biz tamamiyle onların kölesi olmuşuz. Otur, kalk. Hepsine peki demek mecburiyetinde kalınca, halimizin o firavnlar devrindeki kölelerden ne farkı kalır. Allah muhafaza buyursun. Âmin.
Onun içindir ki, dünyânın dört bir bucağını gezip dinimizin emirlerini, kitabımızı, hadisleri en iyi bir şekilde öğrenip, sonra da öğretmek mecburiyetindeyiz. Çünkü insan iki kısımdır. Ya öğrenmiş öğretiyor veya öğrenmeğe çah-şıyordur. Yani; ya muallim ya talebe. Diğer kimselerde hayır yoktur. Bu, ne acayip mana! ir ifade etmektedir. Zaten böyle olmadıkça kurtuluş ve selamet de yoktur.
Bugün Japon milletinin yazısı çok zor olduğu halde okuma-yazma bilmeyenleri pek azdır, derler. Okumak yazmak da kâfi değil. Dindar bir müslümanm gönlü, hak sevgisi, havf ve haşyetle dolu olmakla beraber hırs, şöhret gazap, kin, uçup ve hased gibi çirkin huylardan uzak bulunmalıdır. Aynı zamanda memleketine, vatanına, bütün ak-raba-yı taallûkatına ve cins-i beşere faydalı olmağa çalışmalı ve bilmeli ki, bütün mevcudat ve mahlûkat Allah Azze ve Celle'nin yarattıklarıdır. Hepsinde ayrı ayrı hikmetler vardır.
Bizim vazifemiz halikımızın sözünü dinleyip; yapınız dediklerini yapmak, yapmayınız dediklerini yapmamak. Bu dereceye, varabilmek için dini kitapları iyi öğrenmek, ve onlarla amel etmek lâzımdır.
Bu da ilm-i zahir ve ilm-i bâtın diye ikiye ayrılır.
İlm-i zahir mektep ve medreselerde yapılan tahsil ile elde edilir.
İlmi-bâtın ise, mektepsiz ve medresesiz, erbabına hizmetle elde edilir. Sanatların, erbabı ustalara hizmet neti-
150
CENNET YOLLARI
cesinde elde edildiği gibi, ilm-i bâtın da, mezmûm olan bütün kötü ahlâkların terki ve bunların yerine ahlâk-ı hamide ve en güzel huyların sahibi olmakla elde edilen pek makbul ve memduh bir ilimdir. Peygamber ve evliyadan miras kalan ilimdir. Bunun tahsili pek müşküldür. Öyle nasara-yensuru gibi kolay değildir.
İnsanın içerisine ve kemiklerine kadar işlemiş olan kötülükleri, benlikleri atmak ve onların yerlerine ahlâk-ı hamideyi ve tavâzu'u koymak, peygamberlerin yolunu tutmak her babayiğitin harcı değildir. Çünkü nefis ve şeytan insanları daima hevâ ve heveslerine meylettirir. Para sevgisini körükler. Makam düşkünü yapar. Ondan sonra da insanlıktan çıkar. Hiç öyle şey olur mu? deme. Dünyâya bak, ibret al.
«Bir göz ki olmaya ibret nazarında. Şol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde».
mısra'ını tekrarlar. Bu güzel ahlaklar yerleştikten sonra, o zât-ı muhteremde keşifler açılır. Bu da bir nurdur.
Ma'rifet-i İlâhiyenin tahsili, esma ve sıfatın keşfi, gözden perdelerin kalkması, işte nebilerin varisleri, meleklerin duasına, mahlûkatm da istiğfarına nail olan ulemâ bu ulemâdır. Hem ilm-i zahirisi ve hem de ilm-i batınisi sayesinde benliklerden sıyrılmış kötü ve mezmûm olan ahlaklardan kurtulmuş ve memdûh olan güzel ahlakları elde etmiş; keşif ve keramet makamlarına erişmiş bahtiyar kimselerdir. Cenâb-ı Hakk cümlemizi bu kâmil, olgun, âlim ve âmillerden eylesin. Cenâb-ı Hakk'm sevdiği ve razı olduğu kullar da işte bunlardır. Bunlar ise; bir kimyadır. Huzurlarında bulunanları kemale ulaştırmağa sebeb olurlar.
Bu hususta Abdülhalik Gucdüvani'nin oğluna: «Ey oğul! tlim öğrenmekten bir adım geri kalma. Fıkıh ve hadis
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
151
ilmini öğren. Cahil sofulardan olma!» diye yaptığı şu nasihat ne kadar iyi ve şâyân-ı dikkattir. Bizim bunların hiç birisini yaptığımız yok. Dünyânın istikbali hangi tarafta ise, hemen o tarafa dönüyoruz. Halbuki asıl olan âhirettir. İşte bugün yemekte olduğumuz tavuk ve etlere hiç dikkat ettiniz mi? nasıl besleniyor? hiç düşündün mü? Bunlar hakkında bir ma'lumat almak için ehl-i ilme bir soru sordun mu? Yukarda arzettiğim gibi, ehl-i ilim zamanımızdaki arapça ve farsça diline aşina olan kimseler değildir.
Haddi zatında İlim, sıfâtullah olduğundan, zntı gibi, sıfatları da eşsizdir. Ne biter, ne tükenir. Her şey biter yok olur, mahvolur. İlim; zatı gibi bakidir. İlim, Allah Azze ve Celle'nin hazinesidir. Maddi ve manevî bütün ilimler O'nundur. Bugünkü gördüğümüz terakki ve tekemmül O'nun ilminden bir nebzedir. Daha bilmediğimiz ne kadar ilimler vardır. İleride zamanı geldikçe tahakkuk eder. Şimdi bize lâzım olan, ilmin tükenmez bir hazine olduğunu bilip, ona yapışmaktır. Bu ilim, fâni olan âlemin ilimleri değildir. Belki ebediyet aleminde insanları sevindirecek olan din ilmidir. İşte o da amel ile tahakkuk eden iman ve ntnel-i sal ilidir. .Cennet de bunlara va'd olunmuştur. Bu ilmin sonu cehennem ise, ona ilim demek hatadır. Yani; imansız ilimler gibi:
«İlmin anahtarı sormaktır» fermanına uyarak ehl-i ilimden bilmediklerimizi sorup öğrenmemizi Allah Azze ve Celle emretmektedir. Buradaki «ehl-i zikir»den murad, ilim sahipleridir, demişler. Allah Azze ve Celle bizlere rahmet eylesin.
152
CENNET YOLLARI
«Ey ümmetim, sizler bilmediklerinizi öğrenmek için daima çalışınız.» Sormanın dört çeşit faydası vardır. Yani; en aşağı şu dört kişi ecir ve mükâfat alır, faydalanır.
Birincisi: Soran,
İkincisi: Öğreten,
Üçüncüsü: Dinleyen
Dördüncüsü: İlmi ve dinlemeyi sevenlerdir.
İlim, bitmez ve tükenmez bir hazine olmakla beraber, amelden de hayırlıdır. Meselâ; gece sabahlara kadar nafile ibadetten, gündüzleri oruç tutmaktan daha hayırlıdır. Yine namazını kıl, onıcunu tut amma din ilmini, şeriatın gösterdiği ilmi öğren ki, neticesi zühd, takva ve verâ'dır. Onun için ilmin kıvamı dörttür. Allah korkusu. Kendisini o kadar istilâ etmiştir ki, şüpheli her şeyden son derece ihtiraz eder, sakınır, kaçınır. Zira âlim diye, ilmi ile amel eden kimseye derler. Bilgisi her ne kadar az olsa-da, bildiği ile amel etmek, bilmediklerini öğrenmeğe vesile olur. Burada adı geçen VERÂ, dinin kemali oluyor. Verâ-sız, din ve müslümanlık, hacılık, hocalık hep noksanlıktır. İlmin derinliklerine nüfuz edince Hakk korkusu ve verâ başlar ve bilgisi nisbetinde Hak'tan korkusu artar. Eğer bilgisi artıyor da, zühdü, takvası, verâ'ı artmıyorsa; bu ilim matlûp olan ilim değildir. Belki de bu ilmi tahsil edenin niyeti hâlis değildir. Gayesi, dünyâ emel ve mevkilerine nail olmak içindir ki, kendisinde bu korku bulunmamaktadır. Çünkü, hakiki ilim mutlaka korkuyu celbeder. Mıknatısın demir parçalarım celb ettiği gibi. Eğer mıknatıs, demir parçalarını çekemiyorsa, onda mıknatıslık kalmadı demektir. Bunun gibi, korkusu olmayan ilim sahibi de âdi mıknatısa uydurma mıknatısa benzer hakiki ilme sahip olanların, VERÂ denilen şüpheli şeylerden sakınma ve kaçınmaları en başta gelen vazifelerdir.
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
153
> Takva her müslümanm vazifesidir. Verâ ise, takvanın üstünde kâmillerin harcıdır. Kendisinde takva ve verâ bulunmayan kişiler, gökte uçsa, denizlerde yürüse bile kat'-iyyen aldanma, şeytanın hünerlerini unutma, o da câhil değildir. Fakat onu şeytan yapan vasıflardan birisi Allah Te-âlâ'mn emrine itaat etmeyip benliğini muhafaza etmesidir. Binâenaleyh her emr-i ilâhiyeyi dinlemeyen ve benliğine esir olan kimselerin damarlarında şeytanlıktan bi rer hasse var demektir. Hakk Sübhânehû ve Teâlâ cümlemizi bu benlikten kurtarsın, âmîn.
Yine o cihan Peygamberi salallahü aleyhi ve sellem, İbni Abbas radıyallahü anh'dan gelen bir rivayette:
'tjjjî ^jj
jujı .Sus û
buyurmuştur ki, bunları hemen okuyup geçmemeli. Bak bugün dünyâ nasıl hızla ilerlemekte. Dünyâ bilgisi de olsa, kimde ilim fazla ise, dünyâda sözü geçen odur. İlim varken amel olmazsa, onun dünyâda da işe yaramaz olduğu ma'lumdur. Âhirette ise, hiç işe yaramayacağı aşikardır. Bundan dolayı ilmin, ibâdetten efdal, buyrulmasındaki hikmet daha güzel anlaşılmış oluyor. Çünkü; bir kere ilim esastır. Din, ilim üzerine kurulmuştur. İbâdet ise, bu ilim esası üzerine kurulmuştur. İbâdet ise, bu ilim esası üzerine bina edilmiştir. Binâenaleyh; esas olan ilim elbette efdal olacaktır. İbâdetin bize nasıl yapılacağını bildiren ilimdir. Bu bazen kulak vasıtasıyle, bazen de göz vasıtasıyle elde edilir. Ashab-ı kiramın (Rıdvanüllahi Teâlâ Aleyhim Ec-main) ilimleri ise, kulaktan ve Peygamberimizden ya da eshab-ı kirâm'dan dinlemek suretiyle hâsıl olmuştur. B ilim olmadan, bunu duymadan, işitmeden, hangi ibâdetin
154
CENNET YOLLARI
nasıl yapılacağını bilmek tabii mümkün değildir. Öyle ise; ilim, ibâdetten efdaldir vesselam.
Bugün gözlerimizi kamaştıran teknik; tayyare, vapur, otomobil,,elektrik ve elektrikli eşyalar bir bilginin ve bir plânın husule gelmesidir. O bilgiler olmasaydı, bunların hiçbirisi meydana gelmezdi. Öyleyse; ilim her şeyden efdaldir. Bizim ilmimizin mükafatı ise, cennet ve cemâlul-lahtır. Yine o ilimdir ki, mahsûlü amel, takva, zühd ve ve-râ'dır. Bunlarsız olan ilim ise; sahibine de beşeriyete de zararlıdır. Bunun için «İlim ibadetten hayırlıdır» dedikten sonra «İşlerin hayırlısı orta olanıdır» buyrulmuştur. Biz darb-ı mesel olarak, her işin hayırlısı orta olanıdır, deriz. Amellerin de ortası hayırlıdır. Bu bize şöyle açıklanmaktadır: «Allah Teâlâ'mn dini ifrat ile tefrit arasındadır.»
Allah Azze ve Celle'nin dini bu iki şeyin ortasıdır. Fâ-sık, ifratçı, adî, tefritçi, haddi tecâvüz eden, ifratçı ki, o ibadete devama takat yetiremez. Bir zaman yapar sonra dayanmak mümkün olmaz, onu azaltmağa bakar. Çok fazla nafile oruçlar ki, bir müddet sonra işlemesi, yapması zorlaşır. Taksiratı dolayısı ile vazife ve ubudiyeti eksik yapar. Efdal olan bunun ortasıdır. Her iyiliğin mezmüm iki tarafı vardır. Meselâ; cömertliğin bir tarafı bahillik, bir tarafı da israftır. Halbuki; cömertlik, ne bahillik, ne de israftır. Belki ikisinin ortasıdır. Şecaat, cesurluk da böyle, bir tarafı korkaklık, bir tarafı da ne yaptığını bilmeyen ve kendine hakim olamayandır. Ortası şecaattir. Binaenaleyh; şecaat, korkaklıkla tehevvürün ortasıdır. Buna muvaffakiyet ancak Allah Azze ve Celle'nin izni ve yardımı ile olur. Seyrü's-seferin en şerlisi de meşakkat ve zahmeti şiddetli olan yolculuktur; gece evvelinde yola çıkmak da böyledir. Çünkü uykusu gelir. Arabasını devirir veya birisine çarpar, ölüm veya sakatlık olur. Bu da meşakkatli yolculuktan sayılır. Çok sıcaklarda, öğle vakitlerinde yolcu-
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
155
luk da böyle zararlıdır. En iyisi sabaha karşı erkenden yola çıkmak medholunmuştur. Böylece insan hem gündüzün yorgunluğunu, hem de uykusuzluğunu giderebilir. Daha çabuk, daha dinç ve daha emniyetli olarak yürüyebilir.
İbni Ömer radıyallahü anh'dan rivayet edilen hadis-i şerifte; ilmin aynı zamanda din olduğu bildiriliyor. Yani; dinin iktizası ilimdir. Çünkü; ilmsiz din olmaz. Yukarda da arzolunduğu gibi din, ilim üzerine kaimdir. Her kim dinini iyi öğrenmek istiyorsa, ilim öğrensin. İlm-i tefsir, ilm-i hadis, ilm-i fıkıh da bu zümredendir. Ve hatta sarf ve nahiv de bunlara katılabilir. Hatta sarf ve nahvi kuvvetli olmayanlar, bazen büyük hatalara düşebilirler. Dinin aslı ve esası ilme dayanır. İlmi olmayanın dini de yok demektir. O zaman deriz ki, bu kadar câhil dindarlar var ki, bunlara dinsiz demek hiç doğru olur mu? diye bir sual çıkar. Cevaben deriz ki, yukarıda geçen VERÂ bahsini iyi oku, Tasav-vufi Ahlak kitabında bu hususta daha geniş bilgi vardır. Bugünün bilgini de, cahili de, hem içki içer, hem kumar oynar. Zengini hem faiz yer, hem çıplak gezer. Dansa, baloya gider. Zekât vermez. İslâm'a yardıma gelmez. Sonra bir de bakarsın mason olmuş. Zaten namaz kılmaz, oruç tutmaz, hacca gitmez, gittiği de yok. İster mason ister komünist, ikisi de bir. Yahudi dolabı. Din, ilimle kâimdir. Hem kendini aldatma, hem de başkalarını. Eğer müslüman ise bunların hiç birisi müslümana yakışmaz. Ehl-i iman bunlardan beridir. Zira ilimleri sahibini bunlardan men-eder. Şu halde bunlarda ilim hiç yokmuş demektir. Zira ilim nurdur. Kıvamı verâ'dır. Karanlık ve dalaleti kat'iy-yen istemez. Bak; din, ilim olduğu gibi «Namaz da dindir.»
156
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
Şimdi bundan ne anlarız, deme. Namazı olmayanın dini de yoktur. Ma'lum ya dindar müslümanlar 3 sınıf üzeredirler. Bir kısmı salâbet-i dîniyye sahibi, olgun ve kâmil kimsedir. Namaz vesâir ibâdetlerinden zerre kadar fedakârlık yapmadıkları gibi bir çok nafile ibadetlerle kendilerini takviye ederler. Maksatları, gayeleri hep rızâ-yı İlâhîdir. Onun haricine kafiyen çıkmazlar ve onun için bilcümle yasak ve menhiyattan çok uzaktırlar.
İkinci kısmı daha zayıf, üçüncü kısmı ise, ondan da-zayıf. «Lâ ilahe illallah Muhammedur-resûlullah» diyenlerin cennete gireceklerine dair tebşirat çok, fakat şartları vardır. Evvelâ; «bu kelimeyi ihlâsla söylemek lazımdır» demişler. İhlâs nedir? diye sormuşlar. Cevaben:
«Seni Allah Azze ve Celle'nin yasaklarından menet-mesidir.» buyurmuşlardır. Bu yasaklar ki, günâh kitaplarında sayılı ve yazılıdır. Onları öğrenip onlardan kaçmak lazımdır. Meselâ: Yılanın sokucu olduğunu bilen kimse, tabiatıyle ondan uzak olur. Aslan da böyle, diğer zararlı şeylerin hepsi de öyle değil mi? ufacık mikroptan bile nasıl kaçıyoruz. Zira zararı meydanda. Öyleyse; Allah Azze ve Celle'nin yasakları var. Günahlar baştan başa hepsi maddi ve manevi zararlarla dolu. İbâdetler de maddi-ma-nevî faydalarla dolu. Öyleyse bu zararları bile bile irtikâp etmek, şüphesiz akılsızlık alâmetidir; lâkin deli de değildir. Şu halde «delilik 40 çeşittir» derler. Bu da onlardan birisi, faydasını bilmeyen, zarardan kaçınmayanın aklı da o kadardır.
İlim dindir, namaz da dindir, öyleyse bu ilmi kimlerden aldığınıza ve namazı nasıl kıldığınıza iyi bakınız. Çünkü yevm-i kıyamette bunlardan sorulacaksınız. Cenâb-ı Hakk yardımcımız olsun. Dinimizi iyi bellemek ve namazımızı da dikkatli kılmak nasip eylesin, âmin.
157
«Ey insanlar! Siz kabz ve ref olunmadan evvel ilme çalışmaz. Zira; öğreten ile öğrenen sevapta ortaktırlar. Bunun dışında kalan diğer insanlarda hayır yoktur.»
İlmin ref'olunacağına dâir hadîs-i şerifler geçmişti. Ve bu hadis-i şeriflerde aynen zikrolunmaktadır ki, bu ilim bir gün kabz ve ref'olunacaktır Binâenaleyh; bugün gelip çatmadan ilme devam edip, öğreniniz. Zira; sonra öğrenmek isteseniz de, buna muvaffak olamayacaksınız. Zira; zihinleriniz zayıflayacak, zekânız kaybolacak fehm ve idrâkten de mahrum olacaksınız. Ne kadar çok çalışsanız da bir şeyler elde edemeyeceksiniz. Onun için fırsat elde iken ilmi elde etmeğe çalışınız. Evet; sahâbe-i kiram, tâbi'in ve tebe-i tâbi'in devrindeki yani; hicri 3. asırdaki ihsanların zekâsı, idrâki ve anlayışlarını bugün bulmak mümkün değildir. Bir kere Kur'ân'ı, yüzbinlerce ve hattâ milyonlarca hadis-i şerifi belleyen, ezberleyen, o günkü insanlarla bizim hiç kıyas olunacak hâlimiz var mıdır? Bu halimize rağmen onları da beğenmeyiz. Allah cümlemize insaf ve merhamet etsin. Âmin.
Öğreten ile öğrenene aynı sevabı vermek ve onları ecir ve mükâfatta ortak tanımak Cenab-ı Hakk'ın lûtufla-rındandır. Bununla beraber, öğrenmeyen ve öğretmeyen sair insanlarda da hayır yoktur, diye ne güzel buyurmuşlar. Çünkü; cahillik çok fenadır. Adetâ kıymetsiz bir ottur. Hayvanlar yemediği gibi, tarlaları da ekinleri de bozar aynı zamanda zararlıdır. Onun için cahillikten kurtulmak herkesin ilk vazifesidir. Cahilliğin en fenası ve kötüsü, Allah Teâlâ'yı ve Peygamberi ve Kitabı tanımamak, daha doğrusu tam bir dinsizliktir. Sakın sen kalkıp deme ki, bu-
158
CENNET YOLLARI
gün Allah ve Resulünü tanımayan ne kadar dinsiz var, bak hepsi de son derece refah ve saadet içindeler. İşte bu görüşe körlük derler. Arkasındaki tehlikeyi görememekten ileri gelmektedir. Bu duyanın ne kıymeti var. Eğer kıymetli bir yer olsaydı kâfirlere Cenâb-ı Hakk bir yudum su bile vermezdi. Bu dünyânın arkasında âhiret denilen bir alem var. Asıl kıyamet orada kopacaktır. Buna inanmayan bedbaht kişiler, cezalarını görünce akılları başlarına gelecek, ama iş işten geçmiş olacak. Binâenaleyh; sen ilmi öğrenmeğe bak, sonra da öğretmeğe çalış. Sa'âdet ve selâmeti bul, vesselam.
3 — İlim, İslâmın hayatı, îmanın direğidir
u> y
.AİİJç '^£j JJU
' «İlim İslâmın hayatı, îmanın direğidir». Bu ne büyük bir ifâdedir. Müslümanın bunda çok dikkatli olması lâzımdır. Bugünkü perişanlığımızın yegâne sebebi bu ilme vu- . kûfsuzluğumuzdur. Kendi bildiğine güre hareket eden, İslâm'ın hayatı olan can damarlarına sahip çıkmayan kimselerin, mümkün olduğu kadar müslümanlığı parçalamaya çalışmakta olduğu görülmektedir. Bu ise dinsizlerin ve Avrupalıların ekmeğine yağ sürüldüğüne delalet etmez mi? Çünkü; «Müslümanlar, bir vücud, bir bünye gibidir.» gibi buyruklara ne dersiniz. Bir cesedin en ufak bir parçasının bile ayrılmasının ne büyük ızdıraplara sebep olduğu dâima görülen ve bilinen şeylerdendir. Hele kâvî bir bacakta, göz, kulak gibi, azalarda bu ayrılık olursa, artık acıyı siz tahmin ediniz. Cümlenin ma'lûmudur ki, hayat sağ-
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
159
lık ile kâimdir. Sağlık olmadığı zaman hayatın ne kıymeti vardır. Gerek hastahânelerde, gerekse tımarhanelerde inleyen zavallıların hayatlarına hayat mı dersiniz? Onlar bir bakıma cemiyete zararlı kimselerdir. Playat denince, hem kendine, hem cemiyetine ve hatta beşeriyete faydası dokunan kimsenin hayatına hayat derler. İslâm'ın hayatı ise ilim olduğuna göre, bu ilme sahip olmayan kimselerin îslâmî hayatları da sağlığı olmayan hastalara benzer. İslâm cemiyetine de zararlı olurlar. Bu da şüphesiz İslâm'ın istediği bir hayat değildir. Binâenaleyh İslâm hayatını isteyen herkese denilecek ilk söz: «İlme çalış» olmalıdır. Bunu da unutmamalıdır ki, matlûp olan ilim şer'î ilimdir. Bu ilm-i şer'îden başka bir ilme luzûm yok demek değildir. Evvelâ din ilmini Kur'ân'ın tefsir, hadîs, fıkıh ilimlerini öğrendikten sonra gücün yettiği kadar diğer ilimleri öğrenmeğe çalışmana kimse manî olmaz. Yalnız zararlı ilimler müstesna. İlim, İslâm'ın hayatı olduğu gibi, dinin direğidir. En basit çadır bile direksiz olmadığı gibi, dinin direği olan ilim olmadıkça, o din nasıl yaşar. Onun için «Din nasihattir.» diye üç kere tekrar olunmasının sebebi şimdi daha güzel anlaşılmaktadır. Dinde nasihat denilince anladığımız manâ, bildiklerini bilmeyenlere öğretmeğe çalışan vaizler, na-sihatçılardır. Gerek Cuma hutbelerinde ve gerekse Cuma vesair günlerde yapılan bu nasihatler, hep ilmi öğretmektir. Şimdi bir müslüman her Cuma bir Besmele bellese, birkaç sene sonra o da bir muallim, bir hoca olur. Ben gençliğimde dinlediğim nasihatleri defterime not edip bugün onlardan islfifâde etmekte olduğumu kardeşlerime arzede-rim. Çünkü; yazılmayan bilgilerin bir müddet sonra unutulduğu cümlece ma'lûmdur. Bazı müstesnalar varsa da ehemmiyeti yoktur. Sonra Cum'a namazı ve hutbesinin farziyeti işlerin terk edilip, hemen camiye gidilmesi, hutbeyi güzelce dinlemek, okunan Kur'ân-ı Azimüşşân'ı dinle-
160
CENNET YOLLARI
mek hep ilmin ve bilgilerin artmasına vesile olur. Cuma'-ya ve vaazlara gelmeğe tenezzül etmeyen zavallılar tam câhillerdir. Hendese, doktorluk, kimyagerlik vesâir bütün bilgileri bilmek ve hatta din bilgisi ne kadar çok olursa olsun, yine de câhildir. Cum'a namazlarına gelmeyenlerin gönüllerine tam münafıklık damgası vurulur. Sonrasını bilmem.
Her kim bir ilmi öğretirse, onun ecri kıyamete kadar ziyadesiyle arttırılarak devam eder. Ve her kim bir ilmi öğrenir ve onunla amel ederse, Allah Azze ve Celle Ona bilmediklerini de Öğretir. Vesileler halkeder. Ve az zamanda o da bilginler arasında yer alır. Ve bilginlerin nail olacakları mükâfat ve fezâilden bir tanesini anlatayım.
«Alim ile âbid arasındaki fark yetmiş derecedir.»
Yani; âlim, âbidden yetmiş derece daha fazladır. Fakat bu dereceler bizim bildiğimiz gibi, rakamla bir-iki-üç gibi değil, her derecenin arası yer ile gök arası kadar veya beş yüzbin yıllık mesafedir. Şu halde ibâdetle meşgul olan kimsenin ilimle meşgul olan âlimin kabına yetişmesine imkân yoktur. Öyle ise, ey benim güzel kardeşim sen de din bilgisini öğrenmeye çalış, öğren ve öğretici hakiki âlimler arasına geçmeğe gayret eyle. Çünkü dünyâ bilgisi dünyâda kalır. Âhiret ilmi ise; hem dünyâda, hem de âhirette seni sonsuz sa'âdetlere eriştirir. Bu canım güzel ilme bir gün rağbet kalmayacak, insanlar hep dünyânın fâni ilimlerine vakitlerini harcayacaklar. Binâenaleyh; siz muhterem dindar kardeşlerim, bu ilim ref'olunmadan evvel öğrenmeğe çalışınız. İlmin ref'i demek, onu okuyacak ve okutacak kimselerin kalmaması demektir. Çünkü insan bilmez ki, bu ilme ne zaman muhtaç olacaktır? Muhtaç olduğu za-
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
161
man aranacağına, vaktiyle öğren de, hazır bulunsun. «İlmi öğrenmeğe çalışın ve devam ediniz.» Tasannû'dan ve kendinizi beğenmekten ve hazakatten, yani; bilgideki maharetinizden sakınınız. Bid'atların derinliklerine girmeyin. Esaslardan ayrılmayınız.
4 — Allah korkusu ve ilim
'£. ^LJjülj i^ULI j Jj^Ilj Jj^l j ^
İlmi öğreniniz. Hakk rızası için olan ilmi öğrenmeğe çalışmak ve talep etmekten haşjttullah hasıl olur ki, ne büyük devlettir.» buyrulmuştur.
Hikmet'in başı Allah Korkusudur. «İlme çalışmakta nafile ibâdet sevabı vardır. Yukarda da geçmişti ki, gece sabahlara kadar ibâdet ve yüzlerce hatta binlerce rekât namaz kılma sevabından daha hayırlıdır. İlim müzâkeresinde ise, şu fazlalıklar vardır: «İlmi bilmeyene öğretmekte sadaka sevabı vardır. Ehli olan kimselere öğretmekten ise, takarrub-ı İlâhi hâsıl olur.» Yani; Hakka kurbiyet hâsıl olur. Çünkü ilim helâl ve haramları bildirdiği gibi, cennet yollarının da nurudur. O nûr ile ancak cennete girilebilir.
F. 11
162
CENNET YOLLARI
Korkulu hallerde insanın dostu ve yardımcısı, yalnız kaldığı zaman arkadaşı ve hem devamlı konuştuğu yakın dostudur. İlimle meşgul olan insanın dünyâ insanları ile görüşme ve konuşmaya ihtiyacı kalmaz. Gerek darlık ve gerek genişlik zamanlarında onun delili, iç ve dış düşmanlarına ve şeytana karşı da silâhıdır. Dostların yanında ilim büyük bir ni'mettir. İnsanın kıymetini arttırır. Ve sözünü dinlettirir. Herkesin hürmet ve saygısına mazhar olur. Gariplerin yanında gurbet halinde ise, insanın en yakınıdır. Allah Azze ve Celle Hazretleri iman edenleri ve ehl-i ilmi yükseltir ve onları cennetine idhâl eder ve onlar da halkı hüccet ve burhanlarla imana da'vet ve dolayısıyle cennete çeker götürürler. Bu yüzden «Bir saatlik tefekkür, bir gecelik ibadetten hayırlıdır.» «Bir saat düşünme (tefekkür) altmış senelik ibadetten hayırlıdır.»
Râmûz ve Câmi'u's-sağîr hadisleri mucibince:
, İnsan çok düşünmek mecburiyetindedir ki, kendisinde Allah korkusu hâsıl olsun. Ziı<* tefekkür neticesinde, insanın korkusu artar, gayeleri toplu olur. Dağınık olmaz. İbâdetini temiz bir gönülle yapar, her kimin bu tefekkürü az olur veya hiç olmazsa, kalbi katı olur. İşleri dağınık olduğundan gafleti birbirini kovalar. Binâenaleyh bu tefekkür işini mutlaka tasavvufa mürâca'at edip, erbabından öğrenmesi, kendisini de buna zorlaması lâzımdır. Bu tefekkür, yalnız Allah Azze ve Celle'nin kudret, kuvvet, aze-met ve mesnû'atım tefekkürler olmalıdır. Yoksa Allah Azze ve celle'nin za'tmı tefekkür kafiyen caiz değildir. Çünkü «bu kantar bu sikleti asla çekmez.» Lâkin insan kemâle doğru yaklaşır. Ehl-i kemâl olanların, Cenâb-ı Hakk'ın azamet, kudret ve şiddetini tefekkür ettikleri gibi sıfat-ı zâ-
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
163
tiye ve sübûtiyesini de tefekkür edebilirler, bahusus bu tefekkür: «İmanın efdali, Allah'ı bilmektir...» hadis-i şerifinde de beyân buyrulduğu gibi, insanları muhakkak kemâle ulaştırır, olgunlaştım. Fakat o da öyle kolay bir şey değildir. Yalnızca kitapları okuyup öğrenmek kâfi değildir. Öyle olsa uzun boylu tahsillere hiç lüzum yoktur. Tıbba ait kitaplar, mühendisliğe, askerliğe vesair bilgilere ait kitaplar yazılı, herkes okusun. İsteyen doktor isteyen de mühendis olsun. Lâkin bu hiç bir zaman böyle olmamıştır, olamaz da; kendilerini senelerce mektep-med-rese odalarında âdeta çürütür, sonra bir ma'lûmat sahibi olabilirler ve olabiliriz. Hiç insanın ahlâkı öyle kendi kendine düzelir mi? dersiniz. İnsan senelerce dervişlik yapar da, bakaramız yine yerinde sayıverir. Hiç bir ilerleme olmamış, acaba neden? Cüneyd (K.S.), Bâyezıd-i Bestamî, Hasan-ı Harkanî, Abdülhalık Gucdüvanî vesair pîran gibi zevât-ı muhteremlerin yaptıkları riyâzatları bugün yapabilecek kim var? Meselâ; Cüneyd (Rahmetullahi rahmeten vâsia) 400 ile 600 rekât namaz kılmadan dükkânım açmaz-mış. Bayezid (K.S.)'m ise nyâzatı emsalsizdir. Hele Hasan-ı Harkanî Hazretlerine ne dersiniz? Tam 12 sene Bayezid-i Bestamî'nin her gün kabrine gidip dua eder .ve: «Ya Rab! Bu zata verdiğin kemâlden, bir nebze de bana ver.» dermiş. Yaz-kış bu ziyareti kim yapar? Bizim babalarımızın kabrini senede bir kere ziyaret ettiğimiz oluyor mu? Binâenaleyh; kemâl, olgunluk, Hakk'm razı olduğu bir kul olabilmek kolay bir şey değildir. Tek basma bilgi bazen za rarlı da olabilir. Konuşurken, tatlı tatlı konuşmak ve dinleyenlerin ağızlarının sularının akması, ağlama ve sızlamaları elbette ki, bizleri mütehassıs edecek, biraz da benlik denilen belây? düş'l °cektir. Şüphe "üz onun için tasavvufa çalış. Dünya adımı değil, Allah'a kul ol; vesselam.
CENNET YOLLARI
164
«Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin azamet ve kibriyâsından, havf ve haşyet üzere olmak, bütün hikmetlerin başı, amellerin seyyidi ve makbulü en kıymetlisi ise VERÂ'dır.» Bu hadisin ulemâ meyânmda zikri pekçok faydayı müştemildir. Ulemâ denince akla hiç şüphesiz din ilimlerini bilen f akîh, âlim bir zat hatıra gelir. Bu da tabiîdir. Fakat âlimden murâd Allah Azze ve Celle'nin korkusu ile içi-dışı dolu bahtiyar âlimler demektir. Zühd ve takva sahipleri, günahların en ufağından bile korkup kaçar. Âdab-ı Islâmiyeye, yani; islâmî edeplere son derece riayetkar, süs ve saltanatlarda hiç gözü olmayan, her hâl ü kârda haline razı, Hakka mûtî', tam bir teslimiyet ile Rab-bisine teslim olmuş, emrinden kafiyen dışarı çıkmaz, ölüme râzî olur. Haksızlığa razı olmaz. Hikmet denilen bu büyük nimet, ondan sonra zahir olur. Hikem-i Atâiyye'yi okur, Şa'rânî'yi okur. Gazâlî'yi okur. Muhyiddîn-i Arabi'nin Fütûhât-ı Mekkiye'sini okur. Okur ama hikmetten mahrum bir kabzımal gibi, oradan alıp, burada satar. Fakat mal kendisinin değil, ancak bir nâkildir. Bunun ona ne taydaşı olur. Binâenaleyh ulemâ denince hemen akla gelen içi, dışı Allah korkusu ile dolu olan, Hakk sevgilisi, Hakk âşığı, sâhib-i irfan olan ve vaktinin bütün ahkâmını iyi bir şekilde bilen, ibâdet, namaz, teşbih ve zikrullah ile geçiren kimsedir. Gündüzleri hem sâim ve oruçlu hem de okur ve okutur. Vaktini hiç bir suretle boşa geçirmez. Hakk Subhânehû ve Teâlâ'nın «Allah Azze ve Celle'den korkanlar ancak ulemâdır,» buyurması şâyân-ı dikkattir. O zaman halkın Allah Azze ve Celle'den korkusu olmadığı anlaşılmaktadır. Allah razı olsun, bizim ulemâmızdan ki, Üm-met-i Muhammed'in hepsi ulemâ'dır, demişler. İlimden
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
165
maksad varlıkların sahibi Allah (Azze ve Celle)'yi tanımak ve bilmek; onu tasdik edip, inanmaktır. Şu halde bu hâl ümmet-i Muhammed'in hepsinde vardır. Çünkü; «Lâ ilahe İllallah...» demek bunun için kâfidir. Bakınız Hz. Ömer radıyallahü anh Efendimiz bir Mekke seferinde yolları üzerinde bulunan bir koyun sürüsünü görmüşler ve çobandan bir koyun istemişler. Çoban: «Koyunlar benim değil, veremem.» demiş. Çobanı tecrübe için, adama: «Bir koyun veriver, sahibi sorunca da, kurt yedi, dersin.» demiş. Çobanın «Çok güzel, sahibini kandıracağız, ama Allah'ı ne yapalım?» diye verdiği cevap bizim yukarda söylediğimiz «bütün ümmet-i Muhammed ehl-i ilimdir» sözünü nasıl te'yid etmektedir. Çünkü her müslüman bilir ki. Allah Azze ve Celle birdir. Uyumaz, uyuklamaz, her şeyi görür, hem işitir, hem de bilir. Ondan saklı hiç bir şey olmaz. Sonra yarınki kıyamet gününde hesabı, mes'û-liyeti ve cezası vardır diye korkar ve kaçar. Hakk'tan ayrılmaz^ Bu da hikmetin başı ve amellerin seyyididir. Zira buna Verâ' derler. Her şüpheli şeyden hatta belâdan bile kaçar.
5 — İlim öğrenmek isteyenlere hürmet etmek ve yardımcı olmak
jj;
«Yakın zamanda ilim talep eden bir kavim gelecektir. Siz onları gördüğünüz zaman, onlara Resûlüllah'm vasiyeti özerine «Merhaba» deyiniz.» Ve onlara ilim öğretiniz.
166
CENNET YOLLARI
Bir rivayette «eftûhüm» kelimesi «aknühüm» olarak zikredilmiştir. Buna göre, «onları razı ediniz.» demektir. İki cihan Peygamberi sallallahü aleyhi ve sellem Hazretleri ilim talep eden, mümtaz ve bahtiyar kişilere, gereken ikram ve izzetin gösterilmesini, onların razı edilebilecek bir şekilde karşılanmasını te'min için bize basit bir «MERHABA» kelimesini öğretmiş oluyorlar.
«MERHABA» hepimizin en çok sevdiği bir sözdür. Hele köylülerimiz misafire karşı bunu muhakkak bir borç bilirler. Hemen herkes, «MERHABA» der. Bunun manasını da bilmeyiz. Fakat, an'ane olarak âdet haline gelmiştir. Biz de, «Hoş geldiniz, buyurunuz. Geniş gönülle, rahat olunuz. Sıkılmayınız. Size burada ağırlık verecek ve kafiyen sizin için korkacak bir şey olmaz.» gibi birçok manaları ihtiva eder. Yani; gelen kimseyi hoşnut etmek ve onun rahat huzur ve istirahatım, kalb ve gönül rahatlığını te'min için vaz'olunan bir kelimedir.
Bundan maksad ilim talebinde bulunan kimseye her türlü huzuru, rahatlığı te'mindir. Yoksa kuru bir lâf hiç bir mânâ ifade etmez. Onu karşılayınız. Yiyeceğini ve yatacağını, mektep-medresesıni te'min ediniz. Onun ilim sahibi bir zât olmasına sa'y ü gayret ediniz. Zira, bütün sa'âdet ve selâmet ilimle kâimdir. Her ilim lâzımdır. Fakat, herkese değil. Meselâ: askerlik, doktorluk ve mühendislik, idarecilik vesâir ilimler ihtiyaç duyulan kadar bir zümrede bulundu mu kâfi. Fakat, dinî mevzu'âta gelince her mü'min. ve muvahhide, erkek ve kadm herkese dininin esaslarım, farzlarım, vaciplerini, sünnetlerini, müs-tehaplarmı ve mubahlarını, haram, mekruh ve müfsidle-rini bilmesi şarttır.
Ticaret ve nikâhtaki kaideleri bilmek şarttır. Bilmezsen süt kardeşin ile Allah esirgesin belki kendi kardeşin
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
167
ile evlenmeğe kalkarsın. Çünkü bilmiyorsun. Ayrıca haramları haram olarak kabul etmek mecburiyetindeyiz. Zira, harama helâldir dersek, müslümanlıktan çıkmış oluruz. Haramın haram olduğunu bilerek işlemek başka, haramı helâldir diye işlemek başka! Haramı haramdır diye işleyen günâh işlemjş olur. Tevbe ederse inşallah affolunması ümid olunur. Fakat, haramı helâldir diye işlerse, bu sefer dinden, imandan, müslümanlıktan çıkmış olur. Bu sebepten nâşîdir ki, her müslümana lazım olan dinini ve kitabını iyice okuyup öğrenmesi ve çocuklarına da böylece öğretmesi lâzımdır.
Meselâ; bir kadının kimlerden kaçması, sakınması ve örtünmesi kimlerden kaçmaması lâzımdır? Ama sen şimdi bunun sırası mı? dersin. Bak herkes nasıl serbestçe yaşıyor. Kaçan yok. Sakınan yok. Bize onlar lazım değil. Biz müslümanlıktan bahsediyoruz. Bize müslümanlık lazım. Bir müslüman kadın kimlerle evlenebilir? Kimlerle evle-nemez?
Bir kere müslüman bir kadın, hıristiyan bir kadına vücûdunun mahrem yerlerini bile gösteremeyeceği gibi, bir hıristiyan erkekle kafiyen evlenemez. Ölüme râzi olur da, hıristiyan bir erkekle evlenemez. Sonra müslüman olup da dinsiz ve kızılbaşlarla da evlenemez. Nikâh kaf iy-yen sahîh olmaz. Nikâhsız yaşarlar ve kocaları kendilerini boşadıkları halde kanun beni boşamadı diye artık o kocaya görünemez. Bir arada yaşayamazlar. Birbirlerine haramdırlar.
Erkeklerimiz, hıristiyan kadınlarını alıp geliyor ya... Biz de onlara varabiliriz, demek küfürdür. Hıristiyan ka-'dmları ekseriyetle müslüman olup evleniyorlar. Müslüman olmasalar bile kitabî oldukları için erkeklerimiz onları alırlar. Ama, biz onlara kızlarımızı, kadınlarımızı ve-
168
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
169
remeyiz. Çünkü, onlar bizim Peygamberimize ve kitabımıza iman etmedikleri için nikâh sahîh olmaz.
Binâenaleyh, her kim olursa olsun dinimize, kitabımıza ve Peygamberimize iman etmedikçe, müslüman kadınların onlarla evlenmesi caiz olmaz. Bu sebepten, her> müslümamn ilmihalini güzelce öğrenebilmesi için, dünyâyı gezip dolaşması, erbabını bulup öğrenmesi gerektir. Çünkü, beşikten mezara kadar okuyup ilmimizi her gün arttırmak zorundayız. Burada bir öğretici bulamazsak, muhtaç olduğumuz bilgiyi öğrenmek için, icâbederse Çin'e kadar da gitmemiz gerektir ki, câhil olarak yaşamak ve câhil olarak ölmek kadar acı bir şey yoktur. Milyonlar, servetler, mal ve mülk bizim karnımızı kat'iyyen doyurmaz. Sen, mal, mülk lâzım değil mi dersen, evvelâ ilmine sâhib ol. Sonra mal, mülk arkandan koşa koşa gelir deriz.
Süleyman aleyhisselâm gibi. O ilmi istedi. Allah Te-âlâ, ona hem ilmi hem de mal ve mülkü ihsan etti. Elbet sana da ihsan edeceğinden şüphen olmasın vesselam. Bunu iyi bil ey aziz. İlim kadr ve kıymet demektir. İlmin yoksa hiç bir kadr ü kıymetin yoktur.
6 — İlim öğrenmek erkek-kadın her müslümamn ilk vazifesidir
«Dinini öğreten ilm-i Şer'iyi talep etmek, her müs-Iiiman'm üzerine farzdır.»
Farzlar iki kısımdır. Sünnetler de öyledir. Birisine farz-ı ayın, diğerine de farz-ı kifâye derler. Memlekette
her türlü ilme ihtiyâç vardır. Fakat, bu ilimlerle herkes mükellef ve muvazzaf değildir. Bunların hepsine birer zümre sahip çıkınca, diğerlerinden bu yük kalkar. Adetâ, cenaze namazı gibi. Cenaze namazı farzdır. Ama, bazı kimselerin kılmasiyle diğerlerinden sakıt olduğu gibi. Doktor lâzım, mühendis lâzım, şoför lâzım, kaptan, teyyâreci, makinist ve pilot lâzım, askerî kumandan lâzım, lâzım, lâzım. Fakat, bir zümre bu işi yapınca, tabiatıyle diğerlerinden sakıt olur. Askerlik de öyle değil mi?.
Velâkin, dinini, kitabım, Peygamberini, âhiretini, öldükten sonrasını iyi öğren. Seni başka ilimleri öğrenmekr ten kimse men edemez. İlimlerin sonu gelmez. Yani; bitmez, tükenmez. İyisi mi Kur'ân'ım güzelce okumayı öğren, dilini Kur'ân diline alıştır. Harfleri mahreçlerinden çıkarmayı öğren. Sonra ilm-i hâli tamamiyle öğren. Namaz, oruç, zekât, hac mes'elelerinden sonra, bir de nikâh meseleleri vardır ki, pek mühimdir. Bir erkek, hangi kadınla, nasıl evlenir? Kimleri alır? Kimleri alamaz? Nikâh ne zaman ve nasıl bozulur? Süt kardeş mes'elelerini iyi öğren. Sonra ticâret, zirâ'at ve san'attaki ticari mes'eleleri öğren ki, haram yemiyesin. Zira; ilmin birisi de helâlinden yemek ve kazanmaktır. Ticâret muamelelerini bilemez isen, tabî'atıyle haram yemekten kendini kurtaramazsın. Haram yiyen bir kişi, dünyânın bilgisini yutsa, hem kendisine ve hem de hemcinsi müslümanlara zarardan başka bir şey veremez.
Nitekim, şeytânın bilgisinden yine şeytânlar istifâde ederler, başkası değil. Onun için, lokmaların helâl olması, İslâm'da en yüksek makamları ihraz etmeye sebeptir. Bizim haram olan alıverişten, ticâretten, san'attan son derece sakınmayı tavsiye etmekten başka elimizden bir şey gelmiyeceği ma'lûmdur.
170
CENNET YOLLARI
Meselâ: Evvelâ dükkânlardan içkiyi kaldırmak, kahvehanelerden oyunları kaldırmak, oraları birer tenbelha-ne ve kumarhane olmaktan kurtarmak, belki mütâlâa yerleri olarak kullanmak, faizden ve faizli işlerden son derece sakınmak, herkesin birbiriyle tam ve hakiki bir kardeş olarak yaşamalarını te'min etmek, bunlar herkesin üzerine düşen hem dini ve hem de ilmî bir boredur. Vesselam.
.yi'jjlj jİjlîlj /jİ\ jL jtfİl
«İlim talep etmek, her müslümana farzdır. Ehli olmayana ilim vermek hınzırın boynuna cevher, inci ve altın takmak gibidir.» Buçadaki ilimden murâd, ilm-i şer'îdir. Zira, diğer ilimlerin hiç birisi farz değildir. Askeri bilgiler bile, farz ve vacip olsa da, farz-ı kifâyedir. Bir kısım kimselerin o vazifeyi yapmasıyle, bunun diğerlerinden sakıt olacağı şimdiye kadar gelen an'anelerden anlaşılmaktadır.
İbâdetlerin hepsinde hara i u, mekruh ve müfsid vardır. Meselâ: nikâhta bile bunlar vardır. İbâdetler ne zaman bozulur veya mekruh veya fesada varır? Nikâh ne zamana kadar devam eder? Nikahı neler bozar? Bunların hepsi bilgiye muhtaçtır. Nikâh hakkında sana kısa bir misal vereyim.
Evvelâ, nikâhın nikâh olması için iki tarafın da müs-lüman olması şarttır. İki tarafın, müslümanlığın esasları olan 32 Farzı bilmesi şarttır.
İkincisi, imanın ölünceye kadar devamı şarttır. İmanın elden gitmesine sebep, fıkıh kitaplarında yazılıdır. En ufak olan Mızraklı İlmihal'de bile bunları bulabilirsiniz.
ILIM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
171
En basiti «Şer'an ta'zim vacip olan şeylere hakaret ve saygısızlık, küfrü mucip sözler ve ameller...» Ma'azallah, insanın dininden, îmanından çıkmasına sebep olurlar. Yeniden tecdid-i îman ile teedîd-i nikâh gerekir. Çünkü iman gidince, nikâh da gider. Hacı ise, hacılık da gider. Yeniden hacca gitmesi lâzımdır. Bu en basiti. Onun için ilm-i dini öğrenmek farzdır. Bunları bilmezsek, insan Müslüman mı. Kâfir mi? Bilinmez. Maazallah böylece küfür üzerinde gider. Ve ebedî cehennemde kalır.
Nikâh dairesinde kıyılan veya imam efendilerin kıydıkları nikâhların hiç kıymeti yoktur. Onlar birer merasimden ibarettir. Kanuni vazifelerdir. Asıl hüküm ve kıymet, müslüman olup olmamasına bağlıdır. Kanunla ilgisi yoktur. Kanunen nikâhımız nikâhtır. Fakat, şer'an bu nikâh nikâh sayılmaz. Onun için, bu gibi hayatî mes'elelere çok dikkat etmek lâzımdır. Hele, sarhoşların nikâhları, kimbilir sarhoşluk haliyle sövmek, küfür ve daha neler neler... Allah mu'înmiz olsun. Kızını bir sarhoşa vermek veya dinsize vermek, onu eliyle ateşe atmak gibidir. Belki daha fena.
Hak Sübhânehü ve Teâlâ yardımcımız olsun da, dinimize hürmetkar, saygılı; emirlerini tutup, yasaklarından kaçman ve her zaman «İlâhî ente maksûdî ve rızâke mat-lûbî» Yâ Rab maksudum sensin, gayem de senin rizandır, deyip dâima Hakk'ın rızâsını ve sevgisini kazanmaya çalışan sevgili kullarından eylesin. Âmin.
172
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
173
'
I
«İlim talebinde bulunmak, Allah indinde, nafile namaz, nafile oruç, nafile hac ve fisebîlillah nafile cihâddan efdaldır.» tlm-i fıkhı öğrenme talebinde bulunmanın, nafile ibadetlerin hepsinden efdal olduğunun bildirilmesi şâ-yân-ı dikkattir. İmâm Gazali der ki: Âlim-i billâh olan zât, dâima Allah'a seyir halindedir. İsterse, ibâdette kâim olsun... İster uyusun, ister yemek ve içmekle meşgul olsun. İster oruçlu, ister oruçsuz, ister kabz halinde ve ister bast hâlinde. Hiç fark etmez. İlmin nuru ile, dinini, dünyânın dört bucağına ifâ ve ikâme için sa'y u gayreti ona, âlemleri seyir için kâfidir. Bu seyir durmaz. Ve uyumaz. Dâimi akan büyük bir nehre benzer. Hatta nehir demek de doğru olmaz. Zira, nehrin hududu vardır. Ne kadar büyük olursa olsun bir yerden çıkıp bir yere akar. İlim, öyle değil. Adetâ, dünyâyı ışığa ve hararete garkeden nûr gibi, güneş gibi, bu da az, zira gece güneş bulunmaz. Halbuki, ilme gece de yoktur. Çünkü, uyku halinde de seyirdedir.
Belki, misli bulunmayan bir nûr desek daha doğrudur. Onun içindir ki, namazdan da, oruçtan da, hacdan da, cihâddan da, efdal, üstün ve a'lâdır.
Binâenaleyh, en büyük kazanç, kâr ve faydanın ilimde olduğu aşikârdır. O ilim, her ilim değil, ancak din ilmidir. Sen evvel enıirdo, dînini öğren. Bu sana hem yeter ve hem de artar. Sonra, başka ilimleri de istersen öğren, ona da manî değildir. Fakat, din ilminden mahrum olarak, diğer bilgilerle, ticâretlerle, san'atlarla meşgul olursan zarara ve gaflete düşersin ki, artık telâfisi mümkün olmaz.
Binâenaleyh dinini iyi öğrendiğin takdirde, dünyânı da öğrenmiş olacaksın. O zaman ömrünü rahatlıkla geçirir ve rızkın hususunda hiç bir müşkülâta da uğramazsın. Ve herkesle de kardeşçe geçinirsin. Ne kimseyi incitir ve ne de kimse seni incitir olduğun halde rahatça dünyâdan ay-
rılır, âhirete selâmetle geçersin. Bu devlet sana yetmez mi dersin? Tabiî, bunun arkası şüphesiz cennet ve hem de cennetü'l-firdevs. Cenâb-ı Hakk cümlemize nasip etsin. Âmîn...
Bunu bir daha tekrar edeyim. Bugün, yarın ve yarından sonra gelecek bütün felâketlerin başı, dini bilmeyen câhillerden gelecektir. Bunların başı masonluktur. Masondan kork ve kaç. Aslandan korkup kaçtığın gibi vesselam.
'& %¦ C^ fLJl Üİİ iÜ rÇi '& % 'is.C (jUİI JJ
«Bir an ilmi talep, bir gece ibâdetinden hayırlıdır. Bir gün ilmi talep ise, üç ay oruç tutmaktan hayırlıdır.» Bu ha-
dis-i şerif bize ilim talebinin ne kadar ehemmiyetli olduğunu apaçık göstermektedir.
15 dakika veya yarım saat fıkıh kitaplarının, hatta âlet kitaplarının mütâlâası, bir gece sabaha kadar ibâdet etm;^ gibi, insanın sevaba nail olması dernektir. Sonra, hele bir gün akşama kadar ilim talebinde bulunan kimsenin, üç ay oruç tutmuşcasına sevaba mazhariyeti ne büyük bir iltifattır. Evinde veya okulunda kitabiyle, dersiyle meşgul ve mütalaa ile sonra da 3 aylık oruç sevabı almak ne büyük bir kazançtır ve ne de kolay!...
Bunlar, bize pek güzel bir, şekilde hitap edip diyorlar ki, durma. Durma, sevap istersen, kitabını oku. Sa'âdet ve selâmet istersen, kitabını yine oku. Dünyâyı istersen yine oku. Âhiretini istersen yine kitabını oku. Cennet, kitabının içinde, Hakk'ın envâ-i çeşit tecellileri Kur'ân'ın içinde. Bi-
174
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
175
nâenaleyh, Kur'ân'a sahip olan, dünyâda iken, cennete nail olmuş ve sanki cennette gibidir.
Kurân'sız dünyâ, bir zindan, bir hapishane ve bir tımarhane. Bir eşkiya âlemi. Cinler, şeytanlar âlemi, sonsuz bir bunaltı. Ölsem de kurtulsam diye feryadı basar. Öldükten sonra da felâket üzerine felâket. Onun için aziz kardeşim, sen söz dinle. Sakın dik kafalılık yapıp da, bunda ne var? deme. Bak; bir doktor olursam bu kadar insana faydam olur. Bu kadar yararım olur. Mühendis olursam bak memlekete neler yaparım. Fabrikalar, refah ve sa'âdet evleri. Paralar da istediğin kadar. Senin kitabını okuyacağım da, benim çocuklarımın karnını kim doyuracak? Elbette bu sözleri dinsizler ve imansızlar söyler. Mü'min, bu gibi şeyleri hatır ve hayâline bile getirmez. Çünkü, o bilir ki, Allah Teâlâ Rezzâktır. Bugüne kadar dinin hizmetçilerinden hiç birisi ne aç kalmış ve ne de sıkıntıda kalmıştır.
Halbuki, diğer meslek sahiplerinden sıkıntı içinde kalanlar «Lâ-yu'ad ve lâ-yuhsâ»dır. Hem de, rızık hususunda karun gibi paralara sahip olup da, yerin dibine gömülenleri unutma. Cenâb-ı Hakk, cümlemizi dinine sahip âlim ve kâmillerden eylesin, âmîn.
7 — Fıkıh ilmini bilmenin zarureti
«İlm-i fıkhı öğrenmeyi istemek, her bir müslim üzerine vaciptir.»
Mütemadiyen zikrolunan ilmin talebi, burada daha açık olarak zikredilmektedir ki, o da ilm-i fıkıhtır. Fuka-
hâdan addolunan İmâm Tirmizî Hazretleri fıkhın ta'rifini şöyle buyurmuşlardır.
FIKIH: Fehim ve idrâktir. O da, gönülden, gönül yarasının kalkmasıyla hâsıl olan inkişaftır. Keşiflerdir. Hadd-i zatında, kul Allah Teâlâ'ya halisane ibâdet eder. Emrini tutar. Yasaklarından kaçarsa, bu gibi zevatın gönül gözleri açılır. Ve bundan sonra bilir ki, her emrolunanın sayısız faydaları olduğu gibi, nehyolunan yasakların da sayısız zararları vardır. Bunu idrâk edemiyen ve göremiyen kişiye kör demekten başka bir söz kalmaz. Fayda ve zararları gören insanın, kalbi kavî, imam kuvvetli olduğu gibi, bu görgüden mahrum olan zavallılar ise, tam câhil Ve belki de eçheldirler.
Tembel ve nefisleri çok ağır, bâtıyü'n-nefs, bâtıyîFt-tasarrufturlar. Bu görgüsüzlükleri dolayısıyle ömürlerini gafletle • geçirirler ve kemâl-i insaniyete, yüksekliğe, olgunluğa ulaşmağa hiç yüzleri yoktur.
Ömürlerini kil ü kâl ile işe yaramayan şeylerle ve bilgilerle geçirirler de, insanın bunlara ağlayacağı gelir. Be mübarek adam, senin hilkatin bunun için midir? Hani gece namazların, hani teheccüdlerin, hani mübarek 3 ayların, Pazartesi, perşembe oruçları, her arabî ayın 13. 14 ve 15. günlerinin oruçları? Sonra, hepsinden daha önemlisi, günâhlardan kaçıp istikamet üzere herkese numune olmak... Sonra, fıkıh deyip geçme. İlm-i fıkıh, Kur'ân-ı Azîmüş-şan'ın ve hadis-i Nebeviyenin bizim anlayabileceğimiz tarzda, bir zübde ve bir hulâsasıdır. Neden nafile namaz kılmaktan, oruç tutmaktan, hacdan ve cihaddan efdal olmasın?
Cenâb-ı Hakk, cümlemize meded ü inayet buyursun da, gözü açık, gönlü açık, ahlâkı güzel, dini güzel, tam istikametle devletine ve milletine faydalı olmaya çalışan bahtiyar kullarından eylesin Âmin.
176
CENNET YOLLARI
Cenâb-ı Peygamber Efendimiz bizlere: «İnsanların en hayırlısı Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı iyi ve güzel surette okuyabilen, sonra da manâlarına âşinâ olup, âlimler sırasına geçenler ve daha sonra da Allah Teâlâ'nın dininde fıkıh ilmine çalışanlar sonra da bu bildiklerin^ tatbik sahasına koyup, muttaki olanlardır. Yani; her hususta Allah Teâlâ'dan tam manisiyle korkanlar ve yarınki hesap gününü unutmayanlar ve daha sonra da ma'rûf olan iyilikleri emreden ve münkir olan çirkin hareket ve işlerden, hemcins olan mümin ve müslüman kardeşlerini nehyeden, akraba ve taallûkâtım sıla-i rahmeden, onları sık sık ziyaret eden, muhtaç iseler yardımına koşanların olduğunu beyan buyurmuşlardır.»
Ma'lûmdur ki, bütün eşya zıddıyle bilinir. Gece olmazsa, gündüz bilinmez. Kış olmazsa, yazın kıymeti belli olmaz. Fakirlik olmayınca, zenginliğin kıymeti anlaşılmaz. Düşman olmazsa, dostun da kıymeti bilinmez. Bunlar gibi insanlar da iki kısımdır. Hayırlı, hayırsız. Çalışır, çalışmaz. Okur, okumaz. Hayırlı insanın kıymetini bize, hayırsız bildirir. Zamanımıza iyi bak. Dinini, bilen, Kur'ân'ını okuyan'! ve Allah Teâlâ'yı tanıyan, helâl ve harama dikkat eden; müslümanla, bugünkü anarşist dedikleri gençlere dikkatle hak, bakalım hayır hangisinde. Müslüman, devletine, milletine ve işine sâdıktır. Grev bilmez. İşine gelmiyorsa başka yerde iş arar. Adamın fabrikasını kapamağa, onun fabrikasını dağıtmağa kimin hakkı var? Mutlaka istediğimi ya vereceksin veya senin fabrikan çalışmayacak. Davul zurna, burada grev var. Şimdiye kadar bunu hangi müslü-
ILIM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
177
man yapmış? Ama hakkı verilmiyormuş. İş her yerde var. Fakat bunu anlatmaya imkân yok.
Eskiden, dağ başında, eli silahlı eşkiya, yolcuları so-yarmış. Bugün de silah ve grev. Öyleyse, Efendimiz sal-lallahü aleyhi ve sellem'in buyurduğu gibi «Hayrü'n-nas'm» tam mânasiyle müslüman kişiler olduğu anlaşılmaktadır. Zıddı olan «Şerrün-nas» ise, tam câhil, dinini bilmeyen bedbaht zavallılardır. Bunların çoluk-çocuğuna, eşkiyânın silahıyla topladığı malları yedirenden ne farkı vardır? Bak, nâsm hayırlısı, kalbleri Allah korkusu ile dolu olan ve tertemiz, günahlardan âri, zulüm ve hasedden uzak, dünyâyı sevmez, buğz eder. Ve bilâkis âhireti ve âhiret amellerini sever. Güzel ahlâklı mü'minlerdir. Şimdi bu bahtiyar müslümanla abdest ve namazdan haberi olmayan, helâl ve haram tanımayan kimseler hiç ölçülebilir .mi? Allah, bizleri nâsm hayırlı olanlarından eylesin.
Duaların hayırlısı, istiğfar olduğu gibi, ibadetlerin hayırlısı da «LÂİLAHE İLLALLAH» kelime-i tayyibesidir. Çünkü bunlara devam eden kimseler de, insanların hayırlısından sayılır, öyle ise, sen de bunlara devam eyle ki. «Hayrün'nâs»dan olasın.
Zikrin hayırlısı, gizli ve rızkın hayırlısı da, kâfi miktarda olanıdır.
Gençlerin hayırlısı, bilim ve vakarda, sirette, ilim ve ahlâkta, tecrübeli, yaşlı, başlı insanlara benzeyen kimselerdir. Yaşlıların da şerlisi, şehvetlerine sabredemiyen. aceleci, gazaplı ve kötü huylu gençlere benzeyenlerdir.
Mü'minlerin hayırlısı, kanâ'at sahibi ve başkasının malında gözü olmayandır. Mü'minlerin şerlisi ise, tamah sahibi ve gözü doymayan aç gözlü kimeselerdir. Azığın ha=
F. 12
178
CENNET YOLLARI
yırlısı takva, kalbde ilkâ olunan şeylerin hayırlısı da yakîn-dir. İbâdetin hayırlısı fıkıhtır. Anlayışlı idrak ve fehim sahibi herkes fıkıh âlimidir.
Meclislerin hayırlısı, kıbleye karşı oturmaktır. Dostların hayırlısı, sen. Allah Teâlâ'yı zikrederken sana yardımcı olan ve Hakk'ı zikretmeği unuttuğun zaman sana hatırlatandır. Sizlerin hayırlınız o kimsedir ki, görüldüğü zaman Allah hatıra gelir.
Dostların yine indallah hayırlısı, dostuna hayrı dokunandır.
Oturduğunuz kimselerin hayırlısı, onu görünce Allah'ı hatırlatan, konuşması ilminizi artıran, sizlere âhireti hatırlatandır. Suların hayırlısı Zemzem suyudur. Hem ta'-am ve hem de dertlere şifâdır.
Hacamat olduğunuz günlerin hayırlısı, arabî ayların 17,19, 21. günleridir. Sizin hayırlınız da/ehl-i iyâli için hayırlı olamnızdır.
Rü'yâ tabir eden önce şu duayı okumalı, sonra «rü'yâ-
nı söyle bakalım demelidir».
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
179
«Hayırlar karşılasın ve serden korunup muhafaza olunasın.» Sizin hayırlınız, dünyâsını âhireti, âhiretini de dünyâsı için terk etmeyen ve nâsa yük olmayandır.
Süleyman aleyhisselâm, mal mülk ve iklimden hangisini istersiniz? diye muhayyer kılındı. O da, ilmi istedi. İlmin yüzü suyu hürmetine mal da, mülk de ona verildi. Sen de bu ilmi iste. Mal da, mülk de, senindir. İyi bil. Bu ilim , ilm-i şeri'attır. İlim hususundaki dersleri iyi oku.
'j l_İ)İ '& 'jĞ-
«Allah Teâlâ Hazretlerini, lâyık-ı veçhile bilen bir âlimin kılmış olduğu Mr rekât namaz, Allah'ı bilip de, cahilce hareket eden kimsenin kıldığı bin rekâttan hayırlıdır.» bu-
yurulmuştur.
Tecâhül ve tegâfül ederek bilmez gibi görünmek, günahları işlerken Allah Teâlâ'nın gördüğünü ve bildiğini bildiği halde, Alîm olan Allah onu bilmiyormuş gibi davranmak cahilcesine bir harekettir ki, bu da câhil demektir. Cahilane bir harekettir.
Temaruz da böyle değil midir? Hasta olmadığı halde, kendisini hasta gibi gösterip istirahat almaya çahşanlar gibi Nefsâni arzularını tatmine çalışan zavallıların kıldıkları bin rek'âttan, Allah Teâlâ'ya her bakımdan yı-kin olan âlim-i muttaki, âlim-i billah, mutlaka muttaki olur ve dünya'ya kat'iyyen iltifat etmez. Böylece bir âlimin kıldığı namaz daha hayırlıdır.
Diğer hadiste ise, «Âlimin iki rekât namazı, âlim olmayanın yetmiş rekâtından efdaldir» buyrülmuştur.
Zaten bütün dert, Allah Teâlâ'yı lâyıkı veçhile bilebilmektir. Bu da iki kısımdır:
1 — Kur'ân-ı Azîmüşşân'da Cenab-ı Hakk, kendisini esmâ-yı İlâhisi ile tanıtmıştır. Onun için, Kur'ân-ı Ke-rîm'i muhakkak iyi bir şekilde, evvelâ okumasını öğrenmek sonra da, derinliklerine inmek suretiyledir ki, bunu fukahâmız fıkıh kitaplarında lehülhamd toplamış bulunmaktadırlar. En kısası bizim «âmentü»müzdür.
2 — İkincisi de, ehl-i tevhiddir. Bunlar da Allah'ın kendilerine bildirmesiyle ve zevk-i manevi ile bilirler. Ulemâ-yı kiram, ilimle, ehl-i tevhid de Allah'ın bildirmesiyle bilirler. Ve derler ki, «Yâ Râb! Seni bilme tohumlarını gönüllerimize ek de, biz de seni Hakk ma'rifetiyle bi-
180
CENNET YOLLARI
lelim. Lâyık olduğun veçhile bilelim.» Çünkü, biliyorum iddiasında bulunanlar çoktur amma gerektiği şekilde bilmek herkese nasip olmamaktadır.
Bak, İmam Ahmed bin Hanbel Hazretleri bile milyonlarca hadîs bildiği halde, onun hak bilgisi, ehl-i sünnetin bize bildirdiğinin dışındadır. Onun için, asıl olan bir tarafta ilm-i Kur'ân'a vâkıf olmak, diğer taraftan da ehl-i tasavvufla alâkalanıp tevhidi, bizzat Allah Teâlâ'mn gönüllere vereceği ilham ile birleştirerek bilmektir. Esmâ-i hüsnâ, doksan dokuzdur. Fakat, Allah'ın rezzak olduğunu kimsenin Abdülkadir Geylânî'nin bildiği gibi bilmesine imkân yoktur. Çünkü o, bizzat tasavvuf kâidelerince Allah'ın, onun rızkım nasıl verdiğini görmüş ve tanımıştır. Baklavayı yemeyen, onun tadını nasıl bilir? Yiyenle yemeyen bir olur mu? O Irak çöllerinde ve kimsesiz sahralarda yanına hiç bırşey almadan sırf Allah benim rızkımı nasıl verecek? diye çıkmış, insanları görünce de kumlara saklanmış, fakat oradan geçen bir kafile bunu hissetmiş, zavallı açlıktan takatsiz kalmış. Biraz yağ, bal getirin demişler. O da ağzım kilitlemiş, bakalım nasıl olacak diye ses de çıkartmamış. Fakat onlar onun ağızım bıçakla açıp, yağı ve balı dökerlerken gülerek kalkmış ve Cenâb-ı Hakk'a sonsuz şükürler etmiştir. Biz ise rızkımız istediğimiz gibi olmuyor diye ne feryatlar koparır, ne günahlara gireriz. İşte hakkı, Cenâb-ı Hakk ile tanıtın ki, biz de tanıyalım. Bak o zaman O'nun emrinden fermanından dışarı çıkmak acaba mümkün olur mu? O zaman biz de Yûnus gibi «beni yaksalar, külümü dışarı savursalar da, ben yine «Lâ ilahe İllallah» derim» demekten şaşmayız. Allah şaşırtmasın, âmin.
Halbuki hepimiz pekâlâ biliyoruz ki, bizler âciz kullarız. Kendimizi bile tanımaktan âciziz. Nerede kaldı ki,
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
181
bütün varlıkların sahibi (Hayyün lâyemût) olan Allah'ı hakkiyle tanıyabilelim, belki kitabımız olan Kur'ân-ı Azî-müşşân'da bize kendisini nasıl bildirdiyse ancak o kadar biliriz. Eu da bizim için kâfidir. O'nu hakkiyle bilmek, kimseye müyesser olmamıştır ve büyüklerimiz de «Ey Rabbimiz, Seni lâyıkı veçhile tanımadık» diyerek izhâr-ı acz eylemişlerdir. Biz onu ancak esması ile, kâinata ve mahlûkâtma bakarak varlığını ve birliğini sıfât-ı zâtiye ve subûtiyesiyle tasdik eder, inanır ve iman ederiz.
Âlimlerin ibadetinin efdal ve hayırlı olduğu gibi, Mek-ke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere gibi mekânlarda yapılan ibâdetler de vesâir yerlerde ve beldelerde yapılan ibâdetlerden binlerce ve yüzbinlerce efdaldir. Hakk'ın rızası, vâlideynin rızâsı içindedir. Yani; vâlideyn çocuklarından râzî olursa, Allah da o çocuklardan râzî olsun. Va-lideyn çocuklarından hoşnûd olmazsa, Aİlah Teâlâ da o çocukları sevmez ve o çocuklara gazabı ile mu'âmele eder.
Misvak ile kılman iki rekat namaz, misvaksız kılınan yetmiş rek'at namazdan efdaldir. Gizli yapılan bir duâ, aşikâre yapılan yetmiş duadan hayırlıdır. Gizli verilen bir sadaka, aşikâre verilen yetmiş sadakadan efdaldir. Evlinin iki rek'ât namazı, bekârın seksen iki rekâtından hayırlıdır. Dûha vakti kılınan iki rekât namaz, Allah indinde kabul olunan hac ve ömre sevabına muâdildir. Fakat gece vakti kılman iki rekât namaz, dünyanın herşeyinden hayırlıdır. Verâ sahibi bir kişinin namazı, verâ sahibi olmayan kişinin bin rek'âtinden efdaldir. Peygamberimiz
«Allah Teâlâ, benim halifelerime rahat eylesin.» deyince:
«Ya Rasûlallah, senin halifelerin kimlerdir?» diye sormuşlar. Cevaben:
182
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
183
P
«Benim sünnetimi ihya edenler ve onu nâsa öğretenler.» buyurmuşlar.
