ANA BABA HAKLARI

Mehmed Zahid KOTKU (Rahmetu'llâhi Aleyh)

Seha NEŞRİYAT

 

 

İÇİNDEKİLER

Müellifin   kısa  terceme-i hali  ............ .....................      IX

Mukaddime       ................................................        1

OZERİMİZDEKΠ  HAKLAR................................. ...   _ 4

ALLAH  TEALA'NIN   HAKKINA   RİAYET   ...........: ............        6

1 —Gizli    putlar   .............................................        9

2—Şirk küfürdür.............................................      12

3—Şirk rahmeti   inkârdır   ....................................      15

4 — Yaratılışımızın   gayesi    ....................................      20

OÇ KURTARICI VE TEHLİKE

1  — Kurtarıcı  üç şey ............ ..............................      25

a)   Allah teâlâ'dan   korku  özerine olmak   ..................      25

b)   İktisada riâyet   etmek   .................................      30

c)   Adalete   riâyet  etmek   ......... ........................      31

2 —Üç    tehlike    .............................................      31

a)   Cimrilik      .............................................      31

b)    Nefis   ve   hevâya  uymak   ......'............ ............      32

c)   Ucüb     .........................,......................      32

ANA BABA HAKKINDAN DAHA MÜHİM BİR HAK

PEYGAMBERİMİZİN    VE   ULEMANIN   HAKKI    ............ ......      37

ANA BABA HAKLARI

ANA BABAYA   KARŞI    ON MÜHİM VAZİFE.....................      51

ANA   BABAYA İHSAN   VE İTAAT   ...............................      52

V

1  —Ana babaya iyilik cihâd sevabı kazandırır ..................      52

2 — Ana babaya iyilik ömrün uzamasına sebeb olur ... ...... ...      57

3 — İmanda sebat ve ana babaya itaat ........................      60

a)   imanda  sebat  etmek   .................................      60

b)   Ana babaya   itaat saadettir   ........................ ...      61

c)   Malım ana babadan sakınma...........................      61

4—Cennet anaların ayağı altındadır ...¦........................       64.

5—Ana babaya iyilik Allah'ın yardımını celbeder ...............      68

6 — Dostlarını ziyaret ana babayı ziyarettir...........,.........      70

7— Ana babaya ikramın sevabı   ..............................      73

8 — Ana   babaya   itaatin   şartları   ..............................      75

EBEVEYNE İHSAN HUSUSUNDA BİRKAÇ ÖRNEK

1—Bâyezîd-i Bistâmî'den  bir örnek  ...........................      80

2— Babaya hizmete bir örnek.................................      81

3 — Hızır  Aleyhisselâm   .................. .....................      81

4 — Cenâb-ı Hak'dan   Musa Aleyhisselâm'a bir vasiyyet...... ...      82.

5 — Annenin   bir duası   ........................... ............      83

6 — Edeb numunesi   ..........................................      84

ANA BABAYA  İTAATİN MÜKAFATINA DAİR  İBRETLİ  KISSALAR

1—Şeytanın yol bulamadığı  bir yer...........................      86

2 —Anaya  itaat vâcibtir  .......................................      89

3—Bir mirasın  taksimi ...... .............................. ...      90

4 — Mantığına uymayan   herşeye  itiraz etme   ..................      90

5—Levh-i mahfuzdaki ilk yazı .........'... .....................      93

6 — Ana babaya karşı gelmemek...............................      94

7—Hazreti  Musa (a.s.)'nin Cennetteki  komşusu   ...............      94

8 —Dikkate değer bir hadise   ... ........................../.....   96

ANA   BABAYA    İSYAN........................ ...............    100

1—Ana babaya iyi davranabilmenin çâresi .....................    101

2 — Ana babaya  isyan büyük günahlardandır   ... ... ............    104

3—Fesatçılığın    sonu    ............... ........................    109

ANA BABAYA ASI OLMANIN HÜKMÜ İLE   İLGİLİ HADİSLER

1 — Cennete girmesi haram kılınan üç kişi .............,........   111

2—İbadeti kabul edilmeyen üç kişi ........................ ...    113

VI

3—insanlık müslümanlığın içindedir...........................    115

4 — Cennet nimetlerini tadamıyacak dört kişi ... ,..............    116

a)   Şarap içmeye devam edenler..................... ......    117

b)   Faiz yiyenler..........................................    118

c)   Yetim malı yiyenler.................. ..................    119

d)   Ana babaya âsî olan evlâd..............................    120

5 — Umeyr'in  oğlu   Mus'ab (r.a.) ..............................    120

6 —Oç   kötü   amel   ..........................................    123

a)   Allah'a şirk koşmak....................................    123

b)   Ana babaya âsî olmak........................... ......    124

c)   Harpten kaçmak..................... ..................    125

7 — Vâlideyne sövmek  büyük günahlardandır   ..................    129

8 — Ana babaya isyan amelleri mahveder ....., ...............    132

9 —Riya....................................................    133

ANA BABA HAKKINI ÖDEMEK .................................    136

DUALAR   HAKKINDA  ......... .................................    143

EVLADIN BABASINDAKİ HAKLARI

1  —Evlâdın babası üzerinde üç hakkı vardır.....................    149

2—Ebeveynin   bazı vazifeleri   .................................    150

a)   Akika kurbanı kesmek...... ... ........................    150

b)   Çocukları   öpmek  sünnettir  ...........................    152

c)   Çocuklarına şefkatle muamele etmeli ..................      153

Güzel   bir   lâtife   ... .............-...........................    154

3—Ana babanın dikkat etmesi gereken üç şey...... ... ......    155

a)   Ana babaya âsî olmamak ..............................    155

b)   Çocuğa  dinini   öğretmek..............................    155

c)    istenen birşeyi mümkün iken vermemek ve hakkı olmadığı

şeyi   istemek   ........................ ............ ......    158

d)   Boş sözlerden sakınmak  ve çok sormak   ...............    159

KARI KOCA HAKLARI

1—Kadınların   kocalarına  karşı vazifeleri    .....................    161

a)    Kocaya itaat etmek....................................    161

b)   Kocasından izinsiz evinden çıkmamak ..................    163

2 — Kocaların hanımlarına   karşı vazifeleri   .....................    164

a)    Evini ve ehlini korumak ve hayrı tavsiye etmek............    165

b)   Kadının  kocası  üzerindeki beş hakkı   ..................    166

VII

3 — Hesabı   sorulmayacak   harcamalar.........................    167

KOMŞU HAKLARI ..........................'. ..................    168

1 — Komşu  hakkının  lüzumu hakkında   ........................    169

2 — Komşu ile iyi geçinmek............ ... .....................    173

3 —Kötö   komşu   .............................................    174

4—Komşuya ikramda bulunmak ... ...........................    Î75

5 — Komşu hakkının ehemmiyeti ..................... ...... ...    178

ÜÇ GOZEL HASLET..........................................    182

1—Misafire   ikram    ..........................................    182

2—Sıla-i   rahim.............................................    184

a)   Sıla-i rahim ömrün uzamasına ve rızkın artmasına sebep*

tir        ................................................     186

b)   Uzakta  olan  hısım akrabaları ziyaret   ..................    189

c)   Cennet ve Cehennemin yolu buradır     ..................     191

3 — Hayır  söylemek  ..........................................    198

MİLLET    HAKKI    .............................. ...............    201

BÜYÜK   GÜNAHLARDAN  BAZILARI    .................. .........    211

1—Zina   etmenin   hükmü   .....................................    212

2 —Zinanın   getirdiği   felâket  ............... ..................    213

3—Zinadan   korunanın   yeri  Cennetdir........................    214

İÇKİ   HAKKINDA    .............................................    216

1—Belâya müstehak   onbeş fena huy   ............... ... ......    218

2 — Günahlar imanın  nurunu   söndürür  ........................    220

3 — Bütün günahlar içkiden çıkar............ .".................    221

4 — Sarhoş olarak ölen .sarhoş   olarak haşrolur   ............ ...    221

5 — Günahlara devam kalbi karartır ...........................    223

6 — Şarap   içmenin   zararları   .................................    224

FAİZ   YİYENLER   HAKKINDA   ... ............ ..................    226

1—Faizin   zararları..........................................    228

İNDEKS        ...... .......................................... „.    231

VIII

MÜELLİFİN KISA TERCEME-İ HALİ

Müellif rahmetullahi aleyh'in adı Mehmed Zahid, soyadı Kotku idi. Kendisinin naklettiğine göre babası ona: «Oğlum Mehemmed» diye hitap edermiş. Soyadının «mü-tevazi» mânâsına geldiği nüfus cüzdanının başına not edilmiş idi.

Tevellüdü 1315 hicrî kamerî (Rumî: 1313,* Milâdî: 1897) yılında Bursa şehrinde, kale içinde Türkmenzâde çıkmazındaki baba evinde vaki olmuştur.

Ailesi:

Baba ve annesi Kafkasya'dan 1297'de göç eden müs-lümanlardandır. Dedeleri Kafkasya'da Şirvan'a bağlı eski bir hanlık merkezi olan Nuha'dandır ki burası dağ eteğinde, ipekçilikle meşhur, ahalisi müslüman, halen Azerî Türkçesi konuşulan bir yerdir.

Babası İbrahim Efendi Bursa'ya 16 yaşlarında iken gelmiş, Hamza Bey Medresesinde tahsil görmüş, muhtelif yerlerde imamlık yapmış, Hz. Peygamber (s.a.s.) sülâlesinden bir Seyyid'dir; 1929'larda 76 yaşlarında iken Bursa ovasındaki İzvat köyünde vefat etmiş ve oraya defnoîurf muş, ehl-i tarîk bir kimsedir.

Annesi Sâbire hanım, Mehmed Zahid Efendi 3 yaşlarında iken vefat etmiş. Pınarbaşı Kabristanına gömülmüştür.

IX

Bu anne ve babadan doğma ağabeyi Ahmed Şakir (1308-1335) subaylık yapmış, Kudüs'te, Çanakkale'de bulunmuş, siperlerde hastalanmış ve 28 yaşlarında iken vefat edip Söğütlüçeşme'ye defn olunmuştur. Aynı anneden ¦bir küçük kardeşi daha olmuşsa da çok yaşamamış; birkaç aylık iken vefat etmiştir..

Babasının ikinci evliliği yine Dağıstan muhacirlerinden, Fatma hanımla olmuştur. Ondan doğma üç kız kardeş halen hayattadırlar. Bunlardan Pakize Hanım'ın efendisi de, Bursa Ulu Camii imamlarından ve İsmail Hakkı Tekkesi şeyhlerinden merhum Ahmet Efendi (k.s.)'dir.

Tahsili, askerliği:

Mehmed Zahid Efendi (rh. a.) ilk mektebi Oruç Bey İbtidaisinde okudu. Maksem'deki İdadiye devam etti. Sonra Bursa Sanat Mektebine girdi. Bu esnada Birinci Cihan Harbi dolayısıyla 18 yaşlarında askere celb olundu. 14 Nisan 1332'de asker oldu, senelerce askerlik yaptı, çok tehlikeli günler geçirdi, hastalıklar atlattı. Ordunun Suriye' den çekilmesinden sonra,' binbir güçlükle İstanbul'a döndü.

10 Temmuz 1335 Cuma gününden itibaren de 25 K. 30 şubede yazıcı olarak vazifeye devam etti. Kendi hatıra defteri kayıtlarından 1338 Martlarında henüz bu vazifede olduğu görülüyor.

Tasavvufî yetişmesi ve dinî hizmetleri:

İstanbul'da bulunduğu esnada çeşitli dinî toplantılara, derslere, camilerdeki vaazlara devam etti. Bilhassa Seydişehirli Abdullah Feyzi Efendi'yi çok sevdiği anlaşılıyor. Bu arada 16 Temmuz 1336 Cuma günü namazı Aya-

X

sofya camiinde edadan sonra, Vilâyet önünde bulunan^ Fatma Sultan Camii yanındaki Gümüşhaneli Tekkesine giderek Şeyh Ömer Ziyaeddin Efendi'ye intisap eyledi. Günden güne ahvalini terakki ettirdi.

Bu zat-ı şerifin 18 Kasım 1337 Cuma günü vefatından sonra postnişin-i irşad olan Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efen-di'nin yanında tahsil-i kemâlâta devam etmiş, müteaddit defalar halvete girmiş, 27 yaşlarında hilâfetnameyi aldıktan sonra ondan Râmûzu'l-ehâdis, Hizb-i A'zam ve Delâi-lu'1-hayrât icazetnamelerini de almış, Bayezit, Fatih ve Ayasofya camii ve medreselerinde derslere devam etmiş, bu esnada hafızlığını da tamamlamıştır. Bu aralarda hocasının işareti üzere, muhtelif kasaba ve köylerde dinî hizmet ifa etmiştir.

Tekkelerin kapatılmasından sonra Bursa'ya dönmüş, evlenmiş, 1929'da vefat eden babası yerine Bursa ovasm-daki İzvat köyünde 15-16 sene kadar imamlık ettikten sonra Üftade camii şerifinin imam - hatipliğine tayin edilerek şehirde hisar içindeki baba evine yerleşmişti. Burada 1945-46'dan 1952'ye kadar hizmet eyledi.

1952 Aralığında Gümüşhaneli dergâhı postnişini .ve eski tekke arkadaşı Kazanlı Abdülaziz Bekkine'nin vefatı üzerine, İstanbul'a naklolarak Fatih'te Bulvara hazır Ümmü Gülsüm Mescidi'nde vazife gördü.

1.10.1958 tarihinde Fatih İskenderpaşa camii şerifine nakloldu ve vefatına kadar bu vazifede kaldı.

Vefatı:

Mehmed Zahid Efendi rahmetullahi aleyh, ömrünün son yıllarında rahatsız idi; ayakta gezmesine rağmen, şiddetli ağrılarından muzdaripti.   1979 yazında uzun zaman

XI

kalmak üzere gittiği Hicaz'dan, ağır hasta olarak 1980 Şubatında dönmek zorunda kalmıştı. 7 Mart 1980'de ameliyata girdi ve midesinin üçte ikisi alındı.

Ameliyattan sonra tedricen düzeldi, hattâ 1980 Ramazanında hiç aksatmadan oruç tuttu. Hatimle teravih kıldı, vaaz etti, yazın Balıkesir Ilıca'ya, Çanakkale Ayvacık sahiline ağrıyan ayakları için götürüldü, hac mevsimi gelince de Hicaz'a gitti. Fakat ameliyata sebep olan rahatsızlığı nüksetmiş ve ağrılar tekrar başlamıştı. Haccı güçlükle ifadan sonra 6 Kasım 1980'de çok ağır hasta olarak İstanbul'a döndü. Tam bir hafta sonra 13 Kasım 1980'de (5 Muharrem 1401) Perşembe günü öğleye yakın, dualar, yasinler, teşbih ve tehliller ve gözyaşları ile uyur gibi bir halde iken âhirete irtihal eyledi.

Cenaze namazı 14 Kasım 1980 Cuma günü İstanbul Süleymaniye Camiinde muhteşem, mahzun,, vakur ve edepli bir cem-mi gafir tarafından kılınarak, mübarek vücudu, Kanunî Süleyman Türbesi arkasında, kendisinden feyz aldığı hocaları ve üstadlarınm yanındaki istirahatgâ-hına defnolundu.

Bu esnada Süleymaniye, Şehzadebaşı, Fatih ve çevrelerinde trafik durmuş, Süleymaniye'nin içi ve avlusu kamilen dolduğu gibi, cemaat sokaklara taşarak Esnaf Hastahanesinin yanına kadar uzanmıştı. Vefatını duyanlar içinde Anadolu'nun en uzak şehirlerinden olduğu kadar Avrupa'dan gelenler de vardı. Uzakta bulunan muhiblerin-den çoğu da vaktinde haber alamama yüzünden cenazesine yetişememişlerdi.

Vefatı İslâm âleminde de büyük üzüntüye yol açmış, Suudi Arabistan'da, Kabe'de, Kuveyt'te ve daha başka şehirlerde gıyabında cenaze namazı kılınıp, dualar edilmiş, ajanslar bu elim vefat haberini yayınlamışlardı.

XII

Vefat tarihi olan 13 Kasım 1980 tarihli takvim yapraklarında tevafukan çok manidar ibareler yer alıyordu. Meselâ bunların birindeki şu parça ne kadar şayan-ı taaccüptür:

Arkamdan ağlama:

Öldüğüm gün tabutum yürüyünce

Bende bu dünya derdi var sanma.

Bana ağlama, «yazık yazık!», «Vah vah» deme

Şeytanın tuzağına düşersen vah vahin sırası o zamandır.

Yazık yazık asıl o zaman denir.

Cenazemi gördüğün zaman «elfirak, elfirak» deme,

Benim buluşmam asıl o zamandır.

Beni mezara koyunca elveda demeğe kalkışma

Mezar Cennet topluluğunun perdesidir.

Mezar hapis görünür amma,

Aslında canın hapisten kurtuluşudur.

Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret

Güneşle Aya batmadan ne ziyan gelir M?

Sana batma görünür amma

Aslında o doğmadır, parlamadır.

Yere hangi tohum ekildi de yetişmedi?

Neden insan tohumu için

Bitmiyecek, yetişmiyecek zannına düşüyorsun?

Hangi kova suya salındı da dolu olarak çekilmedi?

dan Yusuf'un kuyuya düşünce niye ağlarsın?

Bu tarafta ağzım yumdun mu o tarafta aç!

Çünkü artık hay-huy'un,

Mekânsızlık âleminin boşluğundadır.

Ahlâk ve şemaili:

Merhum uzunca boylu, şişmanca, heybetli, beyaz tenli, dolgun pembe yanaklı, uzunca ak sakallı, geniş alınlı,

XIII

aralıklı kaşlı, irice başlı, gül yüzlü, sevimli; alımlı bir kimse idi. Gençken zayıf olduğunu, öksüzlükte yemek yerine yumurta içivererek böyle iri vücutlu olduğunu gülerek anlatırdı. İlk görüşte insanda sevgi ve saygı uyandıran bir hali vardı. Tanıdığına, tanımadığına selâm verir, güleryüz gösterir, gönül alırdı. İlk nazarda koyu kestane renkli görünen, fakat dikkatle bakılması imkânsız, esrarlı ve derin manâlı gözleri vardı. Gözü içinde kırmızılık, sırtında ve karnında ise avuç içi kadar iri bir ben mevcuttu.

Hafızası çok kuvvetli idi, konuşması tatlı ve safiyane idi. Çok kere halk telaffuzu kullanır, karşısındakine söz fırsatı tanır. Kesinlikle bildiği bir şeyi bile sanki ilk du-yuyormuş gibi yumuşak bir tavırla dinler, manâlı ve nükteli cevap verirdi. Sohbetleri hoş, hutbeleri fevkalâde celalli olurdu. Hutbe esnasında sesini yükseltir, ordu önündeki bir komutan gibi celâdetle ve irticalen konuşurdu.

Özel hayatında ev halkına karşı müşfik ve lâtifeci davranır, kimseye doğrudan doğruya birşey emretmez, telmih ve remiz ile söyler, anlaşılmazsa sabrederdi.

Fevkalâde mütevazi idi, kerametleri zahir ve şöhreti âlemgir olduğu halde, talebelerine bile tepeden bakmaz, şeyhlik tavrı takınmaz, kendisini ihvanı arasında lalettayin bir fert gibi görür, makamını ve kemalini büyük bir maharetle gizlerdi.  .

Kendi üstadlarına fevkalâde saygılı ve bağlı idi. Tekke arkadaşları olan yaşlılar, üstadının meclisine gittiğinde diz üstü oturup baş eğip hiç ayak değiştirmeden edeple oturduğunu anlatırlar.

Çok uzun ve derin düşünürdü, sohbetlerindeki buluşlara, teşbihlere hayran kalmamak mümkün olmazdı. Bir âyetin, bir hadîsin üzerinde haftalarca, aylarca durup konuştuğu olurdu.

XIV

Ele aldığı bir kimseyi terbiye edip yola getirinceye kadar büyük bir sabırla çalışırdı. İlk zamanlarda kusurlarına müsamaha ederdi. Yıllarca çalışır, yarı yolda bıkıp bırakmazdı.

Dostlarına vefası emsalsiz idi; onları ziyaret eder, arar sorardı. Akrabalarına karşı vazifelerinde kusur etmez ve onlara her türlü yardımı esirgemezdi.

Çok açık elli idi, verdiği zaman şaşılacak miktarda verir, geriye kalmamasından korkmaz, verdiğini doyururdu. Sofrasında ekseriya misafir bulunurdu. Hizmet edenleri bir vesile ile memnun eder, ziyaretçilere güleryüz gösterir, kapısını, her zaman açık tutmağa çalışırdı.

Gece ve sabah ibadetlerine çok riayet eder, talebelerini de bunlara teşvik eylerdi. İnsanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. Bereket gittiği yere yağar; bolluk onunla beraber gezer, en hücra, en kıtlık yerde o gelince nimet dolardı. Beraberinde seyahat edenler, tevafuklara, tecellilere, maddî ve manevî hallere ve ikramlara şaşar, hayretlere düşerler, parmaklarını ısırırlardı.

Allah teâlâ ve tekaddes hazretleri derecatını ulya eyleyip biz aciz ü naçizleri de füyuzat ve şefaatmdan feyz-yâb u nasibdâr buyursun, âmin bi-hürmeti seyyidilmürse-lîn (s.a.s.) ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahum bi ihsanın ilâyevmi'd-dîn ve'1-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn.

Halil Necatioğlu

XV

MUKADDİME

Bu dünyaya gelen herkesin vakti gelince gitmesi mukarrerdir. Dünya âhiretin bir yoludur. Cennete de, Cehenneme de yol buradan geçer. Ahiret denilen âlemde bu dünyada yaptıklarımızın hesabı görülünce, kara yüzlü günahkârlardan olup Cehenneme sürüklenmek ne kadar acıdır. Bunun sebebi de Allah teâlâmn- emirlerine uymamak, yasaklarından kaçmamaktır.

' Malûmdur ki, bir çok kusur ve günahlar, bilinmediğinden yapılmaktadır. Bunlar bilinirse her halde insanoğlu yapmamağa çalışacaktır.

Bilindiği halde yapılan günahın cezası bir ise, bilinmeden yapılan günahın cezası iki misli olacaktır. Birisi öğrenmediği için, birisi de günah işlediği içindir. Onun için her halde hayırları, serleri, günahları öğrenmek kendi menfaatimizin iktizasıdır.

İşte öğrenilmesi menfaatimiz icabı olan hayırlardan birisi de ana ve babaya daima iyilik, ihsan, ikram ile birlikte; öldükten sonra da onları unutmayıp daima hayırla yâd etmek ve onlar için hayırlar yapmaktır. Meselâ onların nâmına sadakalar vermek, Kur'an okumak, tevhîd çekmek, hac ve umre yapıvermek veya yaptırmak, nafile namazlar kılıp onların ruhlarına hediye etmek suretiyle de onları sevindirmek, bizlere düşen vazifelerin başında gelmektedir. Cenâb-ı Hak'tan cümlemize tevfik ve hidâyetler diler, olgun, kâmil müslüman olmamızı, yine Hak sübhâ-nehû ve teâlâ'dan dilerim.

2                                         -ANA BABA  HAKLARI

İmam-ı Buhârî'nin, Abdullah b. Amr b. el-Âs (r.a.)-dan bu hususta rivayet ettiği hadîsi sizlere de duyurmayı vazife saymaktayız. Çünkü duyulmasında çok, hem de pek çok fâideler vardır.

Hadîs-i şerif meâlen şöyledir:

Büyük günah olarak Allah'a şirk koşmak, vâlideyne âsî olmak, adam öldürmek, bir de yalan yere yemin etmek diye dört büyük günah sayılmıştır. Burada vâlideyne âsî olmanın, Allah teâlâya şirk koşmak, adam öldürmek ve yalan yere yemin edip başkalarının hakkına tecâvüz edenlerle beraber zikredilmesi de tabiî çok manâlıdır. Adam öldürmek cinayetlerin en büyüğü olduğu gibi. bunu işleyenlerin de Cehennemlik olacağını bilmeyen yoktur zannederim. Nisa sûresinin 93. âyetini iyi oku. Bir mü'mi-ni kasten, bile bile öldürmek kolay, alt tarafı bir kurşuna dayanır. Fakat sonra ebediyyen Cehennemde yanmak kolay mı? Bir de üstelik Hak'kın gazabına ve lanetine müstehâk olmak, nihayet büyük bir azabla karşılaşmak acaba ne demektir? İşte bunları düşünmeden aklına düşeni hemen yapıvermek, şuursuzluğun, yani akılsızlığın alâ-metlerindendir. İnsan, her halde kâfir de olsa, bir cana kolayca kıyamaz.

Binâenaleyh ana ve babaya âsî olmak ve onları incitmek, rahatsız etmek, dinsiz müşrikle, adam öldüren katilin arasına sokulmuş ve bu suretle ana ve bahaya isyan edenlerin, katiller gibi ağır cezaya çarptırılacakları hissi verilmiştir.

Öyleyse ey aziz ve muhterem kardeşim! Sen onların kadr ü kıymetlerini iyi bil de sakın onları darıltma. Ne onlara küs, ne de onları küstür. Eğer dünyada ve âhirette rahat etmek istiyorsan bundan başka çâre yoktur. İnsana yaraşan dâima büyüklerinin sözlerini ve nasihatlerini din-

MUKADDİME                                                  3

lemek ve Hak'kın emir ve fermanlarına boyun bükmektir.

İslâm âdet ve an'anesine, emir ve nehiylerine itaat etmeğe ve Peygamberimizin sünnetlerine riayetkar olarak yaşamamıza vesile olan eserleri yadigâr bırakan ulemâmıza karşı ne gibi bir hizmet edebiliyoruz? Hiç olmazsa onların ruhlarına Fatihalar hediye ederek ve onların bıraktıkları, o canım ve güzel eserlerin yanına, bizler de güzel ve kıymetli eserler ekleyerek, gelecek nesle yadigâr bırakmamız lâzım gelmez mi dersiniz?

Bugün genç yavrularımızdan hem rica. hem de onlara ufak bir hediye olarak hazırlanan bu kitabı güzelce okuyarak, ana ve babalarına karşı hürmetkar ve mutî olmalarını tavsiye eder ve Cenâb-ı Hak'tan da nsdvaffakiyetler ihsan buyurmasını fazl u kereminden dileriz.

ÜZERİMİZDEKİ HAKLAR

Üzerimizdeki hakları şöyle sıralamak mümkündür:

1  Evvelâ bizi yaratan ve bizi ilim ve irfan ile teçhiz eden Allahü teâlâ'nın hakkına riayet etmek, emirlerini dinleyip, yasaklarından kaçınmak en birinci vazifemizdir.

2 — Peygamberimizin hakkıdır. O'nun da emirleri ve yasaklan vardır.   Emirleri sünnetlerini   öğrenip işlemek, yasakları da sünnetlerini terk etmekdir. Bundan kaçınmak şarttır.

3 — Kıyamete kadar gelecek olan Ümmet-i Muham-m,ed'e, Allah'ın emirlerini, Peygamberimizin sünnetlerini tanıtan ve öğreten Ulemâmızın hakkıdır ki, onlara hürmet, saygı ve ikram başlıca borçlarımızdandır.

4 — Ana ve babalarımızın hakkıdır ki,  dünya evine gelmemize bizim hayatımıza başlıca sebebdirler. Onların da sözlerini dinleyip gönüllerini kırmamak ve onların rızalarını kazanmak da en belli başlı vazifelerimizdendir.

5 — Çocukların anne ve babalardaki hakları.

6 — Karı  koca haklarıdır ki,  cemiyetlerin rahat ve huzuruna sebeptirler.

7 — Komşu haklarıdır ki, pek mühimdir. Bazen akrabalardan daha ziyade komşulara muhtaç olunmaktadır.

8 — Akraba-yı taallukata sıla-i rahim hakkıdır.

ÜZERİMİZDEKİ  HAKLAR

9 — Hayvanatın hakkıdır ki, evde bulunan kedi, köpek de bu hakka dahildirler.

10 — Devlet, millet, memleket haklarıdır ki, cemiyet hayatı yaşayan ve hürriyet isteyen ferdlerin bu hakka da riayetleri şarttır.

Hülâsa; 1 — Allahü teâlâ'nın hakkı, 2 — Peygamberimizin hakkı, 3 — Ulemâmızın hakkı, 4 — Ana ve babaların hakkı, 5 — Kan - koca haklan, 6, Çocukların ebeveyndeki haklan, 7 — Komşu hakları, 8 — Akraba-yı taallukata sıla-i rahim hakkı, 9 — Hayvanatın hakkı, 10 — Millet hakkı. Bunlara ilâveten bir çok. haklar sayılabilir.

ALLAHU TEÂLÂ'NIN HAKKINA RİÂYET

Şimdi sizlere ve bizlere Allah teâlâ hazretlerinin Kur' ân-ı azîmüşşânda yazıp bildirdiği vasiyeti yazmak istiyorum ki. bu vasiyeti Cenâb-ı Peygamber Efendimiz de ashabı kirâmına vasiyet etmişlerdi. Vasiyetin başı EnYım sûresinin 151. âyeti ile başlar:

 U JJİ tjj'ttî jî

 "*'İ w^'UJ

Bu vasiyetler on tanedir. Şimdi bunu anlamaya çalışalım. Cenâb-ı Hak'kın kullarına haram kıldığı şeylerin başında şirk gelmekte. Şirk günahların en büyüğüdür. Cenâb-ı Hak'ka şerik koşmak; ikidir, üçtür gibi söz söylemek; sevgisini, korkusunu Allah'dan gayriye yapmak, yani asıl sevilecek Allah iken onu bırakıp başka birisini sevmek; korkulması lâzım gelen Allah iken başkalarının kuvvetinden korkmak gibi. Halbuki riyanın da en ufağı bir nevî şirkdir, buyrulmuştur. Onun için müslümana lâzım olan, Allah teâlâ hazretlerine halisane kulluk etmek iken, riyakâr adam, insanları aldatmak için riyakârlık yapıp, kendini iyi bir müslüman gibi göstermeğe çalışır. Bilmez ki Allah teâlâ kullarının  her halini iyi bilir.  Hem görür.

ALLAHU TEALA'NIN   HAKKINA  RİÂYET                          7

hem de işitir. Ondan gizli hiçbir şey olmaz. Her şeye de vâkıfdır. İçinden geçen en gizli hatıraları, vesveseleri, kuruntuları, düşünceleri senden daha iyi bilir. Binâenaleyh, riyakârın yaptığını da, yapacağını da pek iyi ve güzel bilir. Ondan saklı ve gizli hiçbir şey olmaz. Öyle ise, ihlâs-dan kat'iyyen ayrılma. Riyakârın işi dünyâda da berbattır, âhirette de. Riyâkârane yaptığı amellerden hiçbir suretle faydalanması mümkün değildir.

Haramların, günahların, isyanın en büyüğü şirk olduğu halde, hâlâ zamanımızda Allah'dan gayriye tapanlar, hattâ münevverler arasında bile pek çok kimseler, cemiyetler, kabileler bulunagelmektedir. Peygamberimizden evvelki devirde yaşayan insanların hâlini târih bize pek açık bir şekilde göstermektedir. Mekke'-i Mükerreme zapt olunduğu vakit, 360 putun nasıl kırılıp atıldığı herkesçe malûmdur. Hattâ bunların içinde meşhur olanları vardır ki, isimleri şöyle zikredilmektedir: Hübel, Lât, Uzzâ, Me-nât gibi. Hele İbrahim Aleyhisselâm Hazretlerinin zamanında putlara tapmak pek meşhur idi. İbrahim Aleyhisselâm anları bir günde kırıp parçaladıktan sonra, baltayı da büyük putun boynuna asdı. Bu çok ustaca yapılmış bir tertip idi. Bu putların kırılmasını İbrahim Aleyhisselâma İs-nad ettiler. Sorguya çekildi. O da, balta kimin boynunda ise ona sorun diye cevap verdi. O zaman tam bir şaşkınlık içinde ne yapacaklarını bilemediler de, onun canı mı var ki, bu işleri yapabilsin demek mecburiyetinde kaldılar. O zaman tam fırsat İbrahim Aleyhisselâmın eline geçti. Onları mağlûb eden, perişan eden şu cümleleri deyiverdi: «Öyle ise, siz bu cansız, işe yaramayan faydası ve zararı olmayan; kendi ellerinizle ağaçtan, taştan, demirden vesâireden yaptığınız şeylere tapmaktan sıkılmayan akılsız bir güruhsunuz.»1   Onlar da aczlerini  anlayınca  İbrahim Aleyhis-

(1)    Enbiyâ: 66, 67, 69

8

ANA BABA HAKLARI

selâmı ateşe atmağa karar vermişler ve yapmışlar. Lâkin mülkün sahibi olan Allah teâlâ Hazretleri, hepimizin malûmu olduğu veçhile, ateşin olduğu yeri «berden ve selâ-men» fermamyla, İbrahim Aleyhisselâm için güllük gülistanlık yapmış ve böylece hiçbir zarar görmemiştir. Şimdi hepimizin bilmesi gereken   şeylerden birisi de  şudur ki, ateş yakıcı bir maddedir. Herkesi yakarken İbrahim Aley-hisselâmı ne için yakmıyor?   Bunu iyice   düşündüğümüz zaman anlarız ki, eşyaya tasarruf eden bir varlık sahibi var. O da şüphesiz   Allah teâlâ Hazretleridir. Ateş yakmaz, bıçak kesmez, su da akmaz ve boğmaz.   Hiçbir şey O'nun emrinden dışarı hareket edemez. İkiyüz bin defa büyütüldüğü halde ancak görülebilen, o ufacık mikrop denilen canlıyı yaratıp, göklerde uçan, akıllara hayret verecek derecede makineler icad eden insan, iyi dikkat eyle ki, bu ufacık, gözle bile görülemeyen mikrobun karşısında âciz kalıp, en nihayet yataklara düşer ve sonra da bu dünyaya bir daha gelmemek üzere veda edip gözlerini yumar. Ne yazık o insana ki, bu mülke gelmiş de mülkün sahibini tanımadan ve O'na kulluk vazifelerini   yapmadan göçüp gitmiştir. Asıl ağlanacak ve acınacak zat, işte bu ve buna benzeyenlerdir. Zira Hazret-i Allah, bizleri ancak kendisini bilsinler ve emrolundukları' kulluk vazifesin: yapsınlar diye yaratmıştır. Hazret-i Allah'ı bilmek de öyle lâf ile olmaz. Ancak O'nun gönderdiği peygamberin yolunda gitmek ve sünnet-i seniyesine lâyıkı veçhile uymakla ve Kur' andan kat'iyyen ve zerre miktarı dahi olsa ayrılmamakla mümkündür. Bu da ilme veya ilim sahibi, ameli yerinde, kâmil  ve olgun zatların meclislerine devam, sohbetlerini ve nasihatlarını dikkatle dinleyip, amel etmekle olur.

1 — Gizli putlar:

Peygamberler de, hep  «bana tabi olunuz»   diye ümmetlerine, kavimlerine, cemâatlerine, kendilerine tamamen

ALLAHU TEALA'NIN  HAKKINA RİÂYET                          Q

ittibâı yani kendilerine uymayı tavsiye etmektedirler. Zira onlar şirkten ve riyadan beridirler. Onlara uyanlar da tabiatıyla şirkten ve şirkin nev'ilerinden, riyadan ve riyanın nev'ilerinden böylece kurtulmuş olurlar. Bakınız ki, Kur'ân-ı âzimüşşanın 13. cüzünde ve 261. sahifesinde İbrahim Aleyhisselâmm şöyle birduâsı vardır:

«Yâ Rabbi bu beldeyi emin bir belde kıl, beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak eyle.»1 Bazı müfessi-rin-i kiram, burada «gerek peygamberlerin ve gerekse onların çocuklarının putlara tapması mümkün değildir; öyle ise manâ: «Yâ Rabbî, beni ve çocuklarımı paralara tapmaktan muhafaza eyle ve uzak eyle» demektir» demişler. Hakikaten para insanın ve insanlığın miyarıdır, dense hatâ edilmiş olmasa gerektir. Çünkü insanı Cennet'e sokan da o paralardır, Cehennem'e sokan da hiç şüphesiz o paralardır. Zira paraların ekseriyetle insanları tuğyana sevket-mekte olduğunu söylemeğe bile lüzum yoktur. Çünkü bunlar bugün hepimizin gözleri önünde aşikâr bir surette gö-rülegelmektedir. İnkâra ve te'vile hiç de lüzum yoktur. Lâkin bu arada o paraları israftan koruyup hayır-hasenâ-ta ve cihâd yollarına harcayıp, Cennetleri kazanan bahtiyarlar da mevcuttur ve az değildir.

İbrahim Aleyhisselâmm (Yâ' Rabbi, beni ve çocuklarımı esnama tapanlardan uzak eyle) duasmdaki (esnam), malûmdur ki, putların adlarıdır. Bu putları bazan zenginler altun, gümüş, yakut gibi kıymetli şeylerden yaparlar

(1)    ibrahim: 35

10

ANA BABA  HAKLARI

I

ve bunlara da ma'bûd deyip taparlardı. İbrahim Aleyhis-selâm bu mücadelesinden sonra kendinin ve çocuklarının böyle bir hatâya, şirke, günaha, isyana düşmemeleri için Cenâb-ı Hak'ka tazarru' ve niyaz eylemiş ve duası da makbul olmuştur- Kendisi peygamber olmakla beraber, hıfz u himâye-i ilâhiyede olduğu halde, hem bizlere örnek olmak ve hem de son nefesde bütün büyükler, imanlarının tehlikeye düşmesinden korktukları için, Hz. Allah'a tazarru ve niyaz  eylemişlerdir. Sonra bazı büyük mütefekkirler bu putu incelemişler. Taşlara, altun ve gümüşe tapanları da bu puta tapanlardan saymışlar, daha sonra en büyük putun insanın kendi nefsi olduğunu da zikretmişlerdir. Zira nefsin bütün gayesi, arzusu hep fenalığa meyil ve varlık dâvasında çok inadkâr ve azimkar olmasıdır. Sûre-i Yusuf da da  Cenâb-ı Hak, nefsin emmârelik devresindeki hâli kötülük ve fenâlıkdır buyuruyor. Zira nefsin yedi devresi vardır. En fenası emmârelik sıfatıdır. Eğer bu nefsin sahibi nefsini ıslâha çalışmazsa, bu hal ve sıfat üzere ölüp gider. Bu devrede küfür, şirk, riya, kibir, hased, gadab, haramları irtikâb, günahları işlemekten zevk almak, hep bu nefs-i emmârenin işidir. Gerek ilmiyle âmil olan kâmil kimselerin sohbetlerine   ve hizmetlerine devam ile;   Ashâb-ı Kiram, Resulullah Efendimiz'e hizmetleri neticesinde nasıl tekemmül edip olgunlaşmışlar ise, bugünün insanı da nefs-i emmâresinin elinden kurtulmak istiyorsa, aynı hizmeti yapması gerekir. Yoksa işin sonu felâkettir. İşte bugün gözlerimizin önünde cereyan eden çirkinlikler, fenalıklar, adam öldürmeler,   ev ve banka soymalar,   hep bu nefs-i emmârenin hüneridir. Binâenaleyh, taşa, ağaca, altun ve gümüşten mamul putlara tapanlar ola ki, bir gün uyanıp bu çirkin hareketlerinden vazgeçer; iman ve İslâm' la müşerref olup iyi ve faydalı bir insan olurlar. Zâten müslümanlarm   sayılarının artması da,   bu hıristiyan ve müşriklerin tevbe edip İslâm'a gelmeleriyle olmadı mı?

ALLAHU TEALA'NIN   HAKKINA  RİAYET

11

Hele Ebû Ze'ril-Gıfârî hepimize büyük bir örnek. Bakınız: Peygamber henüz ilk devirlerinde müslümanlığı gizli olarak telkin ediyordu. Gıfâr kabilesinden Ebû Zer duydu ve Mekke'ye gelip, gizlice Efendimiz (s.a.s.)'i buldu, dinledi, hakkı anladı ve kabul edip müslümanlığmı Re-sul-ü Ekrem Efendimize bildirdi. O da haydi öyleyse sen de memleketine git. Benden izin gelinceye kadar bekle demişti. Fakat Ebû Zer ateşli, hakikî müslüman olduğundan. Yâ Resulullah ben Kâbe-i Muâzzamada iman ve İslâ-miyeti ilân etmeden hiçbir yere gidemem deyip Kâbe-i Şerife girip: «Ey müşrikler duyunuz ve biliniz ben müslüman oldum» diye Kelime-i Şehâdeti yüksek bir sesle okudu. Fakat müşrikler buna tahammül edemeyip, zavallı Ebû Zer'i o kadar dövdüler ki, nihayet bayıldı. Ayılmca da Kabe'nin örtüsü altına saklandı. Zira Kabe örtüsüne sığınanlara kimse dokunmazdı. Tam, bir ay orada saklı kaldı. Ancak geceleri zemzemden içerek karnını doyuruyordu. Ve bu suretle beslendiğini ve kilo da aldığını söylerdi.

Bir gece yarısı Kabe'de bulunan putlara tapınmak için iki kadın gelmiş. Ebû Zer hazretleri dayanamamış, bunlara karşı: «Ey budalalar, sersemler kendi ellerinizle yaptığınız bu taştan vesaireden cansız eşyaya tapmaktan utanmaz mısınız? Bakınız yeni bir peygamber geldi. İslam dinini ve bir Allah'ı-tanıtıyor. Güzel bir de kitabı var ki, ona da Kur'ân-ı Kerîm deniyor. O'na gidin, müslüman olup kendinizi Cehennem ateşinden kurtarın,» demesiyle kadınlar bir feryat koparıyorlar. Halk toplanıp bu sefer mübarek zatı yine iyice bir dövüyorlar. Ve nihayet bir bahtiyarın yardımıyla kurtulup memleketine dönüyor.

İyi dikkat edip bakınız ki", bu beş veya altıncı müslüman, memleketinde Gıfâr kabilesiyle bir de Eşlem kabilesini müslüman yapmağa muvaffak oluyor. İşte hakiki müslüman böyle olur. Sonra Resulullah (s.a.s.) ile o da hicret

12

ANA  BABA  HAKLARI

edip Tebûk gazasına iştirak etmiş, fakat devesi zayıf olduğundan ordu ile birlikte gidememiş ve yolda devesini bırakıp eşyalarını da sırtına alarak, bir müddet sonra tozu dumana katarak orduya iltihak eylemiş. Yayan yapıldak o kum çölünden geçmek acaba kolay bir şey mi? İşte bu hakikî İslâm âşıklarının yüzünden, İslâm az bir zaman zarfında dünyanın her bir tarafına yayılmış ve kökleşmiş olduğundan, bin küsur seneden beri din ve dünya düşmanlarının hücumlarına göğüs germiş, Allah'a hamd olsun ki, bugüne kadar devam etmiş ve elbette kıyamete kadar da devam edecek hakiki bir dindir. Allah teâlâ bizlere de lütfetsin de, o hakiki müslüman şehid ve gazilerin yolların- ¦ da daim eylesin. Âmîn!

2 — Şirk küfürdür:

Nefs-i emmâre hep benlik dâvâsındadır.' Kimseyi beğenmez; varsa, yoksa benim der. İşte bu hal, hem kendinin, hem de bunların arkasına talalan zavallıların mahv u perişan olmalarına sebep olur. Binâenaleyh insanın nefsinin her istediğini yapması da nefs-i emmâre alâmetidir.

İşte paralara ve envâ-i çeşit süslü kumaşlara, elbiselere ve hattâ süs ve saltanatlı evlere düşkünlük de nefs-i em-mârenin işidir. Allah teâlâ'nın kullarına bahşettiği sayısız nimetleri unutup şükrünü yapmaktan kaçan bedbaht insan, kendini bir şey zanneder de, Hakka yarar bir iş yapamaz ve nihayet bu hal üzere imân ve İslâm'dan da nasibini almadan gider ve Cehennem'deki yerini bulur. Ebû Cehil gibi inadkârlarm da canları Cehennem'e gitmedi mi? İşte nefs-i emmâresine esir olanların akıbetleri hep böyle

«unnu

 İlli1!    ıınrvrvıı*

neticelenmiştir. Artık pişmanlığın zamanı geçtiği için kurtulma imkânı da yokdur.

. Bu âyetteki ilk önce haram kılman, Allah teâlâ'ya $irk koşmakdır. Yani ortak tutmak, Allah'ın oğlu, kızı, babası, hanımı gibi isnadlarla birlikde, yaptığı ibâdetleri AUah'dan gayrisi için yapmak. Meselâ putlar gibi ki, yalnız Kâbe-i Muazzama'da 300'den fazla put vardı. Bunların altun, gümüş, yakut gibi kıymetli eşyalardan yapılanları da vardı.

İslâm'dan evvelki devirlerde cahiliyet araplan içinde ehl-i tevhîd de var idiyse de, ekserisi putlara taparlar idi ve bunu da ibâdet sanırlardı; Bununla beraber Şeytan'a ve cinlere tapanlarla birlikte, ağaçlardan ve taşlardan kendi elleriyle yaptıkları putlara da tapmaktan lezzet alırlardı. Hattâ Ebû Cehil'in bir putu,vardı ki, bunun içine şeytan girer ve peygamberimizi zemmederdi. Sonra Cenâb-ı Hak bir cinni yollayıp onu helak ettirmişdi. Ebû Cehil'in bundan haberi de olmadığından, memleketin büyüklerini davet etmiş ve bu putu konuşdurmak istemişse de putdan cevap gelmeyince, hiddetinden kalkıp putunu parçalamıştır. Tefsîr-i Rûhû'l-Beyân'da ve İbrahim Aleyhisselâmın yukardaki duâsmdaki (esnam) kelimesinde izah edilmiştir:

İnsanların gerek canlı ve gerek cansız, Allah teâlâ' dan gayriye ibâdetleri, sûret-i katiyyede yasak edilmiştir. Lât, Sakîf kabilesinin putudur. Onu ilâh gibi ma'bûd edinmişlerdir. Kendisinde saklılık ve yükseklik manâları vardır. Uzzâ da, Gatafan kabilesinin putu idi. Bu da ilâh ve mabûd manasını taşımaktadır. Menât ise, Huzeyl ve Hu-zâa kabilelerinin taptıkları puttur; taşdan yapılmıştır. İnsanların, kendi akıllarına göre hareket ettikleri takdirde ne kadar gülünç şeyleri ilâh edinebilecekleri görülmektedir. Bu ilâhlara kurbanlar kesmeler ve bunlardan fayda veya zarar beklemelerine bilmem ne dersiniz? Onun için insanın mutlaka Hak tarafından gönderilmiş, zamanında-

14

ANA  BABA  HAKLARI

ki bir peygambere uyması ve O'nun dediklerini dinleyip tutması şarttır. Lâkin ne hikmet bilemeyiz ki, bu mümtaz insan kabul etmemiş ve bir çok peygamberleri öldürmek cür'etinde bile bulunmuştur. Bahusus, Yahudilerin bu hu-susdaki cinayetleri pek meşhurdur.

Peygamberler hep insanları tevhîd dinine, Allah te-âlâ'nın birliğine imâna dâ'vet etmişlerse de, bu putperest kavim, bu dâ'veti kabul etmeyip peygamberlerine karşı çeşitli zulüm ve cefâdan da hâli kalmamışlardır. Peygamberimize karşı yaptıkları çirkinlikleri de bilmeyen yoktur. Hak'ka ve İslâm dinine davet olundukları zaman, arslan-dan kaçar gibi kaçarlar ve Lâ ilahe illallah, denildiği zaman, kibir ve gururlarından «biz bu mecnun şâirin sözlerine bakıp da, ecdadımızdan miras kalan putlarımızı mı ler-kedeceğiz?», diye i'tiraz ederlerdi. Çok tuhaf ve gülünç ve şâyân-ı ibrettir ki, o günün câhil putperestleri bile, dede ve babalarından miras olarak ellerinde bulunan taşdan, topraktan ve kendi elleriyle de yaptıkları putları bırakmak istememişler de, bugünün münevverleri nurun alâ nûr olan İslâm dinini sırtüstü bırakıp, nefsinin putuna tapmakta ve hiçbir mes'uliyet tanımayan dinsizlik yollarına sapmaktadırlar. Hele o plajlarda çırılçıplak vücudlarım âleme teşhir edercesine soyunmak ve bunu da bir medeniyet saymak kadar budalalık olur mu dersiniz?

İşte İslâm'dan ayrılan, imandan ârî bu insandan ne beklersiniz? Binâenaleyh şirk küfürdür. Bunlar tevbesiz ölürse Cehennem'de ebedi kalacaklar ve aflardan kat'iyyen istifâde edemiyeceklerdir.

8 — Şirk rahmeti inkârdır:

Kullarına çok rahim olan Allah teâlâ Hazretleri, Kî-tâb-ı Kerîm'inde «Ey müşrikler, Allah'dan gayriye ibâdet

ALLAHU TEALANIN  HAKKINA RİAYET

15

eden zavallılar, gelin sizlere Allah teâlâ'nın haram kıldığı şeyleri anlatayım.»1 buyurmuştur.

O, bu âyette Allah teâlâ'ya hiçbir şeyi şerik koşmamanızı vasiyet eder. Bu da sizlere güzel bir vasiyettir. Sizler de sakın, Allah baba demiyesiniz. Allah'ın oğlu da yokdur, kızı da. Âdem Aleyhisselâmı nasıl anasız ve babasız yarattı ise, İsâ Aleyhisselâmı da öylece babasız yaratmıştır. Sakın, putlara inanma ve onların önünde eğilip tapınma. Nefsi hevâna da, sakın uyma. Paralara, zînetlere, atlas ve kıymetli kumaşlara aldanma. Evini barkını israfa boğup süsleme. İyi bil ki, sen de, aldandığm her şey de, ölüme ve yokluğa mahkûmdur. Üç günlük bir hayatın için dünyanın süs ve saltanatına aldanma. Nefsinin kölesi olma. O senin bineğindir. Sen onu kendine bindirme! Riyakârlığın gizli şirk olduğunu unutma ve riyâkârlıkdan son derece sakın. Gösteriş olarak yapılan ibâdetler hep şirkin içindedir. Mülk Allah teâlâ'mndır. Tasarrufun da, mülkün sahibinin olacağı aşikârdır.

Rezzâk O'dur. Herkese rızkı ezelde taksim olunmuştur. Kullar vâsıtasiyle herkese ayrı ayrı yollardan gelir. Yaratmak ve öldürmek O'nun elindedir. Yaratan ve öldüren yalnız Allah'dır. Diğerleri hep vâsıtadır. Mahsûlü de, yiyeceklerimizi de halk eden O'dur. Bizim ekip dikmemiz birer vâsıtadır. Gökten yağmurunu vermezse, kuraklık devam ederse, yerlerden su çekilir; o zaman ne ekdiği-miz ve ne de diktiğimizin hiç birisinin olamıyacağını hepimiz idrâk ederiz. Hattâ, bizim de hayatımız sona erer. Çünkü su hayatın başıdır. Arabistan bile, bugün.içeceği suyu, Avrupa'dan şişelerle getirtmektedir. Halbuki kuraklık umûmî olunca, her memlekette yiyecek ve içecek bir-şey bulmak mümkün olamayacaktır. Binânealeyh, Rezzâk

(1)   En'âm: 151.

Allah teâlâ'dır. Kusurlarımıza,  günahlarımıza bakmadan nimetlerini üzerlerimize yağdırmaktadır.

Hak teâlâ'nm 99 esması vardır. Bunları her müslü-manın bellemesi kendi saadeti icâbıdır. Cenâb-ı Hakkın altıncı ismi de Selâm'dır. Yani Hak teâlâ her türlü âfât ve belâlardan ve noksanlıklardan uzak, sıhhat ve âfetlerden eminlik, her türlü selâmet, afiyet, rahatlık, huzur, hep Selâm ism-i şerifinin tecellisi altındadır. Sen de selâmet istiyorsan, Allah teâlâ'nın hıfz-ı himayesine girmeğe çalış. Emirlerine sımsıkı yapış, yasaklarından da öylece kaç; kurtulup saadet ve selâmete mazhar olursun. Bak, Vakıa sûresinde Cenâb-ı Hak bize soruyor. «Halk eden siz misiniz yoksa biz miyiz?»1 Sonra da: «Ekini ziraat yapan siz misiniz, yoksa o mahsûlü meydana getiren biz miyiz?»3 İnsanın aklına hemen, benim diyeceği gelmektedir. Çünkü tarlayı biz sürüyor ekini biz ekiyoruz. Bugün gözlerimizin önünde bir elektrik icadı var. Bize ışık veren lambalarımız, sizleri ben aydınlatıyorum. Buzdolabı da der ki, yemeklerinizi ben saklıyorum; suyunuzu da yine ben soğutuyorum. Lâkin elektrik merkezlerinden cereyan gelmediği vakit, lâmba, dolap ve başka makinaların hep birden stop etmekte olduğu hepimizin malûmudur. Binâenaleyh, iş lambada, vesâir makinelerde değil, asıl iş, hüner, kuvvet, elektrik merkezlerindedir. Şimdi haddi zâtında eken, biçen biz gibi görünüyoruz. Lâkin hakikatte bizlere o kuvvet ve idrâki ve çalışma kabiliyetini veren Allah teâlâ Hazretleridir. Deliler, âcizler, a'mâlar, sakatlar ve hastaların ne için çalışamadıklarını hiç düşündün mü? Sonra, sen diyeceksin M, ekini ben ekdim. Ya o ekdiğini yerden çıkaran sen misin? O yerin yarılıp mahsûlün başım dışarıya çıkarma-

(1)    Vakıa: 59.

(2)    Vakıa: 64.

ALLAHU TEALA'NIN HAKKINA RİAYET

17

suu, sonra büyüyüp bire, on yirmi, otuz ve daha ziyâde mahsûlün olması acaba senin elinde mi? Yoksa Hâlık-ı Zül-Celâl'in elinde mi? Onun için çıkan mahsûlün onda birinin öşür olarak fukaraya verilmesini emreden Allah teâlâ Hazretleridir. Sebebi, mahsûlü veren O'dur. Yağmurunu vermezse, yere de yetiştirtmez ise, susuz ne olur? Arabistan'daki saatlerce gittiğimiz, ucu bucağı bulunmayan arazi bomboş; acaba neden?

Hiç şüphesiz, kumlu arazi güneşi görünce, su da olmayınca, tabiî, bir şey olmaz. Değirmen de öyle değil mi? Buğdayları öğüten taşlar derler ki, bu unu. biz yaptık. Bilmez ki değirmenin çarkım döndüren ya sudur,, ya rüzgâr veya elektriktir. Elektrik gelmezse değirmen dönmez. Rüzgâr olmazsa yine değirmen dönmez. Sular olmazsa yine değirmen dönmez değil mi? Bilmem anlatabiliyor muyum? Bütün kuvvet, kudret ve tasarruf Hâlık-ı Zü'1-Celâl Hazretlerinindir. O'nun yardımı, lütfü, ihsanı olmayınca hiçbir şey olmaz. Şimdi sen, gökte uçan tayyare, denizlerde gezen kocaman gemiler, bilumum fabrikalar, tabiatın eseridir diyecek bir akıllı veya "bir deli bile bulabilir misin? Herkesin diyeceği, işte filan fabrikanın eseridir. Öyle ise bu koskoca kâinat, bu kadar intizamı ile nasıl sahipsiz olur? Halbuki, fabrikayı bırak, tayyare ve gemileri de bırak, şu başımızdakilerle ayağımızda giydiklerimiz kendi kendine olmuyor da — ki, çok basit — dünyâ ve etrafındaki sayısız ecrâmı, (ufak büyük) insan, insaf edip biraz dü* şünse kendi kendine utanır. Çünkü insanın kendi bile başlı başına bir âlem! Bunlar tabiatın eseridir demek, delilikten başka ne olabilir? Veya hayvanlar gibi şuursuz bir mahluktur. Zira Kur'ân-i Kerîm, bu Allah tanımayan imansızlara, dinsizlere; «Onlar hayvanlar gibidirler, belki onlar daha sapıktırlar»1 demiştir. Yani hayvanlar gibi bel-

F. 2

18

ANA BABA HAKLARI

ki de onlardan daha aşağı, zira hayvanlardan umumiyetle insanlar istifâde etmektedirler.

Lâkin insanlarınki öyle mi? Âhiret var, sorgu var, mî-zân var, Cennet var, Cehennem de var. Hayvanlar ölür giderler. Âhiret mes'uliyetleri yoktur. Amma insan bu mes' uliyeti taşımaktadır. Çünkü Allah teâlâ onları boşuna yaratmamış. Onların ilk vazifeleri, mülkün sahibini tanıyıp O'na lâyık olduğu ibâdeti yapmak, emirlerini tutup yasak ettiği her şeyden kaçmak. Fakat o, ne tevhide yanaşmış, ne de kulluk vazifelerini yapmış. O zaman başıboş mahlûklara benzetilmiştir.

Burada sana birkaç da hikâye edilen vak'aları anlatayım. Yalnız şu kadar var ki, sen hemen bunlara itiraz etmeğe kalkma. Bunlar Allah teâlâ'nm kullarına birer ib-fet lîümunesidir. Bize düşen bunlardan ders almaktır. Kendi aklımıza gelince; o kafatasının içindeki teçhizata senin hiç aklın eriyor mu? Ne dersen de, yalnız, Hâlık'm işine karışma ve böyle şey olmaz deme. Bugün bile neler görüyoruz ki, dün bunlara hep olamaz diyorduk. Bak bugün hepsi gözümüzün önünde.

Adam aylarca gök yüzünde binlerce kilometre uzaklıkta ve belki binlerce ton ağırlığındaki füzeleri, içindeki adamlarla birlikte ve birçok aletlerle durduruyor ve onlardan birçok bilgiler elde edebilmekte olduğu hepimizin gözleri önünde cereyan etmektedir. Onun için sen her şeye itiraz etmeğe alışma. Elinden geliyorsa iyi dinle ve güzel bir ders al. Âleme nümûne olmağa bak. İyi bak ki, dün bir bebek idin, hiçbir şey bilmiyordun. Hemen ağlar, dururdun. Lâkin büyüdün; bugün de kabına sığmıyorsun.

(1)    Araf: 179.

ALLAHU TEAUVNIN HAKKINA RİAYET

19

Yarın da, toprak altına girip de nasıl çürüyeceğini hiç hesapladın mı? Sen bu varlığa boşuna mı geldin acaba? Ye, iç yaşa sonra da ölüp git! Eğer o mezar aleminde göreceklerini bir hatırlarsan o da hepimize yeter. Onun için evleri, ocakları söndüren, çocukları yetim bırakan, kadınları da dul bırakan ölümü daima hatırlayınız ve gidişatınızı da ona göre ayarlayınız.

Binâenaleyh, senin şuna buna itiraz edip de, görmedikçe inanmam, aklımın ermediğine hiç inanmam demen, tam câhilin câhili olduğun?, delildir. Öyle ise sen bu cahillikten kurtulmak için ihlas ile İslâm dinini ve onun esaslarım öğrenmeğe çalış. Seni yaratan ve ir ülkün sahibi olan Allah teâlâ'ya iman eyle. Ve onun buyruğunu tutmağa çalış. Bak O sana ne güzel bir vücud vermiş, aklın yerinde, azaların tam. Buna mukabil onun emirlerini tutmak borcumuz değil mi? Allah esirgesin, bunlardan birisi noksan olsa hâlimiz nice olur? Hangi akılsız ve deliye akıl veren var? Hangi köre göz veren var, hangi sağıra duyma veren var? İşte bunların hepsini Allah teâlâ, o karanlık ana rahminde ne güzel bir şekilde, eksiksiz olarak bizlere ihsan buyurmakta olduğundan, artık O'nun emirlerine uymamak kadar saygısızlık olur mu dersiniz?

Cenâb-ı Hak Zü'1-Celâl Hazretleri hepimizin muini olsun da, îman ve İslâm dairesinde olgun ve kâmil bir kişi olarak yaşamak nasib ve müyesser eylesin; âmîn!

