Alim

Mehmed Zahid Kotku (Rahmetullahi aleyh)

SEHA NEŞRİYAT

 

 

ÖNSÖZ

ilmi çok olanın üstün olduğu açık bir şekilde gözlerimizin önündedir.

ilim, hem amel etmek ve hem de bildiklerini bilmeyenlere öğretmek için talep olunur.

Öğreten ile öğrenene aynı sevabı vermek ve onları ecir ve mükâfatta ortak tanımak, Cenâb-ı Hak'kın lütuflarındandır. Bununla beraber Peygamberimiz (s,a.v.), öğrenmeyen ve öğretmeyen şâir insanlarda da hayır yoktur, diye ne güzel buyurmuşlar. Çünkü; cahillik çok fenadır.

ilmin ref olunacağı hadîs-i şer'iflerde zikro-lunmaktadrr ki, bu ilim, bir gün kabz ve ref olunacaktır. Binâenaleyh, o gün gelip çatmadan ilme devam edip, öğreniniz. Zira, sonra öğrenmek isteseniz de, buna muvaffak olamayacaksınız. Çünkü zihinleriniz zayıflayacak, zekânız kaybolacak

fehnr ve idrâkten de mahrum olacaksınız. Fırsat elde iken ilmi elde etmeğe çalışınız.

Muhammed Zâhid b. ibrahim el-Bursevî'nin eserlerinden derlenen bu kitapta, gerçek âlimin vasıflan, derecesi ve üstünlüğü ile ilmi Öğretmenin fazileti, âlim ve âbid arasındaki derece farkı gibi konular bir bütün halinde ele alınmaktadır.

tik baskısında bir arada sunulan ilim ve âlim konusu, yeni ilâvelerle genişletilirken, hacmin büyümesi dolayısiyle bu defa iki cilde ayrılmış bulunmaktadır. Bu bakımdan ilim konusu için ilim kitabına başvurmak uygun olacaktır. Böylece iki kitap birbirini tamamlamış olur.

ilmiyle âmil olanlara ne saadet... Allah hepimizi böyle olanlardan eylesin! Âmîn...

SEHA NEŞRİYAT

ÂLÎMİN DERECESİ VE FAZİLETLERİ

Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazretleri: "Âlim Allah'ın yeryüzündeki halîfesi-dir." diyerek âlime en büyük paye ve kıymeti vermiş bulunuyor. Zîra, ilim bir bakıma ibâdettir. Bu bakımdan âlim Allah teâlâ'nın bir halîfesidir. Ve bu hilâfet al'â bir hilâfettir. Çünkü Allah teâlâ Hazretleri, onun kalbini kendi sıfatlarından olan ilimle doldurmuş, onu yeryüzündeki ilmin hazinesi kılmıştır. Taliplerine o, ilmi öğretmeğe me'zûndur. Aynı zamanda peygamberin halîfesidir. Dikkat ederseniz, islâm'ın ilme verdiği kıymeti, şimdiye kadar hiç bir din vermemiştir ve veremeyecektir.

 

 Jjkl

 j oiL>- U Js. ^lllı \}js .Jji   lii Iİı_j " Nâsın nübüvvet derecesine en yakın ola-

nı, ehl-i cihâd ve ehl-i ilimdir. Şu muhakkak ki, cihâd ehli, peygamberlerin ve rasûllerin getirdiği hak yol üzerine cihâd ederler (ve bu cihâdlarıyla, hem dinlerini korur, hem de etrafa yayarlar.) Ehl-i ilim ise, ilimleriyle insanların enbiyânın getirmiş olduğu hak yola girmesine delâlet ederler."

Hakikî ilim, dünyâ ve âhirette en büyük derece ve en a'lâ makâm-ı enbiyâdır. Peygamber makamıdır. Bu dereceye ümmetten hiç kimse erişemez. Allah teâlâ'nın onlara bir lütuf ve ihsanıdır. Çalışmakla elde edilemez. Bundan sonra ise, ikinci makam, şer'î ilim talebinde iken, kendisine ecelin eriştiği, yani, ölümün gelip, dünyâsının bittiği, âhiretinin başladığı gündür.

Peygamberlerle arasında bir derece farkı vardır ki, o da nübüvvet makamıdır.

"Kim ki, İslâm'ın ihyâsı için ilimden bir bâb öğrenmek isterse, peygamberlerle bu zât arasında, Cennette bir derece fark vardır."

Ma'lumdur ki, İslâm'ın muhafazası iki kuvvete dayanır.. Bunlardan birisi memleketimizin muhafaza ve müdafaası için cihad denilen askerî

kuvvet, birisi de halka dinini öğretecek ilim sahipleridir. Bunların her ikisinin sayısız denilecek kadar şubeleri vardır, hepsi de lâzımdır. Bunlar olmazsa, ne memleket müdafaası yapılabilir, ne de tedrisat. Bugün dünyânın ne hızla gittiğini ve düşmanlarımızın dişlerini nasıl bilediklerini gördüğümüz halde, hâlâ uyanacağımız yok. Halbuki ufacık devletlerin nasıl hani harıl çalıştık-lan gözümüzün önünde. "El ilmü hayâtül-îslâm" diye islâm'ın hayat ve bakâsının ilme bağlı olduğunu bildiğimiz halde, ilim kapılan senelerce kapalı kaldı. Bugün yetişen neslin din ile hiçbir irtibatı kalmadığından, başımıza gelen felâketlere bir bakın. Bir millet kaç partiye bölünmüş, hepsinin fikirleri, kanaatleri, bilgileri, idareleri hep ayrı ayrı. islâm'ın istediği vahdet, tamamiyle ortadan kalkmış durumda. Cenâb-ı Hak cümlemizin nıu'îni olsun.

Her kim islâm'ın ihyası için çalışmak istiyorsa, mutlaka ilme çalışması lâzımdır. Al-lah'sız insan olamaz. Allah'ı bilmek de ilimle olacağından, insanın da, milletin de hayatı bu ilimledir. Fabrikalar insanı Allah'a yaklaştırmaz, belki daha çok sefahata ve günahlara sevk eder. Kurtuluş fabrikalarda değil, ancak ilim ve cihad iledir. Fabrika bunlar için lâzımdır. Yani, cihada hazırlıktır. Yoksa fabrikalar insanı kurtu-

10

luşa götürmez, işte Avrupa ve Rusya, gözleri hep dünyada ve paralarda, onun için rahat yüzü görmezler, vesselam.

"Öğrenmek niyyeti ile ilim talebinde bulunan kişi, Rahman olan Allah'ın talibidir, ti ini öğrenmek isteyen kimse İslâm'ın rüknü mesabesindedir. O'nun ecri kendisine nebilerle birlikte verilir."

Fakat, makşad yalnız sevap kazanmak değil, asıl gaye Hak teâlâ'nın sevgi ve rızâsını kazanabilmektedir.

Onun için müslümanlar, hak ve hukuka son derece riayetkardır. İlim, bize bunu tavsiye ediyor. Câhil olunca, tabiî bu haklara riâyet hiç de mümkün olmaz; istediği gibi yaşamaya başlar, âhirette eline hiç bir şey geçmeyeceği de tabiîdir. Bugünkü insanların hemen bütün gayeleri dünyalarıdır. Bu cehalet onlara yetip de artar. Kulaktan dolma bilgiler vardır, amma onların insana kâfi gelmediği malûmdur.

 

Âlimin, âlim olmayan kişiler üzerine

11

ziyâdeliği ve üstünlüğü nebinin ümmeti üzerine olan üstünlüğü gibidir."

Enes radıyallahü anh'ın rivayet ettiği bu hadîs-i şerîf te, âlimin üstünlüğü ne güzel bir şekilde belirtilmektedir. Peygamberler, ümmetinin nasıl baş tacı olmuşlar ve bırakmış oldukları eserlerle, nasıl kendilerini tanıtmışlardır. Bugün bile, kütüphanelerimizi dolduran sayısız eserler hep muhterem âlimlerimizin himmetleri ve gayretleriyle olmuştur. Allah teâlâ, onlardan razı olsun. Bizleri onların seviyesine ulaştırsın. Hangi bir meslek, hangi bir meziyet vardır ki, insanı peygamberler seviyesine kadar ulaştırsın? işte, din bilgisi, seni böyle yüksek makamlara ulaştıracak olduğundan, sen her halde ve evvel emirde dinini iyi bir şekilde öğren. Sonra öğretmeğe çalış. Bu arada, Peygamberlere de uy. Onlar, nasıl meccânen (bedava) ta'lîm buyurduysalar, sen de meccânen öğret. Rızkını Allah'dan bekle. Başkasından değil.

Namaz kılmasını bilen herkes, namazı kıldı-rabilir. Vaktiyle, hocaların bolluğu varmış. Cemâ'at toplanınca herkes ben kıldırayım davasına düşmüş. Nihayet resmî imamlar tayin olunup, bu isteklerin önüne geçilmiş. Yoksa, bu hizmet peygamberlerin yolu, imamlarımızın yoludur. Bizim onlar gibi fîsebîlillâh yapmamız lâzım

12

gelrken, bak bugün ne hâle geldik. Daha kimbilir

neler olacak?

"Muhakkak tâlib-i ilim olan kimse... peygamberlerle beraber, hesapsız Cennete girer."

"Muhakkak âlimler nebilerin vârisleridirler. "

Hakîkî ulemâya "Yeryüzünün kandili ve nuru, enbiyânın halîfesi, benim de, diğer enbiyânın da vârisi olmuşlardır." denmiştir. Bu nimetin üstünde başka ne nimet aranabilir?

Bakınız en mühimi, "hakikî ilim sahipleri, enbiyâ'nın, peygamberlerin vârisidirler" lûtfun-da bulunuşu, büyük bir lütuf, bir ikram ve bir ihsandır ki, bundan daha büyük bir lütuf, bir ihsan, bir paye olamaz. Peygamberlere vâris olmak ne demektir? Bunun kadr ü kıymetini bilmek hepimizin üzerine vâcibdir. Onun için ilim en büyük bir servet, en büyük ve bitmez bir hazinedir. Hem peygamberlere vâris olacaksın, hem de Kur'ân hazinelerinden nasibini almış olacaksın ki, bu devlet, bu servet, bu nimet başka hiçbir yerde bulunmaz. Binâenaleyh sen var kuvvetini ilme ver. Gerisine sakın karışma.

Peygamberimiz: "Allah teâlâ, benim halîfelerime rahmet eylesin." deyince:

"Yâ Rasûlullah, senin halîfelerin kimler-

 

13

dir?" diye sormuşlar. Cevaben:

"Benim sünnetimi ihya edenler ve onu nâsa öğretenler." buyurmuşlar.

Bugünkü müslüman o zamanki müslümamn verdiği bir kuruş sadakanın, aldığı sevabı alabilecek para bile bulamaz. Heyhat! Cenâb-ı Hakk, cümlemizin muîni olsun da evvelemirde, dinini, kitabını, Peygamberini güzelce öğrendikten sonra güzel amellerle de Hakk Azze ve Celle'nin rızâsını kazanmağa çalışan bahtiyarlardan ayırmasın. Âmîn.

Beşeriyetin hayâtı ilme bağlıdır. Dünyânın ilimleri, teknikleri, tıbları, mühendisleri, kimya-gerleri, hesapçıları, elektrikçileri, ticâretçileri, gelirleri-giderleri vesâirleri hep ilme bağlıdır. Tabiî muvakkat olan bu hayât-ı dünyâda, bunlar nasıl lazımsa ve bu ilimler kimde fazla ise, rahatlık da ondadır. Bizler lehülhamd müslümanız. Bizim için bir de ebediyyet âlemi olan âhiret, Cennet ve Cehennem vardır. Buradaki hayat ebedîdir. Bununla beraber muvakkat olan dünyâ hayatının ilimlerini terk edemeyiz. Fakat asıl mühim olan, ebedî olan âhiret ilmidir. Buna Şerîat ilmi denir; ilm-i fıkıh denir. Cenâb-ı Hak hayır murâd ettiği kimseleri dinde fakth kılar tâbirine dikkat

14

ettiniz mi?

Elbette Cenâb-ı Hak'km hayır murâd ettiği kimseler, en bahtiyar kişiler demektir. İşte bu muhterem zevat aynı zamanda dünyâda peygamberlere halîfe olan bahtiyarlardır. Peygamberin halîfesi olarak, onların yerlerine kâim olmak, padişahların,, hükümdarların, günahkârların, zorbaların, müsriflerin, islâm yolunu bırakmış, Avrupa'nın yolunu tutmuş, islâm'dan, dinden uzaklaşmış bedbahtların hakkı değildir. Asıl hak sahipleri, dînî ilimlere tam mânâsıyle vâkıf olan ve kendisini o yola veren, peygamber yolunun yolculu olan "Allah'tan lâyıkıyla korkanlar ancak âlimlerdir." diye medh ve sena buyurulan ,   ulemâ-yi kiram hazerâtıdır.

Halîfe olup da, saltanat sarayında oturup çalım saı  :ik, ben de halîfe-i müslimînim... diye övünme k acı halde doğru bir şey değildir. Halîfe-i müslimînim der, öte tarafta Avrupa'nın kanunlarını alır, giyim tarzında, süs, saltanat ve israfa boğulur ve koca koca sarayları yaptırır, içinde de envâ-ı çeşit günahlarla, nadide, güzel, kibar saray hanımları, cariyeleri, hizmetkarlarıyla yaşar. Acaba bunların hangisi halîfeye ve hilâfete yakışır. Halbuki dedeleri Osman Gâzî ve Orhan Gâzî'nin nasîhatlerini tutup ta dinin emirlerinden dışarı çıkmamış olsalardı, Osmanlı saltanatı bu-

15

gün bunun 5-10 misli daha büyür ve pek refah ve huzur içinde yaşarlardı.

Halîfe demek, peygamberin eşyasına sahip olmak demek değildir. Belki onun yaşayış ve harekâtını benimsemek ve sonra da buyurduğu sünnet yolundan ayrılmamaktır. Şu yapılan camile-rimizdeki süs, ziynet ve masraf ne kadar acıdır. BelM her birisi, birkaç cami daha yapar. Biz camilerimizin bu depdebesi ile değil, asıl içindeki cemâ'atın ve müslümanların dinlerine bağlılığı ve huzuru ile övünmeliyiz. Bak bugün o Süleymi-niye,  Sultanahmet gibi  büyük camilerdeki cemâ'at hepimizi utandıracak derecededir. Sü-leymâniye camisi, yapıldığı Kanunî devrinde müslüman nüfus 300 bin olduğu halde yine dolar-mış; bugün ise 35 milyon nüfusa sahip olduğumuz halde cami bomboş desek hatâ olmaz zannederim. Bugüne gelince o daha da yürekler acısı. Halbuki evvelki Osmanlıların ilk devirlerinde hemen hemen bütün masrafların harpte düşmanlardan alınan ganimetlerle yapıldığı rivayet edilmektedir, Fakat, her ne kadar ganîmet olsa da onları daha mühim ihtiyaçlara harcamak ve bugünün değil, asıl yarının ihtiyaçlarını, toplarını, tayyare ve diğer ihtiyâçlarını dinsizlere el açmadan, her şeyimizi kendimizin te'min etmesine çalışmak en başlıca vazifemizken, bunlara ehemmiyet verme-

16

yip, fuzûli yerlere para harcamak, elbette hiç bir akl-ı selîm sahibinin işi değildir. Müslümanım diyen her nıü'minin ilk vazifesi Allah Azze ve Celle'ye borcundan sonra vatanın muhafazası ve müdâfaası için çalışmaktır. 4 halîfe zamanında İslâm orduları kendilerinden kat kat kuvvetli ordularla muharebe edip, Islâmiyeti dünyânın hemen her tarafına duyurmuşlardır. Bütün Arap yarımadasından başka Irak, İran ve Buhâra'ya kadar uzanmışlar, bunlar ne Amerika ne başka bir devletin yardımı sayesinde bu muvaffakiyetleri gerçekleştirmişlerdir. Ne harp usûlerini bilen muntazam ordu ve kumandanları, ne de i'âşelerini te'min edecek bir vâsıtaları vardı. Ma'alesef ne yazık ki, ne zaman muntazam ordular, mektepler, kumandanlar yetiştirilmiş, sonra mağlubiyetler artmış, bütün fütuhatlar hep hebâen mensur olup gitmiştir. Bir ucu Cebelitarık'a, bir ucu Viyana kapılarına dayanan, Kırım ve Karadeniz sahilleri, Kafkaslar, Buhâralar, Özbekistan, Acemistan, Afganistan, bütün Akdeniz sahilleri hep müslü-manlann malı idi. Şimdi ise yine lehülhamd 42 İslâm ülkesi hürriyetine kavuşmuş ve 1 milyara .yakın müslüman cemâat meydana çıkmıştır. İnşa-allah az bir müddet sonra hıristiyan ellerinde esîr bulunan diğer müslümanlar da hürriyetlerine kavuşur ve sonra da hep bir araya gelip elele Verirler

17

de, dünyânın en muazzam ve yıkılmaz bir devleti olurlar. Sonra da bütün dünyâda Islâmiyetin kabul edilmesine çalışırlar da dünyâdakiler rahat eder, vesselam.

Bu hilâfet, İslâm ulemâsının hakkı iken, ipin ucunu kaçırmışlar ve idareleri güçlü-kuvvetlile-rin ellerine bırakmışlar. Onlar da bizim elimizden bütün hürriyetlerimizi almış, mektep, medrese ve tekkeler kapatılmış ve birçok ulemâ-yı kiranı, Şeyhülislâm Sabri Efendi, Zâhid Kevserî ve emsali zevat memleketten kaçmış ve birçoğu da kovularak bir daha memlekete sokulmamıştır. Bu acı azmış gibi, hocaların sarıklarını cami dışında sarmamaları emredilmiş, hattâ bir vakitler Kur'ân-ı Kerîm-i okuyan ve okutanların tecziyesine kadar gidilmişti. Lehülhamd o günler geçti.

işte onlarla oturup kalkmak ve onların yolunda ve izinde olmak, onlara her türlü yardımı esirgememek, Peygamber halifelerine yapılan bu hizmet, tıpkı sahâbe-i kiramın Peygamberimize yaptığı hürmet, saygı ve fedâkârlık gibidir. Ashâb-ı kiramın Peygamber Efendimize ve O'nun halîfeleri olan Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali Efendimize yaptıkları fedâkârlıkları aynen zamanın ulemâsına yapmak lâzımdır. Ashâb-ı Kiram nasıl Resûl-i Ekrem Efendimize:

18

"Yâ Resûlallah, anam babam her şeyim senin uğrunda feda olsun." demişlerse, bugünün müslümamnın da bu sıfatta olması gerektir. Şimdi tabiî muharebelere girecek değiliz. Amma bizlere miras kalan bu dinimizin muhafazasına el birliği ile çalışmak mecburiyetindeyiz. Dinimiz esas iki asıl köke bağlıdır. Birisi Kur'ân-ı Azî-müşşân, birisi de Resûl-i Ekrem Efendimizin sünnetidir. Binâenaleyh her müslümanın ilk borcu evvelâ Kur'ân-ı Kerîm'i güzelce okumak, sonra da o Kur'ân'ın ne demek istediğini yani, ma'nâlarını öğrenmek, Hak'kın emrettiği farzları, vâ -ipleri ve Peygamberimizin sünnetlerini öğrenip, inanmak, gereği ile de amel etmek suretiyle Islâmiyetin icaplarını tatbike gayret etmektir. Asıl halîfe olan bu zevatın hilâfet müddeti 30 sene olarak tamamlanmıştır. Diğer bir hadîste de:

"Ulemâ, Allah'ın kulları üzerinde peygamberlerin eminleridir.

Bir nûr kaynağı olan ulemâ, aynı zamanda (Umenâü'r-Rusül)'dür. Yani Resuller, getirdikleri şerîat ve dini, âlimlerin ümmet-i Muhammed'e tebliğ ettiklerinden emindirler. Öğrendikleri gibi, hiçbir değişiklik yapmadan öğretirler. Ve bu

19

yüzdendir ki, 1400 seneden beri bu din aynı şekilde, hiç bozulmadan devam etmektedir.

 t   >

"Benim ümmetim 5 tabaka üzerinedir, her tabakanın müddeti 40 senedir. (Birincisi) benim ve esbabımın tabakasıdır ki, ehl-i ilim ve iman sahipleridir.

Bu tabakalar 40'ar seneden 200 sene olduğuna göre, bundan sonraki senelerin içerisindeki gelen bu iimmet-i Muhammcd'in hâli ne olacak? diye elbette insanın hatırına bir şeyler gelecektir. Hiç şüphe yoktur ki, bugün sene 1403'c yaklaşmaktadır ve bu ana kadar bu iimmet-i Mu hammed içerisinden ne hayırlı ve ne muhterem, ne âlim ve ne âbid kimseler gelip geçmiştir. Meselâ, İmam Gazâlî, İmanı Birgivî, İmam Serahsî ve bunlara benzer birçok ilim sahipleriyle, Kûtü'l-kulûb sahibi Abdülkâdir Geylânî, Nakşjbend Meh-med Bahâeddin, Hasan Harkânî, Abdülhâlık Gucdüvânî ve bunlara benzer yüzlerce, binlerce ulemâ-yı kiram ile kütüphanelerimizi dolduran, onbinlerce eserler, hep bu ümmet-i Muhammed'in bizlere bıraktığı eserlerdir. Bundan anlıyoruz ki, harpler, kıtaller, kav-

20

galar ve gürültüler arasında bile ümmet-i Mu-hammed'den bir grup, bir cemâat dinin icaplarına riayetkar kalarak, öğrenme ve öğretme ile meşgul olmuş, gelecek olan ümmet-i Muhammed'e yardımcı eserler bırakmışlardır. Dinlerine sadâkatta samimiyet göstermişlerdir. Kıyamete kadar da, biiznillâhi teâlâ devam edeceğinden hiç şüphemiz

yoktur.

îlk iki 40 senedeki ehl-ı ilim ve ehl-i iman sahipleriyle, bu günkü ilim ve iman sahiplerinin boy ölçüşmeye kalkışması çok gülünç olur.

Bugün bilgi çok, fakat, pamuk gibi okkası yoktur. Koca bir çuval pamuk 100 kilo gelirse, o çuval dolusu demir belki 1000 kilo veya daha ziyâde gelir.

 ? î'

 \ f& J* 0

"Âlimin, âbid üzerine fazileti; benim, sizin en ednânız üzerine olan faziletim gibidir. Muhakkak Allah teâlâ Hazretleri ve O'nun melekleri, yer ve gök ehli, hattâ yuvalarında karıncalar, denizlerde balıklar, nâsa hayır öğretenlere duacıdırlar." İnsanlar, ekseriyetle şu

21

iki kısma ayrılır:

Ya âlim ya âbid. Diğerlerinde zaten hayır yoktur. Âlim ile âbid arasındaki fark ise, ölçüle-miyecek derecede büyüktür. Peygamberimizle, zamanımızın en ednâsı arasındaki fark ne ise, âlim ile âbid arasındaki fark da böyledir. Peygamberler de dâhil olduğu halde insanlara hayır öğreten bütün mu'allimlere, Allah teâlâ Hazretleri ve bütün melekleri, yer ve gök ehli, hattâ yuvalann-daki karıncalar, denizlerdeki balıklar dua ederler. Bu, ne ulvî ve ne şâhâne bir manzara. Âlim yatağında yatar, uyur veya kitaplarını mütâlâa ile meşgul olur da, bütün mahlûkat, melekler, hattâ Cenâb-ı Hak'kın bizzat kendisi ona duâ ederler. Acaba, bu saltanat kime nasip olmuştur? Him denince, sayısını bile bilemediğimiz birçok şubeleri vardır. Kimi gökte uçar ve kimi de su altında ve üstünde yüzer. Oturduğu yerde, her yerden haber alır ve her yere haber salar. Daha akla gelmedik nice âlimler vardır. Bunların beşeriyete hizmeti çoktur.

Fakat, bunlar matlûb olan bilgi ve gayeden uzak, bir takım teferruattır. Lâkin, bunların hepsi bir ağızdan, beşeriyeti Allah'a yöneltene duâ etmektedir. Kulaklarını Hak'ka karşı tıkamış bedbaht, gökte uçsa ne olur? Denizlerin dibinde dolaşsa, ne olur? Maksad ve gaye, Allah'a ulaş-

22                                                  •¦

maktır, vuslattır. O da, evvelâ imân ve islâm ile

başlar.

Allah'ı tanımayan ve islâm'a arka çeviren zavallılar, firavunlar gibi dünyâya hâkim olsalar ne olacak? iman, lâf ile değil, ancak amelle belli olur. iman eden, iman ve islâm yolunda yürür. Bu yolu bırakanın sözüne iltifat olunmaz. Hem kiliseye git ve kilise amaline hizmet et, hem de müs-lümanlık tasla. Böyle maskaralık olmaz. Müslüman, müslümanlık yolunda çalışır. Dâima küfrün karşısında aslan gibi dinini korur. Bunun için de, ilm-i dine ihtiyaç vardır.

Eğer, sen müslümanlığa hizmet etmek istiyorsan, dinini öğren ve öğret, vesselam. Öyle olunca seni, toprak bile yemez. Mevlâ, cümlemizi dinini öğrenip sonra da öğreten kullarından eylesin. Âmîn

"Melekler, ilmi Allah rızası için taleb edenleri kanatları altına alır."

 *'l'\

 /

 

23

Cenâb-ı Peygamber Efendimiz bizlere: "insanların en hayırlısı Kur'ân-ı Azî-müşşân'ı iyi ve güzel surette okuyabilen, sonra da manâlarına âşinâ olup, âlimler sırasına geçenler ve daha sonra da Allah teâlâ'nın dininde fıkıh ilmine çalışanlar, sonra da bu bildiklerini tatbik sahasına koyup, muttaki olanlardır. Yanî, her hususta Allah teâlâ'dan tam manâsıyle korkanlar ve yarınki hesap gününü unutmayanlar ve daha sonra da ma'rûf olan iyilikleri emreden ve münkir olan çirkin hareket ve işlerden, hemcins olan mü'min ve müs-lüman kardeşlerini nehyeden, akraba ve ta-allûkâtını sila-i rahıneden, onları sık sık ziyaret eden, muhtaç iseler yardımına koşanların olduğunu..."  beyan buyurmuşlardır.

Hayırlı insanın kıymetini bize, hayırsız bildirir. Zamanımıza iyi bak. Dinini bilen, Kur'ân'ını okuyan ve Allah teâlâ'yı tanıyan, helâl ve harama dikkat eden müslümanla, bugünkü anarşist dedikleri gençlere dikkatle bak, bakalım hayır hangisinde. Müslüman, devletine, milletine ve işine sâdıktır. Grev bilmez, işine gelmiyorsa başka yerde iş arar. Adamın fabrikasını kapamağa, onun fabrikasını dağıtmağa kimin hakkı var? Mutlaka istediğimi ya vereceksin veya senin fabrikan çalışmayacak. Davul zurna, burada grev

24

var Şimdiye kadar bunu hangi müslüman-yapmış? Ama hakkı verilmiyormuş, iş her yerde

var.                                                         K

Oturduğunuz kimselerin hayırlısı, onu gö   -

rünce Allah'ı hatırlatan, konuşması ilminizi artıran, sizlere âhireti hatırlatandır.