«Allahü Teâlâ'ya imandan sonra akim başı, haya ile hüsn-i ahlâktır.» buyurmuşlar. Yani; haya ve hüsn-i ahlâk sahibinin aklı medhedilmiştir. Allah Teâlâ'ya imandan sonra akim başı bir kimsenin kendisini halka sevdirmesi-dir. O da, erenlerin elindekine göz dikmemek ve kendi elindekilerini dostlarına ve ihtiyaç sahiplerine vermekle mümkündür.
Ebced harflerini öğrenmek ve öğretmek, hiç de iyi bir şey değildir. Ve bunlarla uğraşanların Allah indinde nasipleri yoktur.
Fıkıh bilen çok kimse vardır ki, hakîki fakih değildir. İlmi kendisine fayda vermeyenin cehli ona zararlıdır. Faydasız ilimden sana sığınırım. Ya Rab, cümlemizi bildikle-riyle âmil olan ve senin rızanı talep eyleyen ve emirinden çıkmayan kullarından eyle.
«AUah Teâlâ kendisine hayır murâd ettiği kimseyi dinde fakîh kılar ve ona rüşdü ilham eder.» Kitabımız Kur'ân-ı Azîmüşşân'dır. İlâhi emir ve yasaklar, ibâdetler ve günahlar orada zikir olunmaktadır. Dünyâ ve âhireti o kitap bildirir. Allah'ı o kitap tanıtır. Allah'a kulluk o kitapla olur. Allah'dan korkmayı ve Allah'ı sevmeyi, saymayı öğreten yine o kitaptır. Fakat bizler o Kitâb-ı İlâhî'den ahkâm istinbât edecek hüküm çıkarabilecek kabiliyet ve istidatta olmadığımız için, fıkıh bilhassa bizim için çok lüzumlu bir ilimdir. Fıkıh, Kur'ân-ı Kerîm'den ve hadis-i şeriflerden çıkarılmış hükümlerin hülâsasıdır. Eğer biz de, bu manalara âşinâyız diyerek, ayrı bir hüküm çıkarma-
ya kalkarsak en büyük hatayı irtikâp etmîş oluruz. Zira, Kur'ân-1 Kerîm bir nurdur. Onu ancak nurlu insanlar anlar. Bizler ise, şehvetimizin esiri, nefsin kölesi, şeytanın da pyuncağı olmuşuz. Bu hal ile Kur'ân ve hadis-i şeriflerden hüküm çıkarmak bizim ne haddimizdir. Bazı sivri akıllılar azıcık Arapça bilmekle nerede ise allâme-i cihan kesilip müctehidlere de itiraz edip, karşı gelecekler ve bunu siz anlayamamışsınız diyecekler. Tevhid-i mezâhip veya telfik-i mezâhip hakkında yazılan eserlerle, sünnetlerin aleyhinde yazılanlar meydanda, öyle zannederim ki bu gibi zavallılar henüz tehâretlerini bile öğrenmiş değillerdir ki, böyle başlarından büyük işlere girerler. Haddini bilmek pek büyük bir ma'rifet ve meziyettir. Edep ise, her-şeyin üstündedir. Bize sorsalar kaç sabah namazını cenîa'-atla kıldınız ve kaç defa yatsı abdestiyle sabah namazını kılabildiniz ve günde ne kadar Kur'ân okuyor ve farz namazlardan maada ne kadar namaz kılıyorsunuz ve kimbi-lir ne kadar da kılınmamış borç namazlarımız ve belki tutamadığımız ne kadar orucumuz vardır ve bunları kaza etmemiş olduğumuz halde, ortalığı bulandırmak, herkesin zihnini bozmak, akidelerini zedelemek olacak hüner ve yapılacak iş mi?
İnsan her halde' hem sabırlı, hem vakur, hem de çok derin düşünmeli. Hurafeleri kaldıracağız, diye çalakalem aklına geleni yazmaktan haya etmelidir. Sizler hatalı da olsa ancak orada kalır. Fakat yazılar dünyâyı dolaşır. S©n-ra günâhı da ayrıca o yanlış eser kaldıkça zavallının defterine yazılır, durur. Ayrıca o kitapları okuyup da hak yoldan sapanların günâhları da o eser sahibinin defterine geçer, hem de çok yazık. Hele şu bid'at diye söz söyleyene bir baksak. Senin her tarafında bid'at, bak bakalım neren müs-lümana benziyor? Kendi kendine hüküm verme: O, şeyta-tana yakışır. Kulağm dışarıda olsun, süfehanın medhi seni
184
CENNET YOLLARI
aldatmasın. Bizim Kur'ân-ı Kerîm'den ahkâm çıkarmaya. Hadîs-i Şeriflerden fetva çıkarmaya hiç bir veçhile hakkımız ve gücümüz yoktur. Yarasa gibi ışıktan kaçan mahlûkla farkımız nedir? Çünkü; Kur'ân nurdur. Hadîs-i Şerifler de nurdur. Bunları ancak nura gark olan nurlu insanlar anlarlar ki, onların ibâdet ve tâatta ne kadar hâlis olduklarını görüyoruz ki, bu nurdan başka bir şey değildir. Bizim gibi zavallıların bu gibi ibâdetlerdeki, kusurları meydandadır. Bir de kalkıp dâva peşinde bulunmak. Bu olsa olsa ancak delilere mahsustur. Onun için bizim yapacağımız bir şey varsa, o da hazırlanmış olan fıkıh kitaplarını, akaid kitaplarını güzelce okuyup, iyice belleyip; bakalım benim harekâtım hangi mezhebin harekâtına uygundur? Ehl-i Sünetten miyim? Yoksa Ehl-i Dalâletten miyim? diye. Evvelâ bunu ayırmak lâzım. Sonra namaz, oruç, hac, zekât mes'elelerini öyle kolay ve basit birşey sanma, bunlar çok mühimdir. Sonra bütün amellerimiz boşa gider. Daha sonra lokmanın, yani; kazancımızın helâl olması için g muamelât kısmını da çok, hem de pek çok, tekrar tekrar; okumalı ve kazancımızı ona göre ayarlamalıdır. Meselâ, içki müslümana haram olduğu halde, küffâr diyarında bulu-» nan bir müslüman burada içmek caizdir diye içebilir mi? Faiz de müslümana haram iken, bugün faize bulaşmayan kaç müslüman gösterebilirsiniz? Bunu da unutmamak lâzımdır ki, bugünkü grevler Allah'ın sözünü dinlemeyenle-» re, Hakk'ın sopasıdır. İçkiye hiç kabahat bulma, bunun sebebi nedir? diye düşünmek lâzımdır.
Ve daha sonra o bid'attan bahsedenlerin kulakları çınlasın. Bidatin iki kısım olduğunu her halde bilirsiniz. Bel*i ki o bid'atın, bid'at-ı hasene veya bid'at-ı seyyie dahi ol«j duğunu bilmek gerektir. Bid'at diye tutunup durma. Caf milerdeki halılar nedir? Minareler, hele üstümüzdeki elbı seler, kravatlar nedir? Çok rica ederim. Bid'atı kaldıran?
ILIM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
185
kolay. Evvelâ kendimizi düzeltelim. Sonra başkalarına geçeriz. Cenâb-ı Hakk cümlemize insaf, merhamet, hakiki şuur ve hakîki bilgi versin de, şunun bunun taklidçiliğin-den kurtarsın, âmin.
İlmin ne kadar lüzumlu olduğunu şu hadis-i şerif bizlere pek açık bir şekilde bildirmektedir.
) J.
«Cenâb-ı Hakk herhangi bir kuluna hayır murâd ederse, o kulunu dinde fakîh kılar.» Anlayışlı, idrâkli, ashâb-ı fehim ve idrâk sahibi kılar. Yani; yanlışı değil, doğruyu bulur, şaşırmaz. İsabetli hareket eder.
Fıkıh: Bizim dinimizin, Kur'ân-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerinden istinbât edilmiş, itikad ve amellere müte'allik dini mes'elelerimizi açıklayan bilgiye derler. Beş kısım üzerine kurulmuştur.
Birincisi; itikada müte'alliktir. Pek mühimdir. Her müslümanın bunu öncelikle tekrar tekrar okuyarak itikadını sağlamlaştırması gerektir. Zira temel sağlam olmazsa, bina da sağlam olrnaz. İtikadı sağlam olmayan müslümanın hâli de buna benzer. Müslümanlığın en büyük gayesi Hâlik'mı tanımak ve O'nu en güzel bir şekilde bilmektir ki, o da ancak İtikada müteallik kitapları çokça okumak ve anlayamadığı mes'eleleri ehli olan muhterem zatlardan öğrenmeye çalışmakla olur. Bir kere en basiti Allah Teâ-lâ bîr'dir. Eşi ve benzeri yoktur.
Görür; görmesi, bizim gibi değildir. Görmesine hiçbir mâni ve engel bulunmaz. Gece karanlığında, kara taşm üzerindeki en ufak şeyleri ve gezen karıncaları bile görür.
186
CENNET YOLLARI
İşitir; işitmesi de bizim gibi değildir. En gizli fısıltıları dahi işitir.
Bilir; bilmesi de, bizim bildiğimiz gibi değildir. Olmuş, olacak herşeyi bilir. İçimizden geçirdiğimiz kuruntuları, vesveseleri ve bütün hâlimizi bilir. Bilgisi dışında hiç bir şey yoktur. Sonra bizi muhittir. İhata etmiştir. İçimizi de bilir, dışımızı da. Bizim gözcümüzdür. Yani; bizleri dâima murakabesi, kontrolü altında bulundurur. Hiçbir harekâtımız yoktur ki, onu bilmesin ve görmesin.
Gücü; herşeye yeter ve artar. Bütün gördüğümüz ve görmediğimiz, bildiğimiz ve bilmediğimiz varlıkların, mevcudatın sahibi ve mâlikidir. Bunları hep o yaratmıştır. Bu gördüğümüz varlıklar hep O'nun eseridir.
Cazibe kuvvetlerini de yaratan, dengeyi sağlayan yine O'dur. Bunlar hep sonradan olmuştur. Bunları yapan bir Allah'tır. Evlâdı, oğlu, kızı, anası-babası yoktur. Ezelî ve ebedîdir. Bizler gibi kendisine ölüm erişmez. O'nun için ölüm olmadığı gibi, gaflet de olmaz. Uyku da arız olmaz. Hiç birşeyi yapmakta âciz değildir. Mevâdd-ı ibtidaiyeyi icad eden O'dur. Yarattığı bütün mahlûkat, zerreler,,mevcudat, hayvanât nebatat ve madeniyatın zerreleri lisan-ı hâl ile Allah Teâlâ'yı zikrederler. Zikirden kesildikleri vakit ölürler. Doksandokuz güzel isimleri, sıfatları yardır ki, onları bilmedikçe Allah Teâlâ'yı lâyık-ı veçhile bilmek mümkün olmaz. Onun için onları hergün okuyup imanı, bilgiyi kuvvetlendirmek gereklidir.
Esmâ-yı Hüsnâ ile yapılan dualar red olunmadığı gibi, bunları belleyip, itikad eden, okuyup, muhafaza edenlerin yeri cennettir, buyrulmuş ve bu Esmâ-yı Hüsnâ'nın mânaları gerek âlimlerimiz ve gerekse Diyanet İşleri tarafından yazılarak okuyucuların istifadelerine sunulmuştur.
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
187
Her halde arayıp, bulmak ve tekrar okumakta pek çok fayda vardır. Allah Teâlâ'yı ancak böylece tanır ve bilirsin.
Allah Teâlâ mekândan münezzehtir. Mekânları o yaratmıştır. Yaratmazdan evvelki hali neyse, yine öyledir. Zaman ve mekân O'nun için mevzû'u bahis olamaz. Varlığı kendindendir.
Allah Teâlâ'ya hiçbir noksan ve kusur atfolumaz. Bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve bülün kemâl sıfatları ile muttasıftır. Allah Teâlâ'nın sayısız melekleri vardır. Bizim bildiğimiz dört büyük meleği vardır. Adları da şöyledir: ;
1 — Cebrail aleyhisselâm
2 — Mîkâil aleyhisselâm
3 — İsrafil aleyhisselâm
4 — Azrail aleyhisselâm hazretleridir.
Kullarının ıslâhı için gönderdiği kitapları da vardır ki, bunlar 104 tanedir. 100'ü ufak sahifeler, 4'ü de büyük kitaplardır. Peygamberleri de vardır ki, bu kitapları onlar vâsıtası ile kullarına bildirmiştir. Dört büyük kitap da şunlardır:
1 — Tevrat, Musa aleyhisselâm'a,
2 —> Zebur, Dâvûd aleyhisselâm'a,
3 — İncil, İsâ aleyhisselâm'a,
4 — Kur'ân-ı Kerîm de, Cebrail aleyhisselâm vası-tasiyle, bizim Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem'e 23 senede gönderilmiştir.
Ölüm hak olduğu gibi, ölümden sonra tekrar dirilmemiz de haktır. Âhiret hesabı, mîzan, sırat köprüsü, cennet ve cehennem de haktır. Hakk'm emirlerini dinleyip, ya-
188
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
189
saklarından kaçan ve korunan îman ehli için cennet ve ce-mâlullah vardır. Âsî, münkir ve inanmayan kâfirler için de cehennem vardır.
Kadere İman da, İslâm'ın şartındandır. Hayır ve şer her ne varsa, Allah Teâlâ'nm izniyle olur. Kadere iman eden, bütün kederlerden emîn olur. Bunların tafsilatı akâ-id kitaplarımızda çok geniş bir surette izah olunmuştur. Mutlaka okuyunuz ve öğreniniz.
İkincisi; ibâdet kısmıdır. Namaz nasıl kılınır? Ne zaman kılınır? Ne zamana kadar kılınır? Kaç rekâttır? Neler okunur? Bunlar büyük kitaplar halinde yazılmıştır. Herkesin bunları mutlaka okuması ve kıldığı namazı ne için kıldığını ve kimin için kıldığını bilmesi lâzım değil mi? Oruç, hac, zekât hep bu ikinci kısma aittir. Oruç mes'elele-ri, hac mes'eleleri, zekât mes'eleleri çok mühimdir. Hepsi hakkında ayrı ayrı kitaplar yazılmış, bilinmesi lâzım olan her şey pek açık bir şekilde bildirilmiştir.
Üçüncüsü ise; nikâhtır. Evlenme mes'eleleridir. Bir müslüman kimlerle evlenebilir? ve bir kız kimlere varabilir? Nikâh ne zaman ve nasıl bozulur? Süt annelik mes'e-lesi de ayrıca bu nikâh kitaplarında zikredilmiştir. îmanı olmayana kız verilmediği gibi, imansız kızı da almak kat'-iyyen caiz değildir. Hz. Ali radıyallahü anh Efendimize hâşa Allah diyen ,veya peygamberlik onun hakkıydı. Cibril yanlış götürdü, diyen taife de dinsizlerden ve imansızlardan sayılır. Bunların kızları alınmaz. Ve bunlara kız da verilmez.
Dördüncüsü ise; mu'âmelât kısmıdır ki, bunları bilmeyenlerin ticâretleri meşru olamaz. Faiz ile mu'âmele kat'iyyen doğru değildir. Yahûdî dolabıdır. Fakir-fukarâ-nm ekmeğini elinden almak, halkı zarurete düşürmek, ba-
zen de vurguncuların keselerini doldurmak hep faiz oyunudur. Haramdır, günahtır, kıyamette azabı pek büyüktür. Faizle iş çevirenlerin âkibetleri de felâkettir. Yangından zelzeleden, hırsızlardan vs. felâketlerden, hastalıklardan kendilerini bir türlü kurtaramazlar.
Beşincisi ise; ceza kısmıdır. Hırzısın cezası, şarap içenin cezası, adam öldürenin cezası ve bütün cezayı müs-lelzim şeyler burada zikrolunmaktadır. Şu halde İslâm esasları îtikad, ibâdet, münâkehât, mu'âmelât, mücâzât olmak üzere beş kısımdan ibarettir.
İman, ise altı kısımdan ibarettir.
1 — Allah Teâlâ'ya iman,
2 — Meleklere iman,
3 — Kitaplara iman,
4 — Peygamberlere iman,
5 — Âhiret gününe iman,
6 — Kader, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna iman.
İslâm esasları da beş kısımdır.
1 — Kelime-i Şehâdet getirmek,
2 — Namaz kılmak,
3 — Oruç tutmak,
4 —r Zekât vermek,
5 — Hâcc'a gitmek.
Namazın farzları onikidir. Namazdan evvel olanları şunlardır:
1 — Hadesten taharet, yani; abdestli olmak.
2 — Necasetten taharet,
3 — Avret yerlerini örtmek. Erkekler için göbekten dizkapağına kadardır. Kadmlar için ise, yüz, el, ve ayaklarının hâricinde kalan her yerini örtmektir.
190 CENNET YOKLARI
4 — Namaz kılarken kıbleye dönmek,
5 — Namazı vaktinde kılmak,
6 — Niyet etmek.
Her şeyde niyet şart olduğu gibi, namazda da şarttır. Niyetsiz kılınan namazlar sahih değildir.
Namazın içinde olan farzlar şunlardır:
1 — Namaza Allahü Ekber diyerek başlamak,
2 — Kıyam, sağlamların namazı ayakta kılması,
3 — Kıraat, namaz sahîh olacak kadar Kur'ân okumak,
4 — Rükû' etmek.
5 — Secde etmek,
6 — Son rekâtta «ettehiyâtü» okuyacak kadar oturmak.
Orucun farzları, zekâtın farzları, haccın farzları. Bunlar ibâdet kısmına dahildir. Bunların herbiri, kulu Cenâb-ı Hakk'm rızasına ulaştıran nimetlerdir. Bir de bunlardan gayri; müslümamn, adâb-ı muaşeretinin yani, insanlarla iyi geçinebilmesi için ahlâkının, huyunun güzel olmasıdır. Bir de bizi Hakk'm rızasından uzaklaştıran büyük ve küçük bilûmum günahlardan ve hatta mekruhlardan korkup kaçınmaktır. İşte o zaman insan, insan olur. Bu da kolay bir şey değildir. Onun için gece ve gündüz dâima Cenâb-ı Hakk'a duâ edip, yalvarmak ve: «Yâ Rab! bizi göz açıp kapatacak kadar az bir zaman dahi olsa, kendi hâlimize bırakma ve başkalarına da muhtaç etme, diye çeşitli duaları yapmaktan hâlî kalmamalı ve sonra Kur'ân-ı Azîmüşşânı mânalarını da okuyup anlamak suretiyle çok çok okumalı. Zira bütün ilimler onun içindedir.
«Ulûm-ı evvelin ve âhirini bilmek isteyen Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı okusun.»
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
191
En büyük sa'âdet tedebbür ve tefekkürle okunan Kur'-
ân'dadır, vesselam.
«L-f & j± *i» yJ^j & S/j ijÇtS'j jii vi i;ijjv
«Kıraat (Kuran) ancak tedebbür, ibâdet de ancak fıkıh ile olur. Ilir fıkıh meclisi, altmış senelik ibâdetten hayırlıdır.»
Hz. Ömer Radıyallahü anh'ın oğlunun rivayet ettiği şu hadis-i şeriften Allahu âlem bissavâb okuduğumuz Kur'ân-ı Kerîm'i tedebbürle, anlaya anlaya okumanın lüzumu anlaşılmaktadır. Kur'ân-ı Azimüşşân'ın harfleri, kelimeleri, cümleleri hepsi mukaddes ve mübarektir. Onu okumada çok fezâil vardır. Tabiî biz Arap olmadığımız gibi, âlim de değiliz. Onun mânalarını da bilemeyiz. Fakat onu ne kadar çok okursak, o kadar çok feyz alır, sevap kazanırız. Eğer bir de mümkün mertebe mânalarını anlayarak okuyacak olursak, ona da doyum olmaz. Yapılan ibâdetlerde fıkhı" bilgi lâzımdır. İbâdetlerin sıhhati ve mak-bûliyeti bu fıkıh bilgisi ile hâsıl olur. Türkçemizde buna «İlmihal» deriz. Namaz, oruç vesâir mâlî ve bedenî ibâdetlerin nasıl yapılacağını bildiren bir ilimdir ki, onu bilmeden bir şey yapılamaz. Bu da şu sekiz şeydir ki: Farz, vacip, sünnet müstehap, mubah, haram, mekruh ve müfsid'dir. Yapılan ibâdetler muhakkak şu sekizden biridir. Dördü yapılması gerekeni, üçü de yasakları emreder. Biri de mubahtır ki, işlenmesinde ne sevap var, ne de ikâb ve ceza. «Bunları öğreten bir ilim meclisinde bulunmak ve bunları tafsilatıyla öğrenmek altmış senelik nafile ibâdetten hayırlıdır.» buyrulmuştur. Bu demektir ki, siz mutlaka dîninizi iyi ve güzelce öğrenin ki, ibâdetleri körü körüne yap-
192
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
193
mayasınız. Hem ibâdetiniz düzgün ve makbul, hem de öğrendiklerinizi bilmeyenlere öğreterek sevabınız kat kat olsun. Fıkıh sayesinde ibrâkiniz genişler, anlayışınız artar. Cenâb-ı Hakk'ı iyi bilirsiniz ve onu bildikten sonra da, onun ibâdetinden ayrılmazsınız, emrinden dışarıya hiç çıkamazsınız. Cenâb-ı Hakk cümlemizi anlayışlı, hakiki âlim ve âbid kullarından eylesin, âmin.
8 — İlim öğrenenler için ilâhî müjdeler
İÜİ3
O!
'jf çîüi '.ij
U J^iS
Taberânî'nin, Safvan Radıyallahu anh'dan rivayet ettiği şu hadis-i şerif bizim için ne kadar kıymetlidir. Cenâb-ı Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'in din ilmini talep edenlere, bu iltifatı ne kadar şâyân-ı dikkattir. Cenâb-ı Peygamber (s.a.v.) Hazretleri:
«Tâlib-i ilme, merhaba! diyerek ne büyük bir iltifat göstermektedir. Bu her bir ilm-i diniyi tahsile çalışanlara yeter ve artar. Bununla da iktifa etmeyip, o tâlib-i ilm-i, şer'î olanlara, meleklerin de iltifatı tahakkuk ederek, onları âdeta kucaklar. Ve ağuşlarına alıp, onları okşarlar. Onların etrafında dönmeğe başlarlar.
Bizim Kübe-i Mu'azzama'nın pervanelerinde lâmbaların etrafında uçuştukları gibi melekler de bu tâlib-i ilmin etrafında pervane misâli uçuşur ve o meclise ziynet, şevk, zevk ve neş'eler bahşederler. Pervaneler, gördükleri, o nura, o ziyâya âşıktırlar.
Ma'lum, kendilerini helak edinceye kadar o ziyanın etrafından ayrılmazlar. Binâenaleyh şer'î ilim talebinde olanlara Allah Teâlâ Hazretlerinin bahş-i manevisi olarak, nûr ve ziyanın âşıkı olan melekler pervaneler gibi, onların etrafında düner ve birbirlerine de haber vererek, ta semâ ve dünyâya kadar dolar, onları kanatlariyle gölgelendirirler. Dünyâ semâsına erişinceye kadar, tâlib-i ilme muhabbetlerinden nâşi bazısı bazısının üzerine binerek tâlib-i ilm-i şer'îye şeref bahşederler. Herkes ve bahusus, lıer ilim sahibi iyi bilsin ki, ilm-i şer'inin ,şeref, kıymet ve meziyeti taliplerinin de Allah indinde ne kadar paha biçilmez bir devlete mazhar olduğu açıkça ifâde edilmiştir.
Bunu iyice bilmek, her devletin üstündedir ki, bu suretle tâlib-i ilim olanlar; bu ilmi tercih etsinler. Çünkü, her ilmin faydası, nihayet ölünceye kadardır. Fakat, şer'î ilimlerin faydası ise, hem dünyâ ve hem de âhirete aittir. Yani; hem dünyâda mes'ûd ve bahtiyar hem de âhirette mcs'ûd ve bahtiyardır. Dahası da var. Onun aynı zamanda, sevdiklerine ve dünyâda iken kendisine yardımda bulunanlara şefaat etme hakkı var^ır. Bu suretle, peygamberler derecesine kadar yükseltilmiş olurlar ki, bu ne büyük bir devlettir.
Hülâsa: «Merhaba ey tâlib-i ilim! Muhakkak tâlib-i ilim olanları melâike-i kiram hazerâti tavaf ederler. Ve onları kanatlariyle gölgelendirirler. Sonra, birbirlerinin üzerine binerek tâ dünyâ semâsına çıkıncaya kadar dururlar. Bu hareketleri, sırf tâlib-i ilme olan muhabbetlerinden nâ-ştdir.» İşte, bunları iyi oku. Ve yolunu ona göre seç. dünyâ fanî, âhiret ise bakidir.
Mülkün asıl sahibi Allah'tır. Onu bilmek, bütün beşerin en başta gelen vazîfösidir. O da ancak, ilm-i şer'iyi bil-
F. 13
194
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
195
mckle mümkündür. O bilinmedikçe, insanın bütün hayatı zayiattandır. Bu güzel varlığın zayiatının ise, ne büyük bir cezayı müstelzim olduğu bedîhîdir, vesselam.
İşte bir tane daha. Hepsi birbirinden a'lâ. Aman Ya ' Rab! Bizi kendi halimize bırakma. Bu güzel dünyâda dinin \ güzel ilminden bizleri mahrum etme. Dünyaya aldanıp/ | âhir eti kaybedenlerden etme. î
Bir mü'min ve müslim kişinin dünyâ ve âhiret için muhtaç olduğu sayısız ilimler vardır. Millet olarak bunların hepsini öğrenmek mecburiyetindeyiz. Fakat dünyâ fâni olchağundan, şimdiye kadar iyi ve kötü hayatta kimse kalmamış. Herkes kazandığı yere göçmüştür. İyilerin yerleri, cennet, kötülerin, yâni; dinsiz, imı.uaızların yeri de cehennemdir. Âhireti bilmek için cennet ve cehennemi anlamak, mîzan ve sırât'a iman, hep ilm-i âhiret ve ilm-i şer'îye ta'-alluk eder. Binâenaleyh; her mü'min ve müslim dinini çok iyi bir şekilde bilmek mecburiyetindedir. Yoksa öyle körü körüne hiç birşey olmaz. Bu sebeptendir ki, «dinî bir mes'eleyi öğrenmeğe çalışmanın, tam bir sene ibâdetten ve İsmail aleyhisselâm'ın kölelerinden bir köle azat etmekten daha hayırlı olacağı» pek açık bir şekilde bildirilmektedir. Bu teşvik hiç boşuna değil, ömrünü boşa zâyî etme. Her zayiatın telâfisi mümkündür. Fakat ömrün zayiatını telâfi mümkün değildir. Akan suyun gideni gitmiştir. Bu aldığın su o giden su değildir. Sonra «aklımı başıma alır,
kaçan günlerimin zayiatını telâfi ederim» deme, sakın böyle bir vehme düşme, sonraki pişmanlığın kimseye fayda vermediği ma'lûmdur.
Burada İsmail aleyhisselâm'ın kölesinin zikri, o da ayrı bir teşviktir. Zira İsmail aleyhisselâm'ın evlâdından olan bir köle, diğer kölelerin 12 binine bedeldir. 12.000 köle azâd edebilmek kimin harcıdır. Binâenaleyh bu kadar kıymetli olan dinin ilmini, ne diye dünyânın fânî ilimlerine değişip de büyük adam olacağım, diyerekten dinden-imandan mahrum kaldın? Bu acı, acaba cehennemin acısından aşağı mıdır? Yalnız, yarın bunun acısı çıkacaktır. Allah Teâlâ cümlemizi muhafaza buyursun. Dinini evvelâ güzelce öğrendikten sonra istediği diğer bütün ilimleri öğrenmesine hiç bir mâni olmadıği ve olamayacağı ma'lûmdur. Yalnız öğrenmek de kâfi değildir. Çünkü hıristiyanların arasında bizim dînimizi tedkik edip öğrenen şarkiyatçılar pek çoktur ki, onlara o bilgi hiç bir fayda te'min etmemiş ve etmeyecektir. Tâ ki, iman sahibi olmadıkça. Ehl-i imanın bil-dikleriyle amel etmemesinin cezası pek ağırdır. Zira İSRÂ yani; Mİ'RAC gecesinde Cenâb-ı Peygamber bir kavmi, körüklü ateşten makaslarla dudakları kesiliyorlarken gördü. Cebrail aleyhisselâm'a sordu ki:
«Bunlar kimdir?» Buyurdu ki:
«Bunlar ehl-i dünyâ hatiplerindendir. Nâsa, yani; insanlara hayırlar ve iyiliklerle emredip, kendi nefislerini unuttular. Yani; söyledikleriyle amel etmediler. Halbuki, kitabı okurlar. Lâkin akü edemez, düşünemez, idrâkleri kısır kimselerdir. Kendilerinin yapamadıklarını, başkalarına yapın, diye söylemek, ne kadar câhilce bir iştir. Çünkü, söylediklerini kimse dinlemez. Hiç te'sîri ve faydası da olmaz.»
196
CENNET YOLLARI
Meselâ; içki içen birisi cema'ata, içkinin fenalığından ne kadar bahsederse etsin, tesiri olmaz. Diğer fenalıklar da böyledir. Fakat, ne zaman ki, onu kendi nefsinde evvelâ tatbik edip, sonra da cema'ata söylerse, onun tesirinin çak daha fazla olacağı hepimizce aşikardır.
Yine buyuruyorlar ki, «Muhakkak lâltb-i ilim olan kimse ile, erkeğine muti olan bir hanımefendi ve bir de va-lideyne (ana-babasına) ikram ve ihsanda bulunan evlâd, peygamberlerle beraber, hesapsız cennete girerler.»
İşte, bugün bizlerin bu büyük tebşiratı bırakıp, fâni olan, öldükten sonra hiç bir faydası dokunmayan ve belki de büyük mes'ûliyetler altında kalmamıza vesile olan dünyâ bilgileri yüzünden, dinini öğrenmekten ve onu yapmaktan mahrum kalmak; bizlerin bu hali, çok açınılacak ve ağlanacak bir haldir.
Halbuki, İbn-i Asâkir'in Ebi Sa'id ve Hâkim'in İbn-i Said'den rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte:
«Sizlerden birinizin bir saat yani kısa bir zaman da olsa fisebîlillah'da bulunması, ömrü müddetince yaptığı ve yapacağı amellerden hayırlıdır.» buyurulmuştur. Buradaki, «Fîsebîlillah» kelimesi, Allah rızası için yapılan her amele şâmildir. İster düşman karşısında döğüşmek ve nöbet beklemek, ister gece namazlarına devam etmek, isterse dini ilimlere vaktini harcamak, ister Kur'ân-ı Azimüş-şân'ı okumak veya okutmak gibi.
Ölüm haktır. İnkâr etmeğe kimse cesaret edemez. Senin dünyâ için olan çalışmanın ve bu arada ömrünü zayi etmenin acısını ölürken ilk önce sen göreceksin. Sonrası ayrı.
Bakınız; Ebû Nu'aym Hilye'sinde Atâ bin Yesâr'dan naklen şöyle der:
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
197
Molckülmevt (Ölüm meleğü olan Azrail aleybisse-lâm'ın, canını almağa başladığı zaman insanların hâli kılıçla yediği bin darbeden daha şiddetlidir.
Hiç bir mü'min yoktur ki, ölürken her âzası elem görmesin, o an şeytanın kişiye en yakın olduğu bir saattir. Yani; korkulacak bir andır ki, o can acısı ânında şeytan insanı kandırmağa ve imanını elinden almağa çalışır. Artık imansızın lıâli kimbilir nasıl olur? Onun için pek aziz ve muhterem kardeşim! Hem dinini iyi öğren; Allah Teâlâ'yı iyi bil ve ona lâyık ameller işlemeğe ve onun sevdiği ve razı olduğu kullardan olmağa çalış ki, dünyân cennet, âhiretin de cennet olsun, vesselam.
«Cennet annelerin ayakları altındadır» Evlât için cennet, ana ve babaya itâatm meyvası olduğu gibi, kadın için cennet de, kocasına olan itâ'at, hürmet ve saygısının neticesidir. Hatta, bir kadm çeşitli hastalıklara duçar olmuş muzdarip kocasının tedavisi için pekçok fedâkârlıkta bulunsun, yine de kocasının hakkını ödemiş olamaz. Böyle iken, erkeklerin de karılarına karşı son derece şefkatli ve merhametli olmaları tavsiye edilmektedir. Evlâdlar ise, ana ve babalarını hiç bir şekilde ve hatta en ufak bir «Öf!..» kelimesiyle de olsa incitmemeli ve her hâl ü kârda onlar; karşı son derece saygılı, edepli ve sözlerini, kırmadan, istediklerini yapmağa çalışmalıdır. Bu da, evlâdhk vazifesidir. Buna mukabil evlât da cennet ile taltif olunacaktır. Râmûz'un 68. sahifesindeki bir hadîs-i şerif:
«Dört şey kimde bulunursa, Allah Teâlâ, onların üzerine rahmetini bol bol neşreder, yayar ve cennete kor:
1 — Zayıflara merhamet eden, acıyan,
2 — Miskinleri barındıran,
3 — Kölelere yumuşaklıkla mu'âmele eden,
198
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
199
4 — Ana ve babasına infâk eden, yani; onları ayırmayıp, maişetlerine yardımcı olan evlâd.»
Gerek anne veya baba, gerekse evlâd, maddî ve manevî olarak ikiye ayrılır: Mânevi evlâd, dâima maddî ev-lâddan daha kıymetlidir. Manevî babalar da, maddî babalardan daha kıymetlidir. Maddî baba, evlâdının dünyâsına ve manevî baba ise, onun ebediyet âlemine ve cennet ve cemâlullaha nâiliyetine sa'y ü, gayret ederler. Kczâlik, ınâ-nevî evlâdın, manevî babalarına daha ziyâde bağlı olması gerekir. Vesselam.
Ljü»
«Cahiller arasında kalıp ilmi talep eden kişi, ölüler arasında kalan diri gibidir.» Bu çok veciz lâfzın kısa olmasına mukabil mânası hemen hemen sonsuz gibidir. Zira, ilmin sonunun olmadığı, hemen her gün gözlerimizin önündedir. Bundan önce ismini bile duymadığımız îcadların, her gün bir yenisi ile bizleri ferahlığa ve rahatlığa kavuşturmakta olduğu, gözlerimizin önüne serilmektedir. Dünyâya ait bu bilgiler böyle olup gidince, din ilimleri de o nisbette zayıflamakta ve hatta erbabı pek bulunmamaktadır.
Halbuki, ölüler arasında bir dirinin bulunması ne büyük bir mânâ ifâde etmektedir. Ölü ölmüştür. Artık, ondan hiç bir faydanın beklenemeyeceği ma'lumdur. Fakat, bir diri, ne de olsa diridir. Hayat sahibidir.- Kendisinden her türlü menfa'at beklenebilir. Yardım görülür. Hattâ, hiç olmazsa bir can arkadaşı olur. Görüşmek, konuşmak mümkün olur. Birbirlerinin elinden tutarlar, dertleşirler. İşte bunun gibi, câhilin hali de ölülere benzetilmiştir ki, kendilerinden zarardan başka bir fayda gelmez. Lâkin âlim
hiç öyle değildir. O hayat sahibi insan gibi kendisinden her fayda beklenebilir. Çünkü, cehaletten daha zararlı bir şey yoktur, demişler. Cehalet; karanlık, bunaltılı bir havaya benzer. İlim ise, gayet berrak, her tarafı gülgülistan. Ne tarafa baksanız içiniz açılır. Cahil ise, okuduğundan bir şey anlamadığından, ölülere benzetilmiştir.
Âlimler, Allah Teâlâ'nın hüccetidir. Elinde Fâtih'in toplarından daha fazla silâhı vardır. Bu silâhı ile, bütün nıuarızlarıyle muharebe eder ve zafer kazanır. İşte, bu cî-had-ı ekberdir. Görme, nasıl gözün hassası ise, ilim de kalbin hassasıdır. Kalb, selâm olunca, bütün vücûd da selâmette olur. Kalb selâm" olunca, o kalbin sahibi mahlûka nazar etmez ve başka şeylere de, hatta dünyâya da nazar etmez. Cenâb-ı Hakk, cümlemizi ihlâslı, dinini ve dünyâsını bilir ve Hakk'ın rızasını kazanmaya muvaffak kullarından eylesin. Âmin.
«Öğrenmek niyyeti ile ilim Jebinde bulunan kişi, Rahman olan Allah'ın talibidir. İlim öğrenmek isteyen kimse İslâm'ın rüknü mesabesindedir. O'nun ecri kendisine nebilerle birlikte verilir.»
Dünyâda talep olunan ve olunacak olan pekçok şey vardır. Bunların içinde, en fazla talep olunacak şey, ilimdir. Tabiî, ilmin şubeleri çoktur. Dünyâ ilimlerinin kıymeti, san'at ve ticâretler gibidir. Dünyâsını tatmin eder. Fakat, âhireti için eline bir şey geçmez. Meğer ki, kazandığı o paraları, bu ilim sahiplerine fisebîlillah, hayır yerine harcamış ola. Bundan dolayı da bir sevap alır. Fakat, maksad
200
CENNET YOLLARI
yalnız sevap kazanmak değil, asıl gaye Hakk Tl.. gi ve rızâsını kazanabilmektir.
Çünkü, belki sevaplar bir gün, yapılan bazı yanlış reketlerden nâşî zâyî olabilir. Fakat, Hakk'm sevgisini vu rızasını kazananlar, Allah Teâlâ'nın hıfz u himayesine nail olan bahtiyar ve nefis mertebelerini aşarak râziye ve mpr-diyye devletine mazhar olan zât-ı muhteremlerdir ki, her cihetten takdire lâyık ve şayeste kimselerdir. Bakınız hale ve hukukun İslâm'da yeri pek büyüktür. Meselâ bir dirhem bir kuruşun kırkta biridir ki, buna bir para derlerdi. Bizden evvelki insanların kullandıkları para ölçüsüdür. Bu paranın dörtte biri kadar olan bir hak için tam kabul olunmuş ve cemâ'atla kılınmış 700 rekât namaz sevabı alınacaktır.
Onun için müslümanlar, hak ve hukuka son derece riayetkardır. İlim, bize bunu tavsiye ediyor. Câhil olunca, tabiî bu haklara riâyet hiç de mümkün olmaz, istediği gibi yaşamaya başlar, âhirette eline hiç bir şey geçmeyeceği de tabiîdir. Bugünkü insanların hemen bütün gayeleri dünyâlarıdır. Bu cehalet onlara yetip de artar. Gözün siyahı ile beyazı birbirine ne kadar yakın ise, cehalet de küfre o kadar yakındır. Onun için mutlakf. i e her ne bahasına olursa olsun ilme çalış ve öğrenmeye gayret et. Kulaktan dolma bilgiler vardır, amma onların insana kâfi gelmediği ma'-lûmdur: Bakınız bir de buyuruluyor ki, «İlim İslâm'ın bir rüknüdür, İslâm'ı ayakta tutan bir esastır.»
İlim olmayınca İslâm gider, din gider, herşey gider. O zaman insanın Afrika'daki yamyamlardan farkı kalmaz. Belki bu sözümü ayıplarsınız, yamyamın yamyam olmasının başlıca sebeplerinden birisi cahilliğidir. Câhil çok paraların, servetlerin sahibi olabiliyor ama, o servetin âhirette onun için sönmez bir ateş olacağı unutulmamalıdır.
Asıl fazilet bu ilim taliplerine, mükâfatları verilirken
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
201
lalettayin bir kimseye verilir gibi verilmez. Belki peygamberlere yapılan, îzaaz, ikram ve saltanatla verilir. Dünyâda, ehl-i dünyâya verilen mükâfatlar gibi Cenâb-ı Hakk cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i hem âlim ve hem de ilmi ile âmil olan bahtiyarlardan eylesin. Âmîn...
j g\j\:
«i
«Din ilmini, şeriat ilmini talep edenin hâli fisebilillah gazaya ve cihâda giden bahtiyarlar gibidirler.»
Ma'lûmdur ki, cihâdın İslâm'daki yeri her şeyin en yüksek tepesi gibidir. Oraya ancak büyük insanlar çıkabiliyor. Meselâ; minarenin zirvesi en yüksek yeri, ağacın zirvesi, onun en yüksek ucu ve dağın zirvesi onun en yüksek tepesi olduğu gibi, İslâm'ın zirvesi de cihâddır. Tâlib-i ilim işle bu cihetle İslâm'ın en yüksek makamlarına, derecelerine nail olan mücâhidler gibidir. Ehl-i cihâd olmazsan, ne kadar âlim olursa olsun bir gün orasının düşman istilâsına uğrayacağı, düşmanın nice vahşetinden inleyerek ölmeye mahkûm olunacağı açıktır. Ya kaçıp kurtulacaksın veya esir olup, onun emrine boyun eğeceksin. Bugün,Rusya'da olan milyonlarca müslümanın halleri mn'lûm. Onun için müslümnn hem ilmine çalışır, hem her zaman cihâda hazır bir vaziyette bulunur. Yine ma'lûmdur ki, cihâd dinin emridir. Cihâd ilmi de yine dînin emridir. Binâenaleyh, müslü man demek bütün ilimlere her milletten daha fazla ve daha üstün olarak hazırlanan ve onlardan korkmak değil, belki onları korkutacak derecede bütün ilim, trknik, san'-at, ticaret ve fabrikalara mâlik olan muhtaç okluğu ve alacağı her şeyi hazırlayıp tetikte durandır. Ecdadımızın yaptıkları gibi daha da alâsını yapmağa çalışmak her müslü-man ve her mü'min için bir borçtur.
202
CENNET YOLLARI
*
Jâj 'il ö&'j ^^İ^^ ^ i*U)i ü! £>1 *Jç û^»j >il >> c
t- " '
«Benim ümmetim 5 tabaka üzerinedir, her tabakanın müddeti 40 senedir. Benim ve eshâbım, ehl-i ilim ve iman sahipleridir. Bunun arkasından 80. seneye kadar ehlü'1-birı ve takva, bunun arkasından 120 seneye kadar ehlü'l-birri vet-terâhîm ve't-tevâsH ve bunun arkasından 160 seneye seneye kadar ehlti't-tekaatü' ve't-tedâbür ve bundan sonra 200 senesine varınca harpler ve kavgalar ve karışıklıklar zamanıdır.» Bundan sonra bizlerin yardımcısı Allah olsun. Vay hâlimize.
Bu tabaka 40'ar seneden 200 sene olduğuna göre, bundan sonraki senelerin içerisindeki gelen bu ümmet-i Mu-hammed'in hâli ne olacak? diye elbette insanın hatırına bir şeyler gelecektir, iliç şüphe yoktur ki, bugün sene 1403'e yaklaşmaktadır, ve bu ana kadar bu ümmet-i Muhammed içerisinden ne hayırlı ve ne muhterem, ne âlim ve ne abid kimseler gelip geçmiştir. Meselâ; İmam Gazali, İmam Bir-givî, İmam Serahsî ve bunlara benzer birçok ilim sahipleriyle, Kûtü'l-kulûb sahibi Abdülkâdir Geyanî, Nakşibend Mehmed Bahâcddin, Hasan Harkânî, Abdiilhalık Gucdü-vânî ve bunlara benzer yüzlerce, binlerce ulema-yı kiram ile kütüphanelerimizi dolduran, onbinlerce eserler, hep bu ümmet-i Muhammed'in bizlere bıraktığı eserlerdir.
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
203
Bundan anlıyoruz ki, harpler, kıtaller, kavgalar ve gürültüler arasında bile ümmet-i Muhammed'den bir grup, bir cemâat dinin icaplarına riayetkar kalarak öğrenme ve Öğretme ile meşgul olmuş gelecek olan ümmet-i Muham-med'e yardımcı eserler bırakmışlardır. Dinlerine sadâkat-ta samimiyet göstermişlerdir. Kıyamete kadar da, biiznîl-lâhi Teâlâ devam edeceğinden hiç şüphemiz yoktur.
İlk iki 40 senedeki ehl-i ilim ve ehl-i iman sahipleriyle, bu günkü ilim ve iman sahiplerinin boy ölçüşmeye kalkışması çok gülünç olur
Bugün bilgi çok, fakat, pamuk gibi okkası yoktur. Koca bir çuval pamuk 100 kilo gelirse, o çuval dolusu demir belki 1000 kilo veya daha ziyâde gelir. Bugünkü müslüman o zamanki müslümanın verdiği bir kuruş sadakanın, aldığı sevabı alabilecek para bile bulamaz. Heyhat! Cenâb-ı Hakk, cümlemizin muini olsun da evvelemirde, dinini, kitabını, Peygamberini güzelce öğrendikten sonra güzel amellerle de Hakk Azze ve Celle'nin rızâsını kazanmağa çalışan bahtiyarlardan ayırmasın. Âmin.
9 — Âlimlerin cemiyet içindeki yeri ve değeri
Beşeriyetin hayâtı ilme bağlıdır. Dünyânın ilimleri, teknikleri, tıbları, mühendisleri, kimyagerleri, hesapçıları, elektrikçileri, ticâretçileri, gelirleri-giderleri vesâirleri hep ilme bağlıdır. Tabiî muvakkat olan bu hayât-ı dünyâda, bunlar nasıl lazımsa ve bu ilimler kimde fazla ise, rahatlık da ondadır. Bizler lehülhamd müslümamz. Bizim için bir de edebiyyet âlemi olan âhiret; cennet ve cehen-
204
CENNET YOLLARI
>
. nem vardır. Buradaki hayat ebedîdir. Bununla beraber muvakkat olan dünyâ hayatının ilimlerini terk edemeyiz. Fakat asıl mühim olan, ebedî olan âhiret ilmidir. Buna Şe-rîat ilmi denir; ilm-i fıkıh denir. Cenâb-ı Hak hayır murâd ettiği kimseleri dinde fakîh kılar tâbirine dikkat ettiniz mi?
Elbette Cenâb-ı Hakk'ın hayır murâd ettiği kimseler, en bahtiyar kişiler demektir. İşte bu muhterem zevat aynı zamanda dünyâda peygamberlere halîfe olan bahtiyarlardır. Peygamberin halifesi olarak, onların yerlerine kâim olmak, padişahların, hükümdarların, günahkârların, torbaların, müsriflerin, İslâm yolunu bırakmış, Avrupa'nın yolunu tutmuş, İslâm'dan, dinden uzaklaşmış bedbahtların hakkı değildir. Asıl hak sahipleri, dini ilimlere Unu mânasıyle vakıf olan ve kendisini o yola veren, peygamber yolunun yolcusu olan «Allah'tan lâyıkıyla korkanlar ancak âlimlerdir.» diye medh ve sena buyurıılan ulemâ-yı kiram hazerâtıdır. İşte onlarla oturup kalkmak ve onların yolunda ve izinde olmak, onlara her türlü yardımı esirgememek, Peygamber halifelerine yapılan bu hizmet, tıpkı sa-lıâbc-i kiramın Peygamberimize yaptığı hürmet, saygı ve fedakârlık gibidir. Ashâb-ı kiramın Peygamber Efendimize ve O'nun halîfeleri olan Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali Efendilerimize yaptıkları fedakârlıkları aynen zamanın ulemâsına yapmak lâzımdır. Ashâb-ı Kiram nasıl Resûl-i Ekrem Efendimize:
«Ya Resûlullah, anam babam her şeyim senin uğrunda feda olsun.» demişlerse, bugünün müslümanının da bu sıfatta olması gerektir. Şimdi tabiî muharebelere girecek değiliz. Amma bizlere miras kalan bu dinimizin muhafazasına el birliği ile çalışmak mecburiyetindeyiz. Dinimiz esas iki asıl köke bağlıdır. Birisi Kur'ân-ı Azimüşşân, birisi de Resûl-i Ekrem Efendimizin sünnetidir. Binâenaleyh her
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
205
müsmanın ilk borcu evvelâ Kur'ân-ı Kerîm'i güzelce okumak, sonra da o Kur'ân'ın ne demek istediğini? yani; ma'-nâlarmı öğrenmek, Hakk'ın emrettiği farzları, vacipleri ve Peygamberimizin sünnetlerini öğrenip, inanmak, gereği ile de amel etmek suretiyle İslâmiyetin icaplarını tatbike gayret etmektir. Asıl halife olan bu zevatın hilâfet müddeti 30 sene olarak tamamlanmıştır. İmam Ali kerremallâ-hü veçhe 30. senede vefat buyurmuşlardır. 2 sene Hz. Ebû Bekir, 10 sene Hz. Ömer, 12 sene Hz. Osman, 6 sene de Hz. Ali'nin hilâfeti, hepsi 30 sceldir. Bakınız bizim i'tikad ki-tabmuz Emâlî'nin 41. beytinde:
«Cehil küfre, gözün, siyahının beyazına yakınlığından daha yakındır.» Kâinatla her şey Allah Azze ve Celle'yi is-bât için değil ancak tevhid için gönderilmiştir. Çünkü hiç bir peygamber gönderilmemiş olsa dahi insan Allah'ı bulur ve bilir. İnsandaki akıl Allah'ı bulmağa kâfidir.
Sabî'nin irtidâdı, yani; dinden dönmesi sahih değil; ben müslürnanım, derse, sahihtir. Dedikten sonra şunu ilâve etmişlerdir. Bir kimse İslâm diyarında yaşayıp cehil ve gafleli dolayısıyle akâid-i İslâmiyesini tashih etmeyen ve bilmeyen kimseye dinden dönmüş ve iıtidâd etmiş hükmü verilir. Zavallı Sultan Selim, Mısır'ı zaptedip, hilâfeti alıncaya kadar kimbilir ne kadar can, mal telef olmuş, bunun hesabım kimbilir nasıl ödeyecek? Halbuki asıl hilâfet ule-mâ-i kiramın hakkıdır. Halife olup da, saltanat sarayında oturup çalım satmak, ben de halîfe-i müslimînim... diye övünmek herhalde doğru bir şey değildir. Halife-i müslimînim der, öte tarafta Avrupa'nın kanunlarını alır, giyim tarzında, süs, saltanat ve israfa boğulan ve koca koca sarayları yaptırır, içinde de enva-yı çeşit günahlarla; nâdi-
206
CENNET YOLLARI
de, güzel, kibar saray hanımları, cariyeleri, hizmetkârları, acaba bunların hangisi halifeye ve hilâfete yakışır. Halbuki dedeleri Osman Gâzî ve Orhan Gâzî'nin nasihatlerini tutup ta dinin emirlerinden dışarı çıkmamış olsalardı, Osmanlı saltanatı bugün bunun 5-10 misli daha büyür ve pek refah ve huzur içinde yaşarlardı.
Halîfe demek, peygamberin eşyasına sahip olmak demek değildir. Belki onun yaşayış ve harekâtını benimsemek ve sonra da buyurduğu sünnet yolundan ayrılmamaktır. Şu yapılan camiler ;>nizdeki süs, ziynet ve masraf ne kadar acıdır. Belki her birisi, birkaç cami daha yapar. Biz camilerimizin bu depdebesi ile değil asıl içindeki eemâ'atm ve müslümanların dinlerine bağlılığı ve huzuru ile övün-meliyiz. Bak bugün o Süleymâniye, Sultanahmet gibi büyük camilerdeki cemâ'at hepimizi utandıracak derecededir. Süleymâniye camisi, yapıldığı Kanuni devrinde müs-lüman nüfus 300 bin olduğu halde yine dolarmış, Bugün ise 35 milyon nüfusa sahip olduğumuz halde cami bomboş desek hata olmaz zannederim. Bugüne gelince o daha da yürekler acısı. Borcumuz pek çok olduğu halde israfımız da yerinde. Meselâ; geçen Cumhuriyetin 50. senesi diye yapılan masraf 100 milyonun üstünde. Bu ve buna benzer birçok masraflar, me'mûr-işçi masrafları, hep bu milletin sırtından çıkarılmaktadır. Halbuki evvelki Osmanlıların ilk devirlerinde hemen hemen bütün masrafların harpte düşmanlardan alınan ganimetlerle yapıldığı rivayet edilmektedir. Fakat, her ne kadar ganimet olsa da onları daha mühim ihtiyaçlara harcamak ve bugünün değil, asıl yarının ihtiyaçlarını, toplarını, tayyare ve diğer ihtiyâçlarını dinsizlere el açmadan, her şeyimizi kendimizin te'min etmesine çalışmak en başlıca vazifemizken; bunlara ehemmiyet vermeyip, fuzûli yerlere para harcamak, elbette hiç bir akl-ı selîm sahibinin işi değildir. Müslümanım diyen her
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
207
mü'minin ilk vazifesi Allah Azze ve Celle'ye borcundan sonra vatanın muhafazası ve müdâfası için çalışmaktır. 4 halife zamanında İslâm orduları kendilerinden kat kat kuvvetli ordularla muharebe edip, İslâmiyeti dünyânın hemen her tarafına duyurmuşlardır. Bütün Arap yarımadasından başka İrak, İran ve Buhara'ya kadar uzanmışlar, bunlar ne Amerika ne başka bir devletin yardımı sayesinde bu muvaffakiyetleri gerçekleştirmişlerdir. Ne harp usûllerini bilen muntazam ordu ve kumandanları, ne de i'âşelerini te'min edecek bir vâsıtaları vardı. Ma'alesef ne yazık ki, ne zaman muntazam ordular, mektepler, kumandanlar yetiştirilmiş sonra mağlubiyetler artmış, bütün fütuhatlar hep hebâen mensur olup gitmiştir. Bir ucu Cebelitârık'a, bir ucu Viyana kapılarına dayanan, Kırım ve Karadeniz sahilleri, Kafkaslar, Buharâlar, Özbekistan, Acemistan, Afganistan, bütün Akdeniz sahilleri hep müslümanların malı idi. Şimdi ise yine lehülhamd 42 İslâm ülkesi hürriyetine kavuşmuş ve 1 milyara yakın müslüman cemâat meydana çıkmıştır. İnşaallah az bir müddet sonra hıristiyan ellerinde esir bulunan diğer müslümanlar da hürriyetlerine kavuşur ve sonra da hep bir araya gelip elele verirler de, dünyânın en muazzam ve yıkılmaz bir devleti olurlar. Sonra da bütün dünyâda İslâmiyetin kabul edilmesine çalışırlar da dünyâdakiler rahat eder, vesselam.
Bu hilâfet İslâm ulemâsının hakkı iken, ipin ucunu kaçırmışlar ve idareleri güçlü-kuvvetîilerin ellerine bırakmışlar. Onlar da bizim elimizden bütün hürriyetlerimizi almış, mektep, medrese, ve tekkeler kapatılmış ve birçok ulemâ-yı kiram Şeyhülislam Sabri Efendi, Zâhid Kevseri ve emsali zevat memleketten kaçmış ve birçoğu da kovularak bir daha memlekete sokulmamıştır. Bu acı azmış gibi, hocaların sarıklarını cami dışında sarmamaları emredilmiş, hatta bir vakitler Kur'ân-ı Kerîm-i okuyan ve okutanların
208
CENNET YOLLARI
tecziyesine kadar gidilmişti. Lehülhamd o günler geçü. İslâmiyet yine ayakta. Allah Teâlâ hakikaten dininin hafızı ve hamişidir. Karanlık günler geçer, yine gün doğup İslâm parlar. Herkes rahat ve huzura kavuşur. Ulemâ-yı kirâm'a, dünyâda peygamberlerin halîfesi olma payesi verildikten başka, bir de ahirette onlara, şehitlik derecesi verilmiştir. Harplerde vurularak ölen askerlerin dışında daha 7 sınıf kimseye hükmen şehidlik payesi verilmiştir. Bir şehidin kanının tek damlası ile bütün günahları afvolmakla kalını yor ayrıca kendisine akrabâ-i ta'allukatından eş ve dostlarından 400 kişiye de şefâ'at hakkı verilmiştir. En büyük şehidlik, evinde ve yatağında ölen, içleri Allah bilgisi ve sevgisiyle dolu olan ulemâ-yı kiram ve ariflerin şehâdeli-dir. Lohusa olarak ölen kadınlar, denizde boğulan, yıkı'ntı altında kalan, karın, bağırsak ve verem hastalığından ölenler de şehidler meyâmnda zikredilmiştir. Bazen bunların sayısını 20'ye çıkaranlar vardır. Fakat bunların hepsinde iman başta gelen şarttır. İmansız ölenlerin ise, yeri cennet. değil, doğrudan doğruya cehennemdir. Cenâb-ı Hakk cümlemizi Rasûl-i Ekrem Efendimiz hürmetine ehl-i cennet olan kullarından eylesin, âmin.
Cenâb-ı Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Hazretleri buyuruyorlar ki:
'JjJ JLJ <îıl jlj VI lijü-j Ifil^ jLi-j lijlfü
ıj\_ı
JÎ
[
li^ÜI ^ JJ i/ yv*ilj
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
209
«Ümmetimin en hayırlıları âlimleridir. Ulemânın en hayırlısı da merhametlileridir. Agah, mütenebbih ve anlayışlı olunuz. Muhakkak Allah Azze ve Celle cahilin 1 günahını affetmeden, âlimin 40 günahını affeder. İyi biliniz ki, merhametli bir âlim kıyamet gününde maşıik ile mağ-rip arasını nuru ile aydınlatmış olduğu halde yürür. Kev-keb-î dürri dedikleri yıldızın ziya ve nuru altında yüründüğü gibi.»
Sûre-i Hadîd'in 12 ve 13. âyetlerinde bu hususta daha geniş bilgiler vardır. Ora; ¦ bakmanız tavsiye olunur. İster Lımalı Hamdi Efendinin tefsirine veya diğer tefsir meallerine bakınız. Bu hususta okuduğumuz dualar var. Ce-nSb-ı Hakk bunları kabul buyurmuş olacak ki, şu dünyânın zulmete büründüğü günlerde bile lehülhamd müslü-manlar, o nurlar sayesinde hiç sıkıntı ve meşakkat görmeden hayatlarını idâme ettirmekteler. Ahirette daha a'lâ ve ekmeli verileceğinden kimsenin şüphesi yoktur. Yalnız Cenâb-ı Hak, iman ve amel-i sâlih ile yaşayıp, iman ve güzel amellerle âhirete göçmeyi cümlemize nasîp eylesin, âmin.
5 şeyin ibâdetten sayıldığı bildirilirken, ulemânın kıy-nıeti de tebarüz ettirilmiştir.
Birincisi: Az yemek,
İkincisi: Mescidlerde oturup namaz vakitlerini beklemek.
Üçüncüsü: Kâbe-i Muazzama'ya bakmak,
Dördüncüsü: Okumadığı halde yine Kur'ân-ı Azimüş-şân'a bakmak,
Beşincisi: Ümmetin en hayırlısı olan ulemânın yüzüne bakmak.
F. 14
210
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
211
Kur'ân, nûr kaynağıdır. Onu okumasını bilmeyenin, onun yüzüne bakması da ibâdet yerine geçer. Manevî nurları bu suretle saygı ile bakan birine hiç fark etmeden geçer. Elektriği tutana, ceryamn geçtiği gibi. Elektriği tutan nasıl elektrikleniyorsa, Kur'anı tutan ve ona hürmetle bakan, hele onu tazimle okuyan bahtiyarlar da muhakkak nurlamrlar ve işte bu nûr; yarın kıyamet gününde sahibinin sağını, solunu ve önünü de parlatarak cennât-i âliyatâ doğru yürürler. Meleklerin tebşîrâtma mazhar oldukları halde, altından nehirler akan, tadlarına doyum olmayan cennetlerde ebedî olarak Kalırlar ki, bu ne büyük feyizdir. Bize bu Kur'ân'ı öğreten, ma'nâlarını, vakitlerimizi, ibâdetlerimizi, nikâh ye muamelât-ı ticâriyemizi, helâl ve haramı, sevap ve günahları, cennet ve cehennemi, hesap ve mizanı ve âhiret mes'uliyetini öğreten ulemânın kıymetine hiç paha biçmek mümkün olur mu? İşte bu sebepten nâşî onların yüzlerine bakmak bile ibâdet sayılmıştır. Kendini bilmezlerin onlara dil uzatmaları göstermeğe mecbur olduğumuz hürmet ve saygıyı terkedip aleyhlerinde bulunmaları, ikram ve izzet etmek yerine hakaretâmiz hareketlerde bulunmaları acaba; afvolunur kabahatlerden midir? Bazen dünyâya tapan ve kendilerini beğenen bedbaht kimselerin, onların bilgilerinin azlığını ileri sürerek, papazların şu kadar dil bilip, şu kadar üniversiteden mezun olduklarını gösterip bizim ulemâmızı beğenmeyişlerine no dersiniz? Bilmem bu ne büyük bir hatadır? Bir papazla, dinin direği olan hocayı kıyasa kalkmak, cahilliğin en fenâ-sıdır. Papaz dünyâyı yutsa, yeri yine cehennemdir. O zavallı insan, papazı, hoca ile değişiyor. Bu nurları, -teşbihte hata olmaz-, el fenerlerimiz, saatlerimiz, radyolarımız, vc-sair yerlerde kullandığımız pillere benzetebiliriz. İşte bu piller fabrikalarda doldurulup saklanır ve isteyenler alıp kullanırlar. Biz tıpkı bu piller gibi hayat fabrikasında gö-
nül pillerini yapılan ibâdetler vesâir hayırların nurları ile doldurursak, yarınki âhiret gününde tam işimize yarar. Mü'minler bu kazandıkları nurlarla cennete doğru giderlerken, nursuz, münafık erkeklerle, münafık kadınlar bu nurlara hitaben, «Aman, nereye gidiyorsunuz? Durun, biraz bekleyin. Biz, sizlerin nurunuzdan istifâde edelim. Sizinle beraber gidelim. Bu karanlıklardan kurtulalım,» di ye yalvarmağa başlarlar. Onlar da cevaben:
«Biz onu, dünyâ hayatında ömrün kıymetini bilip, Hakk Azze ve Celle'nin emirlerine, Peygamberimizin sünnetine uyarak kazandık, gönül pillerini güzelce doldurduk. Siz şimdi dünyâya dönün, bizler gibi çalışıp nurlaııın da, gelip burada kimseye muhtaç olmayın. Nurunuzla fayda-lanın.» derler. Ama heyhat! Artık her şey bitmiştir. Bir daha dönme ihtimali yoktur. Artık ya cennet veya cehennem. Hak Sübhânehü ve Teâlâ bizleri afv ve mağfiret buyursun da, cennet ehli olan kullarından eylesin, âmin.
10 — İlim ibadetten, âlim abidden üstündür
Jİ-iî -uÜJ Jj J>lj-aJI "Jt lUİlj ^üü!
«Âlim ile âbid, Sırat Köprüsü'nde buluştukları vakil, âbide: Haydi sen cennete gir ve ibâdetlerinin mükâfatı olan cennet meyvelerinden faydalan.» denir. Âlim olan zata da:
«Sen burada dur, sevdiklerine şefâ'at ile onları da kurtar. Muhakkak sen her kime şefâ'at edecek olursan, şe-
212
CENNET YOLLARI
fa'atın makbuldür. Geri çevrilmez.» diyerek, âlimler enbiyâ makamına çıkarılmıştır. Bu devlet hangi devletle değişilir. Bu şefâ'ata mazhariyet ne büyük sa'âdettir değil mi? Bundan dolayı hiç olmazsa, her pazartesi ve perşembe günü ilim talep ediniz. Bu ilimle birlikte sekinet, hilm, yumuşaklık isteyin ve öğrettiğiniz talebeye karşı yumuşak olun. Öğrendiğiniz muallim ve hocalarınıza karşı terbiyeli ve nezaketli olup yumuşaklığı elden bırakmayınız. Eğer böyle yapamazsanız ulemânın cebabirinden olursunuz. Bu konuda Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem Hazretleri:
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
213
«Siz ulemânın cebabirinden olmayınız. Sonra cehliniz ilminize galip olur da, câhillerden sayılırsınız.» demektedir.
«Cebâbire» kelimesi ululuk taslamak, kibirlenmek ve bir mânası da kahır demektir. Talebe üzerine musallat olup, kahredici şekilde davranmak, merhametsiz bir şekilde talebeye kıymet vermeyip, onlara karşı büyüklük taslamak, onları her bakımdan rencide etmek, kendilerine sokulup bilmedikleri şeyleri sorup öğrenmelerine meydan vermemek, gururlarından yanlarına sokulma imkânı bırakmak tekebbürün neticesidir. Binâenaleyh; âlim olan kimseye yakışan, talebesine karşı şefkatli, mütevazı, merhametli olup, ona bilmediklerini öğretmeğe çalışmak ve yardımcı olmaktır. Talebeye yakışan da hocasına, üslâdı-.na, mürebbisine karşı terbiyeli ve nezaketli olması, hürmet ve saygıda kusur etmemesidir. Zira öğrenilen her bir ilim, öğreten ve öğrenen için paha biçilmez bir cevherdir. Bunu takdir edememek doğrusu pek büyük hatâdır.
cjÜÎ (j
jji-
«İlminden faydalanılan bir âlim, bin âbidden hayırlıdır.»
Tabiî bizler ilmin kıymetini takdir edemediğimizden, bu rakamlar gözümüzde büyümekte ve belki aklımız bu sırra bir türlü erememektedir. Halbuki, basit bir düşünce ile idrâk etmek mümkündür. Çünkü, ilim müte'addidir. Dünyânın dört bir bucağından çıkan ilimler dünyânın her tarafına kısa zamanda yayılmaktadır. İstifâde edebilen herkes istifade etmektedir. Halbuki, herhangi bir âbid ne kadar çok ibâdet etse, bu ancak kendi nefsine aittir. Başka kimseye faydası olmaz. Lâkin ilmin hiç de öyle olmadığı pekâlâ bilinen bir hakikattir. Gerek dünyâya ve gerek âhi-rete ta'allûk eden ilimler olmasa, herkes kendi kendine öğrendiği ile amel etseydi, bugün bizim hâlimiz nice olurdu?
Elhamdülillah ki, ilim erbabı, ilimlerini kâğıtlara intikâl ettirerek zamanımıza kadar getirmiş ve inşallah, kıyamete kadar da devam edecektir. Onun için sen adının kıyamete kadar anılmasını istiyorsan, her halde ilme çalış, hayırlı eserler bırak ki, adın anılsın.
"Ne kadar muhkem bir mezar yaptınrsan yaptır, kubbeli bile olsa bir müddet sonra eskiyecek, yıkılacak, toprağa münkalib olup yok olacak ve unutulacaktır: Fakat, eserlerinle kütüphanelerde ve yüksek yerlerde, gönülden gönüle intikâl ederek dâima anılacaksın. Bu fırsatı kaçırma. Ömrünü boş yerlerde, boşuna geçirme. Hakk'm razı olacağı sevgili bir kul ve ebediyen gönüllerde yaşayabilecek bir efendi olmayı iste. Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, cümlemizin yardımcısı olsun da, sevgili ve bahtiyar kullarının' arasına bizleri kabul buyursun. Âmin.
214
CENNET YOLLARI
ILIM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
215
«Allah Teâlâ, Âdem aleyhisselâm'a 1000 türlü san'at öğretmiştir. Ona şöyle emretmiştir. «Evlâdına ve zürriyc-tine söyle. Eğer sabredemezlerse, dünyâyı bu san'atlarla talep etsinler. Din ile dünyâyı istemesinler. Çünkü, din yalnız benim içindir. Yazıklar olsun o kimseye ki, din ile dünyâyı talep eder. Yazıklar olsun ona!» Cenâb-ı Hakk ve Feyyazı Mutlak Hazretleri, Âdem aleyhisselâm'ı yarattıktan sonra, O'na bir müddet cenneti seyrettirdi. Sonra, O'nu her şeyi bilir olduğu halde, dünyâya gönderdi. Gerek kendisi ve gerekse zürriyeti hayatlarını idâme ve dünyâdaki refahlarını ve rızıklarını bu san'atlarla te'min etsinler de, dinlerini dünyâlarına âlet etmesinler. Dindar görünerek kimseden bir şey istemesinler.
Zira, din ile dünyâyı talep, çok çirkin bir harekettir. Din, Allah'ındır. Onu dünyâya âlet etmek kadar abes bir şey olamaz. Onun için onlara «veyl» kelimesiyle hitap olunmuştur. «Veyl» cehennemde bir çukurun adıdır. Veyl cezayı rnüstelzim bir kelimedir. Azap kelimesidir. Yani; yazık olsun, veyl olsun o kimselere ki, dinleriyle dünyâlarını talep ederler.
Musa aleyhisselâm'ın zamanında bir adam, Musa aley-hisr.clnm'm yanından hiç ayrılmazken birdenbire kaybolmuş, Musa Peygamber sormuş ki, bu bizim derslerimize devam eden kişiye ne oldu? O da, ma'azallah insan kıyafetinden döndürülmüş bir hayvan şeklinde evinde saklanıp kalmış... Sebebi araştırılırken meğer, Musa aleyhisselâm'-dan öğrendiklerini, diğer memleketlerde satmak hevesiyle dünyâsını te'mine çalıştığından bu cezaya çarptırıldığı anlaşılmış Allah korusun, insan okurken, okuturken ve dinine ait herşeyini yalnız Allah için yapmağa mecburdur. Okurken; ben hafız olurum. Ben imâm olurum. Ben müezzin olurum da, geçimimi te'min ederim, niyeti ile hare-
ket edenlere tam bir veyl hem bir daha veyl. Bu sebepten olsa gerek bizim okumalarımızdan gerekli faydalar alınmamaktadır. Dünyâ, öyle bir dünyâ oldu ki bütün insanların yegâne gayesi para... Eğer şimdi şu ma'aşlar olmasa, ne imâm, ne müezzin, ve ne de vaiz bulunur. Bu sefer gözler halkın kesesine dikilir. Eğer Halkdan da bir şey çıkmazsa, kürsülerde süz söyleyecek kimseyi bulmak mümkün olmaz.