4 — Yaratılışımızın gayesi:

«Ben, insanları ve cinleri, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.»' buyuran Allah teâlâ'dır. Hilkatin gayesi,

(1)   Zâriyât : 56.

20

ANA  BABA  HAKLARI

mülkün sahibini tanımak ve peygamberler vasıtasıyle emir ve nehiy olundukları şeyleri yapıp, kâmil ve olgun bir insan olarak Hak'kın huzuruna gidebilmektir. İnsan kendisini yetiştirmekle mükellef olduğu gibi, kendi etrafındaki evladlarınm, akrabalarının hattâ kavrnu kabilesinin de ıslâhına çalışması vazifesidir. Bahusus evlâdlarını öyle başı boş bırakıp, hemen dünyalarını kazanmağa çalışmaları çok tehlikeli bir iştir.  Onları zararlı yerlerden  ve yollardan koruması ve erkân-ı İslâm'ın 54 emrini güzelce öğretip ve o yolda çalışmasını temine çalışmak, babanın ilk ve mühim vazifelerinden biridir.   Kendinin Cennet'e,   oğlunun Cehennem'e gitmesini kim ister? Bu olsa olsa inançsız ve iman ve İslâmdan nasibi olmayan kimselere mahsusdur. O zaman iş değişir. Vapurdaki yolculardan bazılarının gemiyi delmeğe çalıştıklarını görünce, bütün gemi halkı ayağa kalkar, o adamı, men ederler. Eğer seyirci kalırlarsa hep beraber batıp giderler. Buna hepimizin aklı erer de, dinimizi yıkmağa yeltenen dinsizlere  kimse ses çıkarmadığı zaman da aynı felâket hepimizin başına gelir. Gemi battığı zaman herkes boğulur. Fakat dinliler Cennet'e gider, dinsizler de Cehennemi boylarlar.   Bu da, malûm.   Dinimizi beğenmeyip dinsizlik yolunu tutunca, artık memleket kendiliğinden komünist olup gider.   Ondan sonrası   ma'lûm. Öyle ise herkese evlâdlarımn ve etrafındakilerin dindar olarak yetişmesine çalışmak, hem de tam bir gayretle çalışmak şarttır. Bu husustaki ecri de ona göre olacaktır. Bak sana bir vak'a anlatayım: Meşhur bir Süleyman Aleyhis-selâm var ya, kuşların dilinden anlar, ordusu ile havada uçar. İşte bu Peygamberimizin hanımı nasılsa aldanıp, ölmüş olan babasının evvelâ resmini, sonra da heykelini yaptırıp, gizlice ona tapınır olmuş. İşte o büyük peygamber bundan gafil   olup hanımını tedip etmediği için,   mühr-ü Süleyman elinden alınmış ve kendisi de artık hükümdarlık yapamaz hâle gelmiş. Bir rivayette kırk gün süren bu

ALLAHU TEÂLA'NIN  HAKKINA RİÂYET

21

halden sonra Süleyman Aleyhisselâm hâdiseye vâkıf olmuş, hanımının putu olan heykeli kırmış. Bunun üzerine mühr-ü Süleyman yine eline geçmiş ve hükümdarlığını sürdürmeye devam etmiş. Şu hâdise bize anlatıyor ki, insan evinin de hâkimi ola. Bahusus maiyyetindekilerin İs-lâmî hayatlariyle çok sıkı bir şekilde ilgilenmelidir ki, kurtuluş mümkün olsun.

Onun için memlekette yaşayan insanların, bu hususta sağlam imâna, itikada ve bilgiye ihtiyaçları vardır. Ma' lûmdur ki, insan pek büyük ve mümtaz mahluktur. Dünyâda ve âhirette saadet onun hakkı iken, yetiştirme tarzı bozuk olunca, o zaman bu mümtaz insan dünyâda da perişan, âhirette de. Cenâb-ı Hak cümlemizi uyamk ve dünyâsını âhiretini bilen ve her halde Hak'kın rızâsını kazanmayı başlıca hedef edinen sevgili kullarından eylesin, âmîn!

Kasas sûresinin sonunda ilci üç âyet-i kerîme var ki, bugünkü dersimde onları okuyordum. Nazar-ı dikkatimi çekti. Ben de sizlere o âyetleri hatırlatmak üzere yazmayı münâsib gördüm:

«Sakın kâfirlere yardımcı olmayınız.»1

«Rabbine çağır. Sakın müşriklerden olma.»1 Te'kiden tenbih buyrulan bu iki âyet-i kerîmenin arkasından

 jr >

(1)    Kasas: 86.

(2)    Kasas: 87.

22

ANA BABA HAKLARI

«Allahdan başka bir ilaha ibâdet etme. Ondan başka ilâh yoktur. Ondan başka herşey helak olacakdır. Hüküm ancak onundur. Ve hep ona döndürüleceksiniz.»3

J[ rfJ6 U

 ıîı jjı

 Xj

Sûre-i Ankebûtda Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurur: Onlar gemilere binip (tehlikeyi gördükleri vakit) dinde hâlis oldukları halde Allah teâlâ'ya duâ ve ibâdet ederler. Vakta ki, Allah teâlâ onları kurtarıp karaya indikleri zaman yine müşrikdirler. Allah'a ortak koşarlar; eski/küfür hallerine dönerler.4

ti

Lokman Aleyhisselâm da oğluna şöyle nasihat etmiş-

«Oğlum, Allah'a şirk koşma.  Allah'a ortak koşmak çok büyük bir zulümdür.»1

Sûre-i Rûm'un 31. âyetinde ise şöyle denmektedir:

(3)    Kasas: 88.

(4)    Ankebût: 65, 66. <5)    Lokman: 13.

ALLAHU TEALA'NIN  HAKKINA RİAYET

23

«Hep Allah'a dönüp itaat edin. Ve ondan korkun. Ve namaza devam edin. Müşriklerden olmayın.»

Yine aynı sûrenin 40. âyeti şöyledir:

•# >^

*

«Allah O'dur ki, sizi yarattı. Sonra size rızık verdi. Sonra sizi öldürür. Sonra sizi diriltir. Ey müşrikler, Allah'a ortak koşanlar, sizin putlarınızdan bunlardan birşey yapacak var mı? Allah onların işledikleri şirkden münezzehdir. Ve çok âlidir.» Kur'ân-ı Azîmin hemen birçok yerlerinde bu şirkin aleyhinde pek ma'kûl ve güzel nasihatler vardır. Namaz kılmamak da insanları şirke sürükleyen bir âfettir. Namaz dolayısıyle Allah teâlâ'nın emirlerine itaat insanın içini ve dışını nurlandınr da, şirke, küfre düşmek-den son derece korkup kaçar. Bu da kulda nûr-u ilâhinin tecellisinden neş'et eder. Hak sübhânehû ve teâlâ da âbid ve sâlih kullarını korur da şirkden uzak kalırlar. Ve Allah'a şirk koşanları da sevmezler. Mülkün sahibi yalnız Allah'dır. Ortağa, yardımcıya, oğlana, kıza ihtiyacı yokdur. Bütün mahlûkat onun kullarıdır. Kulunu kendisine hiçbir zaman ortak yapmaz. Ortaklık aczden ileri gelir. Allah âciz değil ki, ortak edinsin. Bütün Peygamberler O'nun kulu ve resulüdür. İsâ Aleyhisselâm da böylece Allah'ın kulu ve resulüdür. O'na Allahın oğludur demek, Allah onda tecelli etti, kullarını kurtarmak için oğlunu feda etti, vesâir buna benzer sözleri söylemek hiç bir akl-ı selim sâ-

 nnr\Lftni

bibine yakışmaz. Allah, Allah'dir. Her noksan sıfattan münezzehdir. Ve her kemâl sıfatiyle muttasıfdır. Cenâb-ı Hak, cümlemizi bu gibi hatâlara düşmekten korusun âmin! Şu duayı hergün oku; «Yâ Râb! bilerek ve bilmeyerek yap-üğım şirklerden sana sığınırım ve bunlardan sana tövbe ve istiğfar eylerim.»

 

ÜÇ KURTARICI VE ÜÇ TEHLİKE

İnsanları kurtaran ve insanları tehlikeye ve helake düşüren üç şey vardır.

1 — Kurtarıcı üç şey:

a) Her yerde, gizli ve aşikâr, dâima Allah teâlâ'dan korku üzerine olmak.

Bunu bizlere Kur'ân-ı Azîmüşşân hemen her sûresinde, ve hemen her sahifesinde «Allahtan korkun» diye seslenmektedir. Zaten bu Hak korkusu yerleşmeyen gönüller haraptırlar. Saadet ve selâmet de bu Allah korkusuna bağlıdır. Yâni âhiret mes'uliyeti. Zira, bu âhiret mes'uli-yetini taşımayan ve Allah korkusu içlerinde olmayan kimseler her akıllarına geleni yapmaktan çekinmezler.

Şu yedi kişi ise Allah'ın lütfuna mazhar olacak bahtiyar kimselerdir:

Birincisi, imâm-ı âdildir. Yani adaletle hükmeden imamlardır ki, bunlara zamanına göre bazan halife, bazan şah, bazan padişah, bazan kral, bazan reis-i cumhur denir.

İkincisi, gençlikte ibâdete devam eden bahtiyar. Üçüncüsü, kalbi mescidlere bağlı, yani hemen vakitleri, ezanları gözler. Dördüncüsü ve beşincisi Allah için sevişen iki kişidir ki, bu sevgi üzerine toplanır ve yine bu sevgi ile dağılır ve ayrılırlar. Altıncısı da bir erkektir ki, kendisini

26

ANA BABA  HAKLARI

mevki ve güzellik sahibi bir kadın davet eder de, ben Al-lah'dan korkarım diye o günahdan kaçan kimsedir. Yedincisi de Allah teâlâ'yı tenhâlarda zikreder ve gözlerinden yaşlar akar.

İşte bu yedi kişinin hâli, her bakımdan hepimize örnek olmağa layıktır. Allah teâlâ'nın sonsuz nimetlerine karşı, kusurlarını düşünerek ağlayanları Cehennem ateşi yak-mayacaktır. Ve Cehennem ateşini ancak göz yaşları sön-dürebilir demişlerdir. Ashâb-ı Kiram hazerâtının ve Resû-lullah Efendimizin ağlamalara hepimize bir ders ve örnek-dir. Zevk u sefaya dalan gafiller elbette ağlamak istemezler. Ve dâima gülmekten hoşlanırlar ki, bu da onların gafletlerine alâmettir.

Nimet-i ilâhi ziyâde oldukça şükrünün de çok olması lâzım geleceğinden bu şükürleri yapamadığımız gibi günahlardan da kendimizi kurtarabildiğimiz olmadığı cihetle ne kadar ağlasak yine azdır.

Allah korkusu her şeyin başıdır. Hikmetin de başı yine Allah korkusudur, yani Allah korkusu olmayan kimsede ne hikmet ve ne de sair fâideli, hak rızasına muvafık ameller olabilir. O güzel Cennet, Allah'dan korkanlara va-dolunmuştur. Bu Allah korkusu ki, her işin başıdır. Bu temin olunmadıkça insanlarda insanlığı aramak beyhude ve boşuna bir yorgunluktur. Çünkü Allah korkusu olmayınca insanoğlu, her fırsattan istifâde ile, her türlü fenalıkları yapabilecek bir tiynettedir. Bu korkunun başı hâlis, sağlam bir imandır. Bu inançtır ki, kişiye inandığı Allah teâlâ'nın her şeyi görür, bilir, işitir, her şeyden haberdar, hattâ gönüllerden geçirdiği hayır ve şer her şeye vakıf olduğunu bildirir. Kudret-i kâmilesi vardır. Her istediğini istediği gibi yapar. İlminden hariç bir şey yoktur. Âhiret-te amellerimizi tartacak terazisi vardır. Mükâfat evi olan sekiz dereceli Cenneti olduğu gibi, cezaevi olan yedi dere-

  KURTARICI  VE ÜÇ TEHLİKE

27

celi bir de Cehennemi vardır. Allah korkusu ile günahların hepsinden, ufağından büyüğünden tamamı ile kaçılır ve o günah şeylerin hiçbirisi işlenmez ve derhal tevbe edilir. Allah teâlâ'nın bütün emirlerini tutar. Namazlarını oruçlarını, zekâtlarını, haclarını yerli yerine getirmeye çalışırlar. Kimseyi incitmezler. Herkesin hak ve hukukuna son derece hürmet ve riayetkardırlar. Bununla beraber Allah'ı en iyi düşünen ancak âlimlerdir. İlim akıl üzerine galiptir. Ve ilim bir makamdır ki, onu da Allah teâlâ Hazretleri, kulları içinden Allah'dan korkanların ancak âlimler olduğunu beyanla, ilimde Allah korkusunu bir makam olarak göstermiştir.

Haşyet, havf makamlarından bir makamdır ve takvanın hakiki ismidir. Takva ise bütün ibâdetleri cem eder. Hak'km emirlerini tutar ve yasak, günah olan şeylerin hepsini terkeder. Ve bu suretle hem hidâyet-i ilâhiyyeye hem de rakmet-i ilâhiyyeye nail olur. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm müttekîlere hidâyettir. Ve Cennet de müttakîlere vaad olunmuştur. Allah teâlâ bizlere ve bizden evvel geçen ehl-i kitaba Allah'dan korku üzere olmayı tavsiye buyurmuştur. Allah teâlânın indinde en kerim olan kimse, sizin Allah'dan en çok korkamnızdır buyrulmuştur. Bu ehl-i takva olan kişiler ise yann kıyamet gününde Cennet-i Âlâya hesapsız olarak gireceklerdir. Binâenaleyh Allah korkusu herkes için elde edilmeye lâyık olan bir makamdır. -Allah teâlâ'nın kulundan rızâsı, kulunun Allah'dan korkusuna bağlıdır. Kul Allah teâlâ'dan ne kadar ve ne nisbette kor-kuyorsa, Allah da kulundan o kadar razıdır.

İlim yüksek bir makam ise de, korku ile meşruttur. Allah korkusu olmayan ilim, faideli bir ilim olmaktan uzaktır. Çünkü Sallalahü Aleyhi Vesellem Hazretleri fai-desiz ilimden Allah teâlâ'ya sığınmıştır. İlim, nübüvvet, peygamberlik makammdandır.    Ve ehl-i ilim meziyette

Za                                        ANA BABA HAKLARI

peygamberlerle birliktedir. Onun için ulemâ enbiyânın vârisleridir, denmiştir. Çünkü ulemanın peygamberlerle ve sıddîklerle beraber olacağını âyet-i kerîme beyan etmektedir. Binâenaleyh, en büyük şeref ulemâ-i kiramın makamıdır. Havf, hakikaten imânın ismidir. Takva her nehyolunan şeylerden içtinabın ve her hayırlı işlerin de anahtarıdır. İnsandaki şehvetin zararını ancak Allah korkusu giderir.

Ebû Muhammed Sehil Rahmetullâhi aleyh der ki: İmanın kemâli ilim; ilmin kemali ise Allah korkusudur. Allah korkusu olmayan ilim ise faideli bir ilim olmaktan uzaktır; ilim imanın kesb-i kuvvet etmesine sebebdir. Allah korkusu da ma'rifet-i ilâhiyyenin kesbine sebebdir. Binâenaleyh muhabbet-i ilâhiyyenin kesbi, Allah korkusunun kalbde yerleşmesinden sonra hasıl olur. Muhabbet-i ilâhiyye ise, en yüksek bir makamdır. Fakat Allah korkusu kalblerde yerleşmeden muhabbet-i ilâhiyyeden bahsetmek, dem vurmak büyük bir hatâdır.

Bak ne kadar güzel bir ders: Allah teâlâ'dan ayrı kalmak korkusu ateşten,   Cehennem azabmdan korkmaktan çok büyüktür. Firkat, ayrı kalmak, ibadetsiz, Kur'ansız, zi-kirsiz kalıp Allah'ı unutanların azap ve acısı, Cehennem .azabından yüzbinlerce daha fazladır.  Çünkü Cehennem' deki azabı, firkat acısı yanında denize düşen bir katreye benzetmişler. Lâkin biz bu acıyı duymuyoruz dersek cevaben diyorlar ki, kolu veya bacağı kesilmesi lâzım gelen bir ameliyatlıya vurulan morfinle  o hastanın kolu  veya bacağı kesilir veya midesi alınır, fakat hasta hiçbir şey duymaz. İşte biz de tıpkı o morfin yemiş hasta gibi, ne azaptan, ne de ayrılıktan haberimiz bile olmadan, bir gün bu fâni dünyaya gözlerimizi yumup âhiret alemini müşahede edince aklımız başımıza gelir. Amma iş işden geçmiş olur.

Onun için ey aziz ve muhterem kardaş, sen ölümünü her gün güzelce düşün. Bak şu güzel hilkatini sana veren,

ÜÇ KURTARICI VE OÇ TEHLİKE

29

 

akıl, ilim ile seni tezyin edip en üstün bir mahluk olarak yaratan Allah teâlâ'nm verdiği sayısız nimetlere bak da, O'na isyandan kork ve kaç. Diğer taraftan da emirlerine itaat eyle ki, korkun artsın ve bu suretle de Hak'ka muhabbetin hasıl olsun. Onun için nefsini daima hesaba çek ve Hakkı daima gözle. Böyle yapmazsan çok tehlikelere düşersin.

Bir vaiz cemâatin kulağına nasihatler girmiyor diye şikâyette bulunmuş, ona şöyle cevap vermişler: Sen Kur' anda görmüyor musun? Allah teâlâ ne diyor? Nasihati ancak Allah'dan korkanlar alır. Şakiler de hem nasihat dinlemezler, hem de uzak kalırlar.

Bir de vera vardır ki, o da korkudan bir haldir, korkusundan bütün azalarını şüphelerden uzak eder. Hattâ helâlin fazlasına da iltifat etmez. Hazret-i Ali Efendimiz buyurmuşlar ki, Cenneti isteyen âşıklar şehevâttan uzak kalırlar. Cehennem'den korkanlar da harama sokulmazlar. Allah'dan korkan kimse için en mühim şey, dilini tutup sükûta devam etmesidir. İllâ zaruret miktarım konuşması lâzımdır. Hiyânetlik edenlere lanet olunmuştur. Bunlar kimlerdir deyince, bid'at sahipleridir diye cevap verilmiş.

Allah korkusunun meyveleri mahsûlleri, Allah Azze ve Celle'yi iyi bilmek ve Allah'dan tam manasıyla haya etmektir. Başını, başındaki gözünü, kulağını, lisanını, mideni, kalbini, iffetini, elhasıl, el ve ayağım Hak sübhânehû ve teâlânm rızası haricindeki bütün günah ve yaramaz hal ve hareketlerinden muhafaza etmektir. Bu bahis çok uzun bir bahistir. Belki yüzlerce sahife olacaktır. Yalnız Tergîb ve Terhîb'in haşyetullâh bahsinde zikrolunan, gölgelerin olmadığı kıyamet gününde Hak'kın hususi gölgeliklerinde bulunacak olan yedi kimseyi herkesin bilmesi için yazmayı lüzumlu gördüm. Cenâb-ı Hak da bizleri onlardan eylesin. Âmîn!                ...;"                     .

30

ANA  BABA  HAKLARI

Büyükler dâima tefekkürü ve ağlamayı kendilerine şiar edinmiş olduklarından hep ağlar ve hem de kimsenin görmediği yerlerde, gecelerde ağlarlar. Cenâb-ı Hak bizlere uyanıklık nasib etsin de, hareketlerimizden utanarak ağlayan kullarından eyledin. Âmîn!

Bu dünyada ömürlerini Allah korkusu içerisinde geçirenler ise, âhirette en rahat bir hayâta nail olurlar. İnsanların son devirlerinin nasıl olacağı herkesçe meçhuldür. Bunun için bütün veliler bile bu korkudan hâli olamazlar.

Buharı ve Müslim'in şu naklettikleri hadîs-i şerif ne kadar şâyân-ı ibrettir:

Enes (r.a.) diyor ki: Resûlullah fs.a.v.) bir hutbe okumuşlardı ki o hutbenin bir mislini bir daha katiyyen işit-. medik. «Eğer siz benim bildiklerimi bilmiş olsanız, az güler ve çok da ağlardınız» demesi üzerine ashab-ı kiram yüzlerini döverek, burunlarından nefes alarak, hıçkıra hıçkıra ağladılar.

Zaten her zaman ağlarlar idi. Bu korku şüphesiz ki. Allah teâlâ'yı iyi bilmekden ileri gelmektedir. Mümin bilir ki, Allah teâlâ Hazretleri her hâlimize vâkıftır. İyi ve kötü hallerimiz Hak teâlâ'mn malûmudur. Ve aynı zamanda her türlü hâlimizi gece ve gündüz görmektedir. Hem bilir hem de çok iyi görür. İşte bu bilgi ne kadar kesb-i kuvvet ederse, insanın Allah'dan korkusu da o nis-bette olur. Hem bilip hem de günahları işliyorsa, buna da tam manasıyla câhil demekden başka bir söz bulamayız.

Bilgisiyle amel etmeyen kim olursa olsun, şeytanın maskarasıdır. Bu hususta Tasavvufî Ahlâk kitabında oldukça malûmat verilmiştir. Mütâlâası tavsiye olunur.

b — İktisada riâyet etmek:

Zengin-fakir herkes iktisâda riâyet etmek mecburi-

OÇ KURTARICI VE ÜÇ TEHLİKE

31

yetindedir. Param bol diye har "vurup harman savurmak müslümanlığa yakışmadığı gibi, insanlığa da muhaliftir.

Fertlerin selâmeti, kurtuluşu iktisâda bağlıdır. İktisada riâyet etmiyen ferdler ve cemiyetler de çok geçmeden geçip giderler. Târih gözler önündedir.

c — Adalete riâyet etmek:

Her hâlde adalete riâyet etmek gerekir. Ferdlerin de cemiyetlerin de yaşaması, payidar olması adalete bağlıdır. Adaletsiz ne ferdlerin ne milletlerin ve ne de cemiyetlerin yaşadığı görülmüştür. Bu nasihatler hep büyüklerimizden miras olarak intikal etmektedir. Ezberlenmeğe ve levhalar yazıp evlerimize asılmağa değer bir hakikattir.

2 —Üç tehlike: a — Cimrilik:

Cimrilik denilen sıkılıktır. Malûmdur ki, devletlerin yaşaması, bütçesi, idaresi, askeri teşkilatı vesâir işler hep paralarla olur. Para sahipleri paralarına kıyamaz ve veremezse, o zaman bu teşkilâtlar da tabiatıyla yaşayamaz. Düşman ellerinde esir kalınır. Ferdlere gelince, onlar da çok çeşitli; fakir, gözsüz, kulaksız, hasta, sakat, akılsız ve deliler gibi ki, bunlara bakmak da yine bizim borcumuzdur. İşte sıkılık, cimrilik, alâkasızlık, hem kendilerinin hem de cemiyetlerin yıkılmasına başlıca sebep olduklarından, tehlikenin başına cimriliği koymuşlar.

b — Nefis ve hevâya uymak:

İnsanın kendi nefis ve hevâsına uymasıdır. Halbuki yukarıda yazıldığı gibi insanın en büyük ezeli düşmanı nef-

32

ANA BABA HAKLARI

sidir. Şimdi bu nefse uymakdan daha büyük tehlike olamaz. Bugün insanlar da umumiyetle bu tehlikenin içine düşmüş; hep nefsinin arzularına uymaktadırlar. Giyinme, yeme, içme, ev saltanatları, yaşama arzulan; hep bu nefsin arzularına göre yapılmaktadır. Kanâate riâyet eden acaba kaç müslüman bulabiliriz? Efendimiz (s.a.s.) in hayâtına ve eshâbmın'gidişatına bir göz atsak; bu da bize kâfi!

c ¦— Ucub:

Ucub dedikleri kendini beğenmedir. Her yaptığını tam, isabetli, doğru, iyi, daima kendi re'yini, işini, hünerlerini beğenir. Başkalarına hemen hemen hiç kıymet ver-, mez; yaptıkları şeyler doğru dahi olsa, herkes beğenip takdir etse; yine bir bahane bulup kendini haklı çıkarmağa çalışır. Onun için büyüklerimiz demişler ki (el-ucbu hı-câbü't-tevfik). Yani, insanın kendini beğenmesi her ne bakımdan olursa olsun, tevfikât-ı ilâhiyyenin gelmesine mânidir.

Tevfikâtı ilâhiyye olmayınca, yani Hak sübhânehû ve teâlâ'nın yardım ve nusratı olmadıkça hayırlı neticeler elde etmek mümkün değildir. Meselâ evinize gelen elektrik bir arızaya uğrar veya şirket cereyanı keserse; tabiatıyla, ne lambalar yanar, ne, yemek pişer, ne de buzdolabı işler, îşte tevfîkat-ı ilâhiyye de böyledir. O kesilirse, hiçbir şey olmaz. Bütün emekler boşuna gider. Buna iyi kulak vermeni rica ederim. Bunu da yazmakda fayda vardır. Allah teâlâ bizi yaratmış ve bize bir de irâde-i cüziyye vermiştir. Eve kadar gelen elektriği kullanmak sizin elinizde. İsterseniz bu kuvveti hayırlara harcar, sevaplar kazanırsınız; ve yine isterseniz, serlere kullanır, günahlara girersiniz.

Hiç olacak birşey mi? Allah seni niçin yaratmış? Se-

OÇ KURTARICI VE OÇ TEHLİKE

33

nin için bir de güzel Cennet yaratmış. Sen bunları bırakıp da, Cehennem yolunu tutarsan, sana yazık değil mi?

Binâenaleyh, ana ve babana son derece hürmet ve saygı ile birlikte ikram u ihsanım bırakma. Lâkin seni ve kâinatı yaratan Allah teâlâ'ya olan ibâdet ve irfan borcunu da sakın unutup kâfirlerden, dinsizlerden, münafıklardan, zâlimlerden, gaddarlardan, hırsızlardan, katillerden, eşki-yâlardan, can yakanlardan olma. Hiç bir kimseyi de hor görme ve hiçbir kimsenin aleyhinde de konuşma, kusur görme. Herkesin kendi kusuru kendine hem yeter, hem de artar. İnsanın en büyük düşmanının nefsi olduğunu niçin unutuyorsun da başkalarının günah, kusur ve kabahat-leriyle meşgul oluyorsun? Sen muhakkak her gün dinî, ahlâkî, tasavvufî kitapları okumağa çalış. Bu sana da bana da ekmek ve yemekten daha mühimdir.

F. 3

41

ANA BABA HAKKINDAN DAHA MÜHİM BİR HAK

PEYGAMBERİMİZİN VE ULEMANIN HAKKI

Tekrar edeyim. Çünkü tekrar güzeldir; 180 defa olsa dahi, yani kulağına küpe olmak için tekrara ihtiyaç vardır. Zira herkesin anlama kabiliyeti bir değildir. Bundan nâşi olsa gerek ki sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri de bazen mübarek sözlerini üç defa tekrar ederlerdi.

Bizim de sizlere tekrarlıyacağımız şey: Ana ve babalara hürmet ve saygıyı, onlara ikram ve ihsanı anlatırken, asıl sizleri Hak rızasına, Allah. sevgisine, âhiret hayatına ve Allah korkusuna sevkeden ve sizlere Allah'ı tanıtan, ibâdet yollarını gösteren hocalarınızı, mürşidlerinizi unut-mamanızdır. Bunların kıymeti, dünya hayatına gelmemize sebep olan ana ve babalarımızdan çok daha üstündür. Bak, Hz. Ali Efendimize atfedilen bir söz:

«Bana bir harf öğreten, muhakkak beni kendine köle etmiştir.»

Yani bana bir harf dahi olsa öğretene, ben köle olurum, demektir. Bu da bize anlatıyor ki, dünya ve âhiret ilim üzerinedir. İlimsiz rîe dünyânın, ne de âhiretin tadı olmaz. İlmin ise, envâı çoktur. Lâkin matlûb olan ilim ma' rifetullahtır. Yani bu varlığın sahibini tanımak, bilmek ve O'nun emirlerine inkıyâd edip, yasaklarından korkup kaçmak ve Onun rızasını kazanmağa çalışmaktır.

Asıl ilim, bu ilimdir. Öteki ilimler bu ilmin teferruatıdır. Asıl olmadan teferruatın ne kıymeti olur? Can olmadan cesedin kıymeti olmadığı gibi. Fakat bugün beşeri-

38

ANA BABA HAKLARI

yet hemen hemen bu kâide-i umûmiyenin dışında hareket etmekte ve hemen gaye ve maksad, dünyânın fâni nimetlerine kavuşabilmektir. Bu dünyâ nimetleri de ele geçince artık âhireti düşünmek mümkün mü? Zira, ekseriyetle varlıkların, insanları tuğyana sevk etmekde Olduğu görülegelen hâdiselerdendir. İnsanlığın yüksek mertebelerine ulaşmadan, kemâl mertebelerine erişmeden, ne ilimlerden ve ne de servetlerden lâyıkı veçhile istifâde edip, onlarla Hak teâlâ'nm rızâsını kazanabilmek çok müşkildir.

Görmez misin ki, Efendimiz sallallahü aleyhi ve sel-lem Hazretleri varlıklara, servete hiç kıymet ve ehemmiyet vermedi. Halbuki o gün servete, varlığa, her zamandan fazla ihtiyaç vardı. O altun olan dağlar taşlar kendilerini Resûl-ü Ekrem'e arz ettikleri vakit, onları istemedi. Bir gün aç kalıp Hak'ka tazarru ve niyaz etmeği ve bir gün de tok olup, Hak'ka şükretmeği tercih buyurdular. Bu vak'ayı Kasîde-i Bürde sahibi Muhammed B,ûsıri Hazretleri ne güzel canlandırmıştır.

 *LJi f

 j>\

i üf UIJÎÎ -

 "JIİ! aJiIjSj

Kaside sahibi Muhammed Bûsırî Hazretleri şu üç beytinde, ayakları şişip inciyinceye kadar namaz kılmakla geceleri ihya eden ve o gece karanlıklarını manevi nurlarla ziyâlandıran Peygamberimiz (s.a.s.)'in sünnetine uyama-dığımdan, nefsime zulmettim, demektedir. Demek ki, zulüm, yalnız başkalarına yapılan ezâ ve cefâlar değil, belki peygamber-i âhir zamanın herhangi bir sünnetine uymamak da, kendini bilen arifler için, bir zulümdür. Zulüm, zulmetten, karanlıkdan gelen bir kelimedir. Zulüm, kıyâ-

ANA BABI   HAKKINDAN DAHA MÜHİM BİR HAK

39

met gününün zulmetini insanın kendi eliyle hazırlaması-dır. Gece namazlarını terk etmek suretiyle, bir karanlığa eliyle hazırlamış oluyor demektir.

Gece namazları pek efdaldir. Cenâb-ı Hak Peygamberimize bu namazı emretmiştir. Biz de O Peygamberin ümmeti olmakhğımız hasebiyle, bizim için de bu namazı kılmak pek efdaldir. Hattâ bir rivayette iki rek'at namaz için 100.000 sevap olduğunu Hazînetü'l-Esrâr'da görmüştüm. Bizim delilimiz, Mekke'de her bir namaz için 100.000 se-vab var diyordu. O sırada kitap önümde idi. Ben de ona; Bak hacı edendi, bizim diyarda da 100.000 sevap var. Allah teâlâ kullarına rahimdir. Yalnız bu sevabı Mekkelilere verip de diğer kullarım mahrum etsin; hiç olur mu? İşte gece namazı bu kadar efdal olmakla beraber, insanın sıhhati yerinde olur, rızkı da bol olur. Yüzü de nurlu, olur, gözleri da bozulmaz. Sonra dünyâsı da güzel olur, âhireti de. Gece namazlarını kılmağa devam edenlerin evleri bereketli, çocukları da selâmette ve itaatli olur. Onun için, sen de mümkün mertebe, geceleri erken vakitte yatıp, gece namazlarını kılmağa çalış. Kimsenin görmediği o gece karanlığında kalkıp namaz kılmanın tadına doyulur mu? Cenâb-ı Hak, cümlemize gece namazlarını kılmayı nasib ü müyesser eylesin. Âmîn!

Bûsırî Hazretleri, ikinci beytinde de şöyle demektedir:

Sallalahü aleyhi ve sellem Hazretleri çok defalar oruç tutar ve açlığa karşı çok sabırlı idi. Bazen bir gün, bazan iki gün, bazan üç gün yemek yemedikleri olurdu. Ekseri günleri biraz süt ve biraz da hurma ile iktifa ederlerdi. Hattâ bir kere Hz. Fatıma (r. anha) yaptığı ekmekten bir tane alıp babalarına getirmişti de Resûl-ü Ekrem Efendimiz: «Kızım, üç günden beri ağzıma bir ekmek veya taam girmedi» demişlerdi.

40

ANA BABA HAKLARI

ANA BABA HAKKINDAN DAHA MÜHİM BİR HAK

41

Sahâbe-i Kiramdan bir zat, açlıktan karnına bir taş bağlamış oldukları halde huzûr-u Resûlullah'a gelmiş ve eteklerini kaldırıp karnına bağladığı taşı göstererek, halini, açlığını arz etmek istemişti de; bunun üzerine Resûlul-lah (s.a.s.) hazretleri de mübarek eteklerini kaldırıp o da midesi üzerine bağladıkları taşı göstererek, ben de senin gibiyim, demek istemişler; ve bu suretle de o zâtı teselli eylemişlerdi. Bu hâdiseler bir millet, bir kavim, bir cemâat için; büyüğüne küçüğüne, ne güzel derstir, nasihattir, ibrettir. Ne yazık ki, bizler bolluk içinde şımarmış, hakdan da uzaklaşmış olduğumuzdan, bütün derdimiz boğazımız, yaşamamız, keyfimize göre harekettir. Ne aylık yeter; ne de yıllık. Sonra hepimiz bir evliya gibi çalım satar, sofuluğu da kimseye vermeyiz vesselam...

İşte Cenâb-ı Peygamber de açlıktan karınlarına taş bağlarlar ve bu suretle bizlere hem sabır, hem de tahammülü öğretmiş olurlardı. Cenâb-ı Hak cümlemize hidâyet nasib etsin de Peygamberimizin sünnetlerine uymak şerefine nail eylesin. Âmîn!

Yoksa, sen zannetme ki, bu açlık yokluktan ileri geliyordu. Bu, büyük, afvedilmez bir hatâdır. Cenâb-ı Peygamber istese, her yer altın olurdu. İşte bunu belirtmek için İmam Bûsırî Hazretleri Kasîdesindeki şu üçüncü beytini okuyarak bizleri irşâd buyurmuşlardır:

Bu beytlerde çok canlı hakikatler bizlere arz olunmaktadır. O yüksek, kocaman dağlar ve hattâ vâdîlerdeki çakıllar ve hattâ her şey, altın olarak Resûlullah'a kendilerini arz etmişler. İşte tam fırsat... Yokluk, açlık hattâ çıplaklığın hüküm sürdüğü bir devirde bu altınlara ne kadar ihtiyaç olduğu herkesçe malûmdur. Değil böyle altın-

lar, böyle yokluk devirlerde, hattâ bugünkü varlık devirlerinde bile, insanları soyan, bankaları soyan, canlara kıyanları görmüyor muyuz? Bak O Müctebâ'dan, bu altın olarak kendilerini arz ettikleri vakit, aldıkları cevap: «Hayır benim sizlere ihtiyacım yok.»

İbrahim Aleyhisselâm ateşe atıldığı zaman, melekler kendisinin imdadına gelmişlerdi. Cenâb-ı İbrahim: «Rab-bim benim hâlimi bilir. Benim sizlere ihtiyacım yok» de- < misti de, nihayet o koca ateş İbrahim Aleyhisselâma, bi-iznillah, gül gülistan olmuştu. Tabii bunu gören halk hemen müslüman oluvermişlerdi. İşte Cenâb-ı Peygamber de bu uluv-vi Cenâblığı altın dağlarına gösterip, ben bir gün aç kalıp Cenâb-ı Hak'ka tazarrû ve niyaz etmeyi, bir gün de doyup Hak teâlâya şükretmeyi isterim, demişlerdi.

Dikkatle bak, o zaruretler hiçbir zaman, o hak peygamberi hak yolundan ayırmamışlardır. Dünyânın her saltanatı, her gösterişi, saadet gibi görünen her şeyi muvakkattir. Âhiretteki hesabı ağırdır. Felâketi büyüktür. Onun için Cenâb-ı Peygamber, ben böyle geçici ve aldatıcı şeylere iltifat edemem, diyerek bizlere ne güzel bir ibret dersi vermişlerdir. Bugün bu servetlerin başımıza getirdiği ve getireceği felâketleri hâlâ da ,görmekten çok uzak ve âciziz. Ve hattâ bugün Amerika denilen bilgi ve servet kaynağı, medeniyet ocağı diye vasfedilen Amerika, Rusya ve Çin gibi memleketlerdeki hürriyetsizlikle birlikte, gece eşkiyâlığı da pek meşhurdur. Sözde medeni memleketler. Fakir memleketlerde de böyle vak'alar olabilir. Bunların, çoğu hep, dinî bilgisizlik, inançsızlık ve mes'uliyet duygusu olmadığından, tâbir caiz ise, dinsizlikten neş'et etmektedir.

Altındaki beytte bu hal ne güzel anlatılmaktadır:

42

ANA  BABA  HAKLARI

O Nebiy-yi zişân'm devrini, halini vaktini düşünecek olursak, görürüz ki, vahşet her tarafı almış, en ağır, iğrenç ve çirkin hadiselere rast gelmekteyiz ki, her şey bir tarafa, o çocuklarını diri diri gömmeleri, diğer bazı sebeblerle öldürüvermeleri doğrusu afvolunur şey değildir. Ne büyük cinayet!

İşte bu işlerin görülme ve vahşet devrinde Cenâb-ı Peygamber Efendimiz, bu dünyanın hiçbir alâyişine kıymet ve ehemmiyet vermeden, o kocaman dağların altınlarına iltifat etmeyip, zühdünü o dağlara ve bütün cihana isbat etmiştir. Muhakkak ki, zaruretler olgun insanları hiç bir zaman doğruluktan çıkaramaz. Nitekim, peygamberlerin izlerini takib eden evliyalardan Abdulkâdir Geylânî, Ahmed Rufâî, Hasen Şâzelî, Muhammed Bahâeddin Nakşibendî, Muhammed Muhyiddin Arabî, Muhammed Muh-yiddin Üftâde, Konya'daki Mevlâna Hazretleri gibi binlerce veliyyullâh, Veysel Karânî, İbrahim Edhem gibi sultanlar, dünyaya hiç de iltifat etmemişler amma, isimleri günümüze kadar gelmiş. Herkes tarafından hürmetle anılır ve ruhlarına bütün müslümanlar tarafından her gün hediyeler gönderilir. Bu devlet ne devlettir ki, cesetler çürümüş, yok olmuş fakat bunların isimleri bir türlü gönüllerden çıkmamıştır. Halbuki, ne kadar dünya büyükleri vardır ki, hiç birisinin ne adı ne de sam okunur. Sen bundan acaba ne anlarsın?

O peygamber-i âhir zamanın hürmetine bu dünya yaratılmıştır. Eğer O yaratılmamış olsaydı, dünya denilen bu âlem, olmazdı. Binâenaleyh, dünya O'nun için yaratılmış olmakla beraber, Peygamber (s.a.s.) de dünyaya hiç iltifat etmeyip, dünyayı ve içindekileri yaratan asıl mülkün sa-

ANA BABA HAKKINDAN DAHA MÜHİM BİR HAK

43

hibi olan Allah teâlâ'yı istemiş ve bütün muhabbetini, sevgisini, aşkını, arzusunu, gayesini ve her şeyini O'na bağlamış, O'nu sevmiş ve O'nun sevdiği ibâdetleri sevmiş. Allah teâlâ mülkünü O'nun için halk etmiş, O Resûl-ü müctebâ da O'nun rızâsı için bu dünyayı terketmiş. Gayesi, sırf Allah rızasını kazanmak olmuş ve onun için her şeye katlanmış. Allah'ı halka tanıtmak için dövüşleri göze almış, gece uykularını terketmiş, memleketini terketmiş, putlara tapan akılsızlarla harbetmiş. Sırf gayesi, ibâdet ancak Allah'a yapılır. Allah'tan başka ilah olmadığını bildirmek için çalışmış ve nihayet:

 û- çA

- /•*--

diye. Kâinatın seyyidi, ins ve cinnin arab ve arabın gayrisi bütün insanların seyyidi, efendisi, beyi, paşası, sultanı olmakla yâdedilmek şerefine de mazhar olmuştur. Cenâb-ı Hak, hemen cümlemizi o Peygamber-i zîşânın hakîki ümmeti olarak O'nun yolundan bizleri ayırmasın, Âmîn!

Kurlân-ı azîmüşşânın bir çok âyetlerinde Peygamberimiz (s.a.s.)'in fezâilinden bahsetmektedir. O peygamberimizin bulunduğu devirdeki insanlar ki, çoğu putperest kimselerdi; bununla beraber, eşkıyalıklarla, baskınlarla birbirlerinin mallarını, hayvanlarını, kadın ve çocuklarını esir alıp, köle gibi kullanırlar idi. Bunun önüne o güne kadar kimse de geçememişti. Aralarında pek çok meşhur şâirlerin de geçtiği o devirlerde, bu çirkinlikler bir türlü önlenememişti.

Vaktaki Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem dünyaya teşrif buyurup kırk yaşlarına geldiği zaman kendisine peygamberlik verilmişti. O günden itibaren bu cahil kavmi yola getirebilmek için her türlü müşkülata karşı

44

ANA BABA HAKLARI

uğraşmaktan geri kalmadı. O günün arapları Peygamber (s.a.s.)'i çekemediler.  Kendisine çeşitli zulüm ve işkencelerde bulundular. Hattâ müslüman olanlara karşı boykot ilan ettiler. Onlara ne yiyecek ve ne de giyecek birşey satmadıkları gibi, yakaladıkları müslümanları da dövmekten ve hattâ öldürmekten lezzet alacak kadar ileri giderlerdi. Ne kadar acıdır ki, Peygamberimizi görmek ve İslâm ile müşerref olmak üzere gelen Ebu Zer (r.a.) ı yakaladılar ve o kadar döğdüler ki, nihayet güç ile ellerinden kurtulup Ka'be'ye sığınmış ve Ka'be perdesinin arkasından tam bir ay dışarı çıkmamış ve bu müddet zarfında ancak geceleri çıkıp bir miktar zemzem suyunu içerek hayatını muhafaza edebilmişti. (Zemzem pek mübarek bir sudur. İsmail Aley-hisselâmm hediyesidir.  Her ne niyetle içilirse içilsin, insanlara şifâ bahşeder ve hem de besler idi.) İşte bu zât da bu zemzemden içerek, bir ay beslenmiş ve kilo almış olduğu da rivayet edilmektedir. Ve nihayet müslümanlara Mekke'de yaşama hakkı kalmamıştı. Onlar da evvelâ Habeşistan'a sonra da Medine-i Münevvere'ye hicret ederek toplanmışlar idi. Sayılan ancak 313 kişi olduğu bir zamanda, Mekke müşrikleri  müslümanlığı yok etmek için başlarında Ebû Cehil de olduğu halde, binden  fazla bir askerle gelip İslâm'ı söndürmeye çalışdılarsa da, Allah te-âlâ'mn yardımıyla, Ebu Cehil de içlerinde olmak üzere 70 kişinin  canları   Cehenneme gönderilmiş   oldukları  halde kaçmağa mecbur olmuşlardı.   Ve bunu müteakip   devam eden muharebelerde Allah teâlâ'nm izniyle hep perişan olarak kaçmışlar ve nihayet, Mekke-i Mükerreme de müs-lümanlarm eline geçerek İslâm şevketi, kudreti her tarafa yayılmış ve bundan sonra da o putperest araplar hatâlarını anlayarak top top, dalgalar hâlinde Resûlullah'ın huzuruna gelip müslüman olmuşlardı.

Bugün de sayısı — lehülhamd — milyara baliğ olacak derecede dünyanın her tarafına İslâm yayılmış ve bütün

ANA BABA HAKKINDAN DAHA MÜHİM BİR HAK

45

âlem-i beşeriyete Allah teâlâ'nın varlığı, birliği, İslâm akidesi üzere duyurulmuş olduğundan, bundan sonra putlara tapanların ne büyük azaplara çarpılacakları aşikârdır. Bugün hâlâ devam edegelen putperest müşriklerin inadlarm-da ısrarla durmaları, ne kadar câhil olduklarına başlıca alâmettir.                          .              .

Kiliselerini her ne kadar süsleseler ve her ne kadar bilgi sahibi olsalar dahi hiç kıymeti yok, sonsuz bir cehâr-let içerisindedirler. Çünkü bilgilerin asıl maksadı Allah te-âlâ'yı tanımak ve O'nu kendisinin bildirdiği gibi bilmektir. Evvelâ, birdir, hiçbir şeye muhtaç değildir. Evlad ve baba gibi şeylere muhtaç değildir. Bütün varlığı yaratan O'dur. Bizi de yaratan ve nihayet ölümü veren ve her muhtaç olduğumuz eşyayı da yaratan; ayı, güneşi ,bütün yıldızları, hattâ bilemediğimiz nice eşyayı yaratan ve bizlere ilim-irfan veren; göklere çıkacak kadar bilgileri veren hep o bir Allahdır.                               .

Sevgili Peygamberimizi de en üstün ve en mümtaz bir peygamber olarak beşeriyete hidâyet için O bir Allah göndermiştir. Bize yakışan işte bu mümtaz ve âleme numune olan Peygamber-i âhir zamana uymakdır ve onun yolundan ve izinden kat'iyyen ayrılmamağa çalışmaktır. Saadet ve selâmet için başka çâremiz yoktur .Sakın kâfirlerin sözlerine bakma ve aldanma. Onların gökte uçmaları ve çeşitli san'at ve hünerleri sakın seni aldatmasın! Bak şeytan, bunların hepsinden daha hünerli, fakat şeytandır, vesselam...

Onun için, ey kardeşim, sen dünyayı öğrenirken, istikbâlini te'mine çalışırken en baş gfiyen, Allah'ını bilmek ve O'nun gönderdiği Peygambere uymak olsun. Korkma; Allah, yalnız senin değil, bütün mahlûkaün rızkını veren bir zât-ı ecel-li âlâdır.

46

ANA BABA HAKLARI

Sen Allah'a kul ve bu Peygambere ümmet olmağa bak.                                     v

Bugün Peygamberimizin nail olduğu devlet ve saltanata kimse erişememiş ve erişmesine de imkân yoktur. Dünyâdan ayrılalı 1400 seneye yaklaşmaktadır. O'nun o mukaddes türbesi önünde sayısız müslümanların her gün ve her saat nasıl hürmet ve saygı ile birlikte, salât u selâmlarla ona bağlılıklarını, göz yaşlarıyla arz etmekte olduklarını bir görsen, bu da sana yeter, diyeceğim.

Ne Hz. Musa'nın ve ne de Hz. İsa'nın kitapları ve eserleri tam mazbut değildir. Gerek Tevrat ve gerek İncil sonradan toplanmış, hem de yüzlerce sene sonra, şundan bundan nakledilen rivayetlere dayanarak Tevrâtı ve İncili meydana getirmişlerdir ki, ne hakiki Tevrattır ve ne de hakiki İncil. Zâten bu iki kitap da bu günün ve yarının hiçbir derdine deva olacak şekilde değildirler. Kısmen papaz ve hahamlar tarafından ta'dil edilipvdeğiştirilmiş ve hemen birbirini tutmayan müteaddit kitaplar, İznik'te toplanan papazlar tarafından ancak dört veya altısı kabul edil-, miş, diğerleri ise kapı dışarı bırakılmıştır. Zaten ahkâm-ı ilâhiyye hiç bir esasta zikredilmemiş. Yalnız bazı nesâyih-ten ibarettir.

Bizim kitabımız Kur'ân-ı azîmüşşân öyle mi? 23 senede peyder pey nazil olmuş; her âyet ve sûresi, hattâ bir noktası bile değişmemiş olan kitabımız, 1400 sene evvel ne ise bugün de aynen o kitaptır. O kitabımız olan Kur'ân-ı âzîmüşşân'm emirlerini ve onun azametini bizlere bildi-rebilmek için —Allah razı olsun —o ulemâlarımızdan, bugün kütüphanelerimiz milyonlarca eserlerle doludur. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm öyle bir kitaptır ki, ne lafzı, ne ma' naşı ve ne de mu'cizesi biter. Elhamdülillah bugün her müslüman yalnız Fatiha sûresini günde 40 defa okumaktadır. Çünkü günlük namazlarımızın rek'atlan kırkdır. Her

ANA BABA HAKKINDAN DAHA MÜHİM BİR HAK

47

rek'atta Fâtiha-i şerifeyi okumak mecburidir. Diğer sûrelerden ise istediklerini ve bildiklerini okur. Müslümanlar da ne ellerinden ve ne de dillerinden bir an bile bırakmazlar. Hak teâlâ bu okumak, öğrenmek ve öğretmeyi her müslümana, hattâ her insana nasîb ve müyesser eylesin; âmîn!

Maksadımız anne ve baba haklarını anlatmak idi. Bu vesile ile de ana ve baba hakkından daha çok üstün bir hak olan Peygamberimiz (s.a.s.)'in hakkından bahsettik. İslâm'ı ve İslâm yollarını öğreten Peygamberimizin hakkmı kolayca ödeyemeyiz. Zira O olmasa idi, bizler de o putperest müşrikler gibi ellerimizle yaptığımız putlara tapacak ve Allah'ı da hiçbir zaman bilmeyecektik. Çok şükür ki, Allahımızın rahmeti erişip, bize doğru yolu gösteren ve Allah'ı güzelce tamtan o canım Peygamberi yolladı (elhamdülillah).

ANA BABAYA KARŞI ON MÜHİM VAZİFE

Evlâdın ana ve babasına yapmakla mecbur olduğu on borcu vardır. Bunlar:

1 — Vâlideyn muhtaç oldukları vakit onlara bakmak.

2 — Giyime muhtaç oL'ukları vakit onları giydirmek.

3 — Hizmete   muhtaç oldukları   vakit rizmetlerinde bulunmak.   .

4 — Her ne zaman çağırırlarsa hemen koşup gitmek.

5 — Emrine her zaman itaat etmek; (günah olmadıkça).

6 — Yanında gayet yumuşak konuşmak.

7 — Babasını ismiyle çağırmamak.

8 — Arkasında yürümek.

9 — Kendi için istediği   ve razı olduğu şeyleri onlar için de istemek; istemediği ve hoşnut olmadığı şeyleri onlar için de istememek.

10 — Onların mağfireti için dua etmek.

Vâlideyn için duayı terketmek evlâdın geçimini daral-

tır.

Ana ve baba öldükten sonra da: 1 — Akrabalarını ziyarete devam etmek. 2 — Onlara istiğfarla dua etmek, 3 — Babanın sıla yaptığı kimselerle alâka kesmemek gerekir. Eğer keserse nurunun söneceği bildirilmiştir. Onun için babanın dostlarını bırakma, dostluğu devam ettirmeye çalış ve onlara istiğfar et. Vâlideyn hakkını ödemek için beş vakit namazlarında duayı unutma.

ANA BABAYA İHSAN VE İTAAT

Vâlideyne ihsanı şöyle tarif etmektedirler: İhsan her ne kadar in'âm manâsına ise de, onlara herhalde iyilik ve onları hıfz u himaye ile beraber, emirlerine itaat ve onları köle ve esaret gibi hallerden ve her türlü darlık ve zorluklardan kurtarmak ve onlara karşı kat'iyyen böbürlenmemek; ben sana bakıyorum, şöyle şöyle yardımlarda bulunuyorum veya evimde oturtuyorum vesaire gibi üstünlük taslamaktan son derece sakınıp, tam bir ihlâs ile ihsan, ikram ve in'âm eylemekdir. Cenâb-ı Hak kendisine şerik koşulmasını istemediği gibi, ana-babaya da itaatsizliği istememekte olduğundan, onlara ihsâm emir buyurmuştur.

Halbuki eğer onlar fakir ve zaruret içerisinde olup da bizleri okutamamış. refah içerisinde yaşatamamış olsalar bile, onların babalık hakkına bir nakısa gelmez ve biz ev-lâdlara düşen vazife, onları dâima saygı ile anmak ve her türlü ihtiyaçlarını tenâfür ile değil, belki tevazu ile yapmağa çalışmakdır.

1 — Ana babaya iyilik cihâd sevabı kazandırır.

.UllP aJJüI^ JlLftİ U

Bu hususta daha ziyade aydınlanmak için hadîs-i şeriflerde beyan olunan ihsan ve ikramın mükâfatları ile beraber, ikram ü ihsanın zıddı olan uygunsuz muamelelerin cezaları hakkında bilgi vermeğe çalışacağım:

ANA BABAYA  İHSAN VE İTAAT

53

Abdullah b.Mes'ûd radıyallahü   anhden rivayet edilmektedir:

 :'JÛ <<îl 'Jl Î-

 :'Jtt î

Ben ResûIuUah sallallahü aleyhi ve sellemden sordum. «Allah teâlâ'ya hangi amel daha sevgilidir.» Buyurdular ki, «Vaktinde kılınan namaz.» «Sonra hangisidir?» dedim. Buyurdular ki:

«Anaya, babaya ikfâm, iyilik, ihsan ve itaattir.» «Sonra hangisidir?» dedim. Buyurdular ki; «Allah yolunda ci-hâd etmektir.» (Müslim)

Abdullah b. Amrb. el-Âs radıyallahü anhümadan yapılan rivayette;

 '«âl

'JÛÎ -il^-l & İî&l

 «il

Nebî sallallahü aleyhi ve selleme bir kişi geldi ve cihâd etmek için izin istedi. ResûIuUah (s.a.s.) «Vâlideynin sağ mı?» dedi. O kişi de «Evet» dedi. O zaman ResûIuUah (s.a.s.) «Onlara fe-câhid!» dedi. Yâni onlara hizmetle Allah teâlâ'nm vereceği sevaba nail olursun, muhabbetle ikram et. Böylece cihâd sevabına nail olursun.

54

ANA BABA HAKLARI

(Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî).

Abdullah b. Amr (r.a.) dan   diğer rivayette   de şöyle denmektedir:

Jj-j Jl 3>j '<

1

ANA BABAYA İHSAN VE İTAAT

55

Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme hicret etmek üzere bir adam geldi ve «ana babamı da ağlar olarak bıraktım,» dedi.

Resûlullah (s.a.s.) hazretleri «öyle ise, onlara dön ve onları nasıl ağlattı isen öylece güldürüp sevindir» dedi.

Ebû Said (r.a.) den de şöyle bir rivayet: Resûlullah'a (s.f .s.) hicret etmek üzere Yemen'den bir kişi geldi. Resûlullah Efendimiz bu zâta sordu: «Yemen'de senin kimsen var mı?» dedi. Cevaben: «Ana ve babam var,» dedi. «Sana bu hicret için izin verdiler mi?» Cevaben «Hayır» dedi.

«Öyle ise onlara dön ve izin iste. İzin verirlerse cihâd edersin. İzin vermezlerse onlara itaat ile ikram ve ihsanda ve iyiliklerde bulun,» dediler .(Ebû Davud)

Bir de Ebû Hüreyre (r.a.)'in rivayetini dinleyelim:

Cihâd etmek üzere izin almaya bir kişi geldi. Resûlullah Efendimiz bu adama sordu: «Ana ve baban sağ mıdırlar?» Adam: «Evet,» dedi. «Öyle ise sen onlara bak ve emirlerine itaat eyle ki, cihâd sevabını alasın.» (Müslim Ebû Dâvud).

Enes (r.a.)'ın rivayeti çok şâyan-ı dikkattir.

Bir adam Resûlullah (s.a.s.)'a geldi. «Ben cihâd etmek istiyorum, fakat gücüm yetmiyor.» dedi. Resûlullah Efendimiz buyurdular ki, «Anandan - babandan hayatta kimsen var mı?» «Anam var.» dedi. «Allah için ona iyilik ve ihsanda bulun. Bunu yaptığın takdirde sen hem hac, hem umre ve cihâd sevabım almış olursun.» (Râvileri mu'temed kimselerdir).

Şu yazılmış olan altı aded hadîs-i şerif mealleri zannedersem bizlere yeter ve artar.

Terğîb ve Terhîb adlı hadîs-i şerif kitabının üçüncü cildinin 314 - 315. sahifelerinde yazılı olan hadîs-i şerifler bizleri hayretlere düşürecek hârikalarla doludur,

O devirler orduya hizmet edecek askere son derece ihtiyaç olduğu bir devirlerdir. Öyle iken ana ve babaya itaat ne kadar mühim ki, kendi arzularıyla cihâda âşık kimseler uzun yolları katedip Resûlullah'm huzuruna gelip harbe hazır asker, izin ve müsâade istiyorlar da, bakınız Cenâb-ı Peygamber onlara nasıl cevap veriyor!

Cihâddaki ecr, sevap, fazilet pek çok, sonra ganimet de var. Sonra bunlara ihtiyaç da var. Çünkü henüz müs-lüman sayısı pek az, öyle iken Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Hazretleri her şeye rağmen bunlara ana ve babalarına itâaat edip sözlerini dinlemek ve onlara ikram ve ihsanda bulunmalarını ve onlardan izin almadan birşey yapmamalarını tavsiye etmektedir. Sen bu nasîhatlara candan kulak ver ve böyle bir evlâd olmağa çalış ki, dünyâda ve âhirette mes'ûd ve bahtiyar olasın. Bugünkü ev-lâdlan hep görüyoruz ki, ana ve babalarına karşı hiç yakışmayacak kadar çirkin hareketlerde bulunuyorlar. Sonra işleri ters gidince yaptıklarını anlasalar da artık faide yok.

Baksanıza İslâm'ın en büyük ve yüksek seviyesinde olan çok kıymetli, günahları döken ve insanları şehidlik

56

ANA BABA HAKLARI

mertebesine ulaştıran, başkalarına da şefaat hakkını kazandıran bu cihâda izin vermemiş; muhtaç olan anne ve babalarınıza hizmet ve onların dualarını almak sizler için daha iyidir ve daha lâyıkdır, diyerek onları geriye çevirmiş ve onlardan izin almadıkça ne cihâda ne de başka hizmetlere müsâade edilmiştir.

Ebû Ümâme radıyallahu anh'ın rivayetinde:

Bir adam Resûlullah Efendimize gelip: «Yâ Resûlal-lah, ana ve babanın evlâd üzerindeki hakları neden ibarettir?» diye sordu da cevaben: «Onlar senin hem Cennet'in ve hem de Cehennemindir.» buyurdular. İbn-i Mâce'nin bu rivayeti hepimize pek büyük bir ders ve ibrettir. Onlara hüsn-ü muamele eder ve rızalarını kazanırsan işte Cenneti buldun demektir ve bilakis eğer onlara hüsn-ü muamele edemez, sert ve haşin davranıp, gönüllerini kırar ve incitirsen, o zaman da Cehennemi hak etmiş olursun. Bir de bizim dilimizde; Cennet ana ve babanın ayağı altındadır, derler.

 £I  IJ j& öli : Jb Uit -oil ^j j*z &

 b .Cwb Ljâü? : J Jus il^ejjy _

 '!"     *'*

 4İİ 'jjüj J 'JUi«aJ 'Jİi 'Jji .|JL-j aJ^

 <ûı

ANA BABAYA  İHSAN VE  İTAAT

57

Hz. Ömer'in oğlu diyor ki, «Benim bir hanımım var, ben seviyorum. Fakat her nedense babam hoş görmüyordu ve bana karımı boşamamı söyledi ise de, ben bunu yapamadım. Bunun üzerine babam Resûlullah Efendimize söyledi; o da, boşa diye buyurdular.» (Bunu İbn-i Mâce, Ebû Dâvud ve Nevevî rivayet etmektedir).

2 — Ana babaya iyilik ömrün uzamasına sebep olur:

Enes b. Malik de şöyle rivayet eder: -ül J~s> -üs! Jj~<j 'Jb~ :'JU *İt <u>I ,Jj>j dülî

 'St. jl

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: «Her kim ömrünün uzamasını, kendinin mesrur ve rızkının ziyâdeliğini isterse, ana ve babasına iyilik ile ikramdan geri kalmasın. Akraba ü taallukatına da sıla-i rahim yapsın.»