¦      ' >

 

»Ümmetimin en hayırlıları âlimleridir."

ÂLÎMİN ŞEFAAT HAKKI

jbüJü jj >ı^jı J* lüüij pd)i ^ı ılı ^JLli vı ju-

îbn-i Abbâs'ın rivayet ettiği bu hadîs-i şerîf ilmin kıymetini ne kadar güzel bir şekilde izah etmektedir.

"Âlim ile âbid sıratta birleştikleri vakit âbide: Cennete gir, ibadetin sayesinde nimetlerden istifâde et denir. Âlime ise: sen burada dur, bekle ve sevdiklerine şefaat eyle. Muhakkak sen kime şefaat edersen şefaatin kabul olunur; ve böylece âlim, nebiler makamına çıkarılmış olur."

Bundan anlaşılıyor ki, ibadet insanın kendi şahsına münhasırdır ve yaptığı ibadetlerin mükâfatını da görecek ve doğruca cennete girip nimetlerinden tenâum edecek, yiyip, içip zevk ve sefasına bakacaktır. Bu ise haddi zatında pek düşük bir ameldir; kıymeti, yemek, içmek, zevk ve sefa ile

26

ölçülür, bunun da ehl-i hak yanında kıymeti pek azdır. Zîra insanın insanlığı hemcinsine olan fai-desi ile ölçülür;   bu zavallının işi ise kimseye faydası olmadan hemen Cennete girip yaşamak oldu. Dünyada bile etrafına faydası dokunmayan kimselere pinti derler. Kimsenin yanında kadrü kıymeti olmaz, âhiretteki hali de bu dünyadaki haline benzer. Halbuki bir âlim, dünyadaki insanlara da, çok, hem de pek çok faydası dokunan, onları en büyük tehlikelerden, dinsizlikten, ahlâksızlıktan, itaatsızlıktan, daha doğrusu Cehennem yollarından kurtarıp Cennet yollarını gösterdiği gibi, yarınki âhiret gününde yine böyle dostlarını, sevdiklerini, kardeşlerini, ahbablarını Cehennemden kurtarmak için Cenâb-ı Feyyâz-ı mutlak Allah teâlâ Hazretleri tarafından, Cennet yolu ile sırat köprüsünün üzerinde bekletilip: Haydi istediklerine, sevdiklerine şefaat eyle diye, ona peygamberlere verilen şefaat makamı da ihsan olunacak. Bu ne büyük devlet ve ne büyük saadettir.

Hazret-i Osman (r.a.)'den: "Kıyamet gününde üç kişi şefaat eder: Enbiyâ, sonra ulemâ, sonra da şehidler".

Tâlib -i ilme, Peygamberler gibi şefâ'at hakkı tanınmıştır.

Şöyle sıralanabilir. Şefâ'at, evvel Peygamberimizin şefaatidir ki, Cenâb-ı Hak'kın izniyle verilmiştir. Çünkü, Peygamberimiz şâfî ve müşeffa'dır. Şefâ'atı kabul edilir. Red olunmaz.

İkinci Şefâ'at: Ulemânın şefaatidir. Evliyanın, şehidlerin bir de küçük yaşda ölen çocukların, ebeveyni hakkında şefâ'atleri vardır. Ma'ale -sef akîka kurbanı kesilmemiş çocuklar bu şefâ'atı yapamayacaklardır. Hatîb'in, Câbir (radıyallahü anh)'den rivayet ettiği Râmûz'un 396. sayfasının son satırındaki hadîs câlib-i dikkattir.

Malumdur ki, herkes âlim olamaz. İlim talebinde bulunmak, her kula nasib olmaz. Fakat, lutf-i îlâhî o kadar mebzul ve o kadar geniştir ki, hasseler onu idrâkten âcizdir. Bakınız herhangi bir kavim, onları amellerinden nâşî seviyorsa, kıyamet gününde onlarla beraber haşrolunacak ve onların hesaplarıyla hesaplanacak. Her ne kadar, onların yaptıklarını aynen yapmamışlarsa da. Tabiî bu iki tarafa da şâmildir. Yani insan; iyileri,

28

âlimleri, sâlihleri, zâhidleri ve müttakîleri seviyorsa, yine onlarla haşrolunacakve onunla beraber Cennete girecektir.

Eğer, şerli bir kavmi seviyorsa, onların yaptığı serleri yapmamış olsa da, o şerli kavimle haşr olunur. Azâb-ı ilâhî olan Cehenneme müstahak olur demektir. Bugünkü rey hakkını buna göre kullan ki, reyini hangi zümreye verirsen, âhi-retteki yerini, şimdiden kendini elinle yine kendin seçmiş olursun. Bunu unutma. Dost seçerken öyle kimseleri dost seç ki, seni Cennete

götürsünler.

Eğer dostun, yaramaz ve şerli kimseler, sarhoş, kumarbaz, faizci ve ırz düşmanı ise, âhirette-ki yerin, tam onları gideceği yer olacaktır. Her ne kadar sen, onların yaptıklarını yapmasan bile...

Allah, cümlemizi hıfz u himayesine alsın. Dâr-ı dünyâda iyi, âlim, âbid, sâlih kimselerle dostluk ve komşuluk nasîp eylesin âmin, vesselam.

"Âlim ile âbid ba'solunduğu vakit, âbide, cennete gir! Âlime ise, sen dur ve insanlardan güzel yetiştirdiklerine ve terbiye ettiklerine şefaat eyle, denir."

Âlim ile âbidin arasındaki fark ne kadar büyük! Âbid cennete girer ve yaşamasına devam

29

ederken âlim kimse, cennete girmesi mümkün olmayan bir sürü talebesini ve dostlarını kurtarmağa çalışır. Biz başkalarından şefaat beklerken, şefaatçi olmak ne mutlu bir devlettir. Kur'ân ilmine çalış. Lâkin kötü âlimlerden olmamak şartiyle, Okuduğun ve öğrendiğinle amel et. Cenâb-ı Hak yardım etsin ve bizi cennetlik kullarından eylesin, âmîn.

"Ümmet-i Muhammed'in ulemâsı, burada durun, istediklerinize şefaat edin. Dünyada iken okıfmanıza, ilim tahsilinize yardımcı olanları, geçiminizle alâkadar olup, ihtiyaçlarınızı gideriveren kimseleri bulup, şefaat ediniz. Şefaatiniz makbûl-i ilâhîdir."

Bu ne devlet ve ne saadettir. Azîz ve muhterem kardeşim! Bu güzel nimeti bırakıp, dünyânın fânî ilim ve saltanatlarına aldanmadan, hem Hak'kın sevgisi ve rızâsını kazan, hem de diğer müslüman kardeşlerini Cehennemden kurtarıp, Cennete girdir. Buna sebep sizler olacağınız için, sevaplarınızın da kat kat artacağından hiç şüpheniz olmasın.

30

ÂLİMLER ŞEHİD MERTEBESİNDEDİR

"İlim taleb edene ölüm o halde gelirse şe-hid olarak ölür" buyurulmuştur. Bu ne devlet, ne saadet, oturduğun yerde şehâdet sevabı almak, şehidler menzilesine yükselmek, peygamberler gibi şefaat sahibi olmak. Bunlar her kula nasip olur mu? Onun için güzel kardeşim, muhakkak ilme çalış ki, dünyan da rahat, âhiretin de rahat olsun.

 

 

 *      ^    **

"Kıyamet günü şehitlerin kanı ile âlimle rin mürekkebi tartılır da, âlimlerin mürekke bi şehidlerin kanından ağır basar."

-.iJük Jli- Ula N^ VJl» ^Jl*. Ula J-Ââi *A» y^

"Kıyamet günü tâlib-i ilim olan kimsenin mürekkebi ile şehidlerin kanları mizana konur. Hiç biri diğerine ağır gelmez." Diğer Hadîslerde de, "tâlib-i ilmin mürekkebi şehidin kanından ağır gelecek," tâbiri vardır. Bu, her ikisinin amellerinin ind-i İlâhide makbul olduğu-

31

nun alâmetidir. Her ikisi de Allah yolunda çalışanlardır. Şehid, bilfiil harblere iştirak ile merte-be-i şehâdete nail olmuşsa da, ilmin meziyeti daha umûmidir. Yazdığı güzel bir eserle, maksadını, dünyanın dört bir köşesine ulaştırmağa çalışır. Harbler ise, ancak bazı mevzi ve mekânlarda olur. O da muvakkattir. Harp bitince, her şey biter. Fakat yazılan eser ve basılan kitaplar binlerce sene durur, okunur, onlardan faydalar elde edilir. Onlar durdukça, okuyan olmasa bile, sahibine sevaplar yazılır. Yapılan camiler gibi. Onların ce-ma'atı olmasa bile, melekler yeter. Fakat fedakâr şehîd de lâzım. Onlar olmazsa, memleketin muhafaza ve müdâfaası kolay olmaz. Onlara da ihtiyacımız vardır. Bu sebepten Cenâb-ı Hak, onların ecrini, tâlib-i ilim olan ulemâ ile müsâvî olarak vermektedir. Şehidin ilk kanı ile bütün günahları mahvolur ve kendisine şefaat hakkı verilir. Fakat şehidin şefaati mahduttur. Ulemânın şefa'ati ise istediğine şâmildir. Kendisini tam manasıyla Allah'a vermiş olanlar, yataklarında bile ölseler, kendilerine şehâdet sevabı, fazlasıyla verilecektir. Cenâb-ı Hak bizleri tam manâsıyla dinine bağlı ve sâdık kullarından eylesin, âmîn.

32

"Âlimin âbid üzerine üstünlüğü, ay'ın ley-le-i bedir'deki haliyle sair yıldızlara karşı olan üstünlüğü gibidir."

Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem her fırsatta ilmin kadr ve kıymetini bizlere duyurabilmek için çalışmış ve çeşitli numuneler vermişler. Bazen, kendisinin, ümmeti üzerine olan üstünlüğüne benzetmiş, bazen de ayın tam yuvarlanıp, ziyasının arttığı devirde, diğer yıldızlar ne kadar sönük kalıyorsa, âlimleri de leyle-i bedir'de etrafa nurunu saçan aya, âbidleri ise, sönük kalan belirsiz yıldızlara benzetmiştir.

Öyle ise, ey muhterem kardeş! Sen de ay gibi ol. Işığınla etrafını nura garket. Sen bu arada, bol bol sevaplar alır, saadet ve selâmete nail olursun.

Sakın câhil kalma. Cahillik bir zulmet ve bir çıkmaz. Hem de karanlık bir yoldur. Cahillik kimseye yakışmadığı gibi, müslümana hiç yakışmaz. Bak, sırası gelmişken sana ilmin ne demek olduğunu bilfiil anlatayım, göstereyim. Bizim yüksek tahsil mekteplerimiz, liselerimiz, üniversitelerimiz, fakültelerimiz, akademilerimiz var. Var ama ne fayda, bütün kavga ve kıyametler onlardan kopmakta. Birbirlerini döverler, öldürürler. Hattâ hocalarına kafa tutarlar. Mekteplerde boykot yaparlar, Haftalarca, hattâ aylarca mek-

33

teplerini açtırmazlar. Bunu da isteriz, şunu da isteriz diye kafa tutarlar. Mekteplerin içini adetâ silâh deposu yaparlar. Devleti, milleti, orduyu meşgul ederler. Hattâ sözde kendilerini müdâfaa diye askerlerimizi ve polislerimizi de şehit ederler, işte bugün hepimizin gözleri önünde ceryân eden çok esef verici hâdiselerin zuhuruna sebeb ve âmil, işte bugünün yüksek tahsil gençleri, bilmeliyiz ki, orası mektep midir, yoksa bir anarşist yuvası mı? istediğiniz kadar silâh ve cephane mevcûd. icabında birbirlerine ve icabında polis ve askerlerimize ateş açabilecek güçte ve durumda. Bu nasıl mektep?

Bak beri tarafa islâm mektepleri var. Onlar da islâm Üniversitesi. Tek bir çıtırtı bile yok. Herkes dersine çalışır. Ne birbirlerine karşı ve ne de dışarıya karşı hiçbir vukuat görülmemiş ve duyulmamıştır, işte, islâm'ın nuru böyledir. Dâima memleketin refahını, milletinin de selâmet ve saadetini ister.

j-/. aÎ)i

 j

"Din ilmini, şeriat ilmini talep edenin hâli, fîsebîlillah gazaya ve cihâda giden bahtiyarlar gibidirler."

islâm'ın zirvesi cihâddır. Tâlib-i ilim işte bu

34

cihetle islâm'ın en yüksek makamlarına, derecelerine nail olan mücâhidler gibidir. Ehl-i cihâd olmazsa, ne kadar âlim olursa olsun bir gün orasının düşman istilâsına uğrayacağı, düşmanın nice vahşetinden inleyerek ölmeye mahkûm olunacağı açıktır. Ya kaçıp kurtulacaksın veya esir olup, onun emrine boyun eğeceksin. Bugün Rusya'da olan milyonlarca müslümamn halleri ma'lûm. Onun için müslüman hem ilmine çalışır, hem her zaman cihâda hazır bir vaziyette bulunur. Yine malûmdur ki, cihâd dinin emridir. Cihâd ilmi de yine dînin emridir. Binâenaleyh, müslüman demek bütün ilimlere her milletten daha fazla ve daha üstün olarak hazırlanan ve onlardan korkmak değil, belki onları korkutacak derecede bütün ilim, teknik, san'at, ticaret ve fabrikalara mâlik olan, muhtaç olduğu ve alacağı her şeyi hazırlayıp tetikte durandır. Ecdadımızın yaptıkları gibi daha da alâsını yapmağa çalışmak her müslüman ve her mü'min için bir borçtur.

 

"Her kim ilim talebi için (evinden) çıkarsa, o zât evine dönünceye kadar fî-sebîlil-lah'dır." Yani, Allah yolunda, cihad yolunda, hac yolundakiler gibidir. Ecri tükenmez. Yolların en güzeli ve en iyisi ilim yoludur. Her kim

35

ilim öğrenmek için evinden çıkar, yakın veya uzak yerdeki ilim sahibi bir zâttan ilim öğrenmek niyetiyle evinden ayrı kalırsa, hep fîsebîlillah, mücâhid bir gâzî gibidir. Bu öğrenmek istediği ilim, dünyâya ait ilimler olmayıp, dinini, Allah'ını, Peygamberini, Kitabını öğrenmek için yapılan ve çıkılan yolculuklardır. Halbuki bugün dünyâ ilimlerini öğrenmek için memleketlerden çıkıp, diyâr diyâr dolaşan talebeler, burada dünyâ ilimlerini öğreneyim derken, bir de bakarsın, dinini, Peygamberini, Kitabını unutmuş. Ya Mao, ya Lenin'e bağlı, ya tam komünist veya Mason olmuş. Dövüşler, birbirlerini yaralamalar veya öldürüp katil olmalar. Sonra bunun adı da ilim tahsili oluyor. Heyhat, böyle ilim yerin dibine batsın. İlimden maksad ve gaye bu mudur? Ana-nız-babanız sizleri bunun için mi, buralara yolladı? Bu ne hal? Sen bu müslümanlıktan ne zarar gördün ki, bugün İslâm'ın o güzel, nurlu, hakikat yolunu bırakıp; bir dinsizin, bir Çinli'nin, bir Rus'un yolunu beğenip, onun için bu aziz canını feda etmekten çekinmiyorsun ve hiç de sonunu düşünemiyorsun. Bu cahillik insana yetmez mi dersiniz? Muhterem kardeşim, senden çok rica ederim, din ilmine gayret eyle. Allah'ı tanımaya ve bilmeye çalış. Bu da ilimsiz olamaz. Onun için, din ilmini öğrenmek gayesiyle, evinden çı-

36

kan zât, tâ evine dönünceye kadar fîsebîlillah cephelerde çarpışan mücâhid askerler gibidir. Kaç senede öğrenirse öğrensin, bu sevap onun defter-i amaline mütemadiyen yazılır.

 «im j^ j oır dç dik \'Â 'j>

"Kim ilim öğrenmek için yola çıkarsa, evine dönünceye kadar o kimse Allah yolundadır. Muhakkak melekler, o tâlib-i ilim için hoşnud olduklarından nâşî, kanatlarını onun üzerine gerer, yani, ona her türlü yardımı yapar ve onu himaye ederler."                     ,

 "Kim sabah vaktinde ilim öğrenmek için yola çıkarsa, ona melekler rahmetle duâ ederler ve maişeti de ona mübarek olur ve rızkından hiçbir şey eksilmez ve o gün veya o rızık ona mübarek olur." Yani, Allah teâlâ, ona din ve dünyâsının bereketlerini, hal-i hayâtında iken üzerine yağdırır. Kıyamette vereceği nimetler el-

37

bette daha çok olacaktır. Yeter ki, bu nimetlerin kadrini bilenlerden olalım. Cenâb-ı Hak bizleri, verdiği nimetlerin kadrini bilip, şükrünü ifâ edenlerden eylesin, âmîn.

38

ÂLİMLER ÂBİDLERDEN HAYIRLIDIR

ı ' JülP

 t

"İlminden faydalanılan bir âlim, bir âbid-den hayırlıdır."

Tabiî bizler ilmin kıymetini takdir edemediğimizden, bu rakamlar gözümüzde büyümekte ve belki aklımız bu sırra bir türlü erememektedir. Halbuki, basit bir düşünce ile idrâk etmek mümkündür. Çünkü, ilim müte'addîdir. Dünyânın dört bir bucağından çıkan ilimler dünyânın her tarafına kısa zamanda yayılmaktadır, istifâde edebilen herkes istifade etmektedir. Halbuki, herhangi bir âbid ne kadar çok ibâdet etse, bu ancak kendi nefsine aittir. Başka kimseye faydası olmaz. Lâkin ilmin hiç de öyle olmadığı pekâlâ bilinen bir hakikattir. Gerek dünyâya ve gerek âhirete ta'alluk eden ilimler olmasa, herkes kendi kendine öğrendiği ile amel etseydi, bugün bizim hâlimiz nice olurdu?

Elhamdülillah ki, ilim erbabı, ilimlerini kâğıtlara intikâl ettirerek zamanımıza kadar getirmiş ve inşaallah, kıyamete kadar da devam edecektir. Onun için sen adının kıyamete kadar anıl-

39

masını istiyorsan, her halde ilme çalış, hayırlı eserler bırak ki, adın anılsın.

Eserlerinle kütüphanelerde ve yüksek yerlerde, gönülden gönüle intikâl ederek dâima anılacaksın. Bu fırsatı kaçırma. Ömrünü boş yerlerde, boşuna geçirme. Hak'kın razı olacağı sevgili bir kul ve ebediyen gönüllerde yaşayabilecek bir efendi olmayı iste. Allah teâlâ ve tekaddes Hazretleri, cümlemizin yardımcısı olsun da, sevgili ve bahtiyar kullarının arasına bizleri kabul buyursun. Âmîn.

"Bir âlimin yatağına yaslanarak bir saat ilme bakması, âbidin 70 senelik ibâdetinden hayırlıdır." Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şu buyruğu karşısında bizim hâlimiz ağlanacak durumdadır.

 M l/t ^4

"Her kim haktan bâtılı, hidâyetten dalâleti ayırmak, bâtıl ve dalâleti red etmek için ilimden bir bahs öğrenmek niyeti ile evinden çıkarsa, bir âbidin kırk yıllık ibâdeti gibi ecir alır."

Büyüklerimiz bir mesele-yi diniyyeyi öğrenmek için çok gezmişler, dolaşmışlar. Meşhur

40

41

olan imam BuhârTnin, ilim öğrenmek için tam 16 sene Arabistan'ı vesâir bölgeleri dolaştığı malû dur. Eğer bu mücahid ve muhterem zât olmasaydı, kimbilir halimiz nice olurdu? Binâenaleyh bugün dahî hak ile bâtılın karşılaştığı şu anda bu çalışmaları yapmağa adetâ mecburuz. Zîra bugün bâtıl, âdeta hak olarak tanıtılmaktadır, işte ilme muhtaç oluşumuz nasıl meydandadır. Eğer ilim sahipleri olmazsa, hepimiz bu bâtıla uyar gideriz. Bâtıl nedir? Hak nedir? Bunu bilmek hepimizin başlıca borcudur. Mutlaka, dini iyi öğrenmek için çok okumağa ve okuduğumuzu da iyice anlamağa .iecburuz. Okumak ayrıdır, idrâk ve fehm de ayrıdır. Bu fehim ve idrâk, ancak Allah teâlâ'nın vereceği nûr ile anlaşılır. Zaten o nûr olmadan ne anlaşılıyor ki?

Dünyâ işleri bile o nura ve ışığa muhtaçtır. Işık ve aydınlık olmayınca, nasıl, olduğumuz yerde kalıyoruz. Bir hikâye var. Büyük bir suyun aktığı yerde bulunan ecnebî bir zât, orada bulunan halka hitaben: "Su buradan akar, siz de bakarsınız ha!" demiş. Tabiî halk bunu anlamamış. Suyun aktığına bakmak zannetmişler. Halbuki onun muradı, suyun aktığına bakıp, seyirci kalanlar, ancak (Bakar) kelimesinin mânası olan öküzdür demek istemiştir ki, bize ne güzel bir derstir.

Bu dünyâya gelip âhiretin mânevi nurlarını

almadan gidenler, o suya bakanlar gibidirler. O su yalnız içmek için değil, belki ondan her türlü nimetlerin elde edileceğine işaret edilmiş, barajlar, elektrik, tarla sulamalarında kullanmak ve kuraklarda tarlaların su ihtiyacını karşılamak, şehir halkına içme sularını vermek, hep bu su sayesinde ve bu suyun toplanması ve biriktirilmesiyle mümkündür. Toplanmayan ve birleşmeyen sular nasıl zayi olursa, ayrı ayrı fikirler hizmet edenler de bundan derslerini alabilirler, vesselam.

" Allahım, bizi Hak'kı Hak olarak bilip it-tibâ eden, bâtılı bâtıl olarak bilip ictinab eden kullarından eyle" Hak'kı görmek kâfi değildir. Asıl hüner, o Hak olan şeye ittibâdır, uymaktır. Ona uymaktan sonra Hak'kı bilmişsin ne fayda. Her şeyde bir maksad ve gaye vardır. Buradaki gaye hakka uymayı temindir. O olmadıkça boşa atılan silahlar gibidir. Veya tersine gidilen yol gibidir. Binâenaleyh Hak'kı hak olarak görmek ve hem de O'nun izinden yürümek lâzım olduğu gibi, bâtılı da bâtıl olarak görmek kâfi değildir. Belki bâtıldan tam mânasıyle ictinab edip, uzak kalmak ve bâtıla hiçbir suretle uymamak ve onu tasvib etmemek gerekir. Halbuki görüyoruz ki, bugünün insanı henüz Hak'kı görmüş değildir. Çünkü onu görecek ne ilmi, ne de nuru var. Bilmek başka, görmek başka, uymak da başkadır. Bilir ve gö-

42

rür, uymazsan, bu Firavun'un, Ebû Cehil'in, Ebû Leheb'in vesâirlerin işine benzer ki, neticesi onlar gibi helaktir, Vesselam.

 -   .   «   *.            l    !t     '         1*1'

"Kim ki, kendini veya kendinden sonrakileri ıslâh için ilimden bir bâb, yani, bir mes'ele-yi dîniyyeyi öğrenmek maksadıyla ilim talep ederse, Allah teâlâ Azze ve Celle bu kimseye büyük kum yığınları gibi, sayısız ecirler verir."

Her ilim hadîsinden anlıyoruz ki, ilim ancak Allah için talep olunur. Gerek kendi nefsinin ve gerekse gelecek olan neslin ıslah ve bakâsı, dinlerinde sebat ve azimleri, ancak ilimle olacaktır. İlimden bir bâb, bir mes'ele bile bellemek bu kadar sevaba nail kılarsa, birçok mes'eleleri ve kitabının hükümlerini, peygamberinin hadîslerini belleyip, onu bilmeyen kardeşlerine öğretenler, elbette nihayetsiz ecir ve mükâfatlara mazhar olacaklardır. En mühimi Hak'kın rızâsını kazanmaları ne kadar büyük bir saadettir, insanda ilmi nis-betinde Hak'kı bilme, Hak'kı sevme ye Hak'dan korkma olur. Gerek sevmek ve gerek korkmak Allah teâlâ hazretlerini bildirmeye mütevakkıftır.

43

işte bu bilgi hiç şüphesiz ilmin mahsulüdür. Tabiî hepsi Allah teâlâ'nın lûtfudur. ilmi ancak onun için tahsil et ve kendini de ona göre yetiştir ve kemâle ulaşmağa bak.

" Amel etsin veya etmesin, ilimden bir konuyu öğrenen kimsenin bu öğrenmesi, bin rekât namaz kılmaktan efdaldir. Eğer bununla amel eder veya başkasına öğretirse, hem bunun, hem de kıyamete kadar bununla amel edenlerin sevabını alır" Bakınız, bu hadîs-i şerîf ne kadar tatlı, güzel, canlı ve cana can katan bir hadîstir, insanları ve bahusus müslümanları ilme teşvik etmenin, bundan daha a'lâ bir yolu olamaz. Onun için, hoca efendilerin sevapları ve sevap defterleri tükenmez birer hazinedir. Çünkü talebesi ve talebesinin talebeleri, onların da talebeleri devam ettiği müddetçe, sevapları kat kat artarak defterlerine geçer. Binâenaleyh en iyi kazanç ve en yüksek makam, ulemânın kazancı ve makamlarıdır. Dünyanın bekası, ulemânın bekasına bağlıdır. Ulemâ bitince, dünya da biter vesselam. Artık dünyada hayır kalmaz. Kıyamet de o

44

zaman kopar. Artık gerisini sen anla.

Bilginlerin nail olacakları mükâfat ve fezâil-den bir tanesini anlatayım.

" Âlim ile âbid arasındaki fark yetmiş derecedir."

Yani; âlim, âbidden yetmiş derece daha fazladır. Fakat bu dereceler bizim bildiğimiz gibi, rakamla bir - iki - üç gibi değil, her derecenin arası yer ile gök arası kadar veya beşyüzbin yıllık mesafedir. Şu halde ibâdetle meşgul olan kimsenin ilimle meşgul olan âlimin kâ'bına yetişmesine imkân yoktur.

" Âlimin âbid üzerine 70 derece üstünlüğü vardır. Her derecenin arası, sür'atli koşan bir atın 100 sene koşmasıyle alınabilen mesafe kadardır. Muhakkak, şeytân insanları bir takım  bid'atlere sevkeder. Bunu âlim görüp, halkı o

45

bid'atlerden meneder. Halbuki, âbid, ibadetiyle meşgul. O, bid'atlere hem teveccüh etmez ve hem de onları bilmez." Bu hadîs-i şerîf te de, Peygamberimiz, ümmetine ilmin, fezâilini bildirmek üzere ne güzel buyurmuşlar. Âlim ile âbid arasındaki 70 dereceyi, 100 x 70 = 7000 senelik yolu, ölçmek bile mümkün değildir.