Zira, herkes ma'îşet derdinde, boğaz ve mide derdinde, bazı himmet sahibi kimseler bulunsa bile, bu su fer onları dinleyecek dindarları bulmak müşkül olur. Çünkü, cehil ortalığı istila eder. Helâl, haram aramadan kazanç te'-mînine çalışanlarda artık hayır kalır mı dersiniz? Allahü Zülcelâl muinimiz olsun, vesselam.
o Lai I
«Âlimin, âbid üzerine fazileti; benim, sizin en cdnanız üzerine olan faziletim gibidir. Muhakkak Allah Teâlâ Hazretleri ve O'nun melekleri, yer ve gök ehli, hatta yuvalarında karıncalar denizlerde balıklar, nâsa, hayır öğretenlere duacıdırlar.» İnsanlar, ekseriyetle şu iki kısma ayrılır:
Ya âlim ya âbid. Diğerlerinde zaten hayır yoktur. Âlim ile âbid arasındaki fark ise, ölçülemiyecek derecede büyüktür. Peygamberimizle, zamanımızın en ednası arasındaki fark ne ise, âlim ile âbid arasındaki fark da böyledir. Peygamberler de dâhil olduğu halde insanlara hayır öğreten bütün mu'allimlere Allah Teâlâ Hazreleri ve bütün
216
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
melekleri, yer ve gök ehli, hatta yuvalarındaki karıncalar, denizlerdeki balıklar dua ederler. Bu, ne ulvi ve ne şahane bir manzara. Âlim yatağında yatar, uyur veya kitaplarını mütâlâa ile meşgul olur da, bütün mahlûkat, melekler hatta Cenâb-ı Hakk'm bizzat kendisi ona duâ ederler. Acaba, bu saltanat kime nasip olmuştur. İlim denince, sayısını bile bilemediğimiz birçok şubeleri vardır. Kimi gökte uçar ve kimi de su altında ve üstünde yüzer. Oturduğu yerde, hır yerden haber alır. Ve her yere haber salar. Daha akla gelmedik nice âlimler vardır. Bunların beşeriyete hizmeti
çoktur.
Fakat, bunlar matlûb olan, bilgi ve gayeden uzak, bir takım teferruattır. Lâkin, bunların hepsi bir ağızdan beşeriyeti Allah'a yöneltene dua etmektedir. Kulaklarını Hakk'a karşı tıkamış bedbaht, gökte uçsa ne olur? Denizlerin dibinde dolaşsa, ne olur? Maksad ve gaye, Allah'a ulaşmaktır, vuslattır. O da, evvelâ imân ve İslâm ile başlar.
Allah'ı tanımayan ve İslâm'a arka çeviren zavallılar, firavunlar gibi dünyâya hâkim olsalar ne olacak? Mülk, Allah Teâlâ'nındır. Bütün saltanatını bırakıp, o toprağın altına gömülmeğe mahkûm değil mi? İsterse, mezarın altından olsun. îmanın yoksa, vay haline. İman, lâF ile değil, ancak amelle belli olur. İman eden, iman ve İslâm yolunda yürür. Bu yolu bırakanın sözüne iltifat olunmaz. Hem kiliseye git ve kilise amaline hizmet et, hem de müs-lümanlık tasla. Böyle maskaralık olmaz. Müslüman, müs-lümanlık yolunda çalışır. Dâima küfrün karşısında aslan gibi dinini korur. Bunun için de, ilm-i dine ihtiyaç vardır. Eğer, sen müslümanhğa hizmet etmek istiyorsan, dinini öğren ve öğret, vesselam. Öyle olunca seni, toprak bile yemez. Mevlâ, cümlemizi dinini öğrenip sonra da öğreten kullarmdan eylesin. Âmin.
Lü ^ Jl L
217
«İlmin fazileti, bana, ibâdetin faziletinden daha sevgilidir. Ve sizin dininizin hayırlısı verâ sahipleridir.»
Fazl, kelimesi; lügatta hüner, ziyadelik, artıklık gibi ma'naları ifâde etmektedir. Yani; ilmin fazlası, ona fazla çalışmak, çok şeyleri öğrenmek demektir ki, ilmin fazlası, ziyâdesi, bana, ibâdetin ziyâdeliğinden daha sevgilidir.
Yani; fazla ibâdet e*- ıektense, fazla ilme sahip olmak, bana daha ziyade sevgilidir. Çünkü, fazla ibadetteki sevap, o zatın şahsına münhasırdır. Sevabı artar. Belki, bir velî olur. Lâkin, ilim müte'addîdir. Dünyâyı dolaşır. Faydası şahsına münhasır olmakla beraber, âmmeye de şâmildir. İlim, güneş gibidir. Güneşin faydası nasıl âmmeye ise, ilmin faydası da yine âmmeyedir. Elbette, şahsa münhasır fayda ile âmmeye ta'allûk eden fayda bir olmaz. Geceleri sabahlara kadar hiç uyumadan, gündüzleri de hiç bozmadan aralıksız ibâdet etseniz, ancak kendiniz faydalanırsınız. Fakat, ilim hiç öyle değildir.
Meselâ; gece sabaha kadar birşeyler okusanız, sabahleyin de onları kaleme alıp, bir eser meydana getirseniz ve bunu dünyânın her tarafına göndermek imkânına sahip olsanız, bunu dkuyup da, imana ve İslâm'a gelenler veya yaptıkları çirkin şeyleri terkedenlerin sevabı, hep sizlerin defterine eksiksiz olarak yazılır. Ma'lum ya, insan dünyâya gözlerini yumduğu an, bütün hayırları kesilir ve ancak ondan şu üç eser baki kalır.
Birisi: Sadaka-i câriyedir. Yani; arkası kesilmeyen sadakalar. Vakıflar, medreseler, mescidler, köprüler, vesâir buna benzer hayırlar. Bunların devamı müddetince sahibinin defterine sevaplar yazılır. Meselâ: İskender Paşa, dünyâdan göçeli aşağı yukarı 500 sene oluyor.. Camiinde
218
CENNET YOLLARI
namaz kılanların, vaizlerin, hafızların, bütün sevapları bu zatın defterine hiç eksiksiz sevap olarak yazılır. Ma'amâ-fîh, buralarda ibâdet edenlerin sevabından bir şey de eksilmez.
Herkesin sevabı, yine kendi defterine yazılır.
Meselâ; Bu camide 500 kişi varsa, 500 kişinin sevabı da İskender Paşa'nm defterine yazılır. Ma'azallah, günah kapılarını açanlara. Oralarda işlenen günahların hepsi, o kapıyı açan kimsenin defterine yazılır.
Cenâb-ı Hakk, cün 'emize hayır kapılarını, açmayı nasıp etsin de, şer kapılarını açmaktan muhafaza buyursun. Âmin.
İkincisi: Kendisinden faydalanılan ilim bırakmaktır.
Üçüncüsü de: Kendi isminin hayırla anılmasına vesile olan hayırlı bir evlâd. İşte bunların sevapları dâima defterlerine yazılır durur.
Hak Sübhânehü ve Teâlâ cümlemizi ilmiyle âmil olan ve beşeriyete faydası dokunan kâmillerden eylesin. Âmin.
«Âlimin, âlim olmayan kişiler üzerine ziyâdeliği ve üstünlüğü nebinin ümmeti üzerine olan üstünlüğü gibidir.»
Enes radıyallahü anh'm rivayet ettiği bu hadis-i şerifte; âlimin üstünlüğü ne güzel bir şekilde belirtilmektedir. Peygamberler, ümmetinin nasıl baş tacı olmuşlar ve bırakmış oldukları eserlerle, nasıl kendilerini tanıtmışlardır. Bugün bile, kütüphanelerimizi dolduran sayısız eserler hep muhterem âlimlerimizin, himmetleri ve' gayretleriyle olmuştur. Allah Teâlâ, onlardan razı olsun. Bizleri onların seviyesine ulaştırsın. Hangi bir meslek, hangi bir meziyet vardır ki, insanı Peygamberler seviyesine kadar ulaştırsın. İşte, din bilgisi, seni böyle yüksek makamlara
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
219
ulaştıracak olduğunda, sen her halde ve evvel emirde dinini iyi bir şekilde öğren. Sonra öğretmeğe çalış. Bu arada, Peygamberlere de uy. Onlar, nasıl meccânen (bedava) ta'-¦lîm buyurduysalar, sen de meccânen öğret. Rızkını Alluh'-dan bekle. Başkasından değil.
Rızkın için, dinini sakın âlet etine. Bak Abdulhâlık Gücdüvanî, imam ve müezzin olmamıza bile razı olmuyor. Zannedersem bunlar birer menfa'ul kapısı haline gelini:,;. Namaz kılmasını bilen herkes, namazı kildırabilir. Vakliy-le, hocaların bolluğu varmış. Cemâ'at toplanınca herkes ben kıldırayım davasına düşmüş. Nihayet resmî imamlar tayin olunup, bu isteklerin önüne geçilmiş. Yoksa, bu hizmet peygamberlerin yolu, imamlarımızın yoludur. Bizim onlar gibi fîsebîlillâh yapmamız lâzım gelirken, bak bugün ne hâle geldik. Daha kimbilir neler olacak?
Bugünkü tahsillerin, gayesi, netice itibariyle birer maaş alabilmek ve dolayısıyle rahat geçime kavuşturacak bir meslek sahibi olmak, söz dinlemekten daha ziyade, söz dinletmek sevdasına kapılmaktır. Me'mur olmaktan ise, âmir olmak ve bunun için sözü geçer kimselerin yardımını temin etmek ve hatta birkaç yerden maaş almak ve saçı bitmedik yetimlerin mallarına göz dikmekten âdeta zevk alıp, sonra da çalım satmak, sanki bir hüner, sanki bir hizmet yapıyormuş gibi tavırlar takınmak hiçbir ehl-i ilme yakışmayan çirkin şeylerdir^ Hak Sübhanehu ve Teâlâ cümlemizi korusun. Sevdiği ve râzi olduğu bahtiyar kullarının arasına kabul buyursun. Âmin.
^JL 'Jk /jJl İJÜI
«Âlimin âbid üzerine üstünlüğü, ay'ın lcyle-i bedir'-deki haliyle sair yıldızlara karşı olan üstünlüğü gibidir.»
220
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
221
Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem her fırsatta ilmin kadr ve kıymetini bizlere duyurabilmek için çalışmış ve çeşitli numuneler vermişler. Bazen, kendisinin, ümmeti üzerine olan üstünlüğüne benzetmiş, bazen de ayın tam yuvarlanıp, ziyasının arttığı devirde, diğer yıldızlar ne kadar sönük kalıyorsa, âlimleri de leyle-i bedir'de etrafa nurunu saçan aya, âbidleri ise, sönük kalan belirsiz yıldızlara benzetmiştir.
Öyle ise, ey muhterem kardeş! Sen de ay gibi ol. Işığınla etrafını nura garket. Sen bu arada, bol bol sevaplar alır, saadet ve selâmete nail olursun.
Sakın câhil kalma. Cahillik bir zulmet"ve bir çıkmaz. Hem de karanlık bir yoldur. Cahillik kimseye yakışmadığı gibi, müslümana hiç yakışmaz. Bak, sırası gelmişken sana ilmin ne demek olduğunu bilfiil anlatayım, göstereyim. Bizim yüksek tahsil mekteplerimiz, liselerimiz üniversitelerimiz, fakültelerimiz, akademilerimiz var. Var ama ne fayda bütün kavga ve kıyametler onlardan kopmakta. Birbirlerini döverler, öldürürler. Hatta hocalarına kafa tutarlar. Mekteplerde boykot yaparlar. Haftalarca, hatta aylarca mekteplerini açtırmazlar. Bunu da isteriz, şunu da isteriz diye kafa tutarlar. Mekteplerin içini adetâ silâh deposu yaparlar. Devleti, milleti, orduyu meşgul ederler. Hatta sözde kendilerini müdâfaa diye askerlerimizi ve polislerimizi de şehit ederler. İşte bugün hepimizin gözleri önünde ceryân eden çok esef verici hâdiselernı zuhuruna sebeb ve âmil, işte bugünün yüksek tahsil gençleri, bilmeyiz ki, orası mektep midir? Yoksa bir anarşist yuvası mı? İstediğiniz kadar silâh ve cephane mevcûd. İcabında birbirlerine ve icabında polis ve askerlerimize ateş açabilecek güçte ve durumda. Bu nasıl mektep?
Bak beri tarafa İslâm mektepleri var. Onlar da İslâm Üniversitesi. Tek bir çıtırtı bile yok. Herkes dersine çalı-
şır. Ne birbirlerine karşı ve ne de dışarıya karşı hiçbir vukuat görülmemiş ve duyulmamıştır. İşte, İslâm'ın nûrıı böyledir. Dâima memleketin refahını, milletinin de selâmet ve saadetini ister. O'nun için partilerle alâkası yoktur. Zaten bu particilik müslümanhğa yakışan bir şey değildir. Müslümanlık bizden dâima vahşet ve birlik ister. Fırsat buldukça, bunu aşılamağa ve anlatmağa çalışır. Mü'-min ve müslümanlar bütün dünyâda bir vücud ve bir bina gibidirler. Ayrı ayrı bulunup kendi başlarına buyruk olmamaya çalışırlar. Bun1 ir, hakikî mü'min ve müslim değildir. Sırf menfaatleri iktizası hareket ederler. Yoksa müslümanlıkta bölücülük, ayrıhk-gayrılık yoktur. Hepimizin, gayesi, bir Allah'tır, bir Allah.
Allah Teâlâ bizleri bu yoldan ayırmasın. Âmin.
J»juiı ı>>4?*
«Âlimin âljid üzerine 70 derece üstünlüğü vardır. Hor derecenin arası, sür'atli koşan bir atın 100 sene koşmasiy-lc alınabilen mesafe kadardır. Muhakkak, şeytân insanları bir takım bid'atlere sevkeder. Bunu âlim görüp, halkı o bid'atlerden metıeder. Halbuki, âbid, ibadetiyle meşgul. O, bid'atlere hem teveccüh etmez ve hem de onları bilmez.» Bu hadis-i şerifte de, Peygamberimiz, ümmetine ilmin, fezâilini bildirmek üzere ne güzel buyurmuşlar, Âlim ile âbid arasındaki 70 derece, 100 X 70 = 7000 senelik yolu, ölçmek bile mümkün değildir.
222
CENNET YOLLARI
Dünyânın bir ucundan diğer ucuna gitmek, bugün bile sür'atli ve rahvan atla, bir sene bile sürmez. Bunu 100 seneye zam edince, böyle 100 dünyâ 70 ile darp edince 7000 misli bir mesafe hâsıl olur ki, biz bugün bunu takdirden bile aciziz. Daha doğrusu âlim ile âbid arasuıdaki fark, ölçülemez bir mesafedir.
Binâenaleyh, sen hem ibâdetine devam eyle, hem de dinini, şeriatını, kitabını iyi oku. Ve onu bil. Sakın cahil sofulardan olma. Sonrn şeytân seni yener. Perişan eder. ilem dünyân, hem de âhiretin elinden gider de farkında bile olamazsın. Onun için, her fırsattan istifâde ederek ilme çalış. Diğer ilimler lâzım değil mi? diyeceksin ama, din bilinmeyince, Allah Peygamber, kitap, âhiret, hesap, mîzıın cennet ve cehennem bilinmedikçe ve bunlara iman edilmedikçe diğer bilgiler beşeriyete zarardan başka birşey getirmez. İnsanın «Keşke bugünkü fenler, teknikler, icad-lar olmasaydı da, yalnız beşeriyet bir rahat, bir huzur içerisinde yaşayabilseydi.» diyeceği geliyor. Halbuki ilk insan devrinden bugüne kadar gelen devirde insanlar bir huzur, bir rahat içerisinde yaşayamamışlar, zavallılar kendilerini koruyabilmek için dünyânın taşını, toprağını yığmak suretiyle, halen görmekte olduğumuz kaleleri yapmışlar ve içerisine sığınmak mecburiyetini duymuşlar. Sonraları toplar icad olunmuş ve bu kalelerin kıymetleri kalmamış. Şimdi de uçaklarla, bombalarla, atomlarla birbirlerini tehdid ederek galipler beşeriyeti köle halinde kullanmaktan kaçınmamaktadır. Allah Teâlâ cümlemizin muini olsun. Onun için sen ilimle meşgul ol, ehl-i irfan zümresine dâhil ol, dünyâ cennetine gir, rahatına bak. Dünyâ ilim ve ehl-i irfan için cennettir. Câhiller için de bir belâ, bir mihnet ve sonra da bir cehennemdir. Artık hangisini istersen onu tercih et, vesselam.
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
ij jLx;. i-iı _jîöî ^üJü 'jûj lıür,
223
-IU ^LU^^
«Âlim ile âbid ba'solunduğu vakit, âbide, cennete gir! Âlime ise, sen dur ve insanlardan güzel yetiştirdiklerine ve terbiye ettiklerine şefaat eyle, denir.»
Âlim ile âbidin arasındaki fark ne kadar büyük! Âbid cennete girer ve yaşamasına devam ederken âlim kimse, cennete girmesi mümkün olmayan bir sürü talebesini ve dostlarını kurtarmağa çalışır. İnsanın kendini kurtarması başka, kendinden başkalarını kurtarmağa çalışması daha başka. Biz başkalarından şefaat beklerken, şefaatçi olmak ne mutlu bir devlettir. Allah Teâlâ Hazretleri afv buyursun da, hem kendisinin hem de başkalarının cennete girmesine sebeb olmak ne büyük devlettir. İmdi sen bu ilmi bırak da, insanların felâketine sebep olacak şeylerle meşgul ol. Elbette bu akıllıca bir iş değildir. Onun için sen bu fakir kardeşinin sözünü, nasihatini dinle de, Kur'ân ilmine çalış. Lâkin kötü âlimlerden olmamak şartiyle. Okuduğun ve öğrendiğinle amel et. Cenâb-ı Hakk yardım etsin ve bizi cennetlik kullarından eylesin, âmin.
1- j üî; v| ;
jüi % 'fSif jir u
«Allah Teâlâ kıyamet günü kürsüsünden kullarına hüküm vermek için tecellî buyurduğu vakit, ulemâya der ki:
224
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
225
Benim ilmi ve hilmi sizlere vermekten muradım, ancak sizlerden vâki olan günahları, hataları, kusurları mağfiret içindir. Günahlar ne olursa olsun, ona ehemmiyet: vermem ve bağışlarım.»
Ebû Nu'aym'in talebesinden Sa'lebe bin Hakem'in bildirdikleri şu hadis-i şerif ve bundan evvelki hadis-i şerif- -ler ile, ilmin ehemmiyetini belirtmek üzere zikr olunan ' diğer hadis-i şeriflerden anlaşıldığına güre, ilim, haddi bâtında nimetlerin en güzeli, en büyüğü ve en kıyınetlisidir. İlmin çeşitleri sayılmayacak kadar çoktur. Hepsi lâzımdır. Hiçbirisi ihmâl edilemez. Fakat bunların içinde bazen be-şeriyyete zararlı olanları da vardır. Meselâ; atomların -Japonya'da olduğu gibi - bütün canlıları aynı anda öldürmesi, böyle ilim olmasa daha iyi. İlim diye dünyâda beşeriyete faydalı, âhirette de sahibini cennet-i âliyeye ,sökan ilme denir. O ilim Kur'ân ilmidir. Bu ilim olmadıkça, ne ferd, ne de cemiyet rahat edebilir. Çünkü; Kur'ân hem dünyâ, hem de âhiret ilimlerini cami' bir Kitâb-ı Mukaddes'tir. O'nu okuyan, bahtiyar kişidir. Her müslümanm O'nu okumasını ve emirlerini tutmağa çalışmasını can ü gönülden istemek va-, zîfemizdir. y
İşte Cenâb-ı Vâcibülvücûd Hazretleri kıyamet günün-j de kullarının hakkında hüküm ve kazasını icra edeceği aıv buyurur ki:
«Ey kullarım! Benim size ilmi ve hilmi vermekliğim- "J den muradım, sizlerde vâki olacak her ne gibi günahlarınız " olursa olsun, onlara ehemmiyet ve kıymet vermeyerek mağfiret edip, bağışlamam içindir. Bu da kâfi gelmeyerek, bir de şefaat hakkı verilmiştir. Ümmeti Muhammed'in ulemâsı burada durun, istediklerinize şefaat edin. Dünyada iken okumanıza, ilim tahsilinize yardımcı olanları, geçi-
minizle alâkadar olup, ihtiyaçlarınızı gideriveren kimseleri bulup, şefaat ediniz. Şefaatiniz makbûl-i ilâhidir.»
Bu ne devlet ve ne saadettir. Aziz ve muhterem kardeşim! Bu güzel nimeti bırakıp, dünyânın fânî ilim ve saltanatlarına aldanmadan hem Hakk'ın sevgisi ve rızasını kazan, hem de diğer mü6İüman kardeşlerini cehennemden kurtarıp, cennete girdir. Buna sebep sizler olacağınız için, sevaplarınızın da kat kat artacağından hiç şüpheniz olma-
sın.
11
Hz. Peygamber (s.a.v.)'in dilinden öğrencilere müjdeler
«Kişinin kendisini hidayete «evkeden ve onu helakten koruyan ilimden daha kârlı, hiçbir kazancı yoktur. Kişinin aklı doğru olmadıkça dini de doğru olmaz.»
İnsanların dünyâ âleminde rahat etmeleri, güzel ve tatlı bir ömür sürüp, sonra selametle âhirete göçmeleri ne büyük bir nimettir. İşte, bu nimete mazhar olmanın en güzel yolu, seni hidayete ulaştıran, dünyâ ve âhiret tehlikelerinden koruyan ilimdir.
Görüyoruz ki, bugün ilmin birçok şubeleri var. Hepsi de insanı dünyâ saadetine nail edecek zanniyle okunur, birer meslek sahibi olunur. Fakat bakarsınız ki, istediğimiz hiç de olmamıştır. Ne göz doyar, ne de karın. Herkes bir hırsın peşinden koşar. Çektiği ızdırabm haddi hesabı yoktur. Bir de bakarsınız günün birinde bir inkılâp. Her şey
F. 15
226
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
227
suya düşmüş. Derin bir düşünce. Sonra mahkemeler, has-tahaneler, belki sehpalar da. İşte senin istediğin ilmin bugünkü neticesi. Hayat boyunca her gün birbirini artıran çirkinlikler. İnsan, bu ömre acımasın da, neye acısın?
Sen şimdi gel bir ilme çalış ki, bu hayat boyunca sana ızdırap ve gam değil, belki her anında saadet üstüne saadet, selâmet üstüne selâmet, feyiz üzerine feyiz... Âdeta cennet üstüne cennet. Çünkü; ilm ü irfan cennet bahçelerinin tâ kendisidir. Nerede gam, nerede keder, Cennette olan nasıl her gamdan azade her güzelliğe ve her muradına nail ise. Hm ü irfan sahibi de uöyledir, her an terakki içerisindedir. Terakkinin de sonu yok.
Müslümanm dininde müstakim olması, aklının istikâmetine bağlıdır. Aklın doğruluğu ve dürüstlüğü onun günahlardan kaçması ve korunmasına vabestedir. Bir akıl sâ- 1 hibi ki, günahlardan korkmaz ve kaçmaz, onun dininde is- I tikamet sahibi olması mümkün değildir. Akim ölçüsü onun i günahlardan kaçmasiyle anlaşılır. *
«Bir kişi ilim talep için evinden çıkarsa, muhakkak Allah Teâlâ onun cennete, yolunu kolaylaştırır.»
Cenneti kazanmak kolay bir şey değildir. Yapılan amellerin bid'atlerden uzak, kitap ve sünnete uygun olması şarttır. Bu ise, ancak ilimle elde edilebilir. İlim olmazsa, zamanımızdaki birçok bid'atler, günah oldukları bes belli olduğu halde, dini bilmeyen kişilerin hoşlarına gitmiş ve dolayısıyle revaç bulmuş, mevlidhanları ve bazı mukabeleleri de bu araya sokabilirsiniz. Hattâ, ders vereceğiz ve irşad edeceğiz diye, cami cami dolaşan vaizleri de bu me-yânda zikretmek mümkündür.
Yalnız, ilmi isterken ihlâsı bırakmayınız. Dünyâyı kut'iyyen kast etmeyiniz. Rezzâk Allah'tır. O'nun verdiği rızka kanaat edip büyüklerin arasında yer almaya bakınız. Bugünün haris insanlarına ayak uydurmağa değil. Belki müslümanlığın ilk fütuhat devirlerinin müslümanlarına ayak uydurunuz ki, cennet yollan sizlere ayan olsun. Kolay olsun. Rahatça cennete girmeğe muvaffak olasınız.
Her zaman ve herkesin bilmesi lâzım olan ilk şey, ilk vazife, evvel emirde dinini, imanını güzelce öğrenmektir. Ona sahip ol. Eğer saadet ve selâmet istiyorsan, cennetin göbeğinde Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem'e arkadaş olmak istiyorsan, ilme çalış, öğren, öğret. Dininden bir zerreyi bile feda etmeyi düşünme. Şehid ol, ama dindar ol. Canın giderse gitsin. Lâkin dinin gitmesin. Dinsiz, can olmaz. O yaramaz, şerli, zararlı bir candır. Cenâb-ı Hakk, cümlemizi zararlı değil, hayırlı ve dertlere derman olan kullarından eylesin. Âmin...
c>
«si j
'*) «üt yi- «il ^ JUj jiL |j£l 'Jaj '*i -tül yi.
Cenâb-ı Vacibül-vücûd Hazretlerinin kullarına lûtfu-nun hududu yoktur. Yani, nihayetsiz lûtufları vardır. Her lûtfunun altında binlerce de gizli lûtufları vardır. İşte o lûtuflanndan bir tanesi de şu hadis-i şeriftir ki, kullarını ilme teşvik etmektedir. Hepimiz, her an birçok kusur ve kabahatlar içindeyiz. Bunların af ve mağfireti şüphesiz yine hepimiz için matluptur. Öyleyse, yine hepimize düşen ilk vazife Kur'ân-ı Aşimüşşân'dan hiç olmazsa, en ufak bir-şeyi öğrenmek gerektir. Meselâ; ilim için ilk evvel oku-
228
CENNET YOLLARI
mamız lâzım gelen elif-be dediğimiz kitaptır. Onu okuyup öğrenmek lâzımdır. Bu da 29 harften ibarettir. Bunlardan bir tanesini öğrenmek, ilme bir adım atmak demek olduğundan bunun sahibinin mağfiretine vesile olacağını bizlere duyurmuş ve bize mutlaka ilme çalışmayı öğretmiştir. Bugün de, yarın da; dünyâda da, âhirette de bütün nimetler ve bahusus din ve imanın bakası ilme muhtaçtır. İlmin olmayınca ne dünyâda ne de âhirette rahat ve huzur bulmak mümkün değildir. Bugün mevcudat ve hayvanat tabii olarak Hâlik-i Zülcelâli zikrederken, en şerefli mah-lûkât olan insan Allah'ı tanımasın. Aman yâ Rab! Ne kadar korkunç ve iğrenç bir hâdise. İlimden murâd Kur'ân ilmidir, fıkıhtır, ilm-i hadistir. Namaz, oruç, zekât, Kelime-i Şehâdet hep ilme bağlıdır. Zaten Şehâdet kelimesi olan «Lâ ilahe illallah Muhammedü'r-resûlullah» başlı başına bir ilme muhtaçtır ki, bu da Kur'ân-ı Azimüşşân'ın hüla-sasıdır. Kur'ân ilminden haberi olmayan kimsenin imanı taklididir. Anamızdan, babamızdan veya hocalarımızdan duyarak biz de söylüyoruz. Bu bize yeter demek, cahilliktir. Zaten cahillikten kurtulmak başlıca vazifemizdir. Onun için herhalde Kur'ân ilmine çalışmak en mühim bir ihtiyacımızdır, vesselam.
Allah için O'nun sevdiği kullarından birini dost edinmek insanın mağfiret-i ilâhiyeye mazhar olmasına sebeptir. Bu bize gösteriyor ki, insanlar birbirlerine dâima muhtaçtırlar ve birbirleriyle rahatça ve güzelce geçinebilmesi, şüphesiz birbirlerini Allah için sevmeğe bağlıdır. Bu sevgi oldukça, birlik ve beraberlik içinde güzelce yaşarlar. Öyle ise Allah için dost, ol ve bu dostluğu sakın bozma. Kimsede kusur arama, kendi kusurunu düzeltmeğe bak, Eğer kendi kusurunu göremiyorsan veya düzeltemiyorsan o zaman başkasına da söz söylemeğe hakkın olmadığını anla. Zaten kişi sevdiğinde kat'iyyen kusur göremez. Hatta ona
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
229
toz bile kondurmaz, değil mi? Öyle ise sen, hem sevdiğinde, hem de bütün müslüman kardeşlerinde kusur arama, vesselam.
Yine abdest alarak, temizce yatmak mağfiret-i ilâhiyeye mazhar olmaya sebeptir. Bunu unutma, dâima ab-destli gez. Şayet su bulunmazsa, teyemmüm eyle, abdest mü'minin silahıdır. Ona düşman kolayca yaklaşmaz. En büyük düşmanımız şeytandır. Allah Teâlâ cümlemizi onun şerrinden muhafaza eylesin. Onun için her zaman abdestli ' lmağa çalış. Bahusus yatarken insan kendisinden geçer. Herhalde kendisini muhafaza edecek bir muhafıza ihtiyacı vardır. O yüzden abdestli ve okuyarak, bir de nafile namaz kılarak yatmak çok sevaptır. Hele yüz kere İhlas Sûresini okuyup Seyyidül-istiğfar denilen istiğfarı, elinden geldiği kadar da bildiği zikirleri yaparak uyumak ne kadar güzeldir. Bu bizlere güzel bir nasihat ve güzel bir derstir. Çünkü uyku ölümün bir kardeşidir. Şayet uyanamazsak, öldük demektir. Böyle bir tehlike karşısında hazır, abdestli, namazlı ve tevbekâr olarak ölmek veya uyumak pek büyük bir bahtiyarlıktır. Onun için abdestli olarak yatmayı kendimize vazife edinmemiz lâzımdır, vesselam.
Dördüncü irşâdlarmda da kişinin kardeşinin yüzüne sevgi ile bakmasının mağfireti ilâhiyeye mazhariyetine ve-siyle olacağı bildirilmektedir. Ne kadar dikkate şayandır ki, müslümanlar bilâfark kardeştirler. İkincisi onun yüzünden Cenâb-ı Hakk'm cemâli müşahede olunur. Dikkatle bakarsak yüzde neler neler var: Göz, kulak, ağız, burun, bir de kafatasının içinde beyin denilen servet hazinesi ki, baha biçilmez bir kaynaktır. Yüz denilince, bunların hepsini hâvi bir baş hatıra gelmektedir. İnsanın bütün hünerleri bu baş sayesindedir. Gözü olmazsa bir şey yapamaz. Kulağı olmazsa, bir içe yaramaz. Ağzı, yüzü olmazsa, ya-
230
CENNET YOLLARI
sayamaz. Hele kafası olmazsa, aklı olmazsa, soluğu tımarhanede alır. İşte bu kadar geniş bir varlığı cami olan yüze bakıldığı zaman, insan hayretlere düşüp, acaba bu tabloyu kim yaptı demez mi?
İşte o zaman insan kendisini yaratan Allah Azze ve Celle'ye dönerek şu harika, kimsenin olamaz, bunu ancak bu varlıkların sahibi Allah yapar diyerek Allah'ı bulacak ve tabiatiyle O'na teslim olacaktır. Zaten insan, doğuştan İslâm üzere doğar, sonrası, bulunduğu ve mensup olduğu ailenin durumuna bağLJır. Müslüman aile onu müslüman-l'ığa sevk eder. Hıristiyan aile kendi dinlerine çevirir. Dinsizler ise, o nuru büsbütün söndürürler. «Mü'min, mü'mi-nin aynasıdır.» sırrı o zaman tecelli eder. Öyle ise sen mü'min kardeşine şefkat, muhabbet ve şevkle bak. Bak da ibret al. Sâni-i Hakiki'yi gör. Ve O'na teslim ol, mutlu ol, emirlerini dinle, yasak ettiği şeylerden kaç, kendi aklına uyma ve yoldan çıkanlardan ders al, çünkü bir göz ki, baktığından ders almaz o göz sahibinin dostu değil, belki düşmanıdır. Kulak da öyle. Onun için sen kardeşine iyi bak, ondan ibret ve nasihatler al, elele tutuşup kardeşçe yaşamağa bak, kendini beğenip cemiyeti parçalamağa kalkma. Bir su ne kadar çok ve bol olursa olsun ne kadar kollara ay-rılırsa, kuvveti de o nisbette azalır. Nihayet işe yarama?; hale gelir. Bunu sen pekâlâ bilirsin. Fakat ne nefis, ne de şeytandan yakamızı kurtaramadığımızdan kendimizi beğe-ne beğene, göz göre göre helake sürükleriz, vesselam.
İmdi sen, eğer dinini, Allah'ını, kitabım seviyorsan, ey muhterem, bu benliği bırak. Mü'minleri kardeş bil, hiç birisini muaheze etmeye kalkma. Bugünün yarım da var, bunu da unutma. Kardeşini dâima tatlı dil ve güler yüzle karşıla ve onunla mücadele bile etme. Çünkü mü'minler kardeştir, diyen Allah değil mi? Daha ne istiyorsun? Senin
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
231
uşağın mı olsun? Allah, Allah! Bu kadar benlik niye? Hele bugün ne kadar acıdır, ne kadar acı. İşte büyük sular toplanınca barajlar yapılır, elektrikler istihsal olunur, tarlalar sulanır, bu suyu parçalarsak ne elektrik olur ve ne de tarlalar sulanır, vesselam. Sonra kardeşine iyi bak ve kendini de iyi düşün. Bak, Allah Teâlâ bizi topraktan yanılmıştır. İşte bütün yediklerimiz, bu toprağın mahsûlleri değil mi? Şimdi o yediklerimiz, vücud makinesinde kana çevrilir. Meni dediğimiz tohum ondan hasıl olmaz mı? Senin çocuğun da, sen de, ben de, işte hep o topraktan hâsıl olmaktayız. Bu büyük kudret ve kuvvetin sahibi Allah'-dır. O yüz, o göz, o kafa, o kulak ve bütün azalar işte o topraktan süzülmüş, insan olmuşuz. Bunu inkara kimsenin gücü yetmez.. Öyle ise sen de kardeşine hor bakma. Onu yaratana bak, vesselam.
Beşinci ders; her işe başlarken Bismillahirrahmanir-rahîm demeyi sakın unutma. Çünkü Beslemesiz başlanan her iş akim ve yarım kalır. Kendisinden istifade edilemez. Bu hususta çok geniş tafsilât vardır. Bir kere Besmele 19 harftir. Cehennem zebanilerinden emin olunur. Besmele-i Şerife'yi çok okuyanlar hem nimetlere gark olurlar, hem de görünür görünmez âfetlerden emin olurlar. Bir de, sara hastalığına tutulanlara, hastalıkları esnasında 786 (ye-cliyü/soksenaltı) defa okunursa biiznillahi Teâlâ şifa hasıl olacağı mücerrebdir demişler. Binâenaleyh her işin başında, Besmele-i Şerifeyi okumayı diline vird edin, hem zikrullah sevabı alırsın, hem de Peygamberimizin emrine uymuş olursun. Bu suretle sayısız nimetlere nail olursun. Sonra Besmele-i şerif, Kur'ân-ı Kerim'in hûlâsasıdır. Yani; Besmele-i şerif Kur'ân'ın mânalarını ve gayesini içinde toplamıştır. Besmele-i şerifenin (B) si bile kâfidir. Yani; kul, kendini kul; yaradam da Allah olarak bilir ve ona havale eder ve her şeyi ondan ister. Tam kul, tam abd,
232
CENNET YOLLARI
artık ona sakın hor gözle bakma, gariptir, fakirdir, biçâredir, yeri-yurdu yoktur. Fakat nûr gibi bir gönlü var. Bir de varlıkların sahibi olan Allah'ı var. O, O'nunladır. O'na ilişen mahv olur. Perişan olur. Sakın onların kalblerini kırma. Dünyalığına mağrur olup, onları hor görüp azarlama. Sonra pişman olsan da para etmez. Yesselâm.
Çç
İLIM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
233
Uli
• «iler kim haktan batılı, hidayetten dalaleti ayırmak, batıl ve dalaleti red etmek için ilimden bir bahs öğrenmek niyeti ile evinden çıkarsa, bir âbidin kırk yıllık ibâdeti gibi ecir alır.»
Büyüklerimiz mesele-yi diniyyeyi öğrenmek için çok gezmişler, dolaşmışlar. Meşhur olan İmam Buharî'nin ilim öğrenmek için tam 16 sene Arabistan'ı vesâir bölgeleri dolaştığı malûmdur. Eğer bu mücahid ve muhterem zât olmasaydı kimbilir halimiz nice olurdu? Binâenaleyh bugün dahi hak ile batılın karşılığı şu anda bu çalışmaları yapmağa adetâ mecburuz. Zira bugün bâtıl âdeta hak olarak tanıtılmaktadır. İşte ilme muhtaç oluşumuz nasıl meydandadır. Eğer ilim sahipleri olmazsa hepimiz bu batıla uyar gideriz. Batıl nedir? Hak nedir? Bunu bilmek, hepimizin başlıca borcudur. Bu da mutlaka dini iyi öğrenmek için çok okumağa ve okuduğumuzu da iyice anlamağa mecburuz. Okumak ayrıdır. İdrâk ve fehm de ayrıdır. Bu fehim ve idrâk ancak Allah Teâlâ'nm vereceği nûr ile anlaşılır. Zaten o nûr olmadan ne anlaşılıyor ki? Onun için dua kitaplarında sallallahü aleyhi ve sellem'in o nuru Cenâb-ı Hakk'dan nasıl istediği ma'lûmdur.
Dünyâ işleri bile o nura ve ışığa muhtaçtır. Işık ve ay-
dınhk olmayınca, nasıl, olduğumuz yerde kalıyoruz. Onun için behemehal âhiret ışığına ve manevi ışığa böylece muhtaç olduğumuz kendiliğinden anlaşılmaktadır. Bunu inkâr etmek ve bu nuru arayıp bulmamak afv edilmez büyük bir hatadır. Bir hikâye var. Büyük bir suyun aktığı yerde bulunan ecnebi bir zat orada bulunan halka hitaben: «Su buradan akar, siz de bakarsınız ha!» demiş. Tabiî halk bunu anlamamış. Suyun aktığına bakmak zannetmişler. Halbuki onun muradı suyun aktığına bakıp, seyirci kalanlar. Ancak (Bakar) kelimesinin mânası olan öküzdür demek istemiştir ki bize ne güzel bir derstir.
Bu dünyâya gelip âhiretin mânevi nurlarını almadan gidenler, o suya bakanlar gibidirler. O su yalnız içmek için değil, belki ondan her türlü nimetlerin elde edileceğine işaret edilmiş, barajlar, elektrik, tarla sulamalarında kullanmak ve kuraklarda tarlaların su ihtiyacını karşılamak şehir halkına içme sularını vermek hep bu su sayesinde ve bu suyun toplanması ve biriktirilmesiyle mümkündür. Toplanmayan ve birleşmeyen sular nasıl zayi olursa, ayrı ayrı fikirlere hizmet edenler de bundan derslerini alabilirler, vesselam.
«Allahım, bizi Ilakk'ı Hak olarak bilip ittiba eden; batılı batıl olarak bilip ictinab eden kullarından eyle» duasına ne kadar muhtaç olduğumuz meydandadır. Hakk'ı görmek kâfi değildir. Asıl hüner, o Hakk olan şeye ittibâ-dır. Uymaktır. Ona uymadıktan sonra Hakk'ı bilmişsin ne fayda. Her şeyde bir maksad ve gaye vardır. Buradaki gaye hakka uymayı temindir. O olmadıkça boşa atılan silahlar gibidir. Veya tersine gidilen yol gibidir. Meselâ; İzmir'e gidecek bir adamın Karadenizden Trabzon'a giden bir gemiye binmesi, veya Samsun'a gidecek bir adamın İzmir'e giden bir vapura binmesi gibi. Binâenaleyh Hakk'ı hak olarak görmek ve hem de O'nun izinden yürümek lazım
234
CENNET YOLLARI
olduğu gibi, batılı da batıl olarak görmek kâfi değildir. Belki batıldan tam mânasıyle ictinab edip, uzak kalmak ve batıla hiçbir suretle uymamak ve onu tasvib etmemek gerekir. Halbuki görüyoruz ki, bugünün insanı henüz Hakk'ı görmüş değildir. Çünkü onu görecek ne ilmi, ne de nuru var. Karanlıkta kaybolan bir şeyi bulmak ne kadar müş-külse, karanlıklar içerisinde kalan zavallı insanın da hakkı bulması o kadar güçtür. Bilmek başka, görmek başka, uymak da başkadır. Bilir ve görür uymazsan bu Firavun'un, Ebû Cehü'in, Ebû Leheb':n vesâirlerin işine benzer ki, ne-tit esi onlar gibi helaktir, vesselam.
:">'
***
iÜ» &
«Her kim ilim talebi için (evinden) çıkarsa, o zât evine dönünceye kadar fi-sebîlillah'dır.» Yani; Allah yolunda, cihad yolunda, hac yolundakiler gibidir. Ecri tükenmez. Yolların en güzeli ve en iyisi ilim yoludur. Her kim ilim öğrenmek için evinden çıkar, yakın veya uzak yerdeki ilim sahibi bir zattan ilim öğrenmek niyetiyle evinden ayrı kalırsa, hep fîsebîlillah, mücâhid bir gâzî gibidir. Bu öğrenmek istediği ilim, dünyâya ait ilimler olmayıp, dinini, Allah'ını Peygamberini, Kitabını öğrenmek için yapılan ve çıkılan yolculuklardır. Halbuki bugün dünyâ ilimlerini öğrenmek için memleketlerden çıkıp, diyar diyar dolaşan talebeler burada dünyâ ilimlerini öğreneyim derken, bir de bakarsın, dinini, Peygamberini, Kitabını unutmuş. Ya Mao, ya Lenin, ya tam kominist veya Mason olmuş. Ondan sonrasına Allah kerimdir demekten başka çaremiz kalmaz. Dövüşmeler, birbirlerini yaralamalar veya öldürüp katil olmalar. Sonra bunun adı da ilim tahsili oluyor. Heyhat böyle ilim yerin dibine batsın. İlimden maksad ve gaye bu mudur? Anamz-babanız sizleri bunun için mi, buralara
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
235
yolladı. Bu ne hal? Sen bu müslümanlıktan ne zarar gördün ki, bugün İslâm'ın o güzel, nurlu, hakikat yolunu bırakıp; bir dinsizin, bir Çinli'nin, bir Rus'un yolunu beğenip, onun için bu aziz canını feda etmekten çekinmiyorsını ve hiç de sonunu düşünemiyorsun. Bu dinsizlerin sözlerine aldanıp dinini, îmanını elden kaçıtıyor; cenneti bırakıp ebedi cehennemi satın alıyorsun. Hiç düşünemiyor musun? Allah'ı ancak deliler inkâr eder. Zerre kadar ukh olun Allah'ı elbette bulacak ve O'na şüphesiz uyacaktır. Bu cahillik insana yetmez mi dersiniz? Muhterem kardeşim, senden çok rica ederim, din ilmine gayret eyle. Allah'ı tanımaya ve bilmeye çalış. Bu da ilimsiz olamaz. Onun için, din ilmini öğrenmek gayesiyle, evinden çıkan zat, ta evine dönünceye kadar fisebîlillah cephelerde çarpışan mücâhid askerler gibidir. Kaç senede öğrenirse öğrensin, bu sevap onun defter-i amaline mütemadiyen yazılır. Halbuki insanın, mücâhid bir askerin bir geceki nöbetinin bin senelik nafile ibâdetten efdal olduğunu duyunca, bütün ömrünü ilim tahsili ile geçirmeğe çalışası geliyor.
Ey aziz kardeş! Her türlü nimetlerden mahrum olan bu dinsizleri bırak da, Allah Teâlâ'nın en sevgili kulu olan Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem'in yoluna dön. İçin de nûr olsun, dışın da. Sonra bir kere başını çevir de, hür dünyâ devletlerine bir bak. Köle olarak yaşamak mı iyi, yoksa hür olarak mı?
İster gökte uç, ister en üstün bir devlet veya millet ol! Köle olarak mı? yoksa hür gibi yaşamak mı? Eski devrin Firavunlarını tarihler yazmakta. Onlar milletine kan kusturmuşlar. Ellerinden insanları kurtarmak için Ce-nâb-ı Hakk Azze ve Celle Peygamberlerini göndermiştir. Bu peygamberler insanlara Allah Teâlâ'mn varlığını ve birliğini duyurmuşlar ve nihayet Firavunların ellerinden onları kurtarmışlar. Şimdi sen, bugünün Firavunlarına
236
CENNET YOLLARI
yardımcı mı olacaksın? Yazık, yazık! Hem kendine, hem de mensup olduğun milletin efradına! Kendine acımazsan bile bu masum millete acı. Bu yanlış fikirlerinden dön. İslâm'ın yardımcısı ol! Namazdan, oruçtan, kaçıyor veya korkuyorsan, emin ol ve iyi bil ki, onlar nurdur. Namazı ihlâs ile kılanlar ve oruçlarını Allah için tutanlar nura gark olurlar. Sen hiç pil kullandın mı? Boş piller hemen atılır. Çünkü artık işe yaramazlar. Onun için elektrik fişine takılır ve yeniden dolar ve işe yarar. Müslüman böyle, Hakk'm huzuruna durdukça, gönlü nûr ile dolar. Ve dolu piller gibi işe yararlar. Sen müslümanhğa sarıl. Selameti bul, vesselam.
J!
*=i Uf
Jî-î
İLJ
JIİ-
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
237
«İlim öğrenmek niyyeti ile yola çıkan bir kimse için cennete bir kapı açılır. O'nun için melekler kanatlarını yayar. Göklerin melekleri ve denizlerin balıkları onun için istiğfar ederler. Âlimin âbid üzerine üstünlüğü, bedir ge-cesindeki dolunayın, gökteki diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir, muhakkak âlimler peygamberlerin mirasçılarıdır.
peygamberler mîras olarak kesinlikle altın ve gümüş bırakmazlar. Ancak onlar ilmi miras bırakırlar, kim ilmi öğrenirse, o mirastan nasibini almış olur. Âlimin ölümü telâfisi hiçbir şekilde mümkün olmayan bir musibettir. O yeri kapanmayan bir gedik, artık sönmüş, bir yıldız gibidir. Bir âlimin ölümü, bir kabilenin ölümünden daha beterdir.»
İlim öğrenmek ne kadar kıymetli bir devlettir ki, o, daha ilmi öğrenmek kasdiyle evinden çıkar çıkmaz, ona cennet kapıları açılmaktadır. Bütün melekler ona olan şef-kaı. ve muhabbetlerinden nâşî, üzerlerine kanatlarını gererler. Kuş kanadı, kapı ve pencere kanadı gibi, bir de ana ve babaların evlâdlanna karşı şefkat kanatları tabiri vardır ki, sevgilerinden dolayı onları korumaları, muhafaza etmeleri, esirgemeleri demektir. Meleklerin kanatlarını germeleri de, onları muhafaza etmeleri demektir. Korurlar, himaye ederler, yardım ederler. Cenâb-ı Hakk'ın birçok melekleri vardır ki, herbirlerinin vazifeleri ayrı ayrıdır. Bu meleklerden bir kısmı zikir meclislerini ararlar. Bulunca, birbirlerini haberdar edip tâ semâya kadar onların etrafını çevirirler. Bir kısmı da, bu tâlib-i ilim olan kimselerin himayesine memurdurlar. Kanatlarını yaymak, onları korumak ve yardım için ararlar. Sonra semâvattaki meleklere, denizdeki balıklar da iştirak edip, o tâlib-i ilme duacı olurlar ki, bu tâbir Allahü- a'lem Allah Teâlâ'mn o ilmi öğrenmek isteyenlere büyük bir lûtfudur. Bu meleklerle, o deniz mahlûklarını Allah duaya memur eylemiştir. Bu da bize gösteriyor ki, ilm-i dini öğrenmek her ilmin ve her işin başıdır. Sen bu nimete mazhar olmak istersen, dini bilgini o nisbette arttır ki, bu suretle Hakk Sübhânehû ve Teâlâ'mn rızâsına nail olasm.
İbâdetle meşgul olmak büyük bir devlettir. İlim de bu
238
CENNET YOLLARI
ibâdet içine dâhil olunur. İlmi olup da ibâdeti olmazsa, o makbul değildir. İlim ancak Hakk'ı ve ibâdeti bilerek ve severek yapmak için tahsil olunur. Bu ibâdetler olmayınca ilim zayiattandır. Bundan elbette mes'ûl olunacaktır. Halbuki bir âlimin, ibadetiyle meşgul bir âbid üzerine üstünlüğünün, evvelki hadîs-i şerifte 70 derece olduğu ve her derecenin arasını ancak Allah'ın bildiği izah buyurul-muştu. Bu hadîs-i şerifte ise, ay'm bedir hâlinde iken gökteki en ufak bir yıldıza nisbeti gibidir, buyurulmuştur. Bu bizim aklımıza daha güzel bir hitaptır ki, bedir gecesi her taraf gündüz gibi parlak .e ışıltı içerisinde, o uzak yıldızların ise, bize hiçbir faydası yoktur. Belki göklerin bir zîneti olabilir. Yolcular onlarla gece yolculuğu yaparken pusula gibi yolunu tâyin ederler.
Bakınız en mühimi, «hakiki ilim sahipleri, enbiyâ'nm, peygamberlerin vârisidirler» lûtfunda bulunuşu, büyük bir lütuf bir ikram ve bir ihsandır ki, bundan daha büyük bir lütuf, bir ihsan, bir paye olamaz. Peygamberlere vâris olmak ne demektir? Bunun kadr ü kıymetini bilmek hepimizin üzerine vâcibdir. Peygamberler insanlann saSdet ve selameti, kulların Allah Teâlâ'yı bilip, O'na lâyık kulluğu yapabilmeleri için Allah'ın gönderdiği müstesna ve bahtiyar kimselerdir. Dünyâya kat'iyyen meyi etmemişler. Bütün emelleri, zamanlarındaki insanların tekâmülüne, kıyamete kadar gelecek neslin, kemâle ulaşmalarına ve Hakk'a lâyık bir kul olarak yaşamalarına çalışmışlardır. Allah Te-âlâ'nın kullarını irşad, peygamberler vasıtasıyle gönderdiği kitaplarla mümkün olmuştur. Onun için ilim en büyük bir servet, en büyük ve bitmez bir hazinedir. Hem peygamberlere vâris olacaksın, hem de Kur'ân hazinelerinden nasibini almış olacaksın ki, bu devlet, bu servet, bu nimet başka hiçbir yerde bulunmaz. Binâenaleyh sen var kuvvetini ilme ver. Gerisine sakın karışma. Size bir hâdiseyi nakle-
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
239
deyim: Müslüman olan bir Amerikalı Hacc'a gelmiş ve Müzdelife denilen mahalde paralarını, pasaportunu ve bütün eşyalarını kaybetmiş. Kâ'be'yi ziyarete geldiği zaman' kendisinin böyle bir ziyana uğradığından geçmiş olsun diyenlere karşı, güler yüzüyle mükedder olmadığını belirterek, şöyle cevap vermiş: «Ben Allah'ın misafiriyim, ev O'-nundur. Ben de onun misafiri. O nasıl isterse öyle yapar. Üzülecek ne var?» Nasıl, hepimize ne güzel bir ders. Ve bu peygamberler geriye, yani; mirasçılarına hiçbir servet bırakmamışlar. Bıraktıkları şey sadece ilimdir. Binâenaleyh her kim bu Kur'ân ilminden ve Peygamberimizin yolu olan sünnet-i seniyyelerden nasibini almışsa, dünyâ ve âhiret için nasiplerini peşin olarak almış demektir. Bakınız bir âlimin ölümü geri kalanlar için öyle bir musibettir ki, ıslâhı, düzeltilmesi kat'iyyen mümkün değildir. Onların vü-cûdları âdeta güneş gibi beşeriyete hayat bahşeder. O gidince dünyânın tadı da, tuzu da kalmaz. İşte ulemânın gidişi de, Yanî ölümü de böyle bir felâkettir. Bunun başka bir suretle telâfisi mümkün değildir. Aynı zamanda islâ-hı mümkün olmayan bir gedik, bir delik, bir boşluktur. «Lâ tücbir» kelimesi gibi, «sülmetûn» kelimesi de, kapanması mümkün olmayan bir gedik demektir. Yâni; bazı barajlar vardır ki, onlarda bir gedik, bir delik hasıl olur. Bu kapanmazsa, günün birinde o baraj duvarı yıkılır ve büyük bir facia hâsıl olur, tahmini bile müşküldür. Bunun gibi bir âlimin vefatı çok büyük bir zayiattır ki, telâfisi mümkün olamaz. Gelen âlimler gidenlerin yerlerini kat'iyyen dolduramazlar. Bu bir mûcize-i peygamberidir ki, aynen zuhur etmektedir. Hiçbir zaman gidenin, yani; ölenin yerini kimse dolduramamıştır. O âlim bir yıldızdır ki, onun ölümü bir yıldızın sönmesi gibidir. Bir daha sönen yıldız doğamaz. Bundan dolayıdır ki, bir kabilenin ölümü, —bu kabileler 10.000 den 50.000'e kadar olur— bunların
240
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
241
ölümü bir âlimin ölümünden daha kolaydır. Yani; bir âlimin ölümü, bir kabileye bedeldir. Onun için âlimlerin kıymetlerini bilin ve onları lâzım gelen hürmet ve saygıyı göstermekte kusur etmeyin. Sizler bu devlete nail olabilmek için Kur'ân ilmine, hadis ve fıkıh ilmine gayret ediniz ve demeyiniz ki, bu devirde buna meyledenler yok. Ne yapalım? Sen vazifen olan ilmi öğrenmeye çalış. Cenâb-ı Hakk'ın onu sana öğretecek kimseleri yaratacağına inan, vesselam.
«Her kim bildiği ilmi (ehli olan) isteyenlerden saklarsa, Allah Teâlâ o kimseyi ateşten gemlerle gemler.»
«Her kim ilini ulemâya karşı övünmek veya sefihleri le, meclislerde mücadele için öğrenmek islerse, o kimsi cennetin kokusunu bile koklayamaz.»
«Her kim ilmi, sefihlerle mücadele etmek veya ulemâya karşı iftihar vesilesi yapmak ya da nâsm teveccühünü kazanmak için talep ederse, cehennemdeki yerini hazırlasın.»
İnsan ilmi hem kendisinin selâmeti ve hem de hemcinsi müslüman kardeşlerinin faydası için öğrenir. Şimdi öğrendiği bu ilmi, isteyenlere vermez saklarsa, buna ceza olarak ağzına ateşten gem vuruluyor ki, o buna lâyıktır. Halbuki müslümanhktaki kaidelerin en mühimi kardeşine karşı mâli, bedenî, kavli elinden gelen yardımları yapmaktır. Hatta onun yardım istemesine meydan vermeden, bu yardımları yapmaktan kaçınmamaktır. Efdal olan bu iken, sorulan ve öğrenilen bir şeyi bildiği halde cevapsız bırakmanın hakikata ve hele müslümanlığa hiç yakışmadığı cümlece ma'lumdur. Onun için ateşten gemleri hak etmiş oluyor. Cenâb-ı Plakk cümlemizi korusun, âmin. Bilmediği halde biliyorum diye söze atılmak da böyledir.
İkinci hadiste, ilmi, ulemâya karşı övünmek ve onlara galebe çalabilmek veya sefihler meclisinde onlarla mücadele etmek için öğrenmek isterse, bu da, güzelim cennetin kokusunu bile koklayamaz. Zira ilim, ancak Allah'ın rızasını kazanmak ve Hakkı hak olarak bilmek ve bildirmek için öğrenilir. O kimseye ne mutlu. Bilâkis başka başka gayeler peşinde öğrenilen ilim, h'cbir zaman ilim bile değildir. O gibilere âlim bile demek hatadır.
Sefih: Bu kelimenin cem'i süfeha'dır, sefihler demektir. Hilim denilen güzel huyun zıddı olmakla beraber akılsızca işler yapan kimselere de sefih deniliyor ki, bunlarla münakaşa ve mücadele hiçbir zaman doğru olamayacağından; mücadele edenler, söz dinlemeyenler cennetin güzel kokusundan mahrum olurlar, yani; cennete giremezler.
Üçüncü hadis de aynı mânaları ifade etmektedir. Akılsızlarla mücadele yahut âlimlere karşı galibiyet ve üstünlüğünü göstermek gayesiyle yapılan tahsillerin ne kendi-
F. 16
242
CENNET YOLLARI
sine ve ne de başkalarına faydası yoktur. Netice itibariyle yerlerinin cehennem olacağı anlatılmak üzere «Cehennemdeki yerini hazırlasın» buyurulması ne kadar korkunç bir hadisedir.. Bugün gördüğümüz, hadiseler bunun ne kadar yerinde olduğunu bizlere açıkça göstermektedir. Ashâb-ı kiram'm ve Tabiîn devirlerindeki ulemânın adediyle bugünkü ulemâ adedi ne kadar farklıdır. Meselâ; Resûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem'in zamân-ı sa'âdetlerinde-ki ulemânın adedi, yanılmıyorsam yedi idi. Bugün ise, 7(H) değil belki de 70.000 dır. Fakat bu yetmiş binin bir yedi kadar kıymeti olmadığı aşikardır. O yedi kişi ilmi, Allah için öğrenmişler ve Allah için de öğretmişlerdir. Zamanlarındaki insanlar onların izlerinden zerre kadar ayrılmamışlar. Çünkü bilgileriyle evvelâ kendileri âmil idiler. Öyle olunca ilimleri etrafındakilere tesir ediyor ve onları da öğrendikleriyle amele sevk ediyordu. Bugün ise, tamamiy-le eski bir halde, yalnız bütün kuvvet sözlere dayanır. Amelden bahsedemezsiniz. Zira kendinizde yapmadığınız bir şeyi başkasına söylemeğe cesaret edemezsiniz. Zâten söyleseniz de faydası olmayacaktır. Çünkü kendisi yapmıyor. Onun için lâf ebesi denilen, beylik sözleri ezberlemek suretiyle ne müslümanlık ve n de sofuluk olur. Belki dünyalığı dünyalık olur, ama yeri de cehennem olur. Böyle olunduktan sonra, böyle bilgiye ne lüzum var. O zaman bir işin, bir tüccarın, bir sanatın sahibi olarak hayatını kurtarmak ve bu suretle cenneti bulmak mümkündür. Çünkü cennetin istediği şeylerden birisi temizlik, nezâfet dediğimiz iç ve dış temizliği, güzel ahlâktır. Birisi de Allah Teâlâ'nın emirlerine riâyettir. Allah Teâlâ cümlemize sıhhat ve selâmetler nasip edip, cennetini kazanan ve cemal-i ilâhiyesini müşahede edenlerden eylesin, vesselam.
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
.^a ıi ijUit
243
öisr jjuiı U^ '
«Her kim (Allah rızası için) ilim talep ederse, o ilim onun geçmiş günahlarına keifaret olur.»
\'j+^Ai 4ü\'j£. aj îljljl hiıi
«Yine bu ilmi Allah'ın rızasından gayrı işler için (meselâ; menfaat dünyâsı için talep ederse veya o ilimle Hakk Teâlâ'nın rızasından gayri bir şey) talep ederse, cehennemdeki yerini hazırlasın.»'
Şu halde anlaşılıyor ki, ilmi ancak Allah Teâlâ'nın rızasını kazanabilmek için tahsil etmek lâzımdır. Bugün mekteplere talebeler sığmıyor, yani; mektepler az geliyor. Maşallah çok talip var. Lâkin maaş ve para da o nisbette çok var. Yalnız bu seneki İmam Hatip talebe adedi 15.000 dir. Bunlar yüksek tahsil ve Enstitüye girmek için imtihana gelmişler. Artık hocalık diye bir şey kalmamıştır. Barem denilen maaş usulüyle herkes tahsili nispetinde maaş almakta müsavidir. Eskiden zavallı hocalara pek az maaş verilmekte idi. Hatta köy hocalarına, köyün kalabalığı nisbetinde maaş verilmesi kanun iktizasıydı ki, elli, altmış hanelik köyler bir imama 6 lira verebilirlerdi. O para ile, hiçbir zaman maaş almasalar bile, o kudsî vazifeleri yapacak kimseler, bulunuyordu. Lâkin bugün maaş verilme-se bakalım kaç talebe bulunur. Halbuki bir hadis-i şerifte buyurulmaktadır:
«İlim talep eden kimsenin rızkını Allah tekeffül eder.»
İlim sahiplerinden muhtaç hiçbir kimse görülmemiştir.
244
CENNET YOLLARI
Şayet muhtaç bir kimse varsa, mutlak o ilim sahibi değildir, demekten başka bir şey denilemez. Çünkü; rızkı tekeffül eden Allah Azze ve Celle'dir. Hatta şöyle bir vak'a hikâye ederler. Zamanın birinde misafir bir âlim, caminin birinde namaz kılmış. Camiin imamı o misafir âlime sormuş ki, «rızkınızı ne şekilde te'min ediyorsunuz.» O âlim de şöyle cevap vermiş: «Dur, evvelâ ben senin şu arkanda kılmış olduğum namazı iade edeyim sonra sana cevap veririm,» diyerek namaza durmuş. Namaz bittikten sonra, imama sormuş sen rızkını nasıl te'min ediyorsun, O'da; «Şurada birisi var, benim rızkımı o tekeffül etmiştir.» demiş. «Sen ona güveniyorsun da, pekâla diyor, Cenâb-ı Hakk'ın tekeffülünden neden şüphe edip te benim rızkımın nereden geldiğini soruyorsun,» diyerek adamcağızı uyandırmıştır. Bütün mahlûkatın rızkını veren Cenâb-ı Hakk'tır. Sebepleri halk eden yine odur. Binâenaleyh rı-zık ilim kapısında değil, Allah Teâlâ'nm rızık kapıları çoktur, ilmi yalnız ve yalnız Allah Teâlâ'nm rızasını kazanmak ve Hakk'ın sevgili bir kulu olabilmek için, peygamber yoludur diye talep etmek gerektir, vesselam.
o-
«Kim ki, kendini veya kendinden sonrakileri ıslâh için ilimden bir bâb yani; bir mes'ele-yi dîniyyeyi öğrenmek maksadıyla ilim talep ederse, Allah Teâlâ Âzze ve Cel-le bu kimseye büyük kum yığınları gibi, sayısız ecirler verir.»
Her ilim hadisinden anlıyoruz ki, ilim ancak Allah için talep olunur. Gerek kendi nefsinin ve gerekse gelecek olan neslin ıslah ve bakası, dinlerinde sebat ve azimleri ancak
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
245
ilimle olacaktır. İlimden bir bâb, bir mes'ele bile bellemek bu kadar sevaba nail kılarsa, birçok mes'eleleri ve kitabının hükümlerini, peygamberinin hadislerini belleyip, onu bilmeyen kardeşlerine öğretenler elbette nihayetsiz ecir ve mükafatlara mazhar olacaklardır. En mühimi Hakk'ın rızasını kazanmaları ne kadar büyük bir saadettir. İnsanda ilmi nisbetinde Hakk'i bilme, Hakk'ı sevme ve Hakk'dan korkma olur. Gerek sevmek ve gerek korkmak Allah Teâlâ hazretlerim bildirmeye mütevakkıftır. İşte bu bilgi hiç şüphesiz ilmin mahsulüdür. Allah Teâlâ'yı en iyi bilen Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem hazretleridir. Efendimiz ümmîdir, fakat O'nun hocası Allah Teâlâ'dır. O'nu Allah yetiştirmiş, terbiye etmiş, kemale ulaştırmış ve bizlere örnek olarak göndermiştir. Başka kime nasip olmuştur ki, o câhil, mutaassıp, haşîn olan bir kavmi melek gibi yapsın. Tabiî hepsi Allah Teâlâ'nın lûtfudur. İlmi ancak onun için tahsil et ve kendini de ona göre yetiştir ve kemâle ulaşmağa bak.
Jlj »Ji ^j *j*
O*
ı*7
«Her kim âhiret emelleriyle, ilmini dünyâsı için talep ederse, yüzü karartılır, şan ve şöhreti yok edilir. İsmi de cehennem ehlinin arasına tesbit edilir, yazılır.» Artık işin içinden çıkmak mümkün mü? Ne yazık, dünyâ hayatını sen boşuna sanma, burası bir imtihan evidir. Bizim tembel çocuklar gibi, bu imtihanı kazanabilecek ne kuvvetimiz, ne de kudretimiz vardır. Şeytan peşimizde, nefis içimizde, kâfir arkamızda, münafıklar da gözümüzün içine bakar, kusurlarımızı araştırır ve bizleri perişan etmeğe çalışır. Cenâb-ı Hakk muinimiz olmazsa, biz bunların elle-
246
CENNET YOLLARI
rinden yakamızı kurtarıp, Hakk'a karşı nasıl makbul bir kul olabiliriz. Aman yâ Rabbi, bizi bir an bile olsa, hıfz u himayenden kat'iyen ayırma, kusurlarımızla muaheze etme, fazl u keremin, lûtf u inayetinle bizleri sevdiğin ve razı olduğun cennetlik kullarından eyle, âmin.
«Kim .ki, İslâm'ın ihyası için ilimden bir bâb öğrenmek isterse peygamberlerle bu zat arasında, cennette bir derece fark vardır.»
Ma'lumdur ki, İslâm'ın muhafazası iki kuvvete dayanır. Bunlardan birisi memleketimizin muhafaza ve müdafaası için cihad denilen askeri kuvvet, birisi de halka dinini öğretecek ilim sahipleridir. Bunların her ikisinin sayısız denilecek kadar şubeleri vardır, hepsi de lâzımdır. Bunlar olmazsa, ne memleket müdafası yapılabilir, ne de tedrisat. Halbuki Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle Kur'ân-ı Ke-rîm'de küffâr ile mücadele ve ruuharebe etmek için nasıl hazırlanmamız gerektiği hususunda Enfâl Sûresinin 60. âyetinde şöyle buyuruyor.
«Siz düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar her türlü kuvvet, cihad için, bağlanıp, beslenen atlar hazırlayın ki, bunlarla, Allah düşmanını, kendi düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmeyip de, Allah'ın bildiği diğer düşmanları korkutasımz.» Âyet-i Celîlesinde bizleri ne güzel irşad etmektedir. Bu açık uyarmaya karşı bizim davranışımız çok içler acısıdır. Bugün dünyânın ne hızla gittiğini ve düşmanlarımızın dişlerini nasıl bilediklerini gördüğümüz halde, hâlâ uyanacağımız yok. Halbuki ufacık
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
247
devletlerin nasıl harıl harıl çalıştıkları gözümüzün önünde «El ilmü hayatül-İslâm» diye İslâm'ın hayat ve bakasınm ilme bağlı olduğunu bildiğimiz halde, ilim kapıları senelerce kapalı kaldı. Bugün yetişen neslin din ile hiçbir irtibatı kalmadığından, başımıza gelen felâketlere bir bakın. Bir millet kaç partiye bölünmüş, hepsinin fikirleri, kanaatleri, bilgileri, idareleri hep ayrı ayrı. İslâm'ın istediği vahdet, tamanıiyle ortudan kalkmış durumda. Cenâb-ı Hakk cümlemizin mu'îni olsun.
Her kim İslâm'ın ihyası için çalışmak istiyorsa, mutlaka ilme çalışması lâzımdır. Allah'sız insan olamaz. Allah'ı bilmek de ilimle olacağından, insanın da, milletin de hayatı bu ilimledir. Fabrikalar insanı Allah'a yaklaştırmaz, belki daha çok sefahata ve günahlara sevk eder. Kurtuluş fabrikalarda değil, ancak ilim ve cihad iledir. Fabrika bunlar için lazımdır. Yani; cihada hazırlıktır. Yoksa fabrikalar insanı kurtuluşa götürmez. İşte Avrupa ve Rusya, gözleri hep dünyada ve paralarda, onun için rahat yüzü görmezler, vesselam.
-fa ö
fa oî Vı
»U rl
'J!
«Kim bir hayrı öğrenmek veya bir hayır öğretmek için sabahleyin mescide giderse, tam bir ömre yapmış gibi, ömre sevabına nail olur ve yine kim akşam üstü, yanı; ikindiden sonra bir hayır öğrenmek veya öğretmek kas-diyle mescide giderse, ona da bir hacının hac sevabı verilir.»
248
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
249
Bu lıadis-i şerif'lerdeki hayırlardan murâd, Allahii â'lem sabah ve akşam derslerine devam eden talebe ile hocasıdır. Bu hadislerden anlaşıldığı veçhile, sabah ve akşam olmak üzere günde iki ders yapılmasına işaret ve delâlet yardır. Sabah dersi tam bir ömreye, akşam dersinin de tam bir Hacc'a muâdil olması çok mühimdir. Bu iki vakit çok mübarek vakitlerdir. Ve bu iki vakitte gaflet etmeyip, Cenâb-ı Hakk'ın zikrine ve teşbihlerine devam etmelidir. Kur'ân-ı Kerîm birçok ayetlerinde, bu iki vakitte zikr ve teşbih ile meşgul olmayı tavsiye buyurmaktadır. Binâenaleyh; gerek ticâret, gerek zirâ'at ve gerekse sanat her ne olursa olsun, kişi bu vakitlerin kıymetini bilip, işini ona göre ayarlamalıdır. Çünkü dünyânın ne olduğunu anlamış bulunuyorsa, bu vakitleri boşuna geçirmememiz lâzımdır. Eğer dünyâyı anlayamadıysak bu sefer Cenâb-ı Hakk'ın ve Peygamberimizin fermanına boyun büküp, bu vakitleri ihya etmeğe çalışmalıyız. Gerek dünyâ işleri ve gerekse ibâdetler insanların şahıslarına münhasırdır. İlim ise, âmmeye ta'alluk eden; umumî faydası olan bir ibâdettir. Onun için kendisine bir Hacc ve bir Ömre gibi büyük ve meşakkatli bir ibâdetin sevabı verilmektedir. Öyle ise, ey muhterem kardeş! Sen de durmadan bu ilme çalış. Kur'ân'ını güzelce oku. Mânalarına âşinâ olup derinliklerine nüfuz etmeye gayret eyle ki, sa'âdet-i dun-yeviyye ve selâmet-i uhreviyyeye nail ve mazhar olasın, vesselam.
«Kim sabah ve akşamüstü mescide devam ederse, Allah Teâlâ ona her gidip-geldikçe, yâni; sabah ve akşam cennette bir menzil verir.»
ULİJ Iflkii
«Kim ilim öğrenmek için yola çıkarsa, evine dünün-ceye kadar o kimse Allah yolundadır. Muhakkak melekler o tâlib-i ilim için hoşnud olduklarından nâşî, kanatlarım onun üzerine gerer, yani; ona her türlü yardımı yapar ve onu himaye ederler.»
<ÛÜ ÇİL? JUJI i^JLIfc İJİ-
«Kim sabah vaktinde ilim öğrenmek için yola çıkarsa, ona melekler rahmetle duâ ederler ve maişeti de ona mübarek olur ve rızkından hiçbir şey eksilmez ve o gün veya o rızık ona mübarek olur.» Yani; Allah Teâlâ, ona din ve dünyâsının bereketlerini, hal-i hayâtında iken üzerine yağdırır. Kıyamette vereceği nimetler elbette daha çok olacaktır. Yeter ki, bu nimetlerin kadrini bilenlerden olalım. Cenâb-ı Hakk bizleri, verdiği nimetlerin kadrini bilip, şükrünü ifâ edenlerden eylesin, âmin.