Ahmed b. Hanbel: «Her kim vâlideynine iyilik ve ihsanda bulunursa ona müjdeler olsun ki, Allah onun ömrünü ziyâde eyler.» (veya eylesin, demekdir. Duâ makamında caizdir).

Ma'lûmdur ki kazaları ancak dualar önler. İyilikler de ömrü ziyâde eyler. Belki akla gelir ki, ecel muayyendir. Saat ve dakikası gelince bir an ne geri kalır, ne ileri gider. Muayyen vaktinde ecel kendisini yakalar. Hem şunu da iyi bil ki, eceli gelmeden kimse ölmez. Gerek vurulmak ve gerek boğulmak, otomobil vesair kazalarda ölenler hep ecelleriyle  ölmüşlerdir.   Yalnız  sebepler   değişiktir.

58

ANA BABA HAKLARI

Sonra ömrü uzatmak ve kısaltmak da mülkün sahibi Allah teâlâ'nın elindedir. İşine kimse karışamaz.

Cenâb-ı Hakkın lutf-u kereminden  bir ihsân-ı  ilâhi olarak ömrünü artırması kadar tabii birşey olamaz. Zira ömrü vermek, çoğaltmak, azaltmak hep O'nun elinde değil mi? Öyle ise olmaz veya olamaz deme. Doğruyu Allah bilir, de geç, yalnız itirazcı olma. Bizim Allah'ı bilişimiz bile çok zayıf.  O'nun kudretinin  karşısında olamayacak hiçbir şey yoktur. Bir kulunun ömrünü uzatırsa O'na kimin niçin yaptın demeye hakkı vardır? Sonra bunu haber veren de O'nun sevgili Resulüdür. Sözünde hiçbir defa yalan olmamıştır.   Onun için adı  Muhammed el-Emin'dir. Muhbir-i sâdıktır. Gökleri dolaşan, Hak teâlâ ile görüşen ve Haklan sayısız iltifatına mazhar olan, kıyamete kadar baki olan mucizesi — ki, o bizim kitabımızdır —  ömrün uzatılacağını haber veren, Allah teâlâ'nın dostu ve sevgilisi Muhammed Mustafa sallalahu aleyhi ve sellemdir. O ne dedi ise sen ona bak; selâmete eriş, vesselam!

Ömrün uzamasına bazı büyükler, onun bereketli olmasıdır, demişler. Bereket, mübârekliktir. Bunu anlamak çok zor değildir. Bazı büyükler Muharrem ayında dostlarına beş on kuruş bahşiş verirler idi ve alanlar da bu paralan bereket parasıdır diye saklarlar idi. Bunun en canlı misâli zannedersem Tebûk seferinde zahir olmuştur. O gün as-hâb-ı kiramın erzakları bitmek üzere idi. Bazılarında yiyecek kalmamış idi. Cenâb-ı Peygamber oradaki askerlerin erzaklarını bir örtü üzerinde toplayıp herkese müsâ-vâten dağıtmış idi. Ebû Hüreyre radıyallahü anh der ki, bana isabet eden hurmayı ben bitiremedim. Aradan kaç sene geçmiş; hâlâ hurmalar duruyor. Bu duruşu akılla halletmek mümkün değildir. Bu tasarruf doğrudan doğruya Allah teâlâ'nın bazı kullarına çeşitli lütuflarından biridir. Binâenaleyh anasına ve babasına hizmette kusur etmeyip

ANA BABAYA İHSAN VE İTAAT

59

onları her bakımdan memnun eden, sevindiren bir evlâda da Cenâb-ı Hak'kın böyle cilveleri tecelli edince, elli senelik ömür sanki yüz sene gibi olur. Bazı eser sahiplerine bakıyoruz ki, senelerce yazmakla bitmeyecek olan yüzlerce eseri kısa bir zamanda meydana getirmelerinin, insanları hayretlere düşürmekte olduğu hep gözlerimiz önünde cereyan etmektedir.

Süyûtinin 500 küsur eseri olduğu ve bunlan meydana getirmeye ömrün kifayet etmeyeceğini söylerler.. Bu nun, o mübarek bereketin eseri olduğunu anlamamak mümkün değildir.

İşte bu nimet gerek ana ve babaya ikram edenlere ve gerekse şâir hayrat ve hasenata ve muhtaçların yardım-lanna koşanlara Cenâb-ı Hak'kın ikramıdır.

Binâenaleyh bu dünyada ne dikersen âhirette de onun biçersin, dedikleri gibi, sen başkalarının hammlanna iffetli olursan sizin hanımlannız da iffetli olurlar. Siz babalarınıza ikram iyilik ederseniz, sizin çocuklarınız da size iyilik ederler. Her kime kardeşi, kusurlarını itiraf ederek, özür dileyerek gelirse, gerek doğru gerek batıl, her ne suretle olursa olsun onun itizarını kabul edip ona lâzım gelen kolaylığı ve tatlılığı göstersin; inadkârlık yapıp onunla mücâdele ederse, kıyamet gününde Havz-ı Kevser' den kovulur. Bugünkü insana ne kadar lüzumlu bir ders...

Bu akşam sahur vaktinde radyoda şöyle bir kıssa dinledim: Bizim Zenbilli Ali Efendi, meşhur şeyhülislâm, Yavuz Sultan Selim'in zamanında 25 sene de makamını muhafaza edebilmiş. Padişah, bazı memurların yanlış hareketlerine kızmış. Bunlardan 150 tanesinin idamına hükmetmiş. Zenbilli Ali Efendi, padişaha gidip hem nasihat eylemiş, hem de bu yüzelli kişiyi afvettirmiş. Koca bir padişahın    böyle tevazu gösterip   şeyhülislâmını kırmayışı

60

ANA BASA HAKLARI

ANA BABAYA İHSAN VE İTAAT

61

ve aynı zamanda bu mücrimleri afvedişi, çok hem de pek çok takdire şayandır. Bu da bize insanlık numûnesidir. Muhterem zat Mekke-i Mükerreme'yi fethettiği zamanda, hatîp hutbesinde Yavuz Sultan Selim'i medhederken «Hâdimu'l-Haremeyn de», diyerek hatibi ikaz eylemiştir. Doğrusu bu kadar tevazu, olsa olsa ancak bu gibi büyük kimselerde bulunabilir. Allah teâlâ cümlesinden razı olsun. Seyyiâtlanm da hasenata tebdil eylesin. Vurduğu vurduk, kırdığı kırdık, kendini bilmez sarhoşların, huysuzların şerrinden de cümlemizi muhafaza buyursun. Âmîn!.

3 — İmanda sebat ve ana babaya itaat:

Muaz b. Cebel (r.a.)'in  rivayet ettiği şu hadîs-i şerif ise hepimiz için pek büyük bir ders ve ibrettir:

 0s-J

 Cx? &

 ölS

Muaz Hazretleri buyuruyor ki, Cenâb-ı Peygamber bana on kelime ile vasiyet ettiler ve buyurdular ki, «Allah'a hiçbir şeyde şirk koşma, eğer seni katletseler ve yak-salar dahi. Valideynine de asi olma, eğer emrederse ki, ehlini terkeyle sen de hemen bırak, malını da terket, bırak dese hiç itiraz etme bırak.» Bu hadis-i şerifin tamamı namaz kısmında geçtiği için, burada bu ikisi ile iktifa edilmiştir.

a)  İmanda sebat etmek:

Burada ilk olarak bahsedilen şirk o kgdar fena birşey-dir ki; seni öldürseler veya ateşte yaksalar bile yine sen

sabreyle, sebat eyle, mükâfatını Allah'dan bekle, Bilâl-i Habeşi'yi unutma. O'nu o kızgın kumların içerisinde yatırıp, üzerine tatlılar sürüp öldürmeye kasdeden Yahudi ağasının elinden Ebûbekir (r.a.), istediklerini vererek kurtarmıştı. Fakat Bilâl mütemadiyen Allah'ı tevhid ederek Ehâd diyor, yani Allah birdir. Taştan, altından, gümüşten Allah olamaz. Allah birdir. Herşeyi yaratan, halk eden ve sonra da yine verdiği canı alan bir Allah'dır diyen Bilâl-i Habeşi'yi, sonra Firavunun karısı Asiye Sultan Hanımı da unutma. O da ne işkenceler içerisinde Rahmet-i Rahman'a kavuştu.

b — Ana babaya itaat saadettir:

İkinci mesele ise, valideynine âsi olmamaktır. Eğer onlar senin ehlini, karını terk etmeni isteseler, hemen hiç de tereddüt etmeden, böyle şey olur mu demeden terk etmelisin. Bu senin saadetin bakımından çok mühimdir. Vaktiyle askere giden bir genç, hanımına evden çıkma diye tenbih etmiş. Kendileri evin üst katında, babası da alt katta oturuyormuş. Bir gün babası hasta olmuş. Kızı babasının yanına gitmek için Peygamberimiz (s.a.s.) den izin istemiş ise de, O da kocana itaat eyle buyurmuşlar.

Ve burada bize güzel bir ders vardır. Gerek gelini, gerek damadı seçerken iyi seçmeli. Sonra bir daha onlara müdahale etmemeli. Kötü bir durum olmadıkça, hele ev işlerine hiç karışmamalı, onları başbaşa bırakmalı. Yok öyle olmayacaktı, vay şöyle yapıyorlarmış dememeli. Sonları hayırlı olsun diye dua etmeli, hele ilk devirlerinde, elinden geliyorsa mümkün mertebe onlara da yardımcı olmalı.

c — Malını ana babadan sakınma:

Üçüncü mesele ise, malını bize bırak derseler ona da itiraz etme. Hemen peki deyip istediklerini ver. Sonra

ili

62

ANA BABA HAKLARI

Allah teâlâ sana daha çok vereceğine inan ve emin ol. Bak ihtiyar olan bir baba evlâdının kazancından, oğlunun izni olmadan alıp yer imiş. Oğlu buna itiraz etmiş. Bir daha izinsiz bizden birşeyler alma diye sıkı sıkıya tenbih etmiş. Bunun üzerine baba Resûlullah Efendimize şikâyette bulunmuş ve şöyle söze başlamış: «Yâ Resûlallah bir zamanlar ben genç idim, kuvvetli idim, bu çocuğa baktım, büyüttüm. Şimdi ise ben zayıfladım, iş yapamaz hale geldim. Oğlum ise genç ve kuvvetlidir. Benim onun malından yememe razı olmuyor» deyince, Resûlullah Efendimiz oğluna hitaben «Sen de, senin kazancın da babanındır» buyurmuşlardı. Allahü a'lemü bissavap.

Malûm ya, tarlaya mahsûlü kim ekti ise, mahsûl tamamen onundur. Binâenaleyh çocuk da babanın tohumundan hâsıl olduğu için, çocuk ve çocuğun hâsılatının da babaya aid olması pek mâkûl bir şeydir. Fakat bu hususta imamların kavilleri muteberdir.

Ebu'd-Derdâ'mn naklettiği bir hadîsi burada tekrarlamak iyi olacaktır zannederim. Bir adam Ebu'd-Derda' ya geldi ve şöyle bir şikâyette bulundu. «Benim bir karım var. Babam beni zorladı ve nihayet everdi. Şimdi de bu kadım boşamamı istiyor.» Cevaben «Ben senin vâlideyni-ne âsî olmanı emredemem. Ve senin karını boşamanı da emredemem. İster isen sana Resûlullah'tan işittiğim bir ha dîsi nakledeyim:

Resûlullah Efendimiz buyurdular ki: «Ana ve baba Cennet'in orta kapısıdır. Sen ister isen bu kapıyı muhafaza eyle, istersen terk eyle, uzak ol.» O da hesapladı ve neticede karısını boşadı. Bu hadîsi İbn Mâce ile Tirmizî nak-letmiştir. Şahindir derler.

yor:

Diğer bir vak'ada da: Hz. Ömer'in oğlu (r.a.) şöyle di-

ANA BABAYA İHSAN VE İTAAT

63

«Benim bir karım var idi ki, ben onu seviyordum. Babam Ömer de ondan hoşlanmaz idi. Bir gün bana dedi ki, «Sen bu karını boşa.» Ben bundan çekindim, babamın dediğini yapamadım. Hz. Ömer Resûlullah Efendimize geldi, vak'ayı anlattı. O zaman Resûlullah Efendimiz bana «boşa» buyurdular.» Bu hadîs-i şerifi de Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbh Mâce ve İbn Hıbbân Sahihlerinde zikretmişlerdir. Tirmizî Hazretleri de, «hadîsun, hasenün sahî-hun» buyurmuşlardır.

Bu.hadîs-i şerifleri dinledikten sonra içlerimizi söyle bir yoklamış olsak, acaba buna kaçta kaçımız razı olur? Kim bilir, dışarıya çıkaramasa bile içinden nasıl razı olur?

Müslümanım demek* pek kolaydır. Fakat asıl müslü-manlık Allah teâlâ'nın emirlerine ve Resûlullah'm sünnetine uymaktır. Amma bu emirlere ve sünnet-i seniyyeye uymayanların sayısını Allah elbette bilir. Ona göre mükâfatlar ihsan eder veya mücâzatlar. Fakat asıl hüner, hakikî bir müslüman olmağa çalışmak; kötü huyların hemen hepsinden uzak kalmak ve iyi huyları elde etmek —ki onlara ahlâk-ı hasene diyorlar — Bunun açık mânâsı Peygamber (s.a.s.)'in huyunur ahlâkım, ef'âl ve harekâtını benimsemek ve onları nefsinde tatbik edebilmeğe çalışmak ve daha açıkçası nefsine her bakımdan hâkim olmak ve nefs-i emmârenin elinden kurtulup tedrici bir şekilde sırasıyla; levvâme, mülhime ve hiç olmazsa nefs-i mutmainne-ye erişebilmeğe sa'y ü gayret etmek lazımdır ki, o güzel Peygamberimizin güzel ahlâklarına ve güzel huylarına nail olabilelim. Zira bu mertebeleri geçmeden ve nefs-i mut-mainneye erişmeden Peygamberimizin gösterdiği yol ve izde gitmek mümkün olmadığı gibi, hattâ söyledikleri hadisleri bile anlamak mümkün olamaz. Bu nefsin elinden okumakla, bilgi sahibi olmakla, derviş veya şeyh olmakla kurtulmak mümkün değildir. Hele o gençlik devirlerinde

64

ANA BABA HAKLARI

ki, Allah esirgesin, dedelerimizin kullandığı delikanlı tabiri ne kadar yerindedir. Eğer imdâd-ı ilâhî yetişmezse, o delikanlılığın iktizâsı, akıl hiçbir şeye doğru dürüst ermez. Hemen her aklına geleni yapmağa çalışır. Hele gördükleri örnekleri pek çabuk kapar ve maazallah bir kere de kendini kötü bir yola kaptırdı mı, daha hakkından gelmek çok niüşkil olur. Onun için bu yaştaki evlâdları adetâ bir kız gibi gözetlemek mecburiyetindeyiz. Kendi başına bırakılırsa, Allah korusun demekten başka çâremiz yoktur. Eğer ana ve baba dürüst insanlar ise ne mutlu, eğer faizci ve içkici ise, evlâd da tabiî onlara benzeyecekdir.

4 — Cennet anaların ayağı altındadır

Cennet denilen nimet bazı kere, kıhnçların gölgesi altındadır, buyrulmuştur. Esaret bir felâkettir. Adetâ Cehennemden bir parçadır. Belki esâretde yaşayanlar da olur, fakat o da Cehennemdeki hayat gibidir. Bu felâketten kurtulmak isteyen her bahtiyarın kılınana, silâhına, kalemine, hattâ midesine sarılıp her nevi esaretten kurtulmağa çalışması şarttır. Cennet yine «anaların ayağı altındadır» diye ana ve babalann nzası altında olduğu beyan buyrulmuştur. Cennete girmek ancak Cenâb-ı Hak'kın o kulundan razı olmasına bağlıdır. Hak'kın rızası alınmadan kulun Cennete girmesi mümkün değildir. Hak'kın razı olacağı yolların başı, emirlerini tutup yasaklarından kaçmaktır. Emirlerini ve nehiylerini tutmayan kula Cennet çok uzaktır. Bu emir ve nehiyler 54 farzdır. Bu 54'den birisi de ana ve babaya itaat ve onlann rızâsını kazanmakdır.

ANA BABAYA İHSAN VE İTAAT

65

Ana ve babanın rızâsını kazanmayan evlâdların Cennet'e girmeleri mümkün değildir. Ana ve babanın nzâ ve hoşnutluğu kazanıldığı takdirde Cenâb-ı Hak o kula Cennet yollarını açar ve kolaylaştırır. İbâdât u tâat, hayır hasenat ona kolay gelir. Hak nzâsmdan başka birşey düşünmez olur. Bu sırf anne ve babanın hayır duâlan sebebiyledir. Onun için ey evlâd! Anne ve babanı hakir görme. Belki câhillerdir ve belki fakirdirler; her ne olursa olsunlar bizlere düşen onlara ikram ve ihsandır. Çünkü, Cennet yolu olan bu dünyâ âlemine gelmemize ve bizim yetişmemize sa'y ü gayretleri hepimizce ma'lûmdur.

Yalnız şurası şâyân-ı dikkattir ki, anne ve baba dediğimiz kimseler Allah'ın kullarıdır. Bizler de O Allah'ın kullarıyız. Kul kula sebeb olmuş; dünyaya gelmişiz. Onun için bunlara hürmet ve saygıya, ikram ve ihsana insanlık nâmına borçluyuz da, ya bizi o ana rahminde şu güzel şekilde noksansız ve hem de en mümtaz bir insan olarak akıllı, zeki olarak yaradan Allah teâlâ'ya şükran borcumuz yok mudur, diyeceksiniz. Onun için Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmenin evvelinde Allah'a ibâdeti emredip, şirkden uzak kalmayı ve bundan sonra da, vâlideyne ihsanı emir buyurmaktadır. Allah'ı tanımayan ve O'na ibâdet ve itaati bilmeyen insan, anne ve babaya hürmet ve saygıyı ve onlara ihsanı nereden bilsin?

Halbuki, anne ve baba belki müşrik ve kâfir olabilirler; yine evlâda lâzım olan onlara hürmet ve aynı zamanda bir de ihsandır. Çünkü Hak teâlâ «Ana-babaya iyilik yapın» buyurmaktadır. Vâlideyne ihsan, ikram ve hem de onları darıltmamak ve üzmemekle de mükellefiz. Allah teâlâ'ya itaat etmek ancak vâlideyne itâatla tahakkuk eder. Hak teâlâya isyan da vâlideyne isyanla başlar. Hak'kın kulundan razı olması, vâlideynin oğlundan  evlâdından razı

F.5

66

ANA BABA HAKLARI

olmasına bağlıdır. Hak sübhânehü ve teâlâ'nın kuluna gazabı da, valideynin evladlanna olan gazablanyladır. Bu da pek açıktır, her zaman gözlerimizin önünde cereyan eden hâdiseler bunların birer canlı misâlleridir. Hele şuna dikkatle bakınız:

Hz. Ömer'in oğlu anlatıyor. Bir adam Resûlullah (s.a.s.)'e geldi ve şöyle dedi:

«Ya Resûlallah, ben pek büyük günah işledim. Benim için buna bir tevbe var mıdır» Cenâb-ı Peygamber Efendimiz; «Senin annen var mıdır?» dediler. «Hayır» dedi. «öyle ise teyzen var mıdır?» diye sordular. «Evet var» dedi. «Öyle ise ona ikram ve ihsanda bulun. O'nu katiyyen da-niima, incitme.»

Bu, ne kadar canlı ve çok değerli bir nasihat. Bu nasi-hatları ancak nebiler ve velîler yapabilir. Allah teâlâ bizlere in'am ve ihsan buyursun da bu nasihatlerle amel na-sib eylesin, âmîn...

Hele şu hadîse dikkat ediniz. Bunu Ebû Dâvud. İbn-i Mâce ve İbn-i Hıbbân sahihinde zikretmektedirler.

^*l«*     i **       mi         **    *        *           *2     İl      •»¦*       ¦*                  (il'"                I           I     *

U>   \JİjJİSİ\\  \({'_!=¦   S^A-aJI    JJ  :'JU  !L^jU Jbb  A;   lÂ^

 

 

ANA  BABAYA  İHSAN  VE  İTAAT

67

Biz bir gün Resûlullahın yanında oturuyorduk. Benî Seleme'den bir adam geldi ve «Ya Resûlellah anam ve babam âhirete göçtükten sonra bizim onlara yapacağımız bir iyilik daha var mı?» Buyurdular ki. «Evet, onlara duâ ediniz. Onlara Cenâb-ı Hak'dan mağfiret dileyiniz. Bir de onların yaptıkları ahidleri, sözleşmeyi, yani vasiyetlerini infaz ediniz. Yerlerine getiriniz. (Borçlan varsa ödeyiniz, hacca gitmedi iseler hacca vekâlet ediniz veya vekil yollayınız.) Akrabalara ve diğer dostlara sıla-i rahim ediniz. Dostlarına da ikram ediniz.» Ölmüş olan ebeveyne sıla-i rahim başka türlü olamaz. Ebeveynin dostlarına da ikram ediniz. En iyi sıla-i rahim de bu olsa gerekdir.

Evvelce de arz edildiği gibi ki bunların \ ekrarlarmda çok fayda vardır. Çünkü bizler bugün bu gibi fezâili adetâ unutmuş gibiyiz. Zira babalarımızı ve annelerimizi de pek çabuk unutup, hemen miras kavgasına başlayıp, birbirle-rimize küsme, darılma, hattâ mahkemelere düşüp haksız yere hak dâvasında bulunmak ve birbirlerimizle adetâ dövüşme haline kadar gelmekteyiz. Bu çirkin hareketler karşısında utanma yerine, kendini haklı göstermeye çalışmanın ne kadar abes birşey olduğu cümlece malumdur. Hal-. buki bu mirasların hepsi senin olsa ne olacak; sen de o bırakıp giden gibi bırakıp gitmeyecek misin? Heyhat, lâkin hırs ve nefs-i emmâre insanı boş bırakıyor mu? Ara açmak, kavgalar çıkartmak için mütemadiyen kışkırtmaktan lezzet alan nefs ve şeytan, sonra da karşıya geçip gülüp oynamaktadır. Allahü Celle ve Alâ nefsi bize binek olarak vermişdir. Biz onunla Hak'km rızâsını kazanıp Cennet evindeki yerimizi almamız lâzım gelirken, bilakis nefsi üstümüze bindirmiş ve ona köle ve uşak olarak dünyamızı da, âhiretteki Cennet evimizi de elimizden kaçırmış olduğumuz inkâr edilemez hadiselerdendir. Bakınız Ter-gîb ve Terhîb'in üçüncü cildinin 323. sahifesinde 33 numa-

08                                      ANA BABA HAKLARI

ralı hadîsin metninde bizlere ne güzel bir ibret dersi vardır. Lâkin ne yazık ki bu ibretlerden ders alacak bahtiyarların sayısı da pek mahduddur. Onun için Eşref-i Rûmî hazretleri ne güzel demiştir:

Bir göz ki olmaya ibret nazarında 01 düşmanıdır sahibinin bâş üzerinde.'

Ma'lûmdur ki her mahlûkun ufak büyük bir gözü vardır. Onunla hayâtın idâmesine çalışırlar. Fakat insanın gözü öyle mi ya!. O göz ile her şeyi sezer, anlar, âki-betini düşünür, ondan neticeler çıkarır, yolunu düzeltir, hidâyeti bulur. Ne yazık o kimseye ki, bakdıklarından ibret alamaz. O zaman o bakışın onun aleyhinde olacağına şüphe yoktur ki, o bakma ve o bakan göz de, sahibinin başında taşıdığı bir düşmandan başka bir şey değildir! Düşman insanın bazen malını, bazen hem malını hem de canını alır. Canım almazsa esir olarak kullanır. O adam artık o düşmanın hem esiri hem de kölesidir. İstediği gibi kullanır. İşte bu ne kadar acı ise, ibretsiz gözler, şuursuz gözler bundan daha acıdır. Zira öteki adam gücünü sarf etmiş, nihayet âciz kalıp düşmanına teslim olmuş. Bu adam ise, bütün kuvvet ve kudretler elinde iken hiçbir gayret göstermeyip, adetâ hayvanı bir hayatla yiyip içip zevk u sefada ömrünü yok eden bir bedbaht, kötü bir adamdır. Onun için ona acımakdan başka çâremiz yokdur, vesselam. Hemen Allah teâlâ Hazretleri bizleri böyle acı, çirkin akıbetlere uğramaktan muhafaza buyursun; âmîn!.

5 — Ana babaya iyilik Allah'ın yardımını celbeder:

Efendimiz sallalahü aleyhi ve sellemin bütün sözleri, insanlığa hem şifâ, hem merhem, hem de her derde de-

ANA BABAYA İHSAN VE İTAAT

69

vâdır. Buhârî ve Müslim'in naklettikleri bir hadîs-i şerif var ki, bunu bazı muhaddisler kitaplarında ihlâs bahsinde nakletmişlerdir. Çok da meşhurdur. Ben size bunu kısaca nakletmeğe çalışacağım:

Şöyle ki, üç bahtiyar arkadaş, evvelki devirde yani Müslümanlıktan evvel, bir yolculuğa çıkmışlar. Bazılarına göre, avlanmak üzere çıkmışlar. Fakat hava bozulmuş, karanlık basmış, şiddetli yağmur yağmaya başlamış, zavallılar şaşırmışlar. Her nasılsa orada buldukları bir mağaraya sığınmışlar. Fakat olacak.ya, yağmurların tesiriyle yukarıdan kopan bir kaya parçası gelip bunların sığındıkları mağaranın ağzına düşüp, içerdekilerin artık dışarıya çıkıp kurtulmalarına imkân kalmamış. Her ne kadar uğraştı iseler de bir türlü kayayı kımıldatamamışlar. Artık ümitleri kesilmiş. Allah teâlâ'ya yalvarmaktan başka çâre bulamamışlar. Öyle ise yapmış olduğumuz sâlih amellerimizi vesile ederek Allah teâlâ'ya yalvaralım, demişler. Zira başka türlü kurtulmamıza imkân yok diye karara varmışlar. İçlerinden birisi demiş ki: «Ya Rab! Benim gayet ihtiyar bir anam ve babam vardı .Ben bunların akşam sütlerini içirmeden kimseye bir şey vermezdim. Bir taraftan çocuklar ayaklarımın arasından baba baba sütümüzü ver, diye bağrışıyorlardı. Halbuki, ben de nasılsa biraz geç kal-mışdım. Babamlar da uyuya kalmışlar. Ben onları uyandırmaya bir türlü cesaret edemedim. Tâ sabaha kadar ve onlar uyanmcaya kadar ayakta bekledim. Nihayet uyandılar ben de sütlerini verdim. Onları doyurdum ve memnun ettim. Ya Rab, eğer benim bu hareketimi dergâhında kabul buyurdu isen ki, bunu ben senin rızan için yaptım, buradan bize bir çıkış, kurtuluş ihsan eyle» diye Hak'ka iltica ettiğinde, o koca kaya biraz kımıldayıp bir delik açılmış.

Diğer iki arkadaşın duâaları da ayrı ayrı birer meşe- ¦ ledir. Bizim maksadımız, ana ve babaya yapılan ikramın

70

ANA  BABA HAKLARI

hem Allah rızası için olması, hem de ana ve babayı memnun edip dualarını almak idi. İşte bu çocuk hem koyunlarını güder, hem de ana ve babayı ihmal etmez ve bu sayede ölüm tehlikesine maruz kaldıkları bir anda onlara karşı yapılan ikramın ihsanın karşılığını derhal görür. Bu üç şahsın diğer ikisinin menâkıbını ileride beyan etmeğe çalışırız. Şimdi eğer sen ömrünün uzun olmasını, rızkının da bol olmasını istiyorsan, ana ve babana ikram ve ihsan eyle. Hediyelerle, akrabalarını da ziyaretle onları sıla-i rahim ile sevindir. Hürmet ve saygının son derecesini yapmağa çalış. Çünkü evlâdlık kolay birşey değildir. Öyle, hayır dualar almak da kolay olmasa gerek. Zira insanın her ânı bir olmadığı gibi, ana ve babalar da birbirlerine pek benzemezler. Çocuk iken üzerlerine çok titreyip kıyamadıkları evladlarına, bir de bakarsın ki yaşlılık devirlerinde veya başka sebeblerle pek çabuk kızar, darılırlar. İşte o aman hem sabrın yeri, hem de politikanın yeri. Onların gönlünü alabilmek için pek çok fedakârlıklara ihtiyaç vardır. Maazallah, bunlar yapılmazsa o zaman da iş tersine dönüp ömür kısalır, rızıklar daralır ve zorlaşır. Bunun da neden olduğunu anlamak herkese nasib olmaz. Onun için Cenâb-ı Hak hepimize hidayetler, tevfikler ikram ve ihsan buyursun. Ana ve babalarımızın lâyık-ı veçhile kadr ü kıymetlerini bilmemizi nasib ve müyesser eylesin. Güzel dualarım alıp dünya ve âhiretin sayısız nimetlerinden cümlemizi müstefid eylesin. Âmîn...

6 — Dostlarını ziyaret ana babayı ziyarettir:

Hz. Dinar'ın oğlu Abdullah ile Hz. Ömer'in oğlu Abdullah Mekke yolunda bir a'râbiye rast geldiler. Hz. Ömer' in oğlu bu a'râbiye selam verdi ve bineğinin arkasına bu adamı bindirdi ve bir de üstelik o sıcak memlekette, başı-

ANA BABAYA İHSAN VE  İTAAT

71

nın korunmasma sebep olan sarığı da çıkarıp bu a'râbinin başına koydu. Dinar'ın oğlu Abdullah, Hz. Ömer'in oğlu olan Abdullah'a dedi ki «Allah seni ıslâh eylesin» Bu a'râbi (bedevi) ler az bir şeye kanâat ederler. Hem hayvanına bindirdin; hem de üstelik muhtaç olduğun sarığı ona verdin. Hiç olacak şey mi? demek istedi ise de, Hz. Ömer' in oğlu şöylece cevap verdi: Bunun babası benim babam Ömer'in dostu idi. Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sel-lemden işittim ki:

«Muhakkak iyiliklerin en iyisi, evlâdın babasının dostu olan kimselere sıla yapmasıdır. Yani babasının dostluğunu devam ettirmesidir.»1

Ölmüş babasını mezarında ziyaret etmek isteyen kimse, babasının dostlarını ziyaret ederse, babasını ziyaret etmiş olur ve onu sevindirir. Hem de bu dostluklardan çok mühim fâideler hâsıl ölür ve Cenâb-ı Hak'km çeşitli ikram ve ihsanlarına nail olurlar. Öyle ise ey aziz kardeş! Sen de hem ana ve babanı unutma, hem de onların dostlarını olmaz mı?

Ebû Bürde radıyallahü anh'den rivayet edilmektedir. Bu zât Medîne-i Münevvere'ye geldiği zaman, Hz. Ömer' in oğlu Abdullah bu zâtı ziyarete geldi. «Ne için geldiğimi bilir misin?» dedi. O da ,«Hayır» dedi. Ben Resûlullah salallahü aleyhi ve sellemden işittim ki, «Her kim babasını kabrinde sıla etmek (onu ziyaret etmek) isterse, babası öldükten sonra onun dostlarını ziyaret etsin, onlara sıla eylesin.» Binâenaleyh, babam Ömer ile senin baban âhiret kardaşı idiler ve aralarında dostluk var idi. Ben de seni bundan nâşî ziyaret etmek istedim de onun için geldim, demiş...

(1)    et-Tergib vet-Terhîb C. 3. sh.323.

72

ANA BABA HAKLARI

Ne  kadar güzel bir muhabbet ve samimiyet ve nasıl

bağlılık! İşte müslümanlık böyle ulvî bir dindir. Ne dos-

stjıitm unutur, ne de dostunun dostunu.   Ve bu dostluklar

bâM kaldığı müddetçe, ne fertlere ne de cemiyetlere bir

noksanlık gelir.

Halbuki gerek ana babaya ikram ve ihsanın ve gerekse akraba-yı taallukâtınm ziyaretleri ve onlarla alâkanın devamı ve onlara karşı da iyiliklerin hadsiz hesapsız fâide-leri olduğu cümlece malum olmakla birlikde, bir de baba dostlarını unutmamak ve o dostluğu idâme ettirmeğe çalışmak, hem babasının ruhunu sevindirir, hem de dostluk-. ların idâmesinden hâsıl olacak fevâidin öyle para ile, kuvvet ile veya başka bir şeyle ele geçmesine imkân yokdur.

Bu sebepden birisi ki, Allah teâlâ'nm bu kişileri sev-mesidir. Allah teâlâ'nm kulunu sevmesi kadar bahtiyarlık yoktur. Bütün dünya ve âhiret saadeti bu sevginin içindedir. İnsanlar bu sevgiyi kazanabilmek için ne büyük fedâkârlıklar, riyazetler, seyahatler, tesbîh - tehlillerle, halvetler, hastalara bakma, fakirleri ihtiyarları yıkama ve temizleme hattâ hayvanları tedavi etmeye katlanırlar. Bu hususta Ahmed Rufai Hazretlerinin, bir hasta köpeği şehir dışarısına bir yere götürüp, ona bir gölgelik yapıp, kırk gün tedavi ettiği meşhurdur. Hele sokakları süpürme, helaları yani yüznumaralan temizlemeleri hep bu Hak sevgisini elde etmek için başvurulan çârelerdir. Sen bunu hiçe mi sayacaksın? Hak teâlâ sana böyle bir lütuf ta bulunmuş, senin bu dünyaya gelip bu mülkün sahibini tanıman için anan ve baban vasıta olmuşlar.

Halbuki seni yaratan; O'nun bir misli bulunmayan, hiçbir şeye muhtaç olmayıp, herkes ve herşey Ö'na muhtaç olduğu halde, hiçbir kimse tarafından doğurulmamış ve kendisi de kimseyi doğurmamışdır. Ana ve baba olmak-

ANA BABAYA İHSAN VE İTAAT

73

tan münezzeh ve müberrâdır. Sonra evlâda, kıza, karıya da muhtaç değildir. Birdir, iki olmaz; üç hiç olmaz. Allah'ı iki veya üç ve daha ziyâde diyenlerin, yahûdi dolabına al-dandıklanm ve bugünkü inkâr edicilerin de yine yahûdi dolabına kapıldıklarını hiç unutma.

7 —Ana babaya ilrramın sevabı:

Sonra bu ana ve babaya ikrama karşılık olarak Hak teâlâ Hazretleri o kuluna Hak'kın seveceği amelleri de lütfeder. İslâmm en yüksek zirvesi olan «ciMd fî sebilil-lâh» in sevabını da vereceği pek açık bir şekilde belirtilmiş ve bu cihâd için can atan âşıklara, vâlideynlerine hizmet tavsiye edilmiş olduğunu tabiî unutmamışsmdır.

Cihadda şehidlik ve gazilik gibi iki mertebe vardır ki, bunları başka tarafta bulmak mümkün değildir. Baksanıza; bir gazinin ayağının tozu, onu karşılamaya giden kimsenin üzerine düşse, onu Cehennem bile yakmayacak. Sonra bu ana babaya ikram, bu fî sebîlillah olan cihaddan da belki efdaldir, demeleri ne kadar şâyân-ı dikkat ve hayrettir. Hele hac ve umre sevabına muâdil olmasına kim ne diyebilir? Halbuki, bugün, bir hac ve umre, orta halli olarak 50.000 liraya, ancak mümkün iken, çekilen zahmet ve meşakkatler de çabadır. İşte ana - baba ne kadar kıymetli ki, bu büyük lütuf ve ihsanlar, onlara bakanlara, hürmette kusur etmeyip ikram ve ihsanlarını lâyık-ı veçhile yapanlara verilmektedir.

Yalnız, şunu unutma ve gözünden kaçmasın ki, bu dünyaya gelmekden bir gaye var. İşte bizim bu gayeye ulaşmamıza sebep olan ana ve babalanmızdır. Sebep başka, sebebi de yaratan, ana ve babalarımızı da yaratan, bu içinde bulunduğumuz dünyayı, ayı, yıldızları, güneşleri, teneffüs ettiğimiz havayı ve daha nelere muhtaç isek onla-

74

ANA  BABA HAKLARI

rm hepsini yaratan; mikropları da, bütün hayvanatı da yaratan hep o bir Allah'dır; bir Allah. Kâinatta hiçbir şey yokdur ki, kendiliğinden olsun. Tabiat kanunlarını, cazibe kuvvetlerini yaratan ve bu âlemi tam bir intizam içerisinde durduran hep o bir Allah'dır, bir Allah.

Sakın, sen yine aldanıp Allah'ı inkâra kalkma. Eğer elinden geliyorsa ölme bakalım. Sen de hiç olmazsa, o ay ve güneş gibi milyonlarca sene yaşa!. Heyhat! Hayâtı yaratan Allah teâlâ hayattan evvel ölümü yaratmıştır. Te-bâreke sûresini iyi oku. Bak orada Cenâb-ı Hak «Amelce hanginiz daha güzeldir diye, sizi imtihan etmek için hem ölümü, hem hayatı icad eden O'dur.»1 diyor. Bu dünyaya gelme ve buradan ölüp gitme, senin ve kimsenin elinde değil. Öyle ise, ay aziz kardeş, sen, bu mülkü yaratan Allah'ı iyi tanı ve O'nun emrinden dışarı çıkmamağa bak. Çünkü, yine O'na döneceksin. Mükâfat veya mücazât göreceksin.

Sonra, deme ki, Hak'km takdiri böyleymiş. İyi bak ve dikkatli düşün. Oturduğun ev, kullandığın eşya, hiç kendi kendine ;tabîatın eseridir, diyebilir misin? Muhakkak bir yapan var diyeceksin. Dünya bir araya gelse de, hayır bunlar tabiat eseridir, şöyle olmuş, böyle olmuş, evler meydana gelmiş; giydiğimiz esvablar da yine böyle, o kopçalar ve onun delikleri de tesadüf; rüzgârların te'sirleri, çamurlar, kurumuş, çeşid renklere boyanmış, sonra da gelip bizim esvablarımıza takılmış diye birisi çıksa, herifi deli diye tımarhaneye atmazlar mı? Bir vakit Eyfel kulesini yapmağa çalışan adamı da, delidir diye tımarhaneye atmışlar.

Bu zavallı insanı Hak yolundan ayırmak için, dinsizler, neler çıkarmamışlar ki. Fakat Allah teâlâ insana bir

(1)    Mülk: 2.

ANA  BABAYA İHSAN VE  İTAAT

75

akıl vermiş. Bunu iyice kullanınca düşmanların hilesi meydana çıkar. İnsan da onların ağlarına düşmekten kurtulur. Ne yazık o insana ki, başındaki gayet basit bir örtüyü, bir takkeyi, bir şapkayı kendi kendine olmaz diyor da, sonra; bu ucu. bucağı bulunmayan, binlerce hattâ yüzbinlerce yıldızları, ayı, güneşi, dağları, taşlan envâ-i çeşit madenleri, denizleri, içtiğimiz tatlı suları, bulutları yaratıp tepemizde gezdiren Allah'ın dediklerini bırakıp da aklının peşinden, dinsizlerin arkasından gidiyor, sonra da Cehen-nem'i boyluyor!.                                 . »

8 — Ana babaya itaatin şartlan:

Ana ve babaya hürmet, saygı, ikram, ihsan sizin elinizde. Yaparsanız, Hak'km sizi sevmesine, cihâd sevabına, hac ve umre sevabına, Cennet ve Cennet nimetlerine nail olursunuz. Şayet onları darıltır, incitirseniz, hem sevaplardan, Cennetlerden mahrum kalır ve hem de dünyanız da, âhiretiniz de başınıza zindan olur. Yine unutma ki, ana ve babalar bizim dünyaya gelmemize sebeptirler. Hoca-lanmız üstadlarımız, mürşid ve mürebbilerimiz de dünya cifesinden kurtulup âhiretin ebedî nimetlerine nail olmamıza vesiledirler. Onun için onların hakları ana ve baba hakkından daha ziyâdedir.

Zîrâ dünyâ fânidir. Sonra fitne - fesat, meşakkat, hastalıklar, belâlar âlemidir. Buradan gemisini kurtarana ne mutlu!. Fakat âhiret âlemi öyle mi ya? JFitne-fesat, zah-met-rneşakkat, hastalık, sakatlık, belâ, mihnet, hiçbir keder verici şey yok. Sonra rızık kaygusu filân hiçbir şey yok. Her istediğin hemen önünde, herşey emrine âmâde. Üstelik Hak'kın cemâlini müşahade, güzellik üstüne güzellik.                               .

Aman yâ Rab, bizleri bu saadet evine kavuşturan üs-

76

ANA BABA HAKLARI

tadlarımıza, hocalarımıza, mürşidlerimize can kurban. Nasıl ki, ashâb-ı kiram hazerâtı Resûlullah sallalahü aleyhi vesseleme; «Anam, babam, canım ciğerim sana feda yâ Re-sûlallâh» derler idi. Zaten böyle olmadıkça, ne dostluk ve ne de samimiyet olur.

Sonra bu ana ve babalara, üstadlara, mürşidlere, hürmet, saygı, ihsan-ikram o kadar mühimdir ki, Hak teâlâ Hazretleri bu gibi bahtiyarlara mükâfaten,   bir taraftan ömürlerini ziyâde ediyor, diğer taraf tan mallarına bereket kendilerine tatlı bir hayat vermekte beraber, çocuklarını da asilzade, akıllı, zekî, sıhhatli ve tenâsüb-i endam ile yaratır, (eksikli ve kusurlu yaratmaz.) Ve aynı zamanda onların da ehl-i Cennet olması için hidâyet ve tevfîkini ihsan edip, onlar da hayırlı, sâlih ameller işleyip,  insanların da hidâyetlerine sebep olurlar. Nihayet ana, baba ve mürşid-lerin rızasıyla Allah teâlâ da onlardan razı olur. Aman Yâ Râb, bu ne nimet ve ne saadet!.. Yalnız şu kadar var ki, ana, baba ve her kim olursa olsun ,Cenâb-ı Hak'kın emirlerine muhalefetle emrettikleri vakit,  bunların sözlerine ve gönüllerinin kırılmasına katiyyen iltifat olunmaz. Sözleri, emirleri kale almmaz, dinlenmez. Çünkü, her şeyin bir hududu var. Bunların hududu da, kendi boylarını aşamaz. Zira Sa'd'in annesi yemin etmişti (Yememek ve içmemek üzere). Sebebi de, Sa'd müslüman olmuştu. Annesi diyor ki, «Sen eski ecdadının dinine dönmedikçe, ben, yiyip içmiyeceğim.» Bir gün, iki gün, üç gün yememiş amma, oğlu da İslâmiyette samimî. Anaya itaat lâzım; fakat Hâhk'a isyanla değil. Bütün günahlar da böyle. Her kim bize bu günah işleri işlemekle emretse, biz onların sözlerini dinlemek mecburiyetinde değiliz. Meselâ, namaz kılma, yahut sebepsiz oruç tutma veya içki iç dense veya hırsızlıkla emrolunsa, bunların hiç birisi dinlenmez. Zira hepsi Hâlik-i Zülcelâl'e isyandır. Bu1 hususda sûre-i Lokman' da sarâheten ve açıkça «Bu durumda onlara itaat etme»

ANA BABAYA İHSAN VE İTAAT

77

Duyurulmuştur. Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemin: «Halika isyan olan işte mahlûka itaat olmaz.» buyurduğunu da hem unutma, hem de bütün müslümanlara duyurmağa gayret et...

Ana-baba, hoca ve mürşidlerimiz ve büyüklerimiz başlarımızın tacıdırlar. Lâkin Allah teâlâ'ya isyan etmemek şartıyla mukayyeddir. Said b. Vakkas ile Musab b. Sa'd annelerini dinlemedikleri gibi, «Ölürlerse ne yapalım; müslümanlıktan onların hatırı için dönülür mü?» demişlerdi. Sen bunu unutma ve ezberle:

 J

«Halika isyan olan işte mahlûka itaat olmaz.»

Vakkas'ın oğlu Sa'd'in İslâmiyetle müşerref olduğunu annesi Hamne duyunca, oğlunu çağırıp «Ey oğlum, sen, İslâmiyeti terk edip eski dinine, Hıristiyanlığa dönmedikçe, ben ne yer, ne içerim. Tâ ki, ölürüm» diye yemin etti.

Bir diğeri de Sa'd'in oğlu Mus'ab'dır. Bu Mus'ab'm annesi de «Ben hiç konuşmayacağım, tâ ki, sen eski dinine dönünceye kadar...» diye yemin etmişti. «Sizin dininiz de annelere, ihsan ile emretmektedir. Ben de sana İslâmı bırakıp eski dinine dönmeni emrediyorum» demişse de; bu gayr-ı meşru emir ve arzulara uymağa, muvafakat etmeğe Islâmın müsâadesi olmadığı kendilerine duyurulmuş; ihsanda ve ikramda ancak İslâm'ın emirlerine uygun olmasının lâzım geldiği pek açık bir şekilde belirtilmiştir. Bu da bizlere çok güzel bir örnektir. Vazife mukaddestir, diye bir çok defalar tekrarlanan sözlerde, evvel emirde dînin ifâsı anlaşılmalıdır. Dini emirleri terk edip, vazife mukad-

78

ANA BABA HAKLARI

ANA  BABAYA  İHSAN VE İTAAT

79

deştir, diye kendilerini aldatanlar bu vak'alardan ders almalıdırlar. Vâlideyne ihsan hakkındaki âyet-i kerimeleri: Sûre-i Ankebût, 9; sûre-i Ahkâf, 16; sûre-i İsrâ, 24-25; sû-re-i Lokman, 15'de arayınız.

Nüzhetü'l-mecâlis'in ana ve babaya ihsan kısmında «Bu ana ve babaya ihsan hakkında Cenâb-ı Hak'kın emri pek açıktır. Dinlerinden ayrılıp müslüman olan kişilere Hak teâlâ, o müslüman düşmanı olan ve çocuklarının İslâm'dan ayrılmasını isteyen bedbaht ana ve babaya, kâfir oldukları halde bile, yine ihsan ile emreder. Fakat küfre dönmelerine kat'iyyen izin vermez» olduğunu beyan etmiştir.

Ana ve babaya itaat farz-ı ayn'dır. 54 farzın içindedir. Dikkat ediniz! Muharebelere, cihâde iştirakde ana ve babanın izni şarttır. Yalnız düşman ağır basar, toplanan asker müdâfaadan aciz kalırsa, o zaman cihâd umûma farz olur. Artık ana ve babanın rızaları, müsâadeleri dinlenmez.

Şuna da dikkatle bakınız. Hz. Ebû Bekr (r.a.)'in kızı Esmâ'nın annesi, İslâm dinine muarız olduğu halde, kızının yanına gelmiş ve ondan bir şeyler istemiş. O da Re-sûlullah Efendimize gidip sormuş. «Ya Resûlellah, anam islâm dinine girmediği ve kâfir olduğu halde bize geldi ve bizden bazı ihtiyaçlarını istemektedir. Ona istediklerini vereyim mi ve ona sıla edeyim mi?» dediler. Cevaben, «Evet, veriniz ve sıla yapınız. Çünkü Allah teâlâ'nın rjzâsı vâlideynin rızâsı içinde olduğu gibi; gadabı da vâlideynin gadabındadır» buyrulmuştur. İyi bakınız ve düşününüz ki. vâlideyn kâfir dahi olsalar, evlâda düşen vazife, onlara yine ihsan ve ikramdır. Halbuki, küfür ile günahkârlık arasındaki farkı gösterecek bir ölçümüz yoktur. Zira birisinin yolu Cehennem; birisinin yolu da   Cennettir. Arasını

nasıl bulursunuz? Birisi Hak'kın rızâsını kazanmış, diğeri de Hak'kın gazabına uğramış olanlardır.

Dedeler, neneler de anne baba gibidirler. Kâfir olan ana ve babalar da cihaddan gayri yerde müslüman ana ve babalar gibidirler. Yani onların da sözlerini dinlemek farzdır. Şunu da tekrar edeyim ki, İslâmdan dönmeği, küfür işlemeyi, şirk koşmayı, puta tapmayı, günah işlemeyi emrederlerse sözleri dinlenmez. Kızarlarsa kızsınlar, ağlarlarsa ağlasınlar; zarar, günah vebal hep kendilerine aittir.

EBEVEYNE İHSAN HUSUSUNDA BİRKAÇ ÖRNEK

1 — Bâyezîd Bistâmî'den bir örnek:

Bâyezîd Bistâmî'den şöyle bir hikâye nakledilmektedir:

Bir kış günü annesi oğlundan su istemiş. O da suyu getirinceye kadar uyumuş.   Bâyezîd, annesi uyanıncaya kadar başında beklemiş. Bu arada soğuktan bardak eline yapışmış. Annesi uyandığı vakit bardağı alınca parmağının derisi kopup kan akmağa başlamış. Annesi «Ne oldu?» diye sormuş. O da hâdiseyi söylemiş. O zaman, «Allahım, ben bu oğlumdan razıyım: sen de ondan razı ol» demiş. Lâkin, bu anne Bâyezîd'e hâmile olduğu müddetçe, ağzına şüpheli birşey almamış.   Tabiîdir ki,   başka zamanlar da şüpheli birşey yememişlerdir. Allah'dan korkanların halleri, şanları, evladlan böyle olur. Yine günlerden bir gün, annesi, her halde babaları yokmuş ki, oğlu ile beraber yatmak istemiş. Bâyezid diyor ki, ben gece namazlarına çok haris idim. Fakat validemin hatırını kıramadım ve onunla yattım. Kolum validemin altında kalmıştı. Onu uyandırmamak için kolumu çekmedim. O gece onbin defa îhlâs sûresini okudum ve dedim ki, kol benimdir; fakat, valide hakkı Allah içindir. Sabah olunca anam uyandı. Ben de kolumu çekdim. Ama bir daha bu kolumdan bana f aide olmadı. Bak neticeye.  Mübarek vefat ettikten sonra, ashabından yani müridlerinden bazıları rüyalarında görmüşler ki, Bâyezîd Bistamî Hazretleri  Hak sübhânehûyu teşbih

EBEVEYNE İHSAN HUSUSUNDA BİRKAÇ ÖRNEK

81

ederek Cennetlerde uçmakta idi. Ona sordular ki, «Sen bu makama ne sebeble erişdin?» Cevaben, «Vâlideynime ihsan ve ikramla birlikte çok şiddetli hâdiselere sabır ile,» demişler. Meselâ, açlık, susuzluk, giyim ve geçim gibi hallerde dâima sabır ile mukavemet ederlerdi. Cenâb-ı Peygamber de «Vâlideyne mutî olan Rabbülâlernîn'e muti olur ve yeri de a'lây-ı ılliyyîn olur.» buyurmuşlardır.

2 — Babaya hizmete bir örnek:

Harun Reşîd bir adamı oğlu ile birlikte hapsetti. Babası ihtiyar olduğundan abdest alırken mutlaka sıcak su isterdi. Hapishanedeki gardiyan dediğimiz bekçi, buraya ateş sokmak yasaktır, diye içeriye ateş ocaklarını sokmadı. Fakat oğlu hemen su ibriğini alıp içeride yanan kandilde suyu mümkün mertebe ısıtmış idi. Lâkin bunu duyan bekçi kandili de ortadan kaldırdı.. Zavallı oğlu bu defa babasının abdest suyunu göğsüne dayadı ve tâ sabaha kadar o su çocuğun hararetiyle bir miktar ısınmış idi. Babası sordu: «Bunu nerede ısıttın?» Oğlu da vak'ayı anlattı. O zaman baba ellerini kaldırıp «Ya Rabbi, sen benim oğluma Cehennem ateşini tattırma.» diye duâ etti. Elbette, babasına böyle hizmet eden çocuklar hem Cehennem azabını •görmezler, hem de Hak'kın sevgili kulları arasına girerler vesselam...

3 — Hızır Aleyhisselâm:

Havas denilen evliyâullahdan bir zât, bir gün Hızır Aleyhisselâmı yanında görmüş ve ona «Ne sebeble ben seni gördüm,» demiş. O da cevaben «Annene olan ihsan u ikramın sayesinde,» demiştir. (Nüzhetü'l-mecâlis cild 1, s. 161).

F.6

82                ¦                       ANA BABA HAKLARI

Aynı sayfada şöyle bir vak'a daha zikredilmektedir:

Salih bir baba oğluna bir inek yavrusunu hediye etmek üzere Cenâb-ı Hak'ka emânet etmiş. Çocuk büyümüş ve kendisini ibâdete vermiş. Gecenin bir kısmını ibâdet, bir kısmını uyku ve bir kısmım tazarru ve niyaz ve duâ ile geçirmiş. Gündüzleri de çalışır, kazancının bir kısmını sadaka verir; bir kısmını kendine -yemek için alıkor, bir kısmını da götürüp annesine verirmiş. Bir gün annesi oğluna demiş ki: «Oğlum, baban senin için falan yerde bir inek yavrusu bırakmıştı. Git onu al ve üç dinara sat, velâ-kin bana sormadan verme.» diye tenbih etmiş. Oğlu gidip ineği almış. Pazara götürmüş. Fakat insan kılığında bir melek, «Ben sana aİtı dinar vereyim ama, anana sorma.» demişse de çocuk buna razı olmamış ve gidip annesine söylemiş. Anne zeki bir kadın olacak ki bunun bir melek olduğunu anlamış ve oğluna «Oğlum, git o kişiye (Ben bu ineği satayım mı, yoksa satmıyayım mı?) diye sor.» Çocuk meleğe sormuş o da:

«Satma, bunu Hz. Musa'nın kavmi senden derisi dolu altuna satın alacaklardır, demiş.» Mûsâ Aleyhisselâmm kavmi ise, öldükten sonra dirilmeye inanmazlarmış. O arada birisini öldürmüşler. Cenâ\b-ı Hak, bu ineği kesip, diliyle yahut arka derisiyle bu ölen kimseye vurulmasını emretmiş. Allah'ın izniyle, o katlolunan adam dirilmiş. Kendini katleden adamı haber vermiş. Bu deri Hz. Ömer'in devrinde Hz. Ömer'e de nasib olmuş. O da o deriyi kamçı olarak, kullanmış.

4 — Cenâb-ı Hak'dan Musa ALeyhisselâma bir vasiyyet:

Hz. Mûsâ Aleyhisselâm Cenâb-ı Hak'dan bir vasiyet ve nasihat istemiş. Cenâb-ı Hak da, «Annene ikram ve ih-

EBEVEYNE İHSAN HUSUSUNDA BİRKAÇ ÖRNEK

83

sanda bulun,» demiş. Bu rica üç defa tekrarlanmış; her defasında «Annene ikram ve ihsanda bulun» diye tavsiyede bulunmuş. Dördüncü defada ise «Babana ihsan eyle» denmiş. Devamla: «Yâ Mûsâ, her kim ana ve babasına iyilik, ihsan ve ikramda bulunursa ben onun dünyâda dostu, kabirde ünsiyet edicisi, mahşerde de ona rahim olurum. Sirat'ta ise, ona delil olurum. Cennet'te ise ben onunla o benimle karşılıklı ve vasıtasız olarak konuşur.» buyrulmuş. Artık, sen bu devlet ve nimetlere bilmem ne dersin? Ana ve babaya ihsan ve ikramın mükafatı böyle olunca, Peygamberimize ve O'nun ashibma, geçmiş ve gelecek ulemâmıza ikram ve ihsanm hududunu bildirmek acaba mümkün mü?

5 — Annenin bir duası:

Tabakât-ı İbni's-Sübkfde Eyyûb'un oğlu Selîm'den rivayet edilir ki, İmam Vâfiî'nin eshabındandır. Selîm diyor ki; «Ben on yaşıma girdim. Bir türlü Fatihayı Şerifeyi okumağa kadir olamıyordum. Bana bazı büyük kimseler dediler ki, (sen annene söyle; senin okumaklığın ve ilim sahibi olman için duâ etsin).

Annem de bana böylece duâ etti.» İbnü's-Sübkî der ki, «Selîm öyle bir âlim oldu ki, zamanında elini tutacak kimse bulunmadı. Ona erişmek de mümkün değildi.»

Bu vak'a ve hâdiseler bizim için ne kadar kıymetli, canlı hâdiselerdir. İnsan okur; bir şeyler de öğrenir; ama bir de bakarsınız ki, okuduğundan ve öğrendiğinden ne kendisi ne de başkalarının faydalandığı yok. Bu pek büyük bir bahtsızlıktır ki, telâfisi de mümkün değildir. Bu sefer fayda yerine bir sürü zarar. Adam beğenmemek, idare beğenmemek, iş beğenmemek, artık ne istersen hepsi var. Günahlara dalmak neticesinde akıbet ne olur bilmem! Ce-

84

ANA BABA HAKLARI

nâb-ı Hak cümle ümmet-i Muhammed'e selâmetler, kâmil, olgun iman ve islâm nasîb etsin de, hem kendisine hayırlı bir kul, hem de Hz. Muhammed (s.a.s.)'e lâyık bir ümmet, ana ve babaya hayırlı evlâd .cemiyete de hayırlı bir kimse etsin de, bu Ümmet-i Muhammed de, bu dalâlet ve felâketlerden kurtulsun, âmîn!..

6 — Edeb numunesi:

Resûl-i Ekrem (s.a.s. )Hazretlerinin torunları» Hz. Fa-tıma (R. Anha)'mn oğlu Hz. Hasan (r.a.), annesiyle beraber sofraya oturup yemek yemeyi istemez imiş. Annesi Fatıma (r.a.) oğluna sormuş ki, «Oğlum ne için benimle beraber oturup yemek yemiyorsun?» Oğlu da, «Anneciğim olur ki, senin hoşuna giden bir lokmayı ben almış olurum da sonra sana karşı âsî olmuş olurum, korkusuyla beraberce oturmayı hoş görmüyorum» deyince muhterem ve mübarek annesi, «Oğlum bütün yediklerin benim tarafımdan sana helâl olsun» demiş!

Görüyor musun anne ile oğul arasındaki sıkı rabıta nelerden doğmaktadır? Bunlar hep Hak'km onlara in'âm ve ihsanıdır. Bize düşen de, bunlardan ders almaktır. Bu Hz. Hasan bir köylüden gördüğü ikrama karşılık «Medi-ne-i Münevvere'ye gelince her halde bize de uğraymız» diye sıkı bir tenbih yapmış. Köylü kişi de bir zaman sonra Medine-i Münevvere'ye gelince Hz. Hasan'a uğramış. O da evvelce gördüğü ikrama mukabil köylüye bir sürü koyun hediye etmiş. İşte Evlâd-ı Resul böyle olur.

Hz. Hasan birgün fukaralar sofrasına davet edilmişti. Şöyle ki, yolda oturmuş, topladıklarım yemekle meşgul iken, Hz. Hasan da oradan geçiyordu. Onlara selâm vermişti. Onlar da bilmukabele sofralarına davet etmişlerdi. Muhterem âlicenâb Peygamberimizin torunu hiç de tereddüt etmeden hayvanından inip onların sofrasına oturup

EBEVEYNEJHSAN HUSUSUNDA BİRKAÇ ÖRNEK

85

birkaç lokma aldıktan sonra onları devlethanesine davet etmişler. Bir zaman sonra onlar da Hz. Hasan'm evine uğramışlar. Gayet mükemmel ve son derece güzel hazırlanan sofraya oturtmuş ve kendilerini son derece memnun ederek uğurlamıştır. Tevâzuyu görüyor musun?