Binâenaleyh, sen hem ibâdetine devam eyle, hem de dinini, şeriatını, kitabını iyi oku ve onu bil. Sakın câhil sofulardan olma. Sonra şeytân seni yener; perişan eder. Hem dünyân, hem de âhi-retin elinden gider de, farkında bile olamazsın. Onun için, her fırsattan istifâde ederek ilme çalış. Diğer ilimler lâzım değil mi? diyeceksin ama, din bilinmeyince, Allah, Peygamber, kitap, âhiret, hesap, mîzan, Cennet ve Cehennem bilinmedikçe ve bunlara iman edilmedikçe, diğer bilgiler beşeriyete zarardan başka birşey getirmez. İnsanın "Keşke bugünkü fenler, teknikler, icadlar olmasaydı da, yalnız beşeriyet bir rahat, bir huzur içerisinde yaşayabilseydi." diyeceği geliyor. Halbuki ilk insan devrinden bugüne kadar gelen devirde insanlar bir huzur, bir rahat içerisinde yaşayama-mışlar, zavallılar kendilerini koruyabilmek için, dünyânın taşını, toprağını yığmak suretiyle, halen görmekte olduğumuz kaleleri yapmışlar ve içerisine sığınmak mecburiyetini duymuşlar.

46

Sonları toplar icad olunmuş ve bu kalelerin kıymetleri kalmamış. Şimdi de uçaklarla, bombalarla, atomlarla birbirlerini tehdid ederek, galipler beşeriyeti köle halinde kullanmaktan kaçınmamaktadır. Allah teâlâ cümlemizin muîni olsun. Onun için sen ilimle meşgul ol, ehl-i irfan zümresine dâhil ol, dünyâ için cennetine gir, rahatına bak. Dünyâ, ilim ve ehl-i irfan cennettir. Câhiller için de bir belâ, bir mihnet ve sonra da bir cehennemdir. Artık hangisini istersen onu tercih et, vesselam.

47

ÎLÎM YOLU CENNET YOLUDUR

Ebü'd-Derdâ (r.a.)'dan: "Her kim ilim taleb olunan bir yola sâlik olursa, Allah onu Cennet yoluna sevkeder ve muhakkak melekler, o tâlib-i ilme, ilmi tercihinden nâşi, kanatlarını yayarlar ve muhakkak âlim için yerlerde ve göklerde olan mahlûklar, su içinde olan balıklar istiğfar ederler ve muhakkak âlimin âbid üzerine fazileti, ayın diğer yıldızlara olan fazileti gibidir.

Her kim ilim taleb olunan yola sülük ederse, Allah ona Cennet yolunu kolay eder. Herhangi bir kavim Allah evlerinden birinde toplanır da, Allah'ın kitabını aralarında tedris ederlerse, mutlaka onların üzerine sekînet nazil olur ve rahıııet-i ilâhî onları gaşyeder ve melekler de onları tavaf edip zînetlendirir ve Allah da onları indinde olan (melekler)'e anar. Her kimin ki ameli bâtıl olursa, onun nesebi ona fâide vermez (yâni kötü amellerinde ifrat ederse onun nesebinin şerefi ona fâide ver-

 I,

 Jl

 ât.

 O    UİP    X>  -i    t-   jZ~     ¦-

 ı^iurî

48

"îlim öğrenmek niyyeti ile yola çıkan bir kimse için Cennete bir kapı açılır. O'nun için melekler kanatlarını yayar. Göklerin melekleri ve denizlerin balıkları onun için istiğfar ederler Âlimin âbid üzerine üstünlüğü, bedir gecesindeki dolunayın, gökteki diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir."

tlim öğrenmek ne kadar kıymetli bir devlettir ki, o, daha ilmi öğrenmek kasdiyle evinden çıkar çıkmaz, ona Cennet kapıları açılmaktadır. Bütün melekler ona olan şefkat ve muhabbetlerinden nâşî, üzerlerine kanatlarını gererler. Kuş kanadı, kapı ve pencere kanadı gibi, bir de ana ve babaların evlâdlarına karşı şefkat kanatları tabiri vardır ki, sevgilerinden dolayı onları korumaları, muhafaza etmeleri, esirgemeleri demektir. Meleklerin kanatlarını germeleri de, onları muhafaza etmeleri demektir. Korurlar, himaye ederler, yardım ederler. Cerıâb-ı Hak'kın birçok melekleri vardır ki, herbirlerinin vazifeleri ayrı ayrıdır. Bir kısmı da, bu tâlib-i ilim olan kimselerin himayesine memurdurlar. Kanatlarını yaymak, onları korumak ve yardım için ararlar. Sonra semâvatta-ki meleklere, denizdeki balıklar da iştirak edip, o tâlib-i ilme duacı olurlar ki, bu tâbir Allahü

49

a'lem, Allah teâlâ'nın o ilmi öğrenmek isteyenlere büyük bir lûtfudur. Bu meleklerle, o deniz mahlûklarım Allah duaya memur eylemiştir. Bu da bize gösteriyor ki, ilm-i dini öğrenmek, her ilmin ve her işin başıdır. Sen bu nimete mazhar olmak istersen, dini bilgini o nisbette arttır ki, bu suretle Hak sübhânehû ve teâlâ'nın rızâsına nail olasın.

ibâdetle meşgul olmak büyük bir devlettir, îlim de bu ibâdet içine dâhil olur. ilmi olup da ibâdeti olmazsa, o makbul değildir, ilim ancak Hak'kı ve ibâdeti bilerek ve severek yapmak için tahsîl olunur. Bu ibâdetler olmayınca, ilim zayiattandır. Bundan elbette mes'ûl olunacaktır. Bu hadîs-i şerîfte, ay'ın bedir hâlinde iken gökteki en ufak bir yıldıza nisbeti gibidir, buyurul-muştur. Bu bizim aklımıza daha güzel bir hitaptır ki, bedir gecesi her taraf gündüz gibi parlak ve ışıltı içerisinde, o uzak yıldızların ise, bize hiçbir faydası yoktur. Belki göklerin bir zîneti olabilir. Yolcular onlarla gece yolculuğu yaparken pusula gibi yolunu tâyin ederler.    '

k                k    ji v *>¦ aLl, ju v \jk\

"Allah teâlâ Hazretlerini, lâyık-i veçhile bilen bir âlimin kılmış olduğu bir rekât namaz, Allah'ı bilip de, cahilce hareket eden

50

kimsenin kıldığı bin rekâttan hayırlıdır." bu-

yurulmuştur.

Tecâhül ve tegâfül ederek bilmez gibi görünmek, günahları işlerken Allah teâlâ'nm gördüğünü ve bildiğini bildiği halde, Alîm olan Allah onu bilmiyormuş gibi davranmak, câhilcesine bir harekettir ki, bu da câhil demektir. Cahilane bir harekettir.

Nefsânî arzularını tatmine çalışan zavallıların kıldıkları bin rekâttan, Allah teâlâ'ya her bakımdan yakın olan âlim-i müttakî, âlim-i billah, mutlaka müttakî olur ve dünya'ya kat'iyyen iltifat etmez. Böylece bir âlimin kıldığı namaz daha hayırlıdır.

Diğeçhadîste ise, "Âlimin iki rekât namazı, âlim olmayanın yetmiş rekâtından efdaldir" buyurulmuştur.

"Câhiller arasında kalıp ilmi talep eden kişi, ölüler arasında kalan diri gibidir." Bu çok

veciz lâfzın kısa olmasına mukabil mânası hemen hemen sonsuz gibidir. Zîra, ilmin sonunun olmadığı, hemen her gün gözlerimizin önündedir. Bundan önce ismini bile duymadığımız îcadların, her gün bir yenisi ile bizleri ferahlığa ve rahatlığa kavuşturmakta olduğu, gözlerimizin önüne seril-

51

mek'tedir. Dünyâya ait bu bilgiler böyle olup gidince, din ilimleri de o nisbette zayıflamakta ve hattâ erbabı pek bulunmamaktadır.

Halbuki, ölüler arasında bir dirinin bulunması ne büyük bir mânâ ifâde etmektedir. îşte bunun gibi, câhilin hali de ölülere benzetilmiştir ki, kendilerinden zarardan başka bir fayda gelmez. Lâkin âlim hiç öyle değildir. O hayat sahibi insan gibi, kendisinden her fayda beklenebilir. Çünkü, cehaletten daha zararlı bir şey yoktur, demişler. Cehalet; karanlık, bunaltılı bir havaya benzer, ilim ise, gayet berrak, her tarafı gülgülistan. Ne tarafa baksanız içiniz açılır. Câhil ise, okuduğundan bir şey anlamadığından, ölülere benzetilmiştir.

Âlimler, bütün muarızlariyle muharebe eder ve zafer kazanır, ilim de kalbin, hassasıdır.

"Alim, ilim ve amelin yeri Cennettedir. Âlini, ilmi ile amel etmezse, ilim ve amel Cennette, âlim ise Cehennemde olur."

 Ijl

ÜİJ J\jc'^1

^\

 oır u

52

"Allah teâlâ kıyamet günü kürsüsünden kullarına hüküm vermek için tecellî buyurduğu vakit, ulemâya der ki: Benim ilmi ve hilmi sizlere vermekten muradım, ancak sizlerden vâki olan günahları, hatâları, kusurları mağfiret içindir. Günahlar ne olursa olsun, ona ehemmiyet vermem ve bağışlarım."

îlim, haddi zâtında nimetlerin en güzeli, en büyüğü ve en kıymetlisidir. ilmin çeşitleri sayılmayacak kadar çoktur. Hepsi lâzımdır. Hiçbirisi ihmâl edilemez. Fakat bunların içinde bazen be-şeriyyete zararlı olanları da vardır. Meselâ; atomların -Japonya'da olduğu gibi- bütün canlıları aynı anda öldürmesi gibi. Böyle ilim olmasa daha iyi. îlim diye dünyâda beşeriyete faydalı, âhirette de sahibini cennet-i âliyeye sokan ilme denir. O ilim Kur'ân ilmidir. Bu ilim olmadıkça, ne ferd, ne de cemiyete rahat edebilir. Çünkü; Kur'ân hem dünyâ, hem de âhiret ilimlerini cami' bir Kitâb-ı Mukaddes'tif. O'nu okuyan, bahtiyar kişidir. Her müslümamn O'nu okumasını ve emirlerini tutmağa çalışmasını can ü gönülden istemek vazifemizdir.

işte Cenâb-ı Vâcibülvücûd Hazretleri kıyamet gününde kullarının hakkında hüküm ve kazasını icra edeceği an yukardaki gibi buyurmaktadır.

53

 J\ jı

 jl

 J>

 *

"Allah, kıyamet günü âlimleri toplar ve onlara şöyle buyurur: "Ben hikmetimi sizin kalblerinize, size azâb etmek kasdı ile tevdi etmiş değilim. Haydi cennete giriniz."

Cenâb-ı Vacibül-vücûd Hazretlerinin kullarına lûtfunun hududu yoktur, işte o lûtuflanndan bir tanesi de şu hadîs-i şeriftir ki, kullarını ilme teşvik etmektedir. Hepimiz, her an birçok kusur ve kabahatlar içindeyiz. Bunların af ve mağfireti şüphesiz yine hepimiz için matluptur. Öyleyse, yine hepimize düşen ilk vazife, Kur'ân-ı Azî-müşşân'dan hiç olmazsa, en ufak birşeyi öğrenmek gerektir. Meselâ, ilim için ilk evvel okumamız lâzım gelen, elif-be dediğimiz kitaptır. Onu okuyup öğrenmek lâzımdır. Bu da 29 harften ibarettir. Bunlardan bir tanesini öğrenmek, ilme bir adım atmak demek olduğundan, bunun sahibinin mağfiretine vesile olacağını bizlere duyurmuş Ve bize mutlaka ilme çalışmayı öğretmiştir. Bugün de, yarın da; dünyâda da, âhirette de bütün nimetler ve bahusus din ve imanın bakâsı ilme muhtaçtır, ilmin olmayınca ne dünyâda ne de âhirette rahat ve huzur bulmak mümkün değildir, ilimden

 

54

murâd Kur'ân ilmidir, fıkıhtır, ilm-i hadîstir. Namaz, oruç, zekât, kelime-i şehâdet hep ilme bağlıdır. Zaten şehâdet kelimesi olan "Lâ ilahe illallah Muhammedü'r-Resûlullah" başlı başına bir ilme muhtaçtır ki, bu da Kur'ân-ı azî-müşşân'ın hülâsasıdır. Kur'ân ilminden haberi olmayan kimsenin imanı taklididir. Anamızdan, babamızdan veya hocalarımızdan duyarak biz de söylüyoruz. Bu bize yeter demek, cahilliktir. Zaten cahillikten Kur'ân ilmine çalışmak en mühim bir ihtiyacımızdır, vesselam.

Cenâb-ı Vacibül-vücûd Hazretlerinin kullarına lûtfunun hududu yoktur, işte o lûtuflarından bir tanesi de şu hadîs-i şeriftir ki, kullarını ilme teşvik etmektedir. Hepimiz, her an birçok kusur ve kabahatlar içindeyiz. Bunlann af ve mağfireti şüphesiz yine hepimiz için matluptur. Öyleyse, yine hepimize düşen ilk vazife, Kur'ân-ı Azî-müşşân'dan hiç olmazsa, en ufak bir şeyi öğrenmek gerekir. Meselâ, ilim için ilk evvel okumamız lâzım gelen, elif-be dediğimiz kitaptır. Onu okuyup öğrenmek İS zımdrr. Bu da 29 harften ibarettir. Bunlardan bir tanesini öğrenmek, ilme bir adam atmak demek olduğundan, bunun sahibinin mağfiretine vesile olacağım bizlere duyurmuş ve

55

bize mutlaka ilme çalışmayı öğretmiştir. Bugün de, yarın da; dünyâda da, âhirette de bütün nimetler ve bahusus din ve imanın bakâsı ilme muhtaçtır, ilmin olmayınca ne dünyada ne de âhirette rahat ve huzur bulmak mümkün değildir, ilimden murâd Kur'ân ilmidir, fıkıhdır, ilm-i hadîstir. Namaz, oruç, zekât, kelime-i şehâdet hep ilme bağlıdır. Zaten şehâdet kelimesi olan "Lâ ilahe illallah Muhammedü'r-Resûlullah" başlı başına bir ilme muhtaçtır ki, bu da Kur'ân-ı Azimüş-şân'ın hülâsasıdır. Kur'ân ilminden haberi olmayan kimsenin imanı taklididir. Anamızdan, babamızdan veya hocalarımızdan duyarak biz de söylüyoruz. Bu bize yeter demek, cahilliktir. Zaten cahillikten kurtulmak başlıca vazifemizdir. Onun için herhalde Kur'ân ilmine çalışmak en mühim bir ihtiyacimızdır, vesselam.

'x     i-'-'     • i    ı ^ •            '* I *' "       ı    V 11    ¦*           -*V t                     *   "' 11            111*'*      •*"

-u_U> jl \j?- Jİü 01 Nl Jojy -brvUl J\ lap j*

 rl

" Kim bir hayrı öğrenmek veya bir hayır öğretmek için sabahleyin mescide giderse, tam bir ömre yapmış gibi, ömre sevabına nail olur ve yine kim akşam üstü, yanî ikindiden sonra bir hayır öğrenmek veya öğretmek kasdiyle mescide giderse, ona da bir hacının hac sevabı

56

verilir."

Bu hadîs-i şerîflerdeki hayırlardan murâd, Allahü â'lem, sabah ve akşam derslerine devam eden talebe ile hocasıdır. Bu hadîslerden anlaşıldığı veçhile, sabah ve akşam olmak üzere günde iki ders yapılmasına işaret ve delâlet vardır. Sabah dersi tam bir ömreye, akşam dersinin de tam bir hac'ca muâdil olması çok mühimdir. Bu iki vakit çok mübarek vakitlerdir.

Gerek dünyâ işleri ve gerekse ibâdetler insanların şahıslarına .münhasırdır, tlim ise, âmmeye ta'alluk eden, umumî faydası olan bir ibâdettir. Onun için kendisine bir hacc ve bir umre gibi büyük ve meşakkatli bir ibâdetin sevabı verilmektedir. Öyle ise, ey muhterem kardeş! Sen de durmadan bu ilme çalış.

 >t    t

.u     r>; j\ y    \ /   j

"Uleınâ-i Kiram Hazretleri, Peygamberlerin vârisleri olduğundan, onları sâdece yeryüzünün imanlı insanları sevmekle kalmıyor, aynı zamanda gökyüzünün melekleri de seviyor. Denizin balıkları da o âlim öldükten sonra kıyamete kadar ardından istiğfar ederler." bu-yurulmuştur ki, bu devlet acaba kime verilmiş-

57

tir? İnsan bu nimeti bırakıp da, fânî dünyanın, günahlarla dolu muvakkat hayatına nasıl aldanır? Zavallı Îmam-Hatip talebelerini bile mekteplerinden soğutmak için saygısız, bilgisiz zavallılar, "Siz ölü yıkayıcısı mı olacaksınız? Bak şu mekteplerde ne büyük istikballer var. Onları bırakıp da imam olmak hiç yakışır mı?" diye kıymetli yavrularımızı kandırmaya çalışırlar. Çok eseftir. Bir milletin saadeti, dinine bağlılığı nis-betindedir. Çünkü dinde âhiret mes'ûliyeti vardır. Bu korku, insanları birçok fenalıklardan alıkor. Maalesef dinsiz olanlar, ne âhiret mes'ûliyeti tanırlar, ne de kanunlara itâ'at. Eğer isviçre gibi olgunlaşmış bir memlekette, kanunlara karşı saygı var denilirse, biz de onların dinlerinde de bir âhiret mes'ûliyeti var deriz.

 Sil

J\

"Bir kişi ilim talep için evinden çıkarsa, muhakkak Allah teâlâ onun Cennete yolunu kolaylaştırır."

Cenneti kazanmak kolay bir şey değildir. Yapılan amellerin bid'atlerden uzak, kitap ve sünnete uygun olması şarttır. Bu ise, ancak ilimle elde edilebilir, ilim olmazsa, zamanımızdaki birçok bid'atler, günah oldukları besbelli olduğu halde,

58

dini bilmeyen kişilerin hoşlarma gitmiş ve dola-yısıyle revaç bulmuş. Mevlidhanları ve bazı mukabeleleri de bu araya sokabilirsiniz. Hattâ, ders vereceğiz ve irşad edeceğiz diye, cami cami dolaşan vaizleri de hu meyânda zikretmek mümkündür.

Her zaman ve herkesin bilmesi lâzım olan ilk şey, ilk vazife, evvel emirde dinini, imanını güzelce öğrenmektir. Ona sahip ol. Eğer saadet ve selâmet istiyorsan, Cennetin göbeğinde Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem'e arkadaş olmak istiyorsan, ilme çalış, öğren, öğret.

59

 

YA ÖĞRENEN YA DA ÖĞRETEN OL

 ; Sn

 

"Hiçbir kimse yoktur ki, illâ onun kapısında iki melek vardır. Evinden çıktığı an, o iki melek ona derler ki, sabah vakti ya ilim öğrenmeğe veya ilim öğretmeye git. Sakın üçüncü gruptan olma."

Ebû Hüreyre Hazretlerinin naklettiği şu hadîs-i şerîf kadar insanları ilme teşvik eden, ne bir söz ve ne de bir fiil işitilmiş değildir.

îlk vazife, ilk iş ilim öğretmek. Sonra da öğrendiği ilmi bilmeyenlere öğretmek olacaktır. Bütün iş, bundan ibarettir.

" Öğreten ile öğrenen sevapta ortaktırlar. Bunun dışında kalan diğer insanlarda hayır yoktur."

insanın geçimini, başka işlerle te'mîn ederek muayyen saatlerde talebelenyle meşgul olması da a'lâ ve daha efdaldir. Bakınız, Cennet kazanmak

60

nasıl oluyor?

Hazret-i Abbâs'ın oğlundan rivayet edilen şu hadîs-i şerîfe bakın; ümmet-i Muhammed'in sa'âdet ve selâmetine delâlet eden bir sünnet-i se-niyyenin icrasına sebep olan veya yerleşmiş bir bid'atı kaldıran bir hadîsi ümmet-i Muhammed'e ulaştıran kişinin yeri Cennettir. Para ile yapılan öğretmenlikten alınan para ve mal kadar Cehennemden yer alınır.

"Bildiği bir hadîsi, Allah rızası için ümmet-i Muhammed'e ulaştıran kimse Cennetlik olur." İnsanoğlunun gözünün doymadığı ma'lumdur. Helâl-haram tanımadan, mal-mülk sahibi olma hırsı ile, insanlarda bir rekabet hissi uyanırsa, artık işin içinden çıkılmaz olur. Bir sünnet-i seniy-yenin ihyâsı veya bir bid'atın kalkmasına yarayan bir hadîsin nakli, insanın Cennete girmesine sebep oluyorsa, ömrü boyunca ilimle meşgul olan, binlerce, yüz binlerce ve hattâ milyonlarca hadîs-i şerîfi belleyip, ümmet-i Muhammed'e ulaştıran bahtiyarların mevkii kimbilir ne muazzam ve ne muhteşem olacaktır?

İmâm-ı Buhârî, Imâm-ı Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve îbn-i Mâce gibi muhaddisler yanında Imâm-ı Ahmet bin Hanbel Hazretlerinin bir milyon hadisi bildiği, altıyüz bin kadar uydurma ve şüpheli hadîsin de sahîhini mevzû'undan ayırdığı

61

rivayet edilmektedir. Allah teâlâ, bizlere lütfetsin de, bu ilimleri öğrenip, öğretelim, vesselam.

I

62

1

İLÎM ÖĞRENENLER tÇİN ÎLÂHÎ MÜJDELER

 

 -'i-'I

 

Taberânî'nin, Safvân radıyallahu anh'dan rivayet ettiği şu hadîs-i şerîf bizim için ne kadar kıymetlidir. Cenâb-ı Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'in din ilmini talep edenlere, bu iltifatı ne kadar şâyân-ı dikkattir. Cenâb-ı Peygamber (s.a.v.) Hazretleri:

"Talib-i ilme, merhaba! diyerek ne büyük bir iltifat göstermektedir. Bu her bir ilm-i dîniyi tahsile çalışanlara yeter ve artar. Bununla da iktifa etmeyip, o tâlib-i ilm-i şer'î olanlara, meleklerin de iltifatı tahakkuk ederek, onları adetâ kucaklar. Ve ağuşlarına alıp, onları okşarlar. Onların etrafında dönmeğe başlarlar.

Binâenaleyh şer'î ilim talebinde olanlara Allah teâlâ Hazretlerinin bahş-i manevîsi olarak, nûr ve ziyanın âşıkı olan melekler, pervaneler gibi onların etrafında döner ve birbirlerine de haber

63

vererek, tâ semâ ve dünyâya kadar dolar, onları ka-natlariyle gölgelendirirler. Dünyâ semâsına eri-şinceye kadar, tâlib-i ilme muhabbetlerinden nâşi bazısı bazısının üzerine binerek tâlib-i ilm-i şer'îye şeref bahşederler. Herkes ve bahusus, her ilim sahibi iyi bilsin ki, ilm-i şer'înin şeref, kıymet ve meziyeti, taliplerinin de Allah indinde ne kadar paha biçilmez bir devlete mazhar olduğu açıkça ifâde edilmiştir.

Bunu iyice bilmek, her devletin üstündedir ki, bu suretle tâlib-i ilim olanlar; bu ilmi tercih etsinler. Çünkü, her ilmin faydası, nihayet ölünceye kadardır. Fakat, şer'î ilimlerin faydası ise, hem dünyâ ve hem de âhirete aittir. Yani, hem dünyâda mes'ûd ve bahtiyar hem de âhirette mes'ûd ve bahtiyardır. Dahası da var. Onun aynı zamanda, sevdiklerine ve dünyâda iken kendisine yardımda bulunanlara şefaat etme hakkı vardır. Bu suretle, peygamberler derecesine kadar yükseltilmiş olurlar ki, bu ne büyük bir devlettir, işte, bunları iyi oku, Ve yolunu ona göre seç. Dünyâ fânî, âhiret ise bakîdir.

"İlm-i fikıhdan ârî bir âbid, geceleri yapıp, gündüzleri yıkan bir kimse gibidir."

ilmin bize tavsiye ettiği hiçbir şey boşuna değildir. Ilimsiz ne olur ki?

Bilgiden mahrum, ibâdete düşkün, bu bana

64

yeter, der. işte o zaman herşey yıkılır, gider. Belki, insanın gece uykusuz kaldığı çok olmuştur, Gündüzleri aç oruç tutar. Fakat, akşama doğru orucun verdiği açlık ve yorgunluk te'siriyle sinirleri bozulmuş olduğundan önüne gelene çatar. Kavga eder, pis çirkin ve günah sözleri ağzına geldiği gibi kullanır. Derken, ne namazların ve ne de oruçların sevabı kalır.

işte, akşam yapıp gündüz yıkmak böyle tahakkuk eder. Bu zât ilim tahsiliyle meşgul olsaydı, böyle bir varta ve tehlikeye düşmezdi. Ma'a-mafih, huy cibillîdir. Ne âlim taslakları var ki, câhilleri arattırır.

65

ALLAH'TAN HAKKIYLE KORKANLAR ANCAK ÂLÎMLERDÎR

" Allah teâlâ her kime ki hayır murad eder, onu dinde fakîh kılar". O dinini iyi bilir ve "îyi biliniz ki, Allah teâlâ'dan hakkıyla korkanlar ancak âlimlerdir".

Cenâb-ı Hak'kın Fâtır sûresinin 28. âyetinde-ki "Allah (Azze ve Celle)'den korkanlar, ancak âlimlerdir." diye ulemâyı bize tarifi kâfidir. Öyle ise, ancak Allah (Azze ve Celle)'den korkan kimseler ulemâdır. Yoksa bütün bilgi sahiplerinin âlim olmadığı aşikârdır.

Ve: "Cenâb-ı Hak, hakkında hayır murâd ettiği kullarını, dinde fakîh kılar." tâbiri çok manidardır. Fıkıh kelimesi "anlamak" gibi birçok mânâlara gelir. Fehmetmek, âyet ve hadîslerin mânâlarına vukuf ve idrak, herkeste ayrı ayrıdır. Kiminin daha geniş ve derin anlayışı vardır, kiminin de daha zayıf. Bu da Hak'kın bir vergisi-dir.

Bu hususta Cenâb-ı Peygamber'in dualarına mazhar olan ashâb-ı kiram da pek çoktur. Binâenaleyh onlardaki fehim ve idrakin başkalannda bulunmasına imkân olmaz. Velîlik mertebesinde bile onlara erişmek mümkün değildir. Onun için

66

67

bizlere düşen en mühim vazife, onların yolundan zerre kadar ayrılmamaktır. O yol da âyet ve hadîs yoludur. Bu yolları bizlere bildiren hakîkî ulemâya uymak ve onları ana-babamızdan daha üstün tutmak ve sözlerinden dışarı çıkmamak gerektir.