Ma'lumdur ki, şükredenlerin nimetlerinin şükürleri nispetinde artacağını, Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle Ki-tâb-ı Kerim'inde beyân buyurmuştur. Şükür için sadece lâfzan, «Yâ Rabbi! Sana çok şükür» demek, hiç kâfi değildir. Belki Hakk Teâlâ bizleri de onlardan eylesin, âmin.
-il
JI ij-^—loi p$£ «uL J*l '^
250
CENNET YOLLARI
«Kini Kur'ün'i okur ve hıfzeder ve hıfzında mübalağa eder, helâlini helâl, haramını da haram tanırsa, Allah onu cennetine idhâl eder. Onu ehl-i beytinden, üzerlerine cehennem vacip olan on kişiye şefaatçi kılar.»
İlmin evveli elif bâ'yı bellemekle başlar. Sonu da yoktur. Sonra Kur'ân-ı Kerîm'i okumaya, nasibi olanlar Kur'-ân-ı Kerîm'i ezberlemeğe başlar. Muvaffak olduğu takdirde, ehl-i beytten on kişiye şefaat etmek hakkına nail olur ki, bunlar cehennemi hak etmiş olan kimselerdir. Bu ne büyük bir lütuf ve bir ihsandır ki, hem kendini, hem de efrad-ı ailesinden cehennemlik on kişinin kurtulmasına sebep olmaktadır, ne nimettir, ne nimet...
Hepimizin evlâdı bugün dünyâ ilimlerine karşı son derece meyilli, fakat hepsinin gayesi dünyâ, dünyâ sevgisi ve zîneti, hemen hemen çoğu Kur'ân okumasını bile bilmez, öğrenmeğe hevesi yoktur. Çünkü dünyâ, insanların gönüllerini karartıp, hayır ve şerrini bilmez hale getiriyor. Ondan sonra dini hakkında hiç ma'.lûmat sahibi olmadan bir me'müriyete veya ticârete atılıp günâhlar içinde, helâl ve haramı bile tanımadan yalnızca dünyâ şehvetlerini tatmin için var kuvvetleriyle çalışıyor. Çoğunun abdest, namaz, zekât, hac, taharet, tesettür bilmeden zevk, sefa peşinde ve nefsî arzularına kurban olarak bu fânî dünyâdan tömamıyle eli boş, Allah ve Peygamberi tanımadan ayrılıp gittikleri görülegelen hâdiselerdendir. Bu ne acıklı gidiş.
Halbuki insanların ve bahusus mü'minlerin en hayırlısı Kur'ân'ı evvelâ öğrenip, sonra da öğreten olduğu halde bugünkü halimizin bu emre tamamiyle mugayir olarak gelişmekte olduğu görülmektedir. Açılan Kur'ân Kursları her ne kadar faydadan hâlî değilse de, matlûp olan neticeyi vermemektedir. Asıl mühim olan devlet teşkilatının, idarecilerin iman sahibi ve İslâmiyet'i benimsemiş olmaları lâ-
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
251
zımdır. Milletin fertleri ne olursa olsun, dini ister müslü-man, isterse dinsiz veya kâfir olsun, o kadar mühim değildir. Mühim olan idarecilerin müslüman olmaları ve halkı ona göre yetiştirmeleridir. İdarecilerin müslümanlığı ise, ilk tedrisâttan itibaren son tedrisata kadar ferdleri dini ilim ve amellerle teçhiz etmelerini gerektirir ki, memleketteki her çeşit fenalıklar, itâatsızlıklar, isyanlar, grevler, günâhlar kendiliğinden ve kökünden kesilmiş olsun. Kanunlarla zor ve şiddetle fenalıkların önüne geçmenin mümkün olmadığı artık görülen ve bilinen şeylerdendir. Müslümanlıkta bazı kimselerin çirkin hareketleri görülse, tedipleri kanunlarla mümkündür. Her kavmin içerisinde zayıf akıllı bazı günahkarlar çıkabiliyor. Ferdlerin bu çirkin hareketleri nizâmı bozmaz ve âşâyişi de ihlâl etmez. Milletin hayatı ve can damarlarına tecavüz edip, milyarlarca liralık zarara sokmazlar. Vicdanları, dinleri, imanları, ahlâkları bu gibi fenalıklara kat'iyyen müsâid değildir. İşte sizlere İslâm tarihi, Osmanlı tarihi, oku! Peygamberimizin zamanındaki nıüslümanlıkla bugünkü müslümanlık kıyas edilemeyecek derecede, arada büyük uçurumlar var. Yirmi üç senedeki zafer dünyânın hiçbir yerinde görülmüş değildir. Bu ancak İslâm'ın zaferidir. İslâm da ancak ilim ister. Bu ilmin başı din, sonu da dindir. Din ile başlar, din ile yaşanır. Saadet ve selametle dindar olarak âhirete gidiliyor. Cenâb-ı Hakk cümlemizi dinini sevenlerden eylesin, amin. Bu halden hafızlarımız şüphesiz çok memnun ve matı-zûz olacaklardır. Tabii memnun olmaya hakları da vardır. Fakat Arapların karî kelimesini lisanlarında âlim mânâsına kullandıkları kitaplarımızda yazılıdır. Bütün büyük ulemâ evvelâ hafız olmuşlar, sonra da o okudukları Kur'-ân-ı Azimüşşân'ın mânâsına hulul etmişler ve daha sonra mânanın derinliklerine nüfuz etmeğe çalışmışlardır. Ma'amafih her şeyin tamamının herkese nasip olması
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
253
252
CENNET YOLLARI
mümkün değildir. Binâenaleyh herkesin ilimden gücü yettiği kadar bir şeyler bellemeğe çalışması ve gayret göstermesi lâzımdır. Bizde ekseriyetle hafız olanlar onunla yetinip, ilerisine cesaret edememektedir. Hafız olanlar mukabelelerde seslerini, tecvîdlerini düzeltmekle meşgul olmayı yeterli görmektedirler. Bir de mevlidçi oldu mu, artık hayat müemmen, sırtı yere gelmez, başka bir şeye luzûm görülmemektedir. Ma'azallah bu bizim için bir felâket kaynağı olmaktadır. Allah esirgesin, ondan sonda da cenaze evlerini ziyaret âdeti olursa vay halimize; Cenâb-ı Hakk cümlemizi sevdiği kullanndan eylesin, âmin,
12 — İlmi ya öğrenen ya da öğreten ol
UU j»I :"
ISli
«iJtdl
«Hiçbir kimse yoktur ki, illâ onun kapısında iki melek vardır. Evinden çıktığı an, o iki melek ona derler ki, sabah vakti ya ilim öğrenmeğe veya ilim öğretmeye git. Sakın Üçüncü gruptan olma.»
Ebû Hüreyre Hazretlerinin naklettiği şu hadis-i şerjf kadar insanları ilme teşvik eden, ne bir söz ve ne de bir fiil işitilmiş değildir. O ilk zamanın insanlarına, —binbir türlü dert, meşakkat ve ihtiyaçların fazlasıyle süregeldiği devirde— ve kıyamete kadar gelecek beşeriyete her ne olursa olsun, ilk vazife, ilk iş ilim öğretmek. Sonra da öğrendiği ilmi bilmeyenlere öğretmek olacaktır. Bütün iş, bundan ibarettir. Çünkü; ulûm-i evvelin ve âhirin, Kur'-ân-ı Azimüşşân'ın içindedir. Onu lâyık-ı veçhile öğrenip,
öğretmek kadar tatlı, lezzetli, sevimli ve kıymetli bir şey yoktur.
Zira, her şey fânidir. Her bilgi fânidir. Yalnız, Kur'-ân ilmi bakidir. Ona, fânilik ânz olmaz. Çünkü; Cenâb-ı Hakk'ın kelâmıdır. Ona sarılanlara da fânilik yoktur. Ona jâhip olanlar, onunla amle edip, onu kendilerine imâm edinenler cennette gibi yaşarlar.
Bursalı İsmail Hakkı Hazretlerinin dediği gibi «Cennet ikidir: Biri dünyâda, diğeri de âhirettedir. Dünyâdaki cennet, ehl-i ilim ye irfan meclisleridir. Bu meclislere giremeyenlerin, âhiretteki cennet mescidlerine nail olmaları çok müşküldür.» demiş. Hakikaten de böyledir.
Şimdi ziyarete gelen bir kardeşin hali, cümlemiz için câlib-i dikkattir. Kendisi genç kuvvetli bir köylü çocuğu, askerlik devrine kadar kulak duygusuyla müslüman adını taşımış. Askerlikde yine kendisi gibi bir askerin irşadiyle namaza başlamış. Fakat, zevk-i ma'nevîden mahrum olduğu için. zor gelmiş. Ve binnetice namazı bırakmış. Dünyâ kazancına meyletmiş. Tabii herkesin aklı kendine kâfi gelmediğinden bir yardımcı aramakta haklıdır. Bunu bulamazsa, denizde dalgalara tutulan ufak-tefek, hatta büyük teknelerin garkolup gittikleri görülegelmektedir. İşte tıpkı bunlar gibi, Hakk'a dayanmayan, Hak ile olmağa çalışmayan ve Hakk'm emirlerine uymayan ve bunları bilmeyen kişilerin âkibetleri dalgalar arasında gömülen gemiler gibidir.
Böyle fena bir âkibete düşmemek için yapılacak ilk şov ve vazife dinini öğrenmek ve sonra da öğretmek olacağından, hiç şüphen olmasa gerektir. Çünkü mülkün sahibi Allah'tır. O'na ilticadan başka ne çare vardır. Öyle ise saadet istersen dinini öğren; selamet istersen yine dinini öğ-
254 CENNET YOLLARI
ren. Dünyâyı istiyorsan dinini öğren. Âhiretini istiyorsan yine dinini öğren, vesselam.
13 — Cemiyeti şeytandan ve şeytanî tuzaklardan korumanın tek yolu ilimdir
«Bir kabile içinden çıkan bir âlimden başka şeytanın belini kıran bir şey yoktur.»
Şeytan nûrânî değil, zıılmanî bir varlıktır. Cenâb-ı llakk'ın hikmetlerine aklımızın ermesine imkân yoktur. Onu bizim başımıza musallat kılmıştır. Akıllarımıza olmadık şeyler getirir, vesveseler verir, bizleri hak yolundan saptırmaya çalışır.
İlim ve irfandan bizi mahrum etmek için elinden gelen herşeyi yapmaktan geri kalmaz. Sun'i hastalıklar ki, ona manevî hastalıklar da derler. Vücûd sıhhati tam fakat, doktorların bilemediği sebepsiz rahatsızlıklar, uykusuzluklar, noş'esizlikler, iştahsızlıklar, hiçbir işi yapmnk istemez. Kimsenin yanına sokulmaz. Kimseyle ülfet etmez.' Adeta yabani bir mahlûk gibi her şeyden kuşkulanır sû-i zan sahibidir.
Her ne kadar biz şeytanı göremezsek de, onun varlığına seksiz ve şüphesiz inanırız. Mikroplan görmeden nasıl onların varlığına inanıyorsak, şeytanın varlığına bundan daha kuvvetlice inanırız. Çünkü; mikropları bize haber verenler mahlûklardır. İster dinli, ister dinsiz; biz bir mahlukun, bir insanın sözüne itimad edip, inanırız da, varlıkların sahibi olan Allah Teâlâ'nın haber verdiği şeytanı, gör-
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
255
müyoruz diye ona inanmamak hiç olur mu? Adem aleyhis-selâm'ın cennetten çıkmasına o vesile olmamış mıdır?
Kitabımızı okumağa başlarken, ilk sözümüz «EÛZÜ BİLLAHİ MİNEŞŞEYTANİRRACÎM» değil mi? Daha ne istiyorsun? İşte, insan sabahleyin evinden çıkarken, kapısının önünde bir melek ve bir de şeytan, ellerinde bayrak-larıyle bekler. Evinden çıkan zat, EÛZÜ BESMELE ile çıkarsa, meleğin bayrağı, yani himâyesi altındadır. Tâ akşam evine dönünceye kadar, eğer ma'azallah EÛZÜ BESME-LE'siz çıkarsa, bu sefer 'îe Şeytanın bayrağı altında akşam evine dönünceye kadar gezer. Yani; şeytanın kumandası altında. Şeytanın bayrağı. Şeytanın gemidir. O gemi ağzına geçirirse, artık o kimse başka tarafa gidemez. Yalan söy-Jer. Şeytan neyi isterse ancak onu yapar, onu istediği tarafa sevkeder.
Onun için ey aziz ve muhterem okuyucu kardeşim. Sen mümkün oldukça abdestsiz gezme. Dilinden Allah Teâlâ'nın zikrini bırakma. Her ne bahasına olursa olsun ilme ça-iîş. Dinini iyi öğren. Ve dinine zarar veren her şeyden her günahtan ufak tefek demeden kaç! Nasıl merkep kurdun kokusunu aldığı zaman kaçıyorsa, sen ondan daha fazla kaç: Kurt, et yer. Koyun, kuzu, merkep gibi gücünün yettiklerini yer. Fakat Şeytan, Allah esirgesin insanın, dinini, imanını elinden alır. Almağa çalışır. Cahil en başta gelen dostudur. Bugün bizi bu hale getiren hep cahilliktir. Aman yavrum, sakın cahil kalma. İlme çalış. İlme çalış ki, ŞeyliV nın belini kirasın. O, ma'lum! Toptan-tüfekten korkma/. Korktuğu şey yalnız âlimlerdir. Onun için bir âlim, bin âbidden hayırlıdır, denmiştir!.
256 14
CENNET YOLLARI
Âlimlere uymak ve onların sohbetlerinden ayrı kalmamak
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
257
Bu hadis-i şerif, mevzuumuz olan «ittebiu'l-ulemâ» hadis-i şerifini daha güzel ve geniş bir şekilde izah etmektedir. Efendimiz sallallahU aleyhi ve sellem'in hiçbir sözü boşa değildir. Ulemâya tâbi olmak, onların meşru olan güzel sözlerini, nasihatlerini dinlemek ve onu tatbik etmek sayesinde insanlar, hem rahata hem huzura, hem de kemâle ulaşma imkânını bulurlar. Zira herkes için dinin bütün inceliklerini bilmek mümkün değildir. O halde bilenlere uymak mecburiyeti kendiliğinden ortaya çıkmaktadır, «celese» kelimesi ma'lum olduğu veçhile oturmak mânasına gelmekle beraber «iclis» denmiyerek: «calisû» sıyga-i cem'i ile beyân buyrulmuştur. Ulemâ, şeriatı bilen, yani; din ilimlerini lâyık-ı veçhile bilen kimselerdir ki, dış cephesi 5 esasa bağlıdır. Ve burada ulemâ kelimesinin harf-i ta'rifle söylenmesinde ayrı hükümler, hikmetler vardır.
Bunlardan biri İTİKAD'tır. Ve en mühimidir. İçini-dışım bilen ve ona uyan ulemâ demektir ve esastır. Bina kurmak ve temeli atabilmek için toprağa nasıl muhtaç isek, i'tikâdımız da böyledir. Temelsiz bina kurulmadığı gibi, sahih bir itikada sahip olmadan müslüman olmak da mümkün değildir. Bunun için itikâd kitaplarını iyi oku! İtikadım onlara göre tashih etmek lüzumu hâsıl olur. Bahusus Allah Azze ve Celle'ye ÎMAN, O'nu Esmâ-i hüsnâ'sı ile bilmeğe mütevakkıftır. O da 99'dur. Bunları bellemek ve ezberleyip okumak, yüzünden okuyup îman ettim, demek cennete gitmeğe vesîyle olur. Bunların mânalarını bilmek kâfi gel-
ınez. Çünkü; bunların bir de içyüzleri vnrdır ki, bunlar, kelimelerle değil, ma'nevî basiret ve yakîn ile yani; ilnıs'l-yakîn değil de, hiç olmazsa, ayr.e'l-yakîn müşahedelere ulaşmak sayesinde ve nur-ı iman ile hasıl olur. İçinde doğan güneşle meydâna gelir. Bugün ise; biz bu ilimden mahrum bulunmaktayız. Artık gerisini sen anla.
İkincisi: Meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hesap, mizan, cennet, cehennem, öldükten sonra dirilmek, hayır ve şerrin Allah'dan olduğuna inanarak iman edip, bilâ-şek haşyet ile ve dâima onun huzurunda olduğunu hatırdan çıkarmayarak Hakk'a teslim olup, rızasını kazanmağa çalışmak i'tikâddan sonra en büyük nimetlerden biridir.
Üçüncüsü: İbâdet kısmıdır. İbâdet namaz, oruç, hac, zekiıt gibi kısımlara ayrılır. Şehâdet kelimesi ise, bunların hepsini içine alan bir kelimedir. Bu şehâdet kelimesini dilli- söylemek kolaydır. Fakat Allah'ı bilmek «Ya ltab! Seni hakkıyla irilebilmeyi, Senin istediğin gibi yanhşsız bilmeyi bizlere nasip eyle!» Allah nasıldır? diye sorsak, herkes bir çeşit şeyler söyler. Halbuki Hakk Süblıanehû ve Teâlâ'yı büyüklerimiz ne güzel hatırlamışlar ve şu cümleler altında toplamışlar: «Hayat, İlim, Semi, Basar, İrâde, Kudret, Kelâm, Tekvin, Kıdem, Beka, Vahdaniyet, Muhalefetün-H'I-Havadis, Kıyanı binefsihî»'dir. Bu 13 sıfatla biz Hakk'ı l.'imriz. Bizim Allah'ımız böyle Allahtır. Hayatı bizim hayatımız gibi muvakkat değildir. Hayatının evveli de yok-Uır, sonu da yoktur. Hastalık iptilâsı yoktur. Uykusu gafleti yoktur. Hay'dır. Kayyûm'dur. Herşeyi görür, herşeyi bilir, işitir. Hem içini bilir ve görür. Hayâlinde ve içindeki vesveseleri hiç eksiksiz bilir, bilmediği hiçbir şey yoktur, 'İmi sonsuzdur. Bizdeki ilimler onun ilminin yanında bir nebzedir. Bakınız; ilminin ne kadar geniş olduğunu anla-
F. 17
258
CENNET YOLLAR!
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
259
mak istersen, şu kâinatın içinde yaşayanların nasıl bozul-' maz bir düzen ve ahenkle devam etmekte olduğuna bak. Güneş ve ay'da, vesâir yıldızlarda olan intizâma hayran olmamak mümkün müdür? İşitmesi ise bizim gibi kulağa muhtaç değildir. Mesafe mevzubahis değildir. Bütün kâinattaki her şeyi pek güzel işitir, işitmesine hiçbir şey mâni olamaz. Görmesi ise, bizim gibi göz ile değildir. Uyuması yoktur. Görmediği hiçbir şey yoktur. Hiçbir şey görme-rine mani olamaz. İrâdesi ise sonsuzdur. İstediğini istediği zaman, istediği gibi yapar, kimse engel olamaz. Kudret ve kuvvetine akıl-fikir yetmez, Cenâb-ı Hakk'ın KELÂM sıfatı vardır ki, 104 kitabı ve bahusus bizim kitabımız Kur'-ân-i Azîmüşşân onun kelâmıdır. Onun için Kur'ân okuyanlara ve onun ilmine vâkıf olanların ve onunla amel edenlerin kıymetlerine baha biçmek mümkün olamaz. Bundan dolayı iki Cihan Serveri Efendimiz bizlere: «Ehl-i Kur'ân, yani; ehl-i ilimle sıkışa sıkışa oturunuz. Dizlerinizi onların dizlerine dayayarak oturunuz. Zira; böyle oturmada ayrı bir hikmet vardır.» buyurmuştur. Aleyhisselâtû vesselam Efendimiz, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali Efendimiz'e tarikat talîm ederken böyle yapmışlar. Omuzların birbiri ile irtibatı ve sıklığı tavsiye edilmiştir. «Sevvû» emrini imam efendi namaza durmadan söyler. Hem düzgün olmasını, hem de sık olmasını tavsiye eder. Saflar arasındaki irtibatı te'min, ma'nevi ceryamn eksiksiz ve tam manâsıyle husule gelmesini sağlar. Maddi ceryanlar, hatlar kopunca nasıl kesilirse, manevi ceryanlar da Öyledir. Bunun için büyüklerle teması eksik etmeyiniz. Eskiden tarîklerde teveccüh denilen bir rabıta vardı ki, dervişler haftada hiç olmazsa iki defa bu teveccühe mazhar olurlardı. Bu teveccühlerden sonra taliplerin halleri herhalde güzelleşir. Teveccühe mazhar olabilmek için can atılırdı. Muhakkak Allah Azze ve Celle Hazretleri bu rabıta ve teveccüh sayesin-
de ölmüş olan kalbleri diriltir. Yani ölü mesabesinde bulunan, dini âdetlerini kaybetmiş, Rabbisini unutmuş, yolunu şaşırmış, benliğini zayi etmiş zavallı insan! Bahar yağmurlarının yağması ile ölü mesabesinde olan kurak yerler nasıl canlanır, yeşerirse; nasıl ağaçlar çiçeklerini açar, meyvelerini verirse, bütün mahsûller o yağmurlar sebebiyle kemâle nasıl ulaşırsa, işte ölü mesabesinde olan şaşkm gönüller de, o hikmet nurları ile hayat bulurlar. Yağmurların te'sir edemediği taşlık arazide ise, herkesin ma'lûnıu olduğu üzere hiçbir şey olamaz. Onun için ulemâ-i zevi'1-ih-tiram hazerâtınm huzuruna, taştan daha katı olan benliği bir tarafa bırakıp öyle girmelidir. Yoksa boş girip, boş çıkacağı muhakkaktır. Bazen yağmurlar o sert taşların üzerinde biriken toprakları yıkar, alır götürürler de, üzerlerinde ot bitmez hale gelir. Bunun gibi, kendilerini beğenen bilginlerden istifâde edemez olurlar. Binâenaleyh bu gibi ulemâ-yı zevi'l-ihtirâmın huzuruna denemek gayesi ile girenler ancak nedamet ve hüsranlıkla ayrılırlar ve bir daha da kendilerine gelme imkânını bulamazlar. İşte bu acı her acının üstünde, zehirlerin en zehirlisidir. Tecrübeleri kitaplarda doludur.
İşte ey aziz kardeşim! Sen buna çok ehemmiyet ver. Gözüne kestirdiğin muhterem âlim, müttakî ve fakîh bir zâtı kendine rehber eyle. Onun dediklerine sıkı tutun. Onun razı olmadığı bir işi yapmağa kalkma. Onun sana verdiği vazifeleri asla ihmâl etme. O dersler, feyiz ve nurların üzerine bol bol gelmesine sebep olur. Yağmur için bulut naeıl lâzım ise, nur ve feyizlerin gelmesi için de alman ders ve verilen sözlere öylece devam lâzımdır. Bazen bulutlar boş geçer. Bazen az yağar ve bazen de tatlı tatlı bolca yağar. Bazen şimşeklerle karışık âfet şeklinde yağar. Çok zararlı olur. Taşkınlığından sakın, mütevâzi ol, mülayim ol. Kimseye hor gözle bakma. Kendini herkesten daha
260
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
261
aşağı gör. İbâdetinle kafiyen mağrur olma. Cömertliğine aldanma. Allah Azze ve Celle'nin sevdiği ve razı olduğu kullarının arasına girmeğe çalış. Sen hikmetlerle dolu bir nûr ve bir âlim olmağa gayret eyle. Bu ise iki şeyle mümkündür.
Birisi: Kur'ân-ı Azimüşşân'ı bilmek ve onu rehber çdinmek,
İkincisi: Rasûluîlah'ın sünnetine uymak, onlan bilmek ve bildirmektir.
«Sizin en hayırlınız Kur'ân-ı Azimüşşân'ı öğreten ve öğrenmeğe çahşanlarınızdır. Onlar ehlü'l-Kur'ân ve ehlü'l-lahdır.»
«Ümmetimin en şereflisi Kur'ân-ı Azimüşşân'a hamil; olan ulemâ-i zevi'l-ihtirâm'dır.» *
Ulemâ-i kiramın alâmetlerinden birisi başlanndak sarıklar idi. Bugün bunun giyilmesi suçtur. Bu durum «Ulemaya ikram ediniz» hadîsi ile taban tabana zıddır. Onların sarıklı gezmeleri neye mânidir. Yahudi haham ve !¦.-risüyan papazları kendi kisveleri ile gezerler. Ama, bizim ulemâmıza kendi kisveleri tamamiyle yasak edilmiştir. Bu hakaret onlara yetmez mi dersiniz? Her halde ulemâya yapılan bu hakaretin bir neticesi olacak, bugün nasıl bir nesil meydana gelmiştir ki, haklarından gelmeğe imkân yoktur. Yarın bilmem nasıl olur? Ulemâ camisine hapsedilmiş, kapısına kilit takılmış, buna da kimse ses çıkartmamış. Bugünün müslüman gençliği Ayasofya'nm ibâdete açılmasını istemektedir. Bunun için muazzam yürüyüşler tertip etmişlerdir. Bana kalırsa hocaların sarıkları ile gezmelerine mü-sâ'ade edilmesi, Ayasofya'nm ibâdete açılmasından daha mühimdir. Çünkü Ayasofya İstanbul içindir. Anadolu'dan
I
gelen bazı ziyaretçiler olsa da o kadar mühim değildir. Sarıklı ulemânın şerefi bir yana, sarıklı kılınan bir namaz, sa-rıksız kılınan namazdan 72 derece daha faziletlidir. Ayrıca sarık ulemâyı hem tanıtır, hem de vikaye eder. Münasebetsiz yerlere gidemez ve giremez. Daha pekçok fezâili vardır. Onun bembeyaz sarığı ve tertemiz cübbesiyle halkın arasında görünmesinin kıymeti çok büyüktür. Askerî bir paşanın, forma ve kılıçlarını hâmil olan kisvesinin ordu ve halk nezdindeki itibarı ile, formasız ve kılıçsız, giydiği si-, .*vil elbiseli itibarı arasında dağlar kadar fark vardır. Ulemânın resmî kisvesiyle değil de, alelade bir kisve ile görünmeleri bundan da mühimdir. Kaması alınmış bir top, bir silah nasıl ise, ulemânın sarıklarını alıp, onu sadece camiye hasretmek de böyledir. Onun için Allah Azze ve Ctllc kusurlarımızı afvetsin. Tam bir hürriyet nasîb eylesin.
Cuma namazlarının sıhhati için hürriyet şart derler. Öyleyse vay halimize. Ulemâya ikram, ulemâya hürmet ve ulemâya saygı, dolayısıyle İslâm'a ve dine hürmet ve saygı demektir. Her şey ilimle kâim olduğu gibi, şüphesiz din de ilim ve ilim sahipleriyle kâimdir:
«Din nasihatle kâimdir.» demek; nasihat edecek hakîki ilim sahipleri ile kâimdir demektir. Binâenaleyh ilim sahiplerine hürmet etmek her müslümanın başlıca vazifesidir. Hele din âlimlerine hürmet, saygı, tazîm, yardım ve hizmet, mukabilinde tefeyyüze vesile olur, aksi ise hüsran ve felâketi mûcibdir. Elbette ebedi sa'âdeti mûcib olan ulemâya ikram ve izzet, aynı zamanda ilmi onlara ihsan eden Allah Azze ve Celle'ye râcîdir. Öyleyse Allah'a ikram etmek isteyen, ulemâya ikram etsin, vesselam.
«Ulemâ meclislerinde oturmak ibâdettir.»
«İlm-i fıkıhdan âri bir âbid, geceleri yapıp, gündüzleri yıkan bir kimse gibidir.»
262
CENNET YOLLAR»
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
263
Bu iki hadis-î şerif, birbirlerinin mütemmimidir. İlmin bize tavsiye ettiği hiçbir şey boşuna değildir. îlimsiz ne olur ki?
Bir âlimin meclisinde oturan insanın aldığı zevk, neş'e, tad ve lezzetin tadı damağında kalıyor. O günün tekrar canla, aşkla, şevkle beklenmekte olduğunu hepiniz hatırlarsınız. Evvelce, müslümanlarm toplantı yerleri, ulemâ meclisleri idi. Öyle kahvehane falan bilmezlerdi. Gezilere çıksalar bile, yine yanlarında bir âlim olur. Onun sohbe-tiyle güzel ve tatlı bir gün geçirilirdi.
İnsan, sohbet esnasında bilmediklerini öğrenir. Sorar, okur ve öğrenir. Oralara şeytan sokulamaz. Her ne zaman ki ulemâ meclislerinden uzak kalınır. Bilgiden mahrum, ibâdete düşkün, bu bana yeter, der. İşte o zaman herşey yıkılır, gider. Belki, insanın gece uykusuz kaldığı çok olmuştur. Gündüzleri aç oruç tutar. Fakat, akşama doğru orucun verdiği açlık ve yorgunluk te'siriyle sinirleri bozulmuş olduğundan önüne gelene çatar. Kavga eder, pis çirkin ve günah sözleri ağzına geldiği gibi kullanır. Derken, ne namazların ve ne de oruçların sevabı kalır.
İşte, akşam yapıp gündüz yıkmak böyle tahakkuk öder. Bu zat ilim tahsiliyle meşgul olsaydı, böyle bir varta ve tehlikeye düşmezdi. Ma'amafih, huy cibillîdir. Ne âlim taslakları var ki, câhilleri arattırır. Bizim muradımız, böyle âlimler değil, ilimleriyle âmil olan kâmil kimselerdir. Elektrik ceryanı nasıl geçerse, ilim sahipleriyle yapılan musahabe ile onların hem bilgileri hem de huy ve ahlâkları, öylece geçer. Gün geçtikçe bakarsınız ki, siz de onlar gibi olgunlaşmağa başlamışsınız.
Bu da, ancak ulemânın meclis ve sohbetlerine devamla hâsıl olur. Bunun için, kendine bir ilim sahibi 3eç. Onun
sohbetini bırakma. Bir insanın muztarip olduğu anlarda mutlaka bir doktora ihtiyacı vardır. Hatta, bazı ailelerin hususî aile doktoru vardır. Arasıra onları kontroldan geçirir. İcabet tikçe hemen doktorunu çağırır. Derdini anlatır, çareler arar. Bir müslümamn da böylece, husûsî bir âlime ihtiyâcı vardır.
İnsanın her şeyi bilmesi mümkün değildir. Meselâ; Doktor, kendi mesleğinin icaplarını öğrenmeğe çalışır. İlmini bu sahada artırır. Halbuki, doktorluğun pekçok dallan olduğu ma'lumdur. Fakat, hiçbir zaman bir mühendislik, bir kimyagerlik bir askerlik, bir uçak, bir top, bir tank vesairede ihtisası yoktur. Keza, mühendislik de, şâir meslek de böyledir.
Bunun için, ilm-i şer'î mesleği ayrı bir ihtisastır. Bununla beraber bugün az çok her ilimden insanlarda bir bilgi mevcuttur. Fakat, ihtisas sahibi değildirler. İhtisas, her mesleğin kendine göredir. Öyle ise, sen ilm-i dinde ihtisas sahibi olan bir âlime teslim ol. Ve onun göstereceği yoldan çıkma, vesselam.
15 — îüm sormakla öğrenilir
Mcsâil-i diniyyenizi öğrenmek için, ulemaya sorup cevâbını isteyiniz. Hükemâ ile düşüp kalkınız. Onların içine karışınız. Büyük zevât-ı muhteremler ile oturunuz.
İnsanlarda aranılan en kıymetli şey ilimdir. Bunun üıhsîli, birkaç yolla mümkündür. Ya okuyacaksınız ki, bu Çok uzun bir zamana muhtaçtır. Ya da ashâb-ı kiramın bil-
264
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
265
diği ve öğrendiği gibi, dinlemekle olur. Diğeri de: bilmediklerini öğrenmek kasdiyle ehlinden sormaktır ki, en kolayı budur.
Mesâil-i diniye pek mühimdir. Evvelâ akâid-i İslâmi-yesini ve sonra da ahkâm-ı diniyesini, farz, vacip, sünnet, müstelıap, mubah, haram, mekruh ve müfsidleriyle öğrenmek gerekir. Akâid-i diniye esastır. Ma'rifet-i İlâhiyye, Allah Teâlâ'yı tanımak ve bilmek, Esmâ-i Hüsnâsını bilmekle mümkündür.
Cenfıb-ı Hakk'ın sıfât-ı zâtiyesi ve sübûtiyesi vardır. Biz Allah'ı ancak bunlarla bilebiliriz. Hayat, ilim, semî, basar, irâde, kudret, kelâm ve tekvindir. Ayrıca kıdemi vardır. Evveli olmamak, sonu olmamak, bakî olmak ve ölüm kendisine erişmemek demektir. Vahdaniyeti vardır. Bir olmak, bizim bildiğimiz bir, iki gibi değil, ikincisi olmayan bir demektir. Muhalefetim li'1-lıavâdis ise; hâdisâttan, görülen ve bilinen hiçbir şeye benzememek demektir. Kıyam binefsihî, nefsiyle kâimdir. Zaman ve mekâna muhtaç değildir, demektir. Bu sıfatlar, kendisi gibi ezelî ve ebedîdir. Fakat, bizim bildiğimiz gibi değil. Kendisine hastır. Bizdeki gibi bilgi, işitme, görme, vesair sıfatları, a'zayı cevârih ile değil, zat-ı eceli ü a'lâsına mahsustur. Bizim bilgimiz daha ileri gidemez. Onun için evvelâ bunları güzelce öğ-ıcnip, sonra da bilmeyenlere öğretmelidir.
Bunun en güzel çaresi, ulemâ-yı kiram hazretlerine müraca'at ile sohbetlerinde bulunmak, gerek kendisi, gerek ailesi ve gerekse çocukları için lfizım ve borç olan dînî mes'eleleri onlardan sorup öğrenmek, önce Kur'ân-ı Ke-rîm'i kendi harfleri ile okumaya gayret etmek başlıca vazifemizdir.
Müslüman olsun da, Kur'ân'mı okuyamasın, doğrusu çok acınacak ve ağlatacak bir şey. Zira, insanın ebedî sa'-
âdet ve selâmeti ona bağlıdır. Hem de güzel ve bir hafız gibi okumaya çalışmalıdır. Her gün onu okumadan evinden çıkmamalıdır. Zira, o bizim için hem şefâ'atçı, hem de dâ'-vâcıdır.
Okuyup amel edenlere şefâ'atçı olduğu gibi, okumayan veya onunla amel etmeyenler için de da'vacı oiacak-tır. Bunu iyi belle. Dünyâ bilgilerine nasıl çalışıyorsak, âhi-retimiz için de öylece çalışmak, gerekiyorsa bilenlere sorup öğrenmek, kendi okuduğunu bir de onlara okuyup dinletmek ger-ektir ki, yan1- larımız düzelsin.
Sana ufak bir misal: « 'j'Sİ'^JÜİ », « 'j.ŞlİJ CIL » J3u iki cümle ;ıynı harflerle yazılmıştır. Yalnız birisindeki «II» harfinde nokta var, diğerinde ise yoktur. Gerek okurken, gerekse yazarken çok dikkat ister. Noktalı «H» harfi sert ve boğazdan hırlayarak çıkın-. Mâna şöyledir. «Beni Allah yarattı. Halk etti.» Noktasız «H» harfi ise, yumuşaktır. Kaz hayvanının ha! demesi gibi, ağızın boğaza yakın olan yerinden çıkar. Ve mânâ da şöyle olur. «Beni berber traş etti.» Bak, dikkat et. Kur'ân'ı iyi okumak için harflerinin mahreçlerinden nasıl çıkarılacağını hoca efendilerin ve ulemâ-yi kiramın ağızlarından almaya ça-lış.
Sübhâneke'den başlayıp hiç olmazsa AMME cüzünü talim ile okumalı ve tecvidlerini öğrenmeli. Sonra da mânalarını. Aç kalırım diye sakın korkma. Sahibin olan Allah senin rızkını çok rahat ve geniş olarak verecektir. Hem hiç kimseye köle olup el açmadan. Buna iyice inan. Bazı ahmakların sözlerine kulak asma.
Hükemâ ile temas kurmak, onların arasından ayrılmamak, ayrı bir meziyettir. Hikmet, her san'atm sahibinden öğrenildiği gibi, sahiplerinden alınır ve öğrenilir.
266
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
267
Hikmet: Adalet, ilim, hilm, nübüvvet, Kur'ân-ı Kerîm ve İncil-i Şerife denir. Kevser süresindeki «kesver», hikmetle tercüme edilmiştir. Allah Teâlâ'nm ihkâm ve itkan ile yarattığı eşya ve mevcudatı, hayırlı işleri işleme san'-atım bilmek, hakayık-ı eşyaya muttali olmak, insan ve mevcudatın, ahvâl ve keyfiyâtından, hâriciye. ve bâtınıyesin-den bahseden ilme denir ki, ulum-i şâire, onun ecza ve fürû'âtındandır. Tâ'at, ilim, fıkıh, amel, yakîn, haşyet, fe~ hım verâ; takva, akıl, söz, işlerimizde isabet, tefekkür fi emrillâh ve Allah'ın emir1' cine ittibâ' mânalarına gelir.
Hikmet kime verildiyse, ona hayır getirir. Çok, hem de pek çok hayır. Hikmetin başı, Allah korkusudur. Bu korku olmadan lâftan ibaret olan kıymetli sözler, hakimane kelâmlar, çalışmalar hiç para etmez. Hele biraz da edebiyat, fesahat ve belagat sahibi ise, Allah korkusu olmadıkça bunlar başa âdeta bir belâdır. Hikmetin sahibini ararken sakın aldanma. Allah'dan korkanını ara. İstediğin hikmet yoksa da onun hak korkusu sana da yeter, bana da.
Üçüncü emir de, büyüklerle otarmak. Bunda da çok hikmetler vardır. Onların hallerinden, sözlerinden, edep ve terbiyelerinden, ilim, hüner ve sanatlarından ticâret f>ibi bilgilerinden, şecaat, semahat ve cömertlik gibi temiz ahlâklarından istifade edildiği gibi «Bereket büyüklerinizle heraberdir» fermanına da uyulmuş ve bereketler hâsıl olmuş olur. Aksi halde, küçük kimselerle düşüp kalkmak insanın seviyesini düşürür ve küçültür. Bize lâzım olan ise terakkidir.
Lokman Hekim'in; «Edebi edepsizlerden öğrendim.» deyişi müstesnadır. O söz, ona ve irfan sahiplerine göredir. Bize düşen, Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem'in emrine uymaktır.
j
«İlim talebinde yarışınız. Acele ediniz. Muhbir-i Sâ-dık'taiı bir badis bellemek, dünyâ ve dünyâ içindeki altın ve gümüş herşeyden hayırlıdır.»
Cenâb-ı Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem ümmetine olan merhametinden dâr-ı dünyâda çalışıp kazanılacak her şeyi bize en güzel bir şekilde öğretmiş bulunmaktadır. İlmin dal ve şubelerinin pek çok olduğu ma'lumdur. Bunların hangisi olursa olsun beşeriyet için lâzımdır. İlim sıfat-ı ilâhiyyedir. Hiçbirisi yabana atılmaz. Fakat, en mühimi ilnı-i şer'îdir. Din bilgisinin gerek akide, gerek ibâdet ve gerekse nikâh ve nıu'âmelâta dâir olan mes'elelerini iyi ve güzelce belleyip, helâl, haram ve günahlardan son derece sakınmak, bildiklerini bilmeyenlere öğretmek suretiyle ilim talebinde bulunmayı, ilmi artırmağa çalışmayı ve bu hususta yarışmayı tavsiye buyurmaktadır.
Rızkını te'min etmek ve el kapılarına muhtaç olmamak için kendisinin, çocuklarının, muhtaç iseler ana ve babasının da rızıklarını te'min için dünyâ bilgisine, san'at veya ticarete çalışmak üzerimize hem borç ve hem de farzdır. Bu muvakkat dünyâ hayatını rahatlıkla geçirmek için çalışmak farz ise, ebediyet âlemi olan âhiretimiz için şeriat ilmini bilmek ve öğrenmek farz-ı ayındır.
Özellikle muhtaç olduğumuz akîde ve ibâdete müteallik mes'eleleri ve bilhassa ticarete ait mes'eleleri öğrenmek farz-ı ayındır. Kılacağı namazı, tutacağı orucu, yapacağı hac mes'elelerini ve hatta zekâtını nasıl edip ve kimlere vereceğini öğrenmek şarttır. Zira, zekât bir ibâdet-i maliyedir.
268
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
269
Gelişi güzel, şuna-buna vermek caiz değildir. Sonnı, emekler boşa gider. Mes'eleyi bilmememiz özür olarak k;ı-bul olunmaz. Vaktinde bunları iyi öğren. Sonra hem pişman olursun, hem de telafisi mümkün olmaz. Vakıa, ölünceye kadar ilmi talep borçtur. Ama, yaşlandıktan sonra kafalar işlemez hâle gelir. Okuduğunu unutur. Duyduğunu da unutur. Onun için, gençlik bir nimettir. Bu fırsatı kaçırma. Evvelâ, öğreneceğin bilgi Kur'ân-ı Kerim olsun.
Sakın sen Kur'ân-ı okuyup da yoldan çıkanlara aldanma. Onu öğrenirken dünyalık bir menfa'at bekleme. ÎYle'-mûriyet ve mevki sahibi olmaya özenme. Onu Hakk rızamı için öğren. Onunla amel et. Hakk rızası için öğretici ol. Eğer dünyâ menfa'atlerine aldamp, dini bilgilerini bunun için yaparsan, vebalin, günâhın, kabahatin o kadar çok olur.
Bu hususta, İmam Gazali'nin ilim bahsini dikkatlice oku: Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem'in:
gençlik ve çocukluk devresinde elde edilir. «Kart ağaç eğilmez» dedikleri ne kadar doğrudur. Bir tane daha yazayım:
«İlmi talep etmek her müslümanın üzerine farzdır.»
emrine dikkat et. Hz. Peygamber böyle dediği halde, dün ve bugün, bu ilme çalışan kaç kişi bulabiliriz. Biraz evvel yazıldığı gibi dünyalığı te'rnin için okunan okutulan ilimden istenilen fayda hâsıl olamaz, vesselam. Baksana:
«Bir alimin yatağına yaslanarak bir saat ilme bakması, âbidin 70 senelik ibâdetinden hayırlıdır.» Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'in şu buyruğu karşısında bizim hâlimiz ağlanacak durumdadır. Fânî dünyâ için gecemizi gündüzümüze katarak çalışıyoruz da,' dinimize gelince, Kur'ân okumasını bile berecemiyoruz. Biraz okursak, onu da ağzımıza burnumuza bulaştırıyoruz. Çünkü, bunlar
Peygamberimiz buyurdu ki:
«Bir saat kelimetullah'ın duyurulması için fisebillâh düşmanlarla (yapılan) muharebe, elli hacdan hayırlıdır.»
Kıtal ve döğüşme, muharebedir. Fakat, muharebelerin en kuvvetlisi ilimle olan muharebedir. Bugünün, silahı olan toplar, bombalar vesair harp malzemeleri sadece bulundukları mahalli yakar. Daha uzağa gidemez. Sahası dardır. Hele" süngünün sahası pek mahduttur. Fakat, ilim öyle mi ya! O eserleriyle, mecmûalanyle dünyânın dört bir taralına gider. Süngülerle zaptolunan yerlerin, bilâhare düşmana terk edildiği görülmekledir. İşte, Rumeli, Bulgaristan, Romanya, Kırım, Kafkasya, Irak, Suriye, Kuveyt, Katar, Libya, Lübnan, Suudi Arabistan, Mısır, Yemen, Fas, Sudan ve Cezayir'i ecdadımız nasıl elde etmişler? Biz nasıl terk etmişiz?
En büyük kabahat, ilmimizin yetmeyişidir. Bu kadar İslâm devleti bu fırsatı neden kaçırdılar? Ta'accüb olunacak şey.
Yine buyuruluyor ki:
'ilki saat vardır ki, o saatlerde sema kapıları açılır. O anda çok nadir olur ki, duâ kabul olmasın. Herhalde duaların kabul olunacağı bir an, birisi namaza durulduğu zaman, birisi de düşmanla döğüşmek için fiscbiliUah muharebede bulunmak» Bu, fîsebilillah Allah yolunda yapılan her çalışmayı camîdir.
270 CENNET YOLLARI
İlimlerin tahsili, medreseler, mektepler, camiler, yollar, sular, barajlar, toplar, tüfekler, tayyareler ve bütün muameleler hep Allah için olunca bunların fî sebîlillâh'dan farkı kalmaz. Hepsinden aynı sevap alınır. Yapılan şeyden maksadın Allah rızası olması şarttır. Yoksa, dünyâ menfaatleri için yapılan şeyler ne kadar çok da olsa, bir fındık kabuğunu doldurmaz. Hiçbir şey alamaz. Onun için yapılan her şeyin mutlaka Allah için yapılması lazımdır.
Bakınız, âhir zamanda, benim ümmetimden bir kavim gelecektir ki, mescidlerir.' süsler, lakin kalblerini tahrib edtıler. Onlardan birisi esvabının temiz olmasına çok dikkat eder de, dininin temiz olmasına ri'ayet etmez. Dünyâsı iyi oldukça, dünyâ muhabbeti kendisini istilâ ettiği için dinindeki kusurlarını görmez. Onları düzeltmeye çalışmaz. Bu da bizim için büyük bir derttir. Üstümüze başımıza çok dikkat ederiz. Meselâ; esvaplarımız ütülü olsun. Fotinlerimiz boyalı olsun. Kravatımız şöyle olsun, gömlek böyle olsun. Azıcık kirli olursa derhal değiştiririz. Kirli gezmek âdeta Ölümdür. Fakat, sabah namazına kalkmazsak, günahları işlersek, onlardan kurtulmaya çalışmayız. Allah mu'i-nimiz olsun. Âmin.
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
271
. «Kişinin kalbi doğru olmadıkça, imanı doğru olmaz. Dili, yani; sözü doğru olmadıkça da, kalbi doğru olmaz. Kişinin şerrinden komşusu emin olmadıkça cennete giremez.'
Hz Enes radıyallahü anh'ın rivayet ettiği bu hadis-i şerifin ilim ile ne alâkası var diyeceği geliyor insanın. Halbuki îmanın dürüstlüğü, kalbin dürüstlüğü, dilin dürüstlü
ğü hep ilme bağlıdır. Hem de öyle gelişi-güzel bir ilim değil, hakiki ilme vabestedir. Hakiki ilme nıuzhar olmayanlarda ne iman, ne kalb, ne de söz dürüst olamaz. Komşularla iyi geçinmek, onların ezasına sabretmek kolay bir şey değildir. Sabrı olmayan kimse komşularla iyi geçim yapamaz. Sabır, her kişide, her âlimde bulunan bir nesne değildir. Ona nail olmak hakîki imana ve hakiki ilme bağlıdır. Bununla kalmak mümkün değildir. Rıyâzatla birlikle Cenâb-ı Hakk'm himayesini talep etmek için zikrullah ve. teşbihlerle mücehhez ve devamlı surette onlarla meşgul olmak gerektir. Cenâb-ı Hakk cümlemizi bu hakiki imana ve hakîki ilme nail olan bahtiyarlardan eylesin, âmin.
«timi varken sükût etmek filime lâyık olmaz. Câhile de, cehli üzerine sükût edip kalmak lâyık olmaz.»
Hak Teâlâ Azze ve Celle buyuruyor ki:
«Bilmediklerinizi ilim ehlinden sorunuz (yani; öğreniniz).»
İlim, hem amel etmek ve hem de bildiklerini bilmeyenlere öğretmek için talep olunur. Binâenaleyh; âlime yakışan, ilminin zekâtını vermektir. İlmin zekâtı ise bilmeyenlere öğretmektir. Va'az ve nasîhatlar da ilmin zekâtıdır. Bir de ilme muhalif şeyler gördüğünde, sükût etmeyip derhal onları uyandırmak, ikâz etmek başlıca vazifesidir. Hele bid'at denilen, ilim hârici şeyleri gördükçe dayanamaz, derhal müdâhele edip, ikâz eder ve onları da kurtarır. Âlim için çalışmak nasıl lazımsa câhil için de cehli üzere
272
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
273
kalmak kat'iyyen caiz olmaz. Cehlini gidermek için mutlaka çalışacaktır. Çünkü; insanlarda cahillik kadar büyük kusur olmaz. Evvelâ; Allah Teâlû'yı, sıfatlarını, emirlerini ve yasaklarını öğrenmek, Peygamberimizi ve sünnetlerini bilmek, Allah Teâlâ'yı ve onun Rasûlünü sevmek hep ilme bağlıdır. Onun için ilim muhakkak şarttır. Bunları iyi öğrenmek, her mü'min ve müslümanın başlıca vazifesidir. Allah Teâlâ cümlemizi dinini iyi bilen kullarından eylesin. âmin.
16
İlim ve zikir
«Kim teşbih, tekbir, tehlil veya lahmîd çekerek uyursa, kıyamet gününde öylece ba'solunur. Eğer gaflet üzerine uyursa, kıyamette de öylece ba'solunur. Binâenaleyh; uykuya yatarken nefislerinizi zikrederek uyumağa alıştırınız ve âdet ediniz.»
TEŞBİH : Sübhânallah, TEKBİR : Allahü ekber, TEHLÎL: Lâ ilahe illallah, TAIIMİD : Elhamdülillah, demektir.
Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem Hazretleri, kızı Hazreti Fâtıma radıyallahü anha'ya, yatarken 33 Sübha-nellah, 33 Elhamdülillah, 33 kere de Allahü ekber demesini tavsiye etmişlerdir. Bize bu bir derstir. İnsan yatınca,
[abü olarak uykuya dalar. Bu uykunun ölümden farkı nedir acaba! Eh, sabahleyin kalkacağız, deriz. Ya kalkamaz-sak? İşte ölüm, öldük gitti. Uykunun ölümden farkı olsa olsa bu uyanma olacaktır. Uyandırılamayan uykuya ölüm denir. Binâenaleyh yatarken çok ihtiyatlı yatmak lâzımdır. Kişinin kıyamet gününde tesbîh, tekbir, tehlil ve tahmîd ederek ba'solunması, onun sa'âdet ve selâmete ulaşmasının bir alâmeti ve cennet ehlinden olacağının bir işaretidir. Şüphesiz bu teşbih ve tehliller bir müslümanın her gün yapmakla mükellef ol * ,ğ\x vazifelerdendir. Bu teşbih ve tehlîller hem sevabın çoğalmasına ve hem de Cenâb-ı Makk'm kendisini sevmesine vesiyle olacağından, bunları ihmâl etmek büyük bir hatâdır. Dünyâ işlerinin sonu ölümdür. Ne kadar servet ve mevki sahibi olsanız dahi, netice hepsi bırakılıp gidilecektir. Ondan sonra onun hesabı, vebali, hakları ve hukuku var. Faizler, zekât ihmâlleri, namaz, orııc ve hatta hac vazifelerinde görülen tekâsül ve ihmâllerin hesabını vermek acaba kolay mı olacak? Sûre-i Bakara'nın 278, 279, 280, 281. âyetlerini tekrar tekrar okuyunuz. Faiz almak veya faiz vermek suretiyle iş çevirmece çalışanların, sonları dikkat ederseniz pek perişanlıktır. Arlık ta'miri ve tashihi mümkün olamayacağından, böyle perişan bir şekilde fâni dünyâya gözlerini bir daha açmamak ü/cıe yumarlar. Bu şuna benzer. Bir kağıdı yakarsınız, birdenbire parlar. Fakat çok geçmeden bir serap gibi sünüverir ve neye uğradığınızı bile anlayamazsınız. Onun için sen Hakk'ın sözünü dinle, emirlerini tutmaya çalış ve yasaklarından mümkün mertebe kaç ve korunmağa çalış. İnsan zikretmekten teşbih çekmekten ne zarar görecektir. Bir türlü zikrulîaha yanaşmak istemezler ve kendilerince birçok özür ve bahane bulurlar. Bilmezler ki bu hayat hem muvakkat, hem de ecelin ne zaman geleceği
F. 18
274
CENNET YOLLAR!
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
275
belli değil. Buna mukabil borçlara girmek, faizlere bulaşmak herhalde akıl işi değildir. Büyük işleri, büyük sermayeleri olanlar yapsın. Sermayen yetmiyorsa, bu gibi işlere girmek elbette caiz olmaz. O zaman ser mayedarlarm toplanıp büyük şirketler kurarak işlerini yü rutmesi pekâlâ mümkündür ki, buna bir türlü yanaşma istemezler. Daha doğrusu bu gibi büyük işleri hükümeti yapması daha uygundur. Bugünkü muazzam fabrikaları kurduğu gibi, memleketin muhtaç olduğu sanayii kurmuş oluruz. Böylece me ileketle her nevi sanayi kendiliğinden meydana gelir. Avrupa'ya giden işçilerimiz yabancı memleketlere gidip köle olmaktan kurtulmuş olurlar. Fakat asıl mühim olanı memleketi fabrikalarla doldurup sefahete boğmak değildir. Allah'dan, peygamberden, kitaptan, dinden, imandan mahrum olan bir kitleye gökten altın yağsa yine kıymeti yoktur. Sonu cehennem olan hayata, hayat! demek doğru olur mu?
Kulların yaratılmasından asıl gaye, yaradanımız olan Allah Teâlâ'yı bulmak ve bilmek, ona gereği mucibince ibâdet edip, hâs kullarından olmağa çalışmaktır. Bunun en kolay yolu dilimiz ve gönlümüzle her yerde ve her zaman Allah Azze ve Celle'yi hatırımızdan çıkarmamaktır. O'nu zikretmeyi vazife bilip, sabah ve akşam vakitlerinde inııntn-zaman hiç olmazsa, yüzer kere bu ve buna benzer teşbihlere devam etmektir. Yatarken abdest alıp, dört rekat namaz kılıp, bu teşbihleri çekerek uyursanız, şüphesiz hem o gün yaptığınız kusurlar dolayısıyle kazandığınız günahlar afvolur. Hem de çok sevap alarak uyumuş olursunuz. Rüyalarınızda tatlı tatlı şeyler görürsünüz. Şu kadar var ki, günahlardan sakınmak şarttır. İbâdetlerle, günahlar afvolunuyormuş diye aldanmamalı. Büyük günahlarla hukuka tecâvüz olan günahlar, kabul olunacak bir
tevbeye, hukuka ait olan kısmı ise sahibi ile helâllaşmağa bağlıdır. Bu o kadar kolay bir şey olmasa gerek.
Cenâb-ı Hakk cümlemizi afv ve mağfiretine mazhar olan kullarından eylesin. Tevfikât-ı samedaniyesine nail edip, hiç olmazsa her gün sabah namazından işrâk vaktine kadar zikirlerini yapıp, işrak namazını kılarak hacc ve ömre sevabım almayı bahşeylesin. Böylece hem işleri rast gider, hem rızkı bollaşır ve kolaylaşır. 100 istiğfar, 100 sulâ-vât-ı şerife, 100 «Allah» 100 «Lâ ilahe illallah» 100 İhlâs Sûresi, 100 «Lâ ilahe illallahû vahdehû lâ şerike leh. Le-hûlmülkü velehülhamdü yuhyî ve yümîtü ve hüve alâ külli şey'in kadir» 100 defa da, «Siibhanallahi velhamdülillâ-hi velâ ilahe illallahû vallahû ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâhilazîm. Siibhanallahi ve hihamdihî sübhanal-]ahilazim»'i okursanız en büyük devlete nail olmuş olursunuz vesselam.
17 — İlim ve ihlas
p\ ju -di ^üjı
İHLÂS; her şeyde şarttır. İhlâssız yapılan amellerin hepsi merdûttur. Kabule şayan değildir. İhlâs dersinde bunlar uzun uzadıya izah edilmiştir. İlimde ihlâs ise, şart-ı a'zamdır. İnsan, onu yalnız Allah Teâlâ'nın rızasını kazanmak için tahsil eder. Dünyâ menfa'atlarmı te'min için ilim tahsil etmek ilim sahiplerine karşı iftihar edip gururlanmak, çalım satmak. Ben de böyle bir âlimim, d'iye ikide bir lüzumsuz yere ortaya atılıp rnes'ele çıkarmak için öğrenmek zamanlan boşu boşuna zayi etmektir. Sırf bir gurura ve iftihara aldanarak sefihlerle mücadelede muvaffak olmak gayesiyle okumak hem zaman zayiatına, hem de ömr-i
276
CENNET YOLLARI
azizini boş yere harcamaya sebep olur. Bu acı evvelki gibi ulemâ ile iftihara vesile olsun diye çalışanların acısına denk bir acıdır. İlim bunlar için gönderilmemiştir. İlim Allah'a vusule mâni olan alılâk-ı zemimelerin terk, nefs-i emmâıe ve levvâmenin, elinden kurtulmakla olur.
Gerek âlimlere karşı iftihar ve gerekse, süfehâ ile mücadele ahlâk-ı zemimelerin başı ve nefs-i emmârenin tu kendisidir. İlim tekemmüle yegâne bir vasıta iken onu unutup da iftihar ve mücadeleye hasretmek, tabiaüyle hiçbir akl-ı selime yakışmaz. Onun için tekemmül, ancak l'u-nâ denilen nimetle hâsıl olur. Fena demek, yok olmak mânasına ise de, fenadan asıl maksad ahlâk-ı zemimeleri birer birer terkedip, yerlerine ahlâk-ı hamîdeleri yerleştirmektir. Bunu Tasavvufi Ahlâk kitabında bulursun. O kitabı çok oku, hem tekrar tekrar oku ki, güzelce içinize yerleşsin. İyi ahlâklar, kötü ahlâklar çıkmadığı müddetçe içe yerleşmez. Halbuki insan kendi kendine ahlâkının kötü ul-duğunu bilemez. Birçok kötü huylarına iyidir zannıyla saplanıp kalır. Onun için hemen herkes bilaistisna bir tarîkale girmek ve kendisini terbiye edebilecek bir mürebbi bulmak mecburiyetindedir. Yoksa tasavvuf bugün olduğu gibi, al sana şu kadar teşbih çek de çek... Evet, teşbihler lâzım. Fakat aslolan hareketlerin tashihidir, yani; İslâm ahlâkı ile ahlâklanmaktır. Kötü ahlâkların içinde iken her gün namazlarımızda en aşağı 40 defa okuduğumuz FATİHA Sûresinde Cenâb-ı Hakk'ın Peygamberlerine verdiği istikâmeti isteriz. Yahudi ve Nasâra yolu olmasın diye fer-yâd ederiz.
Fakat, bir de bakıyoruz ki, bütün âdet ve an'aneleri-miz hemen hemen onlara tam uygun. Bu nasıl müsiüman-lık bilemem.
Nâsm kendilerine teveccüh etmelerine vesile olsun diye de ilim tahsil edilmez. Çünkü; böyle yapan kimse tam
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
277
bir ehl-i dünyâ, gideceği yer de cehennem olur. Halbuki, ilmi cennet ve cemâlullahı kazanmak için tahsil etmek gerektir. O takdirde hem kendine hem de başkalarma faydalı olur. Ne yazık bugün pek çok bilgilere sahibiz ama, faydası da o kadar kısa.
Hülasa: Her kim iftihar, sefihlerle mücâdele, veya nâ-sın gönüllerini kendisine çekmek için ilim talep ederse, onun yeri nârdır. Cehennemdir, ateştir, vesselam.
Hakikî ilim dün3'â v> âhirette en büyük derece ve en a'll makâm-ı enbiyâdır. Peygamber makamıdır. Bu dereceye ümmetten hiç kimse erişemez. Allah Teâlâ'nm onlara bir lütuf ve ihsanıdır. Çalışmakla elde edilemez. Bundan sonra ise, ikinci makam, şer'î ilim talebinde iken, kendisine ecelin eriştiği yani; ölümün gelip, dünyâsının bittiği, âhiretinin başladığı gündür.
Peygamberlerle arasında bir derece farkı vardır ki, o da nübüvvet makamıdır. Tâlib-i ilme, Peygamberler gibi şe-fâ'at hakkı tanınmıştır. Şöyle sıralanabilir. Şefâ'at, evvel Peygamberimizin şefaatidir ki, Cenâb-ı Hakk'ın izniyle verilmiştir. Çünkü; Peygamberimiz şâfi ve müşeffa'dır. Şe-fâ'atı kabul edilir, red olunmaz.
İkinci şefâ'at, âlimlerin şefâ'atıdir. Evliyanın, şehidle-rin bir de küçük yaşda ölen çocukların, ebeveyni hakkında şefâ'atleri vardır. Ma'alesef akika kurbanı kesilmemiş çocuklar bu şcfâ'atı yapamayacaklardır. Hatib'in, Câbir rn-chyailahü anh'den rivayet ettiği Ramûz'un 396. sayfasının son satırındaki hadis câîib-i dikkattir.
¦ Ma'lumdur ki, herkes âlim olamaz. İlim talebinde bulunmak, her kula nasib olmaz. Fakat-, lutf-ı İlâhî o kadar Mebzul ve o kadar geniştir ki, hasseler onu idrâkten âcizdir. Bakınız herhangi bir kavim, onları amellerinden nâşî
278
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
279
seviyorsa, kıyamet gününde onlarla beraber haşrolunacaki ve onların hesaplarıyla hesaplanacak. Her ne kadar, onla-! rm yaptıklarını aynen yapmamışlarsa da. Tabii bu iki tara-' fa da şâmildir. Yani insan; iyileri âlimleri, sâlihleri, zâhid-leri ve müttakîleri seviyorsa, yine onlarla haşrolunacak ve onlarla beraber cennete girecektir.
Eğer, şerli bir kavmi seviyorsa, onların yaptığı serleri yapmamış olsa da o şerli kavimle haşr olunur. Azâb-ı ilâhî ] olan cehenneme müstahak olur demektir. Bugünkü rey hakkını buna göre kullan ki, reyini hangi zümreye verirsen, âhiretteki yerini, şimdiden kendi elinle yine kendin-.; seçmiş olursun. Bunu unutma. Dost seçerken öyle kimse-î leri dost seç ki, seni cennete götürsünler.
Eğer dostun, yaramaz ve şerli kimseler, sarhoş, ku-j ınarbaz, faizci ve ırz düşmanı ise, âhiretteki yerin tam onların gideceği yer olacaktır. Her ne kadar sen, onların yap-J tıklarını yapmasan bile...
Allah cümlemizi hıfz u himayesine alsın. Dünyâda iyiJ âlim, âbid, sâlih kimselerle dostluk ve komşuluk nasîp ey-| leşin, âmin, vesselam.
Vakt-i sa'adette, ilmi öğrenmek ve öğretmek Allah rızası için yapılırdı. Buna mukabil hiçbirisi bir hediye bile kabul etmekten çekinirlerdi. Zira, ilim talebi, en büyük ci-haddır. Bunu öğretmek de, cihâddan sayılır. Binâenaleyh, Ebu'd-Derdâ'nm rivayet ettiği şu hadis-i şerif bizlere güzel bir derstir. Dünyalık te'mini için yapılan tahsîl-i ilim de böyledir.
Cenâb-ı Hakk, cümlemize ihlâs nasip etsin de, ilm-i şer'i tahsilimiz diğer ilimler gibi, dünyalık tahsili için olmasın, Dünyalığını başka yollardan, ilmi de ancak Allah rızası için tahsil eyle. Bizim eski cerci hocalarımız gibi olma.
Hoca Efendi va'z eder. Nasihat eder. Güzel güzel anlatır. Sonra da, ihtiyaçlarından bahsederek yardım talebinde bulunur ki, bunun hiçbir vakit tasvip edilecek bir hareket olmadığı cümlece aşikârdır.
Bu sebepten şu hadis-i şerif çok yerindedir:
«Bir adam Kur'ân öğretmesi karşılığı bir yay alsa, Allah ona, onun yerine kıyamet günü ateşten bir yay kuşatır.»
İmam Azam Hazretleri, buna binâen öğretme karşılığı ücret almaya haram demiştir. Fakat, cumhûr-ı ulemâ, kendisini ilme tahsis etmiş olduğunu dikkate alarak tecviz buyurmuştur. Öğretmekle meşguliyeti yüzünden başka bir iş yapmaya vakti olmayacağından, ücret almasına cevaz vermişlerdir. Caiz demek başka, bundan kaçınmak başka, îttikâ sahibi olup almamak daha evlâdır.
İnsanın geçimini, başka işlerle te'mîn ederek muayyen saatlerde talebeleriyle meşgul olması da a'lâ ve daha efdaldir. Bakınız, cennet kazanmak nasıl oluyor?
Hazret-i Abbas'm oğlundan rivayet edilen şu hadis-i şerife bakın; ümmet-i Muhammed'in sa'âdet ve selâmetine delâlet eden bir sünnet-i seniyyenin icrasına sebep olan veya yerleşmemiş bir bid'atı kaldıran bir hadisi ümmet-i Muhammed'e ulaştıran kişinin yeri cennettir. Para ile yapılan öğretmenlikten alman para ve mal kadar cehennemden yer alınır.
Bildiği bir hadisi, Allah rızası için ümmet-i Muham-ined'e ulaştıran kimse cennetlik olur. İnsanoğlunun gözünün doymadığı malumdur. Helâl haram tanımadan, mal-nıülk sahibi olma hırsı ile, insanlarda bir rekabet hissi uyanırsa, artık işin içinden çıkılmaz olur. Bir sünnet-i seniy-
280
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
281
yenin ihyâsı veya bir bid'atın kalkmasına yarayan bir hadisin nakli, insanın cennete girmesine sebep oluyorsa, ömrü boyunca ilimle meşgul olan, binlerce, yüz binlerce ve hatta milyonlarca hadis-i şerifi belleyip, ümmet-i Muhain-i • med'e ulaştıran bahtiyarların mevkii kimbilir ne muazzam ve ne muhteşem olacaktır.
İmâm Buharı, İmam Müslim, Ebû Davûd, Tirmîzî ve İbn-i Mâce gibi muhaddisler yanında İmam Almıed bin Hanbel Hazretlerinin bir milyon hadisi bildiği, ultıyüz bin kadar uydurma ve şüpheli hadisin de sahihini mevzû'un-dan ayırdığı rivayet edilmektedir. Allah Teâlâ, bizlere lütfetsin de, bu ilimleri öğrenip, öğretelim, vesselam.
... j
jU
İlmin iktizası ve kişinin yapacağı her amelin buna güre ayarlanması bakımından bu hadisleri ilim mevzuuna almış bulunuyorum. İlim, hepimizin bildiği gibi, uzun zaman yapılan tahsillerin neticesinde ancak elde edilebilir. Fakat onun faydalı bir ilim olması, sahibinin ihlâsı ve takvasına bağlıdır. Her tahsil sahibinin ihlâs ve takvaya sahip olmadığı görülen ve bilinen hadiselerdendir. Tazı denilen bir cins köpeğin tuttuğu avı yemeden, getirdiği, yırtıcı kuşlardan olan şahin, akbaba gibi avcı kuşların, kırk günlük bir terbiye sonunda tamamen sahibine teslim ve muti olduğu havada gördüğü kuşları avlayıp yemeden sahibine getirdiği, sahibinin omuzundan asla ayrılmadığı görülen ve bilinen şeylerdir.
Bir hayvan kırk gün içinde ıslâh edilebiliyor ve kendisinin zararları giderilip, iyi hallere dönüşüyorsa, bunun
gibi, kırk gün ihlâs ile ibâdete devam eden bir insan içinde gizli ve saklı olan hikmet kaynakları, kalbinden fışkırarak diline dökülür. Bugün gördüğümüz veçhile Cenâb-ı Hakk insanoğlunu çok mükemmel bir şekilde ve çeşitli ilimlerle teçhiz etmiş, kimisini iç âlemine, kimisini dış âlemine tahsis buyurmuştur. Bugün elektronik beyinlere kadar varan, terakkiyât-ı fenniye ay'a gidip gelme noktasına gelmiştir. Şimdi ise dünyâmıza bu kadar uzaklıkta olan Merih yıldızının etrafında dolaşmakta, toprağını alıp, oradan bize haberler getirmeğe çalışmaktalar. Bu hârikaların s;V bibi olan insan, Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz lütuf ve ihsanlarından ancak bir nebzesine sahiptir. Bu aşikar olan şeyler gözümüzün önünde lıergün bir yenisinin eklenmekte olduğu gürülegelmektedir. Eskiden üç ayda gidilen hac yolculuğu, şimdi üç saate inmiş. Böylelikle sefer denilen ruhsat ortadan kalkmış oluyor. Sabah namazını İstanbul'da kılan bir hacı efendi, öğle namazını Cidde veya Mekke'de rahatça kılabilmektedir. Namaz vakti bile geçmeden gidip gelmek mümkün oluyor. 40 günlük halvet ve riyâzatlar ancak Allah rızası için ve ihlâs ile yapıldığı takdirde, insanın içinde gizli olan esrâr-ı İlâhiler meydana çıkıp, hikmetler dilinden etrafa saçılmaya başlar. İnsanların bilmedikleri birçok ilimler ortaya atılır. Eski zamanın evliyâsıyla bugünün evliyasında zuhûrn gelen kerametler hep meydandadır. EvHyâullah'm bizleri hayretten hayrete düşüren çok çeşitli harika ve menkabcleri, işte bu 40 günlük ihlasla yapılan halvet ve ibâdetlerin neticesinde Cenâb-ı Hakk'ın onlara lütuf ve ihsanıdır. Onların hayatı cennet hayatına müşabihtir. Zira onlar dünyâda cennettedirler. Onun için ey aziz kardeşim! Sen de bu ilâhî lûtfa mazhar olmak istiyorsan, kendini terbiye edecek bir mürebbi, bir üstad, bir mürşid bul. Kıymetine paha biçilmez ömrünü boşa zayi etme. Bunun mes'ûliyeti kadar ağır bir mes'ûliyet yoktur.
282
CENNET YOLLARI
Sen bu kadar hazinelere sahip olduğun halde aç kalman revâ-yı hak mıdır?
Seni bu güzel nimetlerden mahrum eden, evvelâ kendi nefsindir. Çünkü o nefis hiçbir zaman sahibim doğru yola sevketmez. İşi gücü daima sahibine kötülük emreder ve Hakk'tan uzaklaştırmaya gayret eder. Yabanî hayvanlar gibi ibadât ve tâ'ata yanaştırmak istemez. Tâ ki, ıslâh edilmedikçe. İnsanın en başta gelen vazifelerinden biri, kendisini Hakk'tan uzaklaştırmak isteyen ve Hakk'ın kendine verdiği cevher ve gizli hazinelerin çıkmasına engel olan nefsini terbiye edip, kemâlât-ı insaniye ve İslâ-miye'ye nail ve mazhar olmaya çalışmaktır. Tarikat deyince hemen herkesin ödü kopmakta. Aman sen yapamazsın, deli olursun, işten-güçten kalırsın, sakın ha gireyim deme diye şeytanlar kıyameti koparırlar. Çeşitli bahaneler bulurlar. Sırf bu hakikatlerin meydâna çıkmasına mâni olmak için çalışırlar. Bizim vazifemiz bu manîleri yıkarak, Hakk'm verdiği bu hazinelerden mümkün mertebe istifâde etmeye çalışmaktır. Yoksa ömrümüz boşa gidecektir. Bakınız:
«Her kim, kırk gün sabah namazını ilk tekbiri kaçırmadan imam ile kılarsa, ona iki tane beraat verilir. Birisi nârdan, yani; cehennemden berâ'at, birisi de münafıklıktan berâ'attır.»