Bugün bizim halimize acımaktan başka çâremiz yoktur. Fakat cilve-i Rabbani, muhterem pederleri şehid olarak dünyadan intikal edince, yerine halk Hz. Hasan'a bîat etmişlerse de çıkan fitneler yüzünden — ki, onları yazmağa insanın eli bile varmıyor — en nihayet, 47 yaşında olduğu halde zehirlenerek mertebe-i şehadeti de tatmışlardır. Allah teâlâ makamlarım âlî eylesin. Hz. Muâviye'nin oğlu Yezid 100.000 dirhem vermiş ve sonra da seni alacağım diye kandırmış Hz. Hasan'm karısını. Saçı uzun aklı kısa olan bu kadın, bu acı cinayeti işlemiş ve bu kirli ad kıyamete kadar ciğerlerden çıkmaz. Hz. Hasan her ne kadar şehadet mertebesine erişti ise de bu kadının hâli ne olacaktır? Bunu kandıranların hâli ise tarihte çok çirkin bir kara yazı olarak kalacaktır. Hicretin ellinci senesinde Bakı' denilen mezarlıkta, annesi Hz. Fatuna'nm yanma gömülmüştür. Hz. Hüseyin (r.a.) de Muharremin onuncu gününde 61 hicri senesinde katledilmiş ve yaşlan da 56 idi. O gün bilâ sebeb güneş de tutulmuştu.

ANA BABAYA İTAATİN MÜKÂFATINA DAİR İBRETLİ KISSALAR

Ey aziz kardeş, tahsil dediğimiz bilgi bizi dünya cihetinden yükseltir ama, dînî bilgilerle layıkı veçhile teçhiz edilmediğimizden, tek kanatla uçmak ve yükselmek imkânı hasıl olamaz. Dünya bilgisi ne kadar lazımsa, dinî bilgi ondan daha çok, hem pek çok fazlasıyla lâzımdır. Çünkü dünya zaten fâni, yani muvakkat bir geçittir. Asıl hayat ise âhirette ebediyyet hayâtıdır. Öyle ise sen bir taraftan dünyanı öğrenirken diğer taraftan da dinini ihmâl etme: dindar olmağa bak. Selmân'ın halini gözünün önüne getir. Sakın ona yanlış gözle bakma. Şimdi onun hayatı bize örnek olur mu? deme. Zira komünistliğin furyası neden oldu? Bak bugün dünyâda onlara özenenlerin sayısı da pek az değil. Görmüyor musun hergün ne kadar insan öldürülüyor? Mekteplere sokmuyorlar. Bankaları bile nasıl soyuyorlar. Bunların karşısında halâ çalım satmak devri mi? Yoksa bunları susturacak bir idare mi bulmak lâzım? şimdi, sen söyle!.

1 — Şeytanın yol bulamadığı bir yer:

Burada da sana çok acaib bir vak'ayı hikâye edeyim de Hak'km kudretini güzelce gör. Ordusunu bütün ağırlığı ile birlikte gökte uçuran, bütün hayvanların dillerini, konuşmalarım anlayan, Belkıs denilen hükümdarın sarayını olduğu gibi hiç bozulmadan bir anda Yemen diyarından huzuruna getirten o büyük Süleyman Peygambere,

ANA   BABAYA   ITAATA   UAIK   KIS5ALAK

Cenâb-ı Hak bizlere, ders ve ibret olmak üzere, kudretini göstermek için, deniz kıyısına gidip benim kudret ve âsâ-rımı gör. demiş. Zâten bütün masnûât o sanâyi-i bedîadır ki, emsalini hiçbir ferdin yapmasına imkân yoktur. Kör olan göz neyi görmüş ki, bu Allah teâlâ'nın sanayi-i bedi-asmı görsün. Zira imansız, hakikî kör diye tesmiye edilmiş ve bazan ölülerden addedilmiştir. Bundan daha büyük ve daha fena cahillik, tasavvur olunabilir mi? Kim bilir, şimdi bu anlatacağım hadiseye neler diyeceklerdir? Çünkü kendisini bilmeyen insan, başka acaib şeyleri hep uzak görür. Şu gözünü, kulağım, hele kafasını ve kalbini ve sair azalarını güzelce bir düşünse hayretten hayrete düşmemek hiç mümkün müdür? Çünkü ufacık bir göz bebeği hem kâinatı görüyor; hem de ondan aldıkları ilhamları beyne ulaştırıveriyor ve oradan verilen emirlere göre, diğer azaları harekete geçiriyor. Bu muammayı çözebilecek bir kafa ve bir de düşünme gerektir ki, bir şeyler anlaya-bilsin ve neticede Hak'ka, Allah'a dönsün. Emrini tutup yasaklarından kaçınsın. Şayet düşünmezse, o zaman da insanlıktan nasibi yok demektir.

Bir göz ki olmaya ibret nazarında!. Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde...

Bu söz İznik'te medfun Şeyhu'l-meşâyıh demeğe lâyık Eşref-i Rûmî Hazretlerinindir. Müzekkinnüfus diye bir eseri de vardır. Vaktiyle okumuştum; şimdi, Türkçeye de çevrilmiş. Ben ondan çok faydalanmıştım. Sana da tavsiye ederim. Al ve oku, sen de onun gibi büyük bir zât olursun, inşaallahu teâlâ...

Süleyman Aleyhisselâma Cenâb-ı Hak'km kudretini müşahade için denize bak buyrulmuş, o da veziri Âsaf'ı yanma alarak deniz kıyısına gitmiştir. Vezir Âsaf denize dalmış, bakmış ki, gözleri kamaştıran bir kubbe. Her ka-

88

ANA BABA HAKLARI

ANA BABAYA İTAATA DAİR KISSALAR

89

pısı ayrı ayrı ziynetlerle süslü. Kimi inci, mercan, yakut gibi gayet kıymetli eşyalarla tezyin edilmiş. Fakat kapılar tamamen açık, içeri bir damla su girmez. İçinde genç bir insan ibadetle meşgul. Vezir Âsaf bu kubbeyi olduğu gibi sudan çıkarıp Süleyman Aleyhisselâmın önüne getirip bırakmış. Süleyman Aleyhisselâm kubbe içindeki gence sormuş! «Sen kimsin, insan mısın, yoksa cinnî misin?» O da «İnsanım,» demiş. «Burada ne yapıyorsun, buraya nasıl girdin ve burada ne zamandan beri duruyorsun? Ne yer, ne içersin?» Genç de «Benim bir âmâ annem, bir de oturak babam var idi. Ben bunlara tam yetmiş sene hizmet eyledim. Annem vefat ederken: (Yâ Rab, benim oğlumun taatm üzere olmak şartıyla ömrünü uzun eyle) diye duâ buyurdu. Babam da vefat zamanında: (Yâ Rab, oğlumu şeytanın yol bulamıyacağı bir yere koy) diye duâ buyurdu. Ben de bir gün deniz kenarında gezerken bu kubbeyi gördüm ve içine girdim ve buraya bırakıldım. Yemek için her gün bir baş gelir. İnsan başı kadar.  Onda her türlü  yemeklerin tadları vardır.  Onu yerim. Ve dışarıya çıkmak ihtiyacım da yok. Su içmek, sıcak ve soğuktan mütessir olmak, uyku ve gaflet de yok olduğu gibi, korku falan da aklıma bile gelmez.   Ben buraya İbrahim Aleyhisselâmın zamanında girmiş idim. Başka bir bildiğim de yok» demiş. Süleyman (a.s.) istersen sen bu âlemde kal, istersen yerine göndereyim demiş. Lâkin delikanlı denizin içindeki yerini istemiş. Vezir Âsaf'a da, onu alıp getirdiği gibi, yine yerine götür-mekliği emrolunmuş. Aradaki zamanın 2400 sene olduğu da anlaşılmış.

Kudret-i İlâhiyyeye göre her şey kolaydır. Bazan bir saati ve bazan bir dakikayı senelerce uzatır ve bazan senelerce uzak olan şeyleri de bir âna sığdırır. Kuvvetinin, saltanatının hududu yoktur. Hiç olması mümkün olmayan şeyler bir anda oluverirken, olmuş şeyler de bir anda yok

olup gidiverir. Bunlarm, bugün hemen hepsi gözlerimizin önünde pek âlâ cereyan etmekte olduğu halde, yine gör-memezlikten, gafletten kendimizi kurtarmamız mümkün değil.

Şimdi şu sözlere çok dikkatle bak. Nüzhetü'l-mecâlis, cilt, 1, sayfa 163 de: «Her kim karısını annesi üzerine tercih ederse, ona Allah'ın, meleklerin laneti olsun. Farz ve nafile namazlar ve ibadetleri kabul olunmaz» buyrulmuş-tur.

Bunun karşısında yapacağımız şey, ancak ve ancak vâlideyne itaat edip onu danltmamak ve hanımla güzelce geçinmelerini temin etmek ve daha iyisi karısıyla kendisi ayrı bir evde olup, anne ve babalarına kendi evlerinde bakıp hizmetinde kusur etmemeğe çalışmak lâzım geleceği pek açıkça anlaşılmaktadır.

2 — Anaya itaat vacibdir:

Burada şöyle bir mesele anlatılmaktadır: Çocuğun babası başka bir memlekette imiş, oğlunu yanma davet etmiş. Çocuk annesine sormuş. «O da hayır gidemezsin» demiş. Zavallı çocuk, büyüklere sormuş, «Ne yapayım?» diye. Onlar da «Babana itaat eyle ,amma annene asî olma» demişler. İmam Mâlik Hazretlerinin cevâbı şöyle olmuş.: «Anana itaat lazımdır, yani vacibdir ve evlâdır. Babaya itâ-: at de maslahatındır. Anaya itaatle emir, fesadı terk içindir. Maslahatı celb için fesadın terki evladır. Yalmz bir mes'elede celb-i menfaat için fesad terk edilir. Meselâ anne ölmüş, fakat karnında çocuk var. Bu çocuğu kurtarmak için bu fesadı işlemek ve çocuğu çıkarmak vaciptir .Onun için o annenin karnı yanhr ve çocuk alınır. Bu da vaciptir.» demişler.

 anon   nt\r\LJ\m

3 — Bir mirasın taksimi:

zel.

Bak üçüncü bir hâdise daha. Hepsi de birbirinden gü-

Bir adamın üç çocuğu varmış. Adamcağız hasta olmuş. Büyük çocuk küçük kardeşlerine demiş ki, babama ben bakayım. Bunu bana bırakın, mirası da sizlerin olsun. Onlar da razı olmuşlar. Bir müddet sonra peder ölmüş. Miraslar taksim olunmuş. Bir gece rüyasında büyük ağabey babasını görmüş. O da falan yerde sana bir dinar var; git onu al demiş. Ağabey parayı almış. Onunla bir balık satın almış. Balığın karnından iki adet cevher çıkmış. O günün sultanı bu cevherleri altmış bin dinara satın almış. Gece rüyasında «Bu senin babana yaptığın hizmetlerin mükafatıdır,»'demişler. Bir dinar, bugün bizim paramızla 95 liradır. Orta bir hesapla beş milyon yedi yüz bin lira eder.

Böyle denizden bulunan cevahirler, eğer işlenmiş cevahir ise, bu balığı satana aid ve eğer işlenmemiş cevahir ise bu da balığı alana aiddir demişler. Nitekim bir arazi alınır ve orada bir para veya kıymetli birşey bulunursa bunlar o araziyi alana aiddir demişlerdir.

4 — Mantığına uymayan herşeye itiraz etme:

Bir latife olarak şunu da yazmışlar, Zünnûn-ı Mısrî nâmında bir zât (rahimehullah) diyor ki, «Bir gün gemi ile gidiyorduk. Birisinin kıymetli bir cevahiri kaybolmuş. Acaba kim aldı diye aramrlarken bir siyahi garibten şüphelenmişler. O zât her ne kadar (Ben almadım) diye kendini müdafaa etmiş ise de, ötekilerin ısrarı üzerine çaresiz kalan zavallı, denize karşı (Ey denizdeki balıklar sizlere kasem ederim ki, her biriniz ağızlarınızda birer cevher ge-

 önün i r\

tiriniz» diye seslendi. Hemen sözü biter bitmez bütün balıklar ağızlarında birer cevheri alıp denizden başlarmı çıkarttılar. O anda siyahi garib de denize atlayıp «Dilediğini yap» diye yürüyüp gözden kayboldu..

Bunu yazarken hem Allah teâlâ'mn kudreti, hem de sevdiği kullara verdiği saltanatı gösterilmek istenmiştir. Şüphesiz ki, bu gibi hadiselere keramet derler ki; Hak'km, emrini tutan sevgili kullarına verdiği bir ihsân-ı ilâhîdir. Emsali de pek çoktur. Kâinattaki bütün eşya Hak'kın ta-sar-rufundadır. İstediğini istediği gibi yapar; hiç birisinin muhalefete gücü yetmez. Bak ikinci bir vak'aya ki, bu da bizlere şayan-ı ibret derslerle doludur:

Mûsâ (a.s.) Antakya'dan Şam'a giderken yorulmuş. Ce-nâb-ı Hak ona vahiy buyurmuş ki, «Şu dağın dibinde bir kulum var; ona git ve söyle sana bir binek versin.» Mûsâ , (a.s.) da emre uyarak adamı bulmuş ve Cenâb-ı Hak'kın emrini adama bildirmiş. Halbuki, a anda adam da namazda bulunuyormuş. Namazını bitirip hemen havada seyretmekte olan bir buluta, «Ey bulut aşağı in ve şu adamı al; istediği yere kadar götür,» demesiyle hemen bulut yere inmiş ve Mûsâ Aleyhisselâmı alıp istediği yere kadar götürmüş. Cenâb-ı Hak, Mûsâ (a.s.)'a demişki, «Bu adama bu lutf u ihsanı ne için verdim biliyor musun?» «Hayır, Ya Rabbi; bilmiyorum. Lütuf buyurun bileyim» demiş.

Bunun annesinin ölüm anında canı birşey istemiş. O da oğluna söylemiş. Oğlu da derhal ne yapıp yapmış annesinin o istediğini bulup getirmiş. O zaman annesi de şöyle bir dua edivermiş:

«Yâ Rabbi, oğlum benim hacetimi görüverdi, sen de onun hacetlerini kaza eyle» demiş. Şu Hak'kın cilvelerinin hududu yoktur. Yarattığı kullarına yine kendi lütuf ve insanıyla; söz dinleyen, emrine uyan,  günahlardan korkup

92

ANA BABA HAKLARI

kaçanlara nimetleri bol bol vermesi; bu gibi kerametler, lütuflar, ihsanlar Hâlik-ı Zülcelâle zor mudur? Bunları teşvik için, sözünü dinleyen her kuluna, her an kaç çeşidini ikram ve ihsan etmektedir de bizim haberimiz bite yok. Çünkü dikkatimiz de yok. Bu akıl nimeti nelere bedel. Göz nimeti, kulak nimeti, gönül nimeti. Bunlar hepimizde mevcud değil mi? Bir anda dünyayı temâşâ eden gönül; bir anda kâinatı içine alıp sana gösteren göz, gördüğünü anlayan, bilen ve ona göre hareketini tanzim eden akıl... Bu lütufları görüp dururken ;suda yürünür mü? Hiç bulut adam taşır mı? diye düşünmeye kalkma. Sen şaşılacak birşey değil misin? Sen bugün gözünün önünde duran ve gök yüzünde tonlarca ağırlığı ile birlikte yüzlerce kişiyi taşıyan tayyarelere ne için şaşmıyorsun? Allah teâlâ' run kudreti, yoksa kulunun kudretinden daha mı eksik? Hâşâ!

Senden çok rica ederim; mantığına uymayan her şeye itiraza kalkma. Zira gerek mucizeler ve gerekse kerametler, hep beşer kuvvetinin dışında olan fevkalâde şeylerdir. Senin ve benim bu gibi kerametlere, mucizelere akıl erdirmeğe kalkmamız delilik ve budalalıktır. Bunlar Cenâb-ı Hak'kın sonsuz kuvvetinden ufacık ve bir zerre denecek kadar bâzı numuneler ve alâmetlerdir. Suyun üzerinde ve suyun içinde yürüyen ve yüzen mahlukların sayısı belli mi? O gök yüzünde gördüğümüz güneşin ayın ve daha nicelerinin okkasını, tonunu kim takdir edebilecek? Bak, onlar başımızın üzerinde ne güzel ve ne muntazam bir şekilde düşmeden ve ahengi bozulmadan duruyor ve hem de yürüyüp gidiyor. Bir de döne döne cilveler yaparak bizleri uyandırmağa çalışıyorlar? Durmadan düşün de bizleri ve sizleri yaratan Allah'ı ara bul ve Ona kul ol. Nasıl olursa olsun sen bu dünyada bir misafirsin. Senin yerin, asıl vatanın âhirettir. Oradaki Cennet evi seni bekliyor. Sakın âsî olup Cehennem yolunu tutma. Sonra çok

ANA  BABAYA İTAATA DAİR  KISSALAR

93

pişman olursun. Sakin «ben Allah'ı nerede bulayım?» deme. İçine dön; gönlünü uyandır. Allah'ı çok an. Tevhide devam eyle. Kulluk ve dinî vazifelerini güzelce yap. O zaman Allah teâlâ senin gözlerindeki perdeyi kaldırır. Hakkı görenler gibi görürsün vesselam.

5 — Levh-i mahfuzdaki ilk yazı:

\j & Utt

Cenâb-ı Hak'km Levh-ı Mahfuzda ilk yazdığı yazı:

Besmele-i şerifeyi yazdıktan sonra, kendisinden başka bir ilâh olmadığım beyan ile: «Her kim ki ana ve babası ondan razıdır, ben de ondan razıyım» fermanını yazmıştır ki, bizlere pek büyük bir ibret dersidir. Anne ve babalarına karşı saygılı olan evladlann bahtiyarlıkları ne biter ve ne de tükenir. Saygısız olan evladlar, dünyada da rahat görmez, ahirette de. Dünyada bütün günleri elemle ızdı-raplarla doludur. Tonlarca altını olsa, yakuttan sarayları olsa, yine elem ve ızdıraptan kendisini kurtaramaz. Sen yalnız söz dinle! Şair şöyle diyor.

«Nefsini bilmeyen Allah'ını hiç bilemez.»

Nefsini bilmek, hakîki tasavvuf ehlinden husûsî dersler almak ve onun göstereceği yolda bıkmadan yorulmadan yürümektir. Kıymetli eşyanın öyle kolayca ele geçmeyeceği malumdur. Bak insanın işlediği her günahın cezası âhirete bırakılır da, ana ve babaya karşı âsî olan gü-

94

ANA BABA HAKLARI

nahkârlarm cezası dünyâda, hem de pek çabuk verilir; dikkat eyle.

6-—Ana babaya karşı gelmemek:

İbn-i Abbas'ın Resûlullah (s.a.sj'den yaptığı bir rivayette; «Her kim sabah ve akşam vâlideyni kendisinden razı olarak gününü geçirirse, sabah ve akşam ona Cennetten iki kapı açılır. Eğer sabah veya akşamda vâlideynini kız-dmrsa, ona da Cehennemeden iki kapı açılır.» O sırada orada olan birisi «Yâ Resûlallah, eğer analar çocuklarına zulmediyorlarsa» dedi. Cenâb-i Peygamber «Evet: zulm etseler dahi yine onlara karşı gelmemek ve âsî olmamak gerekir» buyurdular. Malumdur ki, onlar dinsiz dahi olsalar onlara yine ikram ve ihsan ,insanlık ve İslâmlık borcumuzdur, vesselam.

Eğer valideler çocuklarına dargın olarak ölmüşlerse, bunun çıkar yolu yoktur. Yalnız bize düşen vazife, onların güzelce defnini yapar, onlar için sadakalar verir, komşularımıza hayırlar yapar, borçları varsa öderiz. Onlar için mümkün olursa hac da eder ve ettiririz. Fazla namazlar da kılar, sevaplarını onlara bağışlarız. Ola ki Cenâb-ı Hak, bizleri de afveyleye. Onların akrabalarını ve dostlarını da ziyaretten geri kalma ve onların afvı için de Cenâb-ı Hak' ka her zaman yalvarmayı bırakma.

7 — Hazreti Musa (a.s.)'mn Cennetteki Komşusu:

Güzel bir ibret levhası daha:

Musa (a.s.) Hazretleri, Cennetteki komşusunun veya arkadaşının, dostunun, kim olacağını Cenâb-ı Hak'dan sorup öğrenmek istemiş. Cenâb-ı Hak da «filan memleke-

ANA  BABAYA  İTAATA DAİR  KISSALAR

95

te git. Orada bir kasap var; işte, o senin Cennetteki refikindir» buyurmuş. Musa (a.s.) gidip adamı bulmuş. Adam da kendisine misafir olmasını istemiş. Musa (a.s.) da kabul eylemiş. Bu sırada gözüne bir zenbil çarpmış. Yemeğe oturmuşlar, adam bir lokma kendi alıyor; iki lokma da zenbile bırakıyor. Bu sırada kapı çalınmış. Adam kapıyı açmaya gidince Musa (a.s.) da hemen eğilip zenbile bakmış. Ne görsün; bakmış ki, iki ihtiyar, Musa (a.s.) ı görünce gülerek gözlerini yummuşlar. Yani vefat etmişler. Adam kapıdan dönüp gelmiş. Bir de ne baksın, anne ve babası ikisi de birden ölmüşler. O zaman ev sahibi kasap, «Sen Musa Aleyhisselâm mısın?» demiş, Musa (a.s.) da: «Evet» demiş. «Ama nerden bildin?» deyince, «Çünkü, annem, babanı (Yâ Rab; biz Musa (a.s.)'ı görünceye kadar canımızı alma) diye dua ederlerdi.» Musa (a.s.); «Annenin dudakları kımıldanıyor ve bir şeyler söylüyordu, ne idi o?» diye sormuş. Kasap da: «(Efendim Allah seni Musa Aley-hisselâm'a Cennette refik eylesin) diyordu» deyince; Musa (a.s.) da kasabı tebşir eylemişler. Cenâb-ı Hak cümlemizi Ehl-i Cennet ile, peygamberlere yoldaş eylesin; âmîn.

Yavrum, bunlara iyi kulak ver ve iyi belle de arkadaşlarına da anlat. İnsanın yalnız kendisinin iyi bir kimse olması kâfi değildir. Belki bütün insanların iyi olabilmesine çalışmak gerektir. Mekteplerdeki tahsilin kâfi gelmediği işte gözlerimizin önünde. Bugün, insanları öldüren, bankaları soyan, evleri soyanlar zanneder misin ki, hep cahil insanlardır. İlmin iki kanadı vardır. Birisi dünyâsını ve dünyâdaki ihtiyaçlarını temin için olan bilgidir. Birisi de Allah'ını tanıtan ve onun emirlerine uyma bilgisidir. Yalnız dünya bilgisine sahip olup da Allah'ı tanımaktan mahrum; âhiret mesuliyetini, Cennet ve Cehennem'i bilmeden, hele Kitab-ı ilahî ile peygambere uymadan insan, insan olsun; hiç olur mu?

96

ANA BABA HAKLARI

İşte Çin ve Rusya, bakalım yarın ne olacaklar? Sakın, sen bu mülkü sahipsiz sanma. Bak elindeki mendil, başındaki şapka, ayağındaki ayakkabı bile bir yapana muhtaç. Birisi sana «Bunlar tabiatın eseridir» derse; hiç inanır mısın? Öyle ise bu koskoca kâinat nasıl tabiatın eseri olabilir? Senin cazibe dediğin kuvvet kendi başına bir kuvvet midir, yoksa onu da bir yaratan var mıdır? Şüphesiz ki, herkesin diyeceği, elbette onu da yaratan vardır ki, ona da Allah denir. Çünkü her mevcut kendisini yaratana muhtaçtır. Zira yaratmak sırf Allah teâlâ'ya mahsustur. İmanının güzel olması için din kitaplarını çok çok ve tekrar tekrar oku ve okuduğunu başka kardeşlerine de öğretmeğe gayret eyle. Zira Peygamberimiz müslümanlan, imanlarından bir müddet sonra, memleketlerine ve kabilelerine gönderir, onlar da îmâna da'vet ederlerdi. Sen de öyle olmağa çalış ki, onlarla beraber Cennet'e girersin, inşa'al-lahü teâlâ.

8 — Dikkate değer birkaç hadise:

Yavrum diye anlatmak istediğim vak'a şöyle:

Süleyman Aleyhisselâm'ın zamanında salih, güzel huylu bir kişi var idi. Her nasılsa oğlu şarab içmiş; babası da danlmış. Fakat sarhoş oğlu babasına bir tokat atmış. Adamcağızın gözü çıkıvermiş. Vaktâ ki ayılmış, yaptığı işe pişman olarak babasına vurduğu eli kesivermiş. Bunu gören babası çok ağlamış. «Keşke benim bin gözüm olsaydı da, birer birer çıkaydı; ama senin elin kesilmeye idi.» Bunun üzerine çâre aramak için Süleyman (a.s.)'a gidiyor; hallerini arzediyorlar. Süleyman (a.s.) da babanın gözünü ve oğlunun da kesdiği kolu yerlerine koyup, «Ya Rab, bu babanın hürmetine ve validinin şefkatine bunlara şifa ihsan eyle» demiş. Cenâb-ı Hak da dualarını kabul etmiş, baba-

ANA BABAYA İTAATA DAİR KISSALAR

97

nın gözü ve oğlunun da kolu derhal iyi olmuş. Baba şefkatiyle birlikte oğlunun nedameti, ind-i ilâhide kabul olmuş. Eğer oğlu bu fedakârlığı yapmasa idi, kim bilir hali nice olurdu? Binâenaleyh insan yaptığı hatâyı derhal ta1 mir edebilirse büyük muvaffakiyettir.

Dikkate değer bir hâdise daha:

Beni İsrail devrinde çok salih bir adam varmış. Bunun da yine pek güzel bir salih evlâdı varmış. Babası ölüm halinde oğluna «Salan ne pahasına olursa olsun, doğru veya yalan yere katiyyen yemin etme» der. Ölümünden sonra açık göz tabiri ile anılan bazı kurnazlar, «Babanda bu kadar alacağımız vardı» diye müracaatlara başlamışlar; çocuk da bunların hiç birisini red etmeden, herkesin istediğini vermiş. Nihayet elde avuçta birşey kalmayınca, başka bir memlekete göçmeğe karar vermişler. Arada deniz olduğundan bir gemiye binmişler. Yolda dalga fazla olduğundan gemi batmış. Çoluk çocuk her biri bir tarafa çıkmışlar. Oğlu da bir adaya çıkmış. Orada kendisine gaybdan bir ses gelmiş:

«Ey ana ve babasına iyilik eden kişi, filan yerde bir hazine var; onu al.» Zavallı adam tarif olunan yere gitmiş bakmışki, tükenmez bir hazine. Bilahere oraya uğrayan bazı kimselere yaptığı ikram ve ihsan ile, az zamanda ada halk ile dolmuş. Bu zat, ada büyüğü ilan edilmiş. Derken, büyük oğlu duymuş, sonra da küçük oğlu ve karısı hemen hepsi orada toplanmışlar. Fakat aradan geçen zaman itibariyle birbirlerini de unutmuşlar. Belki boğuldular, öldüler bir daha buluşmak mümkün olmaz diye, akıllarına birşey de; bir çâre de gelmemiş.             t

Nihayet kan koca bir gemi ile adaya gelmişler. Kocası bazı hediyelerle adanın büyüğünü ziyaret etmiş. Evvelce yerleşen ve adanın büyüğü olan zat, bu misafiri akşam

F. 7

ST.

98

ANA BABA HAKLARI

ANA BABAYA  İTAATA DAİR  KISSALAR

99

yemeğine alakoymak istemişse de adam: «Vapurda karım yalnızdır; korkar» diye gitmek istemiş. Fakat ev sahibi «Ben onlara muhafız yollar; korurum^ Sen burada benim misafirim olarak kal; sabahleyin erkenden gidersin» demiş ve iki muhafızı gemiye yollamış. Bu muhafızlar uyumamak için başlarından geçen hadiseleri anlatmağa başlamışlar. Ne baksınlar; ikisi de aynı babanın kardeşleri. Derken, kadın da bu sohbeti dinliyormuş. O da, çocukların anası olduğunu anlamış. Bunlar bir sevinç içerisinde iken adanın büyüğünün misafiri gelmiş. Onları öyle sarmaş dolaş görünce dehşetli kızmış ve adanın büyüğü olan zata gidip şikâyet etmiş. O da kadınla beraber, gönderdiği muhafızları huzuruna getirtmiş. Kadın söze başlamış' «Vallahi bunlar benim evladlarım» deyince melik de yerinden fırlayıp «Sen bizim validemizsin» diye bir sevinç ve sürura kavuşmuşlar. Bakınız Allah teâlâ'nın lütfuna. Valideynine iyilik eden kimseleri netice itibariyle ne büyük lijtuflara mazhar kılmaktadır. Bunlar bize birer hikâye gibi gelmekte ise de, aynı zamanda büyük bir ders ve ibrettir.

Elhasıl anaya ve babaya hizmet edenlere Allah teâlâ her bakımdan yardım eder. Öyle ise sen de ehl-i hizmet olmağa çalış.

Şimdi sana vâlideyne itaat etmenin lüzumunu bilmem anlatabildim mi? Muhtaç oldukları vakit senin kazancından ihtiyaçları kadar alırlar. Eğer sen vermez isen bu sefer kanunen de bizim onlara bakmamız mecburîdir. Onun için evlada, onlara iyilik ve ihsanla birlikte sözlerini de dinleyip, tam manâsıyla itaat edip, en ufak bir söz olan (of) kelimesini bile kullanmamamızı tavsiye etmektedir. İmam Kurtubî'nin Kurratü'1-Ayn adlı kitabının 207 inci kenar sahifesinde şöyle denmektedir: Ana ve babasına karşı âsî olan bir evlad, o kadar oruç tutuyor ve namaz kılıyor ki, zayıflıya zayıflıya iğne gibi incecik kalmış. İşte bu hal

üzere olsa da ana ve baba ona dargın iseler, o evlâda Allah teâlâ gadablı olarak mülâki olur. Yani Allah teâlâ Hazretlerinin gadabma uğramış olarak Allah'a mülaki olur demekdir. Anlaşılıyor ki, evlada kurtuluş için, hemen ana ve babaya hem iyilik, hem de itaat lâzım vesselam. Alla-hım, sen bizlere ve okuyan kardaş ve evladlara hidayet ve tevfikmı ihsan eyle ve bizi doğru yoldan ve Hak yolundan zerre miktarı ayırma ve yine bizleri nefsin eline bırakma ve kendinden başkasına ds terketme!

Câbir (r.a.)'m şu rivayetini de yazmakta "ıerhalde fa-ide olacaktır.

Biz toplantı halinde idik, Resûlullah (s.a.v.) çıkagel-di ve buyurdular M: «Ey Müslüman cemaati, Allah'dan korkunuz. Akrabalarınıza sıla-i rahim yapınız. Çünkü sı-la-i rahimden daha süratli bir sevap yoktur. Zulümden uzak olunuz, sakınınız. Zira zulmün cezasından daha sürekli bir ukubet (ceza) yoktur.»

Vâlideyne âsî olmaktan sakınınız. Çünkü Cennetin kokusu tam bin yıllık yoldan duyulur da, ana ve babasına âsî olan evlâd, vallahi bu kokuyu duyamaz. Sıla-i rahim yapmıyana kâtı-ı rahim denir; Cennetin kokusunu duyamaz. İhtiyar zânî de duyamaz. Uzun eteklerini sürüyüp gezen mütekebbir de duyamaz. Tekebbür ancak Rabbilâ-lemin olan Allah'a mahsustur.

ANA BABAYA  İSYAN

101

¦İP

ANA BABAYA İSYAN

Allah teâlâ hazretlerinin kullarına haram kıldığı şeylerin ikincisi, ana ve babaya isyan ve itaatsizlikdir. însanı ve bütün eşyayı yaratan Allah teâlâ hazretleridir. Bunun için1 insana verilen ilk vazife, kendisini ve hayatının idâmesi için lâzım gelen herşeyi ve bütün kâinatı ve içerisinde bilmemize imkân olmayan sayısız mahlûkat ve mevcudatı da yaratan Allah teâlâ hazretlerini tanımaktır. O'na emrolunduğumuz ibâdetleri lâyıkı veçhile yapmağa çalışmak ve bununla beraber ihlâsla yapılan ibâdetlerin kabulüne mâni olacak küfür, şirk, riya gibi ve ahlaken de muzır olan kibir, ucub, gazab, şehvet, şöhret, hırs, hased, kin, cemiyetleri birbirinden ayıran, ferdler arasına geçimsizlik. sokan ve insanın dünyasını da başına zindan eden kötü ahlâklardan da uzak kalmağa çalışmak pek yerindedir. Onun için Cenâb-ı Hak, bir âyet-i kerimesinde «Bana şükret» buyurmaktadır. Yani seni ben yarattım ve seni üstün ve mümtaz kılan, çok değerli ve kıymetli, hem de çok kıymetli bir kul olarak yarattım. Beni bil, öğren, dediklerimi tut. Sözümden dışarı çıkma. Çünkü sen mahluksun. Ben de senin Halikınım. Sen yer ve içersin. Ben de sana bu rızık-ları verenim. Haddini bil. Sen ölüp, ölüler arasına karışacaksın. Ben ise ölümden uzağım ve ben bütün varlıkları yaratanım. Sana akıl, zekâ, kuvvet ve kudreti veren de benim. Sen hâlâ bunları anlamadın da kendi kendine çeşitli çıkmaz yollara gidiyor, bazan küfür, bazan şirk koşup büyük afvolunmaz günahlara giriyorsun. Sonra da âciz bir

duruma düşüp, güçsüz kuvvetsiz, hattâ yiyemez, içemez hale geliyor ve nihayet dünyâya gözlerini yumup bana geliyorsun. Ama hangi yüzle? Şimdi sen cahilliği ve çocukluğu bırak da sözlerimi dinle. Bana hiçbir şeyi şirk koşma-makla beraber ana-babana da ikram ve ihsanda bulunmağa çalış ve hiçbir veçhile onları incitme ve darıltma. Dâima onların yanında öyle otur. Sözlerini iyi dinle. Sakın işarşı-lık da verme. Hattâ onlar şayet sana darılacak olsalar bile öf, yeter artık gibi, en ufak bir huysuzlukta sakın bulunma.

1 — Ana babaya iyi davranabilmenin çâresi:

Bunları yapmayı pek de kolay birşey zannetme. Bu güzel huylar da doğuşta Cenâb-ı Hak tarafından verilmiştir. Bunlar ise pek nâdirattandır. İkincisi ise ilim ve ilim sahiplerinin cemiyetleri ve gösterecekleri riyazet yollarıyla temin edilmektedir ki, bu da kolay birşey değildir. Çünkü insanların bugün böyle sıkıntılı işlere tahammül edenleri de pek azdır. Zira insanlar umumiyetle rahatlığa ve kolay, zahmetsiz işlerle hayatlarını sürdürmeğe bakmak-, tadırlar.

İnsanın da nefsine esir ve köle olduğu devirlerde, ondan böyle güzel huyların, ahlâkların elde edilmesi mümkün olamaz. Halbuki tekemmül, cismâni vücudların veya sanayi ve şâir ilimlerin gelişmesiyle değil, ancak ahlaken insanların güzelleşmesiyle olur. Bunun da dindar âlimlerin sohbetlerine devam ve peygamberimizin sünnetlerine de güzelce ittiba ile olacağında hiç şüphe yokdur. Peygamber (s.a.s.) hazretlerinin «Ben mekârim-i ahlâkı tamamlamak için gönderildim» buyurması ne kadar güzeldir. Bu güzel mekârim-i ahlâk, ahlâk kitaplarında yazılmıştır. Onları okuyup geçmemeli, kendi nefsinde tatbike

102

ANA BABA HAKLARI

ANA  BABAYA İSYAN

103

çalışmalıdır. Halbuki nefs-i emmâre ve levvâme ve hattâ mülhime devirlerinde nefse söz geçirmek, adetâ deveye hendek atlatmak kadar zordur. Tarikatların meydana gelmesi, sırf bu nefisleri ıslâh için kurulmuş çok hayırlı müesseselerdir. Meselâ Mevlevi tarikatında riyazetler pek uzundur. Her tarikatın kendisine has nefsi ıslah yolları vardır. Kâdirîlerde ayrı, Nakşîlerde ayrı, Rufâîlerde ayrıdır. Yalnız teşbihlerle ve zikirlerle nefsi ıslâh etmek pek mümkün değildir. Zikir esnasında gönülde bir uyanıklık hâsıl olur. Lezzetler elde edilir. Fakat insanın alışageldiği bir takım yaramaz huylan vardır ki, bunların terki mutlaka lâzımdır. Zira bunlar terkedilmedikçe güzel ahlâklar elde edilemez.

Ma'lumdur ki, bir pis kaba iyi birşey koymak mümkün değildir. Belki o kap yıkanır temizlenir, sonra da onun içine yağ ve bal gibi kıymetli şeyler konur. Bundan nâşi kötü i'tiyatlara, huylara, ahlâksızlıklara alışmış bir kimsenin, iyi huylu, güzel bir kişi olması mümkün değildir. Tâ-ki, o kötü huylarını bırakmadıkça. Kötü huylar da öyle kolayca bırakılamaz. Mutlaka bir üstâzın terbiyesi altında bulunmadıkça. Bu terbiye altında nefsin mutlaka mut-mainne devresine ulaşabilmesi lâzımdır. Bu devreye ulaşmadan kemâle ulaşılamaz. Islâh olunmuş gibi görünür. Fakat serbest kalınca derhal eski hâline dönüverir. Bugün gördüğümüz bütün felâketler, hep bu nefsin tekemmülden uzak kalışındandır. Tahsiller, servetler, kuvvetler bu nefsin başlıca sermayesidir. Onun için Cenâb-ı Peygamber Efendimiz ilmin faydalısını istemiştir. Servetler, kuvvetler de böyledir. Hepimizin anası ve babası vardır. Bugün hangimiz ana ve babalarımıza lâyık bir hizmet edebilmekteyiz. Hele hele evlendikten sonra huyumuz, ahlâkımız, tutumumuz büsbütün değişir. Bunlar hep nefsin esiri olduğumuzun yegâne alâmetidir.

Onun için nefis, azgın attan, kudurmuş vahşî hayvanlardan daha beterdir. Islâhına çalışmak hepimizin borcudur, ihmâl edilirse kart ağacın eğilmesi nasıl olmazsa, yaşlanmış ve kötü itiyadlara alışmış insanların bunları terki ve iyi huylan alması da o kadar zor ve müşkildir. Belki mümkün de değildir. Bazı düzelmeler varsa da pek nadi-rattandır. Binâenaleyh, insanın yapacağı ilk tahsil, ken* dişinin ıslâhına vesile olacak yerleri bulup, onlara lâyıkı veçhile hizmet edip, sohbetlerinden istifade ederek, ke-mâl-i insaniyete ulaşmağa çalışmasıdır. Gerek paralar ve gerekse şâir amellerden mahrum kalma. Fakat hedefin Haklan rızasını kazanmak olsun; sakın bu gayeden dışarı çıkma ey aziz kardeşim!.

Ana-babaya itaati emreden Allah teâlâ'dır. Evvelâ kendisini bilip, vermiş olduğu nimetlerine karşı şükran vazifesini, kulluk borcumuzu yaptıktan sonra, ikinci olarak vâlideynine şükür vazifesini emredip «Bana ve annene babana şükret»1 buyurmuştur.

Allah teâlâ'nm sayısız nimetlerine karşı şükran borcumuz ise, valideynimize karşı da aynı şükran borcumuzdur. Zira onlar da bizim bu âleme gelmemize sebep oldukları gibi, bizler büyüyüp adam oluncaya kadar çekdikleri zahmetleri hatırlarsan bu da sana yeter. Hz. Allah Celle ve Alâ buyurur ki

«Biz insana anne ve babasına iyilikte bulunmasını emrettik.»2

İnsanoğlu çok acâib bir mahlûkdur. Yapılan iyilikleri pek çabuk unutmakda olduğu görülegelmektedir. Halbuki Hz. Ali (k.v.) den rivayet olunduğu zannedilen «Ufak

(1)     Lokman: 14.

(2)    Ahkâf: 15.

104

ANA BABA HAKLARI

bir iyiliğin bile kırk yıl hakkı var» «Bana bir ilim öğretene köle olurum», gibi kıymetli sözleri işitince ana ve babaya artık nasıl hizmet lâzım geleceği herkesin takdirine vabestedir.

2 — Ana babaya isyan büyük günahlardandır:

Buhâri ile Müslim'in ve bir de Tirmizî'nin rivayet ettiği şu hadîs-i şerife dikkatle bakınız.

Ebu Bekr (r.a.) den rivayet edilmektedir:

 \

 Üİ

S/î :'juî

 j>i Jlj

«Resûlullah (s.a.s.) Hazretleri buyurdular ki, «Sizlere büyük günâhları haber vereyim mi? Uyanık olun ve dikkat edin» diye de üç kere sözlerini tekrar ettiler. Bizler de «Buyurun Yâ Resûlallah» dedik. Buyurdular ki «Büyük günâhların başı; Allah teâlâya şirk koşmaktır. (Bu hususta şirk bahsinde eyice malûmat verilmiştir. Oraya müracaat edebilirsiniz.) İkincisi vâlideyne, yani ana ve babaya âsî olmaktır.» Bunların söylerken dayanıyordu. Derken düzelip oturdular ve «Agâh olunuz, mütenebbih olunuz, yalan söylemek ve yalan yere şehâdet etmektir.» diye o kadar tekrarladılar ki, bizler acıdığımızdan ah ne olur, artık sükut edip rahat etseler diye temennide bulunuyorduk.»

Çünkü bu yalan yere olan şehadetin yani şahitliğin vebali çok ağır ve acıdır.  Bu şuursuz insanlar ki, beş on

ANA BABAYA İSYAN

105

kuruş mukabilinde bu cinayeti bu gün bile yapagelmekte oldukları maalesef görülegelmektedir.

Burada ana ve babaya âsî olmanın da şirk gibi ve yalancı şahidlik gibi büyük ve zararlı günâhların büyüklerinden olduğu anlatılmak istenilmektedir. Malûmdur ki, ana ve babalar bizim velinimetlerimizdendir. Onların bizleri yetiştirebilmeleri için çekdikleri zahmet ve meşakkatleri ancak bizler de ana ve baba olduğumuz zaman anlayabilmekteyiz. Çocuklarımız bizlere karşı gelince, ne ka-dar kırıldığımızı, incindiğimizi görünce, bizim de vaktiyle yaptığımız hatâlar, kusurlar, kabahatler gözlerimizin önüne serilmektedir. Heyhat ki artık vakit geçmiş, her şey olup bitmiştir.

Buhârî, Müslim'in ve bir de Tirmizî Hazretlerinin Enes (r.a.)'den rivayetleri de şöyledir:

I       '-i I       i          il      «    *   *   ' *       'S*     ^ ti -  ' *'       «- i

«UtC. 41)1 J~e> 41i) Jj—j Xf jfi : JU iis. 4)1

 

Resûlullah (s.a.s.)'m huzur-ı saadetlerinde günâh-ı ke-bâirden konuşuyorlardı. Cenâb-ı Peygamberimiz de: «Allah'a şirk koşmak ve vâlideyne âsî olmaktır.» buyurdular.

Resûl-i Ekrem Efendimizin Amr b. Hazm vâsıtasiyle Yemen ehline gönderdikleri kitapta yani mektupta, «Kıyamet gününde Allah teâlâ'nm indinde büyük günâhların en büyükleri; Allah'a şirk koşmak, haksız yere bir mümin kişiyi öldürmek, fî sebîlillah harb gününde karşılaştığı bir anda meydan-ı harbden kaçmak, vâlideyne âsî olmak, namuslu bir kadına iftirada bulunmak, sihir öğrenmek, faiz yemek, yetim malını yemektir» buyurdular.

Görülüyor ki, her bir vakit ve zamanda münâsebeti olunca günâhların adedleri de artmaktadır. Burada Enes

106

ANA BABA HAKLARI

(r.a.)'ın rivayetinde ancak iki günahdan bahsedilmiş, alttaki rivayette ise bu rakam sekize çıkarılmıştır. Vâlideyne âsî olmak da her iki hadîste zikredilmektedir. Şu anlatılmak isteniyor ki, vâlideyne âsî olmak, faiz yemek, yetim malı yemek,' harbte düşmanın önünden kaçmak, haksız yere adam öldürmek gibi korkunç felâketlerin birisidir. Bu günâhlardan kaçmak herkese nasıl lazımsa, ana ve babaya isyan edip onlara karşı gelmek de o kadar fenadır. Yani çok uyanık olun da ana ve babanıza sakın karşı gelmeyin; onların acı sözlerine de sabır ile tahammül edip onlan incitmekten son derece korkun. Çünkü Hak sübha-nehû ve teâlâ'nm seni sevmesi ana ve babaların sizleri sevmesine bağlıdır. Ana ve baba evlâdından memnun olmadıkça ne kadar sofuluk taslasa fayda vermez. Ancak ana ve babanın rızâsı şarttır. Zira Cennet onların ayaklan altında denmiş, yani rızâlarını almak mutlaka lâzımdır. Onların kusurları kendilerine ait. Seni alâkadar etmez. Bizim vazifemiz onlara itaat ve ihsandır vesselam.

İbni Ömer (r.a.) dan   rivayet edilen   hadîs-i şerif de şöyledir:

*J MJIj jljJIj ^-LJI .Ijj)

>.

 :rJ.ı

 .yi

(. ju;l

ANA BABAYA İSYAN

107

Resûlullah (s.a.s.) Hazretleri şöyle buyurdu: «Kıyamet gününde Allah teâlâ Hazretleri üç taifeye rahmet bakışıyla bakmaz. Ana ve babaya âsî olana, şarab içmeğe devam edene, bir de verdiği ihsanını başa kakana. Yine üç kişi de (yani taife de) Cennete giremezler. Birisi vâlidey-nine âsî olan, ikincisi deyyus tâbir olunan kişi, üçüncüsü de kendisini erkeklere benzeten kadınlar.» Bu hadisi Ne-seî, el-Bezzaz, Hâkim, İbn-i Hıbban Sahihlerinde zikretmişlerdir.

Kendisini erkeklere benzeten kadınların yanında, kendisini kadınlara benzeten erkeklerin de yer alacağı şüphesizdir.

Burada âsî olan evlâd, şarap içen ve verdiklerini başa kakmak suretiyle insanlık dışı bir hareket yapanla, ana ve babaya âsî olan ve onların sözlerini dinlemeyenler bir arada zikredilmektedir ki, asiliğin ne kadar çirkin olduğunu belirtmek bakımından çok değerlidir. Bundan ders alamayan evlâd, acaba başka neden ders alabilir? Hadîsin alt kısmı daha ziyâde şâyân-ı dikkattir. Bir önceki hadîste Cenâb-ı Hak bunlara rahmet nazarıyla bakmaz denilmekteydi. Bunda ise, bu üç, Cennete giremez, buyrulmaktadır. Öyle ise, bütün emekler boşa gitmiş demektir. Buradaki âsî olan evlâd ise, deyyus dediğimiz alçak, ahlâksız, şerefsiz ve namussuz, iffetini korumayan ve karısının iffetsizliğine bilerek göz yuman bedbaht kimse ile beraber sayılmıştır. Bu iffetsizlerin cezalarının bu kadar büyük olma-siyle iş bitse ne âlâ. Asıl fenalık bunların çocuklarına da sirayet edeceğinden, evde artık ne huzur, ne de rahatlık bulunur. Aynı zamanda ayrıca bir geçim darlığı başlar. Zira ellerine geçen paraları hemen süs ve saltanatlarına harcamak gibi bir belâya da mübtelâ olurlar ki, tahammülü çok güçtür. Bu iffetsizlik bilâhare komşulara da sirayet eder. Ondan sonra da bir moda derdi çıkar ki, bu da cemi-

I

108

ANA BABA HAKLARI

yetleri perişan eden ayrı bir derttir. Cenâb-ı Hak cümlemizin muini olsun da bu gibi felâketlere düşmekten cümlemizi muhafaza buyursun. Âmîn.

İşte bugün gözlerimizin önüne serilen ibtilâlarm başı hep, o gözden ve sözden neş'et etmekte olduğu aşikârdır. Nakşî tarikatının pirleri, dervişleri bu âfetlerden korunmak için daima ve her yerde yürürken ve otururken gözü önünde olsun; teftiş için sağa sola bakmasın; lüzumsuz yere ikidebir misafir bulunduğu yerden dışarıya çıkmak için, mutlaka ev sahibinden izin almadan dışarıya çıkmasın ve yürürken de gözleri daima önünde olsun. Ayağının ucunu gözlesin. Hem Allah teâlâ'nın emrine uyup icabında gözlerini de yumsun. Kimsenin ailesine bakmasın ve takılmasın, velevki akrabası dahi ola. Başkalarının kızlarına ve hatunlarına hediye vermek ve göndermek de caiz değildir. BaşTcalarınm hâtunlarıyla konuşmak da caiz değildir.

Sonra bir mühim iş de kadınların erkek kıyafetine girmeleridir ki, tabiatın haricindedir. Çünkü kadın kadın olarak yaratılmıştır. Bu güne kadar kadın kıyafeti kendilerine mahsus bir elbisedir. Bunu değiştirip erkekler gibi pantalon giymeleri tabiata muhaliftir. Bu kıyafet onları daha cazip bir hâle getirmektedir. Bu ise felâketleri üstüne çekmekten başka bir işe yaramadığı gibi, kendini hem cinsinden ayırmaktadır. Erkeklerin de, kadın kıyafetine girmeleri yasaktır. Evvelce bu gibi çirkinlikleri yapanlara köçek derlerdi. Ekseriya düğünlerde kadın gibi süslenip oyunlar yaparlardı. Bunların ekserisi hamamlarda tellâklık yapar, yani insanları yıkamakla geçinirlerdi. Cenâb-ı Hak sevmediği kulları hamamlara tellâk, sevdiği kulları da mescidlere hizmetkâr kılar denirdi. Binâenaleyh, gerek kadın ve gerekse erkeğin kendilerine mahsus kisveleri giyip hanımlarını muhafaza etmeleri, insanlık ve İslamlık bakımından çok yerinde olur.  Bu gibi adîlikleri, ekseri-

ANA BABAYA İSYAN

109

yetle genç yaşlarında, henüz iyiyi ve kötüyü seçemedikleri devirlerde yaparlar. Fakat sonra bu âdet onlara tabiî bir halmiş gibi köklenip kalır. Onun için asıl dikkat edilecek şey, genç yaşlarda daima iyi şeylere alışmak ve iyi arkadaş seçmek- ve dindar, sofu bir kimse gibi yaşamağa alışmak ve bahusus ana ve babaya son derece hürmetkar, muti, emirlerine itaatkâr olmağa ve hiçbir veçhile onları in-citmemeğe çalışmak ve başkalarına da öyle numune olmak, aynı zamanda da Hak'km sevdiği ve razı olduğu bir kul olabilmeğe sa'y u gayret etmek, en sağlam ve doğru bir yoldur vesselam.

3 — Fesatçılığın sonu:

îbni Cevzî rivayet ediyor.

Beni İsrail zamanında bir adam varmış, karısını pek severmiş. Hem adamın annesi var, hem de karısının annesi varmış. Fakat iki kocakarının gözleri de körmüş. Adamın karısı gayet sâliha, âbide bir kadmmış. Karısının annesi de gayetle fitneci, hileci, yaramaz, kötü huylu bir kadın imiş. İkide bir durmadan kızını fitillermiş. Adamın karısı kaynanasını istememiş.

Her halde adam da karısının dilinden bıkmış olacak ki, en nihayet, anasını evden alıp kimsenin bulunmadığı bir boş yere götürüp bırakmış. Gece olunca bir takım hayvanlar bağırmaya başlamışlar. O zaman bir melek gelip kadma «Bu sesler nedir?» diye sormuş. Kadın da «Herhalde hayırdır; koyunların, develerin, ineklerin sesleri olsa gerek,» demiş. Melek de «İnşaallah hayırdır» demiş ve ayrılmış. Adam da sabahleyin «Annem acaba ne oldu?» diye anasının yanma gider. Bir de baksa ki, annesinin etrafı koyun, inek, develerle dolu. Adam annesiyle beraber hayvanlarla birlikte evine döndü.  Adamın karısı bunları

110

ANA BABA HAKLARI

görünce adetâ kudurmuşcasma «Mutlaka benim annemi de oraya götürüp bırakmalısın» diye adamcağıza çıkışıyordu. Nihayet, adam karısının annesini de oraya götürüp bıraktı. Yine oradaki hayvanlar gece vakti olunca bağrışma-ya başladılar. Melek yine gelip o kadına da sordu. «Nedir bu hayvan sesleri?» deyince, kadın da «Serdir; bu hayvanlar beni yemek istiyorlar zannederim» deyince, melek de, «Evet, serdir» deyip gitmiş ve hayvanlar gelip kadını güzelce yemişler." Ancak kemikleri kalmış. Sabahleyin adam, kaynanasını görmek için bıraktığı yere gitmiş. Gitmiş ama, ne görse beğenirsiniz. Hayvanlar kadını yemişler; ancak kemikleri kalmış. Adam da onları toplayıp karısının önüne koymuş. Kadın da bu felâketi görünce dayanamamış, kahrından çatlayıp ölmüş. Bu vak'ayı yazmaktan maksadımız fitne - fesadın sonu, işte böyledir. İbret alabilenlere ne mutlu! Fakat huylu huyundan vazgeçmez, derler.

Sen ne kadar söylersen, söyle, yine herkes bildiğini okumaktadır. Yalnız şu kadar var ki, herşey tekemmüle doğru gitmekte ve bugün göklerde gezecek ve aylarca da durabilecek imkânı bulan insana bu gibi çirkin huylar hiç yakışır mı? Bunların ıslâhı herhalde mümkündür. Bugün her çeşit hayvanı terbiye edebilen insan, eşref-i mahlûk olan insanı niçin kemâle ulaştırmasın? Evet, hayvanlar yakalanıp ıslah edilebiliyor ve sirk dedikleri yerlerde hayvanları oynatanları da pek âlâ seyredip görüyoruz. Fakat insan hiç de öyle değil. Kolaycacık terbiyeyi kabul etmez. Zira hepsinde bir benlik davası vardır. Hemen herkes kendini beğenir. Başkasına teslim olmayı adeta zül sayar. Onun için insanoğlunun hakkından gelmek pek kolay bir-şey değildir ve bu sebepten tekemmül eden insanoğlunun sayısı pek mahduttur. Her devirde kâmil insanlar bulunur. Fakat, insan kalabalığına nisbetle adetleri pek azdır; maalesef.

ANA BABAYA ÂSÎ OLMANIN HÜKMÜ İLE İLGİLİ HADÎSLER

1 — Cennete girmesi haram kılınan üç kişi:

Tergîb ve Terhîb, üçüncü cild 327 nci sayfada 6. ve 7 nci hadisler de yazılmağa ve ezberlenmeğe değer olduğundan onları da yazmağa çalışacağım:

Hadîs-i şerif, İmam Ahmed, Neseî, Bezzaz, Hâkim'den rivayet edilmiştir. İsnadları sahihdir denmiştir. Yedinci hadîsi de Taberânî Câmiussağîr'de zikreder.

 0"

 

.,4*î 4 6

Abdullah b. Am'rb. el As (r.a.) dan şöyle nakledilmiştir:

Üç kişinin Cennet'e girmelerini Allah tebâreke ve te-âlâ haram kılmıştır:

Birisi şarap içmeğe devam eden, ikincisi vâlideynine âsî olan, üçüncüsü de ailesinin iffetsizliğini ikrar eden kimselerdir.

Ebû Hüreyre'nin naklettiği hadîs-i şerif de şöyledir:

I

112

ANA BABA HAKLARI

 

 

Cennet'in kokusu tam beşyüz yıllık mesafeden duyulur. Yaptığı amelleri başa kakan, bir de ana ve babaya âsî olan, üçüncüsü de, şarap içmeğe devam eden, bu kokuyu duyamaz.

Gerek Abdullah'ın ve gerekse Ebû Hureyre'nin rivayet ettikleri şu iki hadîs-i şerif nazar-ı dikkate alındığı takdirde, gerek şarap içenlerin ve gerekse ana ve babaya itaatsiz ve şuursuz insanların cezası ne kadar fena ve acıdır. Bunlara bir de ailelerinin iffetsizliğine göz yumanları katarsak işin vehameti meydana çıkmış olur. Biz müslüman-larda aile yuvası   pek muhteremdir.   Onun için bundan evvel yapılan evler ekseriyetle iki bölüm olarak yapılır. İsmine de haremlik ve selâmlık denirdi. Eve gelen erkek misafirler haremlik tarafına uğramadan hemen selâmlık tarafına alınır. Lâzım gelen ikram yapılır.   Yine misafir, ailenin bulunduğu tarafı görmeden giderdi. Hanımefendi, yalnız kardeş, amuca, dayı gibi akrabaya çıkar. Başkalarıyla görüşmesine ev sahibi erkek izin vermezdi. Şimdi ise •tam bir Avrupalı hayatı: Hanım istediği gibi gezer, dolaşır ve istedikleri ile de konuşup görüşür. Buna da kimse karışmaz.   Fakat İslâm terbiyesini  alamayan, müslümanlık yalnız dillerinde beylik bir söz gibi dolaşan kimseler bundan müstesnadır. Bilakis o bu gibi muhafazakârlığı bir esaret ve bir kölelik gibi göstermek cür'etinde bulunmaktan kaçınmaz. Bizim onlara sözümüz yoktur. Biz hakikî müs-lümanlıktan bahsetmek* istiyoruz. Bizim bile son devirler-

ANA BABAYA ASI  OLMANIN HÜKMÜ

113

de işittiğimiz İslâm kadınlarının âdet ve örfleri, hiçbir kimsenin tesiri altında kalmamak ve yalnız dini ve vicdanlarının mahsûlü olarak geniş bir çarşaf içerisinde, yüzleri de peçe ile kapalı; kim olduğu katiyyen bilinmezdi. Evvelce Konya Meb'ûsu, Kur'an-ı Ker'îm'i tercüme eden Vehbi Efendi, Ahkâm-ı Kur'aniyesinde bu hususta diyor ki; «Kadm had-di zatında her bakımdan zayıf bir mahlûktur. Her zaman himayeye muhtaçtır. Kendini ne koruyabilir ve ne de muhafaza edebilir. Bununla beraber şehveti de gâlibtir. Her zaman nefsine mağlub olur. Onun için Hanefî mezhebinde onlann akrabası yanında olmayan kadm, velevki çok da zengin olsa dahi, yalnız başına hacca bile gidemez. Diğer seferi yollar da böyledir. Çünkü «kadın, erkeğin karşısında erir. Kar ve buzun, güneşin ve lodbs'un karşısında eridiği gibi.» » Bu sözünü isbat için de bir çok misaller vermektedir. Ama bize bu kadar yeter zannederim.

2 — İbadeti kabul edilmiyen üç kişi:

Yine aynı kitabın aynı sahifesinde Ebû Ümâme (r.a.) tarafından bildirilen hadîs-i şerif de şöyledir:

Jb -tül

%j

 )1 J       'J\â

 lS Ai

 «üil

' -   *   ".'s> '   * ,=-

Sallallahü aleyhi vesellem Hazretleri buyurmuşlarki, «Allahü Azze ve Celle Hazretleri üç kişinin ne farz ve ne de nafile ibadetlerini kabul etmez. Birisi âk (ana-baba'ya âsî), birisi Mennân (iyiliği başa kakan), birisi ae kaderi tek-zib edendir.»

F. 8

114

ANA BABA HAKLARI

Âk, ana ve babaya karşı gelen âsî evlâdın adıdır. Men-nân da verdiklerini başa kakan bir zavallıdır. Biri de kaderi tekzib eden bedhattır. Kaderi tekzib din düşmanlarının bugünkü gençleri, insanları kandırmak için kullandıkları propagandalarıdır. Derlerki; senin Cennet ve Cehenneme gireceğin takdir edilmişse ne kadar çalışsan yine boşadır. Bu takdiri yanlış anlamaktan ve onu tekzib etmekten başka neye yarar?