ULEMÂNIN FAZİLETİ

Hz. Allah celle ve alâ "kulları içinde Allah-tan lâyıkı vech ile korkanlar, ancak âlimlerdir" diye açıklarken hikmetin başı da bu Allah korkusunun mevcudiyetidir denmiş.

Bu hadîsin ulemâ meyâmnda zikri pekçok faydayı müştemildir. Ulemâ denince akla hiç şüphesiz din ilimlerini bilen fakîh, âlim bir zat hatıra gelir. Bu da tabiîdir. Fakat âlimden murâd, Allah (Azze ve Cellel'nin korkusu ile içi-dışı dolu bahtiyar âlimler demektir. Zühd ve takva sahipleri, günahların en ufağından bile korkup kaçar. Âdâb-ı îslâmiye'ye, yani; tslânıî edeplere son derece riayetkar, süs ve saltanatlarda hiç gözü olmayan, her hâl ü kârda haline razı, Hakka muti', tam bir teslimiyet ile Rabbisine teslim olmuş, emrinden kat'iyen dışarı çıkmaz, ölüme razı olur. Haksızlığa razı olmaz. Hikmet denilen bu büyük nimet, ondan sonra zahir olur. Hikem-i Atâiy-ye'yi okur, Şa'rânî"yi okur. Gazâlî'yi okur. Muh-yiddîn-i Arabi'nin Fütûhât-ı Mekkiye'sini okur. Okur ama hikmetten mahrum bir kabzımal gibi, oradan alıp, burada satar. Fakat mal kendisinin

'

\

\ ı

II

68

değil, ancak bir nâkildir. Bunun ona ne faydası olur? Binâenaleyh ulemâ denince hemen akla gelen, içi, dışı Allah korkusu ile dolu olan, Hak sevgilisi, Hak âşığı, sâhib-i irfan olan ve vaktinin bütün ahkâmını iyi bir şekilde bilen, ibâdet, namaz, tesbîh ve zikrullah ile geçiren kimsedir. Gündüzleri hem sâim (oruçlu), hem de okur ve okutur. Vaktini hiç bir suretle boşa geçirmez. Hak Subhânehû ve teâlâ'nın:

"Allah (Azze ve Celle)'den korkanlar ancak ulemâdır," buyurması şâyân-ı dikkattir. O .zaman halkın Allah (Azze ve Celle)'den korkusu olmadığı anlaşılmaktadır. Allah razı olsun, bizim ulemâmızdan ki, Ümmet-i Muhammed'in hepsi ulemâ'dır, demişler, ilimden maksad, varlıkların sahibi Allah (Azze ve Celle)'yi tanımak ve bilmek; onu tasdik edip, inanmaktır. Şu halde bu hâl ümmet-i Muhammed'in hepsinde vardır. Çünkü; "Lâ ilahe illallah..." demek bunun için kâfidir.

Bakınız Hz. Ömer (radıyallahü anh) Efendimiz bir Mekke seferinde yolları üzerinde bulunan bir koyun sürüsünü görmüşler ve çobandan bir koyun istemişler. Çoban: "Koyunlar benim değil, veremem." demiş. Çobanı tecrübe için, adama: "Bir koyun veriver, sahibi sorunca da, kurt yedi, dersin." demiş. Çobanın "Çok güzel, sahi-

69

bini kandıracağız, ama Allah'ı ne yapalım?" diye verdiği cevap, bizim yukarda söylediğimiz "bü-{ün ümmet-i Muhammed ehli âlimdir" sözünü nasıl te'yid etmektedir.

70

ALLAH HAYIR MURAD ETTİĞİNİ FAKÎH KILAR

Buhârî ile Müslim ve İbn-i Mâce'nin Muâz radıyallahü anh'dan rivayet ettikleri hadîs-i şerifte Cenâb-ı Peygamber buyuruyorlar ki:

"Cenâb-ı Hak hayır murad ettiği kimseyi dinde takîh kılar." Yani onla ahkâm-ı diniyyeyi ve şer'iyyeyi tâlim buyurur ki, Allah teâlâya ta-karruba vesile olan ibadeti, tâati Hak'kın nuru ile güzelce ifa edebilsin.

Öyle ise sen de durma, gayret et, dinde fakih olmağa çalış ki, Allah teâlâ'nın hayır murad ettiği kullarından olasın. Bak her şey'in fazlası, ziyadesi mezmumdur, iyi değildir, illâ ilmin, timin fazlası ve ziyadesi hem makbul, hem memduh, hem de Hak'kın sevgili ve hayır murad ettiği kullardan olmasına vesîledir.

Onun için durmadan, gece-gündüz demeden, yorulmadan, bıkmadan, daima, hem de beşikten mezara kadar ilme çalış vesselam. Her devlet, her selâmet, her nimet, hep ilmin altındadır. Onun için hocaların rızkı ne biter ne tükenir, hem de çok bereketlidir. Dünyaya aldanma, zîra fânidir. Mal ve mülk ve servet hep mirasçılarındır, senin ise ancak âhirete götürebildiğindir. Onun başı da

71

ilim, sonra amel-i sâlih, sonra da yaptığın hayrat, hasenat ve vakıflarındır, eğer bıraktı isen. Bir de bıraktığın çocuklara Kur'ân-ı Kerîmi ve onunla ameli öğretebildi isen, ne mutlu sana.

Ebced harflerini öğrenmek ve öğretmek, hiç de iyi bir şey değildir. Ve bunlarla uğraşanların Allah indinde nasipleri yoktur.

Fıkıh bilen çok kimse vardır ki, hakîki fakih değildir, ilmi kendisine fayda vermeyenin cehli ona zararlıdır. Faydasız ilimden sana sığınırım. Ya Rab, cümlemizi bildikleriyle âmil olan ve senin rızanı talep eyleyen ve emirinden çıkmayan kullarından eyle.

 >>   *.'.*

"Allah teâlâ kendisine hayır murâd ettiği kimseyi dinde fakîh kılar ve ona rüşdü ilhanı eder." Kitabımız Kur'ân-ı Azîmüşşân'dır. îlâhî emir ve yasaklar, ibâdetler ve günahlar orada zikir olunmaktadır. Dünyâ ve âhireti o kitap bildirir. Allah'ı o kitap tanıtır. Allah'a kulluk o kitapla olur. Allah'dan korkmayı ve Allah'ı sevmeyi, saymayı öğreten yine o kitaptır. Fakat bizler o Kitâb-ı tlâhî'den ahkâm istinbât edecek, hüküm çıkarabilecek kabiliyet ve istidatta olmadığımız için, fıkıh bilhassa bizim için çok lüzumlu bir ilimdir. Fıkıh, Kur'ân-ı Kerîm'den ve hadîs-i

72

şeriflerden çıkarılmış hükümlerin hülâsasıdır. Eğer biz de, bu mânâlara âşinâyız diyerek, ayrı bir hüküm çıkarmaya kalkarsak en büyük hatâyı irtikâp etmiş oluruz. Zîrâ, Kur'ân-ı Kerîm bir nurdur. Onu ancak nurlu insanlar anlar. Bizler ise, şehvetimizin esiri, nefsin kölesi, şeytanın da oyuncağı olmuşuz. Bu hal ile Kur'ân ve hadîs-i şeriflerden hüküm çıkarmak bizim ne haddimiz-dir. Bazı sivri akıllılar, azıcık Arapça bilmekle, nerede ise allâme-i cihan kesilip, müctehidlere de itiraz edip, karşı gelecekler ve bunu siz anlayamamışsınız diyecekler. Tevhîd-i mezâhip veya telfîk-i mezâhip hakkında yazılan eserlerle, sünnetlerin aleyhinde yazılanlar meydanda. Öyle zannederim ki bu gibi zavallılar henüz taharetlerini bile öğrenmiş değillerdir ki, böyle başlarından büyük işlere girerler. Haddini bilmek pek büyük bir ma'rifet ve meziyettir. Edep ise, herşeyin üstündedir.

insan her halde hem sabırlı, hem vakur, hem de çok derin düşünmeli. Hurafeleri kaldıracağız diye, çalakalem aklına geleni yazmaktan haya etmelidir. Sözler hatalı da olsa ancak orada kalır. Fakat yazılar dünyâyı dolaşır. Sonra günâhı da ayrıca, o yanlış eser kaldıkça, zavallının defterine yazılır, durur. Ayrıca o kitapları okuyup da hak yoldan sapanların günâhları da, o eser sahibinin

73

defterine geçer, hem de çok yazık. Hele şu bid'at diye söz söyleyene bir baksak. Senin her tarafın bid'at, bak bakalım neren müslümana benziyor? Kendi kendine hüküm verme. O, şeytana yakışır. Kulağın dışarıda olsun, süfehânın medhi seni aldatmasın. Bizim Kur'ân-ı Kerîm'den ahkâm çıkarmaya, hadîs-i şeriflerden fetva çıkarmaya hiç bir veçhile hakkımız ve gücümüz yoktur. Yarasa gibi ışıktan kaçan mahlûkla farkımız nedir? Çünkü, Kur'ân nurdur. Hadîs-i şerîfler de nurdur. Bunları ancak nura gark olan nurlu insanlar anlarlar ki, onların ibâdet ve tâatta ne kadar hâlis olduklarını görüyoruz ki, bu nurdan başka bir şey değildir. Bizim gibi zavallıların bu gibi ibâdetlerdeki, kusurları meydandadır. Bir de kalkıp dâva peşinde bulunmak. Bu olsa olsa ancak delilere mahsustur. Onun için bizim yapacağımız bir şey varsa, o da hazırlanmış olan fıkıh kitaplarını, akâid kitaplarını güzelce okuyup, iyice belleyip; bakalım benim harekâtım hangi mezhebin harekâtına uygundur? Ehl-i sünnetten miyim? Yoksa ehl-i dalâletten miyim? diye. Evvelâ bunu ayırmak lâzım. Sonra namaz, oruç, hac, zekât mes'elelerini öyle kolay ve basit birşey sanma, bunlar çok mühimdir. Sonra bütün amellerimiz boşa gider. Daha sonra lokmanın, yani kazancımızın helâl olması için muamelât kısmını da çok, hem de pek çok,

74

tekrar tekrar okumalı ve kazancımızı ona göre ayarlamalıdır. Meselâ, içki müslümana haram olduğu halde, küffâr diyarında bulunan bir müslü-man burada içmek caizdir diye içebilir mi? Faiz de müslümana haram iken, bugün faize bulaşmayan kaç müslüman gösterebilirsiniz? Bunu da unutmamak lâzımdır ki, bugünkü grevler Allah'ın sözünü dinlemeyenlere, Hak'kın sopasıdır. içkiye hiç kabahat bulma, bunun sebebi nedir? diye düşünmek lâzımdır.

ÂLIM BÎLDÎĞÎ ÎLE AMEL EDENDİR

75

»    * j **   *      '     *      ' '        '   ,'   t *    ,*s »,,

«uJ» 01 <UI ^Js- MJ- OlT aj J-Jii L«ip '^c Ja]

"Bir adam bir şey öğrenir de onunla amel ederse, bilmediklerini ona öğretmeyi Allah deruhte eder."

Yani her kim bir ilmi öğrenir ve onunla amel ederse, Allah (Azze ve Celle) ona bilmediklerini de öğretir. Vesileler halkeder. Ve az zamanda o da bilginler arasında yer alır.

Âlim diye, ilmi ile amel eden kimseye derler. Bilgisi her ne kadar az olsa da, bildiği ile amel etmek, bilmediklerini öğrenmeğe vesile olur.

BÎR ÂLÎMDE BULUNMASI GEREKEN VASIFLAR

o?

j\ <0 J.J

 Jı iılıı # ^s j\ ^

 Ji\ J\ ijiaa'ı ^j ^ijâ

"Siz her âlim ve her bilginin yanında oturmayın, (yani onların sohbetlerini dinlemeyin) Ancak şu âlimler ki, onlar sizleri beş (kötülük) ten kurtarıp beş (iyiliğ) e sevkeder. Birisi sekten kurtarıp yakîne eriştirir. İkincisi kibirden kurtarıp tevazu'a götürür. Üçüncüsü adavet ve düşmanlıktan kurtarıp, nasihat, muhabbet ve ıslâh-ı hale çalışır ve değiştirir. Dördüncüsü riyakârlıktan kurtarıp ihlâsa ulaştırır. Beşincisi dünyaya rağbetten kurtarıp zühde eriştirir." Böyle âlimlerin meclislerinde bulunun demek, onlara benzeyin demektir.

Her devirde olduğu gibi, bazı âlimler dünya adamıdır. Gerek eserleri ve gerekse nasîhatlann-da dünyayı medh ederler. Refah ve sa'âdete nâi-

76

liyet için birçok yollar bulup, tatlı tatlı konuşurlar. Bazen âhireti tnedh etse de kendi varlığı, çalımı, fesahati, belagat taslaması ve edebiyatçılığı ile herkesi hayran bırakırlar, ama sözleri bir kulaktan girip öteki kulaktan çıkar. Çünkü sözleri samimî değil. Gönül avlamak, dünyalık te'min etmek için olsa gerek. Hiç fayda te'min etmez. Hepsi hava. Bugün başımıza gelen bütün fenalıkların başı, hemen hemen bu olsa gerek. Sen öyle bir âlim ara ve bul ki, âlim seni şu beş şeyden kurtarsın. Böylece sen hakikî müslüman olasın:

Birisi; şekdir, şeytan aleyhilla'nenin iğfâ-liyle insan, Allah te'âlâ, Kitabı, Peygamberi, Âhireti, Cennet ve Cehennemi hakkında bazı şek ve şüphelere düşer. Gerçek âlim, nasîhat, ef al ve harekâtıyla, onu şek ve şüpheden kurtarıp, îslâm dini hakkında yakîne erdirendir.

İkincisi; kibirdir. Ma'lum; kibir pek büyük bir derttir, cehlin alâmetidir. Kendini bilende kibir kat'iyen olmaz. Kibirliler, ne kadar ibâdetleri çok olsa da, kolayca Cennete giremezler. Kibir, insanları birbirinden soğutur, Cennete dahî girdirmez. Şu hadîs-i şerîf mucibince:

"Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse Cennete giremez." Kibir, şeytanın sıfatıdır. O yüzden, Hz. Âdem'e secde edemedi. Kendini bü-

77

yük gördü ve Allah'a âsî olup Cennetten kovuldu. Ma'lûm; kibir, necâset-i ma'neviyedir. Namazı sahîh olsa bile, makbûl-i ilâhi değildir. Günah-ı kebîredir. Büyük günahtır. Günahların tekrarının ne kadar büyük olduğu malûmdur. Onun için kibirden bir an evvel kurtulmak lâzımdır, insan (Men tevâda'a refeahullah) sırrına mazhar olmaya gayret etmelidir. Zîra; tevazu' sahiplerini Hz. Allah (Azze ve Celle) sever, onların makamlarını dünyada da, âhirette de arttırır. "Ve men tekebbere veda' ahullah". Eğer ıslâh-1 nefs edemez, öylece kibir ile kalırsa, onların hâli ise günden güne perişanlıktır. Ne dünyada, ne de âhirette huzur ve rahat yüzü göremezler. Allah cümlemizin mu'îni olsun da, bütün kötü huylardan ve bahusus bu kibir derdinden kurtarsın, âmîn.

Bazı insanlar kendilerinde kibir olmadığını iddia eder, fakat kibirli olduklarını da bilemezler. Bu da çok fena, insanlar zengin olunca veya yüksek makamlara geçince, mâfevklanna karşı mü-tevazi olsalar bile, madunlarına karşı böbürlenmeyi vazife telâkki ederler. Hele işi istediği gibi yapamadıysanız vay halinize. îşte o zaman insanın mâhiyeti meydana çıkar. Bir münâkaşa esnasında bu kibir kendini iyice gösterir. Elbirliği ile yapılan işlerde kendini kasar. Başkalarını çalıştırmayı sever. Ama kendi buyruk istemez,

78

bu bir kibir alâmetidir. Namaz kılmamak da kibirden ileri gelir derler.

Üçüncüsü; düşmanlıkları nasihatler ile teskin edip, adaveti muhabbete çevirip, dargınları barıştırmak, nafile ibâdetlerin en efdali sayılmıştır. Kardeşler arasında soğukluk, birbirleriyle çekişmek, küsmek ve birbirinin aleyhinde bulunmak, tabiatıyla hiç bir kimseye yakışmaz. Özellikle müslümanların birbiriyle adavetinin kafiyen doğru olmadığı herkesçe ma'lumdur.

Cemiyetlerin huzur ve salâhı, efradının birbirlerine sevgi, saygı, hürmet ve muhabbetlerine bağlıdır. Böyle birbirlerini candan seven kişilerin bulunduğu cemiyet ne kadar güzel ve ne kadar kıymetli ve ne kadar da bahtiyar bir cemiyettir. Bunun için insanların evvel emirde nefislerinin elinden kurtulması şarttır. Zîrâ, cemiyetleri birbirine katan ve aralarım açıp, onları Cehennem çukuruna sürükleyen, hep nefislerinin kölesi olmaktır.

Tahsiller, yüksek makamlar hiçbir zaman insanın iyi ve makbûl-i ilâhî olan bir insan olmasını te'min etmediği gibi gurur, sefahat ve isyanlara sevk ettiği görülen halattandır. Islâh-ı nefs için en büyük âmil, zikrullaha devam etmektir. Bununla birlikte ahlâk kitaplarını okuyup; iyi, dürüst ve olgun müslüman kitlelerine karışmak

79

ve onlarla hemhal olmak gereklidir. Zîrâ; zikir meclisine dâhil olanlara, Cenâb-ı Hak tarafından sayısız lütuflar ihsan buyurulur. Sana ufak bir misâl:

- Sofilerin re'isi olan Cüneyd-i Bağdadîyi ve etrafındaki bazı sofileri çekemeyenler, o günün idarecilerine aleyhde iftiralarda bulunmuşlar (hükümeti yıkacaklarmış gibi...) Bu hal üzerine, devrin idarecileri sofilerin idamını emretmiş. CUneyd-i Bağdadî Hazretleri, onların afvını talep etmiş. Ve böylelikle onları kurtarmış. Onlar da yaptıklarına pişman olarak kucaklaşmış, sevişmişler ve selâmete erişmişler. Cenâb-ı Hak bizleri iki cihanın selâmetine nail eylesin, âmîn.

Dördüncüsü; riyadır. Riya, büyük bir belâdır. Buna çok kimse müptelâdır. Sofuluk tasla-yanlar arasında bile çok vardır. Riya, şirkin kardeşidir. Riya, hem gösteriş, hem de kendisinde olmayan hâlâtı, varmış gibi göstermeğe çalışmak demek olup, menfa'atlara erişmek için kullanılan en korkunç bir desîse yoludur, hilekârlıktır. Riya, adam kandırmak için kötü bir vâsıtadır. Riyakârın hiçbir ameli makbul değildir. Kıyamet gününde onlar, "ibâdeti kimin için yaptınsa, git sevabını ondan iste!" diye kovulacakür. îşte seni bu çirkin huydan kurtaracak bir âlim bul ki, senin riyakâr halini ihlâsa çevirsin. Yani: Ihlâs

80

sahibi bir adam olasın. Ihlâs öyle kolay birşey değildir ki, hemen ihlâs sahibi olabilesin. O nefis yok mu? Başı ezilmedikçe ihlâsı kolayca kabul etmez. Saltanatına düşkün insanlar ise, bunu hiç beceremezler, sofulukları, dervişlikleri hemen dillerindedir, sıkıya hiç gelmezler. Hevâ ve nefsî arzularından, süs ve saltanatlarından bir türlü vazgeçemezler. İsrafları boylarını aşmıştır. Fakîr - fukaraya el uzatmazlar. Hal - hatırını sormazlar. Onların işlerini yapmak adetâ onlara ölümdür. Zîra, ihlâs Allah teâlâ'nın bir nurudur. Onu ancak sevdiği kullarının gönüllerine ihsan eder. Onun için evvelemirde bu ihlâs sahibi kişi ve cemiyetleri bulmak ve bunların arasına girip, bunların rengine boyanmak şarttır. Allah teâlâ cümlemizi ihlâs sahiplerinden eylesin, âmîn.

Beşincisi: Dünyâya rağbeti bırakıp, zühd ve takva sahibi olmağa sevkedebilecek bir âlime ihtiyâcımız vardır. Dünyâ dediğimiz vakit şunu anlamak gerektir. Bizi Allah teâlâ'nın emirlerini yapmaktan alıkoyan ve Allah'tan uzaklaştıran, ayıran herşey dünyâdır, ibâdetimizi güzelce yaptıktan sonra dünyâ, bize hiç mâni değildir, ibâdetleri, hattâ bu hususta lâzım olan ilimleri terk edip, geceyi gündüze katarak çalışmak, hem insanî, hem de sıhhî değil, insan o beş vakit namaz için alınan abdestin ve kılınan namazın ne

81

demek olduğunu bir kere idrâk etmiş olsa, o zaman ne bahasına olursa olsun, ne namazını bırakabilir, ne de Allah teâlâ'nın diğer emirlerini.

Bu hususta Abdülhâlik Gucdüvânî'nin hikâyesi pek meşhurdur. Muhterem zât, kendisi bezzaz denilen esnaftan olduğu halde, günde 10.000 tevhîd çekermiş. Buna ta'accüp eden bir zât, akşama kadar dükkânının karşısında oturup, muhterem zâtın ne zaman bu kadar tesbîhi çekeceğini beklemiş durmuş. Bakmış ki, müşteriler çok, adamcağızın nefes almağa vakti yok. Bu muhterem zât bunu anlamış olacak ki, akşamüstü adamı çağırmış ve ne istediğini sormuş. O da cevaben: "Efendim, sizin günde 10.000 tevhîd çektiğinizi duydum. Onu ne zaman ve nasıl çektiğinizi öğrenmek için geldim" demesi üzerine, muhterem zât: "Evlâdım, bak! Cenâb-ı Hak her eşyayı birşey için yaratmıştır. Göz, görmek için; ayak, yürümek; dişler ağızdaki gıdaları ezmek, parçalamak için olduğu gibi. Bir de gönül yaratmıştır ki, o da kendisini zikretmek içindir. Bazen dil ona yardımcı olur. Ama o her zaman için zikrinden kafiyen ayrılmaz. Eller, alır verir. Gözler bakar, ağızlar konuşur. O gönüller ki, Allah iledir, o da, güzel Allah'ı can u gönülden zikredip durur." "Bir kez Allah dese, aşk ile lisân (gönül), dökülür cümle

82

günâh misli hazân", kış mevsiminde yaprakların döküldüğü gibi.

Zühd: Lügat manasıyla dünyadan yüz çevirmek, yani; seni Allah'dan alıkoyan herşeyden kaçmak demektir, yoksa insanın nafakasını te'min için çalışması, dünyâ değil, belki âhiret ameli gibi sevabdır. Zühdün tarifini Tasavvufî Ahlâk kitabından okuyunuz. Şunu da unutmayı-nızki, gönül kendi kendine zikrullaha alışmaz. Onu zikrullaha alıştırmak için mürşidlerin terbiyesi tahtında çalışmak ve gönlü uyandırmağa gayret etmek gerektir. Yoksa gönül kendi havasında, alıştığı şeylerle meşgul olursa, Hak'dan gâfü olarak gider. Buna çok dikkat ve ehemmiyet vermek lâzımdır. Böylece, gönül uyansın ve Mevlâsıyla meşgul olup, onun yolundan ayrılmasın. Sallallahü alâ Seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn velhamdülillahi Rabbilâ-lemîn.

insanın içerisine ve kemiklerine kadar işlemiş olan kötülükleri, benlikleri atmak ve onların yerlerine ahlâk-ı hamîdeyi ve tavâzu'u koymak, peygamberlerin yolunu tutmak,her babayiğidin harcı değildir. Çünkü nefis ve şeytan insanları daima hevâ ve heveslerine meylettirir. Para sevgisini körükler. Makam düşkünü yapar. Ondan sonra da insanlıktan çıkar. Hiç öyle şey olur mu? de-

83

me. Dünyâya bak, ibret al. "Bir göz ki olmaya ibret nazarında, Şol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde.,." mısra'ını tekrarla. Bu güzel ahlâklar yerleştikten sonra, o zât-ı muhteremde keşifler açılır. Bu da bir nurdur.

Ma'rifet-i îlâhiyenin tahsili, esma ve sıfatın keşfi, gözden perdelerin kalkması, işte enbiyâların vârisleri, meleklerin duasına, mahlûkatın da istiğfarına nail olan ulemâ bu ulemâdır. Hem ilm-i zahirîsi ye hem de ilm-i bâtmîsi sayesinde benliklerden sıyrılmış, kötü ve mezmüm olan ahlâklardan kurtulmuş ve memdûh olan güzel ahlâkları elde etmiş; keşif ve keramet makamlarına erişmiş bahtiyar kimselerdir. Cenâb-ı Hak cümlemizi bu kâmil, olgun, âlim ve âmillerden eylesin. Cenâb-ı Hak'kın sevdiği ve razı olduğu kullar da işte bunlardır. Bunlar ise; bir kimyadır. Huzurlarında bulunanları kemale ulaştırmağa sebep olurlar.

Komşularla iyi geçinmek, onların ezasına sabretmek, kolay bir şey değildir. Sabn olmayan kimse komşularla iyi geçim yapamaz. Sabır her kişide, her âlimde bulunan bir nesne değildir. Ona nail olmak hakikî imana ve hakikî ilme bağlıdır. Bununla kalmak mümkün değildir. Riyâzatla birlikte Cenâb-ı Hak'kın himayesini talep etmek için zikrullah ve teşbihlerle mücehhez ve devamlı

84

surette onlarla meşgul olmak gerekir. Cenâb-ı Hak cümlemizi bu hakikî imana ve hakikî ilme nail olan bahtiyarlardan eylesin, âmîn.

"Bir kabile içinden çıkan bir âlimden başka şeytanın belini kıran bir şey yoktur."

Şeytan nûrânî değil, zulmanî bir varlıktır. Cenâb-ı Hak'kın hikmetlerine aklımızın ermesine imkân yoktur. Onu bizim başımıza musallat kılmıştır. Akıllarımıza olmadık şeyler getirir, veseveseler verir, bizleri hak yolundan saptırmaya çalışır.

ilim ve irfandan bizi mahrum etmek için elinden gelen herşeyi yapmaktan geri kalmaz.

Her ne kadar biz şeytanı göremezsek de, onun varlığına seksiz ve şüphesiz inanırız. Mikropları görmeden nasıl onların varlığına inanıyorsak, şeytanın varlığına bundan daha kuvvetlice inanırız.

Şeytan, Allah esirgesin insanın, dinini, imanını elinden alır. Almağa çalışır. Câhil en başta gelen dostudur. Bugün bizi bu hale getiren hep cahilliktir. Aman yavrum, sakın câhil kalma, ilme çalış, ilme çalış ki, Şeytânın belini kirasın.