Yani; münafıklık amelinden berâ'attır. Dünyâda ve âhirette münafıklık azabından berâ'at verilir. Berâ'at, Allah'ın sevdiği kullarına verdiği, cehennem vesair azaplar-, dan kurtuluş imtiyazıdır. Kırk gün sabah namazında devamlı bulunmaya mazhar olan bir insanın, kırk günlük ri-yazat ve halveti ona daha büyük nimetlerin bahşolunmasına sebep olacaktır. İnsanın kemâli, öyle pek kolay olacak bir şey değildir. Cenâb-ı Hakk, o kulunu peygamberler gibi lût-
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
283
funa mazhar kılıp, kolaylıkla velilik mertebesine eriştirir ki, nâdirattandır. Asıl olan insanın kendi sa'y u gayretiyle kernâlâtına manî olan nefsinin sıfatlarından, kendini ilmi sayesinde kurtarıp, kemâlata ulaşmasıdır ki, bu pek çok ve devamlı mücahedeye vabestedir. Ahlâk kitaplarında yazılı olan kötü ahlâklardan sıyrılmak ve yine ahlâk kitaplarında yazılı olan güzel sıfat, ahlâk ve huyları kendisine mâ-letmeye çalışmaktır. Bu kendi kendine olacak bir şeye benzemez. Mutlaka hakiki bir mürşide ve hakiki bir mürebbi-ye muhtaç olunduğu unutulmamalıdır. Kendini beğenip açıkta kalmamalı, şeytana da maskara olmamalıdır.
İlmin, ilm-i zahir ve ilm-i bâtın olmak üzere iki kısım olduğu ma'lumdur. İlm-i zahir ma'lum, ilm-i bâtın ise, Allah Teâlâ'nın esrarından bir sırdır ki, dilediği kulunun kalbine ilkâ eder. Bu ilim, ilm-i nâfi'dir. Kalbde sabittir. İşte biz bu ilmin zahir olmasına sa'y ü gayret göstermek mecburiyetindeyiz ki, hem dinimiz, hem imanımız, hem müs-lümanlığımız, dürüst olsun. Bugünün sadece adı müslü-man olan müslümanı gibi değil. Her türlü günahları işler, faizden korkmaz, zinadan kaçmaz, içkiyi içer, dinine-ima-nına küfreder, sonra da müslümanlığı kimseye vermez. Çıplak gezdiği de ayrı. Bu babda Avrupa'nın âdet ve an'~ anesini taklid kâfi değil mi?
«il
ı>*
*i'j
İlim, baştan başa yalnız Allah Teâlâ'nın rızasını kazanmak ve bu rıza-yı ilâhiyi başkalarının kazanmasına vesile olmak için öğrenilir. Buradaki sarf kelimesi, hacetten fazla gelen ve cümleleri ziynetlendirmek için kullanılan söz demektir. İnsanların gönüllerini bendetmek, kendisi-
284
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
285
ne bağlamak, emirlerine âmâde kılmak, aman efendim baş üstüne dedirtmek için söylenen sözlerdir ki, hiç bir zaman makbul bir şey değildir. Bugünkü tâbir, edebiyat taslayan, fesahat ve belagat müptelâlarının kısmen hallerini andırır. Bugün edebiyat, fesahat ve belagat birer ilim dalıdır. Çok talipleri vardır. Hepimizin sözü iyi söyleyebilmek için çalıştığı bir ilim koludur. Ömrümüz bu hususta kaybolup gider. Halbuki edebiyattan, fesâhattan, belagattan ancak erbâb-ı ilim anlar. Halk tabakası bundan birşey anlamaz. Belki «maşallah ne güze1 konuştu» diye medheder. Fakat ne dedi derseniz? Bir cevap veremez. Çünkü bir şey anlayamamıştır.
O ,juiı
Ol ^ÜJI
Bir vakitler memleketlerinde kıtlık olan halk ediplerini diğer memleketlere göndermişler. Bizim halimizi arz etsinler de bir takım yardımlar toplasınlar. Bu gayeyle giden muhterem zatlar görüşmüşler, konferanslar vermişler, çok çok alkış toplayarak memleketlerine dönmüşler ve yakında onlardan çok yardım gelecek demişler. Fakat zn-man geçmiş,.bakmışlar ki, hiç yardım falan yok. Bunun üzerine halktan başkalarını göndermişler. Bunlar, onlara an a diliyle hallerini arz etmişler ve şimdiye kadar niçin yardnn ellerini uzatmadıklarına dâir sitemli sözler söylemişler. Onlar da cevaben: Yahu! Hakikaten bir takım beyefendiler geldiler. Güzel güzel konuştular. Lâkin halk bundan birşey anlamadı, demişler. Derhal faaliyete geçerek kıtlık olan memlekete yiyecek maddeleri yollamışlar.
Halkın anlayamadığı sözleri söylemek elbette zayiattandır. Üstelik halkın gönlünü elde etmeğe çalışmak ay-
rı bîr belâ. Şiirler bu meyanda epeyce bir yer alır. Hele tasavvuf ehlinin söylediği sözleri söylemek de ayrı bir dert. Mevlidlerde hafız efendilerin okudukları bazı kasideler var ki, hepimizi pek düşündürür.
Bu gibi konuşmaların Allah indinde bir kıymeti yok-lur. Bu yüzden farz ve nafile ibâdetlerin kabul olunmaması şâyân-ı dikkattir. İlim yalnız Allah Teâlâ'nm rızasını kazanabilmek ve halkın bu nzâ-yı ilâhiyeyi kazanmasına sebep olmak için öğrenilir. Yoksa me'mûriyet ve karın doyurmak için okunan iliu. er, Allah için değil, midesi içindir ki, bu ilimlerden ne sahibinin, ne de başkalarının istifâdesine imkân yoktur. Abdülhalik Gucdüvânî hazretleri yaptığı bir nasihatinde, «imam ve müezzin olma» demişler. Bugün imam ve müezzinlik, meslek hâline getirilmiş birer me'mûriycttir. İmam A'zam'ı görmüyor musun? Zamanın en büyük âlimi olduğu halde me'mûriyetten nasıl kaçmıştır. Zamanın hükümdarı kendisini kadı yapmak istediği halde, hapis ve dayağa razı olmuş ve kabul etmemiş, nihayet işkencemle öldürülmüştür. Biz bunları pekâlâ biliriz de, yine me'mûr olmak için can atar, devlet kapılarını aşındırırız.
Allah Teâlâ Azze ve Celle'nin rızasından başka bir şey için öğrenilen ilimler, ister nâsın teveccühünü kazanmak, ister ilim sahipleriyle mücâdele etmek, ister dinsiz ve sefih kimselerle mûbâheseler yapmak ve onları mağlûp etmek gibi her ne gaye ile olursa olsun, Hakk rızasının dışında bir gaye için ilmin tahsili, sahibi için büyük bir vebaldir. İbâdetleri kabul olunmaz. Allah Teâlâ onları cennete, sokmak şöyle dursun, belki yerlerini cehennem olarak hazırlamış olurlar. Cenâb-ı Hakk cümlemizi dinini, kitabını, fıkhını sırf Allah rızası için çalışıp öğrenen ve öğretmeye Çalışan bahtiyar kullarından eylesin, âmin.
286
CENNET YOLLARI
Şöyle bir hikâye akla geldi. Anlatmak, herhalde, faydadan hâli olmaz. Vaktiyle Musa aleyhisselâm'ın dizinin dibinden ayrılmayan ve onun nasîhatlarını dinleyen bir zat, bir zaman sonra ortadan kaybolmuş. Musa aleyhisse-lâm bu zatı sormuş. «Sizden öğrendiklerini başka memleketlerde söylüyor. Ve bu suretle maişetini temin ediyor.» demişler. Bir müddet sonra Allah Teâlâ onun sımasını büsbütün değiştirerek, başka bir şekle sokmuş. Din, Allah içindir. Yaşamak için âlet edilemez vesselam. Me'mûriyet devlet için lâzımdır. Fakat i>l i hürriyetini seç, hür yaşa, boyunduruk altına girme. Kurtla, köpeğin hikâyesini hatırla, muhterem kardeşim.
Bakınız, bu hadis-i şerif ne kadar tatlı, güzel, canlı ve cana can katan bir hadistir. İnsanları ve bahusus müslü-manları ilme teşvik etmenin, bundan daha a'lâ bir yolu olamaz.
^ Jj j\ ^ 3-i
İLİM CENNETTE GİDEN EN KISA YOL
287
' «Amel etsin veya etmesin ilimden bir konuyu öğrenen kimsenin bu öğrenmesi, bin rekât namaz kılmaktan ef-daldir. Eğer bununla amel eder veya başkasına öğretirse hem bunun hem de kıyamete kadar bununla amel edenlerin sevabını alır.»
Onun için, hoca efendilerin sevapları ve sevap defterleri tükenmez birer hazinedir. Çünkü talebesi ve talebesinin talebeleri, onların da talebeleri devam ettiği müddetçe sevapları kat kat artarak defterlerine geçer. Binâena-
leyh en iyi kazanç ve en yüksek makam ulemânın kazancı ve makamlarıdır. Dünyânın bakâsı ulemânın bakâsma bağlıdır. Ulemâ bitince, dünyâ da biter vesselam. Artık dünyada hayır kalmaz. Kıyamet de o zaman kopar. Artık gerisini sen anla.
Öyle ise muhterem kardeş, sen bu ilimden nasibini almağa çalış. Dünyâ ilimlerini bilmek ne kadar lazımsa, din ilimlerini bilmek de o kadar şarttır. Zira, bu ilimleri bilmeden dünyâ ilimlerinin faydası olamaz. Faydası olsa bile, biz şuna inanırız ki, öldükten sonra cennet ve cehennemi hâvî olan bir âhiret âlemi vardır. Oradaki yeri cehennem olduktan sonra, dünyalığın ma'mûr olmasının ne kıymeti kalır. Orada pişmanlık da fayda vermez. Şimdi senin dünyâdaki kıymetin ve âhiretteki selâmetin, ilimle kâimdir, Aklın varsa, ilme çalış, aleme cehlin ve cehaletin hiç bir faydası yoktur. Câhil deyince sakın bunu yanlış anlama. Kaç üniversiteden diploması olursa olsun, dinini bilmeyen, Allah'ını tanımayan ve hatta Allah'ına kulluk etmeyen, O'nu sevip, emirlerine uymayan, O'ndan korkup yasaklarından kaçmayan yine de câhildir. Asıl hüner bu cahillikten kurtulmaktır. Bu ise gönül uyanıkhğıyla olur. Bunun kapısı da yine ilimdir vesselam.
18 — Âlime ve ilim erbabına hürmet etmek gerekir
,6*
Ulemânın ne olduğunu ve onların kadr u kıymetinin bilinmesi gereğini bundan daha güzel ifâde eden canlı bir söz olamaz. Cenâb-ı Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem
288
CENNET YOLLARI
Efendimiz Hazretlerinin Mekke-i Mükerreme'den, Medi-ne-i Münevvere'ye hicretleri sırasında, Medine halkının gösterdikleri tezahürat ve sıcak ilgiyi tarih kitaplarından okumaktayız. Tabiî Mekke ahâlisi Peygamber Sallallahü aleyhi ve sellem'in kadr ü kiymetini takdir edemeyip küf-rân-ı nimet ettikleri için Allah Teâlâ Azze ve Celle Hazretleri bu güzel nimeti onların elinden alıp ehl-i Medine'ye vermiştir. Onlar da ellerinden gelen her fedâkârlığı yaparak, peygamberimizi, şan ve şerefine lâyık bir şekilde karşıladılar. Daha sonra can ve mallarıyla muhacir ınüslii-nıanlara insanüstü her fedakarlığı yapmaktan zerre kadar çekinmediler. Bu an'ane ile müslümanlar, âlimlerine karşı son derece hürmetkar ve saygılı idiler. Hârûn Reşid zamanında olsa gerek; meşhur bir âlim Hârûn Reşîd'in bulunduğu memlekete gelmek istemiş ve bunu duyan memleket halkı, irili ufaklı bütün ahali, bu âlimi karşılamak için yollara dökülmüşler. Harun Reşîd bu hâli bulunduğu yerden seyrederken, bu kalabalığın ne sebeple yollara döküldüğünü etrafındakilere sormuş. Onlar da; cevap olarak: «Efendim filan âlim geliyor da onu karşılamağa gidiyorlar» deyince, Harun Reşîd hayretinden kendini tutamayarak: «Asıl hükümdar bunlardır» diye takdirini izhâr eylemiştir. Zira hükümdarları karşılama merasiminde hükümetlerin kendilerine göre bir usûlleri vardır ki, bu mecburidir. Ulemâyı karşılamakta, böyle bir mecburiyet yoktur. Bu, sırf âlimlerine karşı halkın gösterdiği saygı ve hürmetin icâbıdır. Binâenaleyh:
«Bir âlimi karşılamak, bir peygamberi karşılamak gibidir.» Yani; bir peygamberi karşılamış gibi olur. Gerek sevap ve gerekse insanlık ve müslümanlık bakımından, her müslümanın âlimlerine karşı böyle son derece saygılı ve hürmetkar olmasının îcap ettiği bizlere hatırlatılmaktadır.
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
289
«Her kim bir âlimi ziyaret ederse, muhakkak beni ziyaret etmişçesine sevab alır.» Peygamberini binlerce sene sonra da olsa, ziyaret etmek isteyen insana, bir âlimi ziyaret etmesi kâfidir:
«Her kim bir ulemâ meclisinde bulunur veya ulemâ ile oturursa, muhakkak benimle oturmuş sayılır. Benimle oturan kimse ise gûyâ Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleriyle oturmuş gibidir.» Rafiî Hazretleri bu hadis-i şerifi beyân buyurmakla müslümanlarm hocalarına, ulemasına karşı nasıl -¦" ne şekilde davranmaları lüzumunu pek açık bir şekilde beyan buyurmuşlardır. Zira ulemâ-yı kiram hazretlerinin Peygamberimizin vârisi sayılmakta olduğu cüm-lemizce ma'lûmdur.
«Ekrimû'l-Ulemâ» hadîs-i şerifinde ise, Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz ulemâ-yı kiram hazerâtına bilhassa ikram, saygı ve ta'zimde bulunulmasını tavsiye buyururken, hamele-i Kur'ân'ı, yani ulemâ-yı muhteremeye yapılacak olan ikramın doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk'a yapılmış bir ikram sayılacağını bizlere duyurmuş, onların hukukuna karşı bir kusur veya saygısızlıkta bulunulmamasını da bu tavsiyelerine eklemiştir. Zira hamele-i Kur'ân olan ulemâ'yı kiram hazretleri, Peygamberlerin vârisleri olduğundan, makamları da peygamber makamı gibi olmuştur. Sadece kendilerine vahiy nazil olmadığı açıklanarak kadr ü kıymetlerinin ne kadar yüksek olduğunun açıkça işaret edilmiş olması hepimiz için şâ-yân-ı dikknltir. Binâenaleyh onlara yapılan ikram, aynen Allah Teâlâ'ya ve O'nun Peygamberi Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellem'e yapılan ikram demektir. Allah ve Rasûlüne ikram etmek isteyen kimsenin, ikramını doğrudan doğruya bir âlime yapması kâfidir. İlim tahsili-
F. 19
290
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
291
ne çalışan talebe-i ulûm ile ilmi öğrenmiş ve öğrenmekte] olan zevata aynı göz ile bakılması gerekir. Bugünün tale-j besi, yarının âlimi olacaktır. Onun lâyık-ı veçhile yetiştiri-| lebilmesi için elinden tutmak ve ona aynı hürmet ve saygıyı göstermek, hem insanlık ve hem de müslümanlık bakımından çok önemlidir.
Ulemâ-yı kiram da bizim gibi beşerdirler. Hatâ ve kusurdan salim olamazlar. Peygamber değildirler ki, ma'sum olsunlar. «İsmet» ancak peygamberler içindir. Onlar diğer insanlar gibi hata, kusur ve günahlara düşerlerse, halk arasındaki itibarları kaybolur. Bu yüzden Cenâb-ı Hakk onları himaye buyurup, günah ve kusurlardan korumaktadır ki, risâletlerini güzelce yapabilsinler. Durum böyle olduğu halde sallallahü aleyhi ve sellem Hazretleri, Cenâb-ı Hakk'a şöyle yalvarıyor:
«Yâ Rabbî! Beni, göz açıp kapayacak kadar kısa bir zaman için de olsa kendi halime bırakma, hıfz u himayenden ayırma.»
Buna benzer pekçok dualarının bulunduğu cümlemiz-ce ma'lumdur. O takdirde bizim daha ne yapmamız lazım geldiğini iyice düşünmemiz gerektir. Zaman-ı saadette as-hâb-ı kirâm'ın eriştiği ve kimsenin de kıyamete kadar eri-şemiyeceği yüksek makamlara nail olmalarının yegâne sebebi, Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem'in mübarek cemâlini müşahede ve onun sohbetlerinden ayrılmamalar» idi. Burada ince bir nokta daha var. Bak Ebû Cehil, devrinde memleketinin ileri gelen adamlarından biriydi. Fakat, kâfir olarak öldü. O da Rasûlullah'ı görüyordu, fakat bu görüş ona hiç bir şekilde fayda te'min etmedi. Bilâkis Peygambere düşman olmuştu da cezasını Bedir'de katloluna-rak ödedi. Canı cehenneme gitti. Onun gibi diğer dinBizler de birer birer cehenneme sürüklenip gittiler. Hele Ebû Le-heb'in ölümü son derece şayan-ı hayret ve dikkattir. Ölü-
sü açıkta kaldı. Kimse yanına sokulma imkanını bulamadı. Cenazesi duvar arkasından taşlanarak gömüldü, mezara konmak bile kendisine nasip olmadı. Peygamber düşmanlarının âkibetleri hep böyle acı olmuştur: Ehl-i iman Peygamberimizin cemâlini ta'rif ve tavsifte kelime bulmakta çok âciz Çalmış, kimisi kıhnçlann güneşteki parıltısına benzetmiş, kiniisi Ay'a teşbihle Ay gibi, kimisi Güneş'e teşbihle Güneş gibiydi, diyenler olmuştur. Hicret'i Nebevî'de Re-sûlullah çölde bir çadıra uğramışlar. Çadırda oturan, ihtiyar bir kadından biraz süt istemişler. O da koyunların otlağa gittiğini burada ancak hasta ve sütü bulunmayan bir koyunun bulunduğunu söylemiş. Cenâb-ı Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem kadından müsaade isteyerek, koyunu sağmış ve koyundan fevka't-tabi'jyye çok süt çıkmış. O sütü, kendileri, Ebû Bekir (r.a.) ile birlikte içip doymuşlar. Koyunu tekrar sağarak koca bir tencere de çadır sahibine bırakmışlar. Akşam üstü koyunlarıyla dönen çadır sahibi, sütü görünce şaşırmış ve hanımına sormuş. O da vak'-ayı anlatmış ve (Peygamberimiz için) O kadar güzel bir kimseyi ömrümde görmedim demiş. Mübarek sözleri ve gösterdikleri insaniyetperverliğe hayran kaldığını îzahla hemen karı-koca kalkıp Medine'ye gelmişler. Efendimizi bularak, iman ve islâmla müşerref olmuşlar. Demek ki pey-gamber-i âhir zamanı yalnızca görmek kâfi değildir. Ke-mâlata ulaşarak, irfan ve muhabbet-i ilâhiyeye mazhar olmak için ihlâsla iman ve İslâm'a girmek şarttır. İşte Ebû Bekir ve o günün ehl-i imanı olan diğer sahâbe-i kiram ha-zerâtı ile, yine o günün imansız kişilerinin akıbetleri... Bugün, Peygamberlerin vârisi olan ulemâ-yı kiram hazerâtı-nm huzurunda ve meclislerinde bulunan ve oturan mü'min-lerin kemâlâta ulaşmaları da ancak onların sohbetlerinin neticesidir. Bugünkü ulemâ-yı kiram hazretleri ki, —Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'in vârisidirler— onlara
292
CENNET YOLLARİ
İLİM CENNETE GİDEN EN KİSA YOL
293
sakın dil uzatma. Onların kusurlarıyla alâkadar olma. Elinden gelen hürmet, saygı ve ihsanı yap. Allah'ın lûtfunu mazhar olmağa çalış. Onların gıybetim yapma. Kusursuz yalnız ve yalnız Allah'tır. Kusurlarını gözünde büyütme. Kendi kusur ve kabahatlerini düşün. Onları ıslâha çalış. Bu, sana hem yeter, hem de artar. Zaten vazifen de bu.
Bu sözümü iyi dinle. Gökten yağan yağmur ve kar ne kadar temiz ve güzeldir. Ancak düştüğü yere göre vasıl alırlar. Meselâ; denize dökülen yağmur suyu, denizin sıfatına bürünerek, tuzlu, Tuz Gölü'ne düşen yağmur da tuzlu olur. Van Gölü gibi sodalı suya düşen yağmur suları sodalı olur. Çünkü Van Gölü'nün suyu sodalıdır. Sapanca ve İznik göllerine düşen sular tatlı olur. Sokaklara düşen sular ise, sokakların çamurlanyla simsiyah olurlar. Ruhlar da bu yağmur suları gibi, gayet berrak ve latifdirler. Kâfirlerin vücutlarına isabet eden rûh, o kâfirin hali gibi olur. Münafığın ruhu münafık gibidir. Kâmil mü'min ruhu ise tertemizdir. Burada kabahat ruhda değil, o ruhun isabet ettiği kimsededir. Kâfir ile münafık tevbekâr olursa, ruhları pek güzel, latif, merhametli, şefkatli, halim-selîm, cömert, şe-câ'atlı, kâmil ve olgun bir mü'min olurlar. Günahkâr tnü'-min'in ruhu ise günahları nisbetinde kirlenir. Bunların temiz bir hâle gelmesi riyazat ve mücâhedelere bağlıdır. O, bu kirli haliyle Allah'ı ne tanıyabilir, ne de sevebilir. Onu tanıyıp sevebilmek için ruhun muhakkak temiz, sağlıldı ve berrak olması lâzımdır. Çamurlu su nasıl içilmez ve bir-şeye yaramazsa, günahlarla kirlenen ve küfürle zulmete bürünen ruh da, ne Allahı' ne de Peygamberi tanıyabilir. Rûh, bir kandildir. Şişesi kirlenince ışığı dışarı çıkmaz. İşte Ebû Cehil, Peygamberin zamanında yaşamış ve her gün O'nu gözüyle görmüştü. Aslında tertemiz fakat küfür içinde simsiyah olan ruhu hiç işe yaramadan cehennemi boyladı gitti. Ebû Bekir radıyallahü anh'ın ruhu ise, iman ve
nmhabbet-i Rasûlullah ile öyle bir dereceye gelmişti ki, ehl-i cennet olarak tebşirât-ı Peygamberiye mazhar oldu. Mahlûkâtın içerisinde, insandan daha güzel bir mahlûk yoktur. O insan, Allah Teâlâ'nın aynasıdır. Ondan Allah Teâlâ'nuı cemâli müşahede olunur. Bu müşahede netice-sinde insanın muhakkak iman sahibi olması gerekir. Bu imandan mahrum kalanlarınsa zulümât içerisinde olup, yerlerinin cehennem olacağından şüphe yoktur. Şu, topraktan yaratılan insandaki güzellik, görme, işitme, sezme, idrâk, fehim ve tenâsüb-i endam hangi mahlûkta vardır. Bugünkü hârikaları icâd etme, göklerde uçma, telefon v« televizyon, denizde yüzen büyük gemiler, gökte uçan ve yüzlerce kişiyi taşıyan hava gemileri insanın hünerleri değil mi? Ama şunu unutmamak gerekir ki, bu kudreti, bu bilgiyi ve bu hüneri insana bahşeden Allah'dır. Ce-nâb-ı Hakk, Hz. Adem aleyhisselâm'ı yarattığı zaman, meleklerin huzurunda, Hazreti Adem aleyhisselâm'a eşyanın adlarını sordu. Âdem aleyhisselâm onları evvelce görmediği ve bilmediği halde, hepsinin ismini birer birer söyledi. Melekler, izhâr-ı aczederek «Biz ancak, bize bildirdiklerin bilebiliriz» dediler. Âdem aleyhisselâm'ın bu bilgisi, şüphesiz Allah Teâlâ'nın ona bahşettiği ruhun, temizliği sayesindedir. İşte ruhlar ne zaman böylece temiz olursa, maddelere, kitaplara muhtaç olmadan her şeyi bilebilir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın bizlere lütfettiği o güzel ve temiz ruhu bir sürü günâhla kirletmenin ne kadar büyük bir suç olduğu kendiliğinden anlaşılmaktadır. Onun için müslii-manlık günahlara karşıdır. İster açık gez, ister kapalı, istersen herkesin gözü önünde çıplak olarak denize gir. İstersen çarşı-pazarda da çıplak dolaş. İster şarap iç, ister konyak, ister eşkiyahk yap, ister kumar oyna, istersen dans et. İstersen hırsızlık yap, istersen yol kes. İstersen haram ye, istersen helâl. İstersen vazifeni doğru-dürüst yap, istersen
294
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
295
rüşvetsiz yapma. Yalnız şunu iyi bil ki, yaptığın bütün fenalıklar kendinedir. O kıymetli, tertemiz bulunmaz bir cevher olan ruhun berbat olacak. Dünyâda bile esfel-i sâfilü denilen en derin çukurlara düşüp, hayvanlardan bile aşağl olacağını sakın unutma. İster inan, ister inanma onlar âhiretteki yerleri cehennem'den başka bir yer değildir! İnananlara müslüman, inanmayanlara da kâfir derler, vesselam. Onun için sen, saadet ve selâmetini, dünyâ ve âhi-retini, varlıkların sahibi Allah Teâlâ'yı bildirecek ve O'nun emrine inkiyâd ettirecek olan ilmi öğrenmeğe çalış, câhil kalma. Câhil diye, dinini, kitabını, peygamberini, melek-» lerini âhiret gününü, hayır ve şerrini bilmeyene derler. Körü körüne kalma. Şeytana maskara olma. Dinsizlerin yardımcısı olup, âhiretini elinden kaçırma, vesselam.
^ '^.ÜJI ijii ,JuJl 'jil
«Nâsın nübüvvet derecesine en yakın olanı ehl-i ci-hâd ve ehl-i ilimdir. Şu muhakkak ki, cihâd ehli, peygamberlerin ve rasûllerin getirdiği hak yol üzerine cihâd ederler ve bu cihâdlarıyla, hem dinlerini korur hem de etrafa yayarlar. Ehl-i ilim ise, ilimleriyle insanların enbiyânın getirmiş olduğu hak yola girmesine delâlet ederler.»
Şu halde dinin muhafazası ve yaşaması için iki şeye ihtiyâç vardır. Birisi cihâd, diğeri ilimdir. Bu ikisinin rulı-la-beden gibi birbirlerinden ayrılmasına imkân yoktur. Cihâd için ilme ihtiyâç zaruridir. Zira ilimsiz cihâdlar büyük zararlar doğurur. Bugün cihâd için bilgi, kuvvet ve ilme ne kadar ihtiyaç duyulduğunu yazmağa bile luzüm yoktur. Herkes görmekte ve bilmektedir ki, kuvvetle bilgi yanya-
nadır.-İman ile haya da birbirinden ayrılmaz, imanın bulunduğu yerde hâyâ, hâyâmn bulunduğu yerde de iman vardır. Binâenaleyh kuvvetin yanında bilgi, bilginin yanında kuvvet şarttır. Bilginin bir kısmı dünyâ işlerine, bir kısmı da dine taalluk eden ilm-i Kur'ân ve ilm-i hadis'dir. Bunların hülâsası ise fıkıhtır. Binâenaleyh dünyâ bilgisi ne kadar çok olursa olsun, bu dini ve şer'i ilimler bilinmedikçe, ilim yok demektir. Kuvvet de yine iki kısımdır. Biri nıaddi, biri de manevidir, ölürsem şehid, kalırsam gazi akidesini taşıyan askerle, bu duygudan mahrum asker hiç bir olur mu?
İslâm'ın ilk devirlerindeki zaferlerin başlıca sebeplerinden birisi bu ma'neviyat idi. Maneviyâtsız asker, çobansız koyun sürüsü gibidir. Bugün Rusya ve Çin'in dinsizliklerine hiç aldanma, bir mağlûp olsunlar. O zaman bak cümbüşe. Kimbilir kaç parça olacaklar? Velev mağlûp olmasalar, daha da büyüseler ne olacak? Kâfirlik iyi bir şey mi? İşte şeytan, her hüneri mevcûd, fakat yine şeytan vesselam, sonlan cehennem değil mi? Niye o kadar düşünüyorsun?
İlmi talep etmenin hem farz-ı aym, hem de ibâdetlerin en efdalı olduğu cümlece malûmdur. Bu ilim ise, ibâdet olması dolayısıyla ilm-i dindir. Zira dünyâ ilmi ibâdetten sayılamaz. İbâdetin en efdali, ilim olduğuna göre bunun din ilmi olduğu aşikârdır. Din olmadan biz de Ruslar gibi veya onlardan daha da kuvvetli olsak ne mâna ifâde eder. Sonu cehennem olan bilgi ve kuvvet fayda değil, belki baştan başa zarardır, vesselam.
«İlim öğrendiğiniz kimselere (hocalarınıza) hürmet ve saygı gösteriniz. İlim öğrettiğiniz kimselere (talebelere de) hürmet ve saygı gösteriniz.»
296
CENNET YOLLARI
İki taraf için de güzel bir nasihat ve ne güzel bir edeptir. Hocanın talebesine karşı hürmetkar bulunması lazımdır. Zira; tâlib-i ilim olanlara melekler kanat gererler, yerde, gökte ve denizdeki mahlûkat duacı olurlarken, hocalarının onlara karşı sert ve haşin olmaları, şiddet, hiM-jt \e gazab göstermeleri çirkin bir harekettir. Dolayısıyle talebelerin dersten soğumalarına ve belki okumayı terk etmelerine sebep olurlar. Bugün görmekle olduğumuz talebe boykotlarının, dolayısıyle okulların kapanmasının yegâne alâmeti hocaların talebelere karşı lüzumsuz ve saygısız davranışlarıdır. Bazan para sevdasına düşen öğretmenlerin yazdıkları kitapları talebelerine fahiş fiyatla sattıkları görülen hâdiselerdendir. Talebesini seven ve ona saygı gösteren hocanın, onun muhtaç olduğu bilgiyi ona en kısa ve en kolay yoldan öğretmesi lâzım gelirken, para karşılığı talebenin zor duruma düşmesine sebep olmak akıllıca bir iş değildir. Şimdiye kadar görülmeyen talebe isyanları, boykotları bunların birer numûnesidir. Sonra hocaların, doçentiz, profesörüz gibi unvanlarla öğünerek kendilerini beğenmeleri ve taleblerini hor görmeleri, onların arasına girip, onlarla hemhal olmaları, bilmedikleri derslerde yardım etmeleri lâzım gelirken, ders verip kaçmaları ve başka yerlerdeki kazanç yerlerine gitmeleri doğrusu iyi şey değildir. Talebeyi ihmalin neticesi isyan ve boykot, bunların sebebi ise hoca ve öğretmendir. Talebenin ise hocası, üstadı ve öğretmenine karşı son derece hürmetkar ve saygılı olması lâzımdır ki, okuduğu dersten feyz alsın. Zira üs-tâdlarına karşı hürmet ve saygısı olmayan talebe, birşey öğrenemez. Ne kadar zeki ve akıllı olsa da kıymeti yoktur. Çünkü; talebe, hocasına hürmet ve saygısı nisbetinde tefeyyüz eder ve kendisinden istifâde edebilir.
Arapça Ta'limü'I-Müte'allim diye bir kitap vardır. Bu kitap talebelerin hocasına nasıl davranacağını anlatmakta-
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
297
dır. O kitaptan hatırımda kalan iki hususu zikretmeyi faydalı buldum.
Birisi: Hz. Ali Efendimizin, «Bana bir harf öğretenin, kölesi olurum»'demesi ilmin ne kadar kıymetli olduğunu ve onu öğrenebilmek için insanın her fedakârlığa katlanması lâzım geldiğini göstermektedir. Hocalarına karşı gelen, onları dövmeğe, hatta öldürmeğe cesaret edenlere ne demek lâzım bilmem?
İkincisi: Hocasına lâzım gelen hürmet ve saygıdan maada hocasının hanımına, hamm-anne diye seslenip ona karşı hakiki anne gibi hürmet ve saygı göstermeli ve yine hocaların çocuklarına da hocaları gibi aynı hürmet ve saygı gösterilmelidir. Hoca efendi ders okuturken, zaman zaman ayağa kalkar gibi bir tavır takımrmış, bu hal, talebelerinin gözünden kaçmamış ve ders sonunda hocalarına sormuşlar. «Hoca efendi derste iken ikide bir ayağa kalkıyordunuz. Sebebini bir türlü anlayamadık» demişler. Hoca efendi de, «çocuklar cami avlusunda oynuyorlar, aralarında hocamızın çocuğu da var. Onu gördükçe, hocama hür-meten ayağa kalkıp hürmetimi arzediyorum» demiş. Bizden ne kadar uzak...
Hz. Ali radiyallahü anh'm beyti:
«Biz Rabbimizin kısmetimize verdiği nimete razı olduk, bize lâzım olan ilimdir. Düşmanlara lâzım olansa maldır. Lâkin mal pek çabuk yok olup gider, ilim ise bakîdir, fâni değildir. Mal gibi yanıp kül olmaz. Durdukça kıymeti artar. İlmin hülâsası edeptir. Onu ilim meclisinde aradım baktım, taleb-i ilim en geridedir. İllâ edep illâ edep.»
Edepten mahrum olan kimselerde ilim bulunmaz. Onların sözleri ramazan topu gibi kuru gürültüden ibarettir. Onun için bugüne kadar ilimden hiç bir şey elde edeme-
298
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
299
misiz, hepsi lâf, «İnsanın şerefi ancak ilim ve edepledir. Mal ve neseb ile şeref olmaz.»
Ey birader, «oku ilmi, etme şek. Câhilin elinden iyidir 1 bir uyuz eşek.» İlim gökteki güneş gibi insana zinettir. Ce-ij hil karanlık havadaki siyah bulutlar gibi çok çirkin bir bu-J luttur. . J
Yetim diye anası-babası olmayana değil. Belki ilim vef edepten mahrum olana derler.
?y_
ti*
JA J-Ü;
«Kıyamet günü tâlib-i ilim olan kimsenin mürekkebi ile şehidlerin, kanları mizana konur. Hiç biri diğerine ağır gelmez.» Diğer hadislerde de, «tâlib-i ilmin mürekkebi şehidin kanından ağır gelecek,» tâbiri vardır. Bu, her ikisinin amellerinin ind-i İlâhide makbul olduğunun alâmetidir. Her ikisi de Allah yolunda çalışanlardır. Şehid, bilfiil harblere iştirak ile mertebe-i şehâdete nail olmuşsa da, ilmin meziyeti daha umûmidir. Yazdığı güzel bir eserle, maksadını, dünyânın dört bir köşesine ulaştırmağa çalışır. Harbler ise, ancak bazı mevzî ve mekânlarda olur. O da muvakkattir. Harp bitince, her şey biter. Fakat yazılan eser ve basılan kitaplar binlerce sene durur, okunur, onlardan faydalar elde edilir. Onlar durdukça, okuyan olmasa bile, sahibine sevaplar yazılır. Yapılan camiler gibi. Onların cema'atı olmasa bile, melekler yeter. Fakat fedakar şehîd de lâzım. Onlar olmazsa, memleketin muhafaza ve müdâfaası kolay olmaz. Onlara da ihtiyacımız vardır. Bu sebepten Cenâb-ı Hakk onların ecrini tâlib-i ilim olan ulemâ ile müsâvî olarak vermektedir. Şehidin ilk kanı ile
bütün günahları mahvolur ve kendisine şefaat hakkı verilir. Fakat şehidin şefaati mahduttur. Ulemânın şefaati ise istediğine şâmildir. Kendisini tam manasıyla Allah'a vermiş olanlar yataklarında bile ölseler, kendilerine şehâdet sevabı, fazlasıyla verilecektir. Cenâb-ı Hakk bizleri tam manâsıyla dinine bağh ve sâdık kullarından eylesin, âmin.
19 — İlimde aslolan kalb ve yakîn ilmidir
ji\m Jliİl J c-Ü JIİ*Î
Ebu Nâ'îm'in, Hz. Enes radıyallahu anh'dan rivayet ettiği hadis-i şerifte işaret edilen ilim, bizim de arzetmek istediğimiz ilimdir. Ne yazık ki, dün de bugün de ilim yapan kişilerimiz, bu kalb ilmine hiç yaklaşmak istemezler, içlerinden isteyenleri pek nâdir bulunur. Onu ise istemez ve sevmezler. Bakınız Cenâb-ı Peygamber Efendimiz o ilm-i kalb hakkında ne buyuruyorlar: «Asıl faydalı olan ilim bu ilimdir.» Fakat şartları çok ağırdır. Bir kerre bütün günâhlardan ve devlet kapısından uzak olmayı, sonra da sünnet-i seniyycye tam mânâsıyle bağlı olmayı gerektirir. Saçlarından tutun, ayakkabısına kadar Avrupalıların değil, müslümanlarm istediği gibi olmalı. Pantolon yerine şalvarı, ceket yerine latayı, frenk gömleği yerine ecdadın gömleğini, kravat yerine sadeliği seçmelidir. Hele sakal ve bıyığı kazımak ne kadar abestir. Bize göre bunlar hep boş şeyler. Ehl-i ilme göre ise bunlar bid'at nevindendir. Kurtulmağa çalışmak lâzımdır. Her ne kadar itikada ta'alluk etmezse de, yine bid'attir, vesselam.
Kalb ilmine vâkıf olanlar bunlardan hoşlanmazlar.
300
CENNET YOLLARI
Zamane âlimleri ise, bunlara bayılırlar. Hele kıravatsız sokağa çıkmağa cesaret edemezler. Kalb ilmine, ilm-i bâtın diyorlar; gönül ilmi de denir. Bu ilim ise, kalb tâhir olmadıkça zahir olmaz. Kalbin tahareti bedenin taharetine hiç benzemez. Vücudunuz ne kadar pis olursa olsun, sıcak ve-1 ya soğuk, sabunlu bir su ile yıkandığında tertemiz olur.; Halbuki kalbin temizliği öyle sanıldığı gibi kolay değildir.1 Nefis mertebelerinden emmâre, levvâme ve mülhiroe'yil aşıp; nefs-i mutmainne'ye erişmedikçe bu temizlik ve men-fa'atli ilim zahir olmaz. Emmâre mertebesinde, şeriatın izin vermediği her türlü hevâ ve heveslere tâbi olarak yaşanmağa gayret sarf edilir. Levvâme ve mülhime'de ise, bazen kişinin aklı başına gelir, günahlardan kaçar, belki döner, fakat bu devamlı olmaz. Yine eski hâline dönüverir. Mutmainne'ye geçtikten sonra eskiye dönüş mümkün olmaz. İyilik üstüne iyilik, ibâdetlere devam ve manevî terakkiler başlar. Hem kendi, hem mensup olduğu aile, hem de insanlık bu muhteremden istifâde eder. Memnun ve me-sûd bir hayata nail olurlar. Ondan sonra dünyâsı da, âhi-roti de iyi olur. Buradaki rol, paranın değil, hakkın ihsanı, güzel ahlâk ve güzel imanındır. Bütün şerefi gece ibâdetleri, izzeti de nâstan müstağni oluşudur. Halbuki ilm-i zahir ve ilm-i lisân sahibi geceleri sabaha kadar uyur. Belki sabah namazlarını cemâatle kılamaz, kaçırır. Sonra da emmârelik ve levvâmelikten kendini bir türlü kurtaramaz. Zira kendi ilmi kendini kurtarmağa kâfi gelmez. Büyüklere baş vurmağa da tenezzül etmez. Kalb ilmine vâkıf, fena ahlâklardan kurtulmuş ve iyi huyları toplamış olan muhteremlerdeki, ilme'l-yakîn, ayne'l-yakîn'e yükselir. Bunların ilimlerinden şüphe olmaz. Çünkü bildiğini bir de görmüştür. İlme'l-yakîn sahibi, dâima aldanabilir. Çünkü bildiğini görmemiştir. Rahmetlik hocamız yakîni bizlere şöyle tarif etmiştir. «Oğlum, yakın 3'dür:
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
301
1 — İlmen bilmektir ki, ilme'l-yakîn derler.
2 — Bildiğim görerek bilmektir, ayne'l-yakîn derler.
3 — Tadarak bilen, tadarak bilinen ilimdir ki, buna da hakka'l-yakîn derler.
İlme'1-yakîn, bütün ulemânın ilmidir. Bu baklavayı size birisi anlatır, siz de dinlersiniz. Böylece sizde bir ma'-lumât hâsıl olur. Fakat baklavayı görmediğiniz için size bir başka börek tepsisini baklavadır diye yutturabilirler. Fakat bir baklavacı dükkânının önünden geçerken, gelin çocuklar, işte size ta'rif ettiğim baklavayı gördünüz mü? Buna baklava derler, diye gösterilirse, buna ayne'I-yakin derler. Sizce baklavanın nasıl olacağı artık tebeyyün etmiştir. Kolayca aldanmazsımz. Bir de üçüncüsü olan hakka'l-yakîn var ki, bu da peygamberlere, büyük evliyaya ve vâris-i enbiyâ olan halîfelere ve âlimlere hasdır ki, görülen baklavayı oturup yemekle anlaşılır, bunun tadına doyum olmaz. Bu yakîni tahsil için ilm-i zahiri öğrendikten sonra ilm-i bâtını da öğrenmek ve dolayısıyle ayne'1-yakî-ne erişmek için gayret sarfetmek adetâ vaciptir. Bu yalnız ilim sahiplerine değil, her müslümana lâzımdır. Zira hicret ikidir. Birisi, herkesin bildiği gibi memleketten hicrettir. İlk zamanlardaki gibi günümüzde komünist memleketlerden kaçıp İslâm diyarına gelmeğe derler. Biz de bunlara muhacir deriz. Fakat asıl hicret; günâhları, fenalıkları, ahlaksızlıkları bırakıp iyi, olgun ve kâmil bir müslü-man olmağa çalışmaktır ki, aralarında dağlar kadar fark vardır. Bunun için memleket değiştirmeğe lüzum yoktur. Zaten ahlâk memleket değiştirmekle asla değiştirilemez. Ne var ki kötü ve fena ahlâkı değiştirmeğe azimli olmak gerekir. Evvelâ doğru söze alışın. Yalanı tamamı ile unutun. Sonra da birer birer ahlâkınızı düzeltmeğe çalışın. Bunun için bir tarafta oruç ve nafile namaz, gece ibâdetleri,
İ
302
CENNET YOLLARI
tefekkür, teşbih ile birlikte Allah Azze ve Celle'den her an cân u gönülden yardım isteyin. Bazan, cân u gönülle üstâd ve dostlardan duâ ve yardım talep edin. İnşallah az zaman sonra bir de bakarsınız ki, büyük insanlar arasında yer almış olursunuz. İlim zaten Sıfâtullahtır. Gönüle intikâl etti mi, ona paha biçmek mümkün olmaz. Bakıyoruz, kıymetli altun, gümüş vesair cevahirler hep yerin derinliklerin-dedir. İnciler de öyle değil mi? Öyle ise sen zahirde, dilde, lâfta, sözde kalma, gönlün derinliklerine inmeğe gayret eyle ki, bütün cevahirler oradadır. İnsanın sa'âdet ve selâmeti hep oradadır. Fahr-i âlem sallallahü aleyhi ve sellem «FEZALİKE İLMÜ'N NÂFİ» buyurmuştur. Başka söze lüzum yok.
Yine bizlere Cenâb-ı Peygamber Efendimiz buyuruyorlar ki:
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
«Yakin denilen ilmi öğreniniz, Kur'ân'ı öğrenmeğe çalıştığınız gibi yakîn ilmini de öğrenmeğe çalışınız. Ben de yakîn'i öğrenmeğe çalışıyorum.»
Bu, ben yakini bilmiyorum da, onun için öğrenmeğe çalışıyorum demek değildir. Belki yakînin bize kıymetini bildirmek için tevâzuen söylenmiştir. Çünkü yakînde en yüksek makam, Peygamberimizin nail olduğu makam-dır.
Yakîn: kendisinden şek ve şüphe edilmeyen bir ilimdir. Ehl-i hakikat indinde ise, kuwe-i îman ile ayânen görmektir. Burhana, hüccete hacet kalmaz. İşte Cüneyd Bağdadî Hazretleri: «Yakîn bir ilimdir ki, teğayyür ve ta-havvül kabul etmez.» Cenâb-ı Vacibü'l-vücüd Hazretleri,
303
Kur'ân-ı Kerîm'de yakîni 3 vech üzere beyân buyurmuş ve şöyle sıralamıştır:
1 — İlme'l-yakîn,
2 —^ Ayne'l-yakîn,
3 — Hakka'l-yakîn'dir.
Ehl-i hakk, yani; olgun ve kâmil olan ulemâ-yı kiram buyurmuşlardır ki:
«İlme'l-yakin tefekkür ve nazarla, ibret bakışları ile hâsıl olur.
Ayne'l-yakîn ise, îman kuvveti, îman kuvveti ise, basiret gözlerinin açılıp görmesi ve başka bir delile hacet kalmaması ile hâsıl olur.
Hakka'l-yakîn ise, bu ikisinin birleşmesi ile olur.»
Yakîn bazılarınca 6 kısma ayrılmışsa da ikisi de aynı yoldur, ilme'l-yakîn ulemânın avamına, ayne'l-yakîn veliler için, hakka'l-yakîn peygamberler için, hakîkat-ı yakîn ise, Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem'e mahsûstur demişler. Cenâb-ı Hakk bu yakînden bizlere lütfetsin de sevgili Peygamberimizin şefâ'atine nail eylesin, âmîn.
İlim, taallüm hilm de tahallüm ile mümkün olacağına göre, bu yakin de ehl-i yakîn olan zevat-ı muhteremeye cân ü gönülden mâlen ve bedenen hizmetle elde edilebilir. Her sanatın, o sanatı bilen ustalara hizmetle elde edildiği gibi:
J! J&. J^ ısJ-^S '£'¦** b
304
CENNET YOLLARI
«İlimden istediğiniz kadarını öğrenin. Vallahi onunla amel etmedikçe, ilim toplamaktan ecir alamazsınız.»
«Yeryüzünden kalkmadan önce ilim öğrenin. Sizden biriniz yamndakine ne zaman muhtaç olacağını bilemez. Size, ilim öğrenmek gerekir. Yapmacık davranmaktan bid'at yapmaktan ve bir şeyi fazla eşelemekten sakının. Size eskiye ve esas kaynaklara yönelmenizi tavsiye ederim.»
j
o*»
«İlim, benim mîrâsımdır. Peygamberler miras olarak, mal-mülk bırakmamışlardır. Onların bize bıraktığı miras, ilimdir. Bütün peygamberlerin bıraktıkları miras yine ilimdir. Her kim, benim mirasıma nail olursa, o Cennette benimle beraberdir.»
Bundan daha âla ne olabilir? Hem dünyâda peygamberinin mirasına sahip olmuş, bütün ümmet-i Muham-mod'in irşadına hizmet etmiş ve onların îman ve İslâm ile müşerref olmalarına vesiyle olmuşsun. Hem de âhirette o peygamber-i âhir zamanla cennette beraber olmak şerefine mazhar olmuşsun. Bundan daha büyük bir nîmet olur mu?
Allah Teâlâ'dan isteyeceğimiz şeylerin başında, ilm-i nâfi gelmelidir. Faydası umûma, hem dünyâ hem de âhi-rete müteallik olan şeyi isteyiniz. «Cenâb-ı Hakk'dan ilim istediğiniz zaman, ilmin faydalı olanım isteyiniz.» Birçok
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
305
ilim var ki, insanın ömrünü zayi eder de, eline bir faydası geçmez, karnı doymaz. Âlıiretine hiç faydası olmadığı gibi, belki büyük zararları dokunur.
İmam Gazâlî'nin İhya'sında faydasız ilimler güzelce sıralanmıştır. Bunlardan birisi felsefe ilmidir ki, hiçbir faydası yoktur dersek doğrudur. Fikirlerin bozulması ayrı bir zarardır. Hele maymundan olma bahsi ise çok acı. Hiç insan maymundan olur mu? Akıl var. Maksatları Allah'ı inkârdır. Dünyanın hadis oiuiadığım iddia eden budalalar gibi. Çünkü, hadis derse, bir muhdise muhtaç olacak ve nihayet Allah'ı kabul etme durumunda kalacak. Öyle ise, en iyisi toptan inkâr etmek daha kolaylarına gelmiş ve Allah'ı kabul etmemekte İsrar etmişler. Sırf inatlarından. Bu mezhebin adı İnâdiye, yani; İnatçılar mezhebi. Tam kâfirler, Allah, şerlerinden muhafaza buyursun. Onlara da insaf versin.
İnşân, kâinata, ondaki intizâma ve kendisine bakar da bunları söylemeğe utanır. Bugün Allah'ın verdiği bir parçacık ilim ve akıl ile ne harikalar yapılmış ve daha da yapılabileceği hepimizin gözleri önündedir. Bunları görmeyip de Ilnlik'ı inkâra kalkanlara, akılsız gözüyle bakmaktan başka bir diyeceğimiz yoktur.
Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk, cümlemize dünya ve âhirette faydalı ilimler nasip eylesin. Dünyâ ilimlerine nasıl muhtaçsak, âhiret, din ve şeriat ilimlerini bilmek, öğretmek ve öğretici olmağa da öylece muhtacız.
İstenilen şeylerden birisi de afv ve afiyettir. Afv, günahların afv ve mahvını, afiyet de, dünyada ve âhirette her türlü emraz, belâ felâket ve tehlikelerden selâmet istemektir. Bunun yanında1 Allah Teâlâ'dan bir de yakîn isteyiniz, buyurulmuştur.
F. 20
306
CENNET YOLLARI
Yakîn üç kısımdır: * — İlme'l-yakîn,
2 — Ayne'i-yakîn,
3 — Hakka'l-yakîn.
Bunlardan ilme'l-yakîn: İlmi yakînen bilmektir. Ayne'l-yakîn ise: Bildiğimizi görerek bilmektir.
Hakka'l-yakîn ise: Peygamberimiz ile evliyaya mahsustur ki, bildiğini ve gördüğünü hakka'l-yakîn bilmektir. Yani; tadarak. Ufak bir misâl. Baklavanın nasıl yapıldığını öğrenseniz, buna ilme'l-yakîn derler. Fırından çıkmış, tatlısı dökülmüş, tepside güzelce kızarmış ve kesilmiş olarak görseniz, buna, görerek bilmek ayne'l-yakîn derler. Bir de bunu yerseniz, o zaman tamâmiyle anlamış olursunuz.
Binâenaleyh, eşyanın varlığı Hakk'm varlığı ve birliğine alâmettir. Gördüğünüz bir izden, sahibini bulabilirsiniz.
Meselâ; kedi izi, köpek izi, insan izi, at izi, görülünce, buradan insan geçmiş, at geçmiş veya kedi geçmiş diye istidlal ediyoruz da, bunun gibi yeri göğü görüp de sahibini görmemek, tam körlük değil de nedir? Gözünüzün olması hiç para etmez. Çünkü, o göz, hayvanlarda da var.
«Bir göz ki, olmaya ibret nazarında Şol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde»
beytini unutma.
Muhtaç olduğunuz her şeyi Allah Teâlâ'nın fazlından isteyiniz. Çünkü, Allah, kendisinden istenilmesini sever. Nafile ibâdetlerin en efdali sıkıntı, gam ve kederden kurtulmayı beklemektir. Buna, sabır derler. Sevabı pek çok,
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
307
ölçüsüz ve hesapsızdır. Hava her zaman bulutlu olmaz. Elbette açıldığı gün olacaktır. «Gün doğmadan neler doğar»
derler.
Sonra da, «faydasız ilimden Allah'a sığınınız.» Çün-Itü, size verilen ömür muvakkattir. Bunun kıymetine paha biçmek mümkün değildir. O, baha biçilmez, mücevher ömrü boş ve faydasız yerlere harcayıp zayi etmek kadar cahillik ve çocukluk olmaz. Kahvelerde, gazinolarda oyun peşinde, top peşinde, güreş peşinde ve buna benzer radyo ve televizyonda faydasız şeyleri seyretmek suretiyle ömrü zayi etmek, çok büyük ve telâfisi mümkün olmayan bir zayiattır ki, bundan bundan daha fena cahillik olmaz. Biraz paranızı kaybetseniz, kimbilir, ne kadar acırsınız? Halbuki, bunun telâfisi mümkündür. Fakat, ömür, bir su gibi akar gider. Bir daha da ele geçmez. Onun için ey aziz ve muhterem kardeş, ömrünün kıymetini bil de, onunla Cenâb-ı Hakk'm rızâsını kazanmağa çalış. Elbette «sonraki pişmanlık, fayda vermez».
Kötü ahlâkdan son derece sakın. İyi bil ki, kötü ahlâk, kazandığın hayırlı amelleri sirkenin balı ifsâd ettiği gibi ifsâd eder.
İnsanların kemâle ulaşmaları, güzel ahlâkları sayesindedir. Onları, ahlâk kitaplarından oku ve öğren. Kur'ân 'okumasını bilmeyen, namazı sahih olacak kadar ezberlemeyen, abdest, namaz, oruç, zekât, hac ve teyemmümün farz, vacip ve sünnetlerini ve imanın şartlarını bilmeyen insan hasıl insan olur? Bilmem. .
«î>l
<J»I
<
308
CENNET YOLLAR!
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
309
«İlm-i bâtın, Allah Teâlâ'mn esrarından bir sır ve Al- i lah'ın hikmetlerinden bir hükümdür. Kullarından diledi-] ğinin kalblerine ilkâ buyurur.»
İlmi ikiye ayırmışlar: Birine ilm-i zahir, diğerine de ilm-i bâtın, demişlerdir.
İlm-i zahir: Ma'lum' olduğu üzere, zahiren bilinen' mânadır. Gerek Kur'an-ı Kerim gerekse, Ehâdîs-i Nebe-viyye'de, zikrolunan kelime ayniyle ifâde edilmektedir. Bazen, te'vîle muhtaç kelimeler vardır.
«Men kâne fî hâzihi a'mâ ve hüve fil âhireti a'mâ» gibi. Buradaki «a'ma» dan murad, Allahü a'lem hakkı görmeyen körler olsa gerektir ki, âhirette a'mâ olacak olanlar bunlardır. Bugün körlerden ne kadar hafız, âlim ve ehl-i hâl sahipleri vardır. Eğer bunlar a'mâ olarak haşroluna-cak ise, buna kimse birşey diyemez. Tasarruf, mülkün sahibinin kendi elindedir.
İlm-i bâtın ise, gönül mezmûm olan sıfatlardan temizlendiği zaman zahir olan bir nurdur. Gözlerin görmediğini, gönül gözleriyle görmek mümkündür.
İlm-i bâtın gizli bir ilimdir ki, Allah Teâlâ dilediği kulunun gönlüne ilkâ eder. Onu ancak Allah Teâlâyı bilen ma'rifet ehli bilir. Bazı arifler: «Bu gizli ilimden nasibi olmayan kimselerin sû-i hatimesinden korkulur.» demişler. İnsanda iki haslet vardır ki, o gönüllere esraT-ı ilâhî giremez. Biri kibir, biri de dünyâya muhabbettir. Halbuki dünyada bulunduğumuz müddetçe dünyevî ihtiyaçlarımızı gidermeye mecburuz. Bu, dünyayı sevmek değildir. Belki sevmek, Allah Teâlâ'mn emirlerini bırakıp, yasaklarından kaçınmadan, günahlardan sakınmadan dünyası için dünyalık biriktirmekle olur. Biriktirilen paralar âhi-ret için ise, onlara dünyalık denmez.
Meselâ; hac etmek, cami, mektep, medrese, yol, köprü ve çeşme yaptırmak, fakir, yetim ve dulların barınacağı evler, odalar ve vakıflar te'sis etmek için harcanan paralar dünya için değil belki doğrudan doğruya âhiret içindir. Yalnız, bunların helâlinden olması şarttır. Burada, «hükmün min hikemi'llahi» deki hüküm, ilimle tefsir edilmiştir. Yani; ilm-i bâtın,.Allah Te'âlâ'nm gizli ilimlerinden bir ilimdir.
Güzel ahlâklı diye, kibir, hased, gazap, hırs, şehvet ve şöhret gibi âfetlerden emin olan kimselere denilir. Herkes bu ilimden istifâde edemez. İstifâde edemeyenlere yazıklar olsun. Böylelerinin son nefeste sû-i hatimesinden korkulur. Yani; ahlâksız ve terbiyesiz olması dolayısı ile bu ilme liyakati olamamıştır vesselam.
20 — timi kötüye kullanmaktan kaçınmak
S 'ö
«yi, Jii
1,1;
;jrgi ciru üjıii 'dk j\ -jü aiı; U £j»
«Kötü âlimler kıyamet günü divana getirilir ve cehennem ateşine atılır. Onlardan biri merkebin değirmen taşı etrafında dönmesi gibi bağırsaklarından tutunup, döner. Kendisine: «Eyvah sana, biz senin yüzünden hidâyete erdik. Nedir bu hâlin?» deniliace «Ben size menettiğim Şeyi kendim yapıyordum.1» cevabını verir.
Cenâb-ı Hakk hepimizi afv eylesin. Âlim olmak hüner değil, ilmiyle âmil olmak da gerektir. İlmiyle âmil olmayanların hâli ne kadar acıklıdır. Bu yalnız hoca olmağa
310
CENNET YOLLARI
mahsûs değildir. Elhamdülillah, bütün müslümanlar dî nin emrettiklerini veya yasak ettiklerini hemen hemen bi lirler. Lâkin bildiklerini yapan kaç kişi bulursunuz? Bunun la beraber şöhret sahibi tanınmış âlimlerin cezası, o nis-bette ağır olmaktadır. Cehenneme girmek bir felâket. İkincisi değirmen döndüren merkep gibi. Cehennemde dönmek, değirmen taşı gibi dönüp durmak, ne büyük felâket. Allah Teâlâ hemen hepimizi afv etsin. Bugün ilmiyle âmil kaç âlimi bulmak mümkün? Hepimiz bir noktada olgun olsak bile, bozuk olduğumuz taraflar pek çoktur. O kemâl denilen olgunluk Allah Teâlâ'mn bir lûtf u ve bir ihsanıdır. Cenâb-ı Hakk cümlemize lütfetsin de, Cehennemin azabını hiç birimize göstermesin, âmin, çok güzel bir duâ var. Namazlarımızın arkasından her vakit okuyalım da «Allah Teâlâ bizleri Cehennem azabından, dünya ve âhi-ret fitnesinden, mesihi'd-Deccâl'in fitne ve şerrinden ka-ıusun. Biz ancak sana sığınıyoruz, sen bizleri koru. Hıfz n himayende dâim eyle, âmîn. " "*
ı
Bu medh ü sena olunan, kıymetine baha biçmeye kimsenin güç yetiremediği ilmin sahibi olup da, omul8 amel etmeyen, kendilerinde bulunması gereken takva ve haşyetullahtan ârî, gösterişçi, riyakâr ve mağrur olanlar, şiddetinden cehennemin Allah'a sığındığı, Cübbü'l-hazei> denilen cehennem kuyusuna atılırlar. (Kenzü'l-Ummâl)
O Cübbü'Mıazen ki, Cehennem, ondan her gün 400 defa Allah Azze ve Celleye sığınır ki, burası dehşetli bir azap evidir. Mürâi ve amelleri ile gösterişçilik yapan ule-rnânm sokulacağı bir yerdir. Ulemânın Cenâb-ı Hakk katında en mebgûz olanı, kendilerine verilmiş olan ilmi bahane ederek ümera kapılarına ziyarete gidenlerdir. Buhâ-ri Hazretleri Târih'inde, Tirmizi Hazretlerinin garib olarak, İbni Mace'riin de, Ebû Hureyre radıyallahu anhden rivayet ettikleri bu hadîs-i şeriften ders alabilme şerefini Allah cümlemize nasîb eylesin, âmîn.
Ne kadar mühim olduğu erbabınca ma'lûmdur. Bu gösterişçiliğin fenalığı hakkında:
Münafıklık san'atı olarak «nifakın huşû'u, bedenin huşû'u ve kalbin nifakı» beyan edilmektedir. Zamanımızda oldukça çok görülmektedir. İçinde havf ve haşyet olmadığı halde varmış gibi ezilip, büzülen, kendisini kâmil ve haşyet sahibi imiş gibi gösteren ve içleri tamâmiyle münafıklıkla dolu, para, zevk ve sefa budalalarından Allah Teâlâ'ya sığınmanın gereği ve lüzumu bizlere duyurulmaktadır. İlim sahiplerine yakışan tevâzû yerine kibir, gurur, iftihar, kendini beğenme gibi çirkin hasletlere bürünen ulemâdan da Allah Azze ve Celle'ye sığınmamızın lüzumuna işaret edilmektedir. Bizim bu nimetleri bizlere lûtf ve ihsan edenin ancak Allah Azze ve Celle olduğunu bilerek, o ilmin vekârını muhafaza ile birlikte mütevâzi-yane bir şekilde erbabına öğretme hizmetinde bulunmamız gerektir. Bunları kendisine vecibe bilen kullar olmalıyız. Yoksa ben biliyorum iddiasiyle kibir, gurur kimseye yakışmadığı gibi, ulemâyı zevi'l-ihtirâma hiç yakışacak
312
CENNET YOLLARI
birşey değildir. Bu benlik, çok kimseyi yıkmış ve perişan etmiştir. Bunun sebebini bir türlü anlayıp üstüne toz kondurmazlar. Binâenaleyh ilmi öğretirken, tasavvufu da beraber yürütmek gerektir. Bu benlik da'vasından ve diğer mezmûm huylardan, riyazetler ve zikrullah sayesinde ve büyüklere olan hizmet mukabilinde Cenâb-ı Hakk'm lûtfu ile kurtulabilirsin, yoksa zahirî bilgileri onlara asla kifayet etmeyecektir. Ma'alesef dün de, bugün de tasavvuf kimsenin işine gelmemektedir. Tarikatlar her devirde mevcûd, fakat bugünküler hep sun'î! Tasavvufun gayesine kafiyen uyulmadığı görülmektedir. Bugün tarikat sahiplerinin tuttukları yola bakınız. Her yönden tam bir Avrupa mukallidi heyhat. Bu değil bir tarikata, hiçbir müslümana yakışmaz. Pirler piri Abdülhalik Gücdu-vâni'nin oğluna olan nasihatlerini bol bol oku. Tekrar tekrar oku, bakalım bizim hâlimizin ona benzer tarafı var mı? Cenâb-ı Hak cümlemizi afv ve mağfiret buyurup, sevdiği ve razı olduğu kullarının arasına kabul buyursun.
Uiîül j
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
313
}y_
«iîİ
«Kıyâraet gününde en şiddetli azap görecek olanlar, ilmi kendisine fayda vermeyen alimlerdir.
«Dünyada ilim öğrenme fırsatı olduğu halde bğrcn-meyenler ile, ilminden başkaları istifâde ettiği halde, kendisi faydalanmayan kimseler kıyamet gününde en şiddetli hüsrana uğrayacaklardır.»
Bunlara yazık değil de, kime yazık olsun?
Birşeyin kıymeti nisbetinde, insanlar müstefîd olurlar. Bundan da büyük ve hatta kıymetine paha biçilmeyen ilmin zayiatı o ilimden fayda görmemiş demektir. Bu yüzden sahibi, en şiddetli bir azaba müstehak olmuştur. İlimlerinden fayda gören muhterem zâtlar ,nasıl en yüksek mevki ve derecelere yükseliyor; hatta istediklerine şefâ'-at etme hakkı kendilerine tanınıyorsa, bu, güzelim ilim cevherinden faydalanmayan bedbaht kimseler de, tabiatıyla en büyük azaba uğrayacaklardır. İlmin, sahibine fayda vermemesi birkaç bakımdan mülâhaza edilebilir. Ya inancı yoktur ki, ma'azallah bu küfre kadar gider. O zaman tabiî olarak azaba müstahak olur, veya inancı var fakat nefsin elinden kendini kurtaramamış. Dolayısıyle, ilmin müsâade etmediği fenalık, çirkinlik ve günahları irtikâp eder. Halkın gözünden düşer. O zaman Hakk'm da gözünden düşeceğinden, azaba müstehak olur. Bir âlimin günahları irtikâbı, halkın o günahları irtikâb etmesine vesile olur. Hocası yapar da, cemâ'at durur mu? Bu bakımdan âlimin günahları müte'addî olup, diğer kimselere sirayet ettiği için, azabı da o nisbette şiddetli olur. Zaten ilim tahsilinden gaye, bilmediklerini öğrenip, yapmaya çalışmaktır. Yapamadığı ilimler tabiatıyla ömrün zayiatıdır. Ömür, para ve pul ile alınabilen birşey değildir ki, zayi olunca bir başkasını alalım. Öyle olunca onun dakikasını bile zayi etmemek, matlûp olan: «İlâhî ente maksûdî ve ndake matlûbi» sırrına mazhar olmaya çalışmaktır. Cenâb-ı Hakk cümlemizi ilmi ile âmil olan bahtiyarlar zümresine ilhak buyursun. Âmin.
İkinci hadis-i şerif de, çok mühimdir. İnsanlar hemen bütün vakitlerini, dünya ilimlerini öğrenmek için geceli-gündüzlü çalışırlar da, din ilmini tahsile gelince her biri bir tarafa kaçmak ister. Halbuki öğrenilen dünyâ bilgileri, gözler yumuluncaya kadardır. Ölüm geldi mi hepsi bi-
ter. Ne şeref, ne de saltanat kalır, dinini öğrenmediği içini en büyük felâket de buradan başlar.
Ne kadar acıdır ki, vakti müsait olduğu gibi, zamanı 1 de müsaid olan nice kimseler vardır. Öyle iken dinini öğrenmeğe çalışmazlar. Zannederler ki, din, sadece namaz kılmak, oruç tutmak? Bunu ben nasılsa yaparım, der. Zavallı insan hiç bilmez ki, din bilgisi geniştir. Kütüphanelerimiz yüzbinlerce eserle doludur. Eğer basit birşey olsa idi, bu kadar kitap yazmaya ne lüzum vardı. Çünkü gaye Hakk'ı bilmek, O'nun emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmaktır. Hakk'ı bilmeyi o kadar basit birşey zannetme. İbâdet ve tâatlaidan gaye Cenâb-ı Hakk'm rızâsını kazanmaktır. Bu çok pahalıdır. Çünkü evvelâ insanın içindeki nefsi buna mânidir. Bu nefis ıslah olmadıkça Hakk'ı bilmek ve O'na uymak mümkün olmaz. Nefis bilgisi, öyle kitaplardan okumak veya şuradan, buradan dinlemekle olacak şey değildir. O büyük bir ilim ve mücadele ister. Bu mücâdele ve muvaffakiyet, devam ister. Halktan ayrılıp Hakk ile başbaşa kalmaya ve kendini O'nun zikrine vermeğe, şehvetin elinden kendini kurtarmağa çalışmaya bağlıdır. Burada ilmi kâfi gelmezse, nefse ve şeytana esir ve köle olarak mahvolup gider. Binâenaleyh ilmi her halde talep etmek mecburiyetindeyiz. İlm-i zahir ma'lûm olan kitapları okumakla olur. Asıl ve faydalı olan ilim, ilm-i bâtındır ki, bu da ancak Hakk'ın vereceği nûr ile zahir olur. Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle o nurunu her isteyene kolayca vermez. Belki o nura lâyık ve müstaid olması şarttır. İstidâd olmadan verilen herşey zayiattandır. Meselâ, kaya ve mermerlerin üzerine ne kadar çok yağmur yağarsa, yağsın, hiçbir faydası olmaz. Belki onların üzerlerinde biriken tozu alıp götürür. Kabiliyetten mahrum kimselere verilen emekler de böyledir. Vaktiyle Meşâyih-i kiram hazretleri dervişlerini imtihan etmeden
ve onlara ağır vazifeler yükleyip kabiliyetlerini görmeden dergâhlarına kabul etmezlermiş. Üsküdarlı Aziz Mah-mud Hüdâyi Hazretleri Mısır'da kadılık yapmış pek büyük bir âlimdir. Kendisi, Bursa'da kadı iken, Hazreti Üf-tâde'ye derviş olmak istemiş. O da, ona evvelâ zenginlerin mevkii olan, Uzun Çarşı'da ciğer satmasını tavsiye etmiş. Hiç tereddüt etmeden kabul edip, koyunların kesildiği yerden ciğer almış ve onu Uzun Çarşı'da, kadılık kıyafeti ile satmaya başlamış. Burada çok alay ve hakaretlere uğrayan Mahmud Hüdâyi Hazretleri nihayet dervişliğe kabul olunmuş. İlmi ve kabiliyeti de yerinde olduğundan, kısa bir zamanda tefeyyüz edip, şeyhlik makamına geçmek üzere, kendisine hilâfet ve ruhsat verilmiştir. Senelerce dergâhta hizmet eden pekçok kimsenin kabiliyet ve istidâdları olmadığı için yerlerinde saymak mecburiyetinde kaldıkları görülegelen hâdiselerdendir. Bu kabiliyet ve istidad ancak ilmin neticesidir. İlim ve irfandan mahrum olan kimselerde bu kabiliyet nâdir olarak bulunur. Bazen ümmîlerde olduğu gibi. Meselâ: Üftâde Mehmed Muhyid-din Hazretlerinin Şeyhi de bir çoban lâkin Hacı Bayram Veli'nin delaletiyle velilik mertebesine ulaşan muhterem bir zattır. Abdülaziz Debbağ Hazretleri de öyledir. Cenâb-ı Hakk cümlemizi hakkı seven ve O'na teslim olan bahtiyar kullarından eylesin. Âmin. Ya Muîn.