Asıl mühim olan şey, anaya ve babaya âsi olan evlâdın hâlidir. Bu nasıl evlâd ki, yaptıkları bütün iyilikler ve ibâdetler ind-i ilâhîde makbul olmuyor? Zavallı çocuk da, ben de bu kadar iyiyim; her fakirin elinden tutar, her yetimin imdadına koşar, Kur'ân kurslarına, İmam - Hatip okullarına-ve daha nice yerlere hayırlar yaparım; hacca da gittim; hattâ bazı fakirleri de götürdüm diye övünür durur. Çok iyi amma, anan ve baban senden razı ve hoş-nud olmadıkça senin bütün emeklerinin boşa çıkacağını hiç duymadın mı? Duymadı isen duy ve iyi bak:

Bu âsî evlâd sarhoşlarla, harbden kaçanlarla, namuslu kişilere iftira eden, sihir yapmasını öğrenen, faiz yiyen, yetim malı yiyen, bedbaht kişilerin arasında yer almaktadır. Sen daha ne istiyorsun? Kişiye ana ve babasıyla birlikte bütün büyüklerine karşı son derece hürmetkar olup, bahusus komşuların büyüklerini babası ve annesi gibi sevmesi ve onların da hizmetlerine yardımcı olması, hem insanlık hem de müslümanlık bakımından çok yerinde bir harekettir. Böylece komşuların da hayır dualarını almış olur. Bu suretle de mahallede güzel bir ahenk temin edilmiş olur. Zira islâmiyette makbul olan güzel huyların başında sevmek ve sevilmek gelir. Bu sevgi ve saygı sayesinde cemiyetler hem terakki ederler, hem de çok güzel ve tatlı bir hayat geçirmiş olurlar. Maalesef bugünkü gençliğin yaptığı çirkin hareketlerle ve katillerle, ne memlekette, ne

ANA BABAYA ASİ OLMANIN HÜKMÜ

115

evlerde bir huzur ve ne de bir rahatlık bulmak mümkündür. Bunun en birinci sebebi dinsizlik, inançsızlıktır.

3 — İnsanlık müslümanlığm içindedir:

Allah'a ve Resulüne ve hem de kitabına inanmayan insana başka ne denilebilir? Böylece yetişen insan, hiçbir mesuliyet korkusu taşımadan, istediği gibi hareket etmekte kendini serbest görür. İstediğini öldürmekten, parasını almaktan, iffet ve namusa tecavüz etmekten zerre kadar tereddüt etmez. Artık bunların hakkından ne polis, ne de başka bir kuvvet gelir. Çünkü Allah korkusu yok, Cehennem korkusu yok, Cennet sevgisi de yok. Yaşayıp ölecek ve ona göre de herşey bitmiş olacak. Zavallı genç, ¦ beyni yıkanmış, kendinde şuur kalmamış, hayvanlardan farkı yok. Belki hayvanlar bir bakımdan bunlardan çok iyidir, bir kere bunların yaptıkları zararları yapamazlar. Sonra da etlerinden, derilerinden, yünlerinden, sütlerinden birçok faideler temin edilir. Halbuki insanların insanlığı, ne cisminde, ne de servetinde ve ne de bilgisindedir. Bu sıfatların çoğu hayvanlarda mevcuttur. Meselâ arının yaptığı balı, bugün bile insanoğlunun yapmasına imkân yoktur. O karanlık evinde, o kovanı ne kadar muntazam yapmış ve içine balını da doldurmuştur. Halbuki zavallı arı, ne mektepte okumuş ve ne de kovandaki peteği yapacak alet ve edevatı vardır. Bugün bizim en mükemmel sanatkârımızı koysak ve her türlü alet ve edevatını da versek, o arının yaptığı peteği bile yapamaz. Elektrik arar. Sonra o çiçeklerden toplanan balı saklayabilmek ayrıca bir hünerdir. Sözde insan en mükemmel bir mahluk! Bilmem şimdi anlayabilecek misin? İnsan bu dünyaya sanatkâr olarak gelmemiştir.

116

ANA  BABA HAKLARI

İnsanın gayesi, kendini ve âlemi yaratan, mülkün sahibi olan Allah'ı bulmak, bilmek ve ona emrolunduğu ubudiyet vazifelerini yapıp, kemâlât-i insaniyeye erişmek ve  başkalarını da eriştirmektir. Asıl hüner ve asıl devlet ve asıl saadet bundadır. Bundan mahrum olunca, ne müslü-manlık kalır, ne de insanlık. Çünkü hakiki insanlık, hakiki müslümanlığın içindedir. Müslümanlık da Allah teâlâ'yı tanıyıp O'na kulluk vazifesini yapmakla olur, İnsan had-di zatında çok ince bir tetkike muhtaç ve çok mükemmel, emsali bulunmayan bir mahlûktur. O kafanın içindeki cevherler, gözler, kulaklar, hele o gönül. İnsan biraz olsun bunları tetkik edince, kendisini ve âlemleri yaratan bir Hâ-lık-ı Zül celâlin bulunduğuna kanâat getirip iman eder ve bu iman dolayısıyla da çok yüksek bir insan-ı kâmil olur. Allah teâlâ'nın da sevgili bir kulu olur. Âhiret nimetleri, Cennet ve cemâlullahm müşahedesine de mazhar olup saâdet-i ebediyyeye ermiş olur.

Bizim evimizden tut da, üstümüzdeki bütün eşyalar, evlerimizi süsleyen çeşitli levhalar acaba kendiliğinden mi olmuştur? Bunlar tabiatın eseridir deseler buna hiç inanan bulur musunuz ki, bunlar gayet basit şeylerdir. Hattâ başlarımızdaki çok basit bir takkenin bile bir yapıcısı oluyor da, bu koca kâinat, içindeki sayısız mevcudat ve mah-lûkâtı ile birlikte hiç sahipsiz olur mu dersiniz? Allah teâlâ cümlemize uyanıklık versin de kendisini bilen ve kulluk vazifelerini yapanlardan etsin, âmîn.

4 — Cennet nimetlerini tadamıyacak dört kişi:

Hâkim'in isnadı sahih bir hadis-i şerifini de yazmadan geçemeyeceğim. Zira bunlarda, aklı olan ve iyi düşünen insanlar için çok ibretler ve dersler vardır. Bakınız Ebu Hureyre'den naklen  Sallallahü aleyhi ve sellem bu-

 Dnanın   ruı    uuunnın   nunıvıu

11/

yürüyorlar M: «Dört kişiyi Cennete koymaması ve onlara Cennet nimetlerini tattırmaması, Allah'ın. üzerine haktır. Birisi şarap içmeye devam edenler, ikincisi faiz yiyenler, üçüncüsü haksız yere yetim malı yiyenler, dördüncüsü de vâlideynine âsi olanlar.»

a—Şarap içmeye devam edenler:

Görülüyor ki bütün bu derslerin içinde şarap içenlerden bahsedilmektedir. O devirde şaraptan başka bir içki olmadığından olsa gerek; fakat her sarhoş eden içki, bunun içine dahildir. Hattâ sigara bile. Çünkü sigara da, eğer içki gibi bir anda birkaç kutu içilecek olsa mükemmel sarhoş eder. Hattâ bugün tedavi için kullanılan bazı ilâçlar da sarhoşluk için kullanılmakta olduğundan, Arabistan'a bu ilâçların sokulması yasak edilmiştir. İçki aleyhinde Yeşilay gibi resmi cemiyetler de vardır. Bunlar da içki aleyhinde, gerek doktorlar tarafından ve gerekse şâir bilginler tarafından çok geniş ve güzel malûmatlar verdirmekte ve halkı bu zararlı içki alışkanlığından kurtarmaya çalışmak--tadırlar.

Vaktiyle bir zat güzel bir cami yaptırmış. Fakat maalesef kendisi de içkiye alışkın imiş. Zamanının büyüklerinden birisi, caminin açılma merasiminde, caminin iç kısmına koca bir şarap fıçısı koydurmuş, davetliler camiye girince, kapının ağzında bu küpü görünce şaşırmışlar. «Bu nedir?» diye sormuşlar. Cevaben «Efendim şarap küpüdür» deyince camiyi yaptıran zat bir hiddetle, «buraya bu yakışır mı?» deyince cevaben «Efendim bu cami-i şerif, sizin gibi kulların yaptırdıkları binalardır. Allah'ın yaptığı vücuda, (mağfireti ilahiye ve esrarı ilâhiyyelerle dolu gönüllere) içki konulunca, bir şey lâzım gelmiyor da, insanların yaptıkları binalara konursa ne lâzım gelir?» de-

yince camiyi yaptıran zat hem sorduğuna pişman olmuş ve hem de bir daha içmemek üzere tevbekâr olmuştur derler.

İçki gibi, sayısı yüzyirmi beş olan büyük günahlarla - beraber, hepsi ufak tefek günâhların mecmuu dörtyüzü geçmektedir. Bunların hepsi insanlık cevheri olan gönlü karartan ve artık hayır ve şerri fark edemeyecek kadar insanlık dışına çıkaran ve hattâ hayvanlardan da aşağı düşüren bir felâket kaynağıdır. Biz ne desek boşa. Cenâb-ı Hak hidâyet ihsan edip bu kötü'huyların hepsinden bizleri kurtarsın ve muhafaza buyursun. Nefse ve şeytana maskara olmaktan ve neticesi olan küfür ve dalâlete düşüp imansız âhirete göçmekten ve o azap evi Cehenneme düşmekten ve rahmet evi olan Cennet ve nimetlerinden mahrum kalmaktan korusun. Âmîn bihürmetil-mürselîn.

b — Faiz yiyenler:

İkincisi olan faiz de böyledir. Bu da büyük günâhların içindedir. Üç günlük dünya ömrü için bu kadar günâhlara girmeye ne lüzum var? Bu dünyanın hepsi senin olsa, altm ve gümüşlerle, şâhâne saraylara, hizmetkârlara, Cennet hurileri gibi hanımlara mâlik olsan, acaba bu hayat senin için ne kadar devam edecektir? Ölüm olmasa iyi ama, bir kere ölüm var. Ondan kurtuluş da yok. Sonra hastalıklar, çeşitli iptilâlar, hele ihtiyarlık zamanındaki maskaralık ki, sözün dinlenmez ve .geçmez, gözünün önünde her türlü fenalıkları işlerler sesin bile çıkmaz. Hiç tarihten ders almaz mısın? Hani o nemrutlar, şeddatlar, hele o firavunlar gibi zâlimler ne oldu? Peygamberlere bile kalmayan bu dünya sana mı kalacak?

Ey aziz ve muhterem kardeş, faiz almak suretiyle belki muvakkaten de olsa zengin olabilirsin amma, o fakir fukaranın haline hiç mi acımazsın? Çünkü aldığın faizi sa-

ANA   BABAYA ASI   OLMANIN   HUKMU

119

tacağm malın üzerine yüklüyor; 10 liraya satacağın malı bu sefer 11 veya 12 liraya satmak mecburiyetinde kalıyor, verdiğin faizi hem de fazlasıyla fukaradan, pek güzel ve kolayca alıyorsun. Bu haramın hırsızlık olduğuna hâlâ mı inanmayacaksın? Hırsıza kızıyoruz, malımızı çaldı diye, bir de yakalanınca hapse atıyorlar da, bu faizci dolabım güzelce ve serbestçe çeviriyor ve başkalarına, zengin olmak istersen sen de al diyor. Al ama Allah teâlâ bunu neden yasak etmiş ve Resûlullah da bu yasağı ilân etmiş? Şimdi sen de kolayca geçinmek için .bu vebale giriytrsun. Tabiî çoluk çocuğun bu haram para ile büyüyüyor ve sonra elbette âsî olacak. Zira haram ile beslenmek Cehenneme düşmek demektir. Buna göre hareket et, ey aziz kardeşim.

c — Yetim malı yiyenler:

Bu hadîs-i şerifte bir de yetim malını yemekten bahsedilmektedir. Yetim himayeye muhtaç bir çocuktur. Gerek kız, gerek erkek çocukları. Yetime bakan kimseye, on-sekiz yaşına kadar malını himaye etmek ve çalıştırıp artırmak borçtur. Ona mirastan eline geçen malı ve serveti yemek kolaydır. Fakat onu yiyenler iyi bilmelidirler ki, yedikleri ekmek, onların karınlarında bir ateş parçası olacak ve nihayet onu da Cehennemin ateşine atacaktır. Onun için yetim malını haksız olarak yemekten son derece sakınmalıdır. Vefat eden kimsenin çocukları ufak ise, onlara kalan mirastan hiçbir şey harcamak caiz değildir. Hattâ devir ve devir hatimi için bile. Meğer akrabası kendi keselerinden birşey verirlerse ne âlâ. Yoksa çocuklara kalan mirastan böyle bir harcama yapılamadığı gibi, başka yerlere ve hayırlara da harcayamazlar, harcayan mesul olur. Yetim her bakımdan gözetilmeye muhtaç bir kimsedir. Ona iyi bakanlar ve iyi yetiştirenler de büyük mükâfat alırlar.

 nnr\tnnı

d — Ana babaya âsi olan evlâd:

Dördüncü de ana babaya âsi olan evlâddır ki, yukardan beri duyurulmak istenilen şey de budur.   Çünkü Ce-nâb-ı hak kendisine ibadetten sonra şirk koşmamayı, daha sonra da vâlideynine ihsandan bahsetmiştir. Valideynine ihsan ise, ancak onlara itaat edildikten sonra yapılabilir. İtaatsiz evlâd, onlara nasıl ihsanda bulunabilecek? Ana ve babasının hayır duasını alamayan evlâd, hocasının hayır duasını alamayan talebe, mürşidinin hayır duasını alamayan derviş, ustasının hayır duasını alamayan çırak, işçi vesaire kimselerin ne kendilerine ve ne de bulundukları cemiyete faidesi dokunması mümkün değildir. İşte bu hayırsız evlâdlar, netice itibariyle hem devlete, hem de millete zararlı bir unsurdurlar. Bunun sebeblerini araştıracak olursak,  şüphesiz yüzde doksanbeşi   mutlaka sarhoş babaların, bir de faizci babaların evlâdları ve haram yiyen kişilerin evlâdları oldukları görülecektir. Binâenaleyh huzur, saadet ve selâmet, mutlaka hakiki İslâmiyettedir. Adı müslüman olmak kolay, fakat hakiki müslümanlar, çok mücahede eden   ve nefsin, şehvetin  esaretinden kendini kurtaran babayiğitlerdir. Bunların yerlerinin cennet-i âlâ; peygamberler, evliyalar, şehidler ve sâlih kimselerle beraber olacağından kimsenin şüphesi yoktur. Cenâb-ı Hak bizleri de   bu hakiki müslüman mücâhidlerin yanlarında eylesin. Âmîn.

5 — Umeyr'in oğlu Mus'ab (r.a.):

Şimdi sana bu hakiki müslümanlardan birisinin halini arzedeyim:                              

Cenâb-ı Peygamberin peygamberliğin ilân ettiği o devirde, Umeyr'in oğlu Mus'ab (r.a.) da Peygamberimizi din-

ANA BABAYA ASİ  OLMANIN  HÜKMÜ

121

lemek üzere bulunduğu evi arar bulur ve içeriye girip Peygamberimizi dinler. Mus'ab, puta tapan, gayet zengin bir ailenin çok da kıymetli bir oğlu idi. Hem yakışıklı, hem de pek temiz giyinen bir genç idi. Peygamberimizi dinler ve hakikati idrâk edip, putlara tapmanın çok yanlış birşey olduğunu anlar. İslâm Peygamberinin sözlerini çok makul görüp, hemen hûzur-ı saadette bilâ tereddüt imânını izhar ile evine döner. Kendisinin bu hususta hiçbir korkuşu olmadığını da izhar eder. Korkum yalnız annemdendir dermiş ve imânını herkese bildirdiği halde ,annesinden saklarmış. Günlerden birgün Mus'ab'ın huzur-ı Resûlul-lah'da bulunduğunu ve orada namaz kıldığını gören birisi, gidip Mus'ab'ın annesine haber verir. Mus'ab eve gelince annesi onu evinde hapseder.

Bir müddet sonra ashab-ı kiram Mekke'de yaşamak imkânını bulamadılar. Çünkü Kureyş müşrikleri müslüman olanlara boykot ilân etmişler, ne yiyecek ve ne de giyecek birşey satmıyorlar ve bunların satacakları şeyleri almıyorlardı. Böylece sıkışan müslümanlar, başlarına bir çâre arayarak, nihayet Habeşistan'a gitmeye karar verdiler. Mus'ab da bir kolayını bulup, hapishaneden kaçıp, bunlarla beraber iki defa Habeşistan'a gitti ise de, orada da barmamayıp, yine memleketleri olan Mekke'ye döndü. Annesi yine Mus'ab'ı hapsetmiş; ille İslâm'dan döndürmeye çalışıyordu. O zaman peygamber efendimiz, Mus'ab'ın Medine-i Münevvere'ye gitmesini tavsiye etmişler. O da bu tavsiyeye uyarak babasının bütün servetini de gözü görmeden, eşinden, dostundan, malından mülkünden ayrılıp Medine-i Münevvere'ye gitmiş. Fakat parasızlık ve gariplik dolayısıyla, orada çok zahmet ve sıkıntılara katlanıyor. Aynı zamanda İslâm aşkı galebesiyle Medine'de boş durmayıp mütemadiyen İslâm'ı yaymaya çalışıyor; köy köy dolaşıp insanları müslümanlığa davet ediyordu.

Nihayet bir köye uğramış, oradaki insanlara müslü-manlığı anlatırken, köyün Seyyidi, yani bizim bugünkü tabirimizle ağası, muhtarı gelmiş, elinde bir kılınç, Mus'ab'a hitaben:

— Buraya bizim aramıza fitne sokmaya mı geldiniz? İşte bizim mabudlanmız var, şimdi sizin kafanızı uçuracağım. Eğer yaşamak istiyorsanız hemen buradan kalkıp gidin, demiş.

Mus'ab aynı zamanda çok idareli, sözünü sohbetini iyi bilir, akıllı bir kimse olduğundan, o elinde kılına hazır olan efendiye:

— Muhterem beyefendi,   biz buraya dövüşmek   için gelmedik. Lütfen, biraz oturun; benim sözlerimi dinleyin. Eğer hoşunuza gitmezse, biz hemen çıkar gideriz, diye o zatı oturtmuş ve ona güzelce. Kur'an-ı Kerim'den âyetler okumuş. Adamın başlamış gözleri yaşarmaya, yüzü gülmeye. Mus'ab onda iman alâmetlerini görünce, haydi git yıkan da gel demiş. O pür hiddet kılına elinde gelen adam, pamuk gibi yumuşak, evine gidip güzelce yıkanıp, tertemiz gelmiş. Orada Kelime-i Şehadeti getirerek imânını izhar etmiş. Bunu müteakip köylü ve kabilesi de imân ve İslâm' la müşerref olmuşlar. Bu suretle Mus'ab, peygamberimiz daha Medine-i Münevvere'ye   hicret edip gelmeden, tam yetmişiki kişiyi müslüman yapmış.   Bedir gazasında düşmanlar ile dövüşmüş, Uhud gazasında da Cenâb-ı Peygamber Efendimiz (s.a.s.)   Hazretleri sancak-ı şerifi vermişti. Fakat oradaki göstermiş olduğu şecaat tarif edilemez. Kolu kesilmiş olduğu halde yine sancağı koltuğunun altında saklayıp tek koluyla düşmanla dövüşürken, diğer kolu da bir düşman süvarisi tarafından kesilmiş olduğu bir anda bile, düşmana teslim olmamış ve sancağı dişleriyle zaptedip nihayet mertebe-i şehâdete nail olmuş. Harp sonu şe-hidler toplanırken Mus'ab'ın şehâdetine Cenâb-ı Peygam-

ber Efendimiz çok ağlamışlar.   Çünkü onun gibi  İslâm'a , hizmet eden bahtiyarlar pek nadir bulunur.

İşte hakîki müslüman böyle olur. Para peşinde koşan insanların sözlerinin kendilerine faidesi olmaz ki, başkalarına olsun. Cenâb-ı Hak bizleri de böyle hakiki müslü-manlardan kılsın, Âmîn.

6'—Üç kötü amel:

pLy 4jc «51 J^s, "^3

• tjî^JVpl 'j^ÂÂj .«İL JÜ^JJİ :[

s-       4 ++    *

 '-^u 'gh İ3SC*

Sevban (r.a.)'ın Resûlullah'dan rivayet ettiği şu hadisi de yazmadan geçemeyeceğim. Şöyle ki «üç kimsenin; yani üç taifenin yaptığı üç şey vardır İd, veya üç şey vardır id, onları işleyenlerin sair hayırlı amelleri onlara fayda vermez:

Birincisi, Allaha şirk koşmak. İkincisi, vâlideyne karşı gelmek. Üçüncüsü de harbden kaçmak.»

a — Allah'a şirk koşmak:

Allah'a şirk, haddizatında çok abes ve çirkin birşey-dir. Çünkü Allah denilen zât-ı ecellü âlâya yakışmayan ve zâtı ulûhiyete münâfi bir harekettir. Bizler onun için teşbihlerimizde Suphanallah diye Hak celle ve âlâyı bütün noksan sıfatlardan tenzih ve yine bütün kemal sıfatlarıyla tavsif ederiz. Çünkü Hak'ka eş göstermek ve ona oğul ve ikiz isnad etmek, tabu hiç şüphesiz büyük bir kusurdur. Ço-

cuklann olması,' bilâhare onların da Allah olmalarını iktiza etmez mi? Onun için bunların hepsi şirktir. Şirk ise, afv olmayan bir günâhtır. Yalnız tevbekâr olmak ve yanlış fikirden vazgeçmek şartıyla afv mümkündür. Binâenaleyh hem kendimizi vş hem de çocuklarımızı şirkin bütün nevilerinden korumak başlıca vazifelerimizdendir. Cenâb-ı Hak muinimiz olsun. Allah baba demek, Allah'a makam göstermek, meselâ gökyüzüne işaret ederek Allah görüyor demek, sanki Allah teâlâ gökte imiş gibi bir zihniyetin hasıl olması, çok hem de pek çok ayıptır, günahtır. Bu hareket Allah teâlâ'yı bilmemeye işaret ve alâmettir. Onun için her müslümamn akaid-i diniyesini en iyi bir şekilde öğrenmesi ve müslüman âlimlerin yazdıkları akâid kitaplarını okuması ve anlayamadığı şeyleri de yine müslüman ulemasından öğrenmesi vaciptir, borçtur.

b — Ana ve babaya âsî olmak:

Bu hususta yukarıdan beri yazılan yazılar kâfidir zannederim. Ana baba deyip geçmemeli. Sen de baba olduğun ve hanımefendi de anne olduğu vakit, anne ve baba ne demekmiş ancak o zaman anlayacaksınız, fakat iş işten geçmiş olacak... Onun için şimdi fırsat eldeyken aklını başına al da, sakın onları üzme ve darıltma. Sonra çok pişman olursun ama, hiçbir şey eline geçmez. Ana ve babanın hatâsı, kusuru, kabahati, herşeyi kendine aittir, seni hiç de alâkadar etmez. O günâhlarından kendi mesuldür. Bize düşen vazife, evlâdlan olmaklığımız hasebiyle, onlara hem itaat, hem de ikram ve ihsandır. İtaat olmadan yapılan ikram ve ihsânm da kıymeti yoktur. Kaşıkla verip sapıyla göz çıkarmaya benzer. Öyle ise ey muhterem evlâd,. sakın sen böyle olma. Hem itaat eyle, hem de ihsanını hiç eksik etme. İyi bil ki, bugünkü nail olduğun bütün devletler onların sayesinde olmuştur. Binâenaleyh nankör olma. Ni-

ANA BABAYA ASİ  OLMANIN  HÜKMÜ

125

metlerin kadr ü kıymetini bil de, sakın onları haram yerlere ve haram yollara harcama vesselam.

c — Harpten kaçmak:

Malûm ya bu hususta kimbilir ne kadar eserler vardır? Bugün dünya yüzünde bulunan, sayısını doğru olarak bilmediğimiz kimbilir kaç devlet ve millet vardır? Afrika' da bile, yeni yeni beliren bir çok Arap ülkeleri meydana çıktı.

Bu kurtulma, mutlaka mücadele ve muharebelerdeki muvaffakiyetlerin sonunda ele geçmektedir. Bizim de öyle olmadı mı? Eğer Yunan askerlerinin memleketimizi işgali sırasında onların karşısına çıkacak kuvvetimiz olmasaydı, bugün burası da bir Yunan memleketi olacaktı. Evet bundan evvel İngiliz, Amerika, İtalya, Yunan ve Rusya'ya karşı memleketimizi tam beş seneye yakm müdafaa ettik. Hele Çanakkale muharebesi bir hârika idi. Dört devletin koca koca donanmalarıyla adetâ bir adaya benzeyen Ça-nakkaleye asker çıkartan düşman, büyük zayiat vererek-den defolup gitti. Tabiî biz de çok şehid verdik. Fakat bilâ-here müttefiklerimiz birer birer düşmana teslim olunca biz de sulhe mecbur olduk. Ordumuz dağıtıldı, silahlarımız alındı. Derken Yunan'a da fırsat verdiler. Haydi Türkiye' nin artık harbedecek hali kalmadı. Sen de git işgal edebildiğin kadar yerleri al dediler. O da aldandı ve Anadolu' yu işgale başladı. Fakat henüz Türk milletinin canı çıkmamıştı. Yine arslanlar gibi kükreyip bu düşman ordusu Ankara önlerine gelmişken, nihayet İzmir'de denize dökülerek dar kaçabildiler. Kumandanları da esir olmuştu.

İşte böyle bir dövüş hengâmmda ve ordunun hücumu esnasında, düşmanla karşılaştığı sırada kaçmak, cinayetle-

126

ANA BABA HAKLARI

ANA BABAYA ASİ OLMANIN HÜKMÜ

127

rin en büyüğüdür. Bu kaçma Allah'a imansızlık alâmetidir. Çünkü insanın eceli gelmedikçe ölmez olduğunu duymamış mıdır? Bu takdir, Allah teâlânındır .Eceli gelip orada ölürse, biz buna şehid olmuş deriz ki, Peygamberlerden, salihlerden sonra en büyük makam şehidler makamıdır. Daha kanının ilk damlasında bütün günâhları afvolur ve ve Cennetteki yerini görür. Ölümün hiç de acısını duymadan âhirete gider. Ölenlerden hiçbir kimse bulunmaz ki, tekrar dünyaya dönmek istesin. Çünkü ölüm acısını tadan bir daha onu isteyemez. Fakat şehidler derler ki; Ya Rab-bî bizi dünyaya bir daha gönder de şu düşmanlarla dövüşüp şehid olarak gelelim. Ya Rabbî ne mutlu bu şehidlere. Aziz kardeş, bu bahtiyar şehirler ve şecâatli kimseler dö-vüşden korkmaz ve yılmaz. Şehid veya gazi olmayı en büyük şeref sayan kimseler olmasaydı, biz de bugün bu dîn-i Muhammediyeyi elbette bulamazdık. Kâfirler bizde ne din ve ne de hürriyet bırakırlardı.

İşte bugün başımıza gelen bütün felâketlerin başlıca sebebi, o büyük harbden mağlup olarak çıkışımızdır. Evet. Almanlar da mağlup olmuşlardı. Fakat bugün pek çabuk toparlandılar.   Kendilerinden başka   milyonlarca yabancı işçi bile kullanıyorlar. Bugün paraları en yüksek seviyede. Maalesef bizim de paramız en aşağı seviyede. Bu da bizim iktisadî bilgimizin ne kadar zayıf olduğunu pek güzel bir şekilde göstermektedir.   Binâenaleyh insanın   gerek harp yerinde düşmanla çarpışmaktan kaçması ve gerekse askerlikten kaçması,  elbette günâhların   en büyüğü olacaktır. Bu kaçak asker, haliyle diyor ki, düşman gelirse gelsin: benim ırz ve namusum pâymâl olacakmış, olursa olsun; ben ölmem ve yaşarım ya!. Heyhat, bu ne kadar budala, ahmak bir kişidir ki, ecel denilen şey mutlaka harpte mi olur? Bu kadar ölenler hep harpte mi ölmüşler? Ne yazık, insanın eceli gelince, nerede olsa onu bulacaktır. Hem de

dakika bile değişmeden. Biz bu bilgiyi vaktiyle askerlerimize ve halka duyuramadığımızdan olsa gerek, o büyük harpteki asker kaçağının sayısını şimdi ben sizlere duyurmağa utanıyorum. Filvaki, hakiki rakamı da bilmek bizim için mümkün değildir. Amma işitilen sözlere nazaran yüz-binlerin üstünde imiş. #abiî bunlar evlerine de gidemezler. Dağlarda eşkiyalık yaparak geçinmeye çalışırlar ki, devlet bir taraftan düşmanla savaşırken, diğer taraftan bu eşkiyâları yakalamak için çalışır ve bu suretle kuvvet zayıflar. Düşman da sonunda galip gelinceye vay o milletin haline.

Sana o günkü mağlubiyetin acısını kısacık anlatmakta inşallah fâide olur. Evvelâ ordu terhis olur. İkincisi silâhlar alınıp düşmana teslim edilir. Üçüncüsü de düşman askerleri bir saltanatla memlekete girip iç idareye de sahip olurlar. İkide bir yolları kesip, silâh, bıçak aramak bahanesiyle halkı da soyarlar. Irz ve namus ayaklar altında çiğnenir. Çeşitli bahanelerle halkı dövmek ve hapis cezalan vermek hiç sayılır. Hattâ ve hattâ birbirlerinden sigara yakanlar bile cezaya çarptırılırdı. Arasıra da gösteriş olmak üzere süvari kıtalarını, topçu ve "piyade kıtalarını şehirin içerisinde gezdirir, yollar saatlerce kapalı kalır. Daha acısı, bizim ordu erkânının bunların karşısında saygı duruşunda durmaları ve onları selâmlamaları yok mu ya! Ölüm daha çok hayırlı! Bu yazdıklarım bir zerredir. Sen bundan ders al da düşman karşısından kaçmak değil, şehid olmayı bir şeref ve bir devlet say da, salan asker kaçağı olma! Bunlar öyle cahillerdir ki, memleketi, vatanı, ırz ve namusu bedavaya satan ve memleketin felâketine razı olan, ahlâksız, dinsiz, hamiyetsiz, ruhsuz, hayvan gibi insan ve insan yiyen vahşi kimseler gidirler. Mevlâ cümlemizi böyle adiliklerden muhafaza buyursun ve muhterem şehidler meyanına katılmayı cana minnet bilen hakiki şehidler, sadıklar zümresine ilhak buyursun. Âmîn!

128

ANA BABA HAKLARI

Bugün ise dış dinsiz ve müşriklerden başka bir de memlekette türeyen dinsizler vardır ki, onlarla mücadele acaba bize de borç değil mi?

Bugün de memleketin iç huzurunu kaçıran ve mütemadiyen gizli örgütleriyle hayatları yakan, malları gasbe-den, zengini çekemeyen, haline hiç de razı olmayan, bedavadan geçinmek heves ve hülyasına kendini kaptıran ve memleketin asayişini ihlâl eden bir zümre daha var ki, bugün gözlerimiz önünde at oynatmaktadırlar. Gerek bunlar ve bu gençleri iğfal edenler ve gerekse bu gençlerin bu çirkin harekâtına göz yumanların da âkibetleri, hiç şüphesiz o asker kaçağından daha aşağıdır.

işte bu kitaptaki zikrolunan günâhların ikisi ki, biri içki ve biri de haram yiyenlerdir. Bu gibi adilikleri irtikâp edenler, hep bu dinden, İslâm'dan uzaklaşmış, gerek sarhoşluk ve gerekse harâmzâdelik onların kalblerini berbâd etmiş. Artık hayır ve şerri anlayamayacak durumda olduklarından, parayı veren herkesin amaline bilâ tereddüt hizmet ederler. Zannederler ki, sanki iyi bir şey yapıyorlarmış. Memleket müdafii kahramanlar meyanında, ölülerine bir de şehid diye ad takmadan da utanmazlar. Bunların asıl kabahatlisi, bunları okutan ve bunlardan din hislerini söndüren ve bu hususlarda eserler yazan komünist \ fikirli hocalarıdır ki, bu gün okuttukları bu çocukların eserlerini görmekle belki de kıvanç duymaktadırlar.

Yine ne yazık, o müslümanım deyip gururlanan hocalara ki, hep pasif kalmış, âdeta korkularından bir müs-lümanca sözü ağızlarından çıkarmaktan çekinir hâle gelmişler. Aman sonra bizi atarlar da profesör filân olamayız. Bizim aylıklar da elden gider. Binâenaleyh neme lâzım diyen gafillere. Onun için ilk müslümanlann sa'y ü gayretine bakın. Parasız pulsuz nasıl çalışmışlar. Bugün de para

ANA BABAYA ASİ OLMANIN  HÛKMCi

129

almak için, yaşamak için, nasıl çalışıyorlar? Hiç bunların işleri rast gider mi derseniz?

7 — Valideyne sövmek büyük günahlardandır:

 :'Jlî ,JLj Ut

I LLL JJJ :'JU 5 -ÛjJi

..yi   Ajt\    UWJ   ı»Lr|

Bu hadis-i şerifi, Amr b. el-Âs'ın oğlu Abdullah nakletmektedir. Râvileri de Buhâri, Müslim, Ebû Dâvud ve Tirmizî'dir.

Efendimiz (s.a.s.) buyurmuşlar ki, «Kişinin vâlideyni-ne şetmetmesi (sövmesi) büyük günahlardan madûddur (ayıptır).» Dinleyen eshabı kiram hazerâtı dediler ki, «Ya Resûlellah kişi vâlideynine hiç şetmeder mi (söver mi)?» Buyurdular ki, «Evet; kişi başkasının babasına söver, o zaman o adam da senin babana söver, anasıng söversen, o da senin annene söver!»

Bu sövüşme neticesinde anasına ve babasına sövdür-meye sebep olduğu için kendi sövmüş gibi olur. Allah muhafaza etsin, insanın ağzı küplerin ağzı gibidir. Küplerde ne varsa dökmek istediğimiz zaman o küpün içinde ne varsa o dökülür değil mi? Bal koydu iseniz bal, yağ koydu iseniz yağ, sirke koydu iseniz sirke, zehir koydu iseniz zehir akacaktır, böyle değil mi? Şimdi insan da gönlüne ne doldurdu ise, ağzından o çıkacaktır. Balsa bal, zehirse ze-

F.9

130

ANA BABA HAKLARI

hir. İnsanın kızdığı vakitte ağzından çıkan sözlerden ne mal olduğu anlaşılır.

İnsan gerek kızgınlık hâlinde ve gerekse sükûnet hâlinde dâima iyi sözler, hikmetli sözler söylüyorsa ne mutlu o insana. Eğer sükûnet vaktinde iyi, amma kızınca yanına sokulmak mümkün değilse, o kimselerin yanlarına uğramamak lâzımdır. Çünkü insana lâzım olan gönüldür, bu beden de o gönül için yaratılmıştır. Gönül olmazsa o bedene hiç de lüzum yoktur. Zira o zaman bu bedenin hayvan bedeninden hiç farkı yoktur. Belki bir bakımdan hayvandan da aşağıdır denilmiştir. Çünkü hayvan, hayvan olarak yaratılmıştır. O hayvanlığın iktizası ne ise onu yapacaktır. Meselâ bazısı yük taşır, bazısı tarla sürer, bazısı arabalarda kullanılır. Bazısı kuyulardan su çeker, değirmen döndürür. Etinden sütünden vesair azalarından istifade edilir de, gönülsüz insan hiçbir şeye yaramaz demişlerdir. Baksanıza, Allah teâlâ, ben kulumun suretine, boyuna boşuna, güzel veya çirkin, kuvvetli veya zayıf olduğuna bakmam. Çünkü bunlar bakılmağa değer şeyler değildirler. Bakılacak şey, asıl insanlık cevheri olan. esrâr-ı ilâhiyye hazinesi olan gönüldür. İşte ben bu gönüle bakarım ve bir de bunun yaptığı amellere bakarım. Eğer hayırlı ve faideli, benim de rızama muvafık amelleri varsa ne mutlu o kula. Eğer yaptığı ameller hayırsız ise ve benim de rızama uygun değilse, bu sefer ne yazık o kula. Baktığım şey de o kulun niyetleridir. Eğer niyetleri hâlis ise, Hâk rızâsına uygun ise, ne güzel bir kuldur o kul. Yine eğer niyetleri çirkin ve kötü şeyler ise, ne kötü kuldur o kul. Zira Allah teâlâ Hazretleri kullarının her işlerine ve her niyetlerine tam manâsıyla vâkıftır. O, gönüllerdeki herşeyi bilicidir. Gizliyi de bilir, aşikârı da. Olmuşu da bi lir olacağı da. Yerdekini de bilir göktekini de. Yerden çıkanı da bilir, gökten ineni de. Yerden çıkan nebâtâ, gökten inen kar ve yağmur gibi. Binâenaleyh onun ilminden hâ-

ANA BABAYA ASİ OLMANIN HÜKMÜ

131

riç birşey yoktur. İlmi herşeyi muhittir. İhata etmiş ve sarmıştır.- Kendinin yani zat-ı ecellü âlânın künhüne vukuf nasıl mümkün değilse, diğer sıfatların da künhüne vukuf mümkün değildir. Bizlerdeki ilim vesair sıfatlar, onun ilminden bir zerreden başka birşey değildir. Bizdeki kuvvet ve kudretleri, aklı fikri halk eden hep o bir Allah'dır ki, emsali olmadığı gibi, ana, baba, evlâd, kız. oğlan gibi beşer hallerinin hepsinden münezzehdir.

Bizim görmemiz ve işitmemiz kuvvet ve kudretimiz olmasa neye yararız? Hele aklımız olmasa, hayvandan farkımız olmaz değil mi? Şin di hi'ç insaf edip düşünmez misin ki, bunları veren Hak celle ve alâ Hazretlerine teşekkür edip, ham ü sena etmek ve O'nun emirlerine uyup, yasaklarından kaçınmak borcumuz olmaz mı? Bize ufacık bir ikram veya ihsanda bulunan kimselere nasıl dalkavukluk yaptığımız meydanda. Halbuki Hak'km ikram ve ihsanının sonu yok. Bu kadar günâhlarımıza karşı, yine kusurlarımızı örtüp, ikram ve ihsanını mütemadiyen arttırmaktadır. Ne yazık bizlere ki, o bize güya ikram ve ihsanda bulunan kimseye karşı bir kusur işlesek, derhal bizleri kovarlar. Hem de ikram ve ihsanlarını derhal keserler. Şimdi insaf eyle de Hak'ka dön, Allah'a gel, seni yaratana iltica et, yüzünü O'na çevir, sözünden dışarı çıkma ve iyi bilki, yine O'na döneceksin. Hayır ve şerre göre, ya mükâfat veya mücâzât göreceksin! Öyle ise hayırları açıp şer kapılarını kapayanlardan ol, vesselam. Allah teâlâ cümlemizin muini olsun da razı olduğu kullarından eylesin, âmîn!

132                                     ANA  BABA  HAKLARI

8 — Ana babaya isyan amelleri mahveder:

ANA  BABAYA ASİ  OLMANIN  HÜKMÜ

133

Mvrretül Cühenî (r.a.)'ın oğlu Amr (r.a.) nakletmektedir:

Bir adam Resûlullah (s.a.s.)'in huzurlarına geldiler ve dediler ki, «Yâ Resûlellah, ben Allah teâlâ'dan başka ilâh olmadığına ve senin de Allah'ın Resulü olduğuna şeha-det ettim. Beş vakit namazımı kılarım ve malımın zekâtını veririm. Ramazan orucunu da tutarım.» Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s.) buyurdular ki; «Her kim bu hal üzerine vefat ederse, kıyamet gününde nebiler, sıddîkler, şehidler-le beraber olur. Ve (iki parmaklarını nasb ederek) böylece olur. Fakat ana ve babasına âsi olmadıkça.» Bu hadîs-i şerifi Ahmed, Taberânî, İbn-i Huzeyme, İbn-i Hıbban sahihlerinde .zikretmişlerdir.

Bundan bir evvelki, Sevban (r.a.)'in rivayet ettiği hadîsti şerifte de müşriklerin, vâlideynine âsî olanların, bir de harp yerinden kaçanların amellerinin kendilerine fâide vermiyeceği zikredilmişti. Burada ise daha açık bir şekilde izah edilmektedir. Adamın İslâm ve iman şartlarım yerine getirdiği halde yalnız ana ve babasına isyanı dolayısıyla yaptığı amellerden fâide görmemesi  hepimiz için

çok üzücü bir haldir. Çünkü Cenâb-ı Hak hitabında, evvelâ kendisine küllük sonra şirkten sakınmak, sonra da ana ve babaya ihsanı emretmektedir. Meselâ çok namaz kılarsanız, fakat gerek okumak ve gerekse rüku ve sücudunu yapamazsanız o namaz olmamıştır. Size fâidesi olmaz. Oruç ta öyle değil mi? Akşama yakın bir zamana kadar aç dür-samz da, akşamdan evvel orucunuzu bozsanız, bu oruç size fâide vermez. Zekâtınızı dinsizlere verirseniz, bu zekât ta size fâide vermez veya_paraları haramdan kazanmış iseniz, bu zekât ta sizi kurtarmaz.

İşte bundan anlıyoruz ki, ibâdetlerimiz her ne kadar ihlâsla ve Peygamberimizin sünnetine uygun olarak yapılsa da Allah teâlâ'nm ana ve babanıza ihsan edin emrine muhalefet edilmiş olunduğunda, yapılan ibadetler her ne kadar güzel ise de, diğer hadîs-i şeriflerden de anladığımız veçhile, haram olan şeylerin hangisi olursa olsun, o ibâdetlerin sevaplarmı mahvetmektedir.

Meselâ evinizdeki bir küp suya veya süte veya yağa bir miktar haram birşey akıtılsa hepsi necis olur. Meselâ şarap için daha acı söylenmiş: Bir göle, bir kuyuya, bir miktar şarap dökülse, o kuyunun suyu içilmez olduğu gibi, o gölün suyu çekilmiş olsa da, orada biten otlakta ben koyunlarımı bile otlatmam diyenlere ne diyeceksin? İşte bunlar ve emsali gibi hadiseler, ibâdetleri mahvettiği gibi, ana ve babaya isyan da ibâdetleri mahveder. Bunun, bir misâli de riyadır.

9 —Riya:

Bunun daha açık misâli şöyledir: Necasetler iki kısmıdır. Birine maddî, birine de manevî necaset derler. Bunlar da iki kısımdır. Ağır ve hafif necasetler. Diğeri de,

İP'

134

ANA BABA HAKLARI

yani mânevi necasetler de iki kısımdır: Büyük günâhlar, küçük günahlar gibi.

Ağır necasetler insan ve hayvan pisliği gibi. Hafif necasetler, uçan, yırtıcı olmayan kuşların necasetleri gibi. Günâhların büyükleri Günah Kitabı'nda yazıldığı veçhile yüzyirmibeş tanedir. Bunların bir kısmı gözle görünüyorsa da, bir kısmı da gözükmez, fakat yine necistir. Şimdi elbisemizde necaset varken, onları temizlemeden namaz kılmak mümkün olmuyor da, manevî pisliklerle mülevves olan gönlün ibadeti ne kadar makbul olur? Şimdi sen söyle; bir bakımdan borcumuzu ödemiş sayılırız amma, ind-i ilâhîde ne derece makbula geçmiştir? Kıyamet günü, «Al bu yaptığın ibadetleri!» diye yüzümüze çarparlar. Riyakârların ibadetleri gibi. Yoksa maşallah diyip Cenneti âlâya hesapsızca mı sokarlar?

Kanımızı ölçen, tansiyonumuzu ölçen âletler gibi, bizim de amellerimizi ölçecek Hak'km terazisi, ölçeği vardır. O gün herşey meydana çıkacaktır. Bizim de oku kitabını diye elimize verilen kitaptan ne mal olduğumuz meydana çıkacaktır. Allah celle ve alâ bizlerin muini olsun da, o gün mahcup olan kullarından etmesin, âmin! Onun için şu iki duaya nazarı dikkatinizi çekelim:

Birisi:

Ya Rab ben hayatta kaldığım müddetçe isyanları ter-kedebilmem için bana acı da, her nevi ufak-büyük maddî ve manevî günâhlardan ve pisliklerden beni koru ve bana merhamet eyle.

Diğeri de:

ANA BABAYA ASİ OLMANIN HÜKMÜ

135

Ya Rab beni nefsimin eline bir göz açıp kapayacak kadar az bir zaman da olsa bırakma. Bana yardımcı ol ve beni senden başkasına da terketme, bırakma. Çünkü senin kadar merhameti olan ve acıyan kimse bulunmaz. Onun için başkasının himayesini istemem; illâ senin, ancak senin lütuf, merhamet ve inayetine muhtacım vesselam.

ANA BABA HAKKINI ÖDEMEK

137

ANA BABA HAKKINI ÖDEMEK

Her kim cuma gecesinde, akşam ile yatsı namazı arasında iki rekât namaz kılar ve her rekâtta Fâtiha-i şerif, bir Âyete'l-kürsî okur ve beş İhlâs-ı şerif ile beşer de Mu-avvezeteyn yani Felâk ve Nâs sûrelerini okur; namazdan sonra da onbeş kere istiğfar eder ve onbeş kere de Peygamber (s.a.s.)'e salâvat-ı şerife getirir de sevabını vâli-deynlerine bağışlarsa, onların haklarını ödemiş olur ve bunun sevabını Allah teâlâdan başka kimse bilmez.

Bunlar bizim için ne bulunmaz devlettir. Hepimizin genç halinde, kendimizi bilemiyecek kadar cahilane hareketlerimiz olagelmektedir. Bugün o günkü hallerimiz gözlerimizin önüne gelince, utançtan ne yapacağımızı bilemiyoruz. Bütün haklarla birlikte, bu ana - baba hakkı pek mühim olduğundan, diğer haklara benzememektedir. Fakat Allah teâlâ'nın sonsuz lûtuflarına bakınız ki. bizim o hâlimiz, Onca malûm olduğundan, son bir fırsat daha vererek, o gençliğimizde yaptığımız hatâları bu suretle telâfi etme imkânını da bahşetmiş bulunmaktadır. Eğer bunu da ihmal edip yapmazsa, artık kabahat kendinindir. Fer-yâd ü figâne hacet yoktur.

Alâî (r.a.) der ki, bir adam Resûlullah'a geldi. '<Kime iyilik edeyim?» diye sordu. Resûlullah Efendimiz de «İyilikleri vâlideynine yap» buyurdular. «Öyle ise bütün mallarını vâlidemindir.» Öyle deyince valideye buyurdular ki, «Sen de evlâdına ihsan eyle, iyilik eyle.» Nasıl validelerin evlâdlarında hakkı varsa, evlâdlann da valideler üzerinde hakkı vardır. Bu sebebden evlâdın kokusu Cennet ko-

kusu olduğu gibi, vâlideynin kokusu da Cennet kokularm-dandır.

Bazı hususların tekrarında faide görülmüş olduğundan, bu tekrarları çok görmeyiniz. Kur'ân-ı azîmüşanda da bu tekrarlar çoktur. Meselâ, Sûre-i Rahmanda «Febi ey-yi âlâ'i» âyetlerinde olduğu gibi ve bu tekrarlar insanların zihinlerinde yer etmelerine vesile olur. Üzerlerinde durulan şeyler hem iyi bellenmiş olur. hem de başkalarına anlatması da öylece kolay olur ve tesirli olur. Onun için gördüğün bu gibi tekrarlardan dolayı üzülme. Daima hayırlı te'villere bak. Tenkid etmek hiç iyi birşey değildir. Buna da alışmamanı sana tavsiye ederim. Bir kere tenkide alıştın mı artık, en doğru bir söze bile karşılık vermeğe çalışır, onu çürütmekle iftihar edersin. Bu da ayrı bir derttir. Allah cümlemizi korusun vesselam.

Allah teâlâ'nın rızası vâlideynin rızâsındadır. Allah teâlâ'nın gazabı da vâlideynin gazabındadır. Yani onları sevindirirsen Allah da seni sever ve eğer onları darıltırsan Allah da sana darılır. İki kere iki nasıl dörttür, bu da böyledir. Başka çâre yok. Sadece itaat vesselam. Mevridü'l-azb'da Sallallahü aleyhi vessellemden naklen buyrulmuş ki, «Ana ve babasına iyilik edenlerle peygamberler arasında, Cennette ancak bir derece fark vardır. Bununla beraber ana ve babasına âsî olanlarla iblis arasında Cehennemde bir derece fark vardır.» Bak ne güzel bir temsil. Sen şimdi istersen ana ve babaya iyilik ikram ve ihsanlarda bulun ve onları sevindir de, Cennet'te peygamberlerle beraber ol; istersen âsî ol, onlara ezâ ve cefâlar et de Cehen-nem'de İblis ile beraber ol. İnsana akıl burda lâzım. Sen çok biliyorsun, belki gökte de uçuyorsun; belki bir anda şark ile garbı da dolaşıyorsun, amma, yarın yerin Cehennem olduktan sonra, arkadaşın da şeytan olunca, bu muvakkat yaşama neye yarar? Çünkü muvakkat olduğunu bilmeyen

138

ANA BABA HAKLARI

yoktur. Hani o ana ,baba, dede nineler? Hepsi gitti. Tabiî herkes de böylece gidecek. Bu hayatın bir kısmı çocuklukla, bir kısmı da gençlik deliliği ile, mektep, okul derken bakarsın ki bir gün Azrail (a.s.) kapıya gelmiş, seni bekliyor. Kaçıp kurtulma denen birşey de yok. Öyle ise ey aziz kardeşim ve evlâdım, sen cahilliği bırak da, bu ebediyet âlemi olan âhiretini kazanmaya bak. Bunun baş ilâcı da anaya, babaya güzel hizmetler edip, hayır dualarını almağa çalışmakla olacağına iyice inan.

Hele şu sözlere can kulağını ver: Ana ve babaya iyilik, ihsan, ikramın, nafile fazla namaz, oruç, hac, umre ve fîsebîlillah cihaddan efdal olduğunu iyi bil ve bunları şaka sayma. Onlar olmasaydı Cennetin yolu olan bu dünyaya sen de gelemezdin. Cennet de öyle kolayca kazanılır birşey değildir; çok fedâkârlık ister. Bu fedâkârlıkların başı ise, ana ve babaya itaattir.

İkinci ana baba da, sana ilim öğreten, Cennet yollarını gösteren, Allah teâlâ'yı ve Peygamber (s.a.s.)'i ve Ki-tab-ı ilâhîyi öğreten ve seni iman ve islâm nimetlerine kavuşturan ve sen iyi bir müslümân ve iyi bir insan olarak yetiştiren dîn âlimleridir. Onların kıymetlerinin ana baba kıymetinden daha üstün olduğunu söylemeğe lüzum yoktur zannederim. Bundan nâşî ana ve babasına daima iyilik üzerinde bulunan evlâda denir ki: «Sen istediğin gibi amel eyle. Muhakkak ben seni mağfiret edeceğim.»

Ana ve babaya âsî olan evlâda da aynı şekilde «Sen de istediğin gibi amel eyle. Fakat iyi bil ki; mağfiret-i ilâ-hiyyeye nail olamıyacaksıri.» Bu ne acı ve ne de tatlı iki hadise. Vâlideynine ihsan eden neticede mağfiret-i ilâhiye-ye mazhar olup Cennete girecek; «diğer âsî de ne yaparsa yapsın sonu Cehennem vesselam.,.

Yine bir adam geldi: «Ya Resûlallah, fîsebîlillah cihad etmek üzere sizinle istişareye geldim.» dedi.  Resûlullah

ANA BABA HAKKINI ÖDEMEK

139

efendimiz de o zâta «Anan var mx?» dedi. O da , «Evet var» dedi. «Öyle ise onlara hizmete devam eyle. Çünkü Cennet onların ayağı altındadır.» Diğer bir rivayette; «Anan ve baban var mıdır?»/ demişler. «Evet var» deyince «Onlara hizmette devam eyle. Çünkü Cennet onların ayakları altındadır.» Yani rızâları benim nzâmdır. Ona göre hareket eyle vesselam.

Daha önce de anlatmıştım. Bir adam geldi Resûlullah (s.a.s.)'e babasının, malını aldığından şikâyet eyledi. Baba dedi ki: «Ya Resûlallah! Bu evlâdım ufacık, zayıf idi. Bakılmağa muhtaç idi; ben ise kavî idim. O fakir idi, yani bakılmağa muhtaç idi; ben ise zengin îdim. Malımdan hiçbir şey esirgemeden ona verdim. Yedirdim, baktım, büyüttüm. Bugün ise ben zayıf oldum, oğlum kavi oldu. Ben fakir oldum; oğlum ise zengin oldu. Öyle iken malından sıkılık yapıp bana birşey vermek istemiyor.» Bunu işiten sal-lallahü aleyhi vesellem hazretleri ağladılar ve. buyurdular ki: «Bunu işiten taş ve kumlar bile mutlaka ağlarlar.» Bununla beraber evlâdına hitaben şöyle ilâve ettiler. «Sen ve senin malın babanındır.» (Çünkü tarlaya ekilen tohumun netice itibariyle; bütün mahsulü tohumu ekene ait değil midir?) Öyle ise çocuk da babanın, çocuğun malı da babanındır. Lâkin babaya çocuğunun malından gayr-i meşru birşey yemesi caiz olmaz; haramdır denmiş. Eğer evlâd babasından dava ederse, baba hapis olunamaz. Babalık hakkı vardır. Ahmed b. Hanbel bu davaya bakılmaz demiştir.

Onlar için yapılan duâ rızkı artırır. (Yukarda hem ömrü, hem de rızkı artırır denmişti.) Kurtubî (r.a.) Sûre-i İbrahim'de: Bir kimsenin kâfir olan ebeveynine o duasının, o vâlideyne değil, ilk babamız olan Âdem (a.s.)'a ve anamız Havva (r. anhaya) gideceğini söylemiştir.

İmam Nevevî (r.a.) «Kâfir olan vâlideyne mağfiretle duâ haramdır,» demiş.

140

ANA BABA HAKLARI

Allanî (r.a.) der ki: Validelerin nefislerini tatmin için cinsiyet-i beşeriyyeden evlâd hasıl olur ve bu belâ, mihnet, fitne ve fesat âlemine gelinir. Buradan bir de Cen-net'e giden yol vardır. Bu da evlâd için pek büyük bir nimettir. İskender için, «Üstâzın mı büyüktür, yoksa validen mi?» Buyurmuşlar ki, «Üstâzımin kıymeti daha büyüktür.»

«Çünkü o beni ilim nuru-ile nurlandırdı. Bu sayede Allah teâlâ'yı tanıdım, peygamberleri tanıdım, meleklerini tanıdım, kitablarmı da tanıdım; ahiretin varlığına inandım, hayır ve şerrin Allah teâlâ'dan olduğuna inandım, öldükten sonra mezarda olan meleklerin suallerine inandım: Rabbim Allah, dinim İslâm, kitabım Kur'an, Peygamberim Muhammed Mustafa (s.a.s.) kıblem de Kâbe-i Şerîf'dir. dedim; öldükten sonra, kıyamet günü tekrar dirilip herkese kazancına göre hesap ve teraziden Cennet ve Cehennemdeki yerlerine gideceklerine, müminlerin günahkârlarından bazıları Cehennem'e girseler dahi, muvakkaten bir uyku haliyle geçirip, tekrar Cenâb-ı Hak'kın lütuf ve ke-remiyle, Peygamberimizin de şefaatıyla Cennet'e gireceklerine, kâfirlerin de ebediyyen Cehennemde kalacaklarına inandım ve iman getirdim.» İşte bu îmâna erişmemize se-beb olan ulemamız, vâlideynimizden efdal ve âlâdır demiş-lerse de, bu da kişilerin hallerine göre değişir.

Akıllı olan kişi Allah teâlâ'yı tevhid edecek bir evlâd ister. Bu lezzet de buna sebeb olur. Hak'kı tevhid, bütün ilimlerin de başıdır. Aklı olan, Allah teâlâ'nın verdiği evlâdı son derece dikkat ve ihtimamla yetiştirir ve onun tahsil ve terbiyesine de sa'y ü gayret gösterip, bir çok emekler ¦ ve paralar harcar. Fakat yalnız dünya ilimlerini öğretirken, ona asıl dinî bilgileri ve amelleri öğretmek için daha ziyade sa'y ü gayret göstermek lâzımdır.

ANA BABA HAKKINI  ÖDEMEK

141

Afrika'nın cenubunda altınların çıktığı yer, İngiliz müstemlekesidir. Orada çalışan amelelerden büyük bir kısmı, ne Allah bilir, ne peygamber ve ibâdetleri de yoktur. Ancak hayvan gibi çalışır; yer, içerler, Va'z u nasihat kat' iyyen kulaklarına girmez. Adetâ odun gibidirler. Bunu bize anlatan, orada yerleşmiş ve çok da zengin olan Pakistan ulemasından, muhaddisînden bir zât-ı şerif, babasının eseri olan on ciltlik bir fıkıh kitabını bizlere hediye olarak getirmişti. 200.000 kadar olan Pakistanlıların bulunduğu bu diyarda yaşayan müslümanların gayrisi, hristiyan bir tabaka da var. Lakin bu amele tabakası, ne müslüman, ne de hristiyandır. Allah ve peygamber bilmeyen ve ancak çalışmak için yaratılmış bir kavim sanki, birer hayvan. Değirmenleri çeviren ve kuyulardan sulan çıkaran hayvanlar gibi. Allah teâlâ cümlemizi böyle acı akıbetlere düşmekten muhafaza buyursun.

Me'mûn cariyesine sormuş: «Bir anlık lezzet, üç günlük lezzet, senelik lezzet, ebedî lezzet nelerdir?» «Muâ-mele-i cinsiyye bir anlık bir lezzettir. İçki bir günlük, çiçeklerin lezzeti üç günlüktür. Düğünlerin lezzeti bir ay sürer. Çocuğun lezzeti bir yıldır. Kardeşlerin sevişmeleri yüz sene, afv-ı ilâhiye mazhariyet ise ebedî bir lezzettir,» diye cevap vermiş. Burada îmam Gazâlî'den naklen bazı dualar yazılmış. Bu dualar, okunup vâlideynin ruhuna bağışlandığı takdirde, bütün haklarını ödemiş olur, diye medh u sena buyurmuş. Ben de derim ki, bunları okumak iyidir. Fakat herkes nereden bulsun ve nasıl okusun? Daha kolayı Fatiha-i şerifeyi, İhlâs sûresini herkes bilir ve okur. Bunları çok çok okuyup ruhlarına hediye etmeği vazife edinmeli ve onları bu suretle memnun etmek ve haklarını ödemek daha kolay ve daha efdaldir, zannederim.

Maz'ûn oğlu Osman der ki, «Ben İslâmiyetten evvel Resûlullah ile dost idim. İslâm gelince ben müslüman oldum dedim;   amma müslümanlık içime  yerleşmemiş idi.

142

ANA BABA HAKLARI

Yalnız Resûlulİah'dan utandığım için, müslümanım diyordum. Vaktaki bir gün yanlarında oturuyordum. Cebrail (a.s.) bir âyet getirdi. Onu bana ve oradakilere okudular. Âyet-i kerime şu idi:

«Allah adaleti, ihsanı, akrabaya vermeyi emreder.»1

O zaman İslâmiyet benim içimde kararlaştı.» Hz. Ali Efendimize söylemişler, oda, «Muhammed (s.a.s.)'e tabî olunuz, felah bulunrsunuz. Çünkü o mekârim-i ahlâk ile emreder ve hayırlara da'vet eder.» Bu zata müslümanlık hicretten iki sene altı ay geçtikten sonra nasib oldu. Aynı zamanda Medîne-i Münevvere mezarlığma ilk defa konulan muhacirinden olmuştur. İslâmiyeti kabulü de Ebû Udeydeti'bni'l Cerrah ve Abdurrahman b. Avf ile beraber olmuştur. Radiyallahü anhüm ecmaîn.

(1)    Nahl: 90.