85

O, ma'lum! Toptan-tüfekten korkmaz. Korktuğu şey yalnız âlimlerdir. Onun için bir âlim, bin âbidden hayırlıdır, denmiştir!.

Bakınız bir fakîhin kıymetine: Tirmizî, Ibn-i Mâce ve Beyhakfnin rivayetlerinde: Bir fakîh şeytana 1000 âbidden daha şiddetlidir, yani daha korkuludur. Açıkçası 1000 âbidden korkmaz, bir âlimden son derece korkup kaçar.

Eğer bununla amel eder veya başkasına öğretirse, hem bunun, hem de kıyamete kadar bununla amel edenlerin sevabını alır."

Onun için, hoca efendilerin sevapları ve sevap defterleri tükenmez birer hazinedir. Çünkü talebesi ve talebesinin talebeleri, onların da talebeleri devam ettiği müddetçe sevapları kat kat artarak defterlerine geçer. Binâenaleyh en iyi kazanç ve en yüksek makam, ulemânın kazancı ve makamlarıdır. Dünyânın bakâsı ulemânın bakâsı-na bağlıdir. Ulemâ bitince, dünyâ da biter vesselam. Artık dünyada hayır kalmaz. Kıyamet de o zaman kopar. Artık gerisini sen anla.

Şimdi senin dünyâdaki kıymetin ve âhirette-ki selâmetin, ilimle kâimdir. Aklın varsa, ilme çalış; âleme cehlin ve cehaletin hiç bir faydası

86

yoktur. Câhil deyince sakın bunu yanlış anlama. Kaç üniversiteden diploması olursa olsun, dinini bilmeyen, Allah'ını tanımayan ve hattâ Allah'ına kulluk etmeyen, O'nu sevip, emirlerine uymayan, O'ndan korkup yasaklarından kaçmayan yine de câhildir. Asıl hüner bu cahillikten kurtulmaktır. Bu ise gönül uyanıklığıyla olur. Bunun kapısı da yine ilimdir vesselam.

Süfyân demiş ki: "Ben ilmimle amel ettikçe âlimim. Ne zaman ki, ilmimle amel edemez-sem, insanların en câhili olurum."

İstersen -ki muhakkak arzu eyle- imam Gazâlînin "Ihyâ-u ulûm "undaki ilim bahsini ve ilimleri ile amel etmeyenlerin ve amel edenlerin nasıl olduklarını oradan öğren vesselam.

Malûmdur ki, ilmiyle âmil olmayan kişinin yaptığı va'az ve nasihatlar veya yazdığı eserler faydasız olur. İlimden gaye, öğrendikleriyle amel etmektir.

ilmiyle âmil olmayanın; kendisine faydası olmadığı gibi, başkasına faydası olmayacağı da açık ve aşikârdır. Binâenaleyh bizlerin ümmet-i Muhammed'e faydalı olabilmesi, ilmimizle âmil olmamıza bağlıdır. Biz ilmimizle amel etmedikçe, hem başkalarına faydamız olmaz, hem de Allah'ın rızâsını kazanamayız. Hak'ka değil yakın olmak, belki Hak'dan uzaklaşırız. Dünyâ sevgi-

87

siyle dolu olan kalb, ilâhî rahmete nail olmaz. Dünyâ sevgisiyle dolu olan bir gönül, Hak'dan uzak olarak kalır. Bu yüzden insana tekemmül devleti nasib olmaz. Ruh ölü gibi, şahsî menfaatinden başka birşeyi düşünemez olur. O zaman insanda, insanlık sun'î olur, hakîkat-ı insâniye'den mahrum kalırlar ki, bunlara Kur'ân diliyle çok acı adlar verilmektedir. Üzerine binilen nice hayvanlar var ki, üzerlerine binen kişilerden daha hayırlıdır tâbiri nasıl izah edilebilir?.

88

İLMÎNLE ÂMtL OLMADIKÇA ÂLÎM OLAMAZSIN

Bir insana okumasiyle değil, ancak öğrendik-leriyle amel etmesi ile âlim denir.

Bir hadîs-i şerifte âlime ".... bildiklerinle nasıl amel ettin?" diye sorulacağı beyan buyu-rulmaktadır ki, sana verilen bu ilimle ne yaptın, hangi amelleri işledin; amellerin ilmine uygun mu idi, yoksa câhiller gibi mi idin? ilmin sorgusu her sorunun fevkindedir.

"Âlim, ilmi az da olsa, ilmi ile amel edendir."

"Hased yâni gıbta, iki kişi için caizdir: Birisi bir zengindir ki malını Hak yolunda harcar. Biri de bir kişidir ki Allah ona hikmet vermiştir, o da o hikmet mucibiyle amel eder ve onu bilmeyenlere öğretir".

89

İlmî ehlîne öğretmenin önemi

"Siz inciyi hınzırların ağzına atmayın (yani; ilmi)."

"Siz inciyi kelblerin ağzına atmayın (Yani; fıkhı)."

Bu iki hadîs-i şerif bizlere ne güzel bir derstir. Hayvan, inci ve benzeri kıymetli eşyanın kadr ü kıymetini bilemiyeceğinden, kendini bilen kişinin, böyle bir cinayete cesaret edemeyeceği ma'lumdur. inci ve yakut, ilmin yanında hiç kalır. Bu kadar kıymetli bir ilmi, hayvan mesabesinde olan şu'ûrsuz ve inançsız kimselere sakın öğretmeye kalkmayın. Sonra başınıza öyle bir belâ olur ki, artık onun şerrinden kendinizi kurtarmağa imkân bulamazsınız. Binâenaleyh; mü-rebbilerin, üstâdların, okulların, medreselerin ve emsali yerlerde tahsil-i ilme çalışacak kimselerin ahvâlleri kontrol edilmeli, daha da ileri gidilerek oldukça mütedeyyin, namuslu ve şerefli insanları okutup yetiştirmeli ki, ondan hem kendisi, hem de mensup olduğu cemiyet ve millet müstefid ol-

90

sun. Bugünün işçileri bile böyle elenip alınmalı, aksi halde son pişmanlığın fayda vermeyeceği cümlece ma'lûmdur.

Muhterem kardeş! İnsanda bir yaratılış ve bir hilkat vardır. Bunun değişmesi kadar zor birşey yoktur. İnsanlar terbiye edilerek ne kadar ıslâh ediliyorsa, o tabiat ve hilkat te zamanı geldikçe hükmünü icradan geri kalmıyor. Meşhur hikâyelerdendir. Bir çingene kızı, çok zengin bir aileye gelin gitmiş. Her şey elinde ve önünde olduğu halde, yine o çingenelik icâbı, ekmeklerden bazı parçaları alır, saklar ve sonra da çıkarıp yermiş. Bu yokluktan değil, belki hilkati icabıdır. Bunu, malınızın başına koyduğunuz zaman mutlaka çalacaktır. Meselâ; bir kediyi, ne kadar terbiye ederseniz edin; o, sıçanı görünce açlığından değil, fakat hilkatinin icabı derhal üstüne atılıp, parçalaması onun başlıca hedefi ve arzusudur. Tıpkı bunlar gibi, gerek aile teşkilâtında ve gerekse kendi hilkatında bozukluk olanların, tahsil görenlerinden, gerek orduda ve gerekse mülkiyede zarardan başka birşey gelmez. Gerek kelb'in ve gerekse hınzırın ağzına ilmi, fıkıh vesâir ilimleri öğretmeğe çalışmak, nasıl boş bir emektir. Bugün gözümüzün» önünde görmekte olduğumuz birçok yanlış ve zararlı hareketlerin ve hırsızlıkların yegâne sebebi, bu usûl ve kaideye

91

ri'âyetsizliğimizdir. Hattâ; o ashâb-ı kirâm'ın az ve zayıf kuvvetlerle, kendilerinden çok üstün ve kuvvetli orduları yenmelerinin başlıca sebeplerinden birisinin, salâbet-i diniyeleri olduğu inkâr edilemez.

Peygamber Efendimiz lâyık olmayana ilmi vermeyi yazık sayıyor. İlme kim lâyık değildir? O'nu öğrenip menfaatine âlet edecek, din ilmi ile dünyalık devşirmeye kalkışacak veya müs-lümanlara zarar verecek veya aklı eksik kimselerdir. Demek ki âlimler talebelerine dikkat etmeli, onları süzmeli, kötü niyetli veya gabî. olanlara boş emek sarfetmemelidir.

Allah teâlâ bizi ilme lâyık kimseler kılsın, ilmimizi hayırlı yollarda harcamak nasîb eylesin... Âmîn.

«Ut 'j

"Ehli olmayana ilim vermek, hınzırın >oynuna cevher, inci ve altın takmak gibidir."

Buradaki ilimden murâd, ilm-i şer'îdir. Zfrâ, diğer ilimlerin hiç birisi farz değildir. Askerî bilgiler bile, farz ve vacip olsa da, farz-ı kifâye-dir.

İbâdetlerin hepsinde haram, mekruh ve müf-

92

sid vardır. Bunların hepsi bilgiye muhtaçtır.

ikincisi, îmanın ölünceye kadar devamı şarttır. İmanın elinden gitmesine sebep, fıkıh kitaplarında yazılıdır. En ufak olan Mızraklı Ilmi-rial'de bile bunları bulabilirsiniz. En basiti "Şer1 an ta'zim vacip olan şeylere hakaret ve saygısızlık, küfrü mucip sözler ve ameller..." Ma'âzallah, insanın dîninden, îmanından çıkmasına sebep olurlar. Yeniden tecdid-i îman ile tecdîd-i nikâh gerekir. Çünkü îman. gidince, nikâh da gider; hacı ise hacılık da gider. Yeniden hacca gitmesi lâzımdır. Bu en basiti. Onun için ilm-i dini öğrenmek farzdır.

93

ÂLİM ÎLE MÜTEALLlM HAYIRDA ORTAKTIR

"Âlim ile müteallim hayırda ortaktır. Diğer insanlar ise, onlarda hayır yoktur. (Öğrenmek istemeyenlerde)"

Şu halde bütün insanlar, şu iki tabakadan birisine dahil değil mi? Ya öğrenmiş, ya öğrenmekle meşgul, ya da Öğrenmeğe çalışandır. Bundan hâlî kalan diğer tabakada ise hiç hayır yoktur. Hayır, ancak âlim ve müteallimdedir. Bu ilim ise; ilm-i şer'îdir. Hak ilmidir, îman ilmidir. Diğer dünyâ ilimlerinin bununla alâkası yoktur. Çünkü, dünya bilgilerini bilen insanların sayısı, bilmeyenlerden çok fazladır. Kendilerinden ziraatta, sanatta istifâde edilir, çok hayırlar görülür, uçakla uçar, otomobille gider, işlerini görürsün. Telefonla oturduğun yerden dünya ile irtibatını te'min edersin, vesaire gibi pek çok hayırları vardır. Amma îman ve ahlâk olmazsa, neye yarar? Bunlar her hayvanın, her canlının dünyâ refahıdır. Âhirette bir faydası ve alâkası yoktur. Âhiret ilmi ayn bir

94

ilimdir ki, onu Allah (Azze ve Celle) Hazretleri has kullarına ihsan eder. O ebediyet âleminin ya-pıcısıdır. Orada düşme, çarpışma ve tehlike yok. Her tarafından saadet üstüne saadet, selâmet üstüne selâmet vardır. Özeneceksen, bu ilme özen ve bu yolda çalış. Hak (sübhânehû ve teâlâ) yardımcın olsun.

j uir

"Ulemânın en hayırlısı da merhametlileridir. Agâh, mütenebbih ve anlayışlı olunuz. Muhakkak Allah Azze ve Celle câhilin 1 günahını affetmeden, âlimin 40 günahını affeder, tyi biliniz ki, merhametli bir âlim kıyamet gününde maşrik ile mağrip arasını nuru ile aydınlatmış olduğu halde yürür. Kevkeb-i dürrî dedikleri yıldızın ziya ve nuru altında yüründüğü gibi."

Sûre-i Hadîd'in 12 ve 13: âyetlerinde bu hususta daha geniş bilgiler vardır. Oraya bakma-

95

nız tavsiye olunur. İster Elmalık Hamdi Efendinin tefsirine veya diğer tefsir meallerine bakınız. Bu hususta okuduğumuz dualar var. Cenâb-ı Hak bunları kabul buyurmuş olacak ki, şu dünyânın zulmete büründüğü günlerde bile lehülhamd müs-lümanlar, o nurlar sayesinde hiç sıkıntı ve meşakkat görmeden hayatlarını idâme ettirmekteler. Âhirette daha a'lâ ve ekmelinin verileceğinden kimsenin şüphesi yoktur. Yalnız Cenâb-ı Hak, iman ve amel-i sâlih ile yaşayıp, iman ve güzel amellerle âhirete göçmeyi cümlemize nasîp eylesin, âmin.

96

40 HADÎSİN MÜKÂFATTI

-*

 

"Her kim Peygamberimizin mübarek hadîslerinden kırk hadîs yazarak, dünyadan ayrıldıktan, yâni; ölümden sonra geride kalan insanların faydalanması için bırakırsa, o kimse cennette benim refikim olacaktır."

Bu tebşirât, ehl-i ilim için bulunmaz bir ganimettir. Bundan dolayı müslüman âlimler arasında, Türkçe, Arapça, Farsça kırkar hadîs yazarak bırakmış olanlar pek çoktur. Tabiî, herkesin âlim olması mümkün değildir. Bilenlerin ve bilmeyenlerin faydalanması için itikada, amele, ah -lâka dâir yazdıkları veya yazacakları hadîs-i şerîf. lerle, yüzlerce ve belki de binlerce sene sonra gelecek kimselerin ve bahusus müslümanların faydalanacakları, ilim, itikâd, amel ve ahlâk cihetinden istifâde edecekleri muhakkak olduğundan, en büyük nimete mazhar olurlar. Kendisi dünyâdan ayrılmış olsa bile defter-i âmâli her gün o kitapları okuyanların sevaplarıyla dolup taşar.

Bakınız, bu hadîs-i şerîf bize ilmin lüzumunu ne kadar açık bir şekilde anlatmaktadır. Herkes

97

âlim, müfessir, muhaddis olamaz; fakat gücü yettiğince ilimden geri kalmamağa çalışmalıdır.

 ft

 Juı

 J*

"Ümmetimin helâl ve haramı bilmeleri ve öğrenmeleri hususunda Allah rızâsı için kırk hadîs öğrenen kimseyi Allah teâlâ Hazretleri kıyamet gününde âlim olarak haşredecek-tir."

Binâenaleyh âlim olabilmek için çok değil, yukarıda yazılı helâl ve harama ait 40 hadîsi bellemek kâfidir. Her insanın her şeyi bilmesi tabia-tiyle mümkün değildir. Onun için herkesin gücünün yetebildiği kadar ilimden bir nasîp alması muhakkak lâzımdır. Ben büyük bir âlim olamam deme. insan ye'se düşmemeli ve elinden geldiği kadar dinine müteallik ve bahusus helâl ve harama ait dinî mes'eleleri öğrenip, onları bilmeyenlere öğretmeye çalışması hepimizin vazifesidir.

 S.          l"|         '       *   '

 U-İI

 {y,

"Ümmetimden her kim kendilerine dinlerinde fayda verecek 40 hadîsi beller ve hıfze-

98

derse, kıyamet gününde âlim olarak ba'solu-nur." Bu da yukarılarda geçen hadîs-i şerifler gibi, ilm-i hadîsin ne kadar mühim ve kıymetli olduğunu bizlere açıklamaktadır. Dünyada âlim diye şöhreti olanların kıymetleri herkesçe ma'lûmdur. Dünyâdaki şöhret ise, kendi gibi fânidir. Asıl âhiret âlimi olmak önemli olup, kıyamet gününde ulemânın mevkii, çok müstesna bir haldedir. Ona herkes imrenecek, ağızlarının suları akacaktır. İşte Peygamber Efendimizin fem-i sa'âdetlerinden zuhur eden hadîs-i şeriflerden, anlaşılacağı gibi, dinleri hususunda kendilerine fayda verecek 40 hadîsi belleyip insanlara anlatmak ve öğretmek, bütün sa'âdetlerin başı ve selâmetin de tâ kendisidir. Muhaddis olanların hâlini ise, takdire gücümüzün yetmeyeceği ma'lûmdur.

Bu sebepten ulemâmızın çoğu kırkar hadîs diye pek çok hadîs tercümeleri bırakmışlardır. Cenâb-ı Hak bizim de yazdığımız bu hadîs-i şerifleri onlar meyânına idhal buyursun. Her nekadar bizler, onlar gibi bu işin ehli değilsek de, niyetimiz hâlisdir. Kabulünü Mevlâdan niyaz ederiz.

ilim o'nundur. Onun için ilim sahibi olmak her yerde muhterem ve her yerde azizdir. Sen hemen ilmi öğrenmeğe bak. Gerisini de Allaha bırak. O zaman dünyâ ve âhiret selâmetine mazhar

99

olursun, vesselam.

 IİİP

 JİS- C

 \'y »UaPİj il

"Kim mağfiret olunması ümidiyle benden 40 hadîs yazarsa, Allah onu mağfiret eder, ona şehidler sevabı verir ve yine benden kim bir ilim veya hadîs yazarsa, o ilim ve hadîs kaldığı müddetçe ona ecir yazılır."

Bu tebşîrâta tamâen ulemâmız birçok kırkar hadis yazmış ve kütüphanelerimize hediye etmişlerdir. Mevlâ cümlesinden razı olsun, bizlere onlardan istifâde etmeyi nasip eylesin.

Hâfız-ı Kur'ân âlimlere,-ehl-i beytinden on kişiye, hakikî ulemâya ise, istedikleri herkese şefâ'at hakkı verilecektir; yani, peygamberler gibi, hem mağfiret-i ilâhiyeye mazhar olmak ve hem de şehitler sevabı almak ve diğer günahkârlara şefaatçi olmak, doğrusu gıpta edilecek bir saltanat ve bir meziyettir ki, başka şeylerde bunu bulmak mümkün değildir. Cenâb-ı Hak cümlemizi bu mukaddes ve ulvî devlete nail olan bahtiyarlar zümresinden eylesin, âmîn.

100

ÂLİMİN RIZKI TEKEFFÜL EDİLMİŞTİR

Bir hadîs-i şerifte buyurulmaktadır:

Ûs. tf ;!»

 çii,

"İlim talep eden kimsenin rızkını Allah tekeffül eder." ilim sahiplerinden muhtaç hiçbir kimse görülmemiştir. Şayet muhtaç bir kimse varsa, mutlak o ilim sahibi değildir, demekten başka bir şey denilemez. Çünkü, rızkı tekeffül eden Allah Azze ve Celle'dir. Hattâ şöyle bir vak'a hikâye ederler. Zamanın birinde misafir bir âlim, caminin birinde namaz kılmış. Camiin imamı o misafir âlime sormuş ki, "rızkınızı ne şekilde te'min ediyorsunuz?" O âlim de şöyle cevap vermiş: "Dur, evvelâ ben senin şu arkanda kılmış olduğum namazı iade edeyim, sonra sana cevap veririm," diyerek namaza durmuş. Namaz bittikten sonra, imama sormuş, "sen rızkını nasıl te'min ediyorsun?" O da; "Şurada birisi var, benim rızkımı o tekeffül etmiştir." demiş. "Sen ona güveniyorsun da, pekâla, Cenâb-ı Hak'kın tekeffülünden neden şüphe edip te benim rızkımın nereden geldiğini soruyorsun?" diyerek adamcağızı uyandırmıştır. Bütün mahlûkatın rızkını veren Cenâb-ı Hak'tır. Sebepleri halk eden yine odur. Binâena-

101

leyh nzık İlim kapısında değil, Allah teâlâ'nın rı-zık kapıları çoktur, ilmi yalnız ve yalnız Allah teâlâ'nın rızâsını kazanmak ve Hak'kın sevgili bir kulu olabilmek için, peygamber yoludur diye talep etmek gerektir, vesselam.

102

ULEMÂNIN GRUPLARI

tslâm Dininde ulemâ üç gruba ayrılır: Birincisi: Âlimin hem kendisi, hem de etrafındaki müslümanlar, sa'âdet ve selâmete nail

olurlar.

İkincisi: Etrafındaki insanlar onun ilminden istifade ederler ama, kendisi bir mum gibi yanıp helak olur. Çünkü söyledikleri ile amel etmez.

Üçüncüsü ise: ilminden sadece kendisi istifade eden, başkalarına faydası olmayan kimsedir ki, bu da zayiattandır. Fitne devirlerinde, sözlerin dinlenmediği devirlerde inşâallah ma'zur sayı-

 » ^j ^û *. yi           

Âlimler üç kısımdır:

a- ilmi ile çevresindeki insanlar, ameli ife kendisi hayat bulup kurtulur.

b- Çevresindeki insanlara hayat verir, fakat kendisini mahveder.

c- ilmi ile kendisini kurtarır, fakat çevresindeki halka faydası olmaz.

103

ÂLÎME VE ÎLÎM ERBABINA HÜRMET

"Bir adam ulemâya istikbal (hürmet) ederse beni istikbal etmiş olur. Bir kimse ulemâyı ziyaret ederse beni ziyaret etmiş olur. Bir kimse ulemâ meclisinde bulunursa benim meclisimde de bulunmuş olur. Benim meclisimde bulunan ise, sanki Rabbının meclisinde bulunmuş olur."

Ulemânın ne olduğunu ve onların kadr u kıymetinin bilinmesi gereğini bundan daha güzel ifâde eden canlı bir söz olamaz. Cenâb-ı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretlerinin Mekke-i Mükerreme'den, Medîne-i Mü-nevvere'ye hicretleri sırasında, Medîne halkının gösterdikleri tezahürat ve sıcak ilgiyi tarih kitap-

104

larından okumaktayız.

Tabiî Mekke ahalisi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kadr ü kıymetini takdir edemeyip küfrân-ı nimet ettikleri için, Allah teâlâ (Azze ve Celle) Hazretleri, bu güzel nimeti onların elinden alıp ehl-i Medine'ye vermiştir. Onlar da ellerinden gelen her fedakârlığı yaparak, peygamberimizi, şan ve şerefine lâyık bir şekilde karşıladılar.

Daha sonra can ve mallarıyla muhacir müslü-manlara, insanüstü (fevkal'beşer) her fedâkârlığı yapmaktan zerre kadar çekinmediler. Bu an'ane ile müslünanlar, âlimlerine karşı son derece hürmetkar ve saygılı idiler.

Hârûnü'r-Reşîd zamanında olsa gerek; meşhur bir âlim, Hârûn Reşîd'in bulunduğu memlekete gelmek istemiş ve bunu duyan memleket halkı, irili ufaklı bütün ahali, bu âlimi karşılamak için yollara dökülmüşler. Hârûn Reşîd bu hali bulunduğu yerden seyrederken, bu kalabalığın ne sebeple yollara döküldüğünü etrafındakilere sormuş, onlar da, cevap olarak; "Efendim filan âlim geliyor da onu karşılamağa gidiyorlar" deyince, Hârûn Reşîd hayretinden kendini tutamayarak: Asıl hükümdar bunlardır, diye takdirini izhâr eylemiştir. Zîra hükümdarları karşılama merasiminde, hükümetlerin kendilerine göre bir usulle-

105

ri vardır ki, bu mecburîdir. Ulemâyı karşılamakta, böyle bir mecburiyet yoktur. Bu, sırf âlimlerine karşı halkın gösterdiği saygı ve hürmetin icâbıdır. Binâenaleyh:

"Bir âlimi karşılamak, bir peygamberi karşılaman gibidir." Yani bir peygamberi karşılamış gibi olur. Gerek sevap ve gerekse insanlık ve müslümânlık bakımından, her müslümanın, âlimlerine karşı böyle son derece saygılı ve hürmetkar olmasının icap ettiği bizlere hatırlatılmaktadır.

"Her kim bir âlimi ziyaret ederse, muhakkak beni ziyaret etmişçesine sevab alır." Peygamberini binlerce sene sonra da olsa, ziyaret etmek isteyen insana, bir âlimi ziyaret etmesi kâfidir:

Yine: "Her kim bir ulemâ meclisinde bulunur veya ulemâ ile oturursa, muhakkak benimle oturmuş sayılır. Benimle oturan kimse ise gûyâ Allah teâlâ ve Tekaddes Hazretleriyle oturmuş gibidir." Râfiî Hazretleri bu hadîs-i şerîfi beyân buyurmakla müslümanlara, hocaların lüzumunu pek açık bir şekilde beyan buyurmuşlardır. Zîra ulemâ-yı kiram hazretlerinin Peygamberimizin vârisi sayılmakta olduğu cüm-lemizce ma'lûmdur.

"Ekrimu'l-Ulemâ"  hadîs-i şerifinde ise,

106

Hz. Peygamber (sallalahü aleyhi ve sellem) Efendimiz, ulemâ-yı kiram hazerâtına bilhassa ikram, saygı ve ta'zimde bulunulmasını tavsiye buyururken, hamele-i Kur'ân'a, yani; ulemâ-yı muh-teremeye yapılacak olan ikramın doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak'ka yapılmış bir ikram sayılacağını bizlere duyurmuş, onların hukukuna karşı bir kusur veya saygısızlıkta bulunulmamasını da, bu tavsiyelerine eklemiştir.

Zîra hamele-i Kur'ân olan ulemâ-yı kiram hazretleri, Peygamberlerin vârisleri olduğundan, makamları da peygamber makamı gibi olmuştur. Sadece kendilerine vahiy nazil olmadığı açıklanarak, kadr ü kıymetlerinin ne kadar yüksek olduğunun açıkça işaret edilmiş olması, hepimiz için şâyân-ı dikkattir.

Binâenaleyh onlara yapılan ikram, aynen Allah teâlâ'ya ve O'nun Peygamberi Muhammed Mustafa (sallallahü aleyhi ve sellem)'e yapılan ikram demektir. Allah ve Rasûlüne ikram etmek isteyen kimsenin, ikramını doğrudan doğruya bir âlime yapması kâfidir, ilim tahsiline çalışan tale-be-i ulûm ile ilmi öğrenmiş ve öğrenmekte olan zevata aynı göz ile bakılması gerekir. Bugünün talebesi, yarının âlimi olacaktır. Onun lâyık-ı veçhile yetiştirilebilmesi için elinden tutmak ve ona aynı hürmet ve saygıyı göstermek, hem in-

107

sanlık ve hem de müslümanhk bakımından çok önemlidir.

Ulemâ-yı kiram da bizim gibi beşerdirler. Hatâ ve kusurdan salim olmazlar. Peygamber değildirler ki, ma'sum olsunlar. "İsmet" ancak peygamberler içindir. Onlar diğer insanlar gibi hatâ, kusur ve günahlara düşerlerse, halk arasındaki itibarları kaybolur. Bu yüzden Cenâb-ı Hak onları himaye buyurup, günah ve kusurlardan korumaktadır ki, risâletlerini güzelce yapabilsinler. Durum böyle olduğu halde (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazretleri, Cenâb-ı Hak'ka yalvarıp:

"Yâ Rabbi! Beni, göz açıp kapayacak kadar kısa bir zaman için de olsa, kendi halime bırakma, hıfz u himayenden ayırma." Buna benzer pekçok dualarının bulunduğu cümlemizce ma'lumdur. O takdirde bizim daha ne yapmamız lâzım geldiğini iyice düşünmemiz gerektir.