«Her kim mesâil-i diniyesini lâyık-ı veçhiyle bilmeden, sorulan suallere fetva vermeğe kalkarsa, o kimseye yer ve göklerde olan melekler lanet eder.» buyurulmuş-tur. Fetva vermek çok ağır ve mes'uliyetli bir iştir. Her iş böyledir. Ehli olmadan her şeye biliyorum diye atılmak
316
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
317
cahillikten gelir. İnsanın bildiği bir şey bile olsa unuttuğunu dikkate almalıdır. Önce bir kitaba bakayım, demeli. Sonra da baktığı ile iktifa etmemeli, yazılı eserlere bakma zahmetinde bulunmalıdır. Birden kestirip atmamalı, oldukça ihtiyatlı konuşmağa dikkat etmelidir. Mes'eleleri birbirine benzeterek söz söylemek çok hatalıdır. Hele fetva makamında bulunan kimse çok okumalı, mes'eleler üzerinde dikkatle durmalıdır. Daha doğrusu işi ehline havale edip, mes'uliyetten kurtulmağa çalışmalıdır. Ne derlerse desinler sen kendini töhmet altında bırakmamağa çalış. Zira, meleklerin lanetine uğramak çok büyük bir felâket ve tehlikedir. Cenâb-a Hakk; cümlemizi bilirim benliğinden ve davasından muhafaza buyursun. Hele bugünkü ilmimiz, fetva vermeğe hiç "kâfi değildir. Bütün bilgilerimiz noksandır. Bunu itiraf etmek mecburiyetindeyiz. Bazı müfti efendiler cuma namazının, on rekattan fazla kılınmamasına dâir emir vermişler. Çok ayıp bir şey. Bu hususta eskiden beri aynı zihniyeti taşıyan kimseler bulunmuşsa da, hiçbir zaman revaç bulmamışlardır. Bundan ders almayarak fikrinde ısrar etmek pek abes bir şeydir. Eski devrin ulemasının yanında biz talebe bile olamayız. Bunları ihdas eden âlimlerin devirleriyle bugünkü devri kıyas etmeğe adetâ hamakattır diyesimiz geliyor. O günün anayasasında Türk'ün dini İslâm diye yazılı iken, bugün lâik diye yazılmakta olduğu hatırdan çıkarılmamalı. Binâenaleyh kıldığımız bir namaza bid'at demek yakışmaz zannederim. Bid'atlerin iki kısım olduğunu unutmamak lâzım. Bu bid'at-ı hasenedir. Cuma'nın on rekât olduğunu herkes bilir. Şüpheli bir namaz değildir. Fakat ihtiyatı elden bırakmamak lâzımdır. Cuma'nın ve bayramların bir takım şeraiti vardır ki, bu şartlar diğer namazlarımızda yoktur. Bu şerait bugün kısmen de olsa mevcûd değildir. Öyle ise o günün öğle namazını «zuhr-ı âhir» di-
ye kılmakta ne mahzur vardır? Hz. Ali radıyallahü anh Efendimizin, bayram günü kerâhat vaktinde namaz kılan bir kimseye mani olmasını isteyenlere karşı (mennan) namazı men edicilerden mi olayım? Dediğini herhalde görmüşüz veya duymuşuzdur. Allah Teâlâ cümlemize insaf versin.
Sadaka verenlerin daha çok sadaka vermelerini, daha çok hayırlar yapmalarım teşvik ederken, hayırların başı olan namazdan insanları alıkoymak ne kadar günahtır. Bid'at, haddizatında çok korkunç ve çok da tehlikeli bir icattır. Ona Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'in ne kavlen ve ne de fiilen izni ve ruhsatı yoktur. Meselâ; bid'at sahibinin ne farz ve ne de nafile hiçbir ibâdetinin kabul olunmayacağı bildirilmektedir. Bu husustaki hadis-i şerifler hem meşhur ve hem de pek çoktur. Ama bu bid'at, sadece cuma günü «zuhr-i âhır» niyetiyle kıldığımız dört ve iki rekât sünnete mi mahsustur, amel, itikâd ve ef'âle şümulü yok mudur? Sevilmeyen israflar, sevilmeyen zâlimler, sevilmeyen münafıklar, sevilmeyen fâsıklar, müslü-raanım deyip de namaz kılmayan, oruç tutmayan, zekât vermeyen, hacca gitmeyenlere ne diyeceksiniz? .Hatta bir zaman bir kitapta okumuştum. Bir yazar bu minareleri neden bu kadar yüksek yapıyorsunuz yoksa, ezanı gökteki meleklere mi duyuracaksınız? diye açmış ağzını, yummuş gözünü, çalmış satırı. Camilere serilen halılara çatmış. Duvardaki işlememize ve yazılara çatmış. Kılık ve kıyafetimize hiç ses çıkaran yok. Hele hanımlarımızın hâli göze hiç çarpmıyor. O deniz âlemlerini görebilen yok. Derdimiz müslümanın namazıyla uğraşmak. Cenâb-ı Peygamber Efendimiz kadınlar hakkında buyurdukları bir fermanlarında, arkalarında kendilerine uyarak namaz kılmak isteyen kadınlara: Namazlarını evlerinin en derin, görünmez ve karanlık yerinde kılmalarını tavsiye etmiştir. Hal
318
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
313
Böyle iken hatta 1360 senesine kadar Medine-i Münevve-re'de kadınlar mevkii gayet kaim perdelerle ayrılmış ve erkeklerle kadınlar arasında bir perde mevcûd idi. Bugün bid'atlarla mücâdele ettiklerini iddia eden Vahhabiler o perdeyi ortadan kaldırmış, kadın-erkek karmakarışık bir halde! Çok acı. Hele Mekke-i Mükerreme'deki hal daha da acı. Hz. Âişe validemizi hacca götüren hizmetkârlara Hz. Ömer radıyallahü anh'm verdiği talimat mütâlâaya şayandır. Ziyaret tavafından sonra onların şehrin dışındaki çadırlarda muhafızlarla himaye edilmesi ve tavafın, gece yarısında Kabe'nin pek tenhâ olduğu bir anda yaptırılması tavsiye edilirken, bugün bizim hanımların hâli çok da acayip, hele Hacerü'l-Esved'i öpmek için yaptıkları çaba ve kazandıkları günah yeter. O, bid'atları kaldıracağız iddiasında bulunanların Kâbe-i Muazzama'yı tavaf edecekleri zaman, bir sürü silâhlı ve silâhsız asker ve kumandanları ile Kabe'yi işgal edip, halkın tavafına mani olmalarına ne diyeceksiniz? İşte bid'atları bahane edenlerin sonu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem böyle birşey yapmış mı veya yapılmasına izin vermiş mi? Yoksa bugünün idarecileri kendilerini hâşa Peygamberden de mi yüksek görüyorlar? Bunlara kimse birşey diyemez. Herkesin gücü müslümanm namazına yetiyor. Vesselam.
,ÜJI
«Bildiği ilmi kim saklar, ehline öğretmez veya soranlara söylemezse (bildirmezse), yevm-i kıyamette ateşten gem ile (ağzına) gem vurulur.»
Hüner yalnız öğrenmek değil, öğrendiğini aynı zamanda ehline öğretmektedir. Nasıl bir insan servete sahip olur da, zekâtını ve sair sadaka ve hayırlarını yapmaksa,
ona bahil, cîmri, sıkı gibi adlar takılırsa, bildiği ilmi saklayanlara da bundan daha ağır bir ceza verilir. Bu talipleri,, ilimden mahrum etmenin cezasıdır. Onun için herkes gücü yettiği kadar bildiğini bilmeyenlere öğretmek mecburiyetindedir. Hem sevap alır, hem de cezadan kurtulur,, vesselam.
&
«İlmi ticaret ittihaz edip, zamanın ümerâsından nefisleri ve menfa'atları için kazanç te'min etmek isteyen kötü ulemâ yüzünden, ümmetime veyl olsun. Allah onlara ticâretlerinde kazanç vermesin.»
Veyl kelimesi yukarıdaki hadis-i şerif'de geçmişti, Burada «ümmetime veyl olsun, yazıklar olsun» demek kötü ulemâ yüzünden onların çekecekleri var demektir. Ümmet-i Muhammed'in suçu ne ki, onlara veyl olsun deniyor. Asıl veylin kötü ulemaya olması lâzım gelirken, ümmetime veyl olsun denmesi her halde onlara acımak için olsa gerek. Zavallı ümmet-i Muhammed, ulemâsına I ti— mad eder, sözlerini dinler fakat sözlerinin ne kadar doğru veya yanlış olduğunu ayırt edemez ve körü körüne onlara uyarlar. İşte bu körü körüne bağlanmaları ve uymaları sebebiyle onlara veyl olsun, yazıklar olsun ki, bilgi sahibi olmamışlar, kör kalmışlar. Bunun cezası da veyl'dir. Cehennemdeki o çukur yerdir. Buradaki veyl kötü âlime de şamildir. Zira kendisi, ilmiyle âmil olmadığı gibi Ümmet-i Muhammed'in kötü yollara sürüklenmesine de sebeb olmaktadır.
«Nâsın yevm-i kıyamette en şiddetli azaba duçar ola-
320
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
321
m, ilimleri kendilerine fayda vermeyen kötü ilimler olacaktır.»
Başkalarına Allah Teâlâ'nın emir ve nehiylerini söyler, fakat kendileri yapmazlar. Cenâb-ı Hakk bu gibileri, «Ey iman edenler, yapmadığınız şeyi niçin söylüyorsunuz» diye tehdid etmiştir. Elbette bunlar âhirette şiddetli bir azaba müstahak olacaklar. Başkalarını peşlerine takıp, günah ve felâketlerine sebep olduklarından, azapları da kat kat olsa gerektir. Bu ulemânın kötü ulemâ diye yâd olunmasının yegâne sebebi dünyevi menfaat ve maddi kazanç sağlamak için idarecilere yakm olmalarıdır.
Aynı zamanda bunlar ma'aşlarını alıp, zevk ıı sefalarını sürdürmek ve etrafındaki zayıflara karşı övünmek ve böbürlenmek suretiyle bu veyl'e müslehak olmuş oluyorlar. Hele arkalarını ümeraya dayamaları daha çirkin bir hareket olmuştur. Lâkin Cenâb-ı Peygamber'in aleyhle-rindeki son cümlesinden bunların kazanç sahibi olamayacakları, belki âhirete de elleri boş olarak gideceklerinden korkulur, ne'uzü billah. Allah Azze ve Celle bizleri ve üm-met-i Muhamemd'i muhafaza buyursun, âmin.
Jl
«Siz her âlim ve her bilginin yanında oturmayın, (yani onların sohbetlerini dinlemeyin) Ancak şu âlimlerle ki, onlar sizleri beş kötülükten kurtarıp beş (iyiliğe) sevke-
der. Birisi sekten kurtarıp yakîne eriştirir. İkincisi kibirden kurtarıp tevâzû'a götürür. Üçüncüsü adavet ve düşmanlıktan kurtarıp, nasihat, muhabbet ve ıslâh-ı hale çalışır ve değiştirir. Dördüncüsü riyakârlıktan kurtarıp ih-lâsa ulaştırır. Beşincisi dünyâya rağbetten kurtarıp zühde eriştirir» Böyle âlimlerin meclislerinde bulunun demek onlara benzeyin demektir.
Her devirde olduğu gibi, bazı âlimler dünyâ adamıdır. Gerek eserleri ve gerekse nasîhatlarında dünyâyı medh ederler. Refah ve sa'adete nâiliyet için birçok yollar bulup, tatlı tatlı konuşurlar. Bazen âhireti medh etse de kendi varlığı, çalımı, fesahati, belagat taslaması ve edebiyatçılığı ile herkesi hayran bırakırlar, ama sözleri bir kulaktan girip öteki kulaktan çıkar. Çünkü; sözleri samîmi değil. Gönül avlamak, dünyalık te'min etmek için olsa gerek. Hiç fayda te'mîn etmez. Hepsi hava: Bugün başımıza gelen bütün fenalıkların başı hemen hemen bu olsa gerek. Sen öyle bir âlim ara ve bul ki, âlim seni şu beş şeyden kurtarsın. Böylece sen hakiki müslüman olasın.
Birisi; şekdir, şeytan aleyhilla'nenin iğfâliyle insan, Allah Te'âlâ, Kitabı, Peygamberi, Âhireti, Cennet ve Çenemi hakkında bazı şek ve şüphelere düşer. Gerçek âlim, nasihat, ef'al ve harekâtıyla onu şek ve şüpheden kurtarıp, İslâm dini hakkında yakîne erdirendir.
İkincisi; kibirdir. Ma'lum; kibir pek büyük bir derttir, cehlin alâmetidir. Kendini bilende kibir kafiyen olmaz. Kibirliler ne kadar ibâdetleri çok olsa da kolayca cennete giremezler. Kibir, insanları birbirinden soğutur, cennete dahi girdirmez. Şu hadis-i şerif mucibince:
«Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse. Cennete giremez.» Kibir, şeytanın sıfatıdır. O yüzden, Hz. Adem'e sec-
F. 21
322
CENNET YOLLARI
de edemedi. Kendini büyük gördü ve Allah'a âsî olup Cennetten kovuldu. Ma'lûm; kibir, necâset-i ma'neviyedir. Namaz sahih olsa bile, makbûl-i ilâhi değildir. Günah-ı kebirdir. Büyük günahtır. Günahların tekrarının ne kadar büyük olduğu malûmdur. Onun için kibirden bir an evvel kurtulmak lâzımdır. İnsan «Kim mütevazı olursa Allah onu yükseltir» sırrına mazhar olmağa gayret etmelidir. Zira; tevâzû sahiplerini Hz. Allah Azze ve Celle sever, onların makamlarını dünyada da, âhirette de arttırır. Eğer ıslâh-ı nefs edemez, öylece kibir ile kalırsa, onların hâli ise günden güne perişanlıktır. Ne dünyâda, ne de âhirette huzur ve rahat yüzü göremezler. Allah cümlemizin mu'inî olsun da, bütün kötü huylardan ve bahusus bu kibir derdinden kurtarsın, âmîn.
Bazı insanlar kendilerinde kibir olmadığını iddia eder fakat kibirli olduklarını da bilemezler. Bu da çok fena, insanlar zengin olunca veya yüksek makamlara geçince mâfevklanna karşı mütevâzi olsalar bile madunlarına karşı böbürlenmeyi bir vazife telâkki ederler. Hele işi istediği gibi yapamadıysanız vay hâlinize. İşte o zaman insanın mâhiyeti meydana çıkar. Bir münâkaşa esnasında bu kibir kendini iyice gösterir. Elbirliği ile yapılan işlerde kendini kasar. Başkalarını çalıştırmayı sever. Ama kendisi buyruk istemez, bu bir kibir alâmetidir. Namaz kılmamak da kibirden ileri gelir derler.
Üçüncüsü; düşmanlıkları nasihatler ile teskin edip,, adaveti muhabbete çevirip dargınları barıştırmak, nafile ibâdetlerin en efdali sayılmıştır. Kardeşler arasında soğukluk, birbiriyle çekişmek küsmek ve birbirinin aleyhinde bulunmak tabiatıyla hiçbir kimseye yakışmaz. Özellikle müslümanların birbiriyle adavetinin kafiyen doğru olmadığı herkesçe ma'lûmdur. Cemiyetlerin huzur ve sa-
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
323
lâhı, efradının birbirlerine sevgi, saygı, hürmet ve muhabbetlerine bağlıdır. Böyle birbirlerini candan seven kişilerin bulunduğu cemiyet ne kadar güzel ve ne kadar kıymetli ve ne kadar da bahtiyar bir cemiyettir. Bunun için insanların evvel emirde nefislerinin elinden kurtulması şarttır. Zira, cemiyetleri birbirine katan ve aralarını açıp, onları cehennem çukuruna sürükleyen hep nefislerinin kölesi olmaktır. Tahsiller, yüksek makamlar hiçbir zaman insanın iyi ve makbul-i ilâhi olan bir insan olmasını te'min etmediği gibi gurur, sefahat ve isyanlara sevk ettiği görülen halattandır. Islâh-ı nefs için en büyük âmil z'ikrul-laha devam etmektir. Bununla birlikte ahlâk kitaplarını okuyup; iyi dürüst ve olgun müslüman kitlelerine karışmak ve onlarla hemhal olmak gereklidir. Zira; zikir meclisine dâhil olanlara Cenâb-ı Hakk tarafından sayısız lü-tuflar ihsan buyurulur. Sana ufak bir misâl:
Sofilerin re'isi olan Cüneyd-i Bağdâdi'yi ve etrafındaki bazı sofileri çekemeyenler, o günün idarecilerine aleyhde iftiralarda bulunmuşlar (hükümeti yıkacaklarmış gibi...) Bu hal üzerine, devrin idarecileri sofilerin idamını emretmiş. Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri, onların afvını talep etmiş. Ve böylelikle onları kurtarmış. Onlar da y&p-tıklarına pişman olarak kucaklaşmış, sevişmişler ve selâmete erişmişler. Cenâb-ı Hakk bizleri iki cihanın selâmetine nail eylesin, âmin.
Dördüncüsü; riyadır. Riya büyük bir belâdır. Buna çok kimse müpteladır. Sofuluk taslayanlar arasında bile çok vardır. Riya, şirkin kardeşidir. Riya, hem gösteriş, hem de kendisinde olmayan halatı, varmış gibi göstermeğe çalışmak, demek olup menfa'atlara erişmek için kullanılan en korkunç bir desîse yoludur, hilekârlıktır. Riya, adam kandırmak için kötü bir vâsıtadır. Riyakârın hiçbir ame-
324
CENNET YOLLARI
li makbul değildir. Kıyamet gününde onlar, «ibâdeti kimin için yaptınsa, git sevabım ondan iste!» diye kovula-caktır. İşte seni bu çirkin huydan kurtaracak bir âlim bul ki, senin riyakar halini ihlâsâ çevirsin. Yani; ihlâs sahibi bir adam olasm. İhlâs öyle kolay birşey değildir ki, hemen ihlâs sahibi olabilesin. O nefis yok mu? Başı ezilmedikçe ih-lâsı kolayca kabul etmez. Saltanatına düşkün insanlar ise, bunu hiç beceremezler, sofulukları, devrişlikleri hemen dillerindedir, sıkıya hiç gelmezler. Hevâ ve nefsî arzularından, süs ve saltanatlarından *bir türlü vazgeçemezler. İsrafları boylarım aşmıştır. Fakir - fukaraya el uzatmazlar. Hal - hatırını sormazlar. Onların işlerini yapmak adetâ onlara ölümdür. Zira, ihlâs Allah Teâlâ'nın bir nurudur. Onu ancak sevdiği kullarının gönüllerine ihsan eder. Onun için evvelemirde bu ihlâs sahibi kişi ve cemiyetleri bulmak ve bunların arasına girip, bunların rengine boyanmak şarttır. Allah Teâlâ cümlemizi ihlâs sahiplerinden eylesin, âmin.
Beşincisi: Dünyâya rağbeti bırakıp, zühd ve takva sahibi olmağa sevkedebilecek bir âlime ihtiyâcımız vardır. Dünyâ dediğimiz vakit şunu anlamak gere*ktir. Bizi Allah Teâlâ'nın emirlerini yapmaktan alıkoyan ve Allah'tan uzaklaştıran, ayıran herşey dünyâdır. İbâdetimizi güzelce yaptıktan sonra dünyâ bize hiç mâni değildir. İbâdetleri, hatta bu hususta lâzım olan ilimleri terk edip, geceyi gündüze katarak çalışmak hem insanî hem de sıhhî değil. İnsan o beş vakit namaz için alınan abdestin ve kılınan namazın ne demek olduğunu bir kere idrâk etmiş olsa, o zaman ne bahasına olursa olsun, ne namazını bırakabilir, ne de Allah Teâlâ'nm diğer emirlerini. Bu hususta Abdülhâ-lik Gucdüvânî'nin hikâyesi pek meşhurdur. Muhterem zât kendisi bezzaz denilen esnaftan olduğu halde günde 10.000 tevhîd çekermiş. Buna ta'accüp eden bir zat akşama kadar
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
325
dükkânının karşısında oturup, muhterem zâtın ne zaman bu kadar tesbîhi çekeceğini beklemiş durmuş. Bakmış ki, müşteriler çok, adamcağızın nefes almağa vakti yok. Bu muhterem zât bunu anlamış olacak ki, akşamüstü adamı çağırmış ve ne istediğini sormuş. O da cevaben: «Efendim, sizin günde 10.000 tevhîd çektiğinizi duydum. Onu ne zaman ve nasıl çektiğinizi öğrenmek için geldim» demesi üzerine, muhterem zât: «Evlâdım, bak!- Cenâb-ı Hakk her eşyayı birşey için yaratmıştır. Göz, görmek için; ayak, yürümek; dişler ağızdaki gıdaları ezmek, parçalamak için olduğu gibi. Bir de gönül yaratmıştır ki, o da kendisini zikretmek içindir. Bazen dil ona yardımcı olur. Ama o her zaman için zikrinden kat'iyyen ayrılmaz. Eller, alır verir. Gözler, bakar, ağızlar, konuşur. O gönüller ki, Allah iledir, o da güzel Allah'ı can u gönülden zikredip durur.»
«Bir kez Allah dese, aşk ile lisân Dökülür, cümle günah misl-i hazân»
Zühd: Lügat manasıyla dünyadan yüz çevirmek, yani; seni Allahdan alakoyan herşeyden kaçmak demektir, yoksa insanın nafakasını te'min için çalışması, dünyâ değil, belki âhiret ameli gibi sevabdır. Zühdün tarifini Tasawu-fî Ahlâk kitabından okuyunuz. Şunu da unutmayınız ki, gönül kendi kendine zikrullaha alışmaz. Onu zikrullaha alıştırmak için mürşidlerin terbiyesi altında çalışmak ve gönlü uyandırmağa gayret etmek gerektir. Yoksa gönül kendi hevâsında, alıştığı şeylerle meşgul olursa, Hakk'dan gafil olarak gider. Buna çok dikkat ve ehemmiyet vermek lâzımdır. Böylece, gönül uyansın ve mevlâsıyla meşgul olup, onun yolundan ayrılmasın. Sallallahü ala seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecmain velharndülillahi Rabbilâlemin.
326 CENNET YOLLARI
21 — İlim. ve zühd
ÇjJ!
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
327
!ûy VI -ûıl 'ja iijJ Jj
«Her kim dünyâda ilmini mütemadiyen artırır da zühdünü arttırmazsa, bu kimse ancak Allah Teâlâ'dan uzaklığını ziyâde eder.»
İlim tahsilinden gaye hiç şüphesiz ki, Cenâb-ı Hakk'ın rızâsını elde etmek ve ümmet-i Muhammed'e bilmediklerini öğretip, onların Hakk'ın rızasını kazanmalarına vesile olmaktır. İlim, ebedî sa'âdeti kazanmak içindir. Dünyâ ise fânidir. Ne kadar büyük servetlere nail olsan da bunların hepsi geride bırakılır. Ahirete, beyaz bir kefene sarılıp öyle gidilir. Zühd ise dünyâdan yüz çevirmektir. Yâni; yaptığı bütün işleri dünyâ için değil, dünyâda iken âhi-retini kazanmak için yapmaktır. Paralar kazanılır, fakat bu paralarla dünyâ mentâ'ını, dünyâ saltanatını değil, belki âhireti kazanmak gereklidir. Parayı, âhireti kazanmak için bir vâsıta yapmalıdır. İşte bundan gafil olan ilim sahipleri, ilimlerini ne kadar arttırırlarsa arttırsmlar, Allah Teâlâ Azze ve Celle'nin rızasını değil, belki gazabını kazanmış olurlar. Çünkü; insanların kıyamet gününde en şiddetli azaba duçar olanları, ilimleri kendilerine fayda vermeyen, bedbaht kimselerdir. Ma'lûmdur ki, ilmiyle âmil olmayan kişinin yaptığı va'az ve nasîhatlar veya yazdığı eserler faydasız olur. İlimden gaye, öğrendikleriyle amel etmektir.
İlmiyle âmil olmayanın; kendisine faydası olmadığı gibi, başkasına faydası olmayacağı da açık ve aşikârdır. Binâenaleyh bizlerin ümmet-i Muhammed'e faydalı olabilmesi ilmimizle âmil olmamıza bağlıdır. Biz ilmimizle amel etmedikçe, hem başkalarına faydamız olmaz, hem de Al-
lah'ın rızasını kazanamayız. Hakk'a, değil yakın olmak, belki Hakk'dan uzaklaşırız. Dünyâ sevgisiyle dolu olan kalb, ilâhî rahmete nail olmaz. Dünyâ sevgisiyle dolu olan bir gönül Hakk'dan uzak olarak kalır. Bu yüzden insana tekemmül devleti nasib olmaz. Ruh, ölü gibi, şahsî menfaatinden başka birşeyi düşünemez olur. O zaman insanda, insanlık sûrî olur, hakîkat-ı insâniyeden mahrum kalırlar ki, bunlara Kur'ân diliyle çok acı adlar verilmektedir. Üzerine binilen nice hayvanlar var ki, üzerlerine binen kişilerden daha hayırlıdır tabiri nasıl izah edilebilir?
Onun için gerek âlim ve gerek câhil, hepimize her zaman lâzım olan daima kusurlarımızı idrâk edip, istiğfara devam etmektir. Zira Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem her gün yetmiş kere, bir rivayette de yüz kere istiğfar buyururlardı. Bunun sebebi bizim istiğfara devam etmemiz için örnek oluşudur. O Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz ki, geçmiş ve gelecek bütün günâhlarının afvolunduğu Fetih sûresinin başında aşikâr bir şekilde beyân edildiği cümlemizce malumdur. Öyle yine Peygamber Efendimiz aleyhisselâm, istiğfarı dillerinden bırakmazlardı. Biz ise, ne kadar âlim âbid ve zâhid de olsak her harekâtımız kusurlarla doludur. Onun için daima bilerek ve bilmeyerek yaptığımız hata ve kusurlara karşı sabah ve akşam istiğfar etmek mecburiyetindeyiz. ISâhusûs Cenâb-ı Peygnmber'in bizlere ta'lîm buyurdukları isliğfâr ve Seyyidii'l-İstiğfârı sabah-akşam üçer kere okuyanların cennetle tebşir buyurulması hepimiz için bir ni'met-i uzmâ olduğundan şek ve şüphemiz yoktur. Hele her namazın sonunda üçer kere:
328
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
32!?
(Estağfirullâh, estâğfirullâh el'azîmellezî lâ ilahe illâ hüve'l-hayye'l-kayyumu ve etûbu ileyh) demekle, insanın bütün günahlarının afv ve mağfiret olunacağı, Berâ Haz-retlerince beyân buyrulmaktadır. Yine istiğfar hakkında, «her kim günde yetmiş kere istiğfar ederse (diğer bir rivayette), her namaz arkasından bu istiğfara devam ederse yediyüz günahın, diğer bir rivayette ise, kazandığı bütün günâhların afvolunacağı, Cennetteki meskenlerini ve oradaki hurilerden olan hanımlarını görmedikçe dünyâdan çıkmazlar diye pek çok teşvikler vardır.» Cenâb-ı Hakk, bizleri bu istiğfarlara devam edip Hakk Te'âlâ'nm rızasını kazanmaya muvaffak eylesin. Âmin. İlmini arttırırken zühd ve takvanı da arttır ki, dünyâ ve âhiret, sa'âdet ve selâmetine nail olasın, vesselam.
22 — İlmi ehline öğretmenin önemi
«Siz inciyi hınzırların ağzına atmayın, yani ilmi.»
«Siz inciyi kelblerin ağzına atmayın yani fıkhı.»
Bu iki hadis-i şerif bizlere ne güzel bir derstir. Hayvan, inci ve benzeri kıymetli eşyanın kadr ü kıymetini bi-lemiyeceğinden, kendini bilen kişinin, böyle bir cinayete cesaret edemeyeceği ma'lumdur. înci ve yakut ilmin yanında hiç kalır. Bu kadar kıymetli bir ilmi hayvan mesabesinde olan şu'ûrsuz ve inançsız kimselere sakın öğretmeye kalkmayın. Sonra başınıza öyle bir belâ olur ki, ar-
tık onun şerrinden kendinizi kurtarmağa imkân bulamazsınız. Binâenaleyh; mürebbîlerin, üstâdların, okulların, medreselerin ve emsali yerlerde tahsil-i ilme çalışacak kimselerin ahvâlleri kontrol edilmeli, daha da ileri gidilerek oldukça mütedeyyin, namuslu ve şerefli insanları okutup yetiştirmeli ki, ondan hem kendisi, hem de mensup olduğu cemiyet ve millet müstefîd olsun. Bugünün işçileri bile böyle elenip alınmalı, aksi halde son pişmanlığın fayda vermeyeceği cümlece malûmdur.
Muhterem kardeş! İnsanda bir yaratılış ve bir hilkat vardır. Bunun değişmesi kadar mr birşey yoktur. İnsanlar terbiye edilerek ne kadar ıslâh ediliyorsa, o tabiat ve hilkat de zamanı geldikçe hükmünü icradan geri kalmıyor. Meşhur hikâyelerdendir. Bir çingene kızı çok zengin bir aileye gelin gitmiş. Her şey elinde ve önünde olduğu halde yine o çingenelik icâbı, ekmeklerden bazı parçaları alır, saklar ve sonra da çıkarıp yermiş. Bu yokluktan değil, belki hilkati icabıdır. Bunu, malınızın başına koyduğunuz zaman mutlaka çalacaktır. Meselâ; bir kediyi, ne kadar terbiye ederseniz edin; o, sıçanı görünce açlığından değil, fakat hilkatinin icabı derhal üstüne atılıp, parçalaması onun başlıca hedefi ve arzusudur. Tıpkı bunlar gibi, gerek aile teşkilâtında ve gerekse kendi hilkatmda bozukluk olanların tahsil görenlerinden gerek orduda ve gerekse mülkiyede zarardan başka birşey gelmez. Gerek kelb'in ve gerekse hınzırın ağzına ilmi, fıkıh vesâir ilimleri öğretmeğe çalışmak, nasıl boş bir emek ve delice bir iş ise, halkın bozuk oian kimselerine, gerek dini ve gerekse dünyevi ilimleri öğretmek de o kadar boş bir emektir. Bugün gözümüzün önünde görmekte olduğumuz birçok yanlış ve zararlı hareketlerin ve hırsızlıkların yegâne sebebi bu usûl ve kaideye ri'âyetsizliğimizdir. Hattâ; o ashâb-ı kirâm'ın az ve zayıf kuvvetlerle, kendilerinden çok üstün ve kuvvetli ordu-
330
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
331
lan yenmelerinin başlıca sebeplerinden birisinin, salâbet-i diniyeleri olduğu inkâr edilemez.
23 — Kur'an-ı Kerîm'i öğrenmek ve öğretmek
a — Kur'ân-ı Kerim'in üstünlüğü ve O'nu öğrenmenin lüzumu:
«Kur'ân'ın âiğor başka kelâmlar üzerine fazileti, Rah-mân'ın, yarattıkları üzerine fazileti gibidir.»
Ma'lumdur ki, Kur'ân-ı Azîmüşşân, Allah Teâlâ Haz-retleri'nin, . Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem'e göndermiş olduğu kitabın ismidir. Diğer birçok isimleri de vardır. Bu kitâb kelâm-ı Rabbi'l-âlemîn'indir. Beşer kelâmı değil, Allah kelâmıdır. Kelâm, Cenâb-ı Hakk'ın sıfatıdır. Sonradan yazılmış veya îcâd edilmiş değildir. Sıfatları da kendisi gibi kadîmdir. Binâenaleyh kelâmı da kadimdir. Beşeriyetin sa'âdeti ve selâmeti için Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem'e 23 senede, bu sebepler münâsebeti ile gönderilmiştir. Lehü'1-hamd bugüne kadar hiçbir harfine ve harekesine dahi bir arıza bir noksanlık olmamıştır. Gönderildiği gün ne ise, bugün de yine o Kur'ân'dır. Şimdiye kadar hiç kimse onun karşısına çıkmamıştır ve bir mislini bile getirmeye kimse muvaffak olamamıştır. Onun Hafızı (Onun koruyucusu) Allah Te'â-lâdır.
Allah'a sarılanları Cenâb-ı Hakk hıfz ve himaye eder. Allah Halıkdır ve yaratıcıdır. Doksandokuz esmâ-yı hüs-nâsıyla, onüç de sıfât-ı zâtiye ve sübûtiyesi vardır. Bizler de mahlûkuz, yani; yaratılmış. Her an ölüme mahkûm, gü-
nahlara garkolmuş birer biçareyiz. Çünkü Allah Teâlâ Hayyun lâ-yemût'dur. Kendisine hiçbir saman ne gaflet, ne uyku ve ne de ölüm gibi bir hâdise tasavvur olunamaz. Mahlûk ise ma'lûm. Her zaman çeşitli arzular, hastalıklar uykular ve gafletler içerisinde daima ölüme hazır. Nihayet toprağa münkalib olup, ismi de, cismi de yok olup, kaybolur. Her bakımdan âciz. Uykusuz duramaz, def-i hacet etmedikçe rahat olamaz. Yemeden içmeden yaşayamaz.
Böyle her bakımdan âciz olan bir mahlûk, kemâl sıfatları ile muttasıf, noksan sıfatlardan tamâmiyle münez^ zeh varlıkların yer gök ve içindekilerinin sahibi ve mâliki olan bir Allah ile hiç ölçülebilir mi? Bunu hiçbir akl-ı selim sahibi inkâr edemez. O'nun bize gönderdiği ve kıyamete kadar da baki kalacak olan Kur'ân-ı Azîmüşşan'ı oku-yamamak ve onu kendine imam ve önder edememek, onun vaz ettiği kanunları, ahkâmı tebdil ve tağyir edip de, diğer , milletlerin kanunlarını, ahkâmını benimsemek, müslüman olan ve Allah'ını tanıyan bir kimseye yakışır mı, dersiniz? Bu, doğrudan doğruya Allah'ı tanımamak bilmemek ve inanmamaktan, daha doğrusu dinsizlikten neş'et eder.
Bu dinsizlik 2 kısımdır. Birisi, doğumundan beri bir din sahibi olmamış bir dinsizdir. Biri de, vaktiyle müslü-manmış... Sonra, dünyâya aldamp müslümanhğı terk etmiş bir dinsizdir ki, kestiği yenmez. Nikâhları sahîh olmaz. Kendisi de katlolunmaya mahkûm bir mürteddir. Öyleyse ey aziz arkadaş! Kur'ân'ı iyi öğren. Bütün ilimler onun içindedir. Bize tavsiye olunan ilmin kaynağı da Kur'-ândır. Allah, bizleri Kur'ân'dan ayırmasın. Âmin.
«Üll Slft Jİİ İAİjlt (ja'i 4İ>I JJİj iÜ»
332
CENNET YOLLARI
i
«Hamele-i Kur'ân olan ulemâ, kelimetullah olan Kur'-ân'ı halka ve taliplerine öğretmeye çalışan bahtiyar muallimlerdir. Onlar Allah'ın nuruna bürünmüş kimselerdir.' Kim ki, onlara dostluk gösterirse, Allah'a dostluk göstermiş ve kim de saygısızlık ederse Allah'a saygısızlık etmiş olur.»
•Kur'ân-ı güzelce okuyabilmek büyük bir devlettir. O-nun her bir harfinin sevabı, fazileti, kıymeti ve kerameti, bitmez - tükenmez birer hazinedir. O Kur'ân'm, tamâmım bilmek ve okumak her devletin, her sa'âdetin, her nimetin üstündedir. Her ailenin çocuklarına öğretmeğe mecbur olduğu en başta gelen vazifesidir. Kur'ân okumasını öğrenmek ve onu başkalarına öğretmeğe çalışmak her hayrın başıdır. Çünkü «Sizin en hayırlınız, Kur'ân'ı Kerîm'i öğrenen ve öğretendir.» buyurmuş. Onun için hepimizin üzerinde titizlikle durup, en evvel evlâdlarımıza öğreteceğimiz şey, Kur'ân-ı Kerim olmalıdır. Sonra istediğiniz bilgileri, sanatları öğretiniz. Amma evvelâ dinini, imanını, kitabım, peygamberini, dünyâsını, âhiretini, hesabı, mizanı, cenneti, cehennemi, helâl ve haramı, hak ve hukuku, insan hek-kı, hayvan hakkı, komşu hakkı, karı - koca hakkı, ana - baba hakkı, millet ve devlet hakkı gibi bilinmesi üzerimize borç olan her şeyi lâyık-ı veçhile öğretmek gerektir. Bunları güzel bir şekilde tatbike el birliği ile çalışmak, günâhlardan kaçmağa ve ehl-i takvadan müttâkî kişilerden olmağa gayret göstermek, nafile ibâdetleri, fazla namaz, fazla oruç, fazla sadaka, fazla hac ve ömre yapmağa, hem kendimizi, hem de çocuklarımızı alıştırmak ve hamele-i Kur'ân olan ulemâ ve evliya sırasına geçmeğe gayret etmek, günah ve fenalıkların zararlı, hem kendisi hem de bütün beşeriyet için bir felâket olduğunu, Avrupa'nın özenilecek san'atmdan başka bir şeyi olmadığını, biz de gözümüzü açtığımız takdirde onlardan daha iyisini ve güzelini biiznil-
ILIM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
333
lâh yaDabileceğimizi evlâdlarımıza daha küçük yaştan itibaren, kemâle erinceye kadar bıkmadan usanmadan çeşitli yollarla anlatmağa ve öğretmeğe çalışmamız lâzımdır.
Asıl olan ikinci nokta Allah Teâlâ'nın nurundan NÛR iktibas etmek. Nuruna bürünmek, nuruna gark olmak, nurlu bir kişi olabilmek ve etrafına da nûr saçabilmek sa'âdet-lerin kökü ve kaynağıdır. Güneş, ay, lâmba, elektrik lâmbaları, mum vs. gibi ışıklar olmayınca insan nasıl karanlıkta kalır ve canı sıkılır, hiçbir iş yapamaz. Hatta sokağa bile çıkamaz. İnsanın yalnız gözünün olması kâfi değil, bir de ışığa asıl nura muhtaçtır. İşte bu nûr Kur'ân-ı Kerim'dir. Binâenaleyh, Kur'ân-ı Kerim aynı zamanda tükenmez bir nurdur. Onu lâyık-ı veçhile anlamaya ihtiyacımız vardır. Bunun için nurların bizlere gelmesine, aksetmesine mâni olan herşeyden, her günahtan kaçmamız gerektir. Zira nurun zıddı, karanlıklardır. Ma'lumdur ki, güneş ve ay olmayınca dünyâ nasıl karanlıkta kalırsa, meselâ; bazen ay, bazen de başka bir yıldız güneşle aramıza girince güneş tutuldu, diyoruz. Ve yeryüzü bir müddet karanlık içerisinde kalıyor. İşte günahlar da araya girince insan böylece karanlıkta kalır ve Kur'ân'ın nurundan faydalanamaz.
Kur'ân-ı Azimüşşan'm manalarına nihayet yoktur. Çünkü Allah Azze ve Celle'nin kelâmıdır. Onun sıfatıdır. Kendisi gibi sıfatları da namütenahidir, sonsuzdur. İlmin sonu yoktur. Bak bugün göklerde uçmak, ay'a, yıldızlara gitmek hep o ilmin sayesindedir. Daha kimbilir neler olacak? Binâenaleyh Kur'ân-ı Azîmâşşan'ın ilmi de böyledir. Bundan istifâde ise, günahlardan kaçmağa ve Hakk'ın sevgili kulu olmağa bağlıdır. «Günâhların başı ise dünyâ sev-gisidir.» Bu dünyâ sevgisi her hatanın başıdır. İnsanları günah işlemeğe sevkeder. Allah muhafaza buyursun. Zâ-
I
334
CENNET YOLLARI
limlere yardımcı olmak, âlimlere buğz etmek, onları sevmemek, onlardan yüz çevirmek ma'azallah hep dünyâ sevgisinin neticesidir. Halbuki zâlimlere meyi ve muhabbet, onlara destek olup, yardımcı olmak zâlimin zulmünden daha beterdir. Zira bir adam zâlimin zâlim olduğunu bilerek, onunla beraber yürürse islâm'dan çıkar. Uzak kalır da, haberi bile olamaz. Nerede kaldı ki Kur'ân'ı okuyacak ve onu bilecek, bildirecek, heyhat! Onun için hubb-i dünyânın başı da para sevgisidir. Me'mûr olmak, hazır maaş almak, dünyalık te'mîn etmektir. Bu ise hem takvaya, hem de tevekküle mânidir. Hem de Peygamberin ashabının yolu değil. Menfa'atleri icabı okuyan ve okutanlardan matlûp olan faydalar hâsıl olamaz. Zamanımızda olduğu gibi arkadaşını vurmaktan, hocasını öldürmekten, boykot yapıp, mektebi kapatmaktan çekinmeyen bir sürü insan ama, başa belâ. Eğer bunlar dinlerini güzel öğrenselerdi muhakkak, bu felâketlerin hiçbirisi olmazdı. İşçilerin grevi de ayrı bir dert. Bunlar dinlerini bilmediklerinden her türlü haksızlığı yapmaktan, işlemeden, çalışmadan para almaya, haklarından çok fazla hak istemeye cesaret edemezlerdi. Yarınki âhiret hesab ve mesuliyetinden korkarlardı. Fakat bunlar 50 senelik, ilim ve dinsizlik devrinde yetiştiklerinden, bundan başka birşey beklenemez. İşte bak! Din mekteplerinde, İmam - Hatip mekteplerinde ve gerekse, Enstitülerde şimdiye kadar hiçbir vukuat duyulmamış ve işitilmemiş, tabii işitilmez de. İşte dindarlarla dinsizler arasındaki fark! Lâkin inat Ebû Cehil'in inadı. Hatayı görmemek ve bilmemek mümkün değil. Fakat hatadan dönmek, ölmekten beterdir. Cenâb-ı Hakk cümlemize hidâyet, buyursun da İslâm yolundan ayırmasın, âmin.
Bakınız hadis-i şerifin maba'di ne kadar manalıdır. Ma'lıımdur ki, hayatta insanın tek başına muvaffak olması mümkün değildir. Hangi iş olursa olsun, mutlaka cemiyet
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL 335
hayâtına muhtacız. Cemiyette ise, insanların her birisi ayrı ayrı hilkatte, tabi'attâ ve meşrepte. Dinli, dinsiz, ahlâklı ahlâksız çok muhtelif tiynetlerde. yaratılmış olduklarından, bunların arasından, kendimizin sa'âdet ve selâmetini te'min edebilecek bir kardeş bir arkadaş, bir dost bir yâr aramak mecburiyetindeyiz. Bunun için Cenâb-ı Peygamber Efendimiz bizleri irşad sadedinde ulemâ-yı kiramı tavsiye buyurmakta ve «her kim bunlarla dost olur ve bunlara yardımcı olursa, Allah Teâlâ ve tekaddes Hazretleri onları kendisine dost eder* buyurması ne kadar şâyân-ı dikkattir ve ne kadar ehemmiyetlidir. Biz ulemâyı sevmekle Allah Azze ve Celle'nin lütfuna mazhar oluruz. Allah Az-ze ve Celle'nin sevgisini kazanmak, onun razı olacağı kulları arasına girme devleti herkese nasip olur mu? Bu büyük devlet ise, Allah Azze ve Celle'nin kendilerine bahşetmiş olduğu ilim sebebiyle ulemâ-yı kiramı sevmek, onlarla hakiki bir dost olmak ve onlara dostluk icâbı her bakımdan maddi ve manevi yardımda bulunmakla, elde edilir. Öylece Hakk'ın sevgisine ve yardımına mazhar olunur. Binâenaleyh Hakk'ın sevgisini isteyen kişi, ulemâ-i zevi'l-ihtirâmı sevsin. Bu sevgi, dolayısı ile Allah'ı sevmektir.
İkincisi ise, daha acıdır. Ulemâ-i kirama adavet eden, düşmanlık eden, onları sevmeyen ve onlara çeşitli hakareti reva gören bedbaht kişilerdir. Bu adavetin doğrudan doğruya Allah Azze ve Celle'ye olduğunu bilmek gerektir. Cenâb-ı Hak Zülcelâl Hazretleri cümlemizi, Allah'ın sevdiklerine düşmanlık etmekten korusun, âmin. Zaten dinde en önemli şey Hakk'ın sevdiğini sevmek, sevmediğini sevmemektir. Elbette Hakk'ın sevmediğini sevmek ve sevdiğini de sevmemek en büyük kabahat ve en büyük de cahilliktir. Cenâb-ı Zülcelâl, Hz. Musa aleyhisselâm'a sormuş..
«Ya Musa! Benim için ne yaptın?»
336
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
337
O da yaptığı ibâdetleri saymış. Cenâb-ı Hak:
«Ya Musa! Bunlar hep senin için, ya benim için ne yaptın?» deyince, Musa aleyhisselâm:
«Senin için yapacağım şey nedir? Bilemedim!» demiş.
Hz. Allah Azze ve Celle:
«Ya Musa! Benim için kimi sevdin ve yine benim için kimi sevmedin?»
«Hubbu fillâh buğzu fillâh...» Amellerin en efdalidir, vesselam. Sen buna dikkat eyle, Hakk'm sevmediği kişileri ki, dinsizler, ahlâksızlar, komünist ruhlu insanlar bunlardandır. Allah yolunda, Peygamber yolunda ölenler, her ne kadar günahkâr olsalar dahi sevilmeye lâyık kimselerdir. Bahusus bunlar dinlerini öğreten bahtiyarlar, yani; ulemalardır. Cenâb-ı Hakk, bizleri ulemâ-i kâmilin sıfatına idhâl buyursun ve ulemâ-i zevi'l-ihtirâmı sevenlerden eylesin, âmin.
b — Kur'ân-ı Kerîm'in hayat veren emirlerine sımsıkı sarılmak:
L/,
' i ' * t * '
«Siz Kur'ân okumaya devam ediniz. Ve o Kur'ân-ı kendinize imam ve baş çekici ittihaz ediniz. Çünkü, Kur'ân Rabbü'l-âlemîn'in kelâmıdır. O'ııdan gelmiş ve O'na avdet eder.»
Kur'ân, Allah Teâlâ'mn, Cebrail vâsıtasiyle 23 sene içerisinde Peygamber Efendimize gönderdiği kitaptır. Mukaddestir. Her türlü şek ve şüpheden uzaktır. Beşer kelâmı değildir. Ulûm-ı evvelin ve ulum-ı âhirin, içerisindedir. Beşeriyetin sa'âdet ve selâmetini hâvidir.
Kur'ân-ı Kerim, beşeriyete yol gösterir. Dünyâyı ve âhireti öğretir. Kendisini beşeriyete esmâ-yı hüsnâsıyla anlatır. Bütün fenlerin, icadların anahtarı Kur'ândadır. Kur'ân, kelâm-ı Rabbi'l-âlemin'dir. Artık, başka söz söylemeye lüzum yoktur. Kur'ân, ancak kendi diliyle ve kendi öz harfleriyle okunur. Her harfi, ağızdaki yerlerine göre okumayı her müslümanm behemahal ta'lim edip öğrenmesi şarttır.
Kur'ân'm, lâletta'yin bir kitap ve bir gazete gibi okunması kat'iyyen caiz değildir. Herkesin üzerine öğrenmesi farz olan ilmihâlinin başında, Kur'ân-ı Kerim'i dürüst olarak okuması gelmektedir. Bunun için her halde tecvidi öğrenmesi ve ona göre okuması gerektir. İslâm'ın hayatı olan ilim, evvelâ Kur'ân-ı okumakla başlar. Onu okumayı bilmeyen kimse, diğer islâmi bilgileri de lâyık-ı. veçhile öğrenemez. Bilemez. Kur'ân okumaktan gaflet edip de, diğer bilgilerle meşgul olarak dünyalıklarını te'mîn etmeğe çalışanlar, eninde sonunda muhakkak pişmanlık duyacaklar ve dünyâdan ayrılma anında bunun acısını pek, acı bir şekilde çekeceklerdir.
Kur'ân-ı Kerim'i okumaktan murâd, ona uymaktır. Emirlerine ita'at edip, yasaklarından kaçınmaktır. Kendisine uyulmadan okunan Kur'ân-ı Kerim, makbul-i ilâhî olamaz. Onun için her zaman kendini kontrol edip yanlışlıklarını tashih etmeğe çalışmalıdır. Bu, ayrıca bir vazifedir.
Kur'ân, 3 cüz üzerinedir.
Birincisi: Yapılması lâzım gelen ibâdetler ki, o da beş kısımdır. Bunları yapmak.
İkincisi: Men olunan yasaklardır ki, bunlardan kaçıp uzak durmak,
F. 22 :
338
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
Üçüncüsü de: Müteşabih olan kısmıdır ki, bunu da ehline terk edip, kendi re'yi ile mâna vermeğe kalkmamak-tır. Kur'ân 1400 seneden beri okunur. Hele Fâtiha-i Şerife ve İhlâslar her gün aşağı yukarı en az 40 defa okunur. Ne bıkılır ve ne de biz bunu biliyoruz diye terk olunur. Ne de eskir. Her zaman taze ve her zaman yepyeni. Okudukça manâlar keşfolunur. Okuyan nura garkolur. Fakat, onu kendinize imâm, önder ve rehber ittihâz ediniz ki, sizleri çekip cennete, Hakk'ın rızasına, sevgisine götürsün. Onu okuyup da, yolundan gitmeyen kişiler, bedbaht kişilerdir. Nurundan nûr alamazlar. Sa'âdet ve selâmete erişemezler. Dünyâları da perişan, âhiretleri de.
Onun için ey aziz ve muhterem kardeşim, sen her halde Kur'ân-ı Kerîm'i güzel ve dürüst okumaya gayret et. Sonra da, onu kendine imâm olarak kabul et. Ve her müş-, külünü orada halletmeğe çalış. Çünkü, Allah Teâlâ'nın kelâmıdır. Ona sarılan, îmân-ı kâmil sahibi olur. Mes'ûd ve bahtiyardır, vesselam.
«Siz Kur'ân'ı öğrenmeğe ve öğretmeğe devam ediniz ve onu çok okuyunuz. Onda çok acayip harikuladelikler vardır. Böylece cennetin yüksek derecelerine nail olursunuz.»
Bu hadis-i şerif de, bir evvelki hadis gibi bizlere Kur'ân-ı Azimüşşân'ı ta'allum etmeği, öğrenmeği ve güzelce okumayı tavsiye etmektedir. Herşeyde olduğu gibi, tekrarlamanın çok faydası vardır.
Meselâ: Hafızlar, hafız olabilmek için ne kadar tekrar yapmışlardır. Ezberciliğin hangi nev'i olursa olsun, tekrarlamağa mecburdurlar. Hattâ, ezberlediklerini tekrar et-
mezlerse çabuk unuturlar. Onun için, Ramazan mukabelelerinde çok çalışırlar. Çalışmazlarsa halka karşı mahcup olurlar. Ve bir daha onları kimse dinlemek istemez. Sonra, tekrar tekrar okumaktaki faydalar, pek çoktur. Her okuduğunda ayrı ayrı gelişmeler olur. Manaların derinliklerine zukûf hâsıl olur. Sonra gönüllerde yer eder. Çok acâip özellikleri vardır. Onları ehli olan âlimlerden öğrenir. Öğrendikçe de aşkı ve şevki artar.
Cevahir bulan madenci -r, yeni yeni madenler, buldukça ne kadar seviniyorlar. Kur'ân âşıkları, Kur'ân-ı tekrar tekrar okudukça, çok daha fazla sevinirler. Gönülleri açılır. Zevkleri artar da artar. Bunlar hep tekrar tekrar okumakla hâsıl olur. Bu dünyâda ne mânâsı biter ne de acâibi tükenir. Madenler bulununca nasıl işletilir? İşletil-mezse faydası olmaz. Kur'ân da tekrar tekrar okunmadıkça hiç faydası olamaz demek doğru değildir. Ama, okunmazsa unutulabilir. Bir cüz Kur'ân'ı saatlerce okuyup içinden çıkamaz. Bu, okuyanı sıkar. Onun için daima okuduğunuz takdirde, hem sür'atle okumak mümkün olur ve hem de Kur'ân'a karşı bir ünsiyet hâsıl olur. Bu sefer, siz onu elinizden bırakmak istemezsiniz. Beşeriyetin sa'âdet ve selâmeti Kur'ân'dadır. Bu insanlar, ne kadar bocalasalar da, nihayet Kurân'a teslim olmak ve müslüman olup, rahata kavuşmak isterler. Çünkü, bundan başka yol yoktur. Yo] ancak, Kur'ân yoludur. Vesselam.
Öyle ise, ey muhterem kardeş, sakın sen Kur'ân'dan ve Kur'ân .yolundan ayrılma. Emirlerini tut. Yasaklarından kaçın. Çünkü, bu dünyâ fânidir. Kendisi de fânidir, içindekiler de. Bak mütemadiyen bırakıp, bırakıp gidiyorlar. Hem giderken herkes eli boş gidiyor. Kimsenin buradan giderken birşey götürdüğü de yok. Bu ibretâmiz hâdiseler bizlere yetmez mi dersiniz? Mevlâ, cümlemize hidâ-yetnasîp etsin de, Hak yolundan ayırmasın.
340
CENNET YOLLARI
ILIM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
341
c__ Çocuklara ve gelecek nesillere Kur'ân-ı Kerim'i
öğretmenin fazileti:
aıiı
«Evlâdına Kur'ân öğreten hiçbir kişi yoktur ki, muhakkak onun ana ve babasına, yevm-i kıyamette bir melek tacı ile insanların mislini görmedikleri iki hülle giydirilmesin»
İlm-i din, ind-i İlâhide o kadar kıymetlidir ki, onu ev-lâdlarımıza lâyık-ı veçhile öğretebilmemiz için bizlere ne büyük lütuf ve ikramlarda bulunulmaktadır.
O ana ve baba ki, evlâdına Kur'ân-ı öğrettiler ve öğretmeğe çalıştılar, emekler çektiler, masraflar yaptılar. Onları okuttular, ve ümmet-i Muhammed'i irşâd için yetiştirdiler. İşte, buna mükâfatan, o ana ve babaya bir melek tacı giydirilir ki, padişahların, şahların, kralların merasim günlerinde giydikleri taç, yanında hiç kalır. Bu taç, Hakk'ın tacı, dünyâ tacı değil! Âhiret tacı yani; bütün insanların gözlerini kamaştıran, o şa'şaalı, kıymet biçmek mümkün olmayan, o tâc, evlâdlarını okumaya sevkeden bu ana ve babaya giydirilir de, herkesin ağızınm suyu akar. İmrenir. Bayılır. Ne çâre artık fırsat geçmiştir.
O, dünyada iken, kazanılacak bir nimet idi. Fakat, dünyânın gözlerini boyayan sahtekâr tavırlarına aldamp, dîni tedrisât bırakıldı, diğer ilimlere hücum edildi. Adına da müsbet ilim dediler. Dediler ama bizi baştan çıkararak, dinden - imandan ayırıp, bir sürü ahlâksızlık, nümayiş ve gösterilerle o ilmi de elde edemediler.
Bugün Boğaz üzerine kurulan bir köprüyü bile, Avrupalılara, muhtaç olarak yatırdık. Eğer Fatihler, Yavuzlar, Kanuniler olsaydı muhakkak bizleri sopalarla döver: Bu ne rezalet? Derlerdi. Siz öldünüz mü? Nedir bu hâl? Eğer onlar sağ olsalardı, emin olunuz bu köprüyü, hem en kısa bir zamanda, hem daha da mükemmel olarak yaparlardı.
Belgrad'ın muhasarası esnasında Kanûni'nin Tuna üzerine 10-15 gün içinde kurduğu köprüler, bugün tarihlerde gözlerimiz önüne serilmekte. Fakat biz bunlardan ders almıyoruz. İşimiz hep tenkîd. Hele Sinan'ın camileri, köprüleri hepimizin gözü önünde. Ama ne yazık, bu kadar okuruz. Ömrümüz tükenir, en nihayet bir masa başında ömür tüketiriz, vesselam.
Bunlar bizim için acı ve hem çok acı hâdiselerdir. Ecdadımızın Kur'ân'a ve Kur'ân ilmine sarıldıkları müddet zarfında, dünyâya hâkim olabilecek bir kuvvete sahip ve mâlik oldukları, inkârı mümkün olmayan bir hakikattir. Ne zaman ki, Kur'ân'a sarılmayı bıraktık... Avrupa âdet ve an'anesine uymak sevdasına düştük. O zamandan itibaren inhitat başlamış oldu. Hâlâ aklımızı başımıza alacağımız yok gibi.
Bir millet köprüsünü, yolunu, fabrikasını ve bütün ihliync-ı askeriye ve milliyesini, gemisini uçağım, topunu, tüfeğini kendisi yapamazsa, o milletten ne hayır gelir? Bunlar bizim tenkîd edegeldiğimiz şu güzel dinimizi ter-kedişimizin acı neticesidir. Gemisini karadan yürüten ecdadımızın, boğazın iki yakasına Anadolu ve Rumeli Hisar'-larmı kısacık bir zamanda, çok mükemmel bir şekilde, yaptığı gözlerimizin önünde hâlâ canlılıklarını muhafaza etmektedir. Biz ise hâlâ Rusya'dan Amerika'dan meded bekleyen, boynu bükük zavallılar gibi dansla, balo ile, halayları ve top sahalariyle, kendimizi ve yavrularımızı avut-
342
CENNET YOLLARI
maktayız. Hele yaz mevsimindeki deniz hayatı, müslü-manlığa büyük, hem de pek büyük bir darbedir.
Kadınlarımızın, hatta erkeklerimizin kapalı hamamlara girmelerine müsâade etmeyen Peygamberimiz, bugün o deniz hayatına nasıl müsâade ederdi? Hem çeşitli.hastalıklar ve mikroplar alınır, hem de İslâm ahlâkını berbat ve perişan eder. Çıplak vücûdları ile hangi müslüman hanım soyunur da denize girebilir? Şifâ kaynağı diye bizlere yutturulan o ahlâk bozucu hâdiselere, müslümanlarm hiç yanaşmaması lâzım gelirken, bugün gördüğümüz, bildiğimiz nice müslüman aileleri deniz hayatının hayranıdırlar. Deniz kıyılarında yapılan evler, müslümanlık taslayan ailelerle doludur. Bunlar cahilliğin yegâne alâmetidir.
Müslümanlığın yürürlükte olduğu devirlerde, bunlara kimse tenezzül etmezdi. Herkes günâhdan korkar ve kaçardı. Bilirdi ki, bu günâhlar, onların kalplerini perişan edecek ve kendilerini zulmete karanlığa ve daha açıkçası felâketlere itecek. Ve nihayet mâhv ve helaklerine sebeb olacaktı. Onun için müslüman, bu gibi yerlerden uzak kalırdı.
İşte, din bilgisinden mahrum plan insanın hâli, Öyle ise, ey aziz ve muhterem kardeş, evvelâ sen kendin, dinini iyi öğren. Ve dinine, imânına zarar veren her şeyden kork. Ve kaç. Sonra da, evlâdını muhakkak ve muhakkak dindar yetiştirmeğe ve dini bilgilerle teçhiz etmeğe son derece gayret eyle ki, sen de, senin evlâdın da ve senin mensup olduğun millet de bu sayede rahat etsin, âmin. -
d — Kur'ân-i Kerim'in sahibine şefâ'atı:
' «Kıyamet gününde Kur'ân, sahibine ne güzel şefâ'at-çıdır. Ve der ki, yâ Rabbi, ona ikram et. Bunun üzerine hemen ona keramet tacı giydirilir. Sonra tekrar der ki, yâ Râb. daha artır. Bu defa ona keramet elbisesi giydirilir. Sonra tekrar, yâ Rabbi, daha ziyâde eyle ve ondan razı ol, der.» Allah'ın rızâsından daha büyük ne olabilir ki?
Peygamberlerin, şühedânın, âlimlerin, hafızların şe-fa'atları olduğu gibi Kur'ân-ı Kerim'in de şefaat hassası vardır. O şefa'attan ma'ada bir de keramet tacı ile keramet elbiseleri giydirilerek her şeyin üstünde olan rızâ-ı ilâhiyeye nail olmak devletine erişir ki, ni'metlerin, devletlerin, saltanatların en büyüğü, en güzeli ve en mühimidir. Böyle bir devletin başka yerlerde hizmet ve ibâdetlerde bulunması nâdirâttandır. Bizim vazifemiz Kur'ân-ı Kerime lâyık olan ta'zimi ifâda kusur etmemek, onun emrinden dışarı çıkmamak suretiyle her zaman hürmetle eline alıp, okumak, onu alçak yerlerde bırakmamak, abdest-siz kafiyen ele almamak, mecburiyet halinde mendil ve buna benzer bir şeyle tutmak ve öpüp başına koymak, ona karşı ayak uzatmamak ve yatacağı odada bulundurmamak. Onun olduğu yerde, cinsî muamelede bulunmak hiç yakışık almaz.
İlk hükümdarlardan Osman Gâzi'nin misafir bulunduğu evin yatak odasında Mushaf-ı Şerifin asılı olduğunu görünce, sabaha kadar yatmayıp ayakta durduğu rivayet
344
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
345
olunmaktadır ki, kurdukları devlet bu hürmetin mükafatıdır derler. Bu büyük Kitabı okumasını bilmemek kadar büyük kabahat olamaz. Her ne kadar mânâsına âşinâ olamazsak da onun lafzını belleyip çalışmak herhalde bu şe-fa'ata mazhar olmaya kafidir. Mânâlarını anlamağa çalışmak ayrı bir meziyettir. Onun mükâfatı yine ayrıdır. Onun için her ne pahasına olursa olsun, çocuklarımıza belletmek ve her gün okuması için elden gelen gayretleri sarfetmek her aklı selim için ve her ana ve babaların başlıca vazife-lerindendir. Çocukları sünnet ettirmek, evlendirmek nasıl vazifemiz ise, Kur'ân-ı Ke^m'i öğretmek de vazifelerimizin en mühimidir. Cenâb-ı Hakk cümle ümmet-i Muham-mede Kur'ân-ı Azimüşşân'a elbirliği ile sarılmalarını na-sib eylesin. Âmin.
e — Kur'ân-ı Kerîm'i anlamanın şerefi:
«Kur'an-ı Azîmüşşân'ı hamil olan, yani; okuyup, ne demek istediğini iyi bilen kimse, islâm bayrağını inşıyaıı kimse gibiflir.»
İslâm bayrağı bulunduğu yerin İslâm'a aid olduğunu bildiren bir alâmettir. Meselâ; her milletin bir bayrağı vardır. O milleti temsil eder; Türk Milletinin bayrağı da Türklüğü ve Türkiye'yi temsil eder. Gemilerde öyledir. Gemideki bayraktan, geminin hangi millete mensup olduğunu derhal anlarız. Bunun gibi İslâm bayrağını taşıyanlar, Kur'ân-ı Âzimüşşan'ın hamili ve hafızı olan zevat-ı
muhteremler âlimlerdir. Hakiki âlimler olmazsa bayraksız gemiye ve millete benzeriz. Teşbih pek yerindedir. Muharebelerde o bayrağı muhafaza için ne kadar canlar feda edilir. Düşmana bayrak teslim edilemez. Binaenaleyh islâm'ın muhafazası için de islâm'ın alemdarı olan ulemâyı muhafaza etmek müslümanların boynunun borcudur. Çünkü âlimsiz kalan cema'at ve islâmiyet, çobansız kalan koyun sürüsü gibidir. Kurt gelip hepsini yok eder. Boğazlayıp mahveder. Bir daha aklı başına gelmez. Başsız bir vü-cûd gibidir. Kolsuz, gözsüz ve ayaksız insanlar çoktur fakat başsız insan yoktur. Artık onun yeri mezara gömülmektir. Buna iyi dikkat et.
Dünyâda her çeşit san'at ticâret ve ilim dalları vardır. Hayatın idâmesi ve ihtiyaçların giderilmesi için bunlara muhtacız. Fakat bize en evvel dinimiz lâzımdır. Dinsiz insanların hayvan sürüsünden farkı yoktur. Zira onları nereye çekersek oraya götürebiliriz. Adetâ şu'ursuzdur. İçki içmek, kumar oynamak, zina etmek, haksız yere adam öldürmek, başkalarının mal ve canlarına ta'arruz etmek, hak hukuk tanımamak, istediği gibi yaşayabilmek için elinden gelen herşeyi yapmak. Karşısındaki insan için hiç hak tanımamak vesâir gibi halet ki, bunların eski devirlerde evlâdl'arını ve bahusus kızlarını diri diri gömen vahşîlerden ne farkı vardır? Sa'Adet ve selâmet içerisinde yaşamak istiyoruz onun için İslâm yolundan başka yol yoktur. İşte Avrupa hepimizin gözü önünde. San'atları hünerleri, bilgileri neleri varsa hepsi onların olsun. Onların ahlâksızlıkları, kâfirlikleri yeter. Kendilerinden başka dünyayı kendi menfa'atları için mahvetmek ve ahlâksızlık yapmak gayeleridir. Mahvolmak için ahlâksızlık kâfidir. Başka bir şeye lüzum yoktur.
Öyleyse sen insanca yaşamak istiyorsan, muhakkak sû-
346
CENNET YOLLARI
ıette İslâm yolunu tutmak ve İslâm ulemâsına hürmet, ta'-zîm ve saygı göstermek, mecburiyetindesin. Bu müslüma-nım diyen her kişinin başlıca vazîfelerindendir. Çünkü; Cenâb-ı Peygamber ulemaya (Ekrimû) diye îkrâmı emreder. İkram ise, evvelâ onların sözlerini dinlemekle olur. Onların sözlerini dinlemeden yapılan ikram, gerçek bir ikram değildir. Aynı zamanda onlara yapılan ikram, hakikatte Allah'adır. Hem onlara ikram edenlere Allah Teâlâ ikram eder, Binâenaleyh Hak'ın ikramına mazhar olmak isteyenler, ulemâlarına ikram etsinler. Aksine onlara yapılan zulüm hakaret ve saygısızlık, hakikatta Allah Teâlâ'-ya yapılan saygısızlıktır. Ulemâya hakaret edenleri, Allah Azze ve Celle hor ve hakir, rezil ve zelil eder, iki yakaları bir araya gelmez. İlâhî lanete müstehak olurlar.
Bu âlimleri, hükümet kapılarına muhtaç etmemelidir. Rezzâkın Allah olduğunu bilen, hiçbir ilim sahibi hükümet, kapılarına tenezzül etmez. Tenezzül ederse, hubb-ı dünyân var demektir. Yani; dünyâyı ve dünyalığı seviyor demektir. Dünyâyı sevmek ise, günâhların başıdır. Zira o aldığı ara kadar, fedakarlık etmek mecburiyetinde kalacaktır. R.ısûl-i Ekrem'in yolunu, zühd ve takvasını tutmayan kişi, âlim olamaz. Her ne kadar çok bilse dahi. Bak, şeytan önümüzde. Ashâb-ı kiram ve tabiîn devri gözlerimizin önündedir. O fütuhatlar, terakkiler ve hep Rasûl-i Ekrem'e uymak netîcesindedir. Feyzül-kadîr'de (Cami'ü-sa-ğir'in şerhidir.) bu hadîsin üstünde bir hadis vardır. Orada hamele-i Kur'ân olanlara beytülmalden her sene 200 dinar verilmesi emredilmiştir. Bu miktar ailenin azlığına-çokluğuna, zamana göre çoğaltılabilir denmiştir. Bu had'se zayıf diyenler var ise de, ikram hadisine uygundur. Onlara ikram borçtur. Onları ne devlet eline, ne de halkın eline muhtaç bırakmamak gereklidir. Bazen bunu Hz. Ali ra-dıyallahü anh Efendimize atfedenler olmuştur.
İLİM CENNETE GİDEN EN KİSA YOL
347
Bakınız o günkü geçim hesabını aklımızın erdiği kadar beyan edelim.: Bir kuruş dediğimiz düne kadar vardı, gümüştendi, kırk tane para eder, adı da kırp para idi. Bir para üç akçe eder, bir akçe de üç pul edermiş. Bir akçe üç pul edince, üç akçe dokuz pul eder. Yâni; bir para dokuz pul olunca kırk para da 40x9 = 360 pul yapar. Kırk para dediğimiz bir kuruş 360 pul'a kadar dağılıyor. Halbuki; bir akçe ile bir evin masrafı fevkal'ade karşılanabilir. Hele bir kuruş harcarsanız çok müreffeh bir hayata erişirsiniz. Bugün ise, bir dinar 50 lira. Bir lira 100 kuruştur. Bir dinar 50x100 = 5000 kuruş eder tkiyüz dinar ise, 200x5000 = 100 000 bir milyon kuruş eder, bunu da 365'e bölersek elimize günde 2740 kuruş geçer. Acaba bugün bu kimin eline geçmektedir. Onlar ulemânın kıymetini böyle takdir etmiştir. Bugün devlet bile, onlara en düşük maaşı vermektedir. Bu ise ikram mıdır? Yoksa tahkir midir? Sizlere havale... Ma'-aşa geçmek için okuyan hiç kimse âlim olmamıştır ve olamaz. Bunu Feyzü'l-Kadir"in 3. cildinde, bul, oku.
İlm-i Kur'ân, hadîs, tefsir, fıkıh vesaire din ilimleri Allah için öğrenilir ve Allah için öğretilir. Para hiçbir zaman mevzu bahs olamaz. Ama bu adam ne yiyecektir? Denirse eski zamanlarda ne yedilerse o da onu yiyecek'deriz? İmâm-ı Ahmed İbni Hanbel'in dağlardaki otlarla yaşadığını unutma...
348
CENNET YOLLARI
f — Kur'ân okuyanlarda bulunması gereken rıza:
ij yt îi\ ^>yi -üıl ji-^L jJ^c-J -dil Ikc. U'^ilö Lüi ^iatt \£
**>. 'u>4> *J-*f= 'ö-~j 'J^ X? Jf: i>-i "JfÇ 'jî jİyül
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
341!
«Bir insan, bir müslüman Kur'ân okur da, sonra Allah Azze ve Celle'nin halkından birisine verilen dünyalığı, kendisine verilenden daha üstün ve daha âlâ görürse, muhakkak o kimse Allah Teâlâ'nın büyülttüğünü küçük, küçülttüğünü de büyük görmüş olur. Ve hiç hâmil-i Kur'ân olan kimseye lâyık değildir, ona lâyık olan sabırlı ve gayretli olmak yapılması gereken şeyi doğru yapmağa çalışmak ve cahillerle cahilane hareket etmemek ve lâkin afvedici ve bağışlayıcı olmak Kur'ân'm izzet ve şerefi için gereklidir ve lâzımdır.»