DUALAR HAKKINDA

Dua kitaplarında yazılan duaların hepsi güzeldir. Bizim bu duaları okuyabildiğimiz yoktur. Okusak da mânalarım anlamadığımızdan te'sirini lâyıkıyla göremiyoruz. Sonra itimadımız da çok zayıf. Onun için faidesi de az görülüyor. :

Harem-i Şerifte bir adam yarı sakat yürürken, ona sordular. «Sana ne oldu da böyle sakat oldun?» Dedi ki: «Benim bir annem var idi. Ben günahlar işler idim. O da beni o günâhlardan men etmeğe çalışırdı. Bir gün ben de kendisine bir tokat vurdum. Annem devesine binip Ka'be' ye geldi ve Allah teâlâ'ya: «Uzaklardan gelip hacceden ve senin lütfuna rica ederek yalvaranlar hakkına, benim oğlumdan hakkımı al.» diye tazarru ve niyaza başladı. Ben de işte hemen bu hale geldim. Sonra geldi beni böyle görünce üzüldü. Tekrar Ka'be'ye gidip dua etmek için devesine binerken düştü ve öldü.» Sonra Hz. Ali Efendimiz bu zâta bir dua öğretti ve «Bu dua Arş'ın hazinelerinden-dir» diye buyurdu. Adam bu duayı okudu ve derhal iyi oldu. Peygamberimiz de «Bu dua ismi a'zamdır.» diye buyurdu.

Bu vak'ayı da iyi oku.

Malik b. Dinar (r.a.) isminde meşhur bir zat vardır. Bir sene haocı şerifi ifâ ettikten sonra, «Yâ Rab, haclarını kabul ettiğin kimseleri bildir de onları tebrik edeyim. Hacları kabul olunmayanlan da bileyim de onları da teselli edeyim.» dedi.

144

ANA BABA HAKLARİ

Rü'yamda gördüm ki, bir zat «Bütün hacıların hacları kabul olunmuş; hepsi de mağfiret-i ilâhiyyeye mazhar olmuşlar; yalmz Belh şehrinden Muhammed b. Harun el Belhi'nin haccı reddolunmuştur.» diyor. Sabahleyin Ho-rasan'hlarm olduğu yere gittim. Belh'li zâtı sordum. Dediler ki, «O zat Mekke'nin harabelerinde bulunur.» Gittim, buldum. Ellerini boynuna bağlamış, ayaklarını da zincirle bağlamış, namaz kılıyor. Beni görünce «Sen kimsin?» dedi. Ben de «Malik b. Dinar'ım» dedim. O zaman «Umarım ki sen beni rü'yâda gördün.» «Evet» dedim. O da; «Her sene bir'büyük kimse senin gibi görür ve bana gelip söyler.» Dedim ki: «Ne sebeble senin haccm red olunuyor?» Dedi ki: «Ben şarap içtim. O gün de ramazan ayının ilki idi. Anam bana darıldı. Ben de sarhoşlukla ne yaptığımı bilmeyerek onu tutup fırına attım. Sabahleyin bizim hanım yaptıklarımı bana söyledi. Ben de pişmanlığımdan elimi kesdim. Ayaklarımı bağladım. Her sene de hac ederim. Ve

 0

¦ıs*1 o*

«Ey üzüntüleri gideren, kederleri dağıtan Allah, üzüntümü gider, kederimi dağıt ve annemden râzı ol!» diye dua ederim. Bununla beraber 26 köle, 26 cariye âzâd eyledim.»

Bunu işiten Mâlik: «Bizden uzak ol ve ateşinle bizi ve yer yüzündekileri yakma» diye ayrıldı. Fakat gece rü' yasında sallallahü aleyhi vesellemi gördü. «Yâ Mâlik, Allah'ın rahmetinden ümidini kesme» buyurdu. «Allah teâlâ Muhammed b. Harun'un hâline muttalidir. Dualarını kabul ve hatâlarını da afveyledi. Yalnız Cehennemde dünya günlerinden üç gün kalır.   Sonra Allah teâlâ   Hazretleri

DUALAR   HAKKINDA

145

annesinin kalbine merhamet verir; hakkını helâl eder ve annesiyle birlikte Cennete girerler.»

Mâlik b. Dinar bunları o elleri bağlı zâta bildirdi. O da hemen sevincinden ruhunu teslim edip oluverdi. Ben de kendisinin cenaze namazını kıldım. Rahmetullahi aleyhi rahmeten vâsiaten...

Ana ve babaya karşı gelmenin hem vebali büyük, hem de cezası pek ağırdır ve çabuktur. Gençlikte bunları düşünmek de herkese pek nasib olmaz. O gençliğin verdiği delilik desek daha doğru olacak, insanın aklı başında olmuyor. Sonraki pişmanlık da fayda etmiyor. Şimdi öyle elini kesecek, ayaklarına zincir vurup ağlayacak ve o kadar da köleler, cariyeler âzâd edip, her sene de hacca gidip Hak'ka yalvaracak babayiğitleri bulmak da pek mümkün olmasa gerektir. Onun için yegâne çâre, ana ve babaya hürmet ve itaatle beraber, ikram ve ihsanda bulunup, onları darıltmamağa çalışmaktır. Sonra her sabah ve akşam mutlaka ellerini öpüp hayır dualarını almağa bak ki, dünyada da, âhirette de mesud ve bahtiyar olasın vesselam.

Hele şu hâdise ne kadar ibrete lâyık:

Mâlik'in oğlu Enes (r.a.) der ki: «Benî İsrail zamanın- • da güzel sesli bir delikanlı vardı. Tevratı okuduğu zaman bütün genç, ihtiyar, kadın, erkek etrafına toplanırlardı. Bununla beraber bu genç, şyiîl zamanda içki de içerdi. Annesi buna der ki, «Eğer Benî İsrail'in âbidierî SSÎÎÎIÎ-böyle içki içtiğini bilseler, seni bu diyardan kovup çıkarırlar. Bir daha yapma, oğlum.» Fakat bir gün yine içmiş ve Tev-râtı da okumağa başlamış. İnsanlar da bunun başına toplanmışlar. O zaman annesi oğluna demiş ki, «Oğlum, kalk abdest al da öyle oku.» Fakat sarhoş olan çocuğu hiddetlenmiş. Derken, annesine, bir tokat atmış. Zavallı kadının

F. 10

146

ANA BABA HAKLARI

bir taraftan gözü çıkmış; üstelik bir de dişi kırılmış. Buna kızan annesi, «Allah da senden razı olmasın» demiş. Sabah olup oğlu, yaptığı cinayeti görünce ,utancmdan ne yapacağını şaşırıp, annesinin yanma gidip herhalde özürler dilemiş. Çâre olmayınca da «Selâmün aleyküm» deyip «Artık kıyamete kaldı görüşmemiz; beni bir daha bulamazsın» diye evden ayrılmış. Bir dağa çekilip tam kırk sene orada ibâdetle meşgul olmuş. Fakat anne yüreği yanık, bağrı yanık, oğluna yine «Allah senden razı olmasın» demiş. Çocuk o dağdaki ibadethanesinde riyazetle meşgul ve Allah teâlâ'dan afv dilemekle meşgul olduğundan, gayet de zayıflamış ve nihayet ellerini semâya kaldırıp: «Ya Rab, beni mağfiret eyledi isen bana bildir» diye ricada bulunmuş ise de aldığı cevap şu olmuş. «Benim senden razı almam, senin annenin senden razı olmasına bağlı.»

Bu cevabı alan evlâd, bunun üzerine annesine gidip, «Ey Cennetin anahtarı, eğer hayatta isen ne mutlu bana; eğer vefat etti isen vay benim başıma geleceklere.» Bu sesi duyan annesi: «Kim o bağıran?» diye sormuş. «Oğlundur» demişler. Yüreği yanık kadın «Haydi git buradan. Allah senden razı olmasın» diye feryâd edince, çocuk şaşkma dönmüş ve arkadaşlarına. «Bana biraz odun toplayınız ve ateşleyip yakınız. Sonra da beni bu ateşe atınız. Zira Cehennemde ebediyyen yanmaktansa, dünyada biraz yanıp kurtulmak daha evlâdır» diye âteşi "hazırlatmış. O zaman bu hâuİSeyi annesine anlatmışlar. Yine annelik, evlâd muhabbeti merhamete gelip, «Oğlum neredesin?» diye feryâd edip «Ben hakkımı helâl ettim; Allah senden razı olsun. Şakın ha kendini ateşe atayım deme» der.

Cenâb-ı Hak o anda bir melek gönderip, annesinin gözünü ve dişini eskisi gibi yeniden ihya buyurmuşlar. Evlâdı da annesine o tokadı vurduğu eli kesmiş idi. Cenâb-ı Hak o melek vâsıtasiyle onun da elini iade ve ihya buyurmuşlar.

DUALAR HAKKINDA

147

Allah teâlâ'mn gücü kuvveti, akla fikre sığmaz. Bizi hiç yoktan halk ettiği gibi, yine herşeyi de yoktan icad eder. İsterse var olanları da yine bir anda yok eder. Sen de bu sözlere çok dikkat eyle. Hak'km kudretini iyi düşün. Kendini bildiğin an Hak'kı da bileceğini bil. Binâenaleyh, kendini bilmeyen kişi Hak'kı nereden bilsin? Onun için bizim ilk vazifelerimizden birisi de kendimizi iyice incelemektir.

Bu gün bu işi yapan, en güzel surette inceleyenler, doktorlarımızdır. Fakat onlar hâlâ işin sathında, suyun yüzünde aranıyorlar. Hiç işin derinliklerine indikleri yok. Hemen cesetlerin sıhhatleri üzerinde duruyorlar. Damarlar nereden çıkar, nereye gider, nasıl temizlenir? Kemikler nasıl bağlanmıştır? Sinirler nasıl çalışır? Hastalıklar nereden başlar? Bu mikroplar nedir, nasıl yaşar ve nasıl öldürülür? Heyhat, 200.000 defa büyütüldüğü halde ancak görülebilen bir mikrobun neler yaptığını talebesine öğretirken acaba insan hiç düşünmez mi ki, bu kadar küçük bir mahlûk benim gibi 80 ve 100 kiloluk insanı nasıl yener? Bu kuvveti ona veren kimdir? Bu mikrop nereden gelmiştir?

Tabiî, tabiatçılar bunların hepsine bir kulp takmaktadırlar. Lâkin hakikat meydanda. Tabiatçıların yegâne marifeti Hak'kı inkâr için çeşitli bahaneler, sebepler göstermek olsa da, güneş gibi meydanda olan hakikatler öyle balçıkla sıvanmaz. Erbâb-ı hakikat onları iyi müşahede ederler. Halt edip yaratanı unutan zavallı, elbette ki bir şeyler yumurtlayacak. Fakat düşünen kimseler için, bunların yanlış olduğunu anlamamak mümkün değildir.

Bundan nâşî, gerek Kur'âh-ı Kerim'de ve gerekse Peygamberimizin buyruklarında tefekküre, düşünmeğe dair çok sözler vardır. Hattâ bir müddetçik bir tefekkür, bir

148

ANA BABA HAKLARI

senelik, bazı rivayetlerde 60 senelik nafile ibâdetlerden hayırlıdır, buyurulmaşınm sebebini her halde anlarsınız. Her aza çalışmazsa vücud muattal kalır; İşe yaramaz olur. Kafalar da, tabiî böyledir. Onların çalışması derin tefekkürlere bağlıdır.

EVLÂDIN BABASINDAKİ HAKLARI

1 — Evlâdın babası üzerinde üç hakkı vardır.

1 — Çocuk doğunca ona güzel bir isim takmak. 2 — Sonra Kur'ân ilmini, din ilmini, Allah'ı bilmeyi öğretmek 3 — Kemâle gelince de evlendirmek.

Hz. Ömer'e bir adam oğlundan şikâyet için gelmiş. Hz. Ömer de oğluna çıkışmış, «Neden babana âsî oluyorsun? Allah'dan korkmuyor musun? deyince oğlu Hz. Ömer'e «Evlâdm da bir hakkı yok mu?» diye sormuş. O da «Evet vardır. Evvelâ baba evlenirken alacağı hanımı iyi seçmesi lâzımdır.» Kadının ya zengin olması veya güzel olması veya yüksek bir aileye mensup olması veya dindar olması aranır. Evvelki üç hale kayanlar aldanır. Dindarı seçenler ise mesud ve bahtiyar olurlar. Sen de ey kardeş, hem dindarını ara ve hem de mensup olduğu aileyi ara. Öyle nefsine uyup da, şöyle olsun, böyle olsun diye boş şeylerle kendi istikbalini yok etme.

«İkincisi, güzel isim koyması; peygamberler ve sâlih-lerin isimlerini takmak gibi. Üçüncüsü de, ona kitabımız olan Kur'ân-ı azimüşşanı hem okumasını, hem de bilmesini öğretmek. Yani dinini iyice bilmesine çalışmak» deyince, çocuk da Hz. Ömer'e «Benim babam bunların hiç birisini yapmamıştır» demiş. Bunun üzerine Hz. Ömer adama «Evvelâ sen çocuğuna âsî olmuşsun. Şimdi de çocuğundan bana şikâyet ediyorsun» diye adamı huzurundan kovmuştur.

150

ANA BABA HAKLARI

¦ Babasına karşı saygısızlık yapanlar muhakkak evlâd-lanndan da aynı şekilde ve daha fazlasiyle mukabele göreceklerdir. Bazı merhameti, şefkati galip olan babalar, ev-lâdlanna birşey emretmeyi münasip görmemişler; belki evlâdım yapamaz da âsî olur, sonra da günaha girer korkusu ile. Eğer bir muhtaç olduğu şeyi istemek murat ederse başkalarına söylerler imiş. Ne muhterem insanlar. Bize ne güzel ders veriyorlar ve diyorlar ki, ben evlâdımın Ce-hennem'e girmesini istemem.

Yine büyükler diyorlar M, evlâdın babasına ihsan ve iyiliğinin tamamı: Babasının akraba ve dostlarını ziyaret ve ikramda bulunmak, çocuklarıyla ve hane halkıyla güzel geçinmek, dinini muhafaza ile malım ıslah etmek, kazancının fazlasını infâk etmek, dilini tutmak ve evinde oturup kahvehane ve eğlence yerlerinden son derece sakınmaktır. Çünkü dört şey vardır ki, kişinin saâdetinden-dir. Hanımının saliha olması, evlâdlarınm iyi kimselerden olması, konuştuğu insanların salih kimselerden olması, rız-kır m da memleketinde olması.

Kişi öldükten sonra yedi şeyde ecri devam eder: 1 — Mescit yapan 2 — Su getiren 3 — Mushaf yazan 4 — Mushaf hediye eden 5 — Su çıkaran 6 — İlim öğreten 7 — Kendisi için istiğfar eden evlâd bırakan. İnsan ölünce bütün amelleri biter kesilir. Yalnız üç şeyde devam eder: 1— Devamlı sadaka, (cami, çeşme gibi). 2 — Faideli olart ilim bırakmak. 3 — Salih bir evlâd bırakmak ki, ona daima dua eder ve istiğfara devam eder.

2 — Ebeveynin bazı vazifeleri: a —Akîka kurbanı kesmek:

Cenâb-ı Peygamber Efendimiz torunları Hz. Hasan ve Hüseyin (r.a.)'ın doğumlarında  birer kurban kesmişlerdi.

EVLADIN BABASINDAKİ  HAKLARI

151

Erkeğe iki kurban kıza bir kurban kesmelidir denmişse de, sığır, deve gibi büyük hayvanları kesmek de müste-habtır, diyenler de olmuştur. Buna akîka kurbanı denir. Bu hayvan filanın akîkasıdır diye kesilir. Eti hem yenir hem de yedirilir, kurban etleri gibi. Yenmez diyenler olmuşsa da Ni'metü'l-İslâm'da Mehmed Zihnî "Hem yer, hem de yedirir,» der. Bu kurban evlâd nimetine teşekkü-ren Allah teâlâ'ya ham-ü senadır. Bir kere sıhhati tam bir evlâda sahip olmak ne büyük bir nimettir. Buna şükür olarak, bir, iki, hattâ daha fazla kurbanlar kesip ziyafetler yapmak, her babaya bir borçtur. Onu sünnet ettirmek nasıl vazifemiz ise, akîka kurbanı kesip ziyafetler yapmak da vazifelerimizden ma'duddur. Zira akîka kurbanı kesilmeden ölen çocuklar, anne ve babalarına şefaat edemiyecek-tir, denmiş. Çocuğu yedi yaşından sonra sünnet yapmalıdır, denmiş. Hattâ on yaşından evvel yapmak haramdır, diyenler de olmuştur. Doğan çocuğun adını doğduğu günden değil, yedi gün sonra koymalıdır, denmiş.

Hz. Hasan'a (r.a.) hizmetkârı kadın cariyesi güzel kokular sürmüş, buna mukabil Hz. Hasan da bu cariyeyi âzâd eylemiş. Rahmetüllahi aleyhi rahmeten vâsiaten. Büyüklüğe dikkat eyle...

Cenâb-ı Peygamber Efendimiz de bunları pek severlerdi. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) der ki, «Ben her ne zaman Hz. Hasan (r.a.)'ı görsem ağlamadan duramazdım.» Sallal-lahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri de bir gün Hz. Hasan ve Hüseyin'in ellerinden tutmuş oldukları halde buyurdular ki, «Beni ve şu iki çocuğu ve bunların anne ve babalarını sevenler, kıyamet gününde benim derecem üzere (benimle beraber) olacaklardır. Yâ Rab, ben Hasan'ı seviyorum; sen de onu sev buyurmuşlardır. Beni görmek isteyenler Hz. Hasan ve Hüseyin'e baksınlar.» (Nüzhetü'l -mecâlis, c. 2, s. 1807).

152

ANA BABA HAKLARI

Sonra bu evlâd nimeti çok büyük bir nimettir. Ona keseceğin bir iki kurbanın ne kıymeti var? O, senin ismini yâdettirecek, hatırlatacak ve seni unutturmayacak ve sana her gün sayısız sevaplar kazandıracak ve senin ocağını tüttürecek. Bununla beraber evlâdlarda bir Cennet kokusu da vardır. Hele üç kız evlâdı olanlara yardım ediniz buyurulmuştur. Çünkü onları güzelce yetiştirip gelin edenlere ne mutlu ki, Cennette benimle beraber olacaklardır, diye parmaklarını birleştirmişler. Yani böylece olacaktır ve bu suretle büyük bir tebşirata da mazhardırlar. Çocuk dünyada sürür ve sevinç, âhirette ise nurdur. Hz. Ali (k.v.) der ki, senin bütün sa'yü gayretin, ehl ü iyâ-lin, çoluk çocuğun olmasın. Çünkü onlar Allah'ın sevdiği iyi kimselerdense, o halde Allah teâlâ onlara yeter. Eğer Allah teâlâ'nın sevmediği kimse ise, sen de o Allah'ın düşmanlarıyla meşgul olmaktan kurtulmuş olursun.

b — Çocukları öpmek sünnettir.

Bustânü'l-ârifin'de Ebu'1-Leys-i Semerkandî. (Rh.a.) der ki: «Vâlid ve valide çocuğun yanağından öperler ve buna meveddet öpüşü derler. Çocuk da validesinin başını öper ve buna rahmet öpüşü derler. Hanımlarının da ağızlarından öperler. Buna da şehvet öpüşü derler. Kardaş kardasın ise,, alnından öper. Buna da şefkat öpüşü derler. Mü'minler de büyüklerin ve salihlerin ve alimlerin ellerini öperler, buna da tahiyyetü'l-mü'min derler. Efendimiz (s.a.v.) de: «Sizler evlâdlarınızı çok öpünüz. Zira her bir öpme için bir derece vardır» buyurmuştur.

Zühd ve takvadan nâşi el öpülmesi sünnettir. Dünya menfaatleri için olursa o da haramdır. Küçük çocuğun yanağını ve başka bir yerini şefkatle öpmek de sünnettir demişler. Başkasmm küçük çocuğunu şefkatla öpmek de sünnettir.

EVLADIN BABASINDAKİ HAKLARI

153

Salih bir ölünün yüzünü öpmekte beis yoktur. Seferden gelen hacı, gâzî, talebe gibi kimselere sarılmak da caizdir. Başkalarıyla sarılmak mekruhtur, demişler. Ehl-i ilme ve ehl-i fazilete iyilik ve ikram için ayağa kalkmakda beis yoktur, demişlerdir. Vallahü a'lemü bi's-savâb.

c — Çocuklarına şefkatle muamele etmeli:

O kişinin burnu yerlerde sürünsün ki, hayatlarında anne ve babalarına lâzım gelen ikram, izzet ve ihsanı ya-pamasın da, Cennet'e girmeği hak etmesin. Ana ve baba duası, bahusus evlâdlan üzerinde çok müessir olduğundan, her iki tarafın da son derece dikkatli olması lâzımdır. Evlâd hayır duâ almağa çalışırken, valideler de hem sabırlı olup, gördükleri bazı kusurlardan nâşî hemen beddua et-mekden son derece sakınmalıdır. Zâten beddua, kötü dualar, yaramaz kimselerin âdetidir. İyi insan ise, hem sabırlı, hem tahammüllü, hem de merhametlidir. Öyle biraz kızınca gözlerini yumup ağzına geleni söylemek, insana hiç yakışmaz. İnsana lâzım gelen olgunluk bu mudur? İşte nefislerinin esiri olan kimselerin hâli böyledir. Biz de bunlardan ders ve ibret almamız ve dâima Peygamberimizin ve şâir din büyüklerinin nasihatlerine kulak asmamız lâzımdır. ..

Bif kimse; ana ve babasını memnun edemeden ölürse, Cehenneme giderse; ikincisi de mübarek ramazan ayına erişir de mağfiret-i ilâhiyeye mazhar olamaz da, Ce-hennem'e girerse; bir üçüncüsü de Peygamber (s.a.s.)'in mübarek ism-i şerifleri anıldığı bir yerde Resûl-i Ekrem Efendimize salâvat-ı kesire getirmeden hemen ölüp de Cehenneme girerse, bunların halleri ne kadar acaibdir?

Bundan anlıyoruz ki, ana ve babanın hakikaten kadr ü kıymetini iyi bilmeli ve geçmişteki hizmetlerini iyice dü-

154

ANA BABA HAKLARI

şünmelidir ki, ona lâyık hizmeti yapabilsin ve Cennet'e girmeğe nail olsun. Keza mübarek ramazan ayı da böyle değil mi? Güzelce orucunu tutar, namazını vaktiyle ve güzelce kılar. Peygamberimiz (s.a.s.))'in mübarek ism-i şerifleri anıldığı her zaman ve her mekânda, ona lâyık salat ü selâmları getirerek şefâat-ı Resûlullaha mazhar olması ve bu sayede Cennete girmesini kim istemez? Lâkin nefs-i emmâre sahipleri, hele evlenip çpluk çocuğa karıştıkları ve biraz da maişet darlığına mübtela ise, vay o anne ve babanın hâline. Zavallılara yapmadıkları kalmıyor. Bunlar da hep gözler önünde cereyan eden hadiselerdir.

Cenâb-ı Hak cümlemize iman nuru, gönül nuru, îman aşkı, islâm sevgisi, insân-ı kâmil olma duygusu, âşkı, sevgisi, muhabbeti, ihsan buyursun da; bu câhildir, bu gafildir, bu fakirdir, bu da tenbeldir demekten, tavus kuşu gibi kendini beğenip böbürlenmekten, kibir, gurur ve azamet ve benlik taslamaktan hepimizi korusun!

Güzel bir lâtife:

İki anne çocuklarıyla birlikte bir yolculuğa çıkmışlar. Fakat yolda çocuğun birisini kurt kapmış. Bu iki anne kalan çocuğu paylaşamamışlar. Her ikisi de kalan çocuğa sahip çıkmışlar. İş mahkemeye intikal etmiş. Neticede hâkim «Çocuğu iki parça edelim; birisi senin, diğeri de onun olsun» demiş. Çocuğunu kurt kapan kadın «Böyle olsun» demiş. «Ne ona yarasın, ne de bana.» Fakat asıl çocuğun annesi, «Aman efendim, kesmeyin; tek çocuk onun olsun varsın ve sağ olsun» deyince, hâkim çocuğun bu kadının olduğunu anlamış ve çocuğu annesine vermiş. Zira anne şefkati evlâdının ölümünü istemez ve hem darlığını da istemez. Onun için bizlerin anne ve babalarımızın hayır dualarını almağa çalışmak başlıca borcumuzdur.

EVLADIN BABASINDAKİ HAKLARI                          155

3 — Ana babanın dikkat etmesi gereken üç şey:

Muğireb. Şu'be (r.a.)'den rivayet olunmaktadır ki: «Allah teâlâ Hazretleri analara karşı âsî olmayı, çocuklarını öldürmeyi, verilmesi emrolunan şeyleri vermemeyi, lâyık ve müstehak olmadığı şeyi istemeyi sizlere haram kıldı. Kiyl u kâl ve çok sorguyu da kerih görmüştür.» Bunu Buhâri rivayet etmiştir.

a — Ana bahaya âsi olmamak:

Ana ve babaya âsî olmak (âk) kelimesindendir ki, onlara ezâ ve isyanın bedelinde kullanılmaktadır. Halbuki insana ve bahusus mü'min ve müslümana lâyık olan, onlara hürmet ve saygı ile beraber üstelik ikram ve ihsandır. Her ne kadar onlardan bazı ezâ cefâlar görselep dahi, insana yakışan; itaat, hürmet, ikram ihsandır/ Ö kendini bilmez veya kendilerini beğenip de asimi unutanlardan olmamaktır. Ana ve babalarm hayır dualarını alan evlâdlar, dünya ve âhirette mes'ûd ve bahtiyardırlar. Bilâkis onlann hatırlarını almayanların âhirette felâketler içerisinde kıvranacakları hemen herkesin malûmudur.

Cenâb-ı Hak cümlemize intibahlar nasib etsin de hayâtlarında ve mematlarında ana ve babalarımızın kadr u kıymetlerini bilmek nasib, müyesser eylesin, âmîn. Tabiî biz nasıl hareket edersek, çocuklarımız da bize karşı öyle olacaklardır. Çalma kapıyı çalarlar kapını, sözünü unutma vesselam.

b — Çocuğa dinini öğretmek:

İkinci günâh da evlâdlan diri olarak gömmek âdetidir. Çok gülünç, pek de çirkin olan bu âdete ilk önce se-

156

ANA BABA HAKLARI

beb olan Kaysb. Âsım'dır. Temîm kabîlesindendir. Arap-larda devam edegelen bu çirkin hareket ki, birbirlerine baskın yapar, mallarını ve çocuklarını alıp götürürlerdi. Bu Temîm Kabilesinin düşmanları da bunlara baskın yapmışlar ve Kays'm kızını da alıp kaçırmışlardır. Bir müddet sonra iki kabile birbirleriyle barışmışlar ve çaldığı kızı da babası Kays'a iade etmişlerdi. Lâkin kızı muhayyer bıraktılar; istersen baban ile kal; istersen kocana dönebilirsin dediler. Kız kocasını tercih edince babası Kays, dehşetli kızdı ve bundan sonra doğacak kız evlâdlarmı mutlaka diri diri gömeceğine hükmetti ve böylece de yapıverdi. Buna uyarak diğer Arap kabileleri çocuklarını diri diri gömmeye başladılar.

Bazı arap kabileleri de mutlaka evlâdlannı katlediyorlardı. Bunların bazısı arabiyet ve nefsaniyetlerine mağlup olup kayınpeder olmaktan korkar, çekinir, utanır vesaire gibi bahanelerle ve bir kısmı da yiyecek ve giyecek yokluğundan evlâd istemez, olanları da böylece öldürürlerdi. Bir kısmı da gelin olurken götüreceği çeyizi ve yapacağı masrafı düşünerek öldürürlerdi. Bu hadiseler Kur' ân-ı azîmüşşan'da açıkça beyan edilmektedir. Bu hal tâ Peygamberimiz gelinceye ve İslâm dîni Arabistan'a yer-leşinceye kadar devam edegelmiştir. Lehü'1-hamd, İslâm dîni, onlara rızkı verenin Allah olduğunu duyurdu ve bunun en büyük bir günâh ve cinayet olduğunu anlatarak önüne geçmiştir.

Ama bugün bunun aksine evlâdları ma'nen öldürmek tehlikesiyle karşı karşıya kalınmaktadır. Zira bütün gayretimiz dünyâ tahsili için maddi bilgileri elde etmek, teknik bakımından üstün vasıflara sahip olmak. Belki biz de bir gün aya gider, gökleri araştırırız. Haftalarca, aylarca göklerde kalabilmeyi bir hüner sayarak çalışmaktayız.

Dünya döner durur, deriz de,  içindekiler durur mu?

EVLADIN BABASINDAKİ  HAKLARI

157

İşte târih! Dün dünyaya hâkim olanların bugün yerlerinde hiçbir şey yok, yalnız harabeleri. İyi dikkat et. Hiç bir kanatla uçan kuş gördün mü? Dünya bilgisini iyi bilir; fakat bu dünyayı (gerek içindekileri ve gerekse dışmdakileri) yaratan ve bahusus bizler gibi mümtaz bir mahlûku da yaratan, varlıkların sahibini tanımadan, bilmeden ve O'nu tevhid ile tasdik etmeden ve yine bizim saadetimiz için gönderdiği peygamber ve kitaplara inanıp tasdik etmeden ve onların mucibiyle de amel etmeden yaşayan kimse, kuru bir maddeden başka bir şey değildir. Halbuki insan hem madde hem de ma'nâ âleminin mahsûlüdür. O ma'nâ kısmını yani ma'neviyatı bıraktığı gün, mahlûkun en esfeli ve en âdisi olmaktan başka bir şeye yaramaz. Odunsa yanmağa yarar. Diğer hayvanlar ise yenmeğe, binmeğe ve kul-lann :ğa yarar. İnsan denilen mahlûkun vazifesi, hüneri bunlar değil, Allah teâlâ'yı tanıyıp, bilip, O'na ibâdet ve itaattir. O'na ibadet ve itaati bilmeyene de, Allah'ı bilmiyor demekten başka sözümüz yoktur.

Binâenaleyh, bizim çocuklarımıza Allah'ı tanıtmak ve öğretmek ve O'na ibadet ve itâatm lezzetlerini tattırmak için hiç bir fedakârlığımız da yok demektir. İşte bugünün numunesi olan gençlik! Hakikî bir din sahibi olmayan kişilerden her türlü fenalıkları ve ahlâk dışı hareketleri her an beklemek mümkündür. O zaman o cemiyetlerde ne ahenk bulunur, ne de rahatlık. Gerek Rus ve gerek Çin gibi, dinlerini terkedenlerin âkıbejferi çok geçmeden mutlaka görülecektir. Hani o firavunlar, hani o Şeddatlar, hani o Nemrud'lar? Bugün hepsinin yerlerinde yeller esmektedir...

Aziz ve muhterem kardeş, sen hem dünyânı iyi öğren, hem de dinini. Çünkü dinsizlerden insan olmaz. Din de ancak ve ancak İslâm dinidir vesselam. Mutlaka onu iyi öğren ve dininle de amel eyle... £ünkü, amelsiz dîn, mey-

158

ANA BABA HAKLARI

vesiz kuru ağaca benzer. O da olsa olsa, odun olup yakılır vesselam.

Öyle ise, çocuğuna mutlaka dînini de öğret; Allah'ı da bildir. Bak oturduğumuz evden tut da, giydiğimiz bütün eşya ve kullandıklarımız, hep birer yapıcının, san'atkârîa-rın eserleridir. Birisi bize dese ki, bunlar da tabiatın eseridir; hiç, inanır mıyız? Bu koca kâinat da, içindekilerle beraber, hepsi Allah teâlâ'nın sanâyi-i bedîasıdır. Eserden müessire intikal tabiîdir. Bîr iz ve bir eser gördüğümüz zaman, hemen ve derhal bu kimin eseridir diye soruyoruz da, içinde yaşadığımız ve gözlerimizle gördüğümüz namütenahi eserleri kimin eseridir diye sormak vazifemiz değil mi? Hemen dinsizlerin propagandasına aldanıp inkâra kalkmak delilikten başka bir şey olamaz. Çünkü zerre kadar aklı olan ve düşünen kimseye .Allah'ı inkâr kat'iyyen mümkün olamaz. Onun için inkarcılara akıllı demek caiz değildir. Her ne kadar onlar gökte uçsalar dahi. Zira, gökte uçan, denizde yüzen, karalarda koşan nice sayısız mahlûklar vardır ki, hiç birisinin insanlıkla alâkası yoktur.

Şimdi sen söz dinle de, hem kendin Allah'ı tanımağa çalış, hem de çocuklarına Allah'ı iyi öğret. Hem çok oku. hem çok nasihat dinle. Çocuklarına da mutlaka dîni ilimleri öğretmeni rica ederim. Cenâb-ı Hak cümlemizin yardımcısı olsun ve Hak yolundan ayırmasın, âmîn.

c — İstenen birşeyi mümkün iken vermemek ve hakkı olmadığı şeyi istemek:

Başta zekât olduğu halde diğer hayırları da vermemek; kıskanmak, cimrilik yapmak. Biri de hakkı olmayan şeyleri haksız yere istemek ve almağa çalışmak. Zira hak sahiplerinin haklarını istemeden vermek vazifemiz iken, istendiği takdirde de çeşitli bahanelerle atlatmak, şüphe-

EVLADIN BABASINDAKI HAKLARI

159

siz insani ve îslâmi bir hareket olmadığı hepimizce ma' lûmdur. Bunun Türkçe'mizde adı cimrilik diye geçmektedir. Sıkılığın ve bahilliğin fenalığını ahlâk kitablarında okuyabilirsiniz.

Binâenaleyh sizin üzerinize vermeniz emrolunan şeyleri vermemek nasıl günâh -ise, almağa müstehak olmadığı şeyi de almağa çalışmak o da öylece günâhdır. İstenilen mal da olabilir söz de olabilir.

d — Boş sözlerden sakınmak ve çok sormak:

Bunlarla beraber (Türkçemizde dedikodu denilen) kıyl u kal boş vakitlerimizi zâyî eden bir âfettir. Boş sözler, geçmişteki faidesiz hikâyeler, masallar, hepbukiyl u kâl'in içindedir. Faidesiz çok söz söylemek, nâsm hallerinden sormak ve bahsetmek, ihtilâflardan bahsetmek, hep abes şeylerdir.

Bu sorgular mallarda olduğu gibi, müşkül meseleleri sormak da böyledir. Öğrenip yapacağından değil, söz olsun diye sorar. Bazan da karşısındakini mahcub etmek için sorar. Bu sorgu, bazan istemek manâsına da gelir. Zaruret olmadıkça istemek de haramdır. Sonra isteyeceğini muhakkak ve mutlaka mülkün sahibi Allah'dan iste. Bir rivayette de istersen sâlih kişilerden iste denmiştir ki; ne kadar doğrudur. Sâlih olmayan kimselerden istediğimiz takdirde, hem vermezler, verseler bile adamın burnundan getirirler. İnsan ödünç dahî istese, yine salih kimseleri arayıp onlardan istemeli. Çünkü günü geldiği zaman, şayet ödeyemezsen, salih kimseler mühlet verirler. Salih olmayanlar ise mahkemeye müracaat ederler. Salihler bazan bağışlar. Salih olmayanlar ise faiz üstüne faiz eklerler ve az zamanda faiz ana parayı geçer. Ödemesi de müşkül olur. Onun için Efendimiz (s.a.s.) boş laflardan, çok iste-

160

ANA BABA HAKLARI

meden ve sormadan, diğer bir rivayette ise mallarınızı zâ yi etmekten sizleri men ederim buyurmuşlar. Kerahettir, her halde korunmak hepimize borçtur. Selâmet Peygamberimizin gösterdiği yoldadır, vesselam.

KARI KOCA HAKLARI

1 — Kadınların kocalarına karşı vazifeleri:

Bir Arap müslüman olmuş ve Resûlullah Efendimizden îmanı daha kuvvetli olması için bir mucize göstermesini istemiş. Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem Hazretleri de «Ne istiyorsun?» diye sormuş. O da «Şu ağacın buraya gelmesini istiyorum» drmiş. Sallallahü aleyhi ve sellem Hazretleri de, «Git onu çağır» demiş. Â'râbî gitmiş ağaca «Seni Resûlullah istiyor, ona icabet eyle» deyince, ağaç sağa sola eğile eğile köklerini korarıp Resûlullahm huzuruna gelmiş. Â'râbî, «Kâfi kâfi, yeter, yeter» deyince yine yerine gitmesi emrolunmuş. O da evvelce geldiği gibi yerine gidip yerleşmiş. Bu sefer Â'râbî: «Ya Resûlallah, müsaade et de ben de senin başını ve ayaklarını öpeyim» demiş ve,öpmüş. Â'râbî tekrar rica etmiş ki, «Sana secde etmeme müsade etmez misiniz?» Buyurmuşlar ki, «Bana secde etme. Halkdan kimse kimseye secde etmesin. Eğer ben bir kimseye secde etmeyi emretmiş olsaydım, hakkına tâzimen, kadının kocasına secde etmesini emrederdim.»

a — Kocaya itaat etmek:

Bir kadın Resûlullaha gelmiş. Kocanın kadm üzerindeki hakları nelerdir diye sormuş. Resûlullah (s.a.s.) de «Semerli deve üzerinde olsa dahi kocası- davet ettiği zaman nefsini ondan men etmeye! Ondan izinsiz bir gün bile oruç tutmaya! (ancak Ramazan müstesna.) Eğer izinsiz

F. 11

162

ANA BABA HAKLARI

oruç tutarsa sevahı kocaya, günahı da hanıma. Evinden ondan izinsiz çıkmaya! Eğer nefsine uyup çıkarsa, evine dönünceye kadar rahmet melekleri de, azap melekleri de ona lanet ederler. Kadının kıyamet gününde ilk sorgusu namazdan, sonra da koca hakkından olacaktır. Herhangi bir kadın kocasının evinden kaçarsa, evine dönünceye kadar namazları kabul olmaz ve elini kocasının elinin üstüne kor ve istediğini işle diye özür diler. Sonra kadın, kocasına dua etmedikçe namazı red olunur. Kocalanmn yataklarını muhafaza etmesi, evine kocalanmn kerih gördükleri hiçbir kimseyi koymaması, açık bir fuhuş yapmaması, erkeklerin kadınlar üzerindeki haklarındandır.» Eğer bunları işlerlerse, çok şiddetli olmamak şartiyle sopayı hak-ederler.

Kadınların kocaları üzerindeki hakları ise, onların giyimlerini, orta halde maişetlerini ve evlerini temin etmektir. Kadın beş vakit namazını kılar, Ramazan ayında da orucunu tutar, namusunu muhafaza ederse ve kocasına da itaat ederse, Cennet'in hangi kapısından isterse girsin. Koca hakkı o kadar mühimdir ki, eğer kocasının burnunun birinden kan diğerinden de irin aksa, kadın da bunları temizlese, yine kocasının hakkını ödeyemez. Onun için hanımefendiler herhalde pek çok fedakârlığa katlanmak mecburiyetindeler, eğer güzel bir hayat içerisinde yaşamak istiyorlarsa. Babaların da kızlarını gelin ettikten sonra damadları üzerindeki baskıdan uzak olmaları herhalde daha iyi olur.

Hanım kızlar da babalarının evinde iken onlara nasıl itaat etmek mecburiyetinde iseler, evlendikten sonra da bu itaati kocalarına karşı hiç eksiksiz yapmak mecburiyetindedirler. Bunu ilk evlilik devirlerinde bir müddet muhafaza edebilirlerse de, çocuk sahibi olup annelik sıfatını kazandıkları zaman işler değişmektedir. Bazı kere itaatin

KARI   KOCA  HAKLARI

163

yeri kaybolur. Hele bir kere de çekiştirmeğe başlandı mı, artık sonrası hiç iyi gelmez. Babalarımız ve annelerimize karşı nasıl evleninceye kadar itaat etmek ve hizmetlerinde kusur etmemek mecburiyetinde isek, kocalarımıza karşı da ölünceye kadar aynı hizmeti görmek mecburiyetindeyiz. Çocuklarımızın terbiyesi de karı koca arasındaki sevgi ve saygıya bağlıdır. Bizlerden çok güzel' örnekler aldıkları takdirde, onların da aynı veçhile hareket edeceklerine hiç şüphemiz olmasın. Onlara ne kadar nasihat ederseniz ediniz, örnekleri sizlersiniz, fâzler dürüst bir hayata, müslü-manca yaşamağa sa'y ü gayret gösterdiğiniz takdirde emin olunuz, çocuklarınız da iyi kişilerden olacaklardır. Sizler müslümanca yaşamayıp, evde kavga gürültü oluyorsa, çocuklarınız da ona göre olur, vesselam.

b — Kocasından izinsiz evinden çıkmak:

Resulü Ekrem (s.a.s.) Hazretlerinin zamanı saadetlerinde bir adam evlenmiş ve bir müddet sonra da gurbete veya hacca gitmiş ve hanımma da sakın ben gelinceye kadar evden dışarı çıkma diye tenbih etmiş. Bir müdet sonra da babası ölmüş.. Kadıncağız Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'Hazretlerine vak'a-i müessifeyi duyurmuşlar ise de, yine «kocasına itaat etsin» buyurmuşlar.

Şimdi, bu canlı hadise önümüzde iken, bugünkü halimize ne dersiniz bilmem! Bizim de bundan evvelce, hacılarımız hacca giderken, kocaları ister tenbih etsin ister etmesin, hiçbir hacı hanımı ,hacı efendi gelinceye kadar evlerinden kafiyen çıkmazlar idi ve o devirlerdeki rahatlık, huzur, saadet, selâmet, hürmet ve saygı müslümanlar arasında ne kadar şâyan-ı hayretti. Hemen herkes sevinç ve sürür içersinde. Şimdiki gibi gece yarılarına kadar çarşı ve pazarlarda kimse bulunmaz. İkindi namazından biraz sonra herkes dükkânını kapar. Allah teâlâ'mn verdiği bu

164

ANA  BABA  HAKLARI

kısmete razı olur, zembilini alır, nafakalarını doldurur, evinin yolunu tutardı. Akşam olmadan herkes evinde... Yaşlılar geceliklerini entarilerini giyerler. Başlarında abâ-nî yeşil sarıklar, eller nde fenerleri, yatsı namazlarına mahalle camisine gider. Konu komşu tatlı tatlı sohbetlerle evlerine dönerler. Şimdi ise o günleri hasretle aramaktayız. Medeniyet denilen bu devir bizlere bak neler getirdi?

Hep aklıma ikide bir de şu, şairin sözü gelmektedir:

KARI  KOCA HAKLARI

165

Sen, sana safa veren, rahatlık veren, huzur veren, sürür ve sevinç veren neler varsa, onları kendi malın gibi al ve onlardan faydalan ve bilâkis senin huzurunu selbeden, rahatlığım gideren, sürür ve sevincini yok eden, kederler getiren, seni sıkıntılara sokan, basma belâlar getiren r.3 kadar şey varsa onları bırak, Allah'a dön. Çünkü netice her gelen gitse gerektir dedikleri gibi, gideceğimiz yer Al-lah'dır vesselam. Onun için en güzel yol, herkese ve bahusus karı - koca ve aile efradına lâzım olan en mühim şey, Allah teâlâ'nın emrine ve Resûlullah'm sünnetine uyarak, dünyada ve âhirette saadet ve selâmetle yaşamaktır. Bu da- ancak Hak sübhanehu ve teâlâmn rızasını kazanmakla mümkündür, vesselam. Cenâb-ı Hak cümlemizin muîni olsun da; dünyasını ve âhiretini mesud eden bahtiyar kullarından eylesin âmîn! Bi hürmeti seyyidilmürselin, velham-dülillahi rabbil'âlemîn.

2 — Kocaların hanımlarına karşı vazifeleri:

Müminlerin iman cihetinden en kâmili, ailesine karşı güzel ahlâklı olandır. Onun için Cenâb-ı Peygamber (s.a.s.)

de ailelerine karşı çok şefik idiler ve hattâ gerek kendi işlerinde ve gerek ev işlerinde ailelerine yardımda bulunurlardı. Bu örnek hepimize şâmildir.

a — Evini ve ehlini korumak ve hayrı tavsiye etmek:

Binâenaleyh umumi bir düstur vardır. Şöyle ki, hepimizin umumî vazifelerinden birisi, bulunduğu hizmetin gözcüsü ve koruyucusu olduğunu duyurmak olmuştur. Herkesin bulunduğu hizmetten mesul olacağı duyurulmuştur. Erkek, evinin, ehlinin ûmûr ve hususunu gözleyici ve koruyucudur ve bundan mesuldür. Köle, efendisinin, malının bekçisi ve gözcüsüdür ve bundan mesuldür. Kadın, kocasının evinin muhafazasına memurdur, korüyucusu-dur, gözcüsüdür ve bundan mesuldür. Agâh ve mütenebbih olunuz ki, herkes güttüğü şeylerden mesuldür vesselam. Onun için çok uyanık olmak lâzımdır. Mesuliyet pek büyük bir yüktür. Gören ve bilen, Allah teâlâ'dfr. İnsan lâyıkıyla yapmadığı hizmetlerden mesul olacak, sorguya tutulacak. Cevabını vermek kolay değil. Dünya sorgusuna ve cevabma elbette benzemez. Kaçamak söz ve yalan, para etmez. Evlendiği zaman kadma bir mihir takdir olunur. Buna mihr-i müeccel denir. Nikâh bu akid üzerine, bu şartlarla kıyılır. Meselâ altm para olarak on altın veya yirmi otuz altm Reşat ve Hamid altınları. Bir de âdet-i belde ev eşyaları vardır. Şimdi nikâh kıyılırken, bu kadar altına nikâhınızı kıyıyorum deyince, hep pekâlâ deriz de, sonra bu parayı vermek zor gelir veya hiç vermemek üzere niyet edersek, o hanımla olan muamele-i cinsiyesi zina üzerine olur. Bunun gibi borç para alıp da vermemek niyetinde ise, bu da hırsızlık olur .buyrulmuştur.

Kadınlara dâima hayrı tavsiye etmemizi iki cihan ser-yeri sevgili Peygamberimiz bizlere tavsiye buyurmuşlar-

I1!

166

ANA BABA HAKLARI

dır. Onlar sizin yanınızda kendileri için hiçbir şeye malik değildirler, siz onları Allah'ın emaneti olarak aldınız ve Allah'ın kelâmı üzerine ırzlarını helâl edindiniz.

b — Kadının kocası üzerindeki beş hakkı:              :

Kadının kocası üzerinde  beş hakkı vardır:   Birincisi

karısını perde arkasından hizmet ettire .yani evi mazbut ola, dışarıdan içerisi görünmeye ve onun oradan dışarı çıkmasına izin vermeye. Çıkarsa beraber çıkarlar veya örtüsüz evinden dışarıya çıkmaya. Çünkü avrettir. Dışarı çıplak (örtüsüz, çarşafsız) çıkması günahtır ve mürüvvete muhaliftir. İkincisi, karısına lâzım olan dini bilgileri öğretmektir. Abdest, namaz, oruç gibi muhtaç olduğu dini malûmatı vermektir. Üçüncüsü ona helâl rızıklar yedirmektir. Zira haramdan olan et Cehennem'de yanacaktır ve eriyecektir. Dördüncüsü ona zulmetmeye. Çünkü o " kadın ona bir emanettir. Beşincisi eğer kadın ona dil uzatır ve üstünlük taslarsa, onu sabırla karşılayıp nasihatte buluna ki, bir daha böyle hatalı bir işe düşmeye.

Hazreti Ömer'e bir adam karısından şikâyet için gelmişti. Lâkin kapıda durmuş ve Hz. Ömer'in karısının da ona çıkıştığını görünce geri dönmüştü. Fakat Hz. Ömer bu adamı, kapıya kadar gelip geri dönüşünü görünce çağırdı, niçin geri döndüğünü sordu. Adam da, karımdan şikâyet edecektim; baktım ki, aynı hal sizin de başınızda; onun için birşey demeden döndüm. Bunun üzerine Hz. Ömer buyurdular ki, onların bizlerde bazı hakları vardır. Onun için söylediklerine kulak asmam. Evvelâ o benimle ateş arasında perdedir. Yani benim gayri meşru yollara sapmama mânidir. Kalbim onunla sükûnet bulur. Harama dalmam. Sonra benim için bir hazinedardır. Evimden çıkınca malımın bekçisidir. Çamaşırımı yıkar, elbiselerimi temizler. Daha sonra çocuğumun süt annesidir yani onu

KARI   KOCA HAKLARI

1Ö7

besler. Daha sonra ekmeğimi pişirir, yemeğimi yapar. Adam bunları dinleyince şöyle dedi: Bana tîa öyle oluyor. Madem ki sen vazgeçtin, ben de vazgeçerim, dedi.

3 — Hesabı sorulmıyacak harcamalar.

Dört nevi para harcama vardır ki, kıyamet gününde kul bu harcamalardan mesul olmaz: 1 — Ana ve babasına harcadığı para, masraf. 2 — İftar için harcadığı paralar. 3 — Sahur için harcadığı paralar, masraflar, 4 — Bir de ehl ü iyali için harcadığı paralar, masraflardır. Dinar denilen o günkü para, oda dört maksatla harcanır: Birisi fî-sebilillah harcanan paralar, ikincisi miskinlere, harcanan paralar, üçüncüsü kölelere harcanan paralar, dördüncüsü de ehline, evine, çoluk çocuğuna harcanan paralardır. Fakat bunun en büyük ecri ve sevabı olan ise, ehline harcadığı paralardır.

KOMŞU HAKLARI

İslâmiyette her hak sahibinin hakkını verebilmek, devletlerin en büyüğü, şereflerin de en üstünüdür. Hak olarak ilk tanımamız gereken, Allah celle ve alâ'nın hakkıdır. Çünkü bizi tam tekmil, mükemmel, noksansız yaratmıştır. Üstelik sayısız nimetleri ile birlikte bir de; akıl, zekâ, irâde, kudret, işitme, görme, koku alma, tad alma çeşitli his ve daha sayılamayacak kadar çok nimetlerle bizleri süslemiş, en güzel bir mahluk ve halifesi olarak bu dünyaya yollamıştır. Bir müddet sonra asıl yerimiz olan Cennet ve cemaline nail etmek için de ölümü halk etmiştir. Bu dünya güzel bir yerdir. Cennete ve Hak'kın cemâline buradan geçilip gidilir. Bu kadar nimetle in şükrünü ifâ etmeye biz gibi aciz kulların gücü kuvveti elbette yetmez.. Yalnız bu nimetlerin Hak sübhânehû ve teâlâdan olduğunu bilirsek ne mutlu bizlere. Bununla beraber asıl şükür, Hak celle ve âlânın emirlerini tutup yasaklarından kaçmakla mümkündür. Emrin başı beş vakit namaz, sonra da 54 farzı ifa ile olur. Bunlar yapılmazsa Hak ile olan ilgimiz kesilmiş demektir. Sonra da suyu kesilen değirmen gibi, basma kalıp bir vücut kalır ki, sen artık ne dersen de.

İkinci olarak, ana baba hakkı geliyor ki, bu da Çe-nâb-ı Hak'ka karşı olan borcumuza hemen denktir. Çünkü ana baba hakları ifa edilmeyince, başka hayırlı ameller bile makbul olmuyor. Bu da aynen suyu kesilmiş bir değirmen gibidir veya elektrik ceryanı kesilmiş bir lamba veya herhangi bir alet.

KOMŞU  HAKLARI

169

Üçüncü hak ise, ana ve babanın teferruatı olan akrabayı taallukat! Bu da tıpkı Allah hakkı, ana ve baba hakkı kadar mühimdir. Bir ağaç ancak dallarıyla, meyveleriyle, yapraklanyla ağaçtır. Dalları olmayan, meyvesi olmayan, yaprakları olmayan ağaç değildir. Belki kesilmeye mahkûm ve yanmağa lâyık bir kütük ve bir odundur. Bu da suyu kesilen değirmen gibidir dersek elbette hatâ etmiş olmayız zannediyorum. Zira faidesiz, Cennet ve Cemalullah-dan habersiz, duygusuz bir mahlûktur. Allah teâlâ cümlemizi böyle olmaktan muhafaza buyursun, âmîn!

Dördüncü hak ise komşu hakkıdır: Komşu hakkı da, ana-baba, hısım-akraba hakları kadar mühim bir hakdır. Onun için bizim büyüklerimiz demişler ki, «ev alma, komşu al.» Komşu hakkı, bazan akraba haklarından üstündür ve komşu komşuya, akrabadan daha da yakındır. Çünkü akrabaların herbirisı bir yerdedir. Fakat komşu yanıbaşm-dadır. Her zaman imdada, yardıma gelebilir. Onun için komşu hakkı, hakların pek mühimlerindendir. Bu hakları tanımayanların akıbetleri hüsrandır.

Müslümanda bir de manevî kardaşlık vardır ki, bu hak da, ana ve baba hakkı, hısım ve akraba hakkı ve komşu haklarından da daha mühimdir. Çünkü bu hak bütün müs-lümanlarla müşterek bir hakdır.

1 —Komşu hakkının lüzumu hakkında:

Şimdi sizlere biraz komşu haklarının lüzumu ve ehemmiyeti hakkında gücümüzün yettiği kadar, kitaplardan bildiklerimizi arzedeceğim. Bu hususta Terğib ve Terhib adlı kitap bizlere çok faideli olmaktadır. Zira her bahisteki âyet ve hadisleri toplamak herkese mümkün değildir. Allah razı olsun bu muhaddislerden ki, bunları toplamış-

170

ANA BABA  HAKLARI

KOMŞU HAKLARI

171

lar, bölümlere ayırmışlar, nerelerden aldıklarını yazmışlar. Bizlere hazır birer eser bırakmışlar. Sizlere komşu hakkındaki Buharî ile Müslim'in zikrettikleri hadis-i şerifi me-alen nakledeyim:

 Ûİ J

 &  il

 ijbf i

 2\j JlU. #'$ OlT ji : jlî

 ^UJI .Ijj) .c^ûl ji. l> Jİİİ

«Her kim Allah'a iman ediyor ve âhiret gününe inanıyorsa komşusuna ikram etsin ve yine her kim Allah'a iman ediyor ve âhirete inanıyorsa misafirine ikram etsin ve yine her kim Allah'a iman ediyor ve âhirete inamyorsa hayır söylesin veya sükût etsin.»

Komşu hakkı hakkında başka bir şey yazmağa lüzum yok. İmam olana bu kâfidir. Bununla beraber komşu ile zina ve komşu malını çalmak, on kadınla zinadan ve on ev soymaktan daha beterdir.

 .iâı^ \%

 :'jıi

Ahmed b. Hanbel, Buhârî ile Müslim'in Ebû Hureyre' den (r.a.) rivayetlerinde Sallallahü aleyhi ve sellem Hazretleri, üç kere: «Vallahi lâ yü'minü, vallahi lâ yü'minü, vallahi lâ yü'minü (Allah'a yemin olsun ki iman etmiş olmaz)» demesi üzerine Sahabe-i kiram Hazretleri; «Kim o, ya Resûjallah?» demişler. Buyurmuşlar ki: «Zulmünden, şerrinden emin olunmayan komşu.»

Ebûbekir, Ömer ve Osman (r. annum) ün meseid kapışma gidip yüksek sesle: «Ey cemaat agâh ve mütenebbih olunuz, uyanınız, kulak veriniz. Muhakkak kırk ev komşudur ve şerriyle komşusunu korkutan kimse Cennet'e girmez.» dedikleri rivayet edilir.

 İI

 o'   £ &

•ûfyy. »A ö*V \x* ^ £"*- ^ ^M,!^-^

Hz. Enes (r.a.) den: Resulü Ekrem (s.a.s.) buyurdular ki: «Kişinin kalbi doğru olmadıkça imanı doğru olmaz, lisanı doğru olmadıkça kalbi de doğru olmaz ve Cennet'e komşusu onun şerrinden emin olmadıkça da girmez.

 ı       -sV|   *

 

            j  *     j      »  

Yine Enes (r.a.) den rivayet edilmektedir.

Resûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: «Mümin, insanların her bakımdan kendisinden emin olduğu kimsedir. Müslüman da, müslümanlann onun elinden ve dilinden salim olduğu kimsedir. Muhacir ise, kötülüklerden günâhlardan hicret eden kimsedir.» dedikten sonra: «Nefsim yed-i kudretinde olan Allah teâlâ'ya kasem ederim ki, komşusu şerrinden emin olmayan hiçbir kul Cennet'e girmez.»

Allahü Celle ve alâ Hazretleri dünya nimetlerini, sev-

172

ANA BABA HAKLARI

KOMŞU HAKLARI

173

diğine verir, Süleyman Aleyhisselâma verdiği gibi; sevmediklerine de veriı, Firavunlara verdiği gibi. Fakat dinini ancak sevdiklerine verir; Peygamberlere, ashab-ı kiram ve mümin kullarına verdiği gibi. Binâenaleyh, her kime din verilmiş ise, yani dindar bir kimse ise, muhakkak tebrike ve tebşire lâyıktır ki, Allah teâlâ'mn onu sevdiğine başlıca alâmettir.

Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, kul kalb ve lisanı selâmette olmadıkça selâmette olmaz. Yani insanm müslüman olup da selâmette kalabilmesi, ancak kalb ve lisanın selâmette kalabilmesiyle mümkün olur. Kur'ân-ı Kerîm'de de öyle değil mi? Kıyamet gününde inşânın ne mal ve ne de evlâdlan faide verir. Ancak fâide veren şeyin kalb-i selim olduğu bildirilmektedir. Kalb-i selim, kalbin âfetlerinden; kibir riya, hırs, şehvet, şöhret, gadab gibi günâhlardan selâmette olması demektir ki, bunlara manevî necaset derler, yani iç pisliklerdir. Dış pislikler sularla yıkanır, temizlenir. Bu iç pislikleri temizlemek ise, ancak sağlam bir tevbe ile, bu kötü huyları bırakmakla mümkün olur ki, bu da çok zordur vesselam. Çok kere insanlar, bu manevi pislikleri dünyada edinirler. Hele bir de imanı yoksa vay haline.

Kul mümin-i kâmil olamaz; hatjâ onun komşusu o kulun zulmünden, cefasından, eziyetinden emin olmadıkça. Onlara nasihat etmemek de eziyetten sayılmıştır. Ne kadar güzel bir tabir, insan herkese fâideli olan kişi demektir. Komşusuna fâideli olabilmek, yalnız ona ikram ve ihsan değil, aynı zamanda apaçık görülen hatâlara karşı, gizlice ve münasip şekilde, tatlıca, güzel nasihat ve sohbetlerde bulunmak müminlerin üzerine borç olmaktadır.

Her kim haramdan birşey kazanırsa, ondan ne kadar infak edip tasadduk etse ve çeşitli hayırlara harcasa, hiçbiri kabul olunmaz. O servet ona mübarek de olmaz; ge-

riye bıraktığı servet de, nihayet onu Cehenneme sürükleyip götürür. Malûmdur ki, pislik pisliği temizlemez. Meselâ çamaşırımızda bir pislik olsa, bunu pis bir su ile temizleyebilir misiniz?

2 — Komşu ile iyi geçnimek:

 «ili 'jj~j 'JU :'J15 '<&¦

.«Is! ,ji\ Jöi .jJl

 «Iıl

Hz. Enes (r.a.)'ın şu rivayetine bakınız. Sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: «Her kim komşusuna ezâ ederse bana ezâ etmiş gibidir. Bana ezâ eden ise Allah'a-ezâ etmiş sayılır. Her kim komşusu ile dövüşürse, benim-le dövüşmüş gibidir, her kim benimle dövüşürse Allah'la dövüşmüş gibidir.» Bu hadis bizlere ders olarak yetmez mi dersiniz? Fakat bu insanoğlu daima kendini haklı gösterebilmek için çok laf eder. Kendisinin sabırsızlığını ve hazımsızlığını, fedakârsızlığını ve menfaatperestliğini hep örtbas etmeye çalışır. Komşu hakkı filân hiç tanımaz. İster ki, herşey istediği gibi olsun.

Amr (r.a.)'ın oğlu Abdullah'dan rivayet edilmektedir:

I

 '"I

 1

 

174

ANA BABA HAKLARI

Resulü Ekrem (s.a.s.) bir gazaya çıkarlarken buyurdular ki: «Bugün bizimle beraber olmasın o kimse M, komşusuna ezâ etmiştir.» Cemaatin içinden bir adam çıkıp dedi ki «Ben komşumun duvarına işedim.» Buyurdular ki, «Sen bu gün bizimle gelme.»