Bugünkü ulemâ-yı kiram hazretleri ki, -Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in vârisidirler- onlara sakın dil uzatma. Onların kusurlarıyla alâkadar olma. Elinden gelen hürmet, saygı ve ihsanı yap. Allah'ın lütfuna mazhar olmağa çalış. Onların gıybetini yapma. Kusursuz yalnız ve yalnız Allah'tır. Kusurlarını gözünde büyütme. Kendi kusur ve kabahatlerini düşün. Onlan ıslaha çalış. Bu, sana hem yeter* hem de artar. Zaten va-

108

zifen de bu.

Ebu'd-Derdâ ve Câbir (radıyallahü anhü-ma)'nın rivayet ettikleri Râmûzü'l-Ehâdîs'in 81. sahifesindeki

 

Hadîs-i şerîfi ne kadar açık ve canlıdır.

"Ulemâya ikram ediniz. Çünkü onlar enbiyânın vârisleridir. Her kim onlara ikram ederse, muhakkak Allah (Azze ve Celle) a ve O'nun Resulü Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) e ikram etmiş olacağında hiç şüphe yoktur." Ashâb-ı güzin hazerâtının tekemmülü, Resûl-i Ekrem'e olan hizmetleri neticesidir. Bi -âenaleyh insanın tekemmülü de, vâris-i enbiya olan ulemâya hizmetin neticesi olacaktır.

Fakat bu ulemâyı bulabilmek çok zor. Yukarıda arzettiğimiz gibi hocalık ve şeyhlik taslayan her insanda bu meziyet bulunmaz. Yine aynı sahifede hamele-i Kur'ân'a ikramı tavsiye buyurmaktadır. Onlara ikram, muhakkak Allah teâlâ'ya ve Resulüne ikramdır. Hamele-i Kur'ân'ın haklarını noksan etmeyiniz. Ve iyi biliniz ki, Allah teâlâ onları enbiyaya yakın olarak yaratmıştır. Yalnız onlara peygamber gibi vahiy

109

gelmez. Fakat peygamberlerden gelen vahyin bize intikâline sebeb olurlar. Ve bu vasıtalık bize de, onlara da kâfi gelir.

tslâm ulemâsına hürmet, ta'zîm ve saygı göstermek mecburiyetindesin. Bu müslümanım diyen her kişinin başlıca vazîfelerindendir. Çünkü Cenâb-ı Peygamber, ulemâya (Ekrimû) diye ikramı emreder, tkrâm ise, evvelâ onların sözlerini dinlemekle olur. Onların sözlerini dinlemeden yapılan ikram, gerçek bir ikram değildir. Aynı zamanda onlara yapılan ikram, hakikatte Allah'adır. Hem onlara ikram edenlere Allah teâlâ ikram eder. Binâenaleyh Hak'kın ikramına maz-har olmak isteyenler, ulemâlarına ikram etsinler. Aksine onlara yapılan zulüm, hakaret ve saygısızlık, hakikatta Allah teâlâ'ya yapılan saygısızlıktır. Ulemâya hakaret edenleri, Allah Azze ve Celle hor ve hakîr, rezil ve zelil eder, iki yakaları bir araya gelmez, ilâhî lanete müstehak olurlar.

Bu âlimleri, hükümet kapılarına muhtaç etmemelidir. Rezzâkın Allah olduğunu bilen hiçbir ilim sahibi, hükümet kapılarına tenezzül etmez. Tenezzül ederse, hub-bı dünyâsı var demektir. Yani dünyâyı ve dünyalığı seviyor demektir. Dünyâyı sevmek ise, günâhların başıdır. Zîrâ o aldığı para kadar, fedâkârlık etmek mecbıî-

110

riyetinde kalacaktır. Rasûl-i Ekrem'in yolunu, zühd ve takvasını tutmayan kişi, âlim olamaz. Her ne kadar çok bilse dahî. Bak, şeytan önümüzde. Ashâb-ı kiram ve tabiîn devri gözlerimizin önündedir. O fütuhatlar, terakkiler ve hep Rasûl-i Ekrem'e uymak netîcesindedir. Feyzül-kadîr'de (Câmi'ü-sağîr'in şerhidir.) bu hadîsin üstünde bir hadîs vardır. Orada hamele-i Kur'ân olanlara, beytülmalden her sene 200 dinar verilmesi emredilmiştir. Bu miktar ailenin azlığına -çokluğuna, zamana göre çoğaltılabilir denmiştir. Bu hadîse zayıf diyenler var ise de,, ikram hadîsine uygundur. Onlara ikram borçtur. Onları ne devlet eline, ne de halkın eline muhtaç bırakmamak gereklidir. Bazen bunu Hz. Ali radıyallahü anh Efendimize atfedenler olmuştur.

Bakınız o günkü geçim hesabını aklımızın erdiği kadar beyan edelim: Bir kuruş dediğimiz düne kadar vardı, gümüştendi, kırk tane para eder, adı da kırk para idi. Bir para üç akçe eder, bir akçe de üç pul edermiş. Bir akçe üç pul edince, üç akçe dokuz pul eder. Yâni, bir para dokuz pul olunca, kırk para da 40x9 = 360 pul yapar. Kırk para dediğimiz bir kuruş, 360 pul'a kadar dağılıyor. Halbuki, bir akçe ile bir evin masrafı fevkalâde karşılanabilir. Hele bir kuruş harcarsanız, çok mü- .'; reffeh bir hayata erişirsiniz. Bugün ise, bir dinar *

111

50 lira. Bir lira 100 kuruştur. Bir dinar 50x100 = 5000 kuruş eder. tkiyüz dinar ise, 200x5000 = 1.000.000 bir milyon kuruş eder; bunu da 365'e bölersek, elimize günde 2740 kuruş geçer. Acaba bugün bu kimin eline geçmektedir? Onlar ulemânın kıymetini böyle takdir etmiştir. Bugün devlet bile, onlara en düşük maaşı vermektedir. Bu ise ikram mıdır, yoksa tahkir midir? Sizlere havale... Ma'aşa geçmek için okuyan hiç kimse âlim olmamıştır ve olamaz. Bunu Feyzü'l-Kadîr'in 3. cildinde bul, oku.

îlm-i Kur'ân, hadîs, tefsir, fıkıh vesaire din ilimleri, Allah için öğrenilir ve Allah için öğretilir. Para hiçbir zaman mevzuu bans olamaz. Ama bu adam ne yiyecektir? denirse eski zamanlarda ne yedilerse, o da onu yiyecek deriz. Imâm-ı Ahmed îbni Hanbel'in dağlardaki otlarla yaşadığını unutma...

112

TALEBE VE HOCANIN BİRBİRİNE KARŞI HÜRMETİ

"İlim öğrendiğiniz kimselere (Hocalarınıza) hürmet ve saygı gösteriniz; ilim öğrettiğiniz kimselere (talebelere de) hürmet ve saygı gösteriniz."

îki taraf için de güzel bir nasihat ve ne güzel bir edeptir. Hocanın talebesine karşı hürmetkar bulunması lâzımdır. Zîra; tâlib-i ilim olanlara melekler kanat gererler, yerde, gökte ve denizdeki mahlûkat duacı olurlarken, hocalarının onlara karşı sert ve haşin olmaları, şiddet, hiddet ve ga-dap göstermeleri çirkin bir harekettir. Dolayısıy-le talebelerin dersten soğumalarına ve belki okumayı terk etmelerine sebep olurlar. Bugün görmekte olduğumuz talebe boykotlarının, dolayi-sıyle okulların kapanmasının yegâne sebebi, hocaların talebelere karşı lüzumsuz ve saygısız davranışlarıdır. Bazen para sevdasına düşen öğret-

113

inenlerin yazdıkları kitaplan talebelerine fahiş fiyatla sattıkları görülen hâdiselerdendir. Talebesini seven ve ona saygı gösteren hocanın, onun muhtaç olduğu bilgiyi, ona en kısa ve en kolay yoldan öğretmesi lâzım gelirken, para karşılığı talebenin zor duruma düşmesine sebep olmak, akıllıca bir iş değildir. Şimdiye kadar görülmeyen talebe isyanları, boykotları bunların birer numûnesidir. Sonra hocaların, doçentiz, profesörüz gibi unvanlarla öğünerek kendilerini beğenmeleri ve talebelerini hor görmeleri; onların arasına girip, onlarla hemhal olmaları, bilmedikleri derslerde yardım etmeleri lâzım gelirken, ders verip kaçmaları ve başka yerlerdeki kazanç yerlerine gitmeleri, doğrusu iyi şey değildir. Talebeyi ihmalin neticesi isyan ve boykot, bunların sebebi ise hoca ve öğretmendir.

Talebenin ise hocası, üstadı ve öğretmenine karşı son derece hürmetkar ve saygılı olması lâzımdır ki, okuduğu dersten feyz alsın. Zîra üs-tâdlarına karşı hürmet ve saygısı olmayan talebe, birşey öğrenemez. Ne kadar zeki ve akıllı olsa da kıymeti yoktur. Çünkü; talebe, hocasına hürmet ve saygısı nisbetinde tefeyyüz eder ve kendisinden istifâde edebilir.                                      '

Arapça Ta'lîmü'l-Müte'allim diye bir kitap vardır. Bu kitap talebelerin hocasına nasıl davra-

114

nacağını anlatmaktadır. O kitaptan hatırımda kalan iki hususu zikretmeyi faydalı buldum.

Birincisi: Hz. Ali Efendimizin: "Bana bir harf öğretenin, kölesi olurum" demesi, ilmin ne kadar kıymetli olduğunu ve onu öğrenebilmek için insanın her fedakârlığa katlanması lâzım geldiğini göstermektedir. Hocalarına karşı gelen, onlan döğmeğe, hattâ öldürmeğe cesaret edenlere ne demek lâzım bilmem?

İkincisi: Hocasına lâzım gelen hürmet ve saygıdan mâada, hocasının hanımına, hanımanne diye seslenip ona karşı hakikî anne gibi hürmet ve saygı göstermeli ve yine hocaların çocuklarına da, honları gibi aynı hürmet ve saygı gösterilmelidir.

Hoca efendi ders okuturken, zaman zaman ayağa kalkar gibi bir tavır takınırmış; bu hal, talebelerin gözünden kaçmamış ve ders sonunda hocalarına sormuşlar: "Hoca efendi derste iken ikide bir ayağa kalkıyordunuz. Sebebini bir türlü anlayamadık" demişler. Hoca efendi de, "çocuklar cami avlusunda oynuyorlar, aralarında hocamızın çocuğu da var. Onu gördükçe, hocama hürmeten ayağa kalkıp hürmetimi arzediyorum" demiş. Bizden ne kadar uzak...

Kâmil âlimlerin olmadığı meclislerde hayır olmaz. Bu gibi meclislere gitmektense, kişi-

115

nin evde oturup kendi dersleri ile meşgul olması daha hayırlıdır.

Allah teâlâ'nın lûtfuna mazhar olan bu evli-yâullah nâdirâttandır. Onlar Hak mektebinde yetişmişlerdir. Bu nimetlere mazhar olmak kolay değildir. Gerek Peygamberimiz sallâllahü aleyhi ve sellem Hazretleri ve gerekse onun izinde yetişen bahtiyarlar, müstesna kimselerdir. Cenâb-ı Hak onları öyle sevmiş, istemiş ve yaratmıştır.

Ümmetin en hayırlısı olan ulemânın yüzüne bakmak, ibâdetten sayılmaktadır. Bize bu Kur'ân'ı öğreten, ma'nâlarını, vakitlerim i/i, ibâdetlerimizi, nikâh ve muamelât-1 ticâriycmizi, helâl ve haramı, sevap ve günahları, Cennet ve Cehennemi hesap ve mîzanı ve âhiret mes'uliye-tini öğreten ulemânın kıymetine hiç paha biçmek mümkün olur mu? îşte bu sebepten nâşî onların yüzlerine bakmak bile ibâdet sayılmıştır. Kendini bilmezlerin onlara dil uzatmaları, göstermeğe mecbur olduğumuz hürmet ve saygıyı terkedip aleyhlerinde bulunmaları, ikram ve izzet etmek yerine hakaretâmiz hareketlerde bulunmaları, acaba afvolunur kabahatlerden midir? Bazen dünyâya tapan ve kendilerini beğenen bedbaht kimselerin, onların bilgilerinin azlığını ileri sürerek, papazların şu kadar dil bilip, şu kadar üni-

116

versiteden mezun olduklarını gösterip bizim •ulemâmızı beğenmeyişlerine ne dersiniz? Bilmem bu ne büyük bir hatâdır? Bir papazla, dinin direği olan hocayı kıyasa kalkmak, cahilliğin en fenâsıdır. Papaz dünyâyı yutsa, yeri yine Cehennemdir. O zavallı insan, papazı, hoca ile değişiyor." Bu nurları -teşbihte hatâ olmaz-, el fenerlerimiz, saatlerimiz, radyolarımız, vesair yerlerde kullant^rdığımız pillere benzetebiliriz. îşte bu piller fabrikalarda doldurulup saklanır ve isteyenler alıp kullanırlar. Biz tıpkı bu piller gibi, hayat fabrikasında gönül pillerini, yapılan ibâdetler vesâir hayırların nurları ile doldurursak,. yarınki âhiret gününde tam işimize yarar. Mü'-minler bu kazandıkları nurlarla Cennete doğru giderlerken, nursuz, münafık erkeklerle, münafık kadınlar bu nurlulara hitaben, "Aman, nereye gidiyorsunuz? Durun, biraz bekleyin. Biz, sizlerin nurunuzdan istifâde edelim. Sizinle beraber gidelim. Bu karanlıklardan kurtulalım" diye yalvarmağa başlarlar. Onlar da cevaben:

"Biz onu, dünyâ hayatında ömrün kıymetini bilip, Hak Azze ve Celle'nin emirlerine, Peygamberimizin sünnetine uyarak kazandık, gönül pillerini güzelce doldurduk. Siz şimdi dünyâya dönün, bizler gibi çalışıp nur-lanın da, gelip burada kimseye muhtaç olnıa-

117

yin. Nurunuzla faydalanın." derler. Ama heyhat! Artık her şey bitmiştir. Bir daha dönme ihtimali yoktur. Artık ya Cennet veya Cehennem. Hak Sübhânehü ve teâlâ bizleri afv ve mağfiret buyursun da, Cennet ehli olan kullarından eylesin, âmîn.

   't      ı     f       ı' > '    '.  l\    'l   ^ II       1    İl'    *    Mi'     • '       *'••'•'       I     '• |  -

" Siz ulemâdan çekinin ve onlara taarruz etmeyin. Onlar hükümet erkânı ile ihtilât etmedikçe ve dünyâya karışmadıkça."

Her zaman bozguncular, fesatçılar çıkmıştır. Velâkin dînimiz lehü'1-hamd Rasûlüllah'ın za-man-ı sa'adetlerindeki gibidir. Allah (Azze ve Celle) dinin hafızıdır. Bu âlimler de beşer olduklarından, bu ulvî makama nail olsalar bile, yine de hatâ ve kusurdan salim olamazlar.

Binâenaleyh bu gibi ayak kayması tâbir olunan kusur ve kabahatlan i'zam edip, dile dolama-yınız. Onların hukukuna riayet edip, bazı hatâlarından nâşî muâhaze etmeyiniz. Onlara yapılan ezâ ve gıybet, başkalarına yapılan ezâ ve gıybete benzemez. Sonra çok pişman olursunuz ve iyi olmaz, pekçok dertlere düşersiniz de, nerden geldiğini anlayamazsınız, -fakat bu hürmet ve saygı hükmü, onlar sultanların kapılarına gidip bir şey beklemedikçe ve dünyaya dalmadıkça carîdir.- Her ne zaman ki, sultan kapılarına gi-

118

derler, vazife isterler ve dünyâya dalıp, âhireti unuturlar, bu hürmet, tazim hükmü de kalkar. O zaman resullere hiyânet etmiş olurlar ve üzerlerindeki emniyet kalkar. Çok acıkh bir hayat baş-gösterir. Allah muhafaza buyursun. O zaman değil onlara yaklaşmak, belki onlardan çok uzak olmak ve mümkün oldukça yanaşmamak ve uzak durmak lâzımdır.

Ulemânın, paha biçilmez bu kıymeti ayakları altına alması, dünyâya aldanmaları, ne kadar çirkindir. Zîrâ dünyânın, herkesi aldatmakta olduğu gözümüzün önündedir. Halbuki ulemânın kıymetini beyan eden şu okuduğumuz hadîs, biz-> leri hayretlere düşürmektedir:

ÂLİMİN ÖLÜMÜ

"Âlimin ölümü telâfisi hiçbir şekilde mümkün olmayan bir musibettir. O yeri kapanmayan bir gedik, artık sönmüş bir yıldız gibidir. Hır âlimin ölümü, bir kabilenin ölümünden daha beterdir."

Bakiniz bir âlimin ölümü geri kalanlar için öyle bir musibettir ki, ıslâhı, düzeltilmesi kat'iyyen mümkün değildir. Onların vücûdları

i 19

âdeta güneş gibi beşeriyete hayat bahşeder. O gidince dünyânın tadı da, tuzu da kalmaz. Işteju-lemânın gidişi de, yanî ölümü de böyle bir felâkettir. Bunun başka bir suretle telâfisi mümkün değildir. Aynı zamanda ıslâhı mümkün olmayan bir gedik, bir delik, bir boşluktur. "Lâ tücbir" kelimesi gibi, "sülmetûn" kelimesi de, kapanması mümkün olmayan bir gedik demektir. Bunun gibi bir âlimin vefatı çok büyük bir zayiattır ki, telâfisi mümkün olamaz. Gelen âlimler, gidenlerin yerlerini kat'iyyen dolduramazlar. Bu bir mûcize-i peygamberidir ki, aynen zuhur etmektedir. Hiçbir zaman gidenin, yani ölenin yerini kimse dolduramamıştır. O âlim bir yıldızdır ki, onun ölümü bir yıldızın sönmesi gibidir. Bir daha sönen yıldız doğamaz. Bundan dolayıdır ki, bir kabilenin ölümü, -bu kabileler 10.000'den 50.000'e kadar olur- bir âlimin ölümünden daha kolaydır. Yani bir âlimin ölümü, bir kabileye bedeldir. Onun için âlimlerin kıymetlerini bilin ve onları lâzım gelen hürmet ve saygıyı göstermekte kusur etmeyin. Sizler bu devlete nail olabilmek için Kur'ân ilmine, hadîs ve fıkıh ilmine gayret ediniz ve demeyiniz ki, bu devirde buna meyledenler yok. Ne yapalım? Sen vazifen olan ilmi öğrenmeye çalış. Cenâb-ı Hak'kın onu sana öğretecek kimseleri yaratacağına inan, vesselam.

120

ÂLİMLERİN SOHBETLERİ

 ' * lı       ıı'      ' . *\lı           * *   ı '^*    " '

Jl     Jjl^J   ^j Jl     ^^»«J   US    /U

Bu hadîs-i şerîf, "ittebiu'l-ulemâ" hadîs-i şerifini daha güzel ve geniş bir şekilde izah etmektedir. Efendimiz sallallahü aleyhi ve sel-lem'in hiçbir sözü boşa değildir. Ulemâya tâbi olmak, onların meşru olan güzel sözlerini, nasihatlerini dinlemek ve onu tatbik etmek sayesinde insanlar, hem rahata, hem huzura, hem de kemâle ulaşma imkânını bulurlar. Zîra herkes için dinin bütün inceliklerini bilmek mümkün değildir. O halde bilenlere uymak mecburiyeti kendiliğinden | ortaya çıkmaktadır, "celese" kelimesi ma'lum olduğu veçhile otunnak mânasına gelmekle beraber "iclis" denmiyerek: "câlisû" sıyga-i cem'i ile beyân buyrulmuştur. Ulemâ, şeriatı bilen, yani din ilimlerini lâyık-ı veçhile bilen kimselerdir.

Bunlardan biri ÎTÎKAD'tır. Ve en mühimidir, i Içini-dışını bilen ve ona uyan ulemâ demektir ve esastır. Bunların bir de içyüzleri vardır ki, bunlar, kelimelerle değil, ma'nevî basiret ve yakîn ile yani üme'l-yakîn değil de, hiç olmazsa, ay-

121

re'1-yakîn müşahedelere ulaşmak sayesinde ve nûr-ı iman ile hasıl olur. İçinde doğan güneşle meydâna gelir. Bugün ise, biz bu ilimden mahrum bulunmaktayız. Artık gerisini sen anla.

iki Cihan Serveri Efendimiz bizlere: "Ehl-i Kur'ân, yani ehl-i ilimle sıkışa sıkışa oturunuz. Dizlerinizi onların dizlerine dayayarak oturunuz. Zira böyle oturmada ayrı bir hikmet vardır." buyurmuştur. Onun için ulemâ-i zevi'l-ihtiram hazerâtının huzuruna, taştan daha katı olan benliği bir tarafa bırakıp öyle girmelidir. Yoksa boş girip, boş çıkacağı muhakkaktır. Binâenaleyh bu gibi ulemâ-yı zevi'l-ihtirâmın huzuruna denemek gayesi ile girenler, ancak nedamet ve hüsranlıkla ayrılırlar ve bir daha da kendilerine gelme imkânını bulamazlar. İşte bu acı, her acının üstünde, zehirlerin en zehirlisidir. Tecrübeleri kitaplarda doludur.

işte ey aziz kardeşim! Sen buna çok ehemmiyet ver. Gözüne kestirdiğin muhterem âlim, muttaki ve fakîh bir zâtı kendine rehber eyle. Onun dediklerine sıkı tutun. Onun razı olmadığı bL işi yapmağa kalkma. Onun sana verdiği vazifeleri asla ihmâl etme. O dersler, feyiz ve nurların üzerine bol bol gelmesine sebep olur. Sen hikmetlerle dolu bir nûr ve bir âlim olmağa gayret eyle. Bu ise iki şeyle mümkündür:

122

Birisi: Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı bilmek ve onu rehber edinmek,

ikincisi: Rasûlullah'ın sünnetine uymak, onları bilmek ve bildirmektir.

"Sizin en hayırlınız Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı öğreten ve öğrenmeğe çalışanlarınızdır. Onlar ehlü'I-Kur'ân ve ehlü'Hahdır."

"Ümmetimin en şereflisi Kur'ân-ı Azî-müşşân'ı hâmil olan ulemâ-i zevi'1-ih-tirâm'dir."

Ulemâ-i kiramın alâmetlerinden birisi başlarındaki sarıklar idi. Bugün bunun giyilmesi suçtur. Bu durum "Ulemâya ikram ediniz" hadîsi ile taban tabana zıddır. Onların sarıklı gezmeleri neye mânidir? Yahudi haham ve hıristiyan papazları kendi kisveleri ile gezerler. Ama, bizim ulemâmıza kendi kisveleri tamamiyle yasak edilmiştir. Bu hakaret onlara yetmez mi dersiniz? Her halde ulemâya yapılan bu hakaretin bir neticesi olacak, bugün nasıl bir nesil meydana gelmiştir ki, haklarından gelmeğe imkân yoktur. Yarın bilmem nasıl olur? Ulemâ camisine hapsedilmiş, kapısına kilit takılmış, buna da kimse ses çıkartmamış. Sarıklı ulemânın şerefi bir yana, sarıklı kılınan bir namaz, sanksız kılınan namazdan 72 derece daha faziletlidir. Aynca sarık ulemâyı hem tanıtır, hem de vikaye eder. Münasebetsiz yerlere

123

gidemez ve giremez. Daha pekçok fezâili vardır. Onun bembeyaz sarığı ve tertemiz cübbesiyle halkın arasında görünmesinin kıymeti çok büyüktür. Askerî bir paşanın, forma ve kılıçlannı hâmil olan kisvesinin, ordu ve halk nezdindeki itiban ile, formasız ve kılıçsız, giydiği sivil elbiseli itiban arasında dağlar kadar fark vardır. Ulemânın resmî kisvesiyle değil de, alelade bir kisve ile görünmeleri bundan da mühimdir. Kaması alınmış bir top, bir silâh nasıl ise, ulemânın sarıklarını alıp, onu sadece camiye hasretmek de böyledir. Onun için Allah Azze ve Celle kusurlarımızı afvetsin. Tam bir hürriyet nasîb eylesin.

Ulemâya ikram, ulemâya hürmet ve ulemâya saygı, dolasıyle islâm'a ve dine hürmet ve saygı demektir.

Diğer bir emir de, büyüklerle oturmak. Bunda da çok hikmetler vardır. Onlann hallerinden, sözlerinden, edep ve terbiyelerinden, ilim, hüner ve sanatlarından, ticâret gibi bilgilerinden, şe -câat, semahat ve cömertlik gibi temiz ahlâklann-dan istifade edildiği gibi, "Bereket büyüklerinizle beraberdir" fermanına da uyulmuş ve bereketler hâsıl olmuş olur. Aksi halde, küçük kimselerle düşüp kalkmak insanın seviyesini düşürür ve küçültür. Bize lâzım olan ise terakkidir.

124

Binâenaleyh ilim sahiplerine hürmet etmek her müslümanın başlıca vazifesidir. Hele din âlimlerine hürmet, saygı, tazîm, yardım ve hizmet, mukabilinde tefeyyüze vesile olur, aksi ise hüsran ve felâketi mûcibdir. Elbette ebedî sa'âdeti mûcib olan ulemâya ikram ve izzet, aynı zamanda ilmi onlara ihsan eden Allah Azze ve Celle'ye râcîdir. Öyleyse Allah'a ikram etmek isteyen, ulemâya ikram etsin, vesselam.

"Ulemâ meclislerinde oturmak ibâdettir."

125

ULEMÂYA TABÎ OLMAK

 ;uJüJ

"Ulemâya tabî olunuz. Çünkü onlar muhakkak dünyanın ışığı, kandilleri ve âhiretin de ışığı, kandilleridirler."

Onun için insanlara düşen vazifelerden birisi de, bu gibi muhterem din âlimlerine uymak ve onların göstereceği ışıklı ve nurlu, doğru yoldan, tslâm yolundan gitmektir.

Bir insan ne kadar zengin olsa ve diğer dünya bilgilerine de sahip olsa dahî, yine ona da Allah'ı tanıtacak, ma'rifet-i Ilâhiyyeye eriştirecek, onu hak yolda, islâm yolunda tutacak bir âlim, bir mürebbi, bir mürşid'e ihtiyacı muhakkaktır. Çünkü dünya ilimleri insanlan hiçbir zaman, ne dünya saadetine ve ne de âhiret saadet ve selâmetine eriştirememiştir. Bil'akis kulları Al-

126

lah'tan uzaklaştırdığı gibi, mahlûkatından ve en şerefli, kıymetli, kâmil müslüman ve âlimlerden de uzaklaştırmıştır. Bir de, kendilerinin müsbet ilim diye adlandırdığı ilimlere güvenip, kibir ve azametlerinden, asıl müsbet ilim olan Kur'ân-ı Kerîm ve ehâdîs-i nebeviyye'ye ve fıkha ehemmiyet vermedikleri, bu nurlu müslüman halkı ve âlimlerini hiçe sayarak, onlarla istihza da ettikleri görülen hâdiselerdendir ki, bu terbiyesizlikleri, onlara ceza olarak dünyada da yeter, âhirette

de.