Görülüyor ki, Kuran'ı Azimüşşan'ın nimeti yanında, ona denk olacak hiçbir şey yoktur. Ne servet ve ne do şeref. Kıu'âiı-ı Kerim, her nimetin üstündedir. Binâenaleyh, o Kur'ânı okuma veya ezberleme nimetine nail olduktan sonra başkalarına verilen dünyâ nimetlerini gözünde büyütmek pek büyük bir hatadır. Zira; Hakkın bü-yüklediğini küçümsemiş ve yine Hakkın küçük gördüğünü gözünde büyütmüş olur ki, bu kusur, bu kabahat, bu hatâ her kusurun, her kabahatin ye her hatânın üstünde bir hatâdır, bir kabahattir ve büyük bir kusurdur. İnsan nasıl olur da, Hakk'ın büyük dediğini küçük görür. En ufak, sûresini okuyan bile Hakk'ın rızâsını kazanabiliyor. Ona cen-
net veriliyor da, bütün Kur'ân'ı okuyan ve ezberleyenin hâlini kim bilir? Bir İhlâs sûresi'ni 50, 100, 200 veya 1000 defa okuyabilenlere verilen mükâfatlara kim nail olabiliyor. Onun için hâfız-ı Kur'ân olanlar kendi kadr ü kıymetlerini bilip, ona göre kendilerine lâyık olmayan her hatt u hareketten son derece ictinab etmelidir. Sabırlı, vakur ve çalışması lâzım gelen her şeyde ve bahusus Kur'ân hususunda çok çalışkan ve gayretli, mânalarına ziyâde dikkatli ve âşinâ olmağa çalışmaları lâzımdır. Aynı zamanda cahillere karşı da uyanık olup, onlardan ders almalı, ibret almalı ve onlar gibi cahilce hareket etmemeli ve günahlardan son derece sakınmalıdır. Çok konuşmamak boş konuşmamak, yaramaz iş yapmamak, kimse ile mücadele ve münakaşaya girmemek ve kimseyi incitmemek, herkesle hoş geçinmek ve herkesin hüsn-i teveccühünü kazanmak, herkese elinden gelen her iyiliği yapmağa çalışmak, herkesin vazifesi olduğu gibi, hamil-i Kur'ân olanlara, hafızlara ve hoca efendilere en çok yakışan bir harekettir, Allah cümlemize nasîb etsin. Amin.
Bununla beraber cemiyet içinde bulunan insanların,, çeşitli hareketlerini hoş karşılayıp daima afv edici olmayı şiar edinmek de bir meziyettir.
Mezkûr iki hadisin dışında Kur'an-ı Kerim'in fazileti hakkında pek çok hadis-i şerifler vardır ki, onları yazmayı başka bir eserimize bırakmış bulunuyoruz. Burada ve sulatmak istediğimiz husus, ilme aid olduğundan mezkûr ha-dîs-i şerif bizim için kâfidir. Şimdi bu üçüncüsü, bizleri daha ziyade aydınlatmakta olduğundan ehemmiyetine binaen yazmış bulunuyoruz. Yukarıdaki birinci hadis-i şerifde Kur'ân okumakta ve hafız olmaktaki fezâilin şartı olarak helâl ve haramı bilip, onlara tâbiyetin lüzumu beyân buy-rulmuştur. Ne kadar hafız da olsanız, bu helâl ve harama
350
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
ri'ayet etmediğiniz takdirde, va'd olunan fezâile nail olamazsınız. Netice olarak Kur'ân okuyan, ister hafız olsun, ister olmasın; ister okumasını bilsin veya bilmesin, müs-lümanım diyen herkese layık ve elzem olan Kur'an-ı Kerimin emirlerine uymaktır. Emirler yapılması içindir, namaz, oruç gibi... yapılması istenmeyen şeyler de: İçki, kumar ve zina gibi kötü işlejdir. Yapılmasını emrettiği şeyler-hesapsız faydalar vardır. Onları söylemeğe ve yazmağa lüzum yoktur. Yasak ettiği şeylerde de hadsiz-hesapsız faydalar doludur ki, onlara akıl erdirmeyen gücümüz yetmez. Allah Teâlânın gerek emirleride ve gerekse nehy ettiklerinde hikmetler sayısızdır. Allah'ı tanıyan herkes bilir ki, Hakk Sübhanehu ve Teâlâ'nın kullarına olan şefkat ve merhameti sonsuzdur. Emir ve nehiyleri bu şefkat ve merhametinin eseridir. Dinleyenlere cennet ve dinlemeyenlere karşı cehennem va'di bunun delilidir. Cehennem ıslâh evidir. Müslümanlar imanları sebebiyle neticede yine cennete konulurlar.
Buradaki açıklamadan kasdımız Kur'ân'a uyanlar ile uymayanların anlaşılması içindir. Kur'ân-ı Kerim'e uymayanların lisanları ne kadar güzel, fesahat ve belagatları ne kadar yüksek de olsa akîdelerindeki bozukluk, Kur'ân'ı kendi re'ylerinc göre le'vile kalkmışları ve ona uymamaları dolayısıyle imandan bile çıkacaklarından korkulur. Okudukları Kur'ân, onların «hulküm» denilen boğazlarından aşağı geçmeyeceği gibi bir avcının avına attığı kurşun veya ok nasıl av hayvanını delip, öteye geçiyor ve avdan gerek kurşuna ve gerekse ok'a birşey isabet etmiyorsa, o okunan Kur'ân da okuyana hiçbir fayda vermez. Akidesinin bozukluğundan nâşî gerek bu hadîs-i şerif ve gerekse Bu-harî'deki ifadeye göre, bunların öldürülmesine ferman verilmiş ve öldürenlere ecir vardır, buyrulmuştur. Bunların öldürülmesinde islâm'a fayda vardır. Bu ahlâksızların ço-
ğalması, binnetîce islâm'ın helâkına sebeb olacağından bu fermân-ı Peygambei» sâdır olmuştur. Elbette bunda bir hikmet vardır. Zira, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Hazretleri Medine-i Münevvere'ye geldikten sonra, bazı yahûdi büyükleri, peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'in aleyhinde harekete geçtiler. Cenâb-ı Peygamber Efendimiz bunların katli ve helaki lâzımdır, diye fedaileri üzerlerine yolladı ve bunlar da kendilerine mahsûs bazı hilelerle adamların canlarım cehenneme yolladılar. Bu vakı'a Buharide geniş ve tafsilâtlı 'Tarak anlatılmaktadır. Bizde de «söz dinlemeyenin hakkı kötektir», tabiri herhalde yan-> lış olmasa gerektir. Muzır olan hayvan ve mikroplan öldürdüğümüz meydandadır. Çünkü: «Küllü mudirrün yük-tel» fermanı hiçbir zaman boşuna değildir. Eğer biz türeyen mazarrath insanları kanuni yollardan kati veya haps etseydik, bu görülen ve yapılan fenalıklar çoktan biterdi. Herkes rahat ve huzur içinde dersinde ve işinde olurdu. Bugün görülen ve bilinen hâdiseler meydandadır. Bir inkılab yapılınca ne kadar canlar feda ediliyor. Hepimizin gözü önünde cereyan eden bu hâdiseler karşısında, bunların öldürülmesinde de elbette İslâm milleti için bir selâmet vardır. Hapishaneler hiçbir zaman boşuna yapılmamıştır. Her devirde aklı, şuuru bozuk, kendini beğenenler, hükümetleri yıkmaya çalışanlar çıkmıştır. İşte bunlar kendi keyiflerine-bırakılırsa pek çok can ve mal feda ve helak olup gider. Bu büyük zarardan kurtulmak için fena mikrop mesabesinde olanların vüeudlarmın ortadan kaldırılması meşrudur, vesselam.
352
CENNET YOLLARI
g termek:
— Kur'an-ı Kerim'in yüce emirlerine hürmet gös- I
' ' '.*'
:^S*A\ '^İp. iUİIj jÜI > 'fÂ
«(Yakında) Benim ümmetinden bir kavim gelir. Kur'-ân okurlar, fakat bu boğazlarından aşağı geçmez, ava isabet r^en bir okun, bir taraitan girip, diğer taraftan çıktığı gibi dinden çıkarlar ve bir daha dinlerine dönmezler. Onlar, hilkat, tıynet ve cibilliyet itibariyle yaratılanların en şerirleridir. Alâmetleri de, sakal ve bıyıklarının tıraş-lanmasıdır.»
Ahmed İbn-i Hanbel Hazretlerinin Müslim ile İbni Mace'nin, Ebûzer-i Giffârî Hazretlerinden ittifakla beyân buyurdukları bu, bundan evvelki ve bundan sonraki, yine bunlara müşabih Hadîs-i Şeriflerde ümmet-i Muhammed'-den olup Kur'ânı okudukları halde okunan Kur'ân-ı Azi-müşşandan istifâde edemeyenlerin bulunduğu okudukları Kur'ân'ın hulküm denilen boğazlarından aşağı inmediği anlatılmaktadır; Onlar sürelâ okurlar, okudukları ile ne .iimel eder ne de amel edilmesine müsaade ederler. Yani! amel de ettirmezler.
Fikirleri bozuk, akideleri bozuk, amelleri bozuk, olduğundan menhiyatı işlerler. Günahlardan korkup kaçmazlar. Bu yüzden de dinden çıkarlar. Bir daha tevbe edip, dine dönmezler. Bir taraftan biz müslümanız der. Diğer taraftan şeriatçılık kanunen yasaktır, derler. Biraz düşünecek olursak, bu birbirlerini tatmayan sözlere çocuklar bile inanmazlar. Çünkü şerî'at dindir. Din de şeriattır. Şeriat başka, din başka diye birşey yoktur. Bu iki şey rûh ile ce-
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
353
sed gibidir. Ruhsuz cesed olmadığı gibi, cesedsiz ruh da olamaz. Bunlar birbirlerini tamamlarlar. Mahlûkatın tiy-net ve tabiat itibariyle en şerirleridirler. Ehl-i îman ve bahusus imanda tekemmül edenlerin, mahlûkatın en hayırlısı, en şerlisinin de dinsizler olduğunu Kur'an bize bildirmiştir. (Sûre-i Beyyine, 6-7. âyetler) Bu tabii pek doğrudur.
Bir kere mes'ûliyet diye birşey taşımaz. Vurduğu vurduk, kırdığı kırdıktır. Bütün insanları kendi arzularına göre birer köle gibi çalıştırmaktan zevk alır. Bu şerr olarak yetmez mi dersiniz? tşte, zamanın firavunları gözlerimizin önünde dâima tahayyül edilmektedir.
Bizim hürriyetimiz olmasa, dinimiz olmazsa, dünyaya hakim olsak, bütün dünyâ bizim olsa ne fayda... Ben köle, sen de şâh ne güzel memleket.
Bu ve benzeri hadislerin Şiî ve Havâriç taifeleri için olduğu sarihler tarafından ne kadar yazılmış ise de, bu tiynette olan herkese şâmil olduğu da dikkatten uzak tutulmamalıdır. Halbuki, bugün bir de mason derdi başımıza çıktı. Bir müslüman, akidesindeki yanlışlık dolayısıyle islâmdan çıkarılırsa, biraz evvelki hadiste olduğu gibi katline hükmedilir.
İslâm dininin dışında ve tam bir Yahudi düzeni olan mason cemiyetlerine giren ve onların emellerine hizmet eden müslümanlarm halleri acaba nasıl olur? Cenâb-ı Hak, bütün ümmet-i Muhammedi hem cahillikten, hem de dünyaya köle olmaktan kurtarıp; dinine, imanına, kitabına, devletine ve milletine sadık olan sevgili kullarından eylesin, âmin...
F. 23
354
CENNET YOLLARI
âiîüı
o-
«Yakında benim ümmetimden bir kavim Kur'an okur ve dinde tefakkuh ederler. Fakîh olurlar. Şeytan bunlara gelip der ki: «Eğer siz sultana gitseniz, sizin düyanızı ıslâh eder. Siz de, dininizle onlardan uzak, ayrı olursunuz.» Bu hal dikenli bir yerde gezen adamın üzerine dikenlerin dağıldığı gibi bunlar da hatalardan salim olamazlar.»
İbn-i Asâkir'in İbn-i Osman'dan naklettiği bu hadis-i şeriften anlıyoruz ki müslümanın yalnız Kur'ân okuması ve dinde fakîh olması, yani; dinini güzel ve tam bilir olması kâfi gelmemektedir. Zira, insan midesinin esiridir. Yemek, giyim, iskân vesâir ihtiyaçlar içindedir. Yalnız din adamı olmak kâfi gelmiyor. Ele bakmayacak derecede bir gelire veya bir ticarete ihtiyaç zaruridir. Bunlara sahip olamayan okuyucu o zaman ya millete veya devlete yüklenecektir. Bunların ikisi de hatalıdır.
En iyisi, İmam Azam efendimiz gibi, bir ticârete sahip olup devlet memuriyetini kabul etmemektir. Velev sonunda ölüm olsa dahi. Çünkü, zamane idarecileri her ne kadar iyi kimseler olsalar da, cibilliyetleri itibariyle istediklerini yaptırtmak isterler. Veya verdikleri kadar dininden alırlar.
Onun için en iyisi, onların kapılarına sokulmamaktır. Halkın eline bakmak da çok abestir. Bu sefer de, halk size
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
355
musallat olur. Nitekim, dikenli bir arazide dolaşan kimsenin ayaklarına, üst ve başlarına dikenlerin batacağı ma'-lumdur. Devlet kapılarında dolaşanların hâli de böyledir yani;, hatâlardan salim olmak mümkün değildir.
Tabii insanın pekçok düşmanları arasında, şeytan baş düşmanıdır. Bu, insana musallat olup: «Sen âlim bir adamsın. İhtiyaçlarını temin için Sultana, yani; devlet idarecilerine müracaat edip, bir vazife veya »yardım istemelisin» diyerek tavsiyelerde bulunmaktan'geri kalmaz, yap-tırıncaya kadar uğraşır. «Adam hele sen bir müracâatla dünyanı düzelt ki, daha güzel çalışmalar yapasın. Tabiî dininle onlara ta'viz vermez, onlardan ayrı olursun. Bu suretle daha verimli bir çalışmaya muvaffak olursun.» der. Buna benzer çeşitli iğvâları ile onlar ilimleriyle âmil olamadıkları gibi dünyâ tamahı yüzünden devlet kapılarına gider. Ondan sonra da tam bir dünyâ adamı olurlar, vesselam.
Cenâb-ı Hakk, cümlemizi nefsinin, şeytanın ve sevmediği kullarının şerrinden muhafaza buyursun. Razı ve hoşnûd olduğu amellerde bulunmayı lutfeylesin. Âmin.
r <*•
üîj -üil
^" Yj j
İİİ
«Allah'ın kitabını okuyan, dini ve fıkhı öğrenmiş olan fâsık, insanların en şerlilerindendir ki, o, hâkim mevkiinde bulunan fâsıka dalkavukluk etti. Ve t* adam bunun okuyuşu ile keyif etti. Allah (bunların her ikisinin de) söyleyenin de, dinleyenin de kalbini mühürler.»
356
CENNET YOLLARI
Allah'ın kitabı olan Kur'ân-ı Azimüşşan'ı okur ve öğrenir, bir de ezberler. Sonra da güzel bir fakîh olur. Âlim olur. Hoca olur.
Evvelki hadiste zikrolunan şeytan, her yerdeki aynı şeytandır. Herkese yaptığı iğvalar gibi bu âlim ve hafızı da çeşitli kandırma yollarına baş vurup, aldatarak fâcir, fâ-sık, ta'at-ı ilâhiyeden hûruc etmiş, kendilerini beğenen parasına, evine, servetine mağrur olan idarecilerin arzularına uyarak, onlara Kur'ân okumak ve onları ferahlandırıp, sevindirmek ve faydalandmuak için hafız efendilerimiz de güzel sesleriyle neş'eli neş'eli okurlar. Çünkü mukabelenin sonunda alacağı dünyalığı hesaba katarak okurlar. Gerek evlerde ve gerekse camilerde okunan bu hatim ve mukabelelerin Allah indinde makbul olup olmayacağı şu hadislerle açıklanmaktadır.
Okunan Kur'ân-ı Kerim'in söylenen nasihatların makbul olmaları okuyucusunun hem ihlâsına ve hem de niyetine bağlıdır. Eğer gayesi dünyalık toplamak için ise, vay başımıza gelenlere.. Dünyalık için olunca, İhlasın bulunmasına imkân yoktur. Kıyamet günü herkes yaptığının kar$ılığım alırken, bunlar da haklarını isterler. İsterler amma, elleri boş çıkarlar. Bunlara «amellerinizin sevabını kimler için okuduysanız, gidip onlardan isteyiniz» denilerek kovulurlar.
Sonra, ne acıdır ki, okuması ile iftihar eden ve kendini beğendirmeye çalışan, bu zavallıların hali, bakınız nasıl oluyor. Dünyalıklarına bu güzel Kur'ânı vesiyle eden kimselerin ve birde bunları dinleyenlerin kalplerine Hakkın bir daha çıkarılmasına imkân, olmayan mühür ve damgası vurulur. Artık duyma ve idrâk hisleri söner. Hayrı ve şerri fark edemez hale gelirler. Ondan sonrasını sen düşün. Fakat tekrar yazmak mecburiyetinde kalıyorum.
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
357
Bu nefis yemek ister, giyim ister, barınacak yer ister, onun için insan evvela üzerine farz olan rızkını te'min etmeli, san'at, ticâret, zirâat gibi... Sonra da dininin kitabını oku, dediklerini tut. Yasaklarından kaç her gün bir iki saatim da tahsil-i ilme ayır. Hem öğren ve hem de öğret. Kimsenin yardımına muhtaç olma. Muhtaçlara sen yardım et. Tok gözlü ol.
Abdülhalık Gücdüvanî'nin dediği gibi, «ne imam, ne de müezzin ol, fakat cemaattan ayrılma» bunun mânasını şimdi anlıyoruz ki, hazret bizim ele bakmamızı istemiyor.. Bunu şimdiye kadar söyleyen olmamıştır. Allah cümlesinden razı olsun. Âmin.
İi\
Ü*
' - «Bir kimse bir emirin yanında (riya ve gösteriş için) Allah'ın kitabını okursa, Allah o kimseye emirin yanında okuduğu her bir harfe karşılık bir lanet, emire de on la'net eder. Kıyamet günü Kur'ân o kimse ile muhâsama eder. O orada «âlı helak olduk» diye bağırır da, kendilerine «Bu gün yalnız bir kerre helak olduk değil, birçok defa helak olduk diye bağırın denilenlerden olur.»
Okunan, âyet-i kerîmelerden sevâb beklenirken, mukabilinde la'net gibi pek büyük bir hakaret ve felâkete maruz kalmak ne kadar acıdır, görülür şey değil. Bu, insanın pek büyük bir gafleti neticesidir. İnsanın Kur'ân-ı Azimüş-r şanı bellerken, hafızlığında ve sonraki hallerinde de istediği şey ancak Allah Teâlâ'nın rızası olmalıdır. Ne dünya
358
CENNET YOLLARI
ve ne de dünyâ meta'ı, mevkii ve şöhreti hiç hatıra gelmemeli. Hatta ve hatta âhiret zevk ve safalan bile yanında hiç kalmalıdır. Çünkü Hakk'ın rızâsı her ni'metin üstündedir. Onun için müslümanın yegâne gayesi Hakk Sübhanehu ve Teâlâ'nm rızâsı olmalıdır. Ondan başka hepsi boştur. Emi-rin ise haddini bilmeyip hâfız-ı Kur'ân kimseleri keyiflerine alet edip, Kur'ân okutmaya kalkması doğrusu pek büyük bir hatadır ki, o la'nete düçâr olması ne büyük felâkettir.
Kur'ân-ı Kerim hem şefaatçidir, şefaati de ind-i ilâhide makbuldür; hem sahibine ve hem de başkalarına şefaat sahibi iken, bu sefer aksi olarak Kur'anı Kerim'in ona davacı olması ne acı, davası da yine indi ilâhide makbul olduğundan yakayı kurtarması mümkün değildir. Onun için Kur'ân okuyan kimseler, kendini bilmezlerin yanında Kur'ân okumaktan son derece hazer etmeli, böylece hem vebal altında kalmaktan kurtulur, hem de emirin lanete uğramasına manî olur.
Kur'ân-ı Kerim mukaddes bir Kitâb-ı İlâhidir. Onun noktası bile mukaddestir. Bütün beşerin sa'âdet ve selâmeti o Kitâb-ı İlâhiye'ye uymakla olur. Emirler ise Kur'ân-ı Kerim'e uymaktan uzak kimseler olduğundan, onların yanında Kur'ân okumak tabiatıyla caiz olamaz. Onlar zevk safa sahibidirler. Kur'ân ise zevk ve safa için değil, gönüllerin ve bedenlerin' Allah Te'âlâ'ya dönmesi içindir. Emirler ise bundan çok uzak kimselerdir. Burada emirler zikro-lunmuş, fakat emirler gibi, her zevk ve safa sahibi, nefsine ve şehvetine meyyal, mağrur, kendini beğenen şöhret sahihlerinin dahi huzurlarında okumak caiz olmasa gerektir. Hele bu devirlerde mevta sahihleri evlerinde hafızları toplayıp, onlara Kur'ân okuturlar, mevlid okuturlar, ilâhi söyletirler. Hanım kızlar da ortalarda dolaşarak helva
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
359
dağıtırlar. Aman yâ Rab. Burası matem evi mi, yoksa düğün evi mi? Buna kimseler ses çıkarmazlar. Zira altında büyük menfa'âtlar var. Cenâb-ı Hakk cümlemizin hâmisi ve hafızı olsun da dininin, kitabının, İslâmımn kadr ü kıymetini bilip, şükrünü ifa ederek dünyaya kul değil, Allah'a kul olanlardan eylesin, âmin.
24 — Hadîs-i şerifleri öğrenmenin fazileti
«Hem kim dünyadan ayrıldıktan, yâni; ölümden sonra Peygamberimizin mübarek hadîslerinden kırk hadîs yazarak, geride kalan insanların faydalanması için bırakırsa, o kimse cennette benim refikim olacaktır.»
Bu tebşirât, ehl-i ilim için bulunmaz bir ganimettir. Bundan dolayı müslüman âlimler arasında, Türkçe, Arap-•ça, Farsça kırkar hadis yazarak bırakmış olanlar pek çoktur. Tabiî, herkesin âlim olması mümkün değildir; bilenlerin ve bilmeyenlerin faydalanması için itikada, amele, ahlâka dâir yazdıkları veya yazacakları hadis-i şeriflerle yüzlerce ve belki de binlerce sene sonra gelecek kimselerin ve bahusus müslümanların faydalanacakları, ilim, itikâd, amel ve ahlâk cihetinden istifâde edecekleri muhakkak olduğundan, en büyük nimete mazhar olurlar. Kendisi dünyâdan ayrılmış olsa bile defter-i âmâli her gün o kitapları okuyanların sevaplarıyla dolup taşar. Meselâ; bir cami bir medrese ve buna benzer hayır yerlerinin üzerinden yüzlerce sene geçtiği halde, oralarda yapılan ibâdetlerin sevapları herkese verildiği gibi, o camii yaptıran kimselerin
360
CENNET YOLLARI
üzerine namaz kılanların sevapları eksilmeksizin o camii ve medreseyi yaptıranın defterine yazılır. Fakat o camideki ibâdetlerin makbul olması ise, müslümanların ilim sahibi olmasına bağlıdır. Zira ilimsiz amel ve ibâdet makbul olmaz. Şu halde bırakılan ilim nispetinde, ilmi bırakart kıyamete kadar müstefid olur ki, bu ne büyük bir nimet ve ne büyük bir mazhariyettir. Cenâb-ı Hakk cümlemize bu ilim yolunda çalışıp, müslümanların faydalanacakları güzel bilgileri hazırlayıp, bırakarak Allah rızasını kazanmayı nasip etsin.
Ancak para kazanmak v^ dünyalık temin etmek ve daha müreffeh bir hayata nail olmak sevdasıyla yazılan eserler pek matluba muvafık olmasa gerektir. Hele fahiş fiyatlarla satılan eserlerden doğrusu pek istifade edilemez zannederim. Çünkü her şeyde matlûp ihlâstır. İhlâsdan gaye de, Hak Teâlâ'nın rızasını kazanmaktır. Para için yazılan eserler ise, tabiatıyle bundan hariçtir. Para için okumak öğrenmek ne ise, para için eser bırakmak da odur. Allah Teâlâ Hazretleri cümlemizi ilmiyle âmil ve hem de âbid ve sâlih kullarından eylesin, âmin.
Bakınız; bu hadis-i şerif bize ilmin lüzumunu ne kadar açık bir şekilde anlatmaktadır. Herkes âlim, müfessir muhaddis olamaz, fakat gücü yettiğince ilimden geri kalmamağa çalışmalıdır.
İLİM GENNETE GİDEN EN KISA YOL
361
W; &> Q
«İki tanecik olsa bile bir hadis-i şerifi öğrenip de belleten bir kimsenin ve onunla kendisinin faydalanması ve
sonra da onu başkalarına öğretip, onların da bu hadis-i şeriflerden faydalanmasını temin etmesi bu zâtın yapacağı altmış senelik nafile ibâdetlerden hayırlı olduğunu...»
Deylemi Hazretlerinin, Berâ Hazretlerinden naklen rivayet buyurmuş olması, bütün ehl-i iman için son derece câ~ lib-i dikkattir.
Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri Ümmetinin câhil kalmaması ve hiç olmazsa faydalanacağı iki hadis-i şerifi belleyip onunla amel etmesini emretmiştir. Onu bilmeyen diğer kardeşine öğretip, onun da faydalanması için çaba harcamanın mükâfatı Öyle azıcık değil, bir sene filân da değil, tam eksiksiz altmış senelik nafile ibâdetten daha hayırlıdır. Bu tebşirât hepimizi son derece sevinçlere garketmektedir. Cenâb-ı Hakk, Peygamberimizi fahmeten li'1-âlemîn olarak yaratmıştır. Ona bol bol salâtü selâm borcumuzdur. Lâkin O'nun mübarek hadis-i şeriflerini fem-i sa'âdetlerinden çıkar çıkmaz hemen ezberleyen ve sonra da bize kadar ulaştıran ulemanın hizmeti elbette unutulmaz büyük nimetlerden ve en kıymetlilerden birisidir. Cenâb-ı Hakk cümlemize hidayet, selâmet, tevfik ihsan buyursun da, mübarek Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem Hazretlerinin hadislerinin mümkün olduğu kadarını ezberleyip amel etmek ve öğrendiklerimizi diğer müslüman kardeşlerimize öğretebilmek sa'y ve gayretini ihsan buyursun, âmin.
Hayırlı işler pek çoktur. Zengin olup camiler, medreseler, köprüler, yollar yapmak, sular getirmek, harplere yardımcı olmak ve bilfiil harplere iştirak edebilmek gibi sayısız hayırlar vardır. Fakat bunların en iyisi, en güzeli ve en sağlamı dini ma'lûmat sahibi olmak insanlar ve bahusus müslümanlara dinlerini öğretebilmek kadar faydalı -bir hizmet yoktur. Zira insanların en yüksek makamlara ve
362
CENNET YOLLARI
ILIM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
3c:
melekiyet sıfatına girip en iyi bir insan olabilmesi ancak dinine ait bilgisi ve hizmeti kadardır. Binâenaleyh, sen de iyi bir insan olmak istiyorsan, muhakkak dinini iyi bilmen ve ona lâyık olduğu hizmeti yapman gerektir. Ve bu hizmet ve bilgi her müslüman için lâzımdır. Cenâb-ı Hakk'm lûtfunu ve O'nun himayesini isteriz, vesselam.
«Ümmetimin helâl ve haramı bilmeleri ve öğrenmeleri hususunda Allah rızası için kırk hadis öğrenen kimseyi Allah Teâlâ Hazretleri kıyamet gününde âlini olarak haşre-decektir.»
Binâenaleyh âlim olabilmek için çok değil, yukarıda yazılı helâl ve harama ait 40' hadisi bellemek kâfidir. Her insanın her şeyi bilmesi tabiatiyle mümkün değildir. Onun için herkesin gücünün yetebildiği kadar ilimden bir nasip alması muhakkak lâzımdır. Ben büyük bir âlim olamam deme. İnsan ye'se düşmemeli ve elinden geldiği kadar dinine müteallik ve bahusus helâl ve harama ait dinî mes'eleleri öğrenip, onları bilmeyenlere öğretmeye çalışması hepimizin vazifesidir.
Hele bugün dini bilgiye daha çok ihtiyacımız var. Birçok haramların alenen istenmekte olduğu görülegelmek-tedir. Bunlara, imkan nisbetinde haramların dünyâ ve âlıi-rete verdiği zararlardan, bahsedilse ve bunların üzerinde durularak tekrar tekrar bu adamlara ısrarla, söylense, umarım ki, bir müddet sonra bu işi kendiliğinden terk edebilecektir. Ma'alesef şimdi bütün müslümanlar kabukları-
na çekilmişler, kimseye birşey demeye cesaret edememektedirler. Halbuki, emr-i bilma'rûf ve nehy-i anil-münker müslümamn, namaz borcu gibi borcudur. Mutlaka elinden gelen herkes, dilinin döndüğü kadar dinini müdâfaa edecek ve onu başkalarına çiğnetmeyecektir. Meydanı boş bulan ahlâksız ve saygısızların ellerinden geldiği kadar müslü-manlık aleyhinde çalışmaktan geri kalmadıkları gözümüzün önünde ceryân etmektedir. Meselâ; müslüman gençler daima toplu halde gezerek ve böyle çirkin şeyleri görünce de elbirliği ile müdahale edip, o adamı utandırmak suretiyle, o kötü işin önüne geçmeleri pekâlâ mümkündür, zannederim. Şu halde kabahatin çoğu bizim oluyor. Zira, bu emr-i maruf ve nehy-i anilmünkeri adetâ unutmuş vaziyetteyiz. Halbuki; Cenâb-ı Hakk birçok âyet-i kerîmelerinde, iyiliklerle emri ve kötülüklerden de men'etmeye çalışmamızı emir buyurmuşlardır. Peygamberimiz sallalla-hü aleyhi ve sellemin de bu husustaki emirleri şâyân-ı dikkattir. Emr-i bil maruf ve nehy-i anilmünker, eliyle, sonra diliyle, en son da kalbiyle buğz etmektir ki, bu da imanın en zayıf noktası demektir.^.Bilfiil emir, devletin icra kuvvetine düşer. Dil ile de emir ulemâ-i kirâ'm hazerâtına düşer. Kalb ile buğz da halka düşer ki, bu da imanın en zayıfıdır. Bu hususta ulemâ-i kiram hazretleri pek çok eser yazmışlardır. Dizim yazdıklarımız da inşallah onlardan olur, vesselam.
ilil
>l
Bu hadis-i şerif'de bundan evvel yazılan hadis-i şerifler gibi, tekellüfle, zorlanarak, fasih ve bilmeyen şeyleri söylemeğe çalışmanın, hiçbir faydasının olmadığını beyân
364
CENNET YOLLARI
etmektedir. Böyle yapanlar 500 senelik yerden işitilen o canım cennetin kokusunu koklayamayacaktır. Yani; cennete giremeyecektir. Bu bize anlatıyor ki, ilim ancak Allah için ve amel etmek için öğrenilir ve öğretilir. Yoksa halkın gözüne girmek için sarfedilen gayretler, ne sahibine ne dinleyenlere faydası olmayan birer zayiattır. Ne zaman ki, hu söz söylemeğe önem verilmiş ve asıl öz olan ihlâs bırakılmış, netice alkışlarla bitmiştir. Onun için Cenâb-ı Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde:
«Ümmetim üzerine korktuklarımdan birisi de, âlimü'l-lisan olan münafıklardır», buyurmuştur ki, ne kadar haklıdır. Konuşmasını iyi bilen fakat amelden ve ihlâsdan mahrum olan bu gibi zatlar, halk üzerinde derin, hem de çok derin kötü tesirler bırakır. Halk bu defa ulemâsından soğumağa ve onlardan yüz çevirmeğe ve sözlerini de dinlememeğe başlar ki, bu felâket insanlara yetip de artar. Zira; halk hakîki ulemâ ile böyle ulemâ kisveli münafığı ayırd etmek kabiliyetinde olmadığından, hepsini birden lekeler. Sonra bir daha kendimizi toplamağa imkân kalmaz. Bu gibi insanlar ekseriya mideleri için konuşurlar. Kalbleri hem cahil ve hem de karadır. İlmi san'at edinip yaşamağa bakarlar. İnsanları ibâdete ve hayırlara da'vet ederler, kendileri ise, Allah'dan, ibâdet ve ta'attan kaçar, günahları ir-tikâb etmekten kaçınmazlar, böylece Hakk'ın gözünden düşmekle beraber, halkın da gözünden düşerler. Halk bunların sözlerini dinlemek istemez. Zaten dinleseler de sözlerinin hiç te'siri olmaz. Bu bizim için yeter artar. Nihayet o güzel cennetin kokusunu duymaktan mahrum kaldıkları gibi, içine de giremeyecekleri pek aşikâr bir şekilde anlaşılmaktadır. Cenâb-ı Hakk cümlemizi ihlâslı, imanlı, amelli, ahlâklı Allah Teâlâ'nın sevdiği sevgili bahtiyar kullarından eylesin ve sevmediği işleri işleyen kötü ahlâklı, ahlâksız kullarından etmesin, âmin.
ILIM UtNNtlt GİDEN EN KISA YOL
365
«Ümmetimden her kim kendilerine dinlerinde fayda verecek 40 hadîsi beller ve hıfzederse, kıyamet gününde âlim olarak ba'solunur. Alimin, ibâdetle meşgul olan âbid üzerine 70 derece üstünlüğü ve fazileti vardır. Her bir derecenin arasındaki farkı ise ancak Allah bilir.» Bu da yukarılarda geçen hadis-i şerıLer gibi, ilm-i hadisin ne kadar mühim ve kıymetli olduğunu bizlere açıklamaktadır. Dünyada âlim diye şöhreti olanların kıymetleri herkesçe ma'lûmdur. Dünyâdaki şöhret ise, kendi gibi fânidir. Asıl âhiret âlimi olmak, gününde ulemânın mevkiin çok müstesna bir haldedir. Ona herkes imrenecek, ağızlarının suları akacaktır. İşte o da, Peygamber Efendimizin fem-i sa'-âdetlerinden zuhur eden hadis-i şeriflerden, dinleri hususunda kendilerine fayda verecek 40 hadisi belleyip insanlara anlatmak ve öğretmek bütün sa'âdetlerin başı ve selâmetin de tâ kendisidir. Muhaddis olanların hâlini ise, takdire gücümüzün yetmeyeceği ma'lûmdur.
Hele, hafız-ı Kıır'ân ve Kur'ân ilminin hükümlerini, emirlerini ve yasaklarını bilenlerin hali şüphesiz en yüksek makamlarda olacaktır. Cenâb-ı Hakk cümlemizi böyle âlî makamlara ve devletlere fazl ü keremiyle nail buyursun, âmin.
Bu sebepten ulemâmızın çoğu kırkar hadis diye pek çok hadis tercümeleri bırakmışlardır. Cenâb-ı Hakk bizim de yazdığımız bu hâdis-i şerifleri onlar meyanma idhal buyursun. Her nekadar bizler, onlar gibi bu işin ehli değilsek de, niyetimiz hâlîsdir. Kabulünü Mevlâdan niyaz eyleriz.
CENNET YOLLARI
366
, Ma'lûmdur ki, ilim Allah için tahsil olunur ve o ilimle dünyâ murad olunmaz. Nitekim bizim büyük imamlarımız hep böyle yapmışlardır. Eğer diyecek olursak, yâ bu insan birçok ihtiyaçlar içerisindedir. Bunları ne şekilde karşılayacak. Ona deriz ki, bu yol Allah yoludur, tevekkül yoludur, kana'at yoludur. Allah Teâlâ Azze ve Celle hiçbir zaman şer'i ilmi tahsil edeni aç bırakmamıştır. Bakınız bildiğimiz imamlarımızın nesi vardı. Fakat Allah Teâlâ onları en müreffeh bir hayata nail etmiştir. Varlıklarını etrafındaki dindarlara nasıl dağıttıklarını bilseniz hayretlere düşersiniz. Bir isteyene âdeta bin verirlermiş. Onların ihsanını bugünün en büyük zenginleri bile yapamazlar. Ufacık bir menkıbe anlatayım. Hanbeli Mezhebinin sahibi olan İmam Ahmed Hazretlerinin bir milyon hadisi ezberlediği altmış bin de şüpheli hadisi bildiği rivayet olunur. Bu zât kafiyen yağ yemez, bitkilerle, yani sebzelerle ta'ayyüş edermiş. Öyle iken cenazesinde kimsede görülmedik fevkalade bir ihtişama mazhar olmuş idi. Bu ihtişam ne bir kralda ne de bir sultanda ve ne de herhangi bir hükümdarda görülmüş değildir. Cenazesinde 900 bin kadar erkek altmış bin kadar da kadın bulunduğunu kitaplar yazmaktadır. Bahusus et Terğib ve't-terhib'in I. ci cildinde imamların menkıbeleri zikrolunurken yazılmıştır. Bu zatların, o dünya servetlerine mâlik olmadıkları halde, halkın bu derece teveccühüne nail olmaları onlardaki hakiki ilim aşkının ufacık bir numunesidir. Cenâb-ı Hak cümlemizi onların şef a'atlarına nail eylesin. Âmin.
Çünkü; şefâ'at evvelâ Peygamber Efendimizin, sonra ashâb-ı güzin hazretlerinin, sonra tîa ulemâ-i izam haze-ratmmdır. Daha sonra başka şefa'atçılar varsa da en mühimleri bunlardır. Meselâ; şehidlerin, çocukların ebeveynlerine şefa'atı bu meyanda zikr olunursa da, bunların şe-fa'atları mahduttur. Oruç tutanlara, Ramazan ayı şefa'at
I
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
367
edecek, Kur'ân-ı Kerim'i Allah için okuyanlara, Kuran şefaat edecek, hem de kendilerine birer tâc giydirilecek.
Rızık mes'eselesine gelince: Onu hiç düşünme, yeter ki sen Allah'a lâyık bir kul olasın. O, senin rızkını görünmez yerlerden, hazînelerinden ihsan eder. Nitekim, Abdül-kadir Geylâni ve bütün tarikat pirleri hep hazîne-i ilâhi-yeden geçinmişlerdir. Mülk Allah Teâlâ'nmdır. Mahlûkat O'nundur. Gökler de kabza-i kudretindedir. Esbabı halke-den yine O'dur. O'nu bilen hiç tereddüt etmez. O, istediğini zencin eder. İstediğini dt. iakir. İlim O'nundur. O'nun için ilim sahibi olmak her yerde muhterem ve her yerde azizdir. Sen hemen ilmi öğrenmeğe bak. Gerisini de Allaha bırak. O zaman dünyâ ve âhiret selâmetine mazhar olursun, vesselam.
»Uai-lj 'ti j&- *J <il jAİÛ jl «l>j
Cj*
.iijjlij jjuiı 'vius 'ju u >Sfı
«Kim mağfiret olunması ümidiyle benden 40 hadis yazarsa, Allah onu mağfiret eder, ona şehidler sevabı verir ve yine benden kim bir ilim veya hadis yazarsa, o ilim ve hadis kaldığı müddetçe ona ecir yazılır.»
Bu tebşîrâta tamâen ulemâmız birçok kırkar hadis yazmış ve kütüphanelerimize hediye etmişlerdir. Mevlâ cümlesinden razı olsun, bizlere onlardan istifâde etmeyi nasip eylesin. Binâenaleyh, bu kırk hadis-i şerifi belleyenlerin ulemâ meyamnda haşrolunacağı evvelki hadislerde zikredilmiştir. Ulemâ meyamnda hasrolunmak pek büyük bir devlettir. Zira, ulemâ'nirr^ynı-zamanda--sefahat etme-
368
CENNET YOLLARI
hakkı vardır. Bunların şefaatları diğer şefaatçılar gibij mahdud değildir. Meselâ: Şehide şu kadar insana, hafız-ı Kur'ân âlimlere ehl-i beytinden on kişiye, hakiki ulemâya ise, istedikleri herkese şefa'at hakkı verilecektir, yani; Peygamberler gibi, hem mağfiret-i ilâhiyeye mazhar olmak ve hem de şehidler sevabı almak ve diğer günahkarlara şefaatçi olmak, doğrusu gıpta edilecek bir saltanat ve bir meziyettir ki, başka şeylerde bunu bulmak mümkün değildir. Cenâb-ı Hakk cümlemizi bu mukaddes ve ulvî devlete nail olan bahtiyarlar zümresinden eylesin, âmin.
25
tlim ve kıyamet (cehalet ve bilgisizlikle gelen kıyamet)
jj
ÎİJŞ\ '-4- J'ji 'ü- 'o
«Âhir zamanda bir kavim çıkacak. Yaşları genç, akılları hafif olacak. Sözleri ise, halkın en iyi sözlüsü olacak, Kur'ân okuyacak, lâkin hulkumlarından aşağıya geçmeyecek. Ve onlar okun yaydan çıkması gibi İslâmiyetten bir iz birakmamacasına çıkacaklar. Kendilerine rastladığınızda onları öldürün. Zira kıyamet gününde onları öldürenler için Allah indinde nice ecirler vardır.»
Abdürrezak'ın, Buhâri'nin, Müslim'in, Ebû Davud'un ve Nesâi'nin, Hazreti Ali kerremallahü veçhe den naklettikleri şu hadis-i şerif bizlere ne büyük bir ibret levhasıdır.
ILIM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
369
Genç yaşlarında ve akılları noksan, hayrını, şerrini, kâr ve zararını bilmez. Malını israf eder. Hak Teâlâ Hazretleri bunlar hakkında:
«Bu gibi sefihlere mallarınızı vermeyiniz.» buyurmuştur. Bundan nâşî sefihin kendi malı ve parası biîe olsa mahkemeye müracaat edilip bu sefih diye isbât edilirse, mahkeme onun kendi parasını bile kendisine veremez. Ona bir yasiy ta'yin edilerek malından ancak ihtiyacı kadarı verilerek malı zayi olmaktan kurtulur.
İşte, bu gibi sefih kimselerin akılları tam değil, yalnız, halkın cehlinden ve saflığından istifade ederek kürsilere çıkar ve «mahlûkatın hayırlısı Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellem Hazretleri şöyle diyordu, böyle diyordu, diyerek va'z vermeye ve nâsîhat etmeye kalkarlar.
Ma'lumdur ki, bütün Peygamberler ve. İsa aleyhisse-lâm da hep kırkar yaşından sonra Peygamber olmuşlardır. Çünkü insanın aklı 25 yaşına kadar büyümekte, ve 40 yaşına kadar da tecrübeleriyle tekemmül etmektedir. O, bahtiyar, seçilmiş, zevât-ı muhterem'e bu kanuna tâbi olarak 40 yaşlarından sonra peygamberlik unvanına mazhar olunca, bizim gibi âciz kulların daha çok temkinli olup genç yaşlarında âyet ve hadislerden bahsederek öğrendiği bir kaç kelime ile o mukaddes makamları işgale cesaretleri doğrusu şâyân-ı taaccüptür. Orada yapacağı birkaç edebi-yat ile halkı memnun edeceğini düşünenlerin bu ve buna benzer birçok hadislerden ders almaları çok yerinde olur.
Bu yüzdendir, senelerce kürsülerimizi işgal eden bu gibi zavallılar hep yıkıma sebeb olmuşlardır... Söyledikleri sözlerle evvelâ kendileri âmil olmadıklarından halkın istifâdesi için yaptıkları va'z ve nasîhatlar kısır kalır. Bazen
v ' . F. 24
370
CENNET YOLLARI
edebiyatçıların, etrafına toplanan büyük kalabalıkların, yanlış yollara sürüklendikleri görülegelen hâdiselerdendir.
Bakınız... Bunların içyüzlerini Peygamberimiz ne gür
zel açıklamıştır.
«Bunlar Kur'ân-ı Azimüşşan'ı okurlar. Hem de, güzel sesleri ve makamları ile halkı mest ederler. O derecede okurlar ki ağlayanlar bile olur. Fakat bunlar, Allah rızası için değil ve dünyalıklarım te'min için okuduklarından, va'z ve nasîhatlannın da bu kabilden olması sebebiyle ne sevap alabilirler ne de halka müessir olurlar. Yalnız ve yalnız herkes bir maşa'allah der ve bir de hediye ikram eder, oda gayesine erişmiş olduğunu zannederek daha fazla gayretle çalışmalarına devam eder.» Fakat dikkat buyurunuz Peygamberimiz bunları bize nasıl teşhir etmektedir.
Bu okudukları ve söylediklerinin gırtlaklarından aşağı geçmediğini, içten ve gönülden değil, belki yalnız ağızlarından, öğretilen sözleri tekrarlayıp, ne demek istediğini bilmeyen bir papağan kuşu gibi şu'ûrsuz bir okuyucuya benzediklerini açıklıyor. İyi ama, bak alt tarafı ne kadar acıdır. Bunların okuma ve nasîhatları dolayısıyle çok mükâfat almaları, yüksek derecelere ve velilik makamlarına erişmeleri lâzım gelirken, dinden çıktıklarını belirtiyor. Hem de «ava atılan okun, avı delip öte yandan çıktığı gibi bunlar da dinden öyle çıkarlar» tâbirini kullanıyor.
Bununla da kalmıyor... Akidelerinin bozukluğundan dolayı cema'at-ı islâmiyeye yapacakları derin yaraların, sonraları ta'mir ve ıslâhı çok güç olacağından, bu gibi fa-sîd akidelere sahip ehl-i sünnet dışı kimselerin, katline ferman buyurmalarına ne diyeceğiz. Bunları katleden için, mükâfat olarak cennet vardır deniliyor. Çünkü, vücud kangren olursa, vücûdun selâmeti için o azanın kesilmesi yoluna gidilse, «Kısasda hayat vardır», buyrulmuş... Böy-
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
37!
le habislerin katli ile millet-i İslâmiye onların şerlerinden kurtulur. Yavuz Sultan Selim, 30.000 kızılbaşı keserken herhalde bu hadîslerden fetva almış olacak. Burada kızıl-başlıktan bahsedilmiyor. Yalnız okuyan ve konuşan kimsenin ihlâslı olmadığı gibi, inancının da sağlam olmadığından katline ruhsat verilmiştir. Şeriat istemeyiz diye bağıranların kulakları çınlasın. Kur'ân okuyanlar böyle olursa dinini bilmeyen ve dinsizleri destekleyenlerin hâli nasıl olacak? bilmem.
Büyük günâhlara bile şefa'atçı olduğunu ilân eden, ümmetine çok rahîrn, şefik ve merhametli bir Peygamber, Kur'ân okumasını bilen fakat herhalde içi inançsız bulunan . bu gibi kimselerin ümmetine vereceği zararın dehşetinden korkarak katline ferman vermiş... Halbuki, birçok münafıkların katlini emretmemiştir. Ama bu tip okuyucuların katlini ve katledene de mükâfat verileceğini ifâde buyurması hepimizi korkutmaktadır. İslâm dinine en çok zarar bu sapık inançlılara kapılan bedbahtlardan gelmiştir.
İlim tahsilinin teşvikini ifâde eden hadis-i şerifler ile bunlar arasında bir ayrılık ve aykırılık yoktur. Birisi imanlı, ihlâslı, havf u haşyet sahibi ve birisi de, nefsinin esiri, kölesi, inançsız, ihlâssız, amelsiz, hafv u haşyetten âri, sapık itikâdlı, cehennem kütüğü hem ben müslümanım der... Hem de şeriat isteyenleri tehdid eder. Gerisi size aid. İşle hadis:
& j?y tâ ,*&\ & j&
^İi 'Ji
372
CENNET YOLLARI
ILIM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
373
«İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, Kur'ân'-ın merasimi ve müslümanlığın da ismi kalacak, onlar müs-lüman ismini taşırlar, halbuki, kendileri insanların müslü-manhktan en uzağıdırlar. Camileri zahirde süslü, fakat hidayet bakımından viran olur. O zamanın âlimleri, gök kubbesi altındaki âlimlerin en şerlisi olup, fitne onlardan başlar, yine onlara döner. (Kabak da onların başına patlar.)
Hâkim'in Tarih'inde Hz. Ömer'in oğlundan, Deylemi'-nin, Hz. Muaz radıyallahü anh'dan rivayet ettikleri bu hadîs, bizlere kendimizi gösteren bir âyet gibidir. Evlerimizde, Kur'ân'larımız, raflarda . ,±ya keselerde asılı durur da, okuyacak bulunmaz. Herkes dünyaya sarılmış, para ve servetin peşinde... Kur'ân'ı belki küçükken mektepte okumuş, öğrenmiş. Fakat sonraları okumadığı için unutmuş ve bir daha okuyamaz hale gelmiştr. Bu yüzden Kur'ân'm emir ve yasaklarından haberi olmadığı gibi, helâl ve haramını da bilmez veya bilir de irtikâb eder.
30/Mayıs/1976 günü saat II sıralarında radyo, İstanbul ve Belgrad'ın fethi hakkında, Osmanlıların fütuhatını Avrupa tarihçilerinin görüşlerinden çok iyi bir dille naklederken, Tuna üzerine 12 köprünün pek kısa bir zamanda kurulduğu, Belgrad'm uzun menzilli toplarla dövüldüğü ve nihayet 29 Ağustos tarihinde fethin müyesser olduğu, anlatılırken Ezan-ı Muhammcdiye'nin Belgrad'da ilk defa okunuşunun verdiği sevince askerlerin tekbirleriyle, iştiraki ile bugün, müslümamz diyen bizlerin hâlinin mukayese olunmasına imkân yoktur. O günkülerin imam ile, Peygamberimizin, Sahabe-i Kirâm'ın ve Hülefa-i Raşid'in devrinin müslümanlarına bakınca, bizim için ancak yukarıdaki hadisin uygun düştüğü ortaya çıkıyor.
Allah Azze ve Celle cümlemize iman-ı kâmil nasîp eylesin. Âmin. Ne acâiptir, bunlar hep müslümamz diye avu-
nurlar. Halbuki, onlar müslümanlıktan çok uzaktırlar. Çünkü, onlar müslümanlığın hiçbir ahkâmım benimsememiş, hatta mu'arızdırlar. Mirasta erkek hissesi ikidir. Razı olan pek nâdirdir. Faizden kat'iyyen korkmaz, kaçmaz ve kanâat bilmezler. Diğer günahlar, hiç mesabesinde kaç-göç kalmamıştır. Bak, dedelerimizin bıraktıkları Vakıflar kimsenin malı değildir. O vakıf, rahmetlilerin malıdır. O ne dedi ise, öyle olur. O vakıflar, ne alınır, ne de satılır.. Alan da, satan da hayır görmez. Âhiretteki hesabı ve azabı ise ayrıdır. Şimdi, ne devirler geçmiş. Vakıf falan tanıyan kalmamış.
Ne kadar cami, medrese, tekke, dükkân ve arazî vakfı varsa yağma edilircesine satılmış. Bedava, diye kapan kapana. Bir gün gidip de burası vakıftır, günâhtır, parasını verelim de, burasını ta'mir edip, halkın namaz kılmasına yardımcı olalım gibi neler neler söyleseniz yine elinden almağa imkân yoktur. Sözde, bu da müslüman ama, yukar-daki gibi. Bu cami ve medreseyi nasıl alırsın? Kendi men-faatma kullanabilmeğe nasıl cesaret ediyorsun? Hiç mi duymadın? Vakıf alınmaz, satılmaz sahibi ne dedi ise, böyle kullanılır. Alıp-satmaya kimsenin hakkı yoktur.
Hatta, bugün en basit olan nikâh mes'elelerini bile bilen hemen hemen pek azdır. Fakat, pek mühimdir. İşte Kur'ân-ı Azîmâşşân bilinmeyince, onun kalıbı raflarda -duvarlarda şeklen kalır. Ancak ölüm olunca hafızlar toplanır bir hatîm okunur, ama ne tesettür var, ne de namaz ve-sâir ibâdetler. O zaman fitneler başlar. Izdıraplar ve ihtilaflar birbirini kovalar. Artık Cenâb-ı Hakk müslüman-ların muîni olsun demekten başka çâre kalmaz.
Böyle fitne zamanlarında insanın yegâne sığınacağı yer Âllah'dır, sonra da, Peygamberimize bol bol salâtü selâm getirmeli... Mümkün mertebe fitnelerden uzak kalmaya gayret etmelidir.
374
CENNET YOLLARI
'J| J&yk
^/çO^ # I'M İ^CJI y
«Kıyamet alâmetlerindendir. Minberlerinizdeki hatiplerin çokluğu ve ulemânızın yüksek idarecilerinize meyilleri ve onlara haram olan şeyleri helâldir veya helâl olan şeyleri de haramdır diye, arzularına uygun bir şekilde fetva vermeleri, ulemamızın ilmi sırf aldıkları paraların yani; dinar ve dirhemlerinin kendilerine helâl olması için öğretmeleri ve Kur'ân-ı ticâret metâı ittihâz etmeleri kıyamet alâmetidir. Kıyamet alametlerinden birisi de yağmurların çokluğu, mahsûllerin azlığı, kurrâlann, hafız ve âlimlerin çokluğu, fakat fukaranın azlığı, Emirlerin çokluğu, emin kimselerin azlığıdır. İşte bunlar kıyamet alâmetlerindendir.»
Şu iki hadîs-i şerif bizlere ne güzel ders vermektedir. Gerek hutbe okumak gerekse ilim öğrenmek başta gelen en kıymetli vazifelerimizden olduğu gerek insanların ıslâhı ve gerekse dinlerine bağlılığı bunlarla mümkün olacağına göre, bunların kıyamet alâmetlerinden biri olarak gösterilmesi şâyan-ı taacübdür. Şundan anlaşılıyor ki, bu devirdeki ulemâ ile hatipler ihlâs sahibi kişiler değillerdir. Söyledikleri sözlerin hem âmili, işleyicisi değil, hem de nefsle-rinin ve şehvetlerinin esîri olduklarından sözleri kimsenin kulağına girmediği gibi, bil'âkis aksi tesir yaparak hutbe ve nasihatleri dinlenmemeye başlar. İkincisi de çok mühimdir. İnsanlar paraya, mevkie çok önem verdiklerinden bu mevkileri ele geçirebilmek için tahsillerine devam ederler ki, bu da Allah rızası için değil, belki para hatırı için oldu-
ğundan Cenâb-ı Hakk'ın böyle tahsile razı olmayacağı elbette aşikardır.
Minberlerdeki hatiplerin çokluğu herhalde menfaatperestlik nokta-i nazarından olsa gerek. Allahü âlem bisse-vâp, biz hatiplerin çokluğu ile iftihar ederiz. Şimdi bazı camilerimizde Cuma namazını kıldıracak hatip bulunmadığı, çift imamlı camilerin hatiplerle idare edilmekte olduğu ma'lûmdur. Hatip demek, konuşmasını becerebilen din adamlarıdır ki, ümmet-i Muhammed'e her yerde faydalı olurlar. Bunların çokluğunun kıyamet alâmeti oluşu doğrusu düşünülecek, ta'accüp edilecek bir mes'eledir. Ulemânın, idarecilerin keyflerine göre hareket etmesi, sevilen ve istenilen birşey değildir. Büyüklerin ve Şeyhülislâmların hallerini yazan bir kitapta okumuştum ki, üç ayda, beş ayda, hemen azil edilmişler veya istifa edip çekilmişler, . demek ki idarecilere boyun bükülmez ise, çabuk el değiştirilir. Bugün de aynı vaziyeti müşahede etmekteyiz. Söz dinlemeyenler ne kadar âlim ve fazıl olsalar da idarecilerin arzularına uygun çalışmazlarsa, orada oturmaları mümkün olamaz. Onların arzularına muvafakat ise, sahibinin bazen güç veballere, günahlara ve hatta küfre kadar sürüklenmesine vesile olabilir. Bütün memleket bu gibi insanlara hiçbir zaman hayır duada bulunmazlar. Bil'âkis aleyhlerinde büyük ve. pek büyük bir su-i zan hâsıl olur.
Bugün bizim bilâpervâ kullana geldiğimiz sigara, tön-beki, bira ve emsali meşrubat hep bu yanlış anlatılan hükümler, fetvalar, hattâ fetva olmasa dahi umûmî bir belâ olarak herkesin içtiği ve kullandığı şeylerdir. O, bunlar doğru mudur? Yanlış mıdır? Sevap mıdır, yoksa günah mıdır? diye sormağa bile lüzum kalmadan herkes istediği gibi hareket etmektedir.
Kur'ân-x Kerim tilâvetinin bir ticâret meta'ı haline gelişine doğrusu hiç tahammül edilemez. Lâkin bugün, bâ-
376
CENNET YOLLARI
husus ramazan-ı şerff içerisinde mukabele okuyanlar ile okutanlar arasındaki pazarlığa bakın: Tabiî 600 sahifelik bir Kur'ân olursa olursun dersiniz. Kur'ân-ı Kerim ölülere okunsun diye gönderilmemiştir. Bu hepimizin ma'lûmu-dur. Onun lafzının bile, okunmasında büyük faydalar olduğu ma'lûmdur. Kur'an-ı Kerim, kendisi ile amel edilmek için gönderilmiş bir kanûn-i ilâhidir. Onun kelimelerini ezberlemek, nasıl sayısız faydaları cami ise, onun mânalarını anlayıp, emrolunduğumuz ibâdetleri yapmak ve men'olunduğumuz günâhlardan kaçmak, muttaki, mücâ-hid, sabırlı, şeca'atlı, çalışkan Hakk'in sevdiği ve razı olduğu bir kul olmak da o kadar faydalıdır. Yoksa bilgi çok, amel yok olunca, işte o zaman ilim kıyamet alâmetlerinden olur, vesselam.
«Hediyye, atıyye ve ihsanın en efdâh, kıymetli kelâmlardan bir kelâmdır. Onu kişinin öğrenip sonra da kardeşine öğretmesi niyetine göre bir senelik nafile ibadetinden hayırlıdır» buyrulması hepimiz için ne kadar büyük bir ganimet ve ilme ne güzel bir teşviktir. Cenâb-ı Hakk cümlemizi hayırları öğrenip, öğreten kullarından eylesin, âmin.
«Muhakkak imanın en efdali, kulun, nerede olursa olsun, Allah Teâlâ'yı kendisiyle beraber bitmesidir.»
Beraberliğe maiyyet-i mâneviyye tabir olunur. Maddi birlik başkadır ki, her zaman ve her yerde aynı kişi ile beraber bulunmak muhaldir. Gerek geceleri yatarken, gerek defi hacete gittiği zaman ve gerekse eşi ile meşgul olduğu zaman tabiatıyla kişi yalnız kalacaktır. Halbuki, hadis-i şe-rifdeîci izahda, her nerede olursa olsun denilerek zaman ve mekân mevzubahis edilmemiştir. Allah Teâlâ kulu ile beraberdir. Yine yanlış anlaşılmamalıdır ki, bu birlikte maddi birlik gibi hulul filân yoktur. Bu mânevi birlik, ilmiyle kulunu muhittir. İhata etmiştir. Gizli, aşikâr olan
ILIM CENNETE GİDEN EN KISA YOL 377
her şeyi ve her kazanıp kesbettiği, gerek ibâdet ve taat ve gerekse masiyet ve günahların hepsini, Cenâb-ı Hakk bilmektedir. Yani; gizli bir .mahalde gizlice yaptığınız bütün işleri ve hatta gönüllerinizden geçirdiğiniz kuruntuları, vesveseleri hatıraların hepsini pekâlâ bilmektedir. Hattâ hatırınızda olmayan ve lâkin bilâhare yapacağınız şeyleri de bilmektedir. O'nun ilminin dışmda hiçbir şey yoktur. Onun bizimle bulunması ancak bu cihetledir. Yoksa birleşmek veya içimizde bulunmak gibi bir şey hatır ve hayâle gelmemelidir. Bu bilginin insanda husulü, kişinin içinin dışının bir olmasına sebep olur ve bu sayede kişide, tabiatıyle bir utanma ve bir haya hasıl olur ki, bir günâh ve bir yaramaz iş yapacağı zaman hemen Allah Teâlâ'mri kendisinin bu çirkin harekâtını gördüğünü bilerek utanır, haya eder, sıkılır ve fenalığı yapamaz ve bu suretle günâhlardan kurtulmuş olur. Binnetice Hakk Sübhânehû ve Te'âlâ'nm rızasını kazanıp cennetin en güzel yerinde yer alırlar. Bu ilim dil bilgisi değil, belki gönül bilgisidir. Çünkü; bugün şarkiyatçı dediğimiz hristiyan bilginler vardır ki, Arapça ve Farsça'yı pek iyi bilirler ve bazı hadisle ilgili eserleri de vardır. Yüksek fiyatla satarlar. Bunlar da bu ve bunun emsali hadisleri çok iyi bilirler. Lâkin yine bir türlü gâvurluklarından vaz geçemezler. Tabii bu bilginin onlara hiç bir faydası olmayacağı gibi, belki azaplarının şiddetlenmesine de sebep olacaktır. Gönülde bu ilim hâsıl olunca, gönül gözleri açılır ve Hakk'ı Hakk ile görür, artık onu Haktan ayırmak mümkün olamaz. O zaman Allah Teâlâ'-dan tam manâsıyla haya hâsıl olur. Cema'at arasında bile Hakk'm tefekkürü, düşüncesi, kendisini istilâ eder. Bolluk anlarında Cenâb-ı Hakka hamdü senada mübalağa eder, zaruret vakitlerinde hâline razı olup, kimseyi rahatsız etmez ve incitmez. Zenginlik halinde fakir - fukaraya ve muhtaçlara ve bahusus akrabasına bol bol ihsan eder,
378
CENNbl TULLftnı
ikram eder, kapısı açıktır, yemeği boldur, kıskanmaz, cimrilik yapmaz. Paralara tapmaz, onlarla âhiretini kazanmağa çalışır. Fakirlik halinde sabırlı olur. Zaruret sahipleri gibi kimseye hallerini duyurmak istemezler. Ellerine bir dünyalık geçtiğinde hemen onu yemeğe çalışmazlar. Belki kendisinden daha ziyade bir muhtacı arayıp, ona vermeğe çalışırlar. Tâallerindu, ibâdetlerinde son derece ihlâs sahibidirler. İbâdeti yalnız Allah'ın rızâsını kazanmak için yaparlar. Kimsenin medh ve senasını istemezler ve kimseden dünyalık talebi akıllarından bile geçmez. Saf, temiz, berrak, nurlu kimselerdir. Eğer bir masiyete müptelâ olurlarsa, hemen Cenâb-ı Hakk'a iltica eder ve O'na sarılıp, «aman yâ Rab! Beni bu mâsiyetten kurtar» feryadını basarlar. Gece-gündüz ağlar, sızlar, yalvarır yakarır, o mâsiyetten kurtulmağa çalışırlar. Aman yâ Rabi Büyük bir nimet lütfedip biz âciz kullarını bu nimetlere nâiliyette hamd ve şükrünü ihsan et! Sevdiğin ve razı olduğun bahtiyar kullarının arasına ilhak eyle. Âmin.
«İlim aranızdan kabzolunmadıkça, zelzele ve yer sarsıntıları çoğalmadıkça, zamanda yakınlık, fitneler zahir olmadıkça, kıyamet kopmaz. Aranızda kati (öldürme) çoğalıp, mal da arttığı zaman kıyamet kopar.»
İlim, kabzolunmadıkça, zelzeleler çoğalmadıkça, zamanlar yaklaşmadıkçâ, fitneler zahir olmadıkça, katiller çoğalmadıkça, taşıncaya kadar mal sizlerde bol ve çok olmadıkça kıyamet kopmaz. İlim ve ilim sahipleri mevcut ol-
IUIM UtNNtlt UlUbN tN M S A YUL
379
dukça kıyamet kopmaz, felâketler gelmez. İlmin ve ilim sahiplerinin kıymetine bakınız ne kadar kıymetlidir. Onlar bulundukça, kıyamet bile kopmuyor. Kıyamet kopma-dıkça da herkes selâmette, demektir. Bundan sonra zelzeleler başlar. İlim gidince arkasından yer de yerinde duramaz, sallanmağa başlar ki, bu kıyamet alâmetlerindendir. Yine kıyamet alâmeti olarak zamanlar birbirine yaklaşır. Yani; akşam olmadan bir de bakarsınız sabah oluyor. Öğle ikindi de hemen birbiri arkasına geliveriyor. Bugünkü vasıtalara, işaret olsa gerek ki, eskiden üç ayda Hacca gidilirken, bugün uçakla 3 saatte, otobüsle de 3 veya 5 günde gidilmektedir. Zaman içinde zaman gibi, mesafeler ve zaman kısalmaktadır. 3 aylık zaman, 3 saate inmiştir. Bu ilim ortadan kalkınca olacağına göre, acaba bugünkü ilim, ilim değil midir? «Allah diyenler bulundukça kıyamet kopmaz» tabirinden maksad hakkıyla iman sahiplerinin Allah deyişleridir, demişler. Kıyamet koparken yine Allah diyenler bulunacak ama bu deyiş candan değil, belki riyâkârane, gösterişçi, aldanan ve aldatanların deyişleridir ki, hiç kıymeti yoktur. Acaba bu bizim ilmimiz de böyle mi ki? Zamanlar acaba bundan daha fazla mı kısalacak? Allahü âlem Yine kıyamet alâmeti olarak fitnelerin çoğalması, ilmin yokluğundandır. Zira: ilim oldukça fitneler başkaldırmaz. Halbuki bu fitneler Hulefâ-i Râşidin devrinde başlamış, hâlâ da devam edip gider. Her devrin bir fitnesi ve bir firavunu vardır. Efendimizin devrinin firavunu Ebû Cehil idi. Bu devirde kimbilir kimdir? Bu da ilmin gaybubetinden sonra olacak, bir fitne-i azîmedir ki, misli görülmemiştir. Ve o fitnelerin başı da masonluktur. Yabana atma, katiller, döğüşler, kavgalar, kıyametler kopar. Bugün okullarda görülen fitne, hiçbir devirde görülmemiştir. Sebebini sen ara, bul. Sonra mal o kadar çoğalır ve bollaşır ki, sadaka verilecek kimse bulmak mümkün olmaz. Hele çok
380
CENNET YOLLARI
şükür daha sadaka alacak fakir çok. Bu fukara kalmazsa işte. o zaman kıyamet kopacaktır. Fakat Amerika'da hiç fakir yokmuş. Çünkü; hükümetin her muhtaca maaş bağladığı rivayet olunuyor. Buna rağmen bütün fenalıklar da oradan çıkmaktadır.
«Kâbe-i Muazzama ile Kur'ân-ı Kerîm kalkmadıkça kıyamet kopmaz.»
Yani; bir gün gelecek ki, o gün kıyamet günü olsa gerektir. Kâbe-i Mu'azzama yıkılmış, Kur'ân-ı Kerim'i okuyan da kalmamıştır. Veya; Kâbe-i Muazzama'nm o nuru ve heybeti kaldırılacak ve Hacca gidenler ise, şu'ûrsuz bir gidişle, huzursuz ve hususuz bir dönüşle dönecekler ve Hacc'-m faydalarından istifade edemiyecekler, adetâ bir seyahat gibi. Orada istenilen âdât-ı İslâmiye ve muâşeret-i ihvan bulunamayacağı gibi, o makam-ı mübârekelere lâyık ihtiram da yapılamayacak, üstelik bir sürü günahların işlenmeğe cesaret edildiği teessüfle görülmektedir. Halbuki oraya giden ziyaretçi adetâ bir melek gibi kimseyi incitmez, rahatsız etmez, kimsenin aleyhinde konuşmaz. Herkese elinden gelen, iyilikleri yapmağa çalışır. Binâenaleyh; Kâbe-i Mu'azzama'nın örtüsünde şu âyet yazılıdır:
«İşte, kim o aylarda haccı, ihrama girerek kendine farz yaparsa artık hacda kadına yaklaşmak, günah yapmak ve kavga etmek yoktur.»
Üzerlerine Hacc farz olan kimsenin dikkatini çekmek üzere şu üç şey kör gözlerin bile göreceği şekilde gayet
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL 381
büyük ve sırmalı bir yazı ile bütün kötü sözlerin, fışkın, mücadelenin suret-i kafiyede terk edilmesini tavsiye ederken, bunları hesaba katmamak Kâbe-i Muazzama'ya karşı büyük bir saygısızlık değil midir? Sonra o Kabe'nin içinde yatıp uyumak ve envâ-i çeşit muhabbetler, dedikodular, hatta konuşmalar bile hiç caiz olur mu? Bizler memleketimizdeki camilerimizin kadr u kıymetini bilemediğimiz için, o Kabe'de de böyle hatalardan kendimizi bir türlü kurtaramamaktayız. Allah Azze ve Celle mu'inimiz olsun. Elbette böyle hacılık olmaz. Hacılıktan murad; ke-mâl-i insaniyete yükselmek ve tam, olgun, kâmil bir mümin ve müslim olmaya çalışmaktadır. Bundan nâşî îmam Şibli'nin hacılara bir sorgusu vardır ki, şâyân-ı takdir ve ibretâmizdir. Hülâsa olarak hacıya der ki:
Sen hacca niyet ettin mi ve niyyetinle günahlarından da sıyrıldın mı? Elbiselerini çıkarırken dünyayı da içinden çıkardın mı? Beyaz ihramları giyerken ölümü hatırladın mı? Beytullah'a girerken Hakk'm huzuruna girebildin mi? . Sa'yi yaparken, o günleri hiç düşündünmU? Arafat'a çıktığında, Allah'ı gönlünde buldun mu? Yoksa yiyip-içip akşam olsa da dönsek mi dedin? Müzdelife'de yattın mı? Günâhlarını tamamıyla bıraktın mı? Minâ'ya gelip şeytanı taşladığında içinde ki şeytanı ne yaptın? Kurban kestin mi? Nefsini de kestin mi? Yani; hevâ ve nefsinden kurtuldun mu? Onların elinden yakanı kurtarabildin mi? Traş oldun mu? Fena huylarını orada bıraktın mı? Kabe'ye veda haccim yaptın mı? Bütün fenalıklara, kötü huylara, ahlâksızlıklara da veda ettin mi? Paydos dedin mi?. Mevlâ kusurlarımızı afv etsin, Hacca gittin mi? «Gittim!» Ne gördün yahu, anlat bakalım? Efendim, şöyle bir memleket, içerisi şöyle, böyle, ortada şu ende, şu boyda bir bina var. Üstü açık bir oluğu var. Etrafını siyah süslü bir örtü ile örtmüşler. Bir köşesinde bir taş var. Herkes onu öpmek
382
CENNET YOLLARI
için birbirini çiğniyor.» Ah muhterem güzel kardeş! Sen oranın taş ve topraklarım mı görmeğe gittin? Yoksa Hakk Sübhanehu ve Teâlâ'nm rızasını mı kazanmağa gittin? Kusuruma bakma da, şu suallerin cevaplarını ver bakalım.
İyi bak! Öyle dua kitabını eline alıp da dolaşmak kolay. Kabe'ye gidip gelmek de kolay. Lâkin adam olmak, insan olmak, Hakk'ın sevgili kulu olmak nerede? Asıl gayeyi bırakıp da, günahlara bürünerek isyan ve günah kefenle-riyle sarınıp mezara gitmek, daha doğrusu Hakk'a gitmek nerede? Aradaki fark ne kadar?