Malûmdur ki, harpler hemen öyle büyük kuvvetlerle ve malzemelerle elde edilemez. Allah teâlâ'nm rahmeti, salih olmayan kavmin üzerine nazil olmaz. Onlara Allah' dan nusret ve yardım da gelmez. İşte bizler senelerden beri düşmanlar ve kâfirler üzerine nusret ve yardım isteriz; bunun için hemen her gün dua ederiz de, demek duamız hiç de kabul olmuyor. Düşmanlarımıza karşı daima boynu bükük ve daima onların yardımlarını istemekteyiz. Bu gün bile onlara yine milyarlarca borcumuz olduğunu da işitmekteyiz. Bu da bizim için yüz karası olarak yetmez mi dersiniz?

3 — Kötü komşu:

Peygamberimizin dualarından birisi de «Ya Rab, kötü komşudan sana sığınırım.»

Çadırlarda ve göçebe hali yaşayanlar, bir müddet sonra yerlerini terkedip başka yerlere giderler. Onun için © çadırlarda yaşayanlar yazın bir yerde, kışın bir yerde gezerler de o kadar zararlı olamazlar. Fakat daimi oturduğu evden çıkıp gitmek kolay mı? Onun için, oralardaki kötü komşulardan Allah'a sığınmak gerektiğini bizlere bildirmiş oluyor.

Kıyamet gününde ilk muhakemelerden birisi de iki komşu arasında olacaktır ki, biri diğerinden davacı olacaktır. Bu mahkeme dünya mahkemelerine hiç de benzemez. Şahidler hep azalarımız olacak; olanı biteni güzelce söyle-

KOMŞU HAKLARI

175

yecekler. Söyleten Allah'dır. Ağızlar kapatılır; eller söyler, ayaklar da şehadet eder. Hiç düşünme. Gözünün önündeki teyp, bak ne güzel söylüyor. Cenâb-ı Hak da yarın diğer azalarımızı böylece şehâdet ettirecek vesselam. Binâenaleyh komşusuna ezâ eden kimse, her ne kadar sofu olursa olsun, Cennet'e giremeyecektir. Komşusuna ezâ etmeyen veya ezalara karşılık yapmayıp sabırlı ve müta-hammil olan kimseler, her ne kadar fazla ve nafile ibadet-" leri yok ise dahi, yine rahmet-i İlahiyye ile bu huylarından nâşî Cennet'e gireceklerdir. Bunların içinde bir de komşularının hoşuna gidecek şeyleri yapıp da onlara ikram edenler yok mu ya, doğrusu çok bahtiyar kişilerdir ve Cennet'e de layıktırlar vesselam.

4 — Komşuya ikramda bulunmak:

i*' 'Jf- iâüi »jl> Jji jJU 'jiil '£ :'JU

 «III

 

 İIj '. JLI

176

ANA BABA HAKLARI

Amr b. Şuayb'ın rivayeti bize pek güzel bir ışık tutmaktadır. «Komşusunun malı ve ehlinden korkarak kapı-sim kapayan kimmpnin komşusu mümin değildir. Yine komşusu kendinden emin olmayan kimse mümin değildir. Komşu hakkını bilir misiniz nelerdir? Senden bir yardım istediği vakit ona yardım edersin, senden borç isterse verirsin, muhtaç olduğu vakit ona gidersin, yani elinden tutar ve yardımcı olursun, hastalığmda ziyaretine gidersin ve elini eline kor ona şifâ istersin, komşun bir hayra erişirse onu tebrik edersin (Mesela hacdan gelmek, ev almak, çocuğu olmak gibi), komşuna bir musibet gelirse onu teselli edersin, ölünce cenazesine gidersin, onun evinin üstüne yüksek binayı ancak ondan izin alarak yapabilirsin, tence-rendeki yemek kokularını ona kokutarak ona ezâ etmekten ancak pişirdiğin yemekten ona vermekle kurtulursun, evine meyve aldığın vakjit onlara da verirsin. (Şayet vere-n^ezsen meyveyi evine g&lice getirmelisin.), meyveleri çocuğunun eline vererek sokağa çıkarma ki, komşu çocukları ona kızmasınlar.» Buna dair, daha üç veya dört tane hadis-i şerif var. Vay bizim başımıza gelenler!...

Bu komşu haklarını böylece acaba kim yapabilecek? Belki pek az muhterem kişiler yapabilirler ki, onlar da şüphesiz Hakkın rahmetine nail olmuş kimseler olacaktır. Cenâb-ı Hak bizleri de rahmetine nail olan ve komşularına faideli olabilen kullarından eylesin. Âmîn! Yine şu komşulardan da Allah teâlâ'ya sığmmak gerektir ki, hayır görürse saklar ve eğer bir şer görürse onu yayar; herkesin onu ayıplamasını ister.

Hz. Enes (r.a.) den rivayettir.

KOMŞU  HAKLARI

177

«Komşusunun aç olarak yattığını bilirken karnını doyuran Allah'a iman etmiş sayılmaz.»

Hz. İbn-i Abbas (r.a.)'dan rivayettir.  'Jlî :'Jlî 2İ         '

«Mü'min değildir o kimse ki, komşusu aç olduğu halde karnını doyuran.» Diğer bir rivayette de. «mümin değildir o kimse ki tok olarak yatar, halbuki komşusu aç olarak yanı üzere yatmıştır.»

Ebû Hureyre'nin rivayeti pek mühimdir.

«JU. !jl J~s mİI 'JjLj 'J'ü :'JÛ *it -i! Jâj '£>.£ ^ &

 - ir*

 Srj

 sjiîr bu

Resulü Ekrem (s.a.s.) Hazretleri buyurdular ki: «Kim benim söyleyeceğim kelimeleri alır ve onunla amel eder veya amel edecek birisine onları öğretir?» Ebû Hureyre dedi ki, «Ben alırım. Ya Resûlallah.» O zaman Resûlullah (s.a.s.) Hazretleri benim elimden tuttu da beş şeyi saydı ve dedi ki:   «Allah'dan kork,  haram olan şeyleri işlemekten

F. 12

178

ANA BABA HAKLARI

kork; (Zira bir zerre haramı terk, yer gök ehlinin sevabından hayırlıdır buyrulmuşrur. Bunları izaha hacet yoktur zannederim.) o zaman nasın en âbidi olursun. Allah'ın taksimine razı ol ki, nâsm en zengini olasın. Komşuna ihsanda bulunki, mü'min olasın. Nefsin için sevdiğin şeyleri insanlar için de sev ki, müslüman olasın. Çok gülme. Muhakkak çok gülmek kalbi öldürür.

Bu hadisi Tirmizi Hazretleri ve başkaları hasen olarak Ebû Hureyre'den nakletmişlerdir. Bazıları hadiste za-•af vardır demişseler de, zayıf hadisler diğer hadislerle kesb-i kuvvet edip zayıflıktan çıkar ve kuvvetlenir olduğu cümlece malumdur.

Kardaşların ve komşuların en hayırlısı, kardaşına ve komşusuna hayırlı olanıdır.

5 — Komşu hakkının ehemmiyeti:

Buharı ile Müslim, Ebû Davud, Beyhakî, İbn Hıbban sahihinde Hazret-i Ebû Hureyre'den nakletmiştir.

Sallallahü aleyhi ve sellem buyurdular ki: «Cebrail Aleyhisselam, komşu hakkında bana o kadar vasiyet ettiler ki, ben zannettim ki, komşular sanki varis Olacaklar.»

Bu hususta ulemâ-yı kiramın izahına göre, ne Peygamber Aleyhisselam zamanında, ne de daha sonraları böyle bir şey olmamıştır. Yalnız yine ulemâ-yı zevi'1-ihti-râmın tefsirlerine göre miras iki kısımdır: Maddi ve manevi. Maddî kısım olmadığından, manevi kısım murad olunmuştur. Şöyle ki, komşusuna muhtaç olduğu dini malûmatı ve bilmediklerini öğretmekle mükelleftir.

Komşu müslim. kâfir, âbid. fâsık, sıddîk, düşman, yerli, köylü olabilir:   fakat hepsi komşudur.   Faideli, zararlı

KOMŞU HAKLARI

179

yakın ve uzağı vardır. Buradaki haklar üçe bölünmüştür. Eğer komşu akrabadan ve müslim olursa, onun üç hakkı vardır. Birisi akrabalık, biri müslümanlık, birisi de komşuluk hakkıdır. Komşu, akraba olmazsa, onun da iki hakkı vardır. Birisi müslüman olduğu için, birisi de komşuluk hakkıdır. Eğer komşu müslüman olmazsa, onun da bir hakkı vardır. O da komşuluk hakkıdır. Binâenaleyh komşuluk hakkını muhafaza cümlemize borçtur. En güzeli herkesi ve bahusus komşuları tatlı dil ve güler yüzle karşılamak, hatırını hoş etmek için onun hatırını sormak, nasılsınız komşucuğum; Allah ömürler versin gibi.

Medine-i Münevvere ahâlisinden bir zat, bir gün, hanımını da alarak sallallahü aleyhi ve sellemi murad ederek gelmişler. Bakmışlar ki, sallallahü aleyhi ve sellem namazda. Bir zat daha orada Resulullahı gözlemekte. Ben zannettim ki, bunun da bir haceti var, onun için bekliyor. Fakat sallallahü aleyhi ve sellem namazda o kadar uzun duruyordu ki, doğrusu ben acıyordum. Namazı bitirdi, ben

180

ANA  BABA  HAKLARI

de ona karşı kalktım ve dedim ki: «Ya Resûlallah demin-denberi bu zat sizi beklemektedir. Ben de sizin namazdaki uzun duruşunuzdan sizlere acıyordum.» Buyurdular İd, «Sen biliyor musun bu kimdir?» Ben de «Hayır bilmiyorum» deyince, sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki, «Bu Cibril'dir (Yani Cebrail) bana komşu hakkında vasiyete devam etmektedir. Ben de sanki komşu mirasçı olacak zannettim. Eğer sen ona selâm vermiş olsaydın, o da sana (ve aleykümü's-selâm) derdi.»

«il

l J~s «il 'J>-j Cju.- t'Jli <ut -tüt

 üj'£2\: ola .jüri

Peygamber (s.a.s.) Efendimiz komşu hakkında son haclarında kulağı kesik bir deve üzerinde buyurdular ki, «Komşunuz hakkında size vasiyet ederim.» Bunu o kadar çok söylediler ki, ben komşu mirasçı olarak zannettim.

J sCi *J ç

 -«İl

J -»-

 AÛİ 'J>-J C^fcMi !

 1      .

Ömer (r.a.)'m oğlu Abdullah (r.a.)'ın ev halkı için bir koyun kesildi. Eve gelince dedi ki, Yahudi komşumun payım, hediyesini verdiniz mi? Yahudi komşumuzun payını, hakkını verdiniz mi? Ben Resûlullahdan işittim ki, Cibril

KOMŞU  HAKLARI

181

bana komşu hakkı hususunda o kadar vasiyete devam ettiler ki, ben muhakkak komşu mirasçı olacak zannettim.

*   >   * * *  "      * * t,  *' <

 '^ *^jî :,JLj aJi

İnsanın salih bir komşusu kişinin saadetindendir. Bir de iyi bir bineği olması ve bir de geniş bir evi olması. (Diğer hadiste bir de saliha bir hanımının bulunması ilâve edilmiştir.)

Salih bir müslüman kişi, komşularından yüz haneye gelecek belâları def eder, buyurulmuştur. Onun için ev alma komşu al. Böyle salih bir komşuya komşu olmak, doğrusu pek büyük bir devlettir. Herkesin de böyle olmasını gönül her zaman istemektedir. Komşunun kötüsünden de Allah'a sığınmak gerektir ki, iyilik görünce onu saklar. Eğer bir fenalık görecek olsa onu da yayar.

Dünya komşusundan kaçıp kurtulmak mümkündür. Fakat mezardaki komşusu kötü olanın vay haline! Allah teâlâ muinimiz olsun, âmîn!

ÜÇ GÜZEL HASLET

Buharı ve Müslim'in ittifakla zikrettikleri ve Ebû Hu-reyre (r.a.)'in da rivayet ettiği hadîs-i şerif şöyledir:

 <Sİ

 &  j|

iÜ & .'*£* }/Ş .>Vl j£\j <İl '&£ 'd\S •£ :'JU

^                                        0j -ât. 'o->;

Her kim Allah teâlâ'ya îman eder ve yevm-i âhirete inanırsa misafirine ikram eylesin. Ve yine her kim Allah'a ve yevm-i âhirete inanır, îman ederse sıla-i rahim eylesin. Ve yine her kim Allah'a ve yevm-i âhirete inanır îman ederse ya hayır söylesin veya sükût eylesin...

1 — Misafire ikram:

Allah teâlâ'ya ve âhiret gününe inanan kimseye mümin ve müslüman derler. Bu müslümanlann ilk vazifesi, kendisine gelen misafirlere karşı son derece ikram ve izzette bulunmasını tavsiye etmektir. Çünkü müslümanın en ef dali, yemek yediren ve herkese bol bol selâm veren ve geceleri de herkes uyurken namaz kılan bahtiyardır. Bu sebepten müslümanlar her kim olursa olsun misafirlere ikram etmeyi bir vazife saymışlardır. Hattâ köylerimizde ağaların evleri açıktır. Misafir gelince hemen misafirhâne-

OÇ GOZEL HASLET

183

ye girer; hizmetkârlar misafirin hayvanlarını ahıra götürür, yemini verir, misafir de yemeklenir ve yatırılır. Bazı köylerde misafir kahvehaneye girer, köy işine bakan kâhya kimse, hemen evlerden sıra ile misafire yemek çıkarılır ve misafirhanede yatar. Ona köylü bakar. Hayvanlarına da yine böyle bakılır idi. Evvelce şehirlerde de misafirlik böylece devam ederdi. Bu hal tedricen, yavaş yavaş her nedense kaybolmaktadır.

Nihayet oteller yapıldı, çarşılarda aşçı dükkanları, lokantalar açıldı, derken dostluk da sadece bir selâma kaldı. Her şey Avrupa usûlüne uygun. Allah muinimiz olsun demekten başka çâremiz de kalmadı.

Misafire ikram her milletçe makbul ise de, Arapların bu hususta herkese karşı üstünlükleri inkâr edilemez: Şu hal hepimize gayet güzel bir ibret numunesi olsa gerektir. Bir gün Resulü Ekrem'e bir misafir gelmiş. Bu gelen misafirler doğru mescide giderlerdi. Resulü Ekrem Efendimiz de bunları ashab-ı kirama dağıtırdı. O gün her nasılsa ashab-ı kiramdan evlerinde misafir edecek biri bulunmadığı anlaşılmış ve nihayet Talhâ (r.a.) misafiri almış, evine götürmüş. Fakat evde de ancak kendilerine yetecek bir şey varmış. Talha (r.a.) hanımına demiş ki, sen bu akşam çocukları erkenden uyut. Biz de sofrada ışığı söndürürüz, kaşıklarımız boşa gider gelir ve misafirimizin karnını doyurmuş oluruz demişler. Böyle yapmışlar, misafir de karnını doyurmuş. Talhâ'nın bu hareketi, o günden beri daima takdire şayan olarak anılagelmiştir.

Doğrusu bu büyüklüğün herkesde bulunması mümkün değildir. Misafire elden geldiği kadar ikram-izzet büyük bir devlettir. Misafirin girdiği eve hem bereket, hem " de sıhhat ve afiyet girer. Misafir on rızıkla gelir, birini yer, dokuzunu da misafir olduğu eve bırakır. Misafir aynı ¦ zamanda evin nurudur. Onu incitmemek ve onu hoşnutluk-la uğurlamak ne güzel bir devlettir.

184

ANA  BABA  HAKLARI

ÜÇ  GÜZEL  HASLET

185

Türklerin de misafirperverlikleri meşhurdur. Evvelce evlerimizde haremlik ve selâmlıklar meşhurdu. Misafir eve gelince yeri ayrı, kapısı ayrı, yatağı ayn, odası ayrı. Ev sahibi olan hanımefendi ve diğer aile efradı misafirden hiç de müteessir olmaz ve bilâkis memnuniyet duyarlardı. Şimdiki evler maalesef ufacık, ev halkına bile kâfi gelmemektedir. Misafire nasıl ikram edilebilsin? Fakat insanın içinde eğer insanlık ve İslâmlık nuru varsa, evi olmasa bile yine misafire ikram edebilecek çâreleri arar ve bulur. Bu ayrı bir meziyettir, Cenâb-ı Hak bizlere de böyle meziyetleri ihsan buyursun, âmîn!

2 — Sıla-ı Rahim:

Allah'a ve âhirete inanan kimseye layık olan şey sıla-ı rahimi yapmasıdır. Mümkünse gidip ziyaretler yapmak, hal ve hatırlarını sormak, öğrenmek, ihtiyaçları varsa yardımda bulunmak, ziyarete giderken de; mümkün mertebe bol hediyeler götürmek ve sevindirici, memnun edici tavırlarda bulunmak. Eğer akrabayı taallukat uzaklarda olup her zaman gitmesi mümkün değilse, bu sefer de mektuplarla gönüllerini almak ve posta ile hediyeler göndermek, hep müslümanlığm icâbı ve icadıdır. Müslümanlık demek akrabasıyla, hem de bütün müslüman kardeşleriyle bir vücut gibi olmaktır. Kusur aramak müslümana yakışmaz. Çünkü kusursuz insan olmaz.

Daima her fırsattan istifade; anne, baba, amca, dayı, hala, teyze gibi ve bunların çocuklarını ve kardeşlerini ziyaret etmek, hediyelerle kendilerini sevindirmek lâzımdır» Bunun hakkmda Cenâb-ı Peygamber'in pek çok tavsiyesi vardır. İmandan sonra Allah teâlâ'ya en sevgili amel sıla-ı rahimdir. Yine Allah teâlâ'ya en mebğuz, sevmediği amel de, Allah'a şirk koşmakla beraber, katîatü'r-rahim denilen-

sıla-i rahim yapmamaktır. Yani akraba-yı taallûkatını ziyaret etmemektir. Buharı ve Müslimde yazılır ki: Rallim, Arş'a muallaktır ve der ki, «beni vasi edeni Allah da vasi eylesin ve beni kat' edeni Allah da kat' eylesin.»

Sıla-i rahim bir aile efradının birbirileriyle sımsıkı ünsiyetleridir, bağlılıklarıdır. İşte bu aile bağını devam ettirmeğe sıla-i rahim denir ki, îmandan sonra Allah teâlâ'ya en sevgili ameldir. Demek Cenâb-ı Hak'kın bile bizlerin birbirlerine bağlılığı hoşuna gitmektedir ki, en sevgili amel olarak sıla-i rahim, zikredilmiştir. Müslümanlık, zâten kardeşliktir. Akrabalar ise bu kardeşlikde daha da ileri giden kimselerdir. Bu mukaddes vazifeyi yapmadıkları takdirde, evvelâ Allah teâlâ onların arasını kat' eder, keser, açar. Tel kesilince ceryan nasıl gelmezse, onlar da o zaman tabiatiyle karanlıkta kalacakları gibi, akrabayı taallukâtıyla alâkayı kesen de böylece karanlıklar içerisinde kalır. İşleri rast gitmez. Dünyada da perişan olur, âhi-rette de vesselam.. '

Halbuki müslümanlık bize bir vücut gibi olmamızı emreder. Kardeşlik de bu bağları daha ziyade kuvvetlendirir. Zaten bütün müslümanlar kardeştirler. Fakat bugün bu kardeşlik hemen hemen lafta kalmakta, dünya menfaatleri herşeyi altüst etmektedir.

Bir adam Resûlullah Efendimize günahdan şikâyet etmiş idi ve ona bir tevbe arıyordu. Sallallahü aleyhi ve sel-lem Hazretleri ona sordu ki, «Anan var mı?» Adam «Yok» dedL «Teyzen var mı?» deyince «Evet var» dedi. «Öyle ise ona iyilik eyle; ihsan eyle, ikram eyle.» Malum ya teyze de ananın yansıdır.

18b"                                     ANA BABA HAKLARI

a — Sıla-i rahim ömrün uzamasına ve rızkın artmasına sebeptir.

Bu vak'ayı da iyi dinle ve tekrar tekrar oku:

İki kişi Davud aleyhisselâmm yanma gelmişler. Azrail (â.s.) iki kişiden birisinin yedi gün ömrü kaldığını Davud (a.s.)'a bildirmiş. Fakat çok zaman sonra Davud (a.s.) adamı görünce şaşırmış ve nihayet Azrail (a.s.)'a sormuş: «Hani bu adam yedi gün sonra ölecekti? Halbuki, hâlâ yaşıyor» deyince melekü'1-mevt demiş ki: «O adam sizin yanınızdan ayrılınca akrabasına sıla-i rahim eyledi. Bu sebeb-ten Allah teâlâ da o adamın ömrünü yirmi sene uzattı.» Bu zaman hakkında ulemanın bir çok görüşleri olmuş. Bize kalırsa, Allah teâlâ ne isterse öyle yapar. Kimisinin ömrünü uzatır; kimisininkini de kısaltır. İşine kimse karışamaz ve karıştırmaz. Her işinde, istediğini istediği gibi yapar.

Dahhak denilen zat derki: «Bazı insanın üç günlük ömrü varken, Allah teâlâ bunu sıla-i rahim sebebiyle otuz sene yapar ve yine akrabalarına sıla-i rahim yapmadığı için otuz senelik ömrünü üç güne indirir.» Bu artıp eksilmeyi yedi veçhile tefsir etmişler. Bunlardan birisi ki, Abdullah'ın oğlu Cabir, Sallallahü aleyhi vesellemdeh şöyle nakletmiştir:

.3İUİII

Diğer rivayetlerde aşağı yukarı bunun gibi, yani «Al-lahü teâlâ ömrü ve rızkı artırır ve, dilerse ömrü ve rızkı azaltır. Bazan şekaveti siler, yok eder; saadeti de yerine sabit kılar.»

OÇ GOZEL HASLET

187

Yine Buharî ile Müslim müttefikan beyan ederler: Hz. Enes'den, Resûlulah buyurdular M: «Her kim rızkının çokluğunu istiyorsa, ecelinin geri kalmasını istiyorsa, süa-i rahim yapsın.»

Bu o kadar sevinç verici ve memnun edici bir haldir ki, başka şeylerde bulmak mümkün değildir. En mühimi ve en çok bizi üzen rızıkdır. Bazı kimseler anadan baba-' dan varlıklı olduklarından bunun ehemmiyetini pek anlamazlar ise de, fakir halk, bahusus memleketimizde çoktur. Hele köylülerimizin bir kısmı bunu çok iyi bilirler. İnsanı en çok üzen ve yoran, evleri de birbirine katan ve bir çok geçimsizliklere yol açan hep fakirliktir. Bazan insanı bil-mecburiye köleler gibi, acı ve çirkin işlere sürükleyen hep fakirlik değil mi? Küfre en yakın olan da yine fakirliktir. Haline razı olmamak ve zamanın ihtiyaçlarını karşılayamamak, çoluk ve çocuğunu da günün seviyesine göre yetiştirememek ve onları başkalarının ellerine bakar durumr da bırakmak, doğrusu acıların acısıdır. Hele bu devirde çocukların ahlâkı üzerinde pek büyük bir tesirin olduğu inkâr edilemez. Bir korkunç hadise daha göze çarpmaktadır ki, bu hepsinden daha fena ve daha çirkindir. Herkes pek iyi bilir ki, iffet ve namus can gibi mukaddesdir. Bu iffetsizlik, bazı hem bilgin, hem de zengin takımında bulunursa da, o cibilliyetsizlik iktizası ve icabıdır. Yoksa soyu sopu temiz aile ferdleri, zengin de olsalar, fakir de olsalar, bu gibi iffet ve namusa mugayir bir iş işlemelerine imkân olamaz.

İşte insanın bu gibi ve daha çeşitli, akla fikre gelmeyen fenalıkların, kötülüklerin ve fakr ü zaruretin içerisinden kurtulmasına başlıca sebeplerden biri de; ana, baba, amca, dayı, hala, teyze ve bunların çocukları ve bahusus kar-daşlar arasındaki devam ve kuvvetlenmesi, bu sıla-i ra-hime bağlıdır.   Onun için hepimize düşen vazifelerin en

188

ANA BABA HAKLARI

ÛÇ GÜZEL HASLET

189

mühimlerinden olan bu sıla-i rahimi devam ettirmek ve aynı zamanda da çocuklarımıza güzelce öğretip, hem nasihat ve hem de vasiyet etmek borçtur. Bu sıla-i rahim, bazı hadîs-i şeriflerde geçtiğine göre, aşağı yukarı rızkın artmasına, ömrün uzamasına, kötü ölümlerden ve korkunç hallerden kurtulmasına başlıca sebeptir. Sakın akraba-yı taallukât arasında kusur kabahat aramağa kalkma. Bizim kendi kusurlarımız kendimize hem yeter, hem de artar ve bizler kendi kusurlarımızı düzeltmek imkânını bulamadığımız halde, başkalarının da şöyle kusuru var, böyle hatâsı var demek, çok büyük bir hatâ ve kusurdur. Onun için akrabaları mümkün oldukça, bahusus kandillerde, rama-zan-ı şeriflerde, bayramlarda ve cuma gece ve günlerinde ziyaret etmeli, mümkün olursa, hem de makbule geçecek hediyelerle ve çocuklarını sevindirecek kitap, kalem, yazı takımları vesaire gibi şeyleri de ihmal etmemeli. Çünkü bu hediyeler, aradaki muhabbet ve sevgi bağlarını hem artırır, hem de rızıklarınızm bolluğuna ve ömrünüzün uzun olmasına vesile olur. Sakın buna da itiraz edip, bu nasıl olur demeye kalkma. Allah ve Resulü ne diyorsa, sen ona bak. Mülk O'nun, tasarruf O'nun, her şey de O'nun. O isterse uzatır, isterse kısaltır. Bunları izah için uzun uzadıya izahlar yapmışlarsa da en kısası, Allah ve Resulü ne diyorsa o, öyledir. Onu insanın kendi kendine izaha kalkması abestir. İmanı zayıf, aklı kısa olan kimselere faideli olur mu diye uğraşmak da ne kadar faideli olur bilemem? Her ne kadar olsa da, faideden hâli değildir, inşallah.

Şunu anlıyoruz ki, insan ne olursa olsun akrabasını bırakmamalı. Onları ziyaret etmeli. Hem de mümkünse sevindirmeli. Gerek hediyelerle ve gerekse tatlı muhabbetlerle. Bu hususta tam 41 hadîs-i şerif zikrolunmuş; lafızları ve ravileri her ne kadar ayrı ise de, "netice hepsinde şu ifade mevcuttur:   Sıla-i rahim yapanın, yani akraba-yı

taallukatmı ziyaret edenin hem rızkı çoğalır, hem de ömrü uzar ve hem de dünya felaketlerinden, fena ölümlerden, dert ve belâlardan muhafaza olunur. Cennet'teki derecesi o nisbette yükselir. Dünyâ ve âhirette rahat etrnek istiyorsan, akrabalarınla münasebeti katiyen kesme ve onlarla daima güzelce geçinmeye çalış. Sakın soğukluk çıkarma ve soğukluk hangi taraftan olursa olsun derhal barıştırmaya çalış ve dostluğu arttırmaya gayret eyle.. Bu kusur bulmalar, ekseriya nefs-i emmâre denilen kötü bir huyun tesiridir ki,-insanı her zaman tehlikeye sürükler. Bu nefsin elinden kurtulmak da öyle pek kolay bir şey değildir. Çok azim ve çok riyazetlerle birlikte, çok da zikrul-laha devamla beraber, âhireti tefekkür, kabri tefekkür, kıyameti tefekkür, hesap ve mizanı tefekkür gerekir. Hele o Cennet ile Cehennem yok mu ya! İnsanı Cennet'e sokan şey, imanla iyi ibadetler; Cehennem'e sokan şey de, günahlarla beraber bir de imansızlıktır. Bu dünyada insan muhayyerdir. İstersen Cennet yoluna, istersen Cehennem yoluna gidersin. Kimseye kabahat bulma.

Şimdi sana-bana düşen dedikodu değil; sen söylenene bak da ana, baba ve hısım-akrabalarını ziyaret ile hatırlarını sor; gönüllerini hoş eyle. İhtiyaçları varsa mümkünse onları gideriver. Hele kusur aramağa hiç kalkma. Kendini de beğenme. Bakalım yarın halimiz nice olacak? Onlara da dualar eyle. Kötü huylarımızın hepsini Cenâb-ı Hak, iyi huylara tebdil eylesin; âmîn..

b — Uzakta olan hısım akrabaları ziyaret

Musa (a.s.) Cenâb-ı Hak'ka sormuş ki, «Yâ Rab, ben nasıl sıla-i rahim edeyim ki, akrabalarımın her birisi bir tarafta?» (O gün dünyada bugünkü gibi kolaylıklar olmadığı için uzaktakileri ziyaret pek kolay olmazdı.) O zaman Cenâb-ı Hak,  «Yâ Mûsâ, sen kendi nefsin için istediğin,

1

190

ANA BABA HAKLARI

sevdiğin şeyleri onlar için de sev ve iste...» Bizim şeriatımızda ise, uzakta olan hısım-akrabalan ziyaret; hediye göndermekle, mektup göndermekle, selâmlar göndermekle de caiz ve mümkündür denmiş ise de, doğrusu vakti olanların biraz gayret gösterip gidip ziyaret etmeleri, hem daha efdal ve daha âlâdır; hem ömrün uzar, hem de rızkın artar. Tecrübeye kalkma. Tecrübe olunmuş şeyleri tecrübeye kalkmak cahillik alâmetidir derler.

Bak Cenâb-ı Peygamber'in buyruğuna:

«Âdem oğullarının amelleri her perşembe ve cuma geceleri bana arz olunur da Allah teâlâ Hazretleri kaü-ı rahim olanların, yani akraba-yı taalukâtina sıla-i rahim yapmayan,   ziyaret etmeyenlerin    amellerini kabul    etmez»

İmam Ahmed'den böylece rivayet olunmuştur.

Bunların hepsi bize demek istiyor ki, birbirlerinizle tam mânâsıyle kardeşçe geçinin ve dâima birbirlerinizin iyi hallerini görünüz ve onunla övününüz. Bir insan babasına dua ederse, babasına ihsan etmiş sayılır. Yine her kim babasının ve anasının veya birisinin kabrini her cuma ziyaret ederse, hem mağfiret-i ilâhiyyeye mazhar olur; hem ebeveynine iyilik edicilerden sayılır, buyrulmuş.

Şöyle bir hâdise anlatılmaktadır: Saliha bir kadın, vefatı yaklaşınca çocuğunu çağırır ve der ki: «Yavrum benim hayatımda ve memâtımda senden başka itimad edeceğim kimse yoktur. Beni ölümüm hâlinde mahzun etme. Kabrimde beni korkutma (Duasız bırakma, gerek telkih ve gerekse Hak'ka tazarru ve niyaz gibi)» Vaktâ ki. anne vefat etti. Oğlu onu her cuma günü ziyaret eder; ona ye komşularına okur idi. Rü'yasmda annesini gördü ve ona halinden sordu; «Nasılsın anneciğim?» gibi. O da «Oğlum

0Ç GOZEL HASLET

191

ölüm, çok şiddetli ve zor bir şeydir. Ben ise Allah teâlâ' ya hamd ü sena olsun ki, çok güzel bir yerde, ipekli kumaş . yataklarda ve gayet güzel kokular içindeyim; kıyamete kadar. Oğlum, sakın cuma günleri ziyaretimi bırakma. Çünkü ben ve komşularım, senin duan bereketiyle çok serin ve ferahlık içindeyiz.» der.

Bu bizim bir an'anemiz idi. Cuma günleri mezarlıklar gençlerle dolar, boşalır; herkes geçmişlerine Yasin-i şerif, hatim vesair Kur'an sûrelerini okumak suretiyle dualar eder; hem kendisi âhiret dersini almış olur; ibretlerle döner ve hem de orada yatan gerek kendisinin ve gerekse sair geçmiş mü'minlerin ruhlarını sevindirirdi. Tabiî, bu âdet evladına da intikal eder; o da dünyasını değiştirince, onun yerine bu sefer de onun oğlu başlar, babasını ve sair mü'minleri ziyarete; derken bu âdet böylece temadi eder giderdi. Fakat dünyâ bugün bambaşka bir âlem oldu. Bir kere öldün mü, o gün her şey biter; ondan sonra da miras kavgaları başlar. Daha sonra evvela evlâdlan birbirlerine düşerler, sonra dost ve komşularla ayrılıklar başlar. Daha sonra mahallesini beğenmez, daha lüks yerlere gitmeğe kalkar. Daha sonra' da artık kimseyi beğenmez bir hal alır. Neticede cemiyetler de perişan olur, ferdler de. Arkası ya esaret veya felâket üstüne felâket. Cenâb-ı Hak cümlemizi bu gibi acı akıbetlere düşmekten korusun.

c — Cennet ve Cehennemin yolu buradır.

İnsan okur, dünya ilimlerini iyi beller. Asistan, doçent, profesör olur. Fakat dînî bilgilere sahip değilse ve bildikleriyle amel etmiyorsa, îman ve inancında eğer ih-lâsı yoksa, tabiî, bu bilgi insanları birbirinden ayırmaktan ve iflasa doğru götürmekten başka bir. işe yaramaz.

192

ANA BABA  HAKLARI

Belki dünyan güzel olabilir, ama burası muvakkat bir yerdir. Burada kimse de kalmamıştır ve kalamaz. Asıl hayat âhiret hayatıdır. Burası âhiretin geçit yoludur. Âhiret burada kazanılır. Cennet ve Cehennemin yolu buradadır. Onun için îman ve islâm yollarını aramak ve bulmak mecburiyetindeyiz. Eğer bunu bulmadan buradan ayrılırsak vay bizim hâlimize, o zaman bizim insanlığımız nerede?

Heyhat! Bugün yetişen gençlerin kaçta kaçı müslü-manlığı biliyor ve yapıyor? Dinsiz olarak yetişen neslin yapacağı da, mesuliyet korkusu olmadığından, elinden gelen her şeyi yapmakta kendisini haklı görmektedir. İstediğini öldürür ve bunu kendisine bir de şeref sayar. İstediğini soyup soğana çevirir. Sonra bu paralarla da envai çeşit fitne ve fesatlar çevirir. Sonra biz de bunların hakkından geleceğiz diye uğraşır dururuz. Bu uğurda bir çok canlar da feda olup gider. Yanan analar .babalar yanıp dursunlar, kime ne, vesselam!

Yine bu hususta Cenâb-ı Peygamber'in buyruklarından olarak deniyor ki, «Her kim anne ve babasının ölümünden sonra onlar için "hac ederse, Allah teâlâ onu Cehennemden âzâdlıklardan yazar.»

Evzaî Hazretleri şöyle der: «Ana ve babasına âsî olan kişi, onların vefatından sonra onların borçlarını öderse, bu zat anasına .babasına iyilik edenlerdendir, diye yazılır. Yine her ne kadar vâlideynlerinin hayatında onlara iyilik etmiş; iyi bakmış, ikram u ihsan çok; ama öldükten sonra onların borçlarım ödemezse, buna da âk yâni âsî evlâd diye yazılır.» Câbir (r.a.) der ki; «Ben vaktaki babamın borçlarını ödedim. Cenâb-ı Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: «Yâ Câbir, babanın borçlarını ödedin değil mi? Allah seni mağfiret eylesin» diye tam yirmi beş kere dua buyurdular.»

OÇ GOZEL HASLET

193

j>j *

J,

*\\ *-'û  'il-     **<  *         ••»*•••

: JU ÎA»

'i0\ :'JÛ !-İI 'Jl t-iî Jİ*Vi y <İI 'JjL>: CİÎ :'JİÎ .^

:'JU   f>J\ îlu* 'fj :'JU '-û j^ -il J>-jlî :CİS :'JU .4

'JIS Tjil 'Jl 1^*1  jUVl *J -İl ÎAjÇ :CİÎ 'JÛ ./İ

O. J

Bir adam Resûlullah Efendimize «Allah'a en sevgili ameller nelerdir?» diye sormuştu da cevaben, «Evvela Allah'a îmandır» buyurdular. «Sonra nedir?» diye sordu. «Sila-i rahimdir» buyurdular. «Sonao. nedir?» diye sordu. «Emr-i maruf, nehyi anil münkerdir» buyurdular. Yine sordu, «Allah'a amellerin en buğuzlusu nedir?» Buyurdular ki; «Allah'a şirk koşmaktır.» «Sonra nedir, Yâ Resû-lallah?» Buyurdular ki: «Sıla-i rahim yapmamaktır, yani katı-ı rahim olmaktır.» «Bundan sonra nedir, Yâ Resûlal-Iah?» dedi. Buyurdular ki: «Münkerâti, günahları işlemekle emir; ma'ruf olan hayırlardan men etmektir.»

:îi 'JÛ j

ı't' 11  *  <    '

 «il

 p'\ j\ \£t- -il J?

 "t       '     -'•

(Jtrİ»ijjî

F. 13

194

 ANA BABA HAKLARI

Hz. Aişe validemizden şöyle nakledilmektedir. Ebû Zer (r.a.) der ki:

«Muhakkak ki, her kime rıfkdan bir nasib verilmiş ise, ona dünya ve âhiret hayırlarından nasipleri verilmiş demektir. Sda-i rahim ve komşu ile güzel geçinmek ve güzel huy, ahlâk sahibi olmak. İşte bunlar bulundukları yerlerin ma'mûr olmasına ve ömürlerin de uzun olmasına sebebdirler.»

Ebû Leheb'in kızı Dürre şunu nakleder:

 ./iîı

Ben Resûlullah'a, «Yâ Resûlallah, nâsın hayırlısı kimdir?» diye sordum, cevaben: «Allah'dan çok korkan, sıla-i rahim yapan, ma'ruf ile emredip münkerattan insanları nehyedenlerdir,» buyurdular.

Ebû Zer (r.a.) der ki:

 -il

 :'JU

 îî S? jj

 i- ,JL,

 Şîi

îiı«»jij tiji o» bis oil ij^»ı bi ij&*j\i >^y •*-•>' ?i'

^ı J^ wi^ ^ ^ Vı g5 V; 'J> Sf o-j^ri iî

OÇ GÜZEL HASLET

195

«Dostum Resûlullah (s.a.s.) Hazretleri, hayırlardan bazı hasletleri bana vasiyet buyurdular. Birisi kendimden üstün kimselere bakmamak ve benden aşağı olanlara bakmak üzere vasiyet ettiler. Ve yine miskinleri sevmek ve onlara yakın olmakla vasiyet ettiler. Ve yine sıla-i rahim ile vasiyet ettiler, onlar her ne kadar gelmeseler de. Yine Allah için hiç bir levm edicinin levminden korkmamak üzere vasiyet ettiler ve yine her ne kadar acı da olsa daima hakkı söylemekle emrettil ;r. Bir de «lahavle ve lâkuvvete illâ billahi» kelimesini çok söylemekle emrettiler. Çünkü bu kelime Cennet hazinelerinden bir hazinedir buyurdular.»

Bunlardan anlaşılıyor ki sıla-i rahim, gelen akrabaya karşılık olarak gitmek değil, belki darılıp da sana gelmeyene, küsene karşı, alçak gönüllülük yaparak dâima gitmektir. Bu sıla-i rahim çok mühim bir dersdir. Cenâb-ı Hak ve Cenâb-ı Peygamber Efendimiz, bütün insanların ve bahusus müslüman olan zümrenin birbirleriyle kaynaşmasını, sanki hepsi bir ceset, bir vücut, sanki hepsi bir binanın heyet-i umumiyesini teşkil eden taşların kaynaşması gibi kaynaşmasını istemiştir.

Sıla-i rahimin terki, bir vücudu parçalamak veya bir kaleyi yıkmak veya bir binayı söküp atmak gibidir. Pek büyük bir cinayettir. Gerek kardaşlar arasında ve gerekse sair akraba-yı taallukat arasındaki tenanüdün bozulmasında ekseriyetle miraslar büyük rol oynamaktadır. Gerek paraların ve gerekse mirasların taksiminde herkes nalıncı keseri gibi kendi tarafına yontmakta ve bu hususta lazım gelen fedakârlığı tam manâsıyla yapamadığımızdan, eş, dost, akraba arasındaki birlik bağlan çözülmekte ve yerini birbirlerine karşı buğz ve adavet istila etmektedir. Bu hal tabiî ki hem cemiyet ,için, hem millet için. hem de aileler arasındaki dargınlıklara ve ayrılıklara sebep olduğundan, hiç de istenmeyen bir haldir; bir çok hadiselerin zuhu-

196

ANA BABA  HAKLARI

ru da muhtemeldir. Dostlukların, akrabalığın, kardeşliğin, daha sonra milletçe bu samimiyetin devamı, öyle sözlerle mümkün değildir. Ancak, nefsani ve vicdanı fedakârlıklar, olgun, ahlaken mazbut, dini de tam, bütün kimselerle mümkündür. Gerek dünyâ bilgilerinin ve gerekse din bilgilerinin bu hususta kâfi gelmediği görülegelmektedir.

Medine-i Münevvere halkının Mekke-i Mükerreme' den gelen muhacirlere yaptıkları fedakârlığı, tarih hiç bir devirde kaydetmemiştir. Bu olgunluk ancak hakiki müs-lümanlarda bulunabilir. Dünyaya meyyal, heva ve heves sahiplerinden böyle fedâkârlıklar ummak, zehirden şifa ummağa benzer. Onun için Cüneyd-i Bağdadî'nin ashab-ı tarikat hakkında zikrettiği 8 edebden birisi de, «düşürdüğü parayı veya malı dönüp almamaktır.» Zayi olur diye korkarsa orada durur ve geçen bir fukaraya bunu al, helâl olsun sana der. Çünkü dünyânın fâni olduğunu ve âhire-tin ise bakî olduğunu ve dâimi olduğunu ve dünyâ varlıklarının ise insanları bu canım âhiretten alakoyduğunu ve bir çok da günahlara sokduğunu bilir. Bu sebeple gerek kabir ve gerekse âhiret hesabına, sırat köprüsüne, Cennet ve Cehennemin bulunduğuna inanır. Yaptıklarını ve yapacaklarını da Allah teâlânm hem görür ve hem de bilir olduğuna inanıp îman ettiğinden, her istenilen fedakârlığı, her yer ve her zamanda yapmağa amadedir, hazırdır.

Onun için ey aziz kardeş, sen de bu güzel kardaşlığı yaşatmak istiyorsan bu dünyâya iltifat etme. O miraslar ve o servetlerin, gözünü yumunca sana zararlarından başka bir faidesi olmayacaktır. Binaenaleyh o ashab-ı kiram gibi cömert ol. Hattâ canını bile esirgeme. İşte o zaman tam bir hürriyete nail olursun. Yoksa paraların, servetlerin, mallarm esiri ve kölesi olarak bu dünyâdan gidersin. Vay halimize, vay hâlimize!

ÛÇ GÜZEL HASLET

 197

 :'JU ÜS 'ti J& İ jî jj!  OÎ & Â* Û

 

 

 'yi* ÜS '& *" ti aU Ji .aill û* u£ ? &

Biz Cenâb-ı Peygamber'in yanında oturuyorduk. Buyurdular ki, «Bugün bizim yanımızda katı-ı rahim oturmasın.» Bunun üzerine halkadan bir genç kalkıp gitti ve teyzesine gelip afv diledi. Aralarında olan bazı şeylerden nâ-şî teyzesi de afvetti. Genç dönüp meclise geldi. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.) buyurdular ki, «Muhakkak, rahmet katı-ı rahim olan bir kavme nazil olmaz.» Taberanînin ifâdesinde ise, «Muhakkak melâike-i kiram, katı-ı rahim olan kavim üzerine gelmezler, inmezler». Artık buna ne dersiniz bilmem?

Huzeyfe (r.a.)'den nakledilmektedir.

Ut '<İI J^, İl 'jjl; 'JÜ :'JU '*£ <il Jfj *£> C

198

ANA  BABA  HAKLARI

Efendimiz (s.a.s.) buyuruyor ki, «Siz immaa (tembel, dalkavuk, mukallit, mütereddid, herkesin sözüne aklanan) olmayınız.» İyi düşünün paralara kul olmayın. Allah'ı bırakmayın, herkesin sözüne aldanmayın. Şöyle ki. «İnsanlar bize iyilik, ihsan ederlerse, biz de onlara iyilik, ihsan ederiz. Bize zulüm ederlerse, biz de onlara zulüm ederiz. Lâkin siz kendi nefislerinize hakim olunuz da, nâsden iyilik edenlere iyilik ediniz, kötülük edenlere ise mukabele ile zulüm etmeyiniz, fitne ve fesatda başkalarına uymayınız, kötülük edenlere bilâkis iyilikle mukabelede bulununuz. Bunu yapamaz isen hiç olmazsa zulma kalkışma.»

Şaban ayının onbeşinci gecesine Berat gecesi denir. O gece tâatlerin kabul olduğu, umumi bir afv yapıldığı mübarek bir gecedir. Bu afv-ı umumiden yalnız şu kimseler müstesnadır: müşrikler, küsler, katı-ı rahimler, kibrinden eteklerini sürükleyenler, validelerine âsî olanlar, bir de içki içmeye devam edenler.

Bunlar hakkında yerleri geldikçe lazım gelen ma'lû-matlar verilmiş olmakla, tekrarına lüzum görülmemiştir Yalnız bunları dikkatle okuyup üzerinde durmak her müs-lümana borçtur. Daha fazla malûmat isteyenler Tenbihü'l-gafilin denilen kitabı okusunlar.   ,

3 — Hayır söylemek:

Allah'a îman edip, inanan ve âhirete inanan kimsenin yapacağı en doğru ve güzel yol, daima hayır söylemesi ve insanların irşadlarına, iyiliklerine yarar, faideli söz söylemesi veya onlara dünyâ ve âhiret bilgileri hakkında malûmat vermesidir. Sükût edip, gönlünü hakka bağlayıp, bir taraftan hatâlarını düşünmek ve kusurlarını telafi edecek çâreler aramak veya dîni ve uhrevi, hayırlı, faideli kitaplar mütalaasıyla vakitlerini hayırlarda geçirmeye ça-

OÇ GÜZEL HASLET

199

lışmak, insana yarayan en güzel bir harekettir. Bunun için en güzel ve kolay çâre; olgun ve kâmil kişilerle dost olmak ve onların sohbetlerinden istifade etmektir. Allah esirgesin, bir kere kötü huylu ve yaramaz insanlarla ve bahusus içki, kumar, zina, kahve ve gazino gibi mahallere ve oyunlara alıştı mı, onların hakkından gelmek çok zor olur. Hem para israfı ve hem de en mühimi ömür israfı, içinden çıkılmaz bir felâkettir. Bir de zengin ve faiz ile iş yapan kimselerin yanlarına bile uğrama. Zira onlar da seni manen mahvederler. Çünkü nefis, hele ilk devirlerinde, süsü ve saltanatı pek sever de, zenginlerin haline imrenir ve o da onlar gibi olmağa çalışır ki, bu felaket ona yetip artar. Zenginlerin iyileri de vardır. Ama pek azdır. İnsana lâzım olan, alçak gönüllü, tevazu sahibi olmak yaraşırken, bu zenginlerin halleri, ekseriya kendilerini kibir ve gurur istila eder; fakir fukarayı hor ve hakir görür ve onlara yardıma da yanaşmaz. Bir de şımarıklık hasıl olur ki, bu da tabiî hiçbir zaman beğenilmez. Bak zenginlerin mahaller leri bile ayrıdır. Fukaralar arasında oturmağa da tenezzül edemezler. Hele o yemek yiyişlerindeki saltanatlar ve israflar, doğrusu afvolunamayacak kadar büyüktür.

Dilin âfâtı sayılamayacak kadar çoktur. Gıybet denilen afet ne kadar büyüktür. Buna müptela olanların bütün kazanmış olduğu sevapları elden gideceği gibi, buJkö-tü huyu her yerde ve her zaman tekrar eder durur. Bunların terki de çok zordur. Pek çok mücahedelere bağlıdır. Günahının çokluğu ile beraber, bir de iyiliklerin ve sevapların elden gitmesi kadar fena bir zarar olabilir mi? Ce-nâb-ı Hak cümlemizi çirkin ve fena huylardan muhafaza buyursun. Âmîn!

Gıybetin yanısıra bir de söz taşımak, laf getirip götürmek gibi çirkin bir huy daha vardır ki, o da gıybetten de fazla ve yaramaz bir huydur. Bir de her duyduğunu söy-

200

ANA BABA HAKLARI

lemek âdeti. O da çirkin huyların hemen başında gelmektedir. Bunların hepsi söylemekle veya dinlemekle veya okuyup bilmekle olacak şeyler değildir. Bunları terkedip. mukabilindeki iyi ve güzel huyları elde etmek için nefsi ile mücahede ve tenha yerlerde yalnız kalmak, yemek ve içmeyi de mümkün mertebe azaltıp Kur'ân-ı Kerîm'in ve hadîs-i şeriflerin mütâlâasına devamla beraber bir de zik-rullaha devam ve ara sıra ehl-i hal olan kimselerin sohbetlerine devamla mümkün olabilir zannederim.

Şair:

«Susmak ziynet, sükût da selâmettir, Eğer konuşursan çok konuşma. Ben sükûtuma hiç nadim olmadım,. Fakat konuştuğuma çok nadim,oldum.» demiştir.

MİLLET HAKKI

Bu hususda Selman-ı Fârisî hazretlerinin hikâyesi güzel bir örnektir.

Evvelâ, kısa da olsa, Selman-ı Fârisî Hazretleri hakkında biraz malûmat vermek herhalde hayırlı olacaktır.

Selmân-ı Fârisî Hazretleri, İran dediğimiz memleketin İsfahan diyarında Cî kasabasının beyinin oğludur. Babası tarafından pek sevilen, muhterem, âbid bir zât idi. Babası ateşe tapanlardan olduğu için, oğlu da ateşe tapanlardan. Bir gün babası, bunu başka bir yerde olan emlâkini tamir için nezaretçi olarak yollamış. Bu fırsattan istifade eden Selman, yolu üzerinde bulunan bir kiliseye uğramış. Papazıyla konuşmuş, ibadetlerini beğenmiş. Bu din bizim ateşe tapmamızdan daha iyidir, diyerek Hristiyanlığı kabul etmiş ve babasına da bildirmiş. Uzun konuşmalardan sonra, babası bunu hapsetmiş ve ayaklarını, kaçmaması için demirden zincirlerle bağlamış. Fakat Selman papaza gizlice haberler yollayıp, Şam'a kaçmanın yollarını araştırmış. Nihayet Şam'a giden bir kafileye katılmak üzere zinciri koparmağa muvaffak olmuş ve kafileye katılarak Şam'a gelmiş. Orada bulunan meşhur papaz (el-Uskuf) isminde birisine hizmet etmiş ve nihayet Musul'a, oradan da Karahisar'daki papazlara hizmet etmiş ve ölümleri ânında Selman'a, artık sen Medine-i Münevvere'ye git; buralarda

202

ANA BABA HAKLARI

durma. Oraya âhir zaman Peygamberi gelecek. O, sadaka almaz ve yemez; ancak hediye kabul eder. Peygamberlik alâmeti olarak da, arkasında güvercin yumurtası büyüklüğünde bir de Nübüvvet mührü vardır demiş.

 

ibaresinin, kıllar ile yazılı olduğu, Hz. Ali Efendimizden rivayet edilmektedir. Bu levhalar hâlâ mevcuddur. Siz de bir tane evinizde bulundurunuz.

Bunun üzerine Selman Medine'ye hareket etmiş. Bulunduğu kafiledekiler, bunu köle olarak bir yahudiye satmışlar. Zavallı, bir çok müşkilâtlardan sonra Resûl-i Ekrem'e mülâki olmuş. Sadakayı kabul etmeyip, hediyeyi kabulünü gördükten sonra nihayet arkasındaki nübüvvet mührünü de görmeğe muvaffak olmuş. Böylece îman ve İslâmiyetle müşerref olduktan sonra, Hendek Muharebesinde büyük hizmetleri olmuş. Ehl-i Mekke Selman bizdendir. Ehl-i Medine de Selman bizimdir, demiş. Resûlul-lah (s.a.s.) de «Selman bizdendir» buyurmuştur. Çok zeki ve bilgili idi. Dünyaya kat'iyyen iltifat etmemiş; eline geçen paraları derhal tasadduk eder, bir para kendisine kâfi gelirmiş.

Emirliği kat'iyyen istemediği halde, nihayet Irak'a vali olarak tayin edilmiş. Orada Hz. Osman (r.a.) devrinde vefat etmiştir. Yaşı hakkında ihtilaflar vardır. 250 sene muammer oldu, diyenler de olmuş. Irak'ta Selman-ı Fârisî denilen mahalde, mescidi yanında medfundur. Valiliği esnasında kendisine verilen maaşı almamış ve valiler için" tahsis edilen evde oturmamış, yaptırdığı ve ancak bir insanın girip yatabileceği, gayet basit bir evde yatar ve gece gündüz memleket işlerini kendisi kontrol eder ve uykusu geldiği vakit de hemen bir kenara çekilir; arkasındaki ge-

MİLLET  HAKKI

203

niş cübbesinin yarısını altına, yarısını üstüne çeker, orada uyuyuverirmiş.

Bir gün Şam'dan gelen bir adam eşyasını taşıtmak için bir hammal aramış ve Selmân-ı Fârisî Hazretlerini fakir bir garip zannederek, «Benim bu yükümü filan yere kadar götürür müsün?» demiş. Selmân-ı Farisî de hemen yükü sırtına alıp götürürken yolda tanıyanlar, esselâmü aleyke yâ emire'l-mü'minîn, diye hitapta bulununca; adam işi anlamış ve özür dileyerek yükü bırakmasını rica etmiş ise de, Selman buna razı olmamış ve yükü yerine kadar götürmüş. Adam hammallık parasını vermek istemişse de, Selman (r.a.) onu kabul etmemiş ve oradan geçen bir fakire vermesini işaret buyurmuşlar.

Vefatı anında pek ağlamış. Ziyaretçileri. «Sen dostun Resûlullah'a kavuşacaksın. Neye ağlıyorsun?» dedikleri vakit, «Ben şu etrafınızda gördüğünüz, eşyalardan dolayı ağlıyorum» demiş. Biz ne var diye baktık: Bir desti ibrik, bir de topraktan bir bardak. Bir de yattığı gayet basit bir yatak. Mübarek, gerek ganimetlerden ve gerekse kazancından artırdığı paraları derhal tasadduk eder; ancak o günkü bir dirhem nafakasını alakormuş. Hişamb. Hasan, Hasan'dan rivayet ederek şöyle der:

«Selman'ın ihsan u ikramı beşbin idi. Bir gün, otuz bin kişiye karşı bir hutbe irad ederken, üzerindeki elbise bir abadan ibaretti. Onun yarısını yere serer ve yarısını giyer. Maaşını almaz. Ancak kendi elinin enieğini yerdi...»

Ölürken Sa'd b. Vakkas'a söylediği cevap şu imiş:

«Yemin ederim ki, ölümden korkarak ağlamıyorum. Dünyâya hırsım da yoktur. Lâkin Resûlullah'dan bir ahid aldık ki, o ahid şudur: «Sizin dünyâdan nasibiniz, bir atlı yolcunun alacağı kadar bir şey olsun.»

204

ANA BABA HAKLARI

Sa'd'e olan nasihati şöyledir: «Bir şey işlemeği kas-dettiğin vakit Allah teâlâ'yı zikreyle. Hüküm verirken, Allah'ı hatırlayarak hükmünü ver. Elinde olanı dağıtırken de Hak'km zikrini et.»

Her haliyle Hz. Ömer'e benzer bir zat-ı a'lâ imiş. Ce-nâb-ı Hak, makamını âlî eylesin; âmîn!.

Bizim büyüklerimiz, idarecilerimiz bunlardan ders alabilseler; ne mutlu onlara. O zaman memleket bal-kay-mak gibi olur. Hazinelere paralar dolar. Kuvvet, şevket, azamet, zafer üstüne zafer. Mübarek zat yemek pişirdiği •bir tencere ve sahanı, abdest almak için kullandığı bir destiyi, bir de yemek sofrasını çok görmüş de, Resûlul-lah'a verdiğim sözü yerine getiremediğim için ağlıyorum demiş. Vay bizim hâlimize! İman ve İslâm aşkma babasının bütün emlâk ve arazîsini, sonra o tatlı eviyle beraber ana ve babasını ve bütün akraba ve hemşehrilerini bırakmış. Evinden, anasından, babasından gizlice kaçıp Şam'a gitmiş. Oradan Musul'a, oradan Karahisar'a, oradan da Medine-i Münevvere'ye giderken kendisini köle diye satmışlar. Dîni uğrunda senelerce boğaz tokluğuna yahûdiye hizmet etmiş. Nihayet Peygamberimiz, Medine-i Münevvere'ye gelince gidip îmanla, İslâmla müşerref olmuş ve nihayet kölelikten kurtulup, İslâm sınıfında yer almış. Hendek Gazâsı'nda, hendek kazma tavsiyesinde bulunmuş. Re'yi kabul buyrulmuş; hendek kazılmış. O sırada rastgel-dikleri gayet sarp bir kayayı kırarken, mu'cize-i peygamberi olan, zabt olunacak İslâm diyarları gösterilmiş. Nihayet Selman da Irak'a umûmî vali olarak gönderilmiş. Yine hiç hâlini bozmadan, zühd ü takvâsıyla memleketi idâro etmiş. Ne mutlu bunlardan ders alabilen bahtiyarlara!..

Sormuşlar ki, emirliği ne için istemiyor ve ona buğ-zediyorsun? Cevaben emirliğin evveli, süt emen çocuk gi-

MİLLET  HAKKI

205

bi tatlıdır. Sonu da, sütten kesilen çocuk gibi, pek acıdır. Çocuğun alışdığı memeyi kolayca bırakmadığı cümlece malumdur. Bir gün mübarek zât-ı muhterem Selman Hazretleri, ekmek için hamur yoğururken, dostundan biri gelmiş. Onu öyle hamur yoğururken görünce; «Yâ Seyyidî, hizmetçin nerede; ne için ona yaptırmıyorsun?» diye sorunca «Onu başka bir işe gönderdim. Binaenaleyh, gelince, iki işi birden görmesini kerih gördüm* hoş görmedim de, bunu da ben yapıvereyim.» dedim.

Heyhat bizlere.. Yüzbinlerce heyhat!.. Gurur ve azametimizden yanımıza bile sokulmak mümkün değil. Yanımıza gelenlere de tatlı bir dil, güler bir yüz gösterdiğimiz de olsa bârî!.. Yâ Rab, bizleri afveyle ve bu sevgili, iyi kullarının hürmetine bizleri bağışla ve iyiler zümresine ilhak eyle. Bizi kendi hâlimize bırakma, hıfz-ı himayenden, bir göz açıp kapayacak kadar az bir zaman dahi olsa. Cennet ü cemâlinle cümlemize de ikram eyle. Yâ ilâhel-âlemin. Ve sallallahü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn ve'1-hamdülillahi Rabbi'l-âlemîn...

Hz. Selmân'm kerametinden bahsedilirken, mübareğin müsafiri gelir ve O'nun da müsafiri ağırlayacak bir şeyi bulunmazsa ava çıkar ve geyiklere, geliniz diye çağırır, onlar da gelir. Önünden geçerlerken beğendiğini alıp keser ve müsafirlerine ikram edermiş. Rahimehumullahü rahmeten vâsiaten. Bu da Allah teâlâ'nın sevgili kullarına bir lütfudur ki, Allah'ı sevenleri Allah da sever. Allah'a itaat edenlere her şey de itaat eder vesselam...