Buradaki "siraç" ve "misbah" kelimeleri ayrı ayrı kelimelerdir; fakat ikisinin de ma'nâsı birdir. Kandil: Ziya veren, ışık veren, nûr veren bir vasıtadır. Lâkin çok ma'nâlıdır. Meselâ: Güneş ve ay daha ziyalı oldukları halde onlardan bahs olunmamış, kandil ma'nâsım taşıyan siraç ve misbah denilmiş. Zîra güneş geceleri bulunmaz. Halbuki .1 ilim geceleri de aydınlatan bir nurdur. Ay da gün^ düzleri görünmez. îlim ise, hem gece hem d' gündüz insanlara ışık tutar, ışığı daimîdir, güne ve ayın câhili irşadda hiç faydalan yoktur, halbu ki ilmin nuru kâfirin küfrünü, câhilin cehlin

giderir.

Dersen ki: "Bak, bu kadar kâfir ve bu kadar da câhil var, ne dersin?" Cevaben denir ki: ilme yanaşmayan bedbahtlara elbette ilmin faydası ol-

127

maz. Güneşsiz yerlerde yaşayan, yer altmda yaşayanlara güneşin faidesi olmadığı gibi, ilme yanaşmayanlara da ilmin faydası olmaz.

Kandiller, yağ koymak için bir kaba, bir fitile, bir şişeye, bir de kibrite nasıl muhtaç ise, ilmin de muhafazası için evvelâ Cenâb-i Hak'kın tevfîkının erişmesi, ilim sahibinin hidâyete nail olması ve bir de ihlâs sahibi; ilmiyle dünyayı değil, belki âhireti de Allah'a bırakıp yalnız ve yalnız Allah teâlâ'nın rızâsını kasdetmesi, bir de tükenmez bir sabra sahip olup, nefsini şehevâ-tından men'eder olabilmesi ve bir de Allah teâlâ'mn bu lûtfuna şükredebilmesi gerektir ki, ilminden, fazlından her zaman ve herkes istifade edebilsin.

işte bugün ilim sahiplerinden istifade edemediğimizin yegâne sebebi, yukarıdaki zikrolunan lütuflardan uzak olmalarıdır; ekseriyetle şehvetlerine mağlûb, sabırları az, şükürleri az, bir de asıl olan ihlâstan mahrumiyetleridir. Ay ve güneş her zaman olmaz. Kış günlerinde bahusus hava ekseriyyetle bulutludur. Halbuki ilme ise hiç mâni olunamaz, o yedi kat gökleri de aşar geçer; ay, güneş göktedir, yeryüzüne zînettir ve fâideli-dirler. Fakat ilim yerdedir.

Göklerdeki semâ ehlinin ve yerdeki mahlûka-tın zîrietidir, yâni yerin de göğün de zîneti ilim-

128

dir. İlimle Hâlik'ın mevcudiyyeti anlaşılır. İlimle O'na ibâdet edilir. Yıldızlar, bu felek âlemin-dendir; ilim ise Hak hazinesindendir. Yıldızlar gökyüzünün alâmetleri, ilim ise Hak'kın kerametidir. Yıldız mahlûka bakar, halbuki ilim Allah teâlâ'nın yeryüzündeki nazargâhıdır.

Yıldızların fâidesi dünyadadır, ilmin fâidesi ise hem dünyada, hem âhirettedir. Ay ve güneşi bulutlar kapar. Halbuki ilmi hiçbir şey kapaya-maz. İnsanlar dünyada ilme ve ulemaya muhtaç oldukları gibi, âhirette de muhtaçtırlar. Şefâatla-rı da muhakkaktır...

Ulemâya âhirette hususî nurdan elbiseler giydirilecek ve bütün vücutları nur kesilecektir. Bunda ilme son derece rağbete teşvik ile beraber, cühela ile oturmaktan kaçınmaya terhib (çok korkutulma) vardır ve bu da ilim ehlinin şerefine delâlet etmekle beraber, ni'metlerin en büyüğü ilm-i âhirettir (ameliyle beraber). Her kime ki ilim verilmiştir, ona bütün hayırlar verilmiş demektir. Yalnız ameli olmazsa bütün emekler he-bâen mensuradır. Bu hadîse "mevzudur" diyenler olmuşsa da, hakikat meydandadır. Vesselam.

Cenâb-ı Peygamber, ulemâya tabî olmamızı tavsiye ettiği halde, bizim onlara karşı tutum ve durumumuz yürekler acısıdır, dersem hatâ olmaz sanırım.

129

İlim, Allah (Azze ve Celle)'nin kullarına bir lûtfudur. Herkese nasîb olmamaktadır. Bunu hepimiz bildiği halde, yine ulemâya uyamıyor ve onların gittiği yoldan gidemiyoruz. Ulemâ deyince, mutlaka bilgi sahipleri anlaşılmamalıdır. lmam-ı Gazâlî bunu kitabının 1. cildinde çok güzel bir şekilde tasnîf ve ta'rîf etmiştir.

Halbuki bugünkü halimiz gözümüzün önünde; ne ana-babamıza, ne hocamıza, ne üstadımıza gerekli hürmet ve saygının gösterilmediği, lüzumlu kıymetin verilmediği ma'alesef görülegel-mektedir. "Ulemâya tabî olunuz" demek tabia-tıyle "ilme tabî olunuz ve ilim sahiplerine uyunuz" demektir.

Bayezid-i Bestâmî Hazretleri çok mücahiddi. Senelerce nefsinin istediğini vermemiş, onlarla çok mücadele ve mücahedede bulunmuştu.

Bir gün kendisine sormuşlar ki: "Bu kadar mücahede esnasında, size en zor gelen ne idi?" cevaben: "İlme uymaktı..." demişler. İnsan, açlığa, susuzluğa ve uykusuzluğa alışabilmektedir. Aa-cak asıl hüner bunlarda değil, ilim ve ilme uymaktadır.

'      M     '                 1'*^   İl        '     '        '         "'                      '

 LJJJI.

"Ulemâya uyunuz, çünkü onlar dünyânın da, âhiretin de kandilidir." Yani; dünyânın da,

130

âhiretin de kandili, ışık ve nurlarıdır. Elbette bunlardan istifâdenin din yolunda ve âhiret babında olması daha doğrudur. Bu istifâdeyi gönülden te'min etmeğe çalışmak lâzımdır. Zîra her zaman onlarla buluşmak ve bir arada bulunmak pek mümkün olmaz, işte o zaman ma'nen onlarla birlikte olabilmeyi öğrenmek pek mühimdir. Bu da nihayet Resûlullah Efendimize kadar dayanır. O'nun rûhaniyetinden istifade edilerek bu suretle tekemmüle doğru gidilir.

Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'dan: "Her kim bir mü'minin dünya gam ve gussasını gi-derirse, Allah teâlâ da onun kıyamet günündeki gam ve gussasını giderir. Her kim bir darlıkta olan kimseye kolaylık gösterirse, Allah teâlâ da ona dünya ve âhirette kolaylıklar halk eder, her kim bir müslümanın aybını örterse, Allah da onun dünya ve âhiret ayıplarını örter; Allah kulunun yardımcısıdır, kul kardeşinin yardımcısı olduğu müddetçe."

"İlimde muhkem, halîm, fakîh ve ulemâ olunuz".

131

HAMELE-Î KUR'ÂN

 İl

«İli

 Üi

 j sj İl j\'} JJi (U'Vlj ^ İl "Hanıele-i Kur'ân olan ulemâ, kelimetul-lah olan Kur'ân'ı halka ve taliplerine öğretmeye çalışan bahtiyar muallimlerdir. Onlar Allah'ın nuruna bürünmüş kimselerdir. Kim ki, onlara dostluk gösterirse, Allah'a dostluk göstermiş ve kim de saygısızlık ederse Allah'a saygısızlık etmiş olur."

Kur'ân-ı güzelce okuyabilmek büyük bir devlettir. Onun her bir harfinin sevabı, fazileti, kıymeti ve kerameti, bitmez - tükenmez birer hazinedir. O Kur'ân'in, tamâmını bilmek ve okumak her devletin, her sa'âdetin, her nîınetin üstündedir. Her ailenin çocuklarına öğretmeğe mecbur olduğu en başta gelen vazifesidir. Kur'ân okumasını öğrenmek ve onu başkalarına öğretmeğe çalışmak, her hayrın başıdır. Çünkü "Sizin en hayırlınız, Kur'ân'ı Kerîm'i öğrenen ve öğretendir." buyurmuş. Onun için hepimizin üzerinde titizlikle durup, en evvel evlâdlarımıza öğreteceğimiz şey, Kur'ân-ı Kerîm olmalıdır. Sonra iste-

132

diğiniz bilgileri, sanatları öğretiniz. Amma evvelâ dinini, imanını, kitabını, peygamberini, dünyâsını, âhiretini, hesabı, mizanı, Cenneti, Cehennemi, helâl ve haramı, hak ve hukuku, insan hakkı, hayvan hakkı, komşu hakkı, kan - koca hakkı, ana - baba hakkı, millet ve devlet hakkı gibi bilinmesi üzerimize borç olan her şeyi lâyık-ı veçhile öğretmek gerektir. Bunları güzel bir şekilde tatbike el birliği ile çalışmak, günâhlardan kaçmağa ve ehl-i takvadan, müttakî kişilerden olmağa gayret göstermek, nafile ibâdetleri, fazla namaz, fazla oruç, fazla sadaka, fazla hac ve umre yapmağa, hem kendimizi, hem de çocuklarımızı alıştırmak ve hamele-i Kur'ân olan ulemâ ve evliya sırasına geçmeğe gayret etmek, günah ve fenalıkların zararlı, hem kendisi hem de bütün beşeriyet için bir felâket olduğunu, Avrupa'nın özenilecek san'atından başka bir şeyi olmadığını, biz de gözümüzü açtığımız takdirde onlardan daha iyisini ve güzelini biiznillâh yapabileceğimizi evlâdlarımıza daha küçük yaştan itibaren, kemâle erinceye kadar, bıkmadan usanmadan, çeşitli yollarla anlatmağa ve öğretmeğe çalışmamız lâzımdır.

Asıl olan ikinci nokta Allah teâlâ'nın nurundan NÛR iktibas etmek. Nuruna bürünmek, nuruna gark olmak, nurlu bir kişi olabilmek ve etrafı-

133

na da nûr saçabilmek, sa'âdetlerin kökü ve kaynağıdır, insanın yalnız gözünün olması kâfi değil, bir de İşığa, asıl nura muhtaçtır, işte bu nûr Kur'ân-ı Kerîm'dir. Kur'ân-ı Kerîm aynı zamanda tükenmez bir nurdur. Onu lâyık-ı veçhile anlamaya ihtiyacımız vardır. Bunun için nûrlann bizlere gelmesine, aksetmesine mâni olan herşeyden, her günahtan kaçmamız gerektir. Zîra nurun zıddı, karanlıklardır, işte günahlar da araya girince insan böylece karanlıkta kalır ve Kur'ân'ın nurundan faydalanamaz.

Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın mânâlanna nihayet yoktur. Çünkü Allah Azze ve Celle'nin kelâmıdır. Onun sıfatıdır. Kendisi gibi sıfatları da namütenahidir, sonsuzdur, ilmin sonu yoktur. Bak bugün göklerde uçmak, ay'a, yıldızlara gitmek hep o ilmin sayesindedir. Daha kimbilir neler olacak? Binâenaleyh Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın ilmi de böyledir. Bundan istifâde ise, günahlardan kaçmağa ve Hak'kın sevgili kulu olmağa bağlıdır. "Günâhların başı ise dünyâ sevgisidir." Bu dünyâ sevgisi her hatânın başıdır, insanları günah işlemeğe sevkeder, Allah muhafaza buyursun, Zâlimlere yardımcı olmak, âlimlere buğz etmek, onlan sevmemek, onlardan yüz çevirmek, ma'azallah hep dünyâ sevgisinin neticesidir. Halbuki zâlimlere meyi ve muhabbet, onlara destek

136

137

sevsin. Bu sevgi, dolayısı ile Allah'ı sevmektir.

İkincisi ise, daha acıdır. Ulemâ-i kirama adavet eden, düşmanlık eden, onları sevmeyen ve onlara çeşitli hakareti reva gören bedbaht kişilerdir. Bu adavetin doğrudan doğruya Allah Azze ve Cel-le'ye olduğunu bilmek gerektir. Cenâb-ı Hak Zül-celâl Hazretleri cümlemizi, Allah'ın sevdiklerine düşmanlık etmekten korusun, âmîn, Zaten dinde en önemli şey, Hak'kın sevdiğini sevmek, sevmediğini sevmemektir. Elbette Hak'kın sevmediğini sevmek ve sevdiğini de sevmemek, en büyük sabah " ve en büyük de cahilliktir.

"Hubbu fillâh buğzu fillâh..." Amellerin en efdalidir, vesselam. Sen buna dikkat eyle, Hak'kın sevmediği kişileri -ki, dinsizler, ahlâksızlar, komünist ruhlu insanlar bunlardandır.-sevme. Allah yolunda, Peygamber yolunda ölenler, her ne kadar günahkâr olsalar dahî sevilmeye lâyık kimselerdir. Bahusus bunlar dinlerini öğreten bahtiyarlar, yani ulemâlardır. Cenâb-ı Hak, bizleri ulemâ-i kâmilîn sıfatına idhâl buyursun ve ulemâ-i zevi'l-ihtirâmı sevenlerden eylesin, âmîn.

KUR'ÂN-I KERÎM'Î ANLAMANIN ŞEREFİ

 > 4JÜ1 uj k&* JiUi  yi

"Kur'ân-i Azîmüşşân'ı hâmil olan, yani okuyup, ne demek istediğini iyi bilen kimse, islâm bayrağını taşıyan kimse gibidir."

islâm bayrağı, bulunduğu yerin islâm'a aid olduğunu bildiren bir alâmettir. Bunun gibi islâm bayrağını taşıyanlar, Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın hâmili ve hafızı olan zevât-ı muhteremler âlimlerdir. Hakikî âlimler olmazsa bayraksız gemiye ve millete benzeriz. Teşbih pek yerindedir. Muharebelerde o bayrağı muhafaza için ne kadar canlar feda edilir. Düşmana bayrak teslîm edilemez. Binaenaleyh islâm'ın muhafazası için de, Is -lâm'ın alemdarı olan ulemâyı muhafaza etmek, müslümanlann boynunun borcudur. Çünkü âlim-siz kalan cema'at ve islâmiyet, çobansız kalan koyun sürüsü gibidir. Bir daha aklı başına gelmez. Başsız bir vücûd gibidir. Kolsuz, gözsüz ve ayaksız insanlar çoktur, fakat başsız insan yoktur. Artık onun yeri mezara gömülmektir. Buna iyi dikkat et.

 

138

Dünyâda her çeşit san'at, ticâret ve ilim dallan vardır. Hayatın idâmesi ve ihtiyaçlann giderilmesi için bunlara muhtacız. Fakat bize en evvel dinimiz lâzımdır. Dinsiz insanlann hayvan sürüsünden farkı yoktur. Zîrâ onlan nereye çekersek oraya götürebiliriz. Adetâ şu'ursuzdur. Sa'âdet ve selâmet içerisinde yaşamak istiyoruz; onun için tslâm yolundan başka yol yoktur, işte Avrupa hepimizin gözü önünde. San'atları, hünerleri, bilgileri, neleri varsa hepsi onların olsun. Onların ahlâksızlıkları, kâfirlikleri yeter. Kendilerinden başka dünyayı kendi menfa'atlan için mahvetmek ve ahlâksızlık yapmak gayeleridir. Mahvolmak için ahlâksızlık kâfidir.

139

KUR'ÂN-I KERÎMİ ÖĞRENMENİN FAZİLETİ

Tirmizî Hazretleri Ibn-i Abbas'tan rivayet ederek der ki: Resûl-i Ekrem sallâllâhü aleyhi ve sellem hazretleri: "Muhakkak şol insanın ki, içinde Kur'ân'dan birşey yoktur, o kimse harap bir eve benzer."

Ve bir de Huzeyfe el-Yemânî ile Ebû Saîd el-Hudrî Hazretleri merfûan şu hadîsi nakl ederler: "Azabı hak eden bir kavme azâb gönderildiğinde çocukların mektepte (El-hamdü lillâhi Rabbilâ-lemîn) diye okuduklarını işitince bunlardan kırk sene azabı ref eder, yani kaldırır, yani ihmâl eder." Tefsir-i Âdil'de ve keza Tecritte de zikr edilmiştir.

İlim, evvelâ Kur'ân-ı Azîmüşşânı okumakla başlar, sonra da durmadan ilerler. Kur'ân-ı Azîmüşşânı öğrenmenin fezâili hakkında yine "Hazî-net'ül-Esrar"ın 26.cı sayfasında:

"Sizin hayırlınız Kur'ân-ı Kerîmi öğrenip sonra da öğreteninizdir."

"Câmiüssağîr"de: Yine "Kelâmın hayırlısı Allah teâlânın kelâmıdır, peygamberlerden sonra

140

insanların hayırlısı da, Kur'ân-ı öğrenip sonra da öğretendir." denilmektedir.

Hadîs-i Kudsî olarak Hz. Allah azze ve celle buyurur ki: "Kur'ân okumakla meşguliyyet onu, benim zikrimden ve bana yalvarmaktan alıkoyuyor ve meşgul ediyorsa, ben ona, bana yalvarıp isteyenlerden daha efdalini veririm." daha da güzelini, daha da iyisini, daha da şereflisini veririm

demektir.

Halbuki sabahleyin kitabullahtan bir âyet öğrenmek, senin için yüz rekât nafile namaz kılmaktan hayırlıdır. Bu ne demektir aziz kardeşim, şimdi sen ilim öğrenmekten daha efdal, daha âlâ birşey gösterebilir misin? Öyle ise hiç olmazsa zamanının bir kısmında da dinî bilgilerini öğrenmek ve artırmak için gayret sarfet. Çünkü âhiret-te ancak bu bilgi ve amel fayda verecektir, ibadetin efdali, fıkıh, dînin efdali de vera'dır.

"iyi biliniz ki ben, Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenen, öğreten ve içinde bulunanı anlayan kimsenin Cennete sevkedici rehberi olurum."

141

"Kim Kurân'ı okur ve hıfzeder ye hıfzında mübalağa eder, helâlini helâl, haramını da haram tanırsa, Allah onu Cennetine idhâl eder. Onu ehl-i beytinden, üzerlerine Cehennem vacip olan on kişiye şefaatçi kılar."

ilmin evveli elif bâ'yı bellemekle başlar. Sonu da yoktur. Sonra Kur'ân-ı Kerîm'i okumaya, nasibi olanlar Kur'ân-ı Kerîm'i ezberlemeğe başlar.

Hepimizin evlâdı bugün dünyâ ilimlerine karşı son derece meyilli, fakat hepsinin gayesi dünyâ, dünyâ sevgisi ve zineti, hemen hemen çoğu Kur'ân okumasını bile bilmez, öğrenmeğe hevesi yoktur. Çünkü dünyâ, insanların gönüllerini karartıp, hayır ve şerrini bilmez hale getiriyor.

Halbuki insanların ve bahusus mü'minlerin en hayırlısı, Kur'ân'ı evvelâ öğrenip, sonra da öğreten olduğu halde, bugünkü halimizin bu emre tamamiyle mugayir olarak gelişmekte olduğu görülmektedir. Açılan Kur'ân kursları her ne kadar faydadan hâlî değilse de, matlûp olan neticeyi vermemektedir. Asıl mühim olan devlet teşkilatının, idarecilerin iman sahibi ve Islâmiyeti benimsemiş olmaları lâzımdır, idarecilerin müslü-

142

manlığı ise, ilk tedrisâttan itibaren şon tedrisata kadar Ferdleri dînî ilim ve amellerle teçhiz etmelerini gerektirir ki, memleketteki her çeşit fenalıklar, itâatsızlıklar, isyanlar, grevler, günâhlar kendiliğinden ve kökünden kesilmiş olsun, islâm da ancak ilim ister. Bu ilmin başı din, sonu da dindir. Din ile başlar, din ile yaşanır. Saadet ve selâmetle dindar olarak âhirete gidiliyor. Cenâb-ı Hak cümlemizi dinini sevenlerden eylesin,

âmîn.

Bu halden hafızlarımız şüphesiz çok memnun ve mahzüz olacaklardır. Tabî memnun olmaya hakları da vardır. Fakat Arapların karî kelimesini lisanlarında âlim mânâsına kullandıkları kitaplarımızda yazılıdır. Bütün büyük ulemâ, evvel hafız olmuşlar, sonra da o okudukları Kur'ân-Azîmüşşân'ın mânâsına hulul etmişler ve dah sonra mânanın derinliklerine nüfuz etmeğe çalışmışlardır. Ma'amafih her şeyin tamamının herkese nasip olması mümkün değildir. Binâenaleyh herkesin ilimden gücü yettiği kadar bir şeyler bellemeğe çalışması ve gayret göstermesi lâzımdır. Bizde ekseriyetle hafız olanlar onunla yetinip, ilerisine cesaret edememektedir. Hafız olanlar mukabelelerde seslerini, tecvîdlerini düzeltmekle meşgul olmayı yeterli görmektedirler. Bir de mevlidçi oldu mu, artık hayat müemmen, sırtı ye-

I

143

re gelmez, başka bir şeye lüzum görülmemektedir. Ma'azallah bu bizim için bir felâket kaynağı olmaktadır. Allah esirgesin, ondan sonda da cenaze evlerini ziyaret âdeti olursa vay halimize; Cenâb-ı Hak cümlemizi sevdiği kullarından eylesin, âmîn.

Ulemâ-yı kiram hazretlerine mürâca'at ile sohbetlerinde bulunmak, gerek kendisi, gerek ailesi ve gerekse çocukları için lâzım ve borç olan dînî mes'eleleri onlardan sorup öğrenmek, önce Kur'ân-ı Kerîm'i kendi harfleri ile okumaya gayret etmek başlıca vazifemizdir.

Müslüman olsun da, Kur'ân'ını okuyanlasın, doğrusu çok acınacak ve ağlatacak bir şey. Zîra, insanın ebedî sa'âdet ve selâmeti ona bağlıdır.. Hem de güzel ve bir hafız gibi okumaya çalışmalıdır. Her gün onu okumadan evinden çıkmamalıdır. Zîra, o bizim için hem şefâ'atçı, hem de davacıdır.

Okuyup amel edenlere şefâ'atçı olduğu gibi, okumayan veya onunla amel etmeyenler için de dâ'vacı olacaktır. Bunu iyi belle. Dünyâ bilgileri-ne,hasıl çalışıyorsak, âhiretimiz için de öylece çalışmak, gerekiyorsa bilenlere sorup öğrenmek, kendi okuduğunu bir de onlara okuyup dinletmek gerektir ki, yanlışlarımız düzelsin.

Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı, mânâlarını da okuyup

144

anlamak suretiyle çok çok okumalı. Zîra bütün ilimler onun içindedir.

"Ulûm-ı evvelin ve âhirini bilmek isteyen Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı okusun."

145

KUR'ÂN OKUYANLARDA BULUNMASI GEREKEN RIZÂ

 *ii\ fit. U >i

 JJai! ^Â

 W Si j

 A >^ u

"Bir insan, bir müslüman Kur'ân okur da, sonra Allah Azze ve Celle'nin halkından birisine verilen dünyalığı, kendisine verilenden daha üstün ve daha âlâ görürse, muhakkak o kimse Allah teâlâ'nın büyülttüğünü küçük, küçülttüğünü de büyük görmüş olur. Ve hiç hâmil-i Kur'ân olan kimseye lâyık değildir; ona lâyık olan, sabırlı ve gayretli olmak, yapılması gereken şeyi doğru yapmağa çalışmak ve câhillerle cahilane hareket etmemek ve lâkin afvedici ve bağışlayıcı olmak, Kur'ân'ın izzet ve şerefi için gereklidir ve lâzımdır."

Görülüyor ki, Kurân-ı Azîmüşşân'ın nimeti yanında, ona denk olacak hiçbir şey yoktur. Ne servet ve ne de şeref. Kur'ân-ı Kerîm, her nimetin üstündedir. Binâenaleyh, o Kur'ânı okuma veya

146

ezberleme nimetine nail olduktan sonra, başkalarına verilen dünyâ nimetlerini gözünde büyütmek pek büyük bir hatâdır. Zîra Hakkın büyüklediğini küçümsemiş ve yine Hakkın küçük gördüğünü gözünde büyütmüş olur ki, bu kusur, bu kabahat, bu hatâ her kusurun, her kabahatin ve her hatânın üstünde bir hatâdır, bir kabahattir ve büyük bir kusurdur. însan nasıl olur da, Hak'kın büyük dediğini küçük görür. En ufak sûresini okuyan bile, Hak'kın rızâsını kazanabiliyor. Ona cennet veriliyor da, bütün Kur'ân'ı okuyan ve ezberleyenin hâlini kim bilir? Bir thlâs sûresi'ni 50, 100, 200 veya 1000 defa okuyabilenlere verilen mükâfatlara kim aâil olabiliyor? Onun için hâfız-ı Kur'ân olanlar kendi kadr ü kıymetlerini bilip, ona göre kendilerine lâyık olmayan her hatt u hareketten son derece ictinab etmelidir. Sabırlı, vakur ve çalışması lâzım gelen her şeyde ve bahusus Kur'ân hususunda çok çalışkan ve gayretli, mânalarına ziyâde dikkatli ve âşinâ olmağa çalışmaları lâzımdır. Aynı zamanda câhillere karşı da uyanık olup, onlardan ders almalı, ibret almalı ve onlar gibi câhilce hareket etmemeli ve günahlardan son derece sakınmalıdır. Çok konuşmamak, boş konuşmamak, yaramaz iş yapmamak, kimse ile mücadele ve münakaşaya girmemek ve kimseyi incitmemek, herkesle hoş geçinmek ve herkesin

147

hüsn-i teveccühünü kazanmak, herkese elinden gelen her iyiliği yapmağa çalışmak, herkesin vazifesi olduğu gibi, hâmil-i Kur'ân olanlara, hafızlara ve hoca efendilere en çok yakışan bir harekettir; Allah cümlemize nasîb etsin. Âmîn.

Bununla beraber, cemiyet içinde bulunan insanların, çeşitli hareketlerini hoş karşılayıp daima al v edici olmayı şiar edinmek de bir meziyettir.