Şimdi bir de Kur'ân-ı Kerîm'in ref'i meselesi var. Bir gün gelip Kabe yıkılacak velâkin Hacc yine yapılacak, çünkü mukaddes olan o mekândır. Binası olmasa dahi, o mekânda yine tavaflar yapılacak. Fakat; Kur'ân-ı Kerîm'in ref'i meselesi öyle değil. Onunla amel kalktı mı, kıyamet koptu demektir. Kur'ân-ı Kerim'in hükümleri hicaz kıt'a-sında icra edilmekte olduğundan, bugün dünyânın en rahat ve selâmet yeri orasıdır. Bir hırsızın elini keserler. Ama yüzbinlerce insan rahat ve huzur içindedir. Sarhoşu döverler, bir daha içemez. Zina edeni bilmem ne yaparlar? Ama katili kısas ile öldürüyorlar. Onun için herkes hayatından emin. Evvelce askerle, top-tüfek ile giden hacılar şimdi serbest, yalnız başına istediği gibi gidebilmektedir. Kur'ân hükmünün icra olunduğu her yerde emniyet, huzur ve asayiş vardır. Bugünkü kanunların hâli gözümüzün önünde, haydi bakalım hangisini beğeneceksin? Kur'ân-ı Kerîm ilâhî bir nurdur. Onu evvelâ okumasını öğrenmek, sonra da mânâlarının derinliklerine inmek ve ehl-i sünnet mezhebinin dışına çıkmamak şartıyla Arap lisânını edebiyatiyle, fesahat ve belâgatiyle öğrenmek, Kur'ân'ın emirlerini tutmak ve yasaklarından tamamiyle kaçmak suretiyle Kur'ân ahkâmını bilfiil tatbik etmek, Kur'ân kıraatini de güzelce
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
383
bellemek, yâni; tecvidini, sonra asıl mühim olanı Kur'ân-ı Kerim: «Mü'minler ancak kardeştirler» derken biz ne âlemdeyiz? Kur'ân-ı Kerim; namazı, orucu, zekâtı ve Haccı emrederken, biz bunlara karşı ne durumdayız? Kur'ân bizi zinadan, içkiden, kumardan, sarhoşluktan, hırsızlıktan, faizden, rüşvetten, isyanlardan menederken, bizim anaya-ba-baya komşulara, akrabalara ve bütün müslümanlara karşı davranışımızı tedkik etmek müslümanhğımızı anlamağa kâfidir.
Müslüman demek, Kur'ân'a uyan insan demektir-Knr'ân'a uyan, Peygamberine de uyar. Peygamberine uyan Allah'ı sever. Allah'ı seven Rasûlünü de sever. Hem de canından-ciğerinden daha fazla sever. Seven de onların buyurduklarından kafiyen dışarı çıkmaz. İşte o zaman dünyâ, dünyâ olur. Herkes selâmette, dünyâ cennet olur, yâni; cennet gibi olur, vesselam.
Böyle olmayıp, Kur'ân'ın ahkâmıyla hüküm olunmadığı yerden Kur'ân ref'olunmuş demektir. O zaman oralarda fitne ve fesaddan başka birşey bulunmaz. O zaman kıyamet kopmuş demektir. Bir insanda huzur ve rahat, birbirlerine karşı da saygı ve hürmet bulunmazsa, ne olur? Onun için Kur'ân'ı ve Kur'ân ahkâmını istemeyenler iyi bilmelidirler ki, kıyameti istemekteler. Huzur ve rahat kalmasın. Kuvvetli zayıfı bilgili olan, câhili ezsin. Câhil de, cehlini icra etsin. İşte o zaman kıyamet hazırdır, vesselam. Allah Teâlâ cümlemizin mu'îni olsun.
<il
.uıl
jt
384
CENNET YOLLARI
«Şeytan, yollarda yürüyerek, çarşıda gezerek ve «falan oğlu filân Rasûlullah'tan bunu şöyle şöyle rivayet etti» demeden kıyamet kopmaz.»
İkinci hadis ise:
«Oturduğunuz meclislere iyi bakın ve dininizi kimlerden öğrendiğinize dikkat ediniz. Zira; muhakkak şeytanlar âhir zamanda erkek kılığına bürünüp, heddesenâ ve ahberenâ diyecekler. Siz böyle bir adamla oturduğunuz zaman onun isminden, babasının isminden ve hangi aşiretten olduğunu sorunuz. Zira; gâib olduğu vakit ararsınız.»
Üçüncü hadis ise:
«Denizden şeytanlar çıkıp da insanlara Kur'ân-ı Kerim ve hadîs öğretmedikçe kıyamet kopmaz.
Hz. Hâlid bu hadîse sahihtir, demiş.
Bu hadis-i şeriflerden anlaşılan Allahü âlem bissavâb âhir zamanda İblis aleyhillarienin, hileleri ile insanları kandırıp, dinden ve imandan, çıkmalarına sebep olacağı gibi, zamânımızdaki bazı kimselerin de müctehidleri beğenme-yişleri ve hadisleri kendi kafalarına göre mânalandırıp, sü-nen-i seniyyelerin kalkmasına çalışmaları ve müctehidle-rin içtihadını hiçe sayarak «kitabımız bir, Peygamberimiz bir, Allah'ımız bir, dinimiz bir, neden mezheplerimiz dört olsun.» davasını güden kişilere bazı kendini bilmez mağrurlar da katılmaktadır. Ümmet-i Muhammed'in bu ihtilâfında bir rahmet-i ilâhi olduğunu sezemezler, mütemadiyen sözlerini evirip çevirip mezhepleri kaldırmağa çalışırlar. Bu adamlar mezheplere çatacaklarına Rasûlülllah'a
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
385
yatsalar daha makbul iş yapmış olurlar. Zira; dört mezhebin burada tutanakları Rasûlüllah Efendimizin hadîsleri ve vak'alarıdır. O isteseydi bir yoldan başka yol göstermezdi. Bazen öyle yapmış veya söylemiş. Bazan da böyle yapmış ve söylemiş. Sonra mezhep sahipleri herbiri birini alıp, mezhebinin temelini atmış ve mezheplerinin • fıkhî mes'elcleri bu temel üzerine bina olmuştur. Ma'azallah biz bize kalsak ne din kalır, ne iman. Zira; bütün mulct câhil, o zaman bu şeytanlar bize karışıp, Rasûlüllah şöyle dedi, böyle dedi deyince işin içinden, kim çıkabilecek? Bugün Arabistan'da câri olan Kuran var. Hadîs de meydanda. Artık şu mezhep, bu mezhep ne olacakmış gibi, mezhepsizlik davasının sonu ma'azallah dinsizliğe kadar dayanır. Zira; hadis-i şeriflerden ahkâm istinbat edebilecek âlim, Kur'ân-ı Kerîm'in ahkâmını kezâlik istinbat edecjek bizler mi olacağız? Allah cümlemize insaf versin. Bu kadar günahlara bürünmüş, içi-dışı siyahlanmış bu zavallılara mı kaldı halimiz? Onun için işine gelen hadîsi alır işine gelmeyene de: bu sahih değil, deyip geçer. Bakın açık bir misâl: Hacc vakti Müzdelife ve Minâ'da vâkî olan hâdiseler şayân-ı dikkattir. Müzdelife denilen mahalde dört mezhebin sâhiple-%ri toplanıyor. Oradan Minâ'ya, farz edin bir milyon insan'-m, öğleden en az bir veya iki saat evvel şeytanın yanında bulunması lâzım. Çünkü; büyük şeytanın ilk günü öğleye kadar taşlanması gerekir. Eğer bu bir milyon bazen de iki milyon insanı Minâ denilen mevkiye aynı boğazdan geçirip herkesi yerli yerine yerleştiriniz. Bu Hanefi mezhebine göre güneş doğmazdan evvel ayrılması lâzım. Ö vakte kadar Müzdelife'de ibâdet edecek, sabah namazını kılacak da öyle yola çıkacak. Aziz kardeş, birkaç yüz bin vâsıta ile bunları havadan uçursanız yine bu işi beceremezsiniz. Ama dinde ne güzel, Mâliki» Müzdelife'de beş-on dakika oturup,
F. 25
386
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
387
kalkar ve yoluna devam eder. Bir —iki saat sonra Hanbe-lîler gider. Bir— iki saat sonrada Şiîler gider. Kala kala Hanefîler kalır. Öyle iken ikindi olur. Hâlâ cemâ'at yolda. Eğer bu dört mezhep hep birden hareket etseler, oranın hâli nice olurdu. Muhterem kardeş sen dinine iyi sarıl. Başka lâfa kulak verme, vesselam.
«Ümmetini üzerine bir zaman gelir ki, fukalıâ birbirini çekemez. Tekelerin birbirlerini kıskandığı gibi, birbirlerini kıskanırlar.»
Tis kelimesi teke dedikleri erkek keçiye, yâni; inatçı keçiye derler ki, kızdıkları vakit, birbirleriyle döğüşürler. I Bu, kıskançlıklarından ileri gelmektedir. Kıskançlık her * müslürnanda vardır, vazifesidir. Gerek efrâd-ı ailesinin ve gerekse şâir müslümanlarm hoş görünmeyen çirkin hallerine karşı gayretli olmaları lâzımdır. Bu gayretlerin her hayvanda olduğu gibi, insanda olması da tabii birşeydir. Bundan mahrum olan nıüslümanlar ayıplanmaya lâyıktır. Bu hıristiyanlarda vardır. Evlerine isteyen herkes serbestçe girip çıkmakta olduğu gibi, hanımlarında da kıskançlık yoktur. Zamanımız insanlarında bu hal ma'alesef görülmektedir. Deniz banyoları başlıca şâhidleridir. Hased, mânevi necasettir. Maddi necasetlerden kurtulmadıkça namaz kılınması caiz olmazsa, mânevi necasetler de böyledir. Manevi necasetlerle namaz sahih ise de. makbul-i ilâhi değildir. Zaten; hased öyle bir derttir ki, insanların yaptıkları bütün hasenatı silip süpürüp gider. Sellerin ortalığı silip süpürdüğü gibi. Ve bundan nâşî denilmiştir ki, «ateşin odunu yediği gibi (yâni; yakıp, kül ettiği gibi),
hased de hasenatı öylece mahveder.» Onun için insanların ve bahusus müslümanlarm, bu çirkin âfâtm şerrinden kurtulmaları için mutlaka olgun mürebbilere müracaat etmeleri şarttır. Onun için ta'assuba lüzum yok, tarikata ihtiyaç hissetmemek mümkün değildir. İnkarcılar sırf ta'as-suplarmdan inkâr ederler. Rasûlüllah'm zamanında tarikat yoktu, derler. Evet, Rasûl-i Ekrem'in kendisi en büyük mürşidimiz, mürebbimiz değil mi? Tarikatlardaki hakîki mürşidler, peygamberimizin vârislerinden başka bir şey midirler?
Bahusus evli kadınların, yetişkin kızların çıplak denecek derecede açılmaları, gerek babalarının ve gerekse kocalarının bunlara ses çıkarmamaları elbette bunu hoş görmelerinden nâşîdir. Halbuki bu teyusluk bizim Türkçemiz-deki deyyûslukla da alâkadar bir kelimedir ki, şâyân-ı teessüftür. Lâkin bugün moda olmuş, mesture hanımlar tersine olarak ayıplanmakta, mahrem yerlerini açanlar ise# takdirle karşılanmaktadır. Batan bütün memleketlere bakalım bu hâl ne kadar sürer. Tarihte yalnız isimleri kalan milletlere hiç bakılmaz mı? Allah Te'âlâ hepimize doğru yolu nasip eylesin, âmin.
ÂL. j~J
Âjlil 'S>)\
Jt.
«İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, adamın imanı, sırtından gömleğin soyulduğu gibi soyulur da haberi bi le olmaz.»
Bu fitne devirleridir. Akşam müslim olarak yatar da, sabahleyin fikir değiştirerek kâfir olur. Ve bazen sabahleyin müslim olarak kalkan bir adam, bir de bakarsınız ki, akşamüstü kâfir olmuştur. Yani; imam elinden gitmiştir
388
CENNET YOLLARI
de, farkında bile değildir. Yine kendisini müslüman zanneder. Ma'lûmdur ki, müslümanlık Allah ve Rasûlüne iman ile birlikte, imana muhalif ve muarız olan herşeyden uzak kalmakla olur. Dinsizlerin amaline hizmet edene nasıl müslüman diyebilirsiniz? Halbuki o da kendini müslüman sayar. Dinsizlerin amaline hizmette en büyük rolü para oynamaktadır. Yâni; midelerinin ve zevklerinin esiri olan insanlar alacakları paralar yüzünden o dinsizlerin emirlerine ârriâde ve amellerine de yardımcı olarak dinsizliğin yapılmasına ve kökleşmesine sebep olmakta, onların elbette dinleri ellerinden alınacak ve haberleri bile olmayacak, Allah muhafaza eylesin de ekmeği elinin emeği ile kazanıp, A1-' lah düşmanlarına, peygamber düşmanlarına, Kitâb-ı ilâhî düşmanlarına bizleri yardımcı etmesin, âmin. Bihurmeti seyyidilmürselin ve salâvâtullahi ve selâmühü ecmaîn.»
s£ 1/ ii.Ui.aJ
Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem dâmâdı Ali Efendimize hitaben:
«İnsanlar üzerine bir zaman gelir ki, onda ulemâ, köpeklerin öldürüldüğü gibi öldürülür. Keşke o zaman ulemâ birlik içinde olsaydı.»
Bu zamanlar hemen her devirde görülegelmektedir. Zira; insanlar istedikleri gibi yaşamak azmindedir. Günâh ve yasak, tanımak istemezler. Kendilerine engel olmak isteyenleri çeşitli bahanelerle yok etmeğe çalışırlar. Engel de ancak ulemâ tarafından olacağından, bunları hemen öldürmek, hem de köklerini kazımak için çalışagelmişlerdir. Allah diyenleri odunlarla dolu yanan ateşlere, hendeklere
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
389
attıkları işitilegelen hâdiselerdendir. Kur'ân'da Sûre-i Bü-rûc bunun şahididir. Bunların mektep ve medreselerini kapamak, hürriyetlerini ellerinden almak, ulemâ alâmeti olan libaslariyle dolaşmalarını menetmek, birer ölüm nişânesi-dir. Hikmet-i Hüdâ insanlar arasında tefrika, dağınıklık parçalanma ve bölünme olduğu gibi ulemâ arasında da bu gibi hatalar ma'alesef görülegeîmektecîir. Bu yüzden Ce-nâb-ı Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem «Leyte» kelimesiyle «bu hatayı yapmayıp, birlik olarak yaşasalardı icabında kendilerini müdafaa etmek imkânını bulabilirlerdi» buyurmuşlardır. Fakat ne yazık buna muvaffak olamayacaklar, dağınık bir şekilde yaşarlarken yakalanıp katlo-lunacaklardır. Bu da âhır zamanın büyük alâmetlerinden biridir. Ulemânın katline seyirci olanlar bunların vebaline müştereken katılacaktır. Cenâb-ı Hakk cümlemizi hıfz u himayesinde dâim eylesin, âmin.
ili \j>c{İs- oUj
Ji
â>LİI
«İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, ulemâsı da, hukemâsı da fitne olacak.. Mescidler ve kurrâ' çoğalacak ama hiç âlim bulunmayacak. Arada sırada tek-tük ulemâ kalacak.»
Bu devir de fitne devri olduğundan, ulemâsında da hayır yok, hâkimlerinde de hayır yok. İkisi de fitneye karışmışlar, fitneleşmişler. Tabii o zamanlarda insanların rahat ve huzur bulması mümkün olamaz. Bununla beraber mescidler çoğalır, yeni yeni camiler yapılır. Hafızlar, kur-lâlar da çoktur. Mütemadiyen hafız yetiştirilmektedir. Hafızlarla birlikte ulemâ da çoktur. Fakat ne yazık ki, câmi-
390
CENNET YOLLARI
İLİM CENNETE GÎDEN EN KISA YOL
391
lerde namaz kılmak isteyenlere imamlık yapacak kimse bulunmaz. Ancak bir imam biraz sonra bir imam daha, namaz kıldıracak kimselerin azlığı anlaşılıyor olsa gerek. Fakat kurrâların çokluğu da zikredilmektedir. Her kurrâ âlimdir. Her âlimin de, hem namaz kılması hem de kıldırması lâzım gelirken, ma'alesef namaz kıldıracak kimselerin pek az bulunması, demek ki, cemâ'ata devam eden hoca efendiler bulunmayacak. Namaz kılsalar da, evlerinde kılacaklar. Camilere gelmeğe veya imamlık yapmağa tenezzül etmeyecekler. Bu zamanlardaki ulemânın hâli bundan sonra yazılacak olan hadis-i şerifte herhalde daha iyi anlaşılacaktır. Arapça bilmenin hiç de hüner olmadığı pek güzel anlaşılmaktadır. Yeter ki, Allah'ı tamsın ve O'nun emirlerine tâbi olup, sevgili ve razı olduğu bahtiyar kullarından olsun.
Bilmemek ve cahillik ne kadar kötü, çirkin ve fena ise, bilip de amel etmemek de o kadar çirkindir. O devir ki mes-cidleri, camileri, medreseleri, okulları, o kadar çok, kurrâ-sı da, hafızı da o nisbette bol olduğu halde, mescidlerde namaz kıldıracak bir âlimin bulunmaması ta'accüp olunacak hâdiselerdendir. Ya imamlara para vermeyecekler, onlar da, biz parasız bu vazifeyi yapmayız, deyip, kendilerini kasacaklar veyahut cemâ'ata ehemmiyet vermeyecekler. Aklın ermediği birşey. Allah Te'âlâ cümlemizi afv buyursun da, sevdiği kulları arasına kabul eylesin, sevilmeyen bedbaht, ulemâ-i sû, denilen yaramaz bilginlerden etmesin, âmin. Ve sallallahü teâlâ aleyhi ve âlihi sahbihi ecmâîn.
«İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, camilerde onlardan binden fazla adam namaz kılacak da içlerinde gerçek bir 'hazâ mii'min' bulunmayacak.»
Buradaki mü'min tâbiri, umûmi olup, kâmil olgun mümin bulunmaz, mâ'nâsma gelmektedir.
Bu hadis-i şerif bize gösteriyor ki, din ilmine rağbet edilmeyip, dünyâ ilimlerine çalışılacak ve dünyâ menfa'-atlerine, nail olmağa çalışacaklardır. Şer'i ve dini ilimler bilinmedikçe halk câhil kalır. Kıldığı namazın, sıhhat ve fesadını bilemez hale gelir. Günahları bilmezler. İmana zarar veren şeyleri bilir-bilmez işlerler. Yalnız, adları müs-lüman olarak kalır. Binâenaleyh, her müslümana lâzım olan akâid-i diniyesini evvelâ güzelce öğrenip, sonra da müslümanhğa ait mesâil-i diniyesini güzelce öğrenmeğe ve hatta sonra da başka müslümanlara öğretmeğe çalışmalıdır.
Çünkü, dünyâ da, din de, âhiret de hep ilimle kâimdir. Dünya ilimleri olmasa, dünya muattal olur. Herkes zahmet, meşakkat ve felâketleri içinde kıvranır. Hastalıklar, yeme-içme sıkıntısı, giyinme, ev yapma, barınma hep ilme muhtaçtır. Medeniyetin bugünkü tekniği hep ilmin gelişmesi sayesindedir. Bunu nasıl inkâra gücümüz yetmezse, flhiretin bitmez ve tükenmez sonsuz nimetlerine mazhariyette dininin, kitabının ve şeriatın emrettiklerini bilmek ve yapmağa matuftur.
İşte, dinini bilmeyen insanlar camiye dolarlar ama, içlerinden işe yarar bir kimse bulunmaz. Çünkü, câhilin kıymeti yoktur. Okuduğunu doğru okuyamaz. Faizden kaçmaz. Kumar, zina ve içki onda müslümanlık mı bırakır? Sonra çalışıp ekmek parası kazanmak zor gelir. Amma, okuyup da bir me'mûr olur. Ma'aş alır. Rahat ederim
392
CENNET YOLLARI
zihniyeti de galip, tüccarlar kazanırken, helâl-haram demez, satıp para kazanacağım, der. Fahiş fiyatla satmak, hile yapmak, pahalı satmak, malın içine yabancı şeyler karıştırmak... Neler ve neler...-Şüphesiz bunlar insanla* rın kanlarında bozukluk yapar. Hem çok hasta olurlar, hem de rahat ve huzur görmezler.
Bütün bunların yegâne çaresi, okumak, okumak... Ve okuduklarıyle amel etmektir. Amelsiz bilgi, meyvasız ağaca benzer. Biliyorsunuz ki, Kur'ân-ı Kerîm'in ilk âyeti okumakla başlamıştır. Okuyup, bir kişinin hidâyetine sebep olmak ne büyük devlettir. Bu hadîs-i şerif, hepimiz için büyük bir ders-i ibrettir. Bir mescidde binden fazla namaz kılan var olup da, içlerinde kâmil, olgun bir mü'mi-nin bulunmaması ne kadar acıdır. Allahü âlem, dünyâ menfa'atleri ve sevgisi içlerimizi istilâ ettiğinden, kemâlden, yakînden ve ihlâstan, sevgiden, aşkdan, havf u haşyetten ârî olan namaz o kadardır.
Müslümanda aranılan hususlar ise, dünyâ sevgisi, ile bir arada barışmaz. Ve yaşamaz. Ve nur'ı ilâhi gönüllere inmez. O gönül-ki, cife-i dünyâ ile dolu ola.
Cenâb-ı Hakk, cümlemizi fazl u keremi ile sevdiği ve râzı olduğu.kâmil ve olgun mü'minlerden eylesin. Âmin.
II. CENNETE GİRMEYE MANİ HALLER
1 — İmanı gönülden silen suçlar
, *i3 }~ '^ V,
U %
İiZl Jİ-J
Mezkûr hadis-i şerifte, 5 kikinin cennete girmeyecek olduğunun beyân edilmesi çok mühimdir. Bunlardan birisi:
«Mennân» denilen iyilikleri başa kakan zavallı,
İkincisi: ana-baba (kıymetini bilmeyip), onlara isyan eden bedbaht.
Üçüncüsü; içkiye devam eden sarhoş, Dördüncüsü; sihirbaz.
Beşincisi: Kattât'tır ki, mütemadiyen nemmâmhk yapan, laf taşıyan koğuşu bir kişidir. Bu tabii sarhoş, sihirbaz gibi insanların aralarını bozan fitneci bir kimse olup cennete lâyık görülmemiştir. Çünkü; cennet gayet temiz bir yer olduğundan hep temizleri ister. Bu 5 sınıf ise; ma'nen çok pistirler. Verdiği başa kakmak çok âdilliktir. Zaten sen onları vermekle mükellefsin, üstelik ona ayrıca dua etmesi beni külfetten kurtardın, diye teşekkür etmesi lâzım gelirken, biraz kızdı mı: «Hemen, yüzüne-gözüne dursun, ben sana' şu kadar iyilikler ettim. Şunları bunları verdim. Senin yapacağın nihayet bu mu?» idi diye söylenmek ta-bîatiyle çok yanlış bir hareket oluyor. Cenâb-ı Ilakk'ın kulları şefkat ve merhametten âri olunca, onların yeri cehennem oluyor.
396
CENNET YOLLARI
İkincisi: Ana babaya, dedeler ve ninelere isyan etmek, onların sözlerini dinlememek ve onlara ezâ ve cefâ etmek ve onların ihtiyaçları ile alâkadar olmamak hem islâmlık ve hem de insanlığa tamâmı ile aykırıdır. Ana-babaya itâ'-at hakkında yazılan eserler mevcûddur. Bunları hem okumalı, hem onlara karşı da çok saygılı ve hürmetkar olmalıdır. Hatta bunu daha ileri götürüp, bütün" aile halkına karşı tesânüd, hürmet ve saygıdan geri kalmamağa çalışmalıdır. Bunlar başka memleketlerde bulunsalar dahi, alâkayı kesmeyip hallerini araştırmalı ve ihtiyaçlarına yardımcı olmayı vazife bilmelidir. Kendi çocuklarına -nasıl bakıyorsa, kendisini yetiştiren ebeveynine de aynı şekilde bakıp, dualarını almalıdır.
Üçüncü felâket: Sarhoşluktur. Bu husustaki yazılan dikkatle oku ve başkalarının bu çirkin hareketine sen de kapılma. Sonra o güzel cennetten mahrum olursun.
Dördüncüsü: Sihirbazlık, yani; gözboyacılığı, elçabuk-luğu ve bazı âletler vâsıtasiyle insanlığı kandırmak, aldatmak, hiç yoktan onların paralarını almak ve ömürlerini boşa geçirmek gibi bir sürü çirkinlikleri yaparak halkı boşu boşuna meşgul etmek, kıymetli vakitlerini zayi' etmeğe vesile olmak elbette hem çirkin, hem günâh hem de o güzel canım cennetten mahrum olmak ne kadar acıdır.
Beşincisi: Kattât dedikleri lâf taşıyan, insanları birbirine katan, ara bozan, küsüştüren ve cemiyeti fesâde veren, bu .bedbahtın cennetten mahrum olması tabiidir. Bir hadiste beyân buyrulduğu gibi, içkinin ismini değiştirip konyak, bira, rakı vs. adlarla içerler. Şarap içmedik derler. Böylece kendilerini de aldatmış bulunurlar. Diğer bit hadis-i şerif ise, buğdaydan, arpadan üzümden, «baldan dahi şarap yapıldığını sarhoşluk veren her müskiratın nehy ve men olunduğunu beyân eder.
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL 397
2 — Cennetin kokusuna mani olan suçlar
«Cennetin misk gibi kokusu tam 500 senelik yoldan duyulur da, ameli ile öğünen, ana babaya âsî olan ve içkiye devam eden kimseler —ma'alesef— bu güzel cennetin kokusunu dahi. duyamayacaklardır..»
Bu demektir ki, bunlar cennete giremeyeceklerdir. Zira cennet temizdir. Ve içi iman dışı da sâlih amellerle süslenen mü'min ve muvahhidlerin yeridir. Ömrünü isyan ile geçirmiş bedbahtların değil. Yine bir hadiste:
Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemin gönderilmesinin hikmetlerinden bahsederken Duyuruluyor ki:
'<İI
xi.
«Allah Te'âlâ ve Tekaddes Hazretleri beni âlemin'e rahmet olarak ba's buyurdular.»
Mevlid sahibi Süleyman Çelebi'nin dediği gibi: «Ey rahmeten li'1-âlemîn.» Bu rahmet-i ilâhiyenin eseri olarak Allah mezamir me'âzif -denilen çalgı âletlerini yoketmek ve câhiliye âdet ve an'anelerini ve putlara tapmayı kaldır-
398
CENNET YOLLARI
mak ve men etmek için beni ba's buyurdular. Rabbimizın izzeti ve celali hakkı için kasem ederek buyurdular ki:
«Kullarımdan herhangi bir kul bunu içerse, mutlaka yevm-i kıyamette, yani; (âhirette ve daha açıkçası) cennet buna haram olacaktır. Hem kim bunu içmez ve terkederse kendisine- Haziratü'1-kuds denilen cennet bahçelerinde istediği kadar içirilecektir. «Lâkin şunu da bilmek gerekir ki, o cennet şarapları, bu dünya şarapları gibi adamı çileden çıkarıp sarhoş etmez. Belki her an zevkini, neş'esini, sürürünü arttırıp hiç bir şokilde zararı melhuz değildir. Halbuki dünyâ içkilerinin en hafifi bile insanı sarhoş eder.( Herkesin bugün bilâperva içtiği sigara bile insana çok zararlı. O güzel ağızın mis gibi tertemiz kokusunu ne hâle çevirmektedir.
3 -- Kıyamet günü yüzüne bakıl mayanlar
«İli '
Bu hadiste, Cenâb-ı Vacibül-vücûd Hazretleri (yarınki âhiret günü) Kıyamet gününde 3 taifenin yüzüne rahmet nazarı ile bakmayacağını beyân buyurmaktadır ki, bu üçten birisi; Verdiklerini başa kakan terbiyesiz, biri de: Gurur ve kibirleri yüzünden paçaları, etekleri yerlerde sürünen elbise giyenler. Birisi de: İçkiye devam eden şuursuz zavallılar. Hakk'ın verdiği güzel hayatı iğrenç bir hale getiren kişilerdir.
Hepimiz pek iyi biliriz ki, ekşimiz, kokmuş yemekleri hem yemeyiz, hem de başkalarına yedirmeyiz. Çünkü;
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
399
nefislerimiz ondan hoşlanmaz. Karnınız ne kadar aç olursa olsun yine de yiyemeyiz. Çünkü; midemiz bozulur, hasta oluruz. Sonra bu yemek bize pahalıya malolur. Bu üzüm suyu dediğimiz zakkum, aylarca hatta yıllarca küplerde saklanır, ekşir, kabarır, köpürür, zehir - zemberek olur. Sonra insan buna âşık ve hayran. Parası olmasa dahi, o zakkumu içmek için her şeye başvurur. Artık yüzünün hayası kalmaz. Bu sebepten olsa gerek, bir hadisle: 4 kimsenin daha cennete şokulmamasının lüzumundan bahsedilerek: Cennet ni'metlerinden mahrum kalacakları ayrıca bildirilmiştir. Onlardan birisi, şarap, içmeğe devam eden ayyaşlar; ikincisi, faiz yiyenler, üçüncüsü, yetim malı yiyenler, dördüncüsü, anaya babaya âsi olanlardır. Şarap içenlerin hâli ma'lûm, faiz de ondan aşağı değil, hem de fazlasıyle; aynı zamanda faizin katipleri ve şâhidleri de aynı cezaya müstehak olurlar. Yetim malı ise, ateştir, yiyeni yakar. Bize düşen yetimin malım muhafaza etmektir. Bir de şehvet sarhoşluğudur ki, bu şarâptan, faizden, yetim mâlından aşağı değildir. Allah Celle ve Alâ, her nevi sarhoşluktan bizleri muhafaza buyursun; âmin.
Şehvetin pek çok nev'i vardır: Kadına karşı mağlûbiyet, san'at ve ticârete fazla meyi ve muhabbet veya şöhrete müteallik konuşmalar, hep şehvetin belasıdır.
Bir diğer hadiste ise, Cibril aleyhisselâmın beyân ettiği veçhile, şarâp içmeğe devam eden ayyaşlar, puta tapanlar gibidir, diye zemmolunmuştur. Her ne kadar pul ti tapmıyorsa da, hâli müşriklerin hâline benzemekte olduğundan, puta tapanlar gibi teşbih edatı ile zikrolunmuştur ki, şirkten nasıl kaçmak lazımsa, içkinin her nev'inden de böyle korkup kaçmanın lüzumu bildirilmiştir. Nitekim başka bir hadis-i şerifte ise, bu içkinin adını değiştirip, bu şarâp değildir diye içmek, faizi de hiç kale almadan bu da
400
CENNET YOLLARI
bir alışveriştir, bahusus bugün bunsuz ticâret mümkün değildir, diyeıek korkmadan faizle muamele yapmak ve bir de zekâtlarını vermeyip, onlarla ticâret yapmak (yani zekatını fukaraya vermeyip ticarette kullanmak), işte bu çirkinlikler, hem kendini, hem de kavmini, milletini helak eder demişler. Sakın sen yine kalkıp deme ki, bak Avrupalıların hepsi içki içerler; hem de nasıl içerfer!. Bununla beraber bütün fenler de onlardan çıkmakta... Ben de derim ki, helak, hemen ölmek değildir. Bu dünyânın sonu yok mu? (yani ölüm yok mu? Âhiret yok mu? Hesap, mizan, cennet, cehennem yok mu?) Yani cennetten mahrum olup cehenneme girmek helak değil mi? Mevlâ cümlemizi korusun; âmin. Dünyâdaki helaklerin hiç kıymeti yoktur. Çünkü zâten hayât muvakkattir. Helak olmakla inşân, bu dünyânın felâketlerinden bir an evvel kurtulmuş olur. Ahi-retteki felâket ise, hiç de böyle değildir. Ölümü olmayan ebedi bir azap ve işkence... Asıl helak bu helaktir.
4 — Cennete girmesi yasaklananlar
iyjüij
«Cenabı Hak, Cenneti şu üç kişiye haram kılmıştır:
Birisi; içkiye devam edenler,
İkincisi; ana babaya âsi olanlar.
Üçüncüsü de ailesinin namusunu muhafaza etmediğini bildiği kadınla yaşayan erkek de cennetten mahrumdurlar.»
Bu zavallılar dünyâda yaşadıkları müddetçe hayatlarından hiçbir şekilde istifade edilemez. Süfli bir hayat ya-
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
401
şarlar. Ömürleri kavga-gürültü, hastalık dert, belâ ile geçer, ekseriya çocuklarına ve hatta 7 batna kadar tesiri olan bazı dertlere müptelâ olurlar ki, bayılma, sinir bozukluğu, şu'ûr eksikliği ve daha bilinmedik pek çok iptilâlara giriftar olurlar da, sonra bu çocuk neden böyle oldu diye, doktor doktor, hoca hoca dolaşırlar.
â ÇJI J
<oı £i; ısı 'jıi s ^ç aii jCa yu Lijuir,
i .ifij oülill cJjSj £jj-Ji
Yukardaki hadiste beyan olunduğu veçhile; hareketlerin, zelzelelerin tabiat değişikliğinin, intiharların ne zaman olacağı sorulduğu vakit:
«Kadınların eğerli hayvanlara bindiği, şarkıcı kadınların çoğaldığı, yalan yere şehâdet edildiği, utanmadan içkiler içildiği ve namaz kılanların ehl-i şirkin (Ebl-i küfrün) altın ve gümüş kablarından içtikleri, erkeklerin Birbirleriyle, kadınlarında birbirleriyle müstağni oldukları vakitler, zillete düşmek, buna mümasil hâdiseleri beklemek ve gökten alıtacak şeyler ki, Allahü a'lem kimbilir nelerdir? Daha başka güller mi bilmeyiz?
Bunlara hazır olun, bekİeyin. Felâket üstüne felâket demektir. Nefs ü hevâsına tabi olup, kânun-ı ilâhiyeye ve
F. 26
402
CENNET YOLLARI
1
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
403
ahkâm-ı Kur'âna uymamak, kadınlar at ve arabalarında, keyfe mayeşâ zevk âlemlerinde, bunları zevk âlemlerinde eğlendirmek için şarkıcı kadınların çokluğu ve bir de pek nefret edilen yalan şahitlik. Utanmadan-sıkılmadan alenen içki içmek, lûtîlik mu'amelesinin erkek ve kadınlar arasında zuhuru ve bir sofu tabakasının bile artık çekinmeden ehl-i şirkin altın ve gümüş kaplarından içmeleri bu felâketlerin doğumunun başlıca sebepleridir. Kaynat kelimesinin lügat mânasında birkaç vech zikrolunmuş. Bunlardan birisi süse müptelâ olup, her gün bir çeşit kılığa girme san'atına sahip olan kadınlar, bu esnada insanlar insanlık kılığından çıkacakları, «kırade ve hınzırlar gibi istenmedik sıfatlara bürünerek maymun gibi taklitçi olup «hanımlarım kıskanmamağa başlarlar; maymunun taklitçiliği bize de geçmiş olacak ki, modacılık denilen Avrupa'nın âdet ve an'aneleri, giyim ve kuşamları tamamiyle bizlere geçmiş, biz de tam mânasiyle onların âdetlerini benimsemiş bulunuyoruz. Maalesef bu taklitçiliği asıl sanat konusunda yapmamız lâzım gelirken, onlara hiç kıymet ve ehemmiyet vermeden 50 senemiz boşa geçmiştir. 50 seneyi sen az birşey sanma. İlk islâm devresinin 50 senesi İslâmlığın bütün Arabistan, Irak, Suriye, Lübnan hatta Kafkasya'ya oradan Çin'e ve Türkistan'a yayılmasına vesile olduğu gibi, Osmanlılar zamanında 50 senelik fütuhat, gözleri kamaştıracak bir dereceye gelmiştir. Biz mütemadiyen kıyafetle, süs ve saltanatla vaktimizi boşa geçirdiğimiz gibi, bir de üstüne biber eker gibi, şarap ve bira fabrikalarını kurup, bu haram olan şeye milleti de teşvik ederek, hemen her bakkalda bir içki her köşede bir içkici dükkânı, büyük-küçük hep sarhoş, halbuki; bu içkinin damlası dahi haram olduğundan, sarhoş olmak bahis konusu değildir. Sonra sarhoş eden ne kadar içki nevi varsa, hepsi de hem haram, hem de şaraptaıf ma'dûddur. Yalnız üzüm
suyundan olması şartta değildir. Her neden yapılırsa yapılsın haramdır şarap haramdır.
5 — Ahirette alnı mühürlü olarak dirilenler
Şimdi sana bir de şu hadisi açıklayalım. Evvelâ şunu bilmek gerekir. Yahudi veya Nasrânî kitaplarında da âhi-ret, cennet ve cehennem yazılıdır. Öldükten sonra biz, yaptıklarımızın hesabını verecek, ceza veya mükâfatına nail olacağız. Kıyamet denilen bir gün olacaktır. O gün her peygamber ümmeti ile beraber orada hazır olacaklardır. Hesaptan sonra herkes yerini bulacaktır. Ya cennet veya cehennem. Sen buna akıl erdirmeye çalışma. Yalnız söylenenleri dinle ve inan. İnanmazsan müslüman olamaz, kâfirlerle birlikte cehennemi boylarsın. İnandığın takdirde de yerin, meskenin cennet olur. Bu hususta sana ufak bir misâl anlatayım. İpek denilen kumaşı yapan bir böcektir. Tırtıla benzer. Uzun sülük ve solucana da benzer. Rengi beyazdır. Yalnız dut yaprağı ile beslenir. Dört uykudan sonra büyür ipek kozasını örmeğe başlar. Ve o kozanın içerisinde kendisini saklar. 15 gün sonra o kozayı delip, çıkar. Fakat bir görseniz ne kadar güzel bir kelebek. Halbuki o kozayı yaparken upuzun bir şeydi. Ne kanadı, ne boynuzları, ne de gözleri vardı. Bu uzun böcek, 15 gün içerisinde fevkalâde gözlü - kaşlı, incecik boynuzları, ipek gibi kanatlan, yemeden ve içmeden kesilmiş, uçan ufak bir
I-
I I
I
i.1.
404
CENNET YOLLARI
kuş. İşte insanlar bu zavallı kuşu, kozayı delmesin diyerek hemen sıcak buharlara kor ve öldürürler. Ancak damızlık için iyilerini seçip alırlar. Bunlar da birbiri ile evlenir, tohumlarını bırakır ve ölürler. İşte, tabii insan da, iyi bir insan olarak öldüğü takdirde onun mezarı o koza böceği gibi bir kuş olup, âlem-i âhirete intikâl ederler. Böceklerin kılıflarından çıktıkları gibi, kılıfları olan cesedle*-rini bırakıp, kuş gibi âhiret âleminin sayısız nimetleri içinde şehidler, velîler gibi yeyip - içer ve hayat-ı mâneviye ile yaşarlar. Bunda muvaffakiyet ise; iman ve İslâmı yaşamakla olur. Ve yine bizlerin hayatı, ma'nevi olarak mezarda devam eder. Ta kıyamet gününe kadar orası ehl-i iman için cennet bahçeleridir, ehl-i küfür için de cehennem çukurudur. Şöyle ki, orada, sabah ve akşam kazandığımız cennet veya cehennem arzolunur. İşte senin yerin burasıdır» derler. Ehl-i iman, sevinç ve sürür, ehl-i küfür de azap üstüne azap içindedirler. Cenâb-ı Hak bizleri ehl-i iman olarak razı olduğu kullarından eylesin, âmîn. İşte bu mezardan kıyamete geçiş esnasında, şarap içenlerin alınlarına «âyben min rahmet'illah» levhası yazılır. Herkes tarafından görülen ve bilinen bir bedbaht olduğu anlaşılır. Ne büyük ve ne acı bir akıbettir. Hak Sübhânehü ve Teâlâ hepimizi korusun. Alınlarına yazılanların ikincisi ise: Faiz yiyenlerdir. Üçüncüsü de: Muhtekirlerdir. Ba-kmız, faiz ve ihtikâr da, şarap içen kadar günahkârdır. Bunların üçünün de kabahatlan umûmidir. Faiz, fakir fukaranın alacağı her şeyin pahalanmasına sebep olur. İhtikâr da böyle değil mi? O'nun için bu halleri ceza olarak alınlarına damga halinde vurulacaktır. Allah muhafaza etsin. Bizi hiç yoktan yaratan Allah Teâlâ Hazretlerinin kudret ve kuvvetine, ilmine ve hiçbir şeyine aklımızın ermeyeceği ma'lumdur. Bu sebepten O, bizi yine yaratacaktır. Bütün makinelerin iç kısmı mühimdir. Meselâ; teyp ve te-
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
405
levizyonun üstündeki tahta kısmı kırılsın, parçalansın, yok olsun; lâzım olan onun içindeki şerittir. Onu başka bir makineye kor, yine dinleyebilirsiniz değil mi? İşte biz de böyle. Beden çürür, çürüsün varsın ama rûh bakidir. O yaşadığı rriüddetçe aldığı bütün filmleri yarın sahneye koyacaktır. Buna çok dikkat etmek lâzımdır ki, her akşam yatmazdan evvel abdest alıp, namazını fazlası ile kılar ve sonra da tevbe ve istiğfarını yaparak yatar, ümit olunur ki, yapmış olduğu hatalar silinir de kıyamet günü temiz bir yüzle Hakkın huzuruna çıkmış olur. Buna ancak dinsizler ve akılsızlar inanmaz. Aklı olan biraz şu âleme bakar ve biraz da düşünürse, hiç şüphesiz hemen âmenna deyip Hakk'a teslim olur ve İslâmı kabul eder. Ve elh-i cennetten olurlar. İnşâallahû Teâlâ selâmete erişirler.
Risâletü'l-hakk'ta" Târik ibn-i Süveydi'l-Cuğfî," Rasû-lullah Efendirniz'den içki, şarap ve şarap yapmaktan suâl sordular. Efendimiz de kendisini bundan men buyurdular. O zaman O:
«Ben bunu hastalara şifâ için yapacağım» dedi. Bunun üzerine Efendimiz sallallahü aleyhi ev sellem:
«Şaraptan ve dolayısı ile haramdan şifa olmaz. Belki o tamamen derttir.» buyurdular. Müslim hadisi olarak zik-rolunan bu hadiste, bunu kuvvet için veya ısınmak için veya diğer sebeplerle şifâdır diye kullananlar iyi bilmelidirler ki, bunda katiyen şifâ olmadığı gibi, kuvvet de yoktur. Baştan aşağı her tarafı maddi ve ma'nevi zararla doludur. Beyhâkî ve İbni Mace'nin rivayet ettiği Risâletü'1-Hakk'-daki Ebû'd-Derdâ hadisi ne kadar mühimdir.
406 CENNET YOLLARI »
6 — Mü'minleri felâkete sürükleyen haller
ÎRasülullah sallallahü aleyhi ve sellem bana 3 şeyi vasiyet buyurdular: Birisi: Seni yaksalar, parça parça kesseler, sakın Allah Tealâya hiçbir suretle şirk koşma.
İkincisi: Bilerek namazını terketme sakın. Çünkü bilerek namazını terkedenlerden Allah Teâlâ'mn himâyesi kalkar.
Üçüncüsü: Sakın şarap (içki) içme. Çünkü; içki bütün serlerin anahtarıdır, başıdır. Şer yollara sürükler, götürür ve her hayırdan da alıkor, vesselam.
İLİM HAKKINDA BAZI HADİS-İ ŞERİFLER
,Liâ) A^jr 'js, jiî ısı oiı y^ /gib j&- iı 'jjc
J\ o
«Allahü Te'âlâ ve Tekaddes Hazretleri kıyamet günü kullan hakkında kürsüsü üzerinden âlimlere şöyle buyurur: «Ben ilmimi ve hilmimi size yine sizi afvetmek için verdim. Sizden olana aldırmam.»
im ^ M
m
jj*i
«Allahü Te'âlâ Hazretleri ilmi kullarından soyup almaz. Ancak aranızdan âlimleri alır. Böylece âlimsiz kalan kimseler câhil, bilgisiz ve ehliyetsiz kişileri Önder edinirler. Onlar da bilmeden fetva verirler, hem kendileri sapıtır, hem de başkalarım saptırırlar.»
«Alimler üç kısımdır:
408
CENNET YOLLARI
a — İlmi ile çevresindeki insanlar, ameli ile de kendisi hayat bulup kurtulur.
b — Çevresindeki insanlara hayat verir fakat kendisini mahveder.
e — İlmi ile kendisini kurtarır fakat çevresindeki halka faydası olmaz.»
«İlim amelden efdaldir. Amelhi efdaii de ortacasıdır. Allahü Te'âiâ'niu dini «Kâsiğ» (irfât) ile «ğâliğ» (tefrit) arasındadır. (İkisi ortası sirât-ı müstakimdir. O'nu bulmak Allah'ın tevfiki ile olur.) Hascne de iki seyyie arasıdır. (Amelden aşın gitmek seyyie olduğu gibi çok aşaği kalmak ta seyyiedir.) O haseneye ancak Allah'ın tevfiki ile ulaşılır. Adamın kendi kafasına göre gidişi ise şerli gidiş ölür.» (
|4*
«Allah Celle ve Alâ Hazretleri, bu ilimle bazı kavimleri yükseltir. Onları kılavuz ve rehber eder ve onlara lıa-yırda uyulur. Onların isimleri ve eserleri söylenir, ömürleri uzun olur. Melekler onların dostîuklarıns^heves eder ve kanatları ile onları siyânet ederler.»
J\
İLİM CENNETE GİDEN EN KISA YOL
4 or
«Allah, kıyamet günü âlimleri toplar ve onlara şöyle buyurur: «Ben hikmetimi sizin kainlerinize, size abaz etmek kasdı ile tevdî etmiş değilim. Haydi cennete giriniz.»
isr Sf)
«Sultanın ve devlet adamlarının ayağına kendi arzusu ile giden hiçbir âlim yoktur ki, âhirette sultanın çekeceği cehennem azabına ortak olmasın.»
|»i ö
,»*;
»i
«Kıyamet günü şehitlerin kanı ile âlimlerin mürekkebi tartılır da, âlimlerin mürekkebi şehidlerin kanından ağır basar.»
Cr"
«Bir kimse amel yapmak niyettinde olmadan ilim talebinde bulunursa, Allah Azze ve Celle ile alay ediyor demektir.»
û) İSçiİ!
iL iç
«Melekler, ilmi Aliah rızası için taleb edenleri kanatlını altına alır.»
IİI
410
CENNET YOLLARI
«İlim öğrenmeye çalışmakla, bilim de gayretle olur. Hayır isteyene hayır yerilir. Serden korunmak isteyen de korunur.» (Demek ki Allah, önce irâde, azim ve meram sonra da tevfikini verir.)
«İyi biliniz ki ben, Kur'ân-ı Kerim'i öğrenen, öğreten ve içinde bulunanı anlayan kimsenin cennete sevkedici rehberi olurum.»
«Alimler, Allah'ın halk üzerindeki eminleridir.»
«İlim ibâdetten efdaldir. Dinin kıvamım te'min eden de verâ'dır.» Vera, şüpheli şeylerden kaçınmaktır.
«Bildiği ile amel etmeyen âlim, insanlara ışık veren fakat kendi kendini yakan bir kandil gibidir.»
İNDEKS
Abdest : 101, 229, 250, 274, 307,
405.
Abdülaziz Oebbağ : 315. Abdülhâlık Gucdüvânî: 79, 125,
126, 150, 163, 202, 219, 285,
312, 324, 357 Abdûlkâdir Geyiânî : 81, 180.
202,-367
Abdürrezzak : 368 Acemistan : 112, 207 Adab-ı tarikat : 140 Adalet: 266 Adem (a.s): 8, 16, 111, 214, 255,
293, 321
Afganistan : 207 Ahid : 84, 88 Ahiret ilmi : 204, 305 Ahiret mes'uliyeti : 145 Ahlâk kitaplarj : 127, 134, 288,
307
Ahkâm-ı diniye : 264 Ahkâm-ı Kur'âniye : 52, 402 Ahmed b. Hanbe! : 180, 280, 347,
352, 366 Aişe r.a.: 318 Akaid-i dîniyye : 264, 391 Akaid-i islâmiyye : 264 Akdeniz: 207 Akıl : 48, 64, 226
Akîka kurban : 277
Alet kitapları : 10
Alevi : 133
Ali (r.a.) : 128, 188, 205, 258. 297,
317, 346, 368, 388 Allah'tan korkmak: 66, 145 Amellerin seyyidi : 164 Amelsiz alim : 142 Amentü : 179 Amme cüzü : 265 Amerika : 146, 207, 239, 341, 380 Anadolu : 260 Anadolu hisarı : 341 Anarşist : 176, 220 Arabî aylar : 178 Arabistan : 68, 137, 232, 385. 402 A'raf : 110 Arafat : 8, 381 Araplar : 251 Arap yarımadası : 207 Ashab-ı kiram: 37, 40, 136, 137,
139, 153, 204, 242, 263, 366 Aşk : 76, 77 Ata b. Yesar : 196 Avrupa : 41, 137, 146, 205, 247, 274, 283, 299, 312, 332. 372, 345, 402
Avrupa âdetleri: 30 Avrupalılar : 49, 158, 341, 400
412
CENNET YOLLARI
Ayasofya : 260
Ayne'l-yakin : 257, 302, 303, 306
Bahillik : 154
Bakara sûresi: 33, 89, 115, 273
Bal Nehri : 612
Basîret-i manevî : 49
Basiret: 49
Bâyezid-i Bestârnî : 81, 138, 163
Bedenin huşûu : 318
Bedir Gazası : 15, 61, 296
Belgrad : 341, 372
Berâ Hazretleri : 328, 361
Besmele-i Şerife : 231
Beyhâkî : 405
Beyyine sûresi: 353
Aziz Mahmud Hüdayi : 315 Azrail : 187, 197, 198
B —
Bıyık : 299, 352
Bid'at : 122, 123, 184, 22!, 271.
279, 299, 304, 316, 317 Bidat-ı hasene : 122, 123, 184,
316
Bid'at-ı seyyie : 122,"123, 184 Bilâl-ı Habeşî : 34 Buhârâ : 207 Buharı : 43, 350, 368 Bulgaristan : 269 Bursa : 315 Buruc sûresi: 389
_ c,ç -
Câbir : 139, 277
Cahil rnüetehidler : 23
Cahil sofuiar : 151, 222
Camiü's-sağîr: 23, 45, 162, 3.46
Cazibe kuvvetleri : 186
Cebabire : 212
Cabel-i Tank : 207
Cebrail : 43, 45, 58, 188, 195, 399
Cemâat: 35, 36, 67, 105, 206, 219,
357
Cenaze namazları : 108 Cennât-ı Aliyat : 12 Cennet-i Firdevs : 12. 173 Cerci hocalar: 278 Cesedin temizliği : 126 Ceza : 189 Cezayir: 31, 269
Cidde : 281
Cihâd : 60, 67, 69, 73, 104, 122,,
172, 175, 201, 234, 246, 247,
278, 294 Cihad ehli: 73 Cihad-s ekber : 199 Cihadın en efdalı : 73 Cömertlik : 97 Cuma : 159, 160, 316 Curna hutbeleri : 159, 160 Cuma namazı : 159, 160, 261, 316,
375
Cumhuriyetin 50. senesi : 206 Cübbü'l-hazen : 310, 311 Cüneyd-i Bağdadî : 81, 183, 323 Çin : 145, 148, 168, 235, 295, 402 Çingenelik : 329
İNDEKS
413
_ D —
Dâvûd (a.s): 117, 125, 187 Decoal : 310 Delilik : 156 Devlet hakkı : 332 Deylemî hazretleri : 369, 372 Din ilimleri : 196, 198, 201, 329, 347, 391
Dotmabahçe : 11 Dostların hayırlısı : 178 Duaların hayırlısı : 177 Duhâ namazı : 181 Dünya ilimleri : 391 Dünya sevgisi : 333
Ebced : 182
Ebî Said : 196
Ebu Bekir : 11, 205, 258, 291, 292
Ebu Cehil : 234, 292, 334, 379 '
Ebu Davûd : 280, 368
Ebud-Derdâ : 55, 116, 117, 118,
139, 278, 405
Ebû Hureyre (r.a.) : 60, 252, 311 Ebû Leheb : 234, 290 Ebû Musa el-Eş'arî : 140 Ebû Naim : 299 Ebû Nuaym : 196, 224 Ebû Zer: 12, 43, 352 Efdal ameller : 95, 96 Ehl~i beyt : 128 Ehl-i hal : 127 Ehl-i illîyîn : 105 Ehl-i Medine : 38, 117, 125, 288
Ehl-i Mekke : 38, 117, 125, 288
Ehlü'l-Birr : 202
Ekmel-i mahlûkât : 105
Elmalıtı Hamdi efendi : 52, 209
Emâli : 205
Emânet : 83, 84, 85, 86, 87, 88, 98
Emmâre : 300
Emr-i bi'l-Ma'ruf: 363
Enes (r.a.) : 218, 270, 299
Enfâl sûresi : 246
Ensâr-ı Kiram : 37, 38, 39
Ermeni milleti : 38
Erzurumlu İbrahim Hakkı : 62
Esmâ-i Hüsnâ : 186, 256
Eşref-i Rûmî : 49
et-Terğîb ve 't-Terhib : 366
Eyüp Sultan Hz. : 37, 38
F —
Faiz : 188
Farz : 168, 170, 190, 264, 267 Farz-ı ayn : 68, 267, 301 Farz-ı kifâye : 168, 170 Fas : 269
Fâtıma : 128, 272 Fatır sûresi : 136 Fatiha sûresi: 26, 33, 108, 276 Fatih: 199, 341 338
414
CENNET YOLLARI
Faydasız ilim : 182 Fenâfillah : 102 Fetih sûresi : 327 Fetva : 184, 315, 316, 375, 407 Fetva makamı : 316 Feyzu'l-Kadîr: 346, 347 Fıkıh : 138, 124, 174, 175, 178, 182, 184, 191, 192, 328
Fıkıh ilmi: 172, 174, 176
Filozoflar : 28
Firavun : 9, 112, 234, 235
Fitre : 28
Fransız doktorlar: 31
Fransızlar : 31
Fütühat-ı Mekkiye: 164
_ G —
Gazab : 69. 70, 71, 127 Gazali : 164 Gece namazları : 70 Gençlerin hayırlısı : 177
Habeşistan : 38
Hac : 171, 189
Hacamat : 178
Haccac-ı Zalim : 110, 112
Hacer-ül-Esved : 318
Hacı Bayram Veli : 315
Hadesten taharet : 189
Hadid sûresi: 209
Hadis ilmi : 19, 70, 228. 365
Hafız : 251, ,338, 356, 358, 365
389
Haham : 260
Hak Dini Kur'an Dili : 52 Hakikat-ı yakin : 303 Hâkim : 196, 372 Hakka'l-Yakin : 301, 303, 306 Hâlid (r.a.) : 384 Halife : 204, 205
Halil Abdullah Sirâceddin: 89, 93 Halvet : 281, 282 Hanbelî : 140
Gıybet : 36, 82 Gönül : 79, 102, 105, 106 Grev : 176, 184 Günah kitabı : 134
H —
Hanbelî mezhebi : 366
Hanefîler : 385, 386
Harb ganimetleri : 32
Harun Reşid : 288
Hasan (r.a) : 128
Hasan-ı Harkânî: 163, 202
Haşyetullâh : 10, 66, 161
Hatip : 277
Havai iç taifeleri : 353
Havf : 10, 121
Havva : 8
Haya : 16, 17, 128
Hayır kuvvetler: 73, 74, 75
Hayrü'n-nâs : 176, 177
Hayvan hakkı : 332
Hayvan-ı nâtık : 89
Hayvani sıfatlar : 29, 89
Hazin : 7
Hazîrat'ul-Kuds : 398
Hırs : 74
Hicaz kıtası : 382
İNDEKS
415
Hicret: 38. 39, 104, 301
Hikem-i Atâiyye : 164
Hikmet: 30, 164, 266
Hilâfet: 205, 207
Hilim : 62. 63. 64, 72, 241
Hilye : 196
Hıristiyan : 37, 67, 137, 167, 230,
260
Hrıstiyan papazları : 67 Hulefâ-i Raşidîn : 11, 372, 379 Hûrî : 10
Hürriyet: 47, 146, 261, 353 Hüseyn : 128
Irak : 180, 207, 269, 402
İbn-i Abbas : 101, 153, 279
İbn-i Asâkir : 196, 354
ibıi-i Mâce: 280, 311, 352, 405
İbn-i Mes'ud : 82
İbn-i Osman : 354
ibn-i Ömer : 155
İbn-i Said : 196
İbrahim (as.) : 8, 13, 14, 15, 48,
111
İbrahim Edhem : 92 ibrahim Hakkı : 72 ihlâs : 132, 156, 275, 360 ihlâs sûresi: 275, 338, 349 İhtikâr: 404 İhya : 305
İhyâ-ı Ulûm : 27, 70 İkindi namazı : 94 ikra' sûresi: 41 Ilm-i bâtın : 149, 283, 300, 301,
308
ilm-i hâl : 169, 191 İlm-i Kelâm : 123 ilm-i kalb: 299, 300 ilm-i Lisân : 300 İlm-i nâfi : 283, 304 ilm-i şefi: 148, 159, 168, 170,
178, 193, 194, 263, 267 İlm-i zahir : 149, 283, 301, 308,
314 İlm'el-Yakîn : 257, 300, 301, 303,
306 imam : 108, 125, 214. 219, 243,
285
İmam-Hâtip talebeleri : 145 İmâm-ı A'zam : 40, 70, 126, 279,
285, 354
İmâm-ı Birgivî: 202 İmâm-ı Buhârî: 232, 280, 311 İmâm-ı Gazali : 27, 53, 70, 136,
172, 202, 273, 305 İmâm-ı Malik : 56 İmâm-ı Müslim : 56, 280 imâm-ı Serahsî : 202 İmam Şibü : 381 imâm-ı Tirmîzî: 175 imanın alâmeti : 39 İmanın efdali : 96 iman kuvveti : 70 iman temizliği : 126 inadiye : 305 incil : 9, 25, 187, 266 İnsan hakkı : 332 İnsanî sıfatlar : 89 irâde : 130 Iran : 207
irfan meclisleri : 10, 253 iskender paşa : 218
416
CENNET YOLLARI
İslâm : 147
islâm'da namaz : 89
İslâm orduları : 207
isjâm ulemâsı : 207
islâm Üniversitesi: 220
İslâm Tarihi : 251
ismail (a,s.) : 194, 195
ismail Hakkı Bursalı Hz. : 10, 253
Isa (a.s.) : 9, 35, 53, 187, 369
isrâ : 195
israf: 154
Japon milleti : 149, 224
Kâbe-i. muazzama : 8, 62, 192,
209, 239, 318, 380, 381, 382 Kader : 130, 188, 189 Kadılık: 126, 285 Kafkasya : 207, 274, 402 Kalbin nifakı : 311 Kanaat : 47 Karadeniz : 233, 207 Karı-koca hakkı : 332 îîârûn : 174 Katar : 269 Kazf : 55 . Kehf sûresi: 115 Kelâm : 130
Kemâlât-ı insaniyye : 89 Kenz'ül-Ummâl : 310 Kevser sûresi : 266 Kıraat : 190, 191
İsrafil : 187
istanbul : 37, 260, 372, 146, 281
istiğfar : 177, 327, 328
İstikâmet : 87
İsviçre : 145
İtikâd : 189, 256
itikadı bid'atlar : 123
itikâf : 100, 101
izmir : 233
iznik gölü : 292
İzzet : 47
J, K
Kırım : 207, 269
Kırk hadis : 359, 362, 365, 367
Kısas : 370
Kıyâmbi nefsihî : 130
Kızılbaşlık : 133, 167, 371
Kibir : 322
Komünistler : 49, 133, 155, 234,
336
Komünist memleketler : 145, 301 Komşu : 85, 86, 95, 100, 270, 271 Konyalı Vehbi Efendi : 52 Köle: 195, 197, 199 Kötü âlimler : 309, 319, 320 Kötü ilimler: 320 Köyler : 105 Kud||: 101 Kur'an kursları : 250 Kutü'l-Kulûb: 202 Kuveyt: 269
İNDEKS
417
— L
Lenin : 234 Levvâme : 300
Leylâ ile Mecnûn : 77 Libya : 269
Linet : 63, 66
Lokman Hekim : 30, 266
Maddî baba : 198
Maddi evlâd : 198
Maddi nocâset : 88, 386
Maddî taharet : 88
Makam-ı ılliyyîn : 106
Maliki : 140, 385
Manevî hastalıklar : 254
Manevî nûr : 105
Manevi pislikler : 88, 388
Manevî taharet: 88
Mao : 234
Mardlyye : 200
M8rifet-i ilahiyye : 264
Mârifetnâme : 72
Marifetullah : 10
Mason: 21, 133, 155, 173. 234
353
Meclislerin hayırlısı : 178 Medeniyet : 146 Medine-i Münevvere : 15, 61, 101,
1?5'. 181. ?91, 318, 351 Mekke-! MO^orreme : 37, 38, 65,
101, 125, 181, 288, 318 Mekke kâfirleri : 15 Mekke sefer! : 165 Mekruh : 170, 191, 264 Melekî sıfatlar: 89 Melek'ül-mevt : 197 Melekût Sleml : 30 Merih yıldızı : 281 Mertebe-I hayvaniyye : 18 Mescid-I Aksa : 101
Lübnan : 269, 402
Mescid-I Ömer: 101
Mevlîd : 123. 131, 285, 358, 397
Mezheplerin çıkışı : 384, 385
Mezhepslzlik : 385
Mısır : 205, 269, 315
Mızraklı ilmihal: 170
Mikâil: 187
Millet hakkı: 332
Mina: 381, 385
Mîrac : 195
Miras : 373
Misvak : 181
Muamelat : 184, 188, 267
Mıınz b. Obol: 191, 372
Mubah : 191, 264
Mııhyiddin Arabî: 164
Muhyiddln Üft8de : 315
Murakabe : 70
M0s9 (a.s.) : 9, 187, 214, 286, 336
Mutmalnne : 76, 300
MücftzAt : 189
Müezzin : 125, 214, 219, 285, 357
Möfsld : 170, 191, 264
Mülhlme : 300
Mü'minlerln şerlisi : 177
Münafıklık alSmetl : 26, 39
Münâkehât : 189
Müsbet ilim : 340
Müslim : 12, 43, 352, 368
Müstehâb : 100. 191, 264
Müsflhede-1 hak : 29
Müzdellfe : 239. 385
F. 27
418
CENNET YOLLARI
İNDEKS
419
Nafile ibadet : 306
Nakşibend Mehmed Bahâeddin :
202
Namaz kılmamak : 322 Nasrânîler : 137, 276, 403 Necasetten taharet : 189 Nefs : 69. 73, 74, 81. 89, 90, 99,
104, 118, 119, 282, 314, 323 Nefs-i emmâre : 76, 127, 276 Nefs-i levvâme : 276 Nehy-I anil-Münker : 363
Orhan Gazi : 206 Osman (r.a.) : 111, 205 Osman Gâzt : 208, 343 Osmanlılar : 206. 381, 402 Osmanlı saltanatı : 206 Osmanlı sultanlar! : 36 Osmanlı tarihi : 251
N —
Nemrud : 8
Neşet ; 368
Nezir : 100
Nifak : 114, 318
Nikah : 114, 167, 168, 169, 170,
171, 188, 210, 267, 331 Niyet etmek : 190 Nûh (as): 8, 111 Nûr : 48, 49, 50, 68, 89, 91, 93.
105, 106, 114, 128. 135 Nûr-ı İlah!: 91 .
o, o —
Otuziki farz : 170
Ömer (r.a.) : 111, 112, 119, 165,
' 191, 205, 318, 372
Ömer Nasuhi Efendi : 19
öşür : 28
Özbekistan : 207
— ı», n —
— s
Pnpazlnr : 210
Pazartesi ve perşembe oruçları :
175
Rafii : 289 Rafizîler : 39 Ramuzül-Ehâdis : 139, 140, 147,
162, 197. 277 RSziye : 200 Recep : ?9 Rıfk : 62, 63, 65 Rızkın hayırlısı : 177 Risalet-OI-Hakk : 405 Riya : 1?7, 323
Riyâr.et : 111
Riyazet : 31
Romanya : 269
Ruhbanlık : 66, 67
RükO etmek : 190
Rumeli : 269
Rumeli hisarı : 341
Rus : 235
Ruslar: 295
Rusya : 145, 201, 247, 295, 341
Rüya tabiri : 178
Rüzgâr meleği : 14
Sabah namazı : 26, 282
Sabırsızlık : 29. 62, 63, 66. 74, 97
Sadaka : 181
Sadaka-ı cariye : 217
Sadakanın efdali : 96
Sad b Ebi Vakkas: 93
Şalvarı (r.a.) : 192
Sakal : 299. 352
Salâbul i diniye : 108
Salebe b. Hakem : 224
Salevat-ı Şerife : 87. 120
Samsun : 233
Sanat : 111, 270
Sapanca gölü : 292
Sarık : 26. 207, 260
Secde etmek : 190
Sokeı 3!-ı mevt : 29
Selmân-ı Farisi : 117, 118
Semi' : 130, 131
Sovgi : 120
Seyyidül-lsüğlâr : 45. 87, 229.
327 Sıtat-ı subûtiye : 9, 17, 104, 105,
129, 162, 181, 264, 330 Sıtat-ı zâtiyye. 9, 17, 29. 129.
163. 181, 330 Suat-ı müstakim : 27 Sigara : 59, 91. 99. 375, 398-Sinan : 341 Sofuluk : 105, 323 Sudan : 269 Sultan Ahmed : 206 Sultan kapıları : 144 Suriye: 269, 402 Suudi Arabistan : 269 Süleyman (as.) : 111, 112, 125,
168, 178
Süleyman Çelebi : 131, 397 Süloymaniye : 206 Sünnet olmak : 8 Sünnet-i seniyye : 100, 104, 120 Süreyya :> 109. 111 Süt annelik meselesi : 188 Süt deresi: 12 Süt kardeşi : 166, 168
__ e __
Şafii : mezhebi : 40
Şahidlik: 34
Şarânî: 164
Şarkiyatçılar : 137, 195, 377
Şarap deresi : 12
Şecaat : 154
Şefaat : 208, 211, 224, 250, 277,
366
Şahadet : 298
Şehadet kelimesi : 24. 189, 257 Şohldlik : 105. 208, 298, 299. 409
Şehzade camii şerifi : 146
Şer : 130, 188
Şer kuvvetler : 73, 74, 75
Şeriat ilmi: 159, 204
Şerrü'n-nâs: 177
Şerik koşmamak : 90
Şeyhülislam Sabri efendi : 207
Şiiler : 353, 386
Şirk : 12, 33, 34, 35, 114. 126
Şükür : 81, 131
420
CENNET YOLLARI
__ T __
Taberânl : 192
Tabiin : 157. 242
Taharet : 87, 88
Tahiyyatül-Mescid : 25
Tahmld : 272
Takaırub-u ilahi : 161
Takva . 66. 83. 125, 128, 135, 153
Talha (r.a) : 94
Talimül-Müteallim : 290
Tarih : 311, 372
Tarık ibn-l Süveydi'l-Cuğft : 405
Tasavvuf! ahlak : 66, 72, 80, 95,
155, 276, 325 Tebe-i tabiin: 157 Tecdid-I İman : 171 Tecdld-i nikâh : 171 Tecvid : 337 Tetekkûr : 83, 104, 162 Teheccûd : 47 Tehlîl : 272 Tekbir : 272 Tellik-i mezâhib : 183 Teşbih : 272
Tevazu : 74
Tevbe : 44, 42
Tevbe-i nasûh : 44
Tevbe-i istiğfar : 87
Tevbe sûresi: 15
Tevekkül : 13, 74, 126
Tevhid : 129
Tcvhkl-I ınuzahlb: 183
Tevtat : 9. 25
Teyemmüm ; 229
Ticaret : 105, 111, 166, 169. 267,
319, 345
Tirmlzl: 311, 230 Trabzon ; 233 Tönbeki : 375 Tufan: 8 Tuna : 341, 372 Tuz gölü : 292 Türkistan : 402 Türkiye : 344 Türklerin adetleri : 30 Türk milleti : 344
— U, ü —
Uboydullah Ahrâr: 12f Ucub : 74 Uhud : 61, 94 Uhud dağı : 107 Ukayl : 12U Ulu'l-emr : 36
Vaad : 88
Vacib : 100, 191. 264
Ulema meclisleri : 261 Ulûm-1 evvelin: 190 Ulûm-ı ahirin: 190 Umre : 105, 122, 248 Üç aylar.n oruçları: 176
— V —
Vahdaniyet : 130 Vahhâb! : 133
İNDEKS
421
Vakıflar: 373
Vakt-ı saadet :-28
Van gölü : 292
Vatan : 207
Verâ : 82, 83, 107, 125. 128. 152,
155, 164, 181, 217, 410 Veyl : 100
Veys el-Karânî: 129 Viyana: 207
— Y —
Yağmur meleği : 14 Yahudiler : 260. 276, 351, 353, 403 Yahudi dolabı: 188, 255 Yakin : 29, 257, 299, 303 Yaşlıların şerlisi: 171
Yavuz Sultan Selim : 205. 341,
371
Yunus (a.s.) : 180 Yusuf (a.s.) :111
— Z —
Zâhidlik : 82, 83. 104 Zahid Kevseri : 207 Zalim imsmlar : 22, 113 Zebur : 25, 187 Zekânın gelişmesi : 30 Zekât : 189 Zemzem suyu : 178 Zikrullah : 76. 77, 78. 79. 83. 87, 94. 97
Zikrin hayırlısı : 178
Zikir meclisi : 10, 237. 323
Zikrullahın faydaları : 79
Zina : 57
Zuhr-ı ahir : 316, 317
Zulm : 113, 114, 259
Zübeyr (r.a.) : 93
Zühd : 135. 152. 153, 325. 326
"Ben büyürdüm, buyruğumu tutmadın" Derse Mevlâm, ben ne cevap vereyim.? Evet Rûz-ı cezada, Mahkeme-i kübrada, dünya hayatında işlediklerimiz bir bir sorulduğunda ne yapacağız? Müşkiller ilimle çözülür, yol ilimle bulunur, mahzurlardan ilimle sakınılır. Cennetin yolunda aşılması gereken ilk mania, ilk akabe, ilk bel, ilk geçit cahilliktir, bilmezliktir. Müslüman bu eşiği mutlaka, aşmalı.
Ama ilmin, bilginin de çeşitleri var, önü, sonu, değerlisi, tercihlisi, mühimmi, ehemmi, elzemi var; ilim yolunun tuzakları, tehlikeleri var.
Her şeyde olduğu gibi İslâm, ilim mevzuunda da hududu çizmiş, ölçüyü koymuş, ifratı, tefriti belirtmiş, ana gayeyi tarif ederek tehlikeleri göstermiştir.
Elinizdeki kitapta bütün bu konuları; hocamız, üstadımız, Seyyid Mehmed Zahid Efendi (r.a) hazretleri, geniş bilgi ve engin manevî tecrübesine dayanarak, samimî, tekellüfsüz bir sohbet üslûbu içinde anlatmaktadır.