îşte sizlere canlı bir nümûne. Ana ve babaya itaat, çocuğun dînine, imânına zarar vermediği müddetçe caizdir. Onu dinden alıkoymak veya şirk koşturmak veya günah işletmek istedikleri zaman, itaat de ortadan kalkar. Bak, nihayet çâreyi kaçmakta bulan Selmân'm çektikleri-

206

ANA  BABA  HAKLARI

ne, Şam neresi, İsfahan neresi. Şimdiki gibi bir vasıta da yok ;yayan yapıldak. Kim bilir kaç günde gidebilirdi? Yanında da bir şeyi yok; ne para, ne de başka bir şey. Şam' dan Musul'a, Musul'dan da Karahisar'a, oradan da Medi-ne-i Münevvere'ye. Derken, zalimler bunu köle diye satıyorlar. Senelerce bir yahûdiye uşaklık ediyor. Hep gayesi Allah. Onun için bu zahmet ve meşakketler O'na hiç dokunmuyor. Nihayet Resûl-i Ekrem Efendimiz Medine-i Münevvere'ye teşrif buyuruyorlar. Bu da, hemen Resûl-i Ekrem'e gidip îman-ı İslâm'la müşerref oluyor. Nihayet Bağdat'a vali oluyor. Fakat O'nun hayatı hiç de değişmiş değil. Yine eski zühd ü takvâsiyle Allah'ına her bakımdan tam bağlı. Fânî olan dünyânın hiç bir zevk ve sefasına kıymet vermemiş. Bütün ümidi Allah teâlâ'nın rızasını kazanabilmek için, onun yolunda her şeyini feda etmekten çekinmeyen bu bahtiyarın hâli, doğrusu hepimiz için bir örnek ve numunedir. Bu da, bu örneği ve numuneyi Resûl-i Ekrem'den almış ve onu aynen nefsinde tatbik etmiş. İşte bu bahtiyarların sayesinde İslâm az zamanda şark ile garb arasına yayılmış ve bugüne kadar da, lehülhamd, yaşamaktadır. Tabiî kıyamete kadar da yaşayacaktır, inşaallah...

Lâkin bizlere düşen vazife, bu İslâm nimetinin ve bu İslâm nimetini bizlere ulaştıran ulemâlarımızın, hattâ şühedâlarımızın kadrü kıymetini bilerek, bizler de hiç olmazsa onlar kadar İslâm'ın yaşamasına çalışmak ve bu hususta dînî müesseseler kurup, onları olgunlaştırmağa çalışmak ve yine bu Jıususta mal ve can fedakârlığından geri kalmamak, icâbederse, şehâdet şerbetini de içmeği göze almaktan zerre miktarı olsa bile kaçınmamak gerektir. Baksana, gözlerimizin önünde 1324 (1330 Rûmi) senesinde cereyan eden bir harbi kısaca hatırlatayım.

İngiltere, Amerika, Rusya, Fransa, İtalya, Yunan devletleri bir olmuşlar da   İstanbul'u almak istemişlerdi ki,

MİLLET  HAKKI

207

o zaman Osmanlı saltanatının payitahtı idi. Halife Padişah İstanbul'da idi. Bu altı devlet donanmaları ile Çanakkale Boğazı'nı geçip İstanbul'u alacaklar ve Türkleri mağ-lûb edeceklerdi. Plânları en kısa yoldan bu idi. Onun için 32'lik denilen büyük toplarla denizden Çanakkale'yi bombardıman edip, orasını bir küllük haline getirmişler ve askerlerini çıkarmağa da muvaffak olmuşlardı. Lâkin Meh-medçiğin süngüsü onların bütün emellerini boşa çıkarmış; orta bir hesapla 250.000 şehid de vererek düşmanı ric'ate mecbur etmişlerdi.

Sen harbi kolay sanıyorsun; fakat su uyur, düşman uyumaz derler. İşte ordularımızı yenemeyen düşman, bizi dînen çökertmek için çeşitli hîle yollarını aramaktan hiç bir zaman hâlî kalmaz. Buna sen çok dikkat eyle de, dînini fesada vermemek için gözünü dört aç!.. Bu dünyâya ne büyük kumandanlar, hükümdarlar gelmiş. Hepsi de bugün yerin altında hesaplarını vermekle meşguldürler. Kimseye kalmayan dünyâ, acaba bize mi kalacak? Binâenaleyh, sen her şeye ibretle bak da, dînini, îmanını şeytana kaptırma. Zîra sonraki nedamet hiç de para etmemektedir. Bugünkü Allahsızlar, dinsizler bize nereden geldi diye hiç düşündün mü? Bunlar ne Rustur, ne Bulgar, ne de Yunan. Bak bugün halimize; hemen herkes ağlamalıdır. Çünkü bizim memlekete dinsizleri sokmamak için tam 3 milyon zayiat verdiğimizi hesapçılar, tarihçiler nakletmektedirler. Çanakkale başta, Galiçya'da, Romanya'da, Kafkaslar' da ordularımız başarılı harpler yapar ve bir çok da şehid verirken, bugün yine aynı harp devam etmektedir. Binâenaleyh müslümanm da buna göre hazırlanması jşarttır.

BÜYÜK GÜNAHLARDAN BAZILARI

ZİNA HAKKINDA1

Hadîs-i şerifin dördüncü kısmı da şeyh-i zâni hakkındadır. Bu da yaşlandığı halde çirkin huy ve ahlâktan kendini kurtaramayan ve her zaman acınmaya değer bir zavallı kimsedir ki, bu kötü huya gençlikte alışan zavallı, bu huyu her ne kadar gücü ve kuvveti olmasa da, yetmezse de bir türlü bırakamaz. Hiç olmazsa göz zinasından kendini kurtaramaması yetip artmaz mı?

Bakınız, insan pek muhterem bir mahlûktur. Onu öldürmekten daha büyük bir cinayet olamaz. Kasden bir mümini öldürmenin cezası, ebedi bir Cehennem azabı olduğu halde, bu zinayı irtikab eden kötü adam hakkında ise en acı bir ölüm cezası tatbik edilmesi emrolunmuştur. Bu ölüm cezası, diğer ölümler gibi idam olunmak veya kurşuna dizilmek gibi değildir. Bir meydan mahallinde, pek büyük olmamak üzere, halk tarafından ve bir çok cemaatin gözü önünde ve taşlanarak öldürülür. Bu hususta acımak caiz değildir. Zira bu fena ve çirkin hareketin önlenmesi ve başkalarına da ibret olsun da korksunlar ve bu kötü fiili işlemesinler diye, acımak caiz görülmemiştir. Zira buna acımak, bilâhare bu fiilin başkaları tarafından işlenmesine sebeb olur. Bilâhare pek büyük felaketlere düşmek, iffet ve namusun son derece tehlikeye düşmesine müncer olur ki, bu da pek büyük bir kabahattir. Evet, bu

(1)   (Terğib ve Terhibin 3. cildinin 268. sahifesinden itibaren 27 hadîs-i şerifden seçmelerdir.)

212

ANA BABA  HAKLARI

gibi fenalıklar nadiren vuku bulursa da, fenalıklar bir an evvel önlenmiş olur. İnsan öldüreni öldürmekte, kısasa kısas yapmakta hayat vardır, buyrulmuş. Bu hayat katilinin de öldürülmesiyle, diğer katiller hakkında bir ders ve ibret olarak, adam öldürmeye öyle kolayca cesaret edebilmeleri önlenmiş olur. Bu suretle öldürme vakaları son derece azalır ve geride kalan insanların hayatları da emniyet altına alınmış olur. Bu suretle de kısasta hayat vardır, emri tezahür eder.

1 — Zina etmenin hükmü:

Zina hususunda Mesûd (r.a.)'m oğlu Abdullah (r.a.)'ın Buharı, Müslim, Ebû Davûd, Tirmizî ve Nesâî'nin müttefi-kan rivayet ettikleri hadîs-i şerifte şöyle demektedir:

 -uıl Jj-j Jb : JU 4

 X     l

 

 L % -il '

Resûlullah (s.a.s.) Hazretleri şöyle buyurmuşlardır. «Bir müslümana, Allah teâlâ'nın birliğine ve ondan başka mabûd olmadığına ve benim de Resûlullah olduğuma şe-hadet eden kimseyi öldürmesi caiz olmaz. Ancak üç sebeb-den birisi bulunursa o zaman öldürülür:

Birincisi, evli olan veya başından nikâh-ı sahih geçmiş olan dul bir kimsenin, bu zinayı irtikab etmesi halinde, bu adam recm olunarak öldürülür.

ZİNA  HAKKINDA

213

İkincisi, adam öldüren kısas olarak öldürülür.

Üçüncüsü de, dininden dönen ve cemaati terk eden kişi de öldürülür. Eğer zina eden bekâr ise. nikahlanmamış, evlenmemiş ise, buna da bu zina fiilini işlediği için yüz meydan sopası vurulur.»

Dinden dönen kişi İslâm'a da'vet olunur. İslâm'a dönerse ne a'lâ. Eğer küfründe ısrar ederse katli caizdir, demişler. Eğer kadm dininden dönmüş ise, ekseri ulemâ erkek gibi o da katlolunur demişler de imamımız Ebu Ha-nife Hazretleri kadın ve çocukların öldürülmesi men olunduğundan, bunlar tevbe edinceye kadar hapsolunur demişler. Bir de sâil diye insanı öldürmeye kasdeden saldırgan kimseler vardır ki, onların elinden başka türlü kurtulmak mümkün olmazsa, onu da öldürmeye cevaz verilmiştir.

İmâma âsî, cemaati tamamiyle terkedenlerin de katline ve eşkiyaların da katline cevaz verilmiştir, Hz. Ali Efendimiz Havâric denilen, itikaden ehl-i sünnetin dışına çıkan ve Hz. Ali Efendimize karşı gelen kabileden birçoklarını katletmişlerdir. Bunlar zamanın imamının, hükümdarlarının vazifesidir denilmiştir.

2 — Zinanın getirdiği felâket:

Zina edenlerin sonları fakirlik ve perişanlıkdır. Allah teâlâ duâ edip yalvaranların duasını kabul eder. Ancak zina eden erkekle zâniye kadının duasını kabul etmez. Zina edenlerin yüzlerini ateş yakar. Zina edenlerden îman, elbisenin, gömleğin çıktığı gibi çıkar. Zina eden kimseden îman çıkar ve onun tepesinde gölge gibi durur. Zinadan vazgeçerse îman ona döner. Zânî müşrik ile beraber anılmıştır. Zina eden kimse, zina ettiği vakitte mümin değil-

214

ANA BABA HAKLARI

ZİNA HAKKİNDA

215

dir. Yani mümin zina etmez demektir. Yemin ederek mal satan, kendini beğenen kibirli fakir, zina eden yashlara ve zalim imamlara Allah teâlâ buğz eder. Yedi kat gökler ve yedi kat yerler, yaşlı halinde zina edene lanet ederler ve zânîlerin iffet yerlerinden çıkan pis kokularla ehl-i Cehennem'e ezâ olunur.

Hamr, şarap içmeğe devam ederek ölen kimseye, zânîlerin ferçlerinden çıkan kokular içirilir. Zinaya devam eden kimse, puta tapan kimseye benzetilmiştir. Bunun gibi içki içen de böyledir. Halbuki zinanın haramlığı ind-i ilâhide şarap içmekten daha büyüktür.

Ümmet-i Muhammed hayır üzeredirler, Veled-i zinalar çckğalmadıkça. Veled-i zinalar çoğalıp aşikâr olunca, azaplarının umumi olmasından korkulur. Zina aşikâr olunca fakir ve meskenet kendilerini yakalar. Allah teâlâ'mn indinde en büyük günah şirkdir. Sonra evlâdını kendisi ile beraber yemesin diye öldürmek, daha sonra da komşusuyla zina etmektir. Komşu ile zina on zinaya bedeldir. Komşusu ile zina edene Allah teâlâ rahmet nazarıyla bakmaz, ve Cehennem'e girenlerle birlikte zânileri de Cehennem'e sokar.

arkalarından istifade Lût kavminin amelidir. Haramdır ve çok çirkindir. Allah teâlâ'nın lanetine müstahak olur. Başka şey yazmağa lüzum yoktur.

Görüyoruz ki, Resûlullah (s.a.s.) anaya ve babaya ihsan ve ikramla beraber, onlara karşı isyandan ve itaatsizlikten son derece sakınmanın lâzım geldiğini anlatırken, o arada diğer bir takım günahları da zikretmekte olduğu gö-rülegelmektedir. Meselâ şirk, içki, kumar, zina, katil, sihir, yalan, gibi günahları her hadîsin içinde, yerine göre bazan birkaçını, bazan da hepsini birden söyledikleri görülmektedir. Zinayı celbeden afetlerden birisi de içki olduğundan, zinadan sonra bir miktar da içkinin aleyhinde Efendimiz (s.a.s.)'in buyruklârmdan bazılarını zikretmeyi uygun gördüm. Allah teâlâ cümlemizin muini olsun. Âmîn!

 

3 — Zinadan korunanın yeri cennetdir:

Muharebeye   giden   askerlerin anaların hürmeti gibidir.

karılarının   hürmeti,

İffetlerini muhafaza edenlere Cennet vardır. Herhangi bir müslime kadın, beş vakit namazını kılar ve iffetini muhafaza eder ve erkeğine de itaat ederse, Cennet'in hangi kapısından isterse girsin. Dilini ve iffetini muhafaza edenin Cennet'e girmesini ben tekeffül eylerim. Bu iki a'zâyı muhafaza edeni  Allah teâlâ  Cenneti'ne kor.  Kadınların

İÇKİ  HAKKINDA

217

İÇKİ HAKKINDA

Bazan sarihlerin sözleri ve bazan kendi ilavelerimiz katılmıştır. Bu husustaki kusurlarımızı afv ile müsamahanızı da rica ederim. Hemen Cenâb-ı Hak'kın bütün haramlardan korkup kaçan ve emirlerine itaat edip rıza-i ilâhiyi kazanmağa çalışan bahtiyar kullarının arasına biz günahkârları da kabul buyurmasını rica ve ümit ederiz. Cenâb-ı Peygamber bu ana ve baba bahsinin hemen hemen hepsinde, şirkten ve içkiden bahsetmektedir. İçki aleyhinde birçok eserler olduğu gibi, bir de Yeşilay cemiyetimiz vardır ki, bu da içki sigara aleyhinde bir çok neşriyat yapmaktadır. Fakat ne yazık ki. bu eserler ve neşriyatlar kimsenin kulağına girmemektedir. Zira hemen herkes şehvetin, şeytanın ve nefsin elinde oyuncak gibidirler. Kendini kurtarana ne mutlu! Bize doktorlarımız diyorlar ki. içki vücudu harap eden bir zehirdir. Bununla beraber cemiyetleri de harap eder. Çünkü kendilerinde İslâmî bir ahlâk ve bir meziyet görmek çok zordur. Umumiyetle birbirlerinin aleyhinde, menfaatlerinin esiridirler. Bugün azıcık içip zevklenen insan, bir müddet sonra buna alışır, daha fazla içmeye mecbur olur ve en nihayet ayyaş denilen delinin bir nev'i olur. Ondan sonra da ölümle iş biter. Amma İslâm dîninin hükümlerine göre, nihayet Cehennemi de boylar. Kıyamet gününde herkes Cennete giderken, maalesef müşriklerle beraber bu ayyaşlar da Cehennem çukurunda yerlerini alırlar.

Müşrikler ise Allah'ı tanırlar, Peygamberi de tanırlar, kitapları da vardır. Kabahatleri Allah birdir diyemezler. Çok çeşitli ve bir sürü hatâları olduğu gibi, putlardan da vazgeçemezler. Bilakis müslüman olanlara da şöyle tecavüzde bulunur ve onlan eski hristiyanlık dinine çevirmeye çalışırlar. (Sizin babanız cahil mi idi, onlar bu putlara taparken şimdi size ne oldu da babalarınızın, ecdadlarını-zın yolunu bırakıp başka bir dîne giriyorsunuz?) diye onları eski, babalarının dinlerine çevirmeye çalışırlarken, bugün bizim dinsizlere ne demek lazım bilmem.

İlk müslümanlardan Mus'ab, babasının bütün servetini terkedip Medine-i Münevvere'ye gelmişti. Orada İs-lâmı telkin ederken o günün müşrikleri de ona karşı, fitneci, bizim aramızı bozuyor, yeni bir din getiriyor diye ayağa kalkıyor ve müslümanları korkutmak için her çâreye başvuruyorlardı. Harpler de hep o yüzden patlak veriyorlardı. Lâkin Allah teâlâ'nın hikmeti, hak her yerde galip olmuş, batıl da mahvolup gitmiştir.

Buharî ile Müslim'in, Ebû Dâvud ve Tirmizî'nin de müttefikan naklettikleri Ebû Hureyre (r.a.)'m hadîsi:

t          .>.

 "'.il   '     "s.'   M'      '      î'    '1'   '-

 31       r-i   *J 'ötJ* y

 ti.?

(1)   Terğib ve Terhib'in 3. cildinin 248. sayfasından itibaren'27 hadis-i şerif d en seçmelerdir.

Resûlullah (s.a.s.) buyurdular ki, «Zâni zina ettiği zaman,  bu zinayı mümin olduğu zaman yapmaz. Hırsız da

218

ANA BABA HAKLARI

hırsızlığı mümin olduğu zaman yapmaz. İçki içenin hali de böyledir.»

Zina, hırsızlık ve şarap içen kimse, mü'min olduğu halde bu işlerin hiç birisini yapamaz. Zira îman bu gibi günahların hiç birisini işlemeye meydan vermez. Çünkü îman sahibi Allah teâlâ'nın kendisini her yerde ve daima görmekte ve yaptıklarım bilmekte olduğunu iyi bilir de, bu kötü işleri işlerken hem korkar, hem de utanır. Çünkü hayatını ve hayatının icabı olan sayısız nimetleri veren Allah teâlâ'nm bu lütuflarına karşı saygısızlık gösterip, en büyük nimet olan aklını gidermesi ve adeta delilere benzer bir hale düşmesi ve herkese gülünç bir hal alması ve hattâ sarhoşluğun kavga ve ölümlere müncer olduğu gö-rülegelen şeylerdir. Bu iş içenle kalsa ne âlâ. Bakınız bir rivayette, içkiyi içene, verene, ticaret için satm alana, içkiyi satana, içki için üzümü sıkana ve sıkılan içkiyi saklayana, içkiyi içenlere götürenlere ve o içki kabını götüren hamala, kaldırıveren yardımcıya ve parasını yiyene Allah teâlâ lanet etsin veya lanet eder buyrulmuş. Dikkat buyrulursa, bu ders insanoğluna kâfidir. Bir şeyin aslı haram olursa onun parası da haramdır. Onun için gerek iç-, kinin ve gerekse ölü hayvanın ve gerekse hmzırm eti de haramdır. Parası da haramdır. Sonra şarabı, içkiyi her ne kadar içmese de, yalnız satsa, bu da hınzırı kesip parçalayan kasap gibidir. Yani içki satmaya helâl demek, hınzırın etini yemek helâldir demektir. Çünkü ikisi de aynı haramdır.

1 — Belâya müstehak onbeş fena huy:

15 huy her kimde bulunursa, onların başlarına belânın gelmesi helâl olur: 1 — Ganimetleri zorla almak. 2 — Emanetleri ganimet deyip çalmak. 3 — Zekâtı alacaklısı-

İÇKİ   HAKKINDA

219

na borçlu imiş gibi vermek. 4 — Erkeğin karısına itaat etmesi. 5 — Validesine âsî olmak. 6 — Dostuna iyilik etmemek. 7 — Babaya cefa etmek. 8 — Camilerde sesleri yükseltmek. 9 — Kavmin rezillerinin reis olması. 10 — Şerrinden nâşi kişiye ikram olunması. 11 — İçki içilmesi. 12 — İpekli elbiseler giyilmesi. 13 — Çalgılar çalınması. 14 — Bu ümmetin sonunda gelenlerinin evvelkilere lanet etmesi. 15 — O zaman kırmızı ve şiddetli rüzgârı gözleyiniz veya yerin alt üst olmasını, zelzeleleri veya suretlerin tebdil ve tağyir olunmasını gözleyin.

Beyan buyrulan bu nasihatlar, ümmet-i Muhammed' in bunlardan ders ve ibret alıp yapmamaları ve Allah teâlâ ve Resulüne itaat etmesi ve emanetleri muhafaza etmesi, «zekâtı vaktinde Allah'ımın emridir deyip vermesi, erkeğin dâima gerek karısına ve gerekse sair hallerde, cesur, azimkar ve sözü geçer bir kimse olması, ana ve babasına hürmetkar olması, daima istikamette olması. Camilere karşı hürmetkar olup, gerek camilerde ve gerek ezân-ı Muhammedi esnasında konuşmamalı ve iş başına geçenleri seçerken çok dikkatli olup, fazilet sahibi, doğru, müstakim, dindar «e namuslu kimseleri seçmeli. Müslümanlar arasında gayet sıkı ve sağlam bir ahenk olup, katiyen birbirleri aleyhinde konuşmamalı, hattâ düşmanları bile olsa insan ve bahusus mümin ve müslim olan kimse, dâima ihtiyatlı davranmalı. Gönül kırmaktan, hatır yıkmaktan- son derece sakınmalı. İçki içmekten her nevi haramdan, kumar oynamaktan, çalgı ve envaından, hattâ televizyon ve teyplerden ve bunların çalındığı yerlerden bile çok uzak olmalı. Bir de geçmişlere ta'n etmek, lanet etmek, onlarda kusurlar bulup teşhir etmek, insana da, müslümana da hiç yakışmaz. İnsanın kendi kusurlarına görüp onları düzeltmeğe çalışması en makul bir harekettir. Halbuki huylarm değiştirilmesi kadar zor şey çok nadir bulunur. Hayvanlar ıslah

220

ANA BABA HAKLARI

İÇKİ  HAKKINDA

221

edilebiliyor da insanın ıslahı çok çok zor. Onun için dedelerimiz demiş ki, yedisinde ne ise yetmişinde de odur, yani huy hep o huydur. Nerede o riyazetleri yapacak babayiğitler. Kırk günlük halvetler ancak bir dershanedir. Riyazetin ancak yolunu öğrenebilir. Riyazetler ise bundan sonra devam eder. öyle bir iki riyazetle iş bitse ne âlâ..

2 — Günahlar îmanın nurunu söndürür:

*   '   'il-     »il- ' "    ''I

y*J Ju :Jl* ^it <i)l

Her kim zina eder" veya şarap içerse Allah teâlâ ondan îmanı çıkarır; elbise başından çıkarıldığı gibi. (Hâkimin Ebû Hureyre'den rivayetidir.)

Burada îmanm çıkarılmasına birkaç ma'nâ vermişler. Bazıları derler ki, îmanm nuru gider. Malum ya nûr diye ışığa, aydınlığa, güneşe, aya, elektriğe denilmektedir. Elektrik lambalarında elektrik kesilince nasıl kapkaranlık oluyorsa, îmanm da nuru gidince tıpkı böyle olur da artık hak ile bâtılı ayırmak mümkün olmaz. Artık îman da bu hâle gelir. Basma kalıp bir îman kalır ki, ne tarafa çeksen o tarafa gider. Diğer bir ma'nâya göre de îman ondan çıkarılır ve başı üstünde bir gölge gibi durur; bu haller geçtikten sonra iade olur. Diğer rivayette, tevbe ederse tevbesi kabul olur.

Taberanî'nin rivayetinde ise, Allah'a ve yevm-i âhire-, te îman eden kimse şarap içmesin ve yine Allah'a âhire-te îman edip inanan kimse, şarap içilen bir sofraya otur-

masın. Bütün içkilere şarap denilir. Binâenaleyh, her hangi içki olursa olsun, onların içildiği yerlerde oturmakla, hem aynı günaha uğrar, hem de hiç caiz değildir. Bazı yanlış tabirler vardır; sarhoşun mezesinden yemek sevaptır gibi. Bu çok hatalı bir sözdür, sakınmak gerekir.

3 — Bütün günahlar içkiden çıkar:

 *    -         '      >"      'il                      î                «»•*»      *'

Şarap içmekten sakınınız zira bütün günahlar ondan çıkar. Meselâ namazı kılamaz, oruç tutamaz, her türlü fısk u fücuru işler. Nasıl ki, üzüm kütüklerinin dallan çoğaldığı gibi.

«SI

 -İl

 

Her sekr veren şey şaraptan maduddur ve her müs-kir haramdır. Her kim dünyâda şarap içer ve ona devam ederek ölürse, âhiret şaraplarından içmeyecektir. Hattâ bir rivayette de Cennet'e girse bile denilmektedir.

Zira âhiret şarapları sarhoş etmez ve sekir de vermez. Bu tabir onun Cennet'e girmeyeceğine işarettir denilmiştir.

Üç kimsenin Cennet'e giremeyeceği bildirilmiştir ki, onlardan birisi şarap içmeye devam eden, sihre inanan, sı-la-i rahim yapmayan katı-ı rahim denilen kimselerdir.

222

ANA BABA HAKLARI

Şu üç kişi Cennet'e giremeyeceklerdir. Birisi deyyus, birisi de kadınlardan kendilerini erkeklere benzetenler, üçüncüsü şarap içmye devam edenler. Bundan dolayı buy-rulmuştur ki, şarap içmekten sakınınız, çünkü o bütün serlerin anahtarıdır.

Şöyle bir hikâye naklederler: Ne kadar günah, fena ve çirkin şeyler varsa hepsini toplayıp bir odaya sokmuşlar ve kapısını da kilitleyip anahtarı almışlar; işte bu anahtar sarhoşluktur. Onu içince kapı açılır her türlü fenalıklar artık kolayca işlenir, onun için bundan son derece sakınınız.

4 — Sarhoş olarak ölen sarhoş olarak haşrolur:

Şarap (içki) içen bir kimsenin kırk gece, kırk gün namazı kabul olunmadığı gibi, şayet tevbe ederse tevbesi kabul olunur. Eğer dört kere içerse Allah teâlâ ona Cehennem halkının irinlerini içirir. Eğer bu kırk gün içinde ölürse İslâm'ın gayri olarak ölür ve dünyadan sarhoş olarak ayrılır. Kabirde de sarhoş olarak kalır. Kıyamet gününde sarhoş olarak ba'solunur ve sarhoş olarak Cehennem'e götürülmesi emrolunur.

Her kim sarhoşluğundan nâşî bir namazı bir kere ter-kederse, dünyâ ve dünyânın içindekiler onunmuş da elinden alman adam gibi olur. Binâenaleyh şu beş şeyi işleyen Ümmet-i Muhammed'e helak vardır: 1 — Birbirlerine lanet etmesi. 2 — İçki içmesi. 3 — İpekli giymesi. 4 — Kötü kadın saklaması. 5 — Erkek ve kadınların birbirleriyle iktifa etmesi.

İçkinin fenalığı hakkında yazılan kim bilir ne kadar eser ve ne kadar kıymetli sözler vardır. Bunlar ya okunmuyor veya okunsa da nefse  köle olduğumuzdan kulağı-

İÇKİ   HAKKINDA

223

miza girmiyor. Bugün memleketimiz ve bütün memleketler ne kadar çok çeşit meşrubat ile doludur. Hem ucuzdur hem de vücuda faideleri vardır ve hem de aklı gidermez ve belki aklı kuvvetlendirir, vücuda da sıhhat verir. Amma ne yazık ki, bu hem aklı gideren ve hem de sıhhati bozan ve hem de bazan ölümle neticelenen hâdiselere sebep olan içkiye ne sebepten ihsanların zayıfları müptelâ olmuşlardır? Bunları icad edenler muhakkak dinsiz ve ahlâksız kimselerdir. İslâm gelince bunları yasak etmiş ve bu yasak Medine-i Münevvere'de ilân edilince bütün müslüman-lar evlerindeki içkileri sokaklara döküp kablarını kırmışlar ve hattâ Medine-i Münevvere sokaklarından adeta sel gibi içki akmıştır. Müslüman bak nasıl oluyor! Peygamberin sözüne nasıl uyuyorlar! Hemen hiç tereddüt etmeden emr-i Peygamberîye uyarak, sakladıkları şarapları hem döküyorlar ve hem de bir daha saklamamak için kab-1 arını da kırıyorlar.

Allah teâ,lâ cümlemizi sevmediği ve yasak ettiği her şeyden muhafaza buyursun da, sevdiği ve razı olduğu kullarından eylesin.

5 — Günahlara devam kalbi karartır:

Bu günahları işleyen her ne kadar itikadımızca kâfir olmaz ise de, lâkin asıl korkulu olan şey, bunların devamı ile kalb kapkara olur. Artık küfür ile îmânı seçemez bir hale geldiği gibi, bu hal ve vaziyet onu artık kendisi de farkına bile varmadan küfre kadar götürür. Ve sen ona kâfir diyecek olursan kızar; kavga eder, ben kâfir değilim der. Şeriatı isteyenin kafasını patlatırım diyecek kadar küstahlık gösterip, sonra da camilerde ben de müslümanım deyip teşbih elinde dolaşan zavallılar, kendilerini ve başkalarını da bak nasıl aldatıyorlar.

224

ANA BABA HAKLARI

Şeriatı istemeyen adamın küfründe hiç ihtilaf yoktur. Amma bugünkü müslüman bunu da idrâkten âcizdir. Çünkü dînî malûmattan umumiyetle mahrum olduğumuz aşikârdır.

Bir dünyâ bilgisi var, bunu bilmeyenlere cahil diyoruz. Bir de din bilgisi var ki, onu bilmeyenlere de echel denir. Din bilgisinde varlığın sahibi olan Allah'ı bilmek ve onun bize verdiği İslâm dinini öğrenmek ve onunla amel etmek, her mümin-i muvahhide borçdur. Dünyâ bilgisini bilmeyen insan, her ne kadar cahil olsa da; pek âlâ güzel güzel yaşayan, hem de zengin olabilen pek çok kimseler görülmektedir. Fakat din bilgisinden mahrum kimselerin dünyâdaki yaşayışları, hiç bir zaman insanlığa ve insaniyete uygun ve hayırlı bir yaşayış olamaz. Firavunlar devrinden tut ta, bugün bile medeniyetin en yüksek devresindeki dinsizlerin hayatı, hiç bir hayata benzemez. Yılbaşı denen gecede işlenen günahların hesabı kimbilir ne kadar acı olacaktır? Bu geceye iştirak edip yapılan ziyafetler, eğlenceler, bir millete kimbilir ne ağır bir yük olmaktadır? Halbuki müslümanım diyen kimsenin bilmesi gerekdir ki, Cenâb-ı Peygamber efendimiz, her halükârda Yahûd ve Nâsâra'ya muhalefet ediniz emrini vermiştir. Hristiyanlık âdet ve an'anesine bu kadar sadâkat yakışır mı?

6 — Şarap içmenin zararları:

1 — İçki içenden îmânın nuru alınır.

2 — Allah teâlâ'mn la'netine müstahak olur.

3 — îçki, gam ve kederleri celbeder ve rızkı daraltır, içenin şekli siması değişir, hayvânî hal alır.

4 — Şarap içmeyi ancak âsîler yapar ki,  onlar Allah ve Resûl'üne ve âhiret gününe inanmamışlardır.

İÇKİ   HAKKINDA

225

5 — İçki insanı her türlü günahlara sürükler.  Kati, zina ve emsali gibi.

6 — Kıyamet gününde   Cehennem halkına,   içki içen edepsiz kadınların ferclerinden akan pis irinler içirilecek-tir.

7 — Allah teâlâ onlara Cennet'i haram kılmıştır.

8 — İçki içen, yüreği hararetten yanarak haşroluna-caktır.

9 — İçki içenin azabı, puta tapanlar gibi olacaktır.

10 — Allah teâlâ içki içenin tam 40 gün ibadetini kabul etmeyecektir.

11 — İçki içen hakirdir. Kendisine meydan sopası vurulur. Bunlara selâm da verilmez.

12 — Allah teâlâ'mn  gadabma uğrarlar  ve bu halde ölürlerse Allah teâlâ'nın sevabından ve rahmetinden mahrum kalırlar.

13 — Sarhoş olarak ölürse, kabrinde bunun azabım tadar ve kabrinde kan ve irin ile azaplandırılır. Bütün hayırlardan mahrum, dünyâsı elinden alınan bir kimse gibidir.

14 — Sarhoş helakini eliyle hazırlamış olur.

Her içki şaraptan maduddur. Hiç bir içki ile tedavi caiz değildir, haramdır. Şayan-ı dikkat, içkiden başka necasetlerle tedavi caizdir de, maalesef içkiye tedavi caiz değildir, haramdır. Her türlü necis bir şeyi yemek ve içmek de haramdır. Kan, ölmüş etler, sidik ve içki karıştırılarak yapılan macunlar da haramdır demişler.

F. 15

FAİZ YİYENLER HAKKINDA

Cenâb-ı Hak'kın yapılmasını emrettiği şeylerde sayısız faydalar olduğu gibi, men edip yasak ettiği şeyleri işle-mekde de yine sayısız zararlar vardır. Belki insanoğlu ilk önce bunların farkına varamaz, fırsatları kaçırır; bir takım dinsiz ve şuursuz" insanların, insan kıhğındaki canavarların yanlış fikirlerine aldanır. Sonra da dönmeci çok güç olur. En basiti sigara ile faize bulaşanların hâlleri malûmdur. Bunlar her ne kadar zengin olsalar da, hiç bir kıymeti yoktur. Dağdaki eşkiya soyduğu insanların parasını nasıl yiyorsa, bunların da daha ustaca, silahsız, bıçaksız milleti soymakta oldukları aşikârdır. Çünkü aldığı mala verdiği faizi, sattığı malın üstüne ekleyip öylece satar. Verdiği faizi de kaç misliyle bizden alır. Bunun adına da kazanç denir. Vay hâlimize vay.

Onun için Cenâb-ı Hak faizi haram kılmış. Ne al, ne ver, ne de kâtiplik yap. Bunların hepsi aynı günâhı yüklenirler. Hattâ şâhidler bile bu günâha ortaktırlar. Zira faiz umumiyetle fukaranın aleyhinde olduğu gibi, müslü-man zenginleri de birden bire batırır; iflas ettirir. İşi rast gitmez. Aldığını pahalı alır. Satarken de piyasa düşer. O zaman ucuza satmağa mecbur olur. Çünkü faiz ödeyecek. Faizi vermezse gelecek sene için iki kat olur. Derken ödeyemez. İflas edip gider vesselam. Bir çok kimselerin de canları yanar. Çünkü fukaranın âhı boşa gitmez. Sen de aklını başına al da bu faizin yanma sokulma. Eğer yüzde yüz kazanacağmı bilsen dahi. Bir kere Allah teâlâ'nm em-

FAİZ YİYENLER HAKKINDA

227

rine muhalefet etmiş olacaksın. Sonra da fukaranın ahım alacaksın. Sonra da bu faiz dolabını çevirenleri zengin edeceksin. Fakat sen de çok ve ağır günahların altına gireceksin. İyi düşün, düşmanların, dinsizlerin, şuursuzların sözlerine kulak asma. Allahım yasak etmiş; Peygamberim de yasak etmiş. Artık kim ne derse desin; benim kulağıma girmez vesselam.

Şimdi ana ve babaya âsî olma da, bu günahları irtikab etmek kadar tehlikeli ve korkunçtur. Öyle ise ey aziz ve muhterem kardeş, her günahdan kork ve kaç ve bahusus ana ve babaya karşı âsî olmaktan son derece sakın.

Faiz hakkında Terğîb ve Terhib'in üçüncü cildinin başında 30 adet hadîs-i şerif zikredilmekte ve o kadar da âyet-i kerime. Müslümanların bunları hem okuması hem de bilmesi lazımdır. Meselâ bizler domuz eti yemekten çok korkarız da, içki içmek, kumar oynamak, zina gibi her bakımdan fena olan günahları işlemekten çekinmeyiz. Bunun acısını ise hem dünyâda, hem de öldükten sonraki mezar aleminde ve daha sonra kıyamet gününde pek de acı bir şekilde göreceğimize ya aklımız ermiyor veya inancımız çok zayıf. Belki de yok. Meselâ bankaya yüzde yirmi faiz vereceğiz; lakin kazancımız yüzde en aşağı kırk, biz bu borcu çabuk öderiz; derken, nefis yeni yeni işlere el atar. Dünyâ dönüyor ya, elbette içindekiler de dönecek. Bakarsın ki, bir gün gelir faizi ödemediğin gibi, ekmek parasını bile kazanmadan dükkânı kapar ve kara kara düşünmeğe başlarsın. Sonra banka malları haczeder. Bir de bakarsın ki, borç bile ödenmemiştir, iflas masasında şaşkın şaşkın düşünür durursun. Bir de bunun âhiret hesabı var. Cenâb-ı Hak sana bu din-i İslâm'ı nasib etmiş, helâl-haram yolları göstermiş, Cennet ile Cehennemi de bildirmişken, böyle haram yollara sapıp kendini ve çocuklarını da bu haram ile beslediğinden dolayı, ne senden ve ne de

228

ANA BABA HAKLARI

çocuklarından bir hayır gelmez. Avrupalı bu işi yapıyorsa müslümamn da yapması mı lazım? Kâfirlerin âhirette yerleri zaten Cehennem, sende mi o Cehennemi istiyorsun ki, onun yaptığını yapmağa çalışıyorsun. Sakın demeyesin ki, onlar bak dünyâya hâkim. Bizim evlâdlarımız bile gidip oralarda çalışıyorlar. Kendi adamları yetmiyor da bir de üstelik diğer memleketlerden işçi alıyorlar. Bunlar da hep işlerini bankalarla çeviriyorlar! Pekâlâ amma, benim o kadar fazla işe aklım ermez. Yalnız bildiğim birşey varsa o da, Allah teâlâ'mn bunu yasak etmesinde bir hikmet vardır. Bunu inkâr, insanın, müslümanlıktan çıkmasına kâfidir. Diğer günahları da inkâr böyledir. İnkâr etmeden, günahına inanarak, nefsine mağlup olup yapmak müslü-man için bir kirdir; neticesi de helâkdır. Çünkü faizi ter-ketmeyenler hakkındaki; «ellerinden gelirse Allah ve Resulü ile harbe hazırlansınlar» tehdidi karşısında erimemek mümkün mü?

1 — Faizin zararları:

Bakınız şimdi sizlere, faizin zararları hakkında, adı geçen eserin 13. sahifesinde sıralanan sözleri aktarayım:

1 — Faizciler çeşitli helak yolları ile helak olurlar ve vücutlarında tedavisi müşkil hastalıklar olur.

2—. Azabı devamlı olur ve âhirette kan deresinden kurtulmak için her ne kadar uğraşsa da, yine ağzına taşlar atılarak geri çevrilir.

3 — Peygamber (s.a.s.) bu faizciler için beddua etmiş ve la'net etmiştir ki, duası makbul olduğundan,  herhalde âhirette çok acı bir azap ile karşılaşacaklardır.

4 — Bu günah-ı kebîreyi işlediğinden, azabı elîm olacaktır.

FAİZ YİYENLER   HAKKINDA

229

5 — Cenâb-ı Hak   faiz yiyenleri   Cennet'e  koymayacaktır.

6 — Faiz yiyenler kabirlerinde,   Cehennem'deki azap olunacak yerlerini görecekler,    en azı 73 günahın azabı olacaktır.        »

7 — Faizin günahı, 33 zina günahından büyüktür.

8 — Faiz, harab olmanın, helak olmanın, hâb u hüsranın, fakirliğin, hastalıkların, bereketsizliğin ve rahmet-i ilâhiyyeden mahrumiyetin sebebidir.

9 — Faiz yiyenlerin azabı,  büyük yılanların karınlarında onlara azab etmesidir.

10 — Faizciler yollarda ayak alünda kalıp, herkes tarafından çiğnenirler.

11 —Faizin her tarafa yayılması, kıyametin yakınlığına alâmettir.

12 — Faizciler  kabirlerinden deliler gibi.   cinnîler tarafından yakalanmış tutulmuş gibi. serseriler gibi kalkarlar.

13 — Faizci  topal olarak, aksak olarak,  ayaklarını sürükleyerek gider.

14 — Faizcinin malı ne kadar çoğahrsa çoğalsın,   sonu fakirlik hem de çabuk fakirlik, hem dünyada fakir, hem de âhirette fakir.

15 — Said olan. yani saadete erişen, faizden uzak olur: şâkî ise faize bulaşır ve ribâ sebebiyle siması değişir; huyu da maymun ve hınzırlar huyuna döner, (Sure-i Âli İm-ran 130, 131, 132. âyetlere bak.)

16 — Bu da müminler arasında,   ayrılık   ve   dövüşlere, ölümlere sebeb olur. Sûre-i En'âm'ın 65. âyetini iyi oku.

230

ANA BABA HAKLARI

Sûre-i Bakara'daki, 48. sahifede faiz ayetlerini: 276, 279, ve 281 nci âyetleri de dikkatle oku ve iyi düşün. Bu dünyâ hepimizce malum, bir geliş ve bir de gidiş vardır. Bu aradaki zaman Hak'km rızasına muvafık olduysa ne mutlu o kişiye. Eğer haramlarla meşgul olarak bu dünyâdan ayrıldı ise ne yazık o kişiye. Cenâb-ı Hak cümlemize uyanıklıklar nasib etsin de, dünyâ ve âhiret saadetlerini ihsan buyursun. Âmîn!

Adı geçen eserin , 14 ve 15 nci sahifelerinde sarihler der ki: Faiz yiyenlere, silahlarınızı alınız da harbe çıkınız. Hz. Ali Efendimizden bir rivayette, vaktin imamına bunları tevbeye çağırmak borçtur. Eğer tevbe etmezlerse boyunlarını vurun demişlerdir. Hasan-ı Basrî ve îbni Şîrîn de aynı fikirdedirler. Vallahi bu sarraflar faiz yerler buyurdular. Bunlar Allah ve Resulüne harbe hazırlanıyorlar. Vaktin imamı bunları tevbeye da'vet eder. Tevbe ederlerse ne alâ, tevbe etmedikleri takdirde bunları silahla te'dib eder.

İNDEKS

— A —

Abduikadir Geylânî; 42.

Abdullah: 180, 212.

Abdullah b.   Amrb.    El-As:    S3,

111, 129.

Abdurrahman b. Avf: 142. Abdullah b. Dînar: 70, 71. Abdullah b. Mes'ûd:53. Abdullah b. Ömer: 70, 71. Abdullah'ın oğlu Câbir: 186. Abid: 201. Açıık: 81. Adem (a.s.) 139. Afrika: 125, 141. Afv-ı umûm?: 198. Âhiret: 140. Âhiret hesabi; 196. Âhiret mesuliyeti: 95. Âhiret şarapları: 221. Ahkâf: 78.

Ahkâm-ı ilâhiyye: 46. Ahkâm-ı Kur'aniyye: 113. Ahmed b. Hanbel:  57, 111, 132,

138.

Ahmed Rufâî: 42, 72. Aise (r. anha): 194. Ak: 113, 114.

Akâid: 124.

Akfka: 151.

Alat: 136.

Ali (K.V.): 29, 37. 103, 142, 153.

152, 202, 213, 230. Allahsızlar: 207. Altın: 118.

Amerika: 41, 125, 206. Amr b. Hazm: 105. Amr b. Şuayb: 176. Amr'ın oğlu Abdullah: 173. Ankebût: 78. Antakya: 91. Arabî: 42. Arabistan: 156. Araplar: 43, 125, 183.

Arş: 143.

Asaf: 87, 88.

Ashâb-ı kiram: 58, 76, 121.

As?: 84, 93, 99,104, 105, 106. 107, 112, 113, 132, 219, 224.

Asiye: 61.

Avam: 240.

Avrupalı: 112.

Ayete'Hcürsî: 136.

Azrail: 138, 186.

232

ANA BABA  HAKLARI

— B —

Bağdat: 206.

Bakî: 85.

Bal: 115.

Başkalarıyla sarılmak: 153.

Bâyezid-i Bistâmi: 80.

Bedir; 122.

Belh: 144.

Bel kıs: 86.

Benî İsrâîl: 97, 109, 145.

Berat gecesi: 198.

Besmele: 93.

Câblr (r.a.): 99,  192.

Cahil: 224.

Camiler: 219.

Camiussağîr: 111.

Cariye: 145.

Cebrail: 142.

Cehennem:   95, 114,115, 118,

119. 137, 196, 216. 222. Cennet-i Alâ: 27, 64, 92, 95, 106,

Bey haki: 178. '   Bezzaz: 111. Biat: 85.

Bilâl-i Habeşi: 61. Boykot: 44, 121. Buhârî: 30, 54, 69, 104, 105, 129,

155. 170, 178, 182, 185, 187.

212, 217. Bulgar: 207. Bustân'ül-Arifîn;  152. Büyük günahlar: 104, 118.

C —

107, 112, 114, 115, 134. 137,

196, 214, 216, 222. Cî  kasabası: 201. Cibril: 180. Cihâd: 55, 73, 138. Cimrilik: 31, 158, 159. Cin: 43, 88. Cuma gecesi: 136. Cüneyd-i Bağdadî: 196.

-ç-

Çalgı: 219. Çanakkale: 125, 207.

Çarşaf: 113. Çin: 41, 96, 157.

Dahhâk: 186. Dalâlet: 118. Oavud (a.s.): 186. Dedikodu: 189.

— D —

Derviş: 63  108,  120. Devlet; 116. Dilin âfâtı: 199. Dinsizler: 207.

İNDEKS

233

— E —

Ebî Sa'îd (r.a.): 54.

Ebî Omâme: 56, 113.

Ebû Bekr (r.a.): 61, 78, 104, 171.

Ebû Bûrde: 71.

Ebû Cehil: 13, 44.

Ebû Dâvud: 54, 57, 63, 66, 129,

178, 212, 217. Ebu'd-ıDerdâ (r.a.): 62. Ebû Hanife (rh. a): 213. Ebû Hureyre (r.a.):  54,  58,  111.

112,  116, 151, 170, 177, 178,

217, 220.

Ebu'l-Leys Es-Semerkandî: 152. Ebû Muhammed Sehil; 28. Ebû Ubeyde (r.a.): 142. Ebû  Zerr'il-Gıfârî  (r.a.): 11,  44,

124.

Ehl-i Cennet: 95. Ehl-i fazilet: 153. Ehl-i hal: 220. Ehl-i hizmet: 98. Ehl-i Hm: 153. Ehl-i Medine: 202.

Ehl-i Mekke: 202.

Ehl-i Tevhîd: 13.

El-Bezzâz: 107.

Elektrik: 115, 220.

El-Emîn; 58.

Emîr'el-Mümiriîn: 203.

Emr-i ma'rûf: 193.

Enes (r.a.): 54, 57, 105, 106, 171,

173, 176, «7. Erbâb-ı Hakîkât: 147. Esaret: 52, 64. Esir: 102. Esma: 78.

Esrâr-ı ilâhiyye: 117. Eşkiya; 127. Eşrefi mahlûk: 110. Eşref-i Rûmî Rh.a.): 68. Evlâd: 140. Evlâd-ı Resul: 84. Evliya; 120. Evzâî: 192. Eyfel kulesi: 74. Ezân-ı Muhammedi: 219.

— F —

Faiz: 64, 105, 106, 114, 117, 118,

119, 159, 199, 226. Fâtımâ (r. anhâ): 39, 84, 85. Fatiha: 46. 83, 136, 141. Fercler: 214.

Firavn: 61,118, 157,224. Fi sebîlillah: 105. Fitne: 109. Fransa: 206.

¦ G —

Galiçya: 207. Gatafan- 14.

Gazab: 100. Gazali (Rh.a): 141.

234

ANA BABA HAKLARI

Gazilik: 73. Gazino: 199. Gece namazları: 39. Gençlik: 45. Gıybet: 199. Gönül: 92, 130.

Göz: 92. Gurur: 199, 205. Günah Kitabı: 134. Günah-ı kebâir: 105. Günahkâr; 78. Güzel isim: 149.

— H —

Habeşistan: 44, 121.

Hac: 138.

Hâdimu'l-Harameyn: 60.

Hadîs-i şerif: 200.

Hâkim: 107, 111, 116, 220.

Hâlık: 76.

Halife: 207.

Halvet: 220.

Hamam: 220.

Hamne: 77.

Hamr: 214.

Hanefi; 113.

Hanlfe: 213.

Haram: 119, 133.

Harb: 137, 207.

Harem-i şerif: 143.

Haremlik - selamlık: 112, 184.

Hârûn Reştd: 81.

Hasan (r.a.): 84, 85, 150, 151.

Hasan*ı Basrt: 230.

Hasan Şfizelî: 42.

Haset: 100.

Haşyet: 27.

Havârîç: 213.

Havva; 139.

Hayat: 86.

Hayr: 65.

Hazinefül-Esrâr: 39.

Hendek: 202. 204.

Hesap: 140.

Heva-yı heves: 196.

Hıfzu himaye: 205.

Hınzır: 218.

Hıristiyan: 77, 201, 217, 224.

Hırs: 100.

Hırsız: 119, 218.

Hızır (a.s.): 81.

Hicret; 122.

Hile: 109.

Hişam b. Hasan: 203.

Huriler: 118.

Huzeyfe (r.a.): 197.

Huzeyl: 14.

Huzâa: 14.

Huzûr-ı saadet: 121.

Hürmet: 75.

Hüseyin (r.a.): 85, 150. ,151.

^^ I ^^

Irak: 202, 204.

Irz: 126. 127.

İNDEKS

235

«— i —

İblîs: 137.

ibn-i Abbâs (r.a.): 94, 177.

ibn-i Cevzi: 109.

ibn-i  Hıbbân:  63, 66,   107, 132,

178.

İbn-i Huzeyme: 132. ibn-i Mâce: 56, 57, 62, 63, 66. ibn-i Ömer (r.a.): 106. İbn-i Şirin: 230. İbrahim (a.s.): 7, 8, 40.139. İbrahim Edhem: 42. İçki: 64, 128, 198, 199, 215, 216,

218, 219, 222, 224. İffet: 115.

İhlâs-ı şerif: 136, 141. İhsan:   101,  118,   120, 124,   131,

133, 138.

İkrâm: 101, 124, 131, 138. ilim: 37, 101. İmam Ahmed: 190. İmam-hatîb: 114.

imam-ı âdil: 25.

İmam Mâlik: 8S.

imân: 132, 202, 218, 223.

imdâd-ı ilâhf: 62.

incil: 46.

ingiltere: 206.

ingiliz: 125, 141.

ins: 43.

Insan-ı kâmil: 116, 154.

İran; 201.

ipekli elbise: 219, 222.

İsa(a.s.): 46.

İsfahan: 201, 206.

İskender: 140.

İslâm: 77, 132, 140, 202.

ismail (a.s.):  44.

isrâ: 78.

istanbul: 207.

itaat: 65.   124, 205.

italya: 125. 206.

İznik: 46. 87.

Kabe: 44, 140, 143. Kabir hesabi; 196, 222. Kader: 114. Kadiriler: 102. Kâfir: 223. Kafkaslar: 207. Kahve: 199. Kaidei Umûmiyye: 38. Kalb-i selim: 172. Kâmil: 199.

Karahisar: 201, 204, 206. Kaside-i bürde: 36. Katı-ı rahim: 212, 215. Kaysb. Asım: 156.

Kemâlât-ı insâniyye; 116, 103.

Keramet: 91.

Kıyamet: 105. 107, 134. 222.

Kıy I u kaal: 159.

Kibir: 100. 198, 199, 214.

Kilise: 45, 201.

Kin: 100.

Kitaplar: 140, 157.

Köçek: 108.

Köle: 52, 145.

Kör: 87.

Kötü huy: 102.

Kulak; 92.

Kumar: 199, 215, 219.

236

ANA  BABA  HAKLARİ

Kur'ân-ı Kerîm: 46, 140, 156. 200, Kurrafül-ayn: 98. Kurslar: 114.

Kurtubî: 98, 139.

Küfür: 78, 100, 118, 223.

Küsler: 198.

— L —•

Lât: 14.

Levh-i mahfuz: 93.

Levvâme: 102.

Lokman: 76, 78. Lût Kavmi: 215.

— M —

Mabûd: 122-

Mağfiret-i ilâhiyye: 138, 144, 190.

Mâlik b.  Dinar  (r.a.):   143,   144,

145.

Mâiik'in oğlu Enes (r.a.): 145. Ma'rifet-i  ilâhiyye: 117. Medine-i Münevvere: 44, 71, 84,

142, 179, 196,   201. 202, 204.

206. 217, 223.

Mehmed Zihni Efendi: 151. Mekârim-i Ahlâk: 101, 142. Mekke-i Mükerreme:   39, 44,   60,

70, 121, 144, 196. Melek: 140. Melekü'l Mevt: 86. Me'mûn; 141. Menât: 14. Mennân: 113, 114. Mes'ûd (r.a.): 212. Meşrubat: 223. Mevlânâ: 42. Mevlevîlik: 102. Mevrid'ül-azb: 137. Meydan sopası: 213. Mihr: 165. Mikroplar: 147.

Miras; 119.

Muaviye (r.a.): 85.

Muawezeteyn: 136.

Muazb. Cebel (r.a.): 60.

Muğîre b. Şube r.a.): 155.

Muhaddisîn; 141.

Muhammed Bûsırî: 38, 39, 40.

Muhammed b. Harun: 144.

Muharebe: 214.

Muharrem: 58, 85.

Muhbir-i sâdık: 58.

Musa (a.s.):   46, 82, 91. 94.   95,

198.

Mus'ab b. Sa'd: 77. Muttakî: 27. Mührü Süleyman: 21. Mükâfat: 74, 131. Mülhime: 102. Mümin-i kâmil: 172. Mümin u muvabhid: 224. Münkerât: 193. Mürebbî: 75. Mürretü'l-cühenî: 132. Mürşidlik: 75, 76. Müslim: 30, 53, 54, 69, 104, 105,

İNDEKS

237

129, 170, 178,   182, 185, 187. 212, 217. Müşrikler; 65, 198, 217.

Müzekkin nüfûs: 87.

Mus'ab b. Umeyr: 120, 122, 217.

Musul: 201, 204. 206.

— M —

Nakşibendî: 42.

Nakşiler: 102.

Nakşî Tarikatı: 108.

Namaz: 98, 121, 133, 221.

Namus: 126, 127.

Nasârâ: 224.

Nebîler: 66.

Necaset: 133.

Nefis:    103, 118,  120,   199, 216,

222, Nesf-i emmâre: 11, 67, 102, 154,

198.

Nefs-i mutmainne: 63. Nehyi ani'l-münker: 193. Nemrûd: 118, 157. Nesâyîh: 46.

Neseî: 54, 63, 107, 111, 212. Nevevî: 57, 139. Nikâh: 165. Nikâh-ı sahih: 212. Nimetü'l-islâm: 151. Nübüvvet mührü: 202. Nüzhetü'l-mecâlis:   78,    81.   89. 151.

— Oö —

Oruç: 98, 133, 138, 221. Coman (r.a.): 171, 202. Osman  b. Maz'un: 141.

Pakistan: 141. Pantolon: 108. Papaz: 201. Para israfı: 199.

Rahman: 137. Ramazan: 188. Riya: 100, 133. 134. Riyazet: 220. Rıza; 137.

Osmanlı: 207.

Ömer (r.a.):   57, 62, 63, 66. 149, 166, 171, 130, 204.

Peçe: 1134 Polis: 115. Politika: 70. Put: 121, 214.

— R —

Rıza-i ilâhî: 216.

Romanya: 207.

Rufât: 102.

Rukü': 133.

Rus: 41, 98, 125, 157, 206, 207.

238

ANA  BABA HAKLARI

— S —

Saadet: 116.

Sa'd b. Ebî Vakkâs: 76. 77, 203,

204.

Sahabe: 40. Sâil: 213. Sakîf: 14. Sevban: 123. 132. Sekr: 221.

Selim b. Eyyûb: 83. Selmân-ı   Fârisî:  87,   201,   202, Sıla-i rahim: 67, 70, 99, 184, 185,

188. 193, 195,221. Sırat: 196. Sigara: 216.

Sihir: 105, 114, 215.

Sofra: 220. • Sofu: 10.

Söz taşımak: 199.

Sûre-i Ali İmrân: 229.

Sûre-i bakara: 229.

Sûre-i  en'âm:  229.

Sûre-i Yusuf: 10.

Suyutî: 59.

Sükût: 198.

Süleyman (a.s.):   21, 87, 88. 96,

171. •Sünnet: 151.

Şaban: 198. Şahidlik: 105. Şakiler: 29.

Şam: $1, 201, 203, 204, 206. Şapka: 75.

Şarap:   107,   111, 112,  117,  133. 214, 218, 220,221, 222, 224. Şeddâd: 118, 157. Şehîdlik: 73, 10, 125, 126. Şehvet: 100, 120, 216. Şer: 110.

Tabakât-i İbni's-Sûbkî: 83. Taberânî: 111, 132, 197, 220. Tabiatçılar: 147. Tahiyyafül-mümin: 152. Takva: 27, 152, 206. Talhâ(r.a.): 183.

Şeriat: 223, 224.

120, 123, 124. 133, 184, 193.

205.

Şeyh-i zânî: 221. Şeyhlik: 63. Şeyh'ul-meşâyih: 87. Şeyhülislâm: 59. Şeytan: 118, 240. Şirk:   6, 60, 100. 101.   104. 105. Şöhret: 100. Şühedâ: 206.

Ta'n: 219. Tarih: 157.196. Tarikatlar: 102. Tasavvuf? ahlâk: 30. Tebük: 12, 58. Tefekkür: 189.

İNDEKS

239

Tefsiri rûhu'l-beyftn: 13.

Tekebbür: 99.

Televizyon: 219.

Tellâk: 108.

Temim: 156.

Tenbîhü'l-gafilîn: 198.

Tenkîd: 137.

Terakki: 114.

Terazi: 140.

Terğîb ve terhtb: 29, 55, 67,111.

169. 227. Tevazu: 85, 199. Tevrat: 46. 145. Teyp: 219. Tirmizî: 54. 62, 63, 105,129, 178,

212, 217. Türkçe: 159. Türkler: 184, 207. Tevhîd: 93, 140.

Uü-

Ucüb: 32. 100. Ulemâ: 140, 206, 213. Umre: 138.

Uskuf: 201. Uzza: 14. Oftâde: 42.

_V —

Vafiî: 83.

Vakıa: 16.

Validelerine âsî olanlar: 106, 117.

129, 198. Vâlideyne ihsan: 65.

Yahudî: 206.

Yalan: 104.

Yasîn-i şerîf: 191.

Yavuz Sultan Selim: 59, 60.

Yemen: 86.

Zalim imamlar: 214. Zanî: 214, 217. Zekât: 133, 158, 219. Zemzem: 44. Zenbilli: 59. Zikrullah: 189.

Vehbî Efendi: 113. Veled-i zlnâ: 214. Velî: 66. Verâ: 29. Veysel Karânî: 42.

•Y —

Yeşilay: 216.

Yetim malı: 114, 117, 119.

Yezid: 85.    ,

Yılbaşı: 224.

Yunan: 125, 206, 207.

— Z—-'

Zina: 199. 213. 214. 215. 217. 218,

220.

Zinayı celbeden afetler: 215. Zulüm: 38. Zühd: 152, 206. Zünnûn-ı msrî: 90.

Bu dünyaya gelen herkesin

vakti gelince gitmesi mukadderdir.

Dünya ahiretin bir yoludur.

Cennete de, cehenneme de

yol buradan geçer.

Ahiret denilen âlemde

bu dünyada yaptıklarımızın hesabı görülünce

kara yüzlü günahkârlardan olup cehenneme sürüklenmek

ne kadar acıdır.

Malumdurki, birçok kusur ve günahlar

bilinmediğinden yapılmaktadır.

Bunlar bilinirse herhalde

insanoğlu yapmamaya çalışacaktır.

Bilindiği halde yapılan günahın cezası bir ise,

bilinmeden yapılan günahın cezası

iki misli olacaktır. Birisi öğrenmediği için

birisi de günahı işlediği içindir.                                     "

İnsana yaraşan daima büyüklerinin sözlerini

ve nasihatlarını dinlemek ve Hakk'ın emir ve fermanlarına

boyun eğmektir.

Bugün genç yavrularımızdan hem rica,

hem de onlara ufak bir hediye olarak

hazırlanan bu kitabı güzelce okuyarak                           ,

ana ve babalarına karşı hürmetkar

ve muti olmalarını tavsiye eder

ve Cenâb-ı Hakk'dan da muvaffakiyetler

ihsan buyurmasını fazlu kereminden dileriz.