Kur'ân-ı Kerîm'e uymayanların lisanları ne kadar güzel, fesahat ve belagatları ne kadar yüksek de olsa akîdelerindeki bozukluk, Kur'ân'ı kendi re'ylerine göre te'vile kalkmaları ve ona uymamaları dolayısıylc imandan bile çıkacaklarından   korkulur.   Okudukları   Kur'ân,   onların "hulkûm" denilen boğazlarından aşağı geçmeyeceği gibi, bir avcının avına attığı kursun veya ok, nasıl av hayvanını delip öteye geçiyor ve avdan gerek kurşuna ve gerekse ok'a birşey isabet etmiyorsa, o okunan Kur'ân da, okuyana hiçbir fayda vermez. Akidesinin bozukluğundan nâşî, gerek bu hadîs-i şerîf ve gerekse BuhâiTdeki ifadeye göre, bunların öldürülmesine ferman verilmiş ve öldürenlere ecir vardır, buyrulmuştur. Bunların öldürülmesinde islâm'a fayda vardır. Bu ahlâksızların çoğalması, binnetîce islâm'ın helâkına sebeb olacağından, bu fermân-ı Peygamberi sâdır ol-

148

muştur. Elbette bunda bir hikmet vardır. Zîra, Peygamber sallallahü" aleyhi ves^llem Hazretleri Medine-i Münevvcre'ye geldikten sonra, bazı yahûdi büyükleri, peygamber sallallahü aleyhi ve sellcm'in aleyhinde harekete geçtiler. Cenâb-ı Peygamber Efendimiz bunların katli ve helaki lâzımdır, diye fedaileri üzerlerine yolladı ve bunlar da kendilerine mahsûs bazı hilelerle adamların canlarını cehenneme yolladılar. Bu vak'a Buhâ-rî'de geniş ve tafsilâtlı olarak anlatılmaktadır. Bizde de "Söz dinlemeyenin hakkı kötektir", tâbiri herhalde yanlış olmasa gerektir. Muzır olan hayvan ve mikropları öldürdüğümüz meydandadır. Çünkü: "Küllü mudırrın yuktel" fermanı hiçbir zaman boşuna değildir. Eğer biz türeyen mazarratlı insanları kanunî yollardan kati veya haps etseydik, bu görülen ve yapılan fenalıklar çoktan biterdi. Herkes rahat ve huzur içinde dersinde ve işinde olurdu. Bugün görülen ve bilinen hâdiseler meydandadır. Bir inkılab yapılınca ne kadar canlar fedâ ediliyor. Hepimizin gözü önünde cereyan eden bu hâdiseler karşısında, bunların öldürülmesinde de elbette tslâm milleti için bir selâmet vardır. Hapishaneler hiçbir zaman boşuna yapılmamıştır. Her devirde aklı, şuuru bozuk, kendini beğenenler, hükümetleri yıkmaya çalışanlar çıkmıştır. İşte bunlar kendi keyiflerine bı-

149

rakıhrsa, pek çok can ve mal fedâ ve helak olup gider. Büyük zarardan kurtulmak için, fena mikrop mesabesinde olanların vücudlannın ortadan kaldırılması meşrudur, vesselam.

I

150

SAHtBÎNE FAYDA VERMÎYEN ÎLlM

"Kıyamet gününde en şiddetli azap görecek olanlar, ilmi kendisine fayda ver m i yen âlimlerdir."

Bunlara yazık değil de, kime yazık olsun?

Birşeyin kıymeti nisbetinde, insanlar müs-tefîd olurlar. Bundan da büyük ve hattâ kıymetine paha biçilmiyen ilmin zayiatı, o ilimden fayda görmemek demektir. Bu yüzden sahibi, en şiddetli azaba müstahak olmuştur, ilimlerinden fayda gören muhterem zâtlar, nasıl en yüksek nıevkî ve derecelere yükseliyor; hattâ istediklerine şefâ'at etme hakkı kendilerine tanınıyorsa, bu güzelim ilim cevherinden faydalanmayan bedbaht kimseler de, tabiatıyla en büyük azaba uğrayacaklardır. İlmin, sahibine fayda vermemesi birkaç bakımdan mülâhaza edilebilir. Ya inancı yoktur ki, ma'azallah bu küfre kadar gider. O zaman tabiî olarak azaba müstahak olur, veya inancı var,

151

fakat nefsin elinden kendini kurtaramamış. Dola-yısıyle, ilmin müsâade etmediği fenalık, çirkinlik ve günahları irtikâp eder. Halkın gözünden düşer. O zaman Hak'kın da gözünden düşeceğinden, azaba müstehak olur. Bir âlimin günahları irtikâbı, halkın o günahları irtikâb etmesine vesile olur. Hocası yapar da, cemâ'at durur mu? Bu bakımdan âlimin günahları müte'addî olup, diğer kimselere sirayet ettiği için, azabı da o nisbette şiddetli olur. Zaten ilim tahsilinden gaye, bilmediklerini öğrenip, yapmaya çalışmaktadır. Yapamadığı ilimler, tabiatıyla ömrün zayiatıdır. Ömür, para ve pul ile alınabilen birşey değildir ki, zayi olunca bir başkasını alalım. Öyle olunca matlûp olan; onun dakikasını bile zayi etmemektir. Cenâb-ı Hak cümlemizi ilmi ile âmil olan bahtiyarlar zümresine ilhak buyursun. Âmîn.

"Nâsın yevm-i kıyamette en şiddetli azaba duçar olanı, ilimleri kendilerine fayda verıni-yen kötü âlimler olacaktır."

J>

 

 

'Dünyada ilim öğrenme fırsatı olduğu

152

halde öğren mey enler ile, ilminden başkaları istifade ettiği halde, kendisi faydalanmiyan kimseler kıyamet gününde en şiddetli hüsrana uğrayacaklardır."

Ne kadar acıdır ki, vakti müsait olduğu gibi, zamanı da müsaid olan nice kimseler vardır. Öyle iken dînini öğrenmeye çalışmazlar. Zannederler ki, din, sadece namaz kılmak, oruç tutmak? Bunu ben nasılsa yaparım der. Zavallı insan hiç bilmez ki, din bilgisi geniştir. Kütüphanelerimiz yüz-binlerce eserle doludur. Eğer basit birşey olsa idi, bu kadar kitap yazmaya ne lüzum vardı. Çünkü gaye Hak'kı bilmek, O'nun emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmaktır. Hak'kı bilmeyi o kadar basit birşey zannetme, ibâdet ve tâatlardan gaye Cenâb-ı Hak'kın rızâsını kazanmaktır. Bu çok pahalıdır. Çünkü evvelâ insanın içindeki nefsi buna mânidir. Bu nefis ıslah olmadıkça Hak'kı bilmek ve O'na uymak mümkün olmaz. Nefis bilgisi, öyle kitaplardan okumak veya şuradan, buradan dinlemekle olacak şey değildir. O büyük bir ilim ve mücâdele ister. Bu mücâdele ve muvaffakiyet, devam ister. Halktan ayrılıp Hak ile başba-şa kalmaya ve kendini O'nun zikrine vermeğe, şehvetin elinden kendini kurtarmağa çalışmaya bağlıdır. Burada ilmi kâfi gelmezse, nefse ve şeytana esir ve köle olarak mahvolup gider. Binâena-

153

leyh ilmi her halde talep etmek mecburiyetindeyiz, îlm-i zahir ma'lüm olan kitapları okumakla olur. Asıl ve faydalı olan ilim, ilm-i bâtındır ki, bu da ancak Hak'kın vereceği nûr ile zahir olur. Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle) o nurunu her isteyene kolayca vermez. Belki o nura lâyık ve müstaid olması şarttır. îstidâd olmadan verilen herşey zayiattandır. Meselâ, kaya ve mermerlerin üzerine ne kadar çok yağmur yağarsa, yağsın, hiçbir faydası olmaz. Belki onların üzerlerinde biriken tozu alıp götürür. Kabiliyetten mahrum kimselere verilen emekler de böyledir. Vaktiyle Meşâyih-i kiranı hazretleri dervişlerini imtihan etmeden ve onlara ağır vazifeler yükleyip kabiliyetlerini görmeden dergâhlarına kabul etmezlermiş. Üsküdarlı Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri Mısır'da kadı'hk yapmış pek büyük bir âlimdir. Kendisi, Bursa'da kadı iken, Hazret-i Üftâde'ye derviş olmak istemiş. O da, ona evvelâ zenginlerin mevkii olan, Uzun Çarşı'da ciğer satmasını tavsiye etmiş. Hiç tereddüt etmeden kabul edip, koyunların kesildiği yerden ciğer almış ve onu Uzun Çarşı'da, kadılık kıyafeti ile satmaya başlamış. Burada çok alay ve hakaretlere uğrayan Mahmud Hüdâyî Hazretleri nihayet dervişliğe kabul olunmuş, ilmi ve kabiliyeti de yerinde olduğundan, kısa bir zamanda tefeyyüz edip, şeyhlik makamına geçmek üzere,

154

kendisine hilâfet ve ruhsat verümiştir. Senelerce dergâhta hizmet eden pekçok kimsenin kabiliyet ve istidâdları olmadığı için, yerlerinde saymak mecburiyetinde kaldıkları görülege-len hâdiselerdendir. Bu kabiliyet ve istidad ancak ilmin neticesidir. İlim ve irfandan mahrum olan kimselerde bu kabiliyet nâdir olarak bulunur. Bazen ümmîlerde olduğu gibi. Meselâ; Üf -lâde Mehmed Muhyiddin Hazretlerinin Şeyhi de bir çoban, lâkin Hacı Bayram Veli'nin delaletiyle velîlik mertebesine ulaşan muhterem bir zâttır. Abdülaziz Debbağ Hazretleri de öyledir. Cenâb-ı Hak cümlemizi Hak'kı seven ve O'na teslim olan bahtiyar kullarından eylesin. Âmîn. Yâ Muîn.

155

İLMÎYLE ÂMİL OLMAMAK

 

 I*'

 

"Kötü âlimler kıyamet günü divana getirilir ve Cehennem ateşine atılır. Onlardan biri, merkebin değirmen taşı etrafında dönmesi gibi bağırsaklarından tutunup, döner. Kendisine: "Eyvah sana, biz senin yüzünden hidâyete erdik. Nedir bu hâlin?" denilince "Ben size menettiğim şeyi kendim yapıyordum." cevabını verir."

Cenâb-ı Hak hepimizi afv eylesin. Âlim olmak hüner değil, ilmiyle âmil olmak da gerekir. Ümiyle âmil olmayanların hâli ne kadar acıklıdır. Bu yalnız hoca olmağa mahsûs değildir. Elhamdülillah bütün müslümanlar dînin emrettiklerini veya yasak ettiklerini hemen hemen bilirler. Lâkin bildiklerini yapan kaç kişi bulursunuz? Bununla beraber şöhret sahibi, tanınmış

156

âlimlerin cezası o nisbette ağır olmaktadır. Cehenneme girmek bir felâket, ikincisi değirmen döndüren merkep gibi, Cehennemde dönmek, değirmen taşı gibi dönüp durmak, ne büyük felâket Allah teâlâ hemen hepimizi afv etsin. Bugün ilmiyle âmil kaç âlimi bulmak mümkün? Hepimiz bir noktada olgun olsak bile, bozuk olduğumuz taraflar pek çoktur. O kemâl denilen olgunluk, Allah teâlâ'mn bir lûtfu ve bir ihsanıdır. Cenâb-ı Hak cümlemize lütfetsin de, Cehennemin azabını hiç birimize göstermesin, âmîn. Çok güzel bir duâ var. Namazlarımızın arkasından her vakit okuyalım da "Allah teâlâ bizleri Cehennem azabından, dünya ve âhiret fitnesinden, Mesîhi'd-Deccâl'in fitne ve şeninden korusun. Biz ancak sana sığınıyoruz, sen bizleri koru. Hıfz u himayende dâim eyle, âmîn."

Amelsiz âlim cahilden de beterdir. Cenâb-ı Hak cümlemizi ilmiyle âmil olanlardan etsin, âmîn. Âlim, ilme Hak rızası için çalışırsa, ondan her şey korkar, hattâ artanlar bile. Arslanları kullanan âlimler olmuştur. Aksine paralarını, hazinelerini çoğaltmak için uğraşırsa, o da her şeyden korkar. Halbuki bugünkü tahsillerin hemen hepsi boğaz derdi ve menfaatlere dayanmaktadır. Onun için de hiç bir fayda hâsıl olmamaktadır.

157

ilmi ile âmil olmayan âlim, bir muma benzer ki, etrafındakiler onun ışık ve ziyasından istifâde eder amma, mum da yanıp, biter. Sen öyle bir ışık ol ki, ne yanıp bitesin, ne de sonesin. Öyleyse ilmin ile amel eyle.

Temizlik îmanın yansıdır ibaresi Râmûz'un 221. sahifesindeki, uzunca bir hadîsin başıdır. Hanbelî ve Mâlikî, Ebû Mûsâ el-Eş'arTden rivayet etmişlerdir. îmanın yarısı olan bu temizlik, sadece abdest ve beden temizliği olmayıp, iç temizliğine de şâmildir. Bir insanın dışı ne kadar te-. miz olursa olsun, iç âlemi, gönül âlemi temiz olmadıkça, dış temizliği kâfi değildir. Onun için ulemâ denince, bu gönül âlemine bizleri âşinâ edecek, aşk ve şevkimizi artıracak, havf ve haşyetle içlerimizi dolduracak, nihayet (Anam babanı sana feda olsun) dedirtecek, bir kıvama getirecek âlim akla gelir. Yoksa başına her sarık saran, hocayım diye ortaya çıkan, biraz ilâhî bellemiş, çenesi kuvvetli lâf ebeleri değil, içi ve dışı, kitap ve sünnete tam mânasiyle uygun; yüzü gözü nurlu, Allah ve Peygambere âşık, aynı zamanda bir tarîke mensup, yed-i sahîh sahibinden el almış, me'zûn olmuş olması da gerekir. Çünkü; ne kadar âlim olsa bile, tarikattan nasibi olmayan zavallılarda noksanlık vardır. Noksanda ise kemâl bulunmaz. Kemalsiz kimseden de is-

158

159

tifade edilemez. Şunu iyi bilmek faydadan hali değildir. Her tarikata giren, mutlaka tekemmül eder demek değildir. Oradaki sa'y ve gayretlerin, halvet ve riyazetlerin, âdab-ı tarikata riâyetin, şartlan ile birlikte bir de tekemmülün, lûtf-ı ilâhî olduğu unutulmamalıdır.

"Bildiği ile amel etmeyen âlim, insanlara ışık veren, fakat kendi kendini yakan bir kandil gibidir."

Başkalarına Allah teâlâ'nın emir ve nehiyle-rini söyler, fakat kendileri yapmazlar. Cenâb-ı Hak bu gibileri,

"Ey iman edenler, yapmadığınız şeyi niçin söylüyorsunuz?" diye tehdit etmiştir. Elbette bunlar âhirette şiddetli bir azaba müstehak olacaklar. Başkalarını peşlerine takıp, günah ve felâketlerine sebep olduklarından, azapları da kat kat olsa gerektir. Bu ulemânın kötü ulemâ diye yâd olunmasının yegâne sebebi, dünyevî menfaat ve maddî kazanç sağlamak için idarecilere yakın olmalarıdır.

Aynı zamanda bunlar ma'aşlarını alıp, zevk u sefâlannı sürdürmek ve etrafındaki zayıflara karşı

övünmek ve böbürlenmek suretiyle bu veyl'e müstehak olmuş oluyorlar. Hele arkalarını ümeraya dayamaları daha çirkin bir hareket olmuştur. Lâkin Cenâb-ı Peygamber'in aleyhle-rindeki son cümlesinden, bunlann kazanç sahibi olamıyacaklan, belki âhirete de elleri boş olarak gideceklerinden korkulur, ne'ûzü billah. Allah (Azze ve Celle) bizleri ve ümmet-i Muhammed'i muhafaza buyursun, âmîn.

160

MÜRÂÎ ÂLİMLER

Uj ÎAİİI J^U :l^li tJ>Ül 44 if <

• t'     *      ti •* * ı        ¦    • »•* ' iı    'i*    <•! ı       ı        *'       ™ *      * *ı

 ¦      •*

 'T          *'

" Allah'a Cübbül Hazen" (Hüzün kuyusu) den istiâze edin. Dediler ki: "Cübbül hazen nedir ya Resûlallah?" Buyurdu ki, Cehennemde bir vadidir ki, Cehennem her gün dört yüz defa ondan Allah'a sığınır. Oraya en çok, amelleri ile mürailik yapan âlimler girer. Muhakkak ki âlimlerin Allah'a en sevimsiz olanı, Emirleri ziyaret edenleridir."

Bu medh U sena olunan, kıymetine baha biçmeye kimsenin güç yetiremediği ilmin sahibi olup da, onunla amel etmeyen, kendilerinde bulunması gereken takva ve haşyetullahtan ârî, gösterişçi, riyakâr ve mağrur olanlar, şiddetinden Cehennemin Allah'a sığındığı, Cübbü'l-hazen denilen kuyusuna atılırlar. (Kenzü'I-Ummâl)

O Cübbü'l-hazen ki, Cehennem, ondan her

161

gün 400 defa Allah (Azze ve Celleye) sığınır ki, burası dehşetli bir azap evidir. Mürâî ve amelleri ile gösterişçilik yapan ulemânın sokulacağı bir yerdir.

KARNINI TIKABASA DOYURANDA HİKMET KAYBOLUR

Bak Lokman Hekim ne diyor: "Ey oğul, karnını tıkabasa doyurmanla fikir kaynakların kurur, düşünemez hâle gelirsin ve senden hikmet denilen bir ni'met kaybolur. Azaların ibâdetten geri kalır."

Halka anlıyamıyacağı sözleri söylemek zayiattandır.

"Kim insanların kalbini kendine esir etmek için çeşitli konuşma tarzlarını öğrenirse, kıyamet gününde Allah onun ne tevbesini, ne de ibadetini kabul eder."

ilim, baştan başa yalnız Allah teâlâ'mn rızâsını kazanmak ve bu rızâ-yi ilâhîyi başkalarının kazanmasına vesîle olmak için öğrenilir. Buradaki sarf kelimesi, hacetten fazla gelen ve cümleleri

162

ziynetlendirmek için kullanılan söz demektir, insanların gönüllerini bendetmek, kendisine bağlamak, emirlerine âmâde kılmak, aman efendim baş üstüne dedirtmek için söylenen sözlerdir ki, hiç bir zaman makbul bir şey değildir. Bugünkü tâbir, edebiyat taslayan, fesahat ve belagat müptelâlarının kısmen hallerini andırır. Bugün edebiyat, fesahat ve belagat birer ilim dalıdır. Çok talipleri vardır. Hepimizin sözü iyi söyleyebilmek için çalıştığı bir ilim koludur. Ömrümüz bu hususta kaybolup gider. Halbuki edebiyattan, fesâhattan, belagattan ancak erbâb-ı ilim anlar. Halk tabakası bundan birşey anlamaz. Belki "maşallah ne güzel konuştu" diye medh eder. Fakat ne dedi? dersiniz, bir cevap veremez. Çünkü bir şey anlayamamıştır.

163

ÖVÜNMEK VE MÜCÂDELENİN CEZASI

 *"

"Kim, âlimlere karşı övünmek, yahut sefihlerle mücadele etmek veya insanların teveccühünü üzerine çekmek için ilim öğrenirse, Allah onu Cehenneme dahil eder."

Bir vakitler memleketlerinde kıtlık olan halk, ediplerini diğer memleketlere göndermişler. Bizim halimizi arz etsinler de bir takım yardımlar toplasınlar. Bu gayeyle giden muhterem zâtlar görüşmüşler, konferanslar vermişler, çok çok alkış toplayarak memleketlerine dönmüşler ve yalanda onlardan çok yardım gelecek demişler. Fakat zaman geçmiş, bakmışlar ki, hiç yardım falan yok. Bunun üzerine halktan başkalarını göndermişler. Bunlar, onlara ana diliyle hallerini arz etmişler ve şimdiye kadar niçin yardım ellerini uzatmadıklarına dâir sitemli sözler söylemişler. Onlar da cevaben: Yahu! Hakikaten bir takım beyefendiler geldiler. Güzel güzel konuştular.

164

Lâkin halk bundan birşey anlamadı, demişler. Derhal faaliyete geçerek kıtlık olan memlekete yiyecek maddeleri yollamışlar.

Halkın anlayamadığı sözleri söylemek elbette zayiattandır. Üstelik halkın gönlünü elde etmeğe çalışmak ayrı bir belâ. Şiirler bu fneyanda epeyce bir yer alır. Hele tasavvuf ehlinin söylediği sözleri söylemek de ayrı bir dert. Mevlitlerde hafız efendilerin okudukları bazı kasideler var ki, hepimizi pek düşündürür.

Bu gibi konuşmaların Allah indinde bir kıymeti yoktur. Bu yüzden farz ve nafile ibâdetlerin kabul olunmaması şâyân-ı dikkattir.

.jÛ» jü fj\ ^Ûl İJAS JÂ' }

"Bir adam, ilmi, ulemâya tefâhur veya sefih adamlarla mücadele için veya halkın teveccühünü celp için tahsil ederse, yolu Cehennemedir."

insan, onu yalnız Allah teâlâ'nın rızâsını kazanmak için tahsil eder. Dünyâ menfa'atlarını te'mîn için ilim tahsîl etmek, ilim sahiplerine karşı iftihar edip gururlanmak, çalım satmak, ben de böyle bir âlimim, diye ikide bir lüzumsuz yere ortaya atılıp mes'ele çıkarmak için öğrenmek, za-

165

manian boşu boşuna zayi etmektir. Sırf bir gurura ve iftihara aklanarak, sefihlerle mücadelede muvaffak olmak gayesiyle okumak, hem zaman zayiatına, hem de ömr-i azîzini boş yere harcamaya sebep olur. Bu acı, evvelki gibi ulemâ ile iftihara vesîle olsun diye çalışanlann acısına denk bir acıdır. îlim bunlar için gönderilmemiştir, ilim, Allah'a vusule büyük bir vasıtadır. Bu ise Hak'ka vusule mâni olan ahlâk-ı zemîmelerin terk, nefs-i emmâre ve levvâmenin elinden kurtulmakla olur.

Gerek ulemâya karşı iftihar ve gerekse süfehâ ile mücadele, ahlâk-ı zemîmelerin başı ve nefs-i emmârenin tâ kendisidir, ilim tekemmüle yegâne bir vasıta iken, onu unutup da iftihar ve mücadeleye hasretmek, tabiatıyle hiçbir akl-ı selîme yakışmaz. Onun için tekemmül, ancak fena denilen nimetle hâsıl olur. Fena demek, yok olmak mânâsına ise de, fenadan asıl maksad ahlâk-ı zemîmeleri birer birer terkedip, yerlerine ahlâk-ı hamîdeleri yerleştirmektir. Bunu Tasavvufî Ahlâk kitabında bulursun. O kitabı çok oku, hem tekrar tekrar oku ki, güzelce içinize yerleşsin, iyi ahlâklar, kötü ahlâklar çıkmadığı müddetçe içe yerleşmez. Halbuki insan kendi kendine ahlâkı nın kötü olduğunu bilemez. Birçok kötü huylarına iyidir zannıyla saplanıp kalır. Onun için he-

166

167

men herkes bilaistisna bir tarîkate girmek ve kendisini terbiye edebilecek bir mürebbî bulmak mecburiyetindedir. Yoksa tasavvuf bugün olduğu gibi, al sana şu kadar teşbih çek de çek... Evet, teşbihler lâzım. Fakat aslolan hareketlerin tashihidir, yani; tslâm ahlâkı ile ahlâklan-maktır. Kötü ahlâkların içinde iken her gün namazlarımızda en aşağı 40 defa okuduğumuz FÂTÎ-HA Sûresinde Cenâb-ı Hak'kın Peygamberlerine verdiği istikâmeti isteriz. Yahûdî ve Nasâra yolu olmasın diye feryâd ederiz. Fakat, bir de bakıyoruz ki, bütün âdet ve an'anelerimiz hemen hemen onlara tam uygun. Bu nasıl müslümanlık bilemem?

Nâsın kendilerine teveccüh etmelerine vesîy-le olsun diye de ilim tahsil edilmez. Çünkü; böyle yapan kimse, tam bir ehl-i dünyâ, gideceği yer de Cehennem olur. Halbuki, ilmi, Cennet ve cemâlullahı kazanmak için tahsil etmek gerektir. O takdirde hem kendine hem de başkalarına faydalı olur. Ne yazık bugün pek çok bilgilere sahibiz ama, faydası da o kadar kısa.

Hülasa: Her kim iftihar, sefihlerle mücâdele, veya nâsın gönüllerini kendisine çekmek için ilim talep ederse, onun yeri nârdır, Cehennemdir, ateştir, vesselam.

Allah teâlâ (Azze ve Celle)'nin rızasından

başka bir şey için öğrenilen ilimler, ister nâsın teveccühünü kazanmak, ister ilim sahipleriyle mücâdele etmek, ister dinsiz ve sefih kimselerle mubâheseler yapmak ve onları mağlûp etmek gibi her ne gaye ile olursa olsun, Hak rızâsının dışında bir gaye için ilmin tahsili, sahibine büyük bir vebaldir. İbadetleri kabul olunmaz. Allah teâlâ onları Cennete sokmak şöyle dursun, belki yerlerini Cehennem olarak hazırlamış plurlar. Cenâb-ı Hak cümlemizi, dinini, kitabını, fıkhım, sırf Allah rızâsı için çalışıp öğrenen ve öğretmeye çalışan bahtiyar kullarından eylesin, âmîn.

Şöyle bir hikâye akla geldi; anlatmak, herhalde faydadan hâli olmaz. Vaktiyle Musa (aley-hisselâm)'ın dizinin dibinden ayrılmayan ve onun nasîhatlannı dinleyen bir zât, bir zaman sonra ortadan kaybolmuş. Musa (aleyhisselâm) bu zâtı sormuş. "Sizden öğrendiklerini başka memleketlerde söylüyor. Ve bu suretle maişetini temin ediyor" demişler. Bir müddet sonra Allah teâlâ onun simasını büsbütün değiştirerek başka bir şekle sokmuş. Din, Allah içindir. Yaşamak için âlet edilemez vesselam. Me'mûriyet devlet için lâzımdır. Fakat sen hürriyetini seç, hür yaşa, boyunduruk altına girme. Kurtla, köpeğin hikâyesini hasırla, muhterem kardeşim. ti3     JU  jl   UUJl         lJ

168

"Her kim ilmi ulemâya karşı övünmek veya sefihlerle, meclislerde mücadele için öğrenmek isterse, o kimse Cennetin kokusunu bile koklayanla/.."

"Her kim ilmi, sefihlerle mücadele etmek veya ulemâya karşı iftihar vesilesi yapmak ya da nâsın teveccühünü kazanmak için talep ederse, Cehennemdeki yerini hazırlasın."

tin .*, ulemâya karşı övünmek ve onlara galebe çalabilmek veya sefihler meclisinde onlarla mücadele etmek için öğrenmek isterse, bu da, güzelim Cennetin kokusunu bile koklayamaz. Zîra ilim, ancak Allah'ın rızâsını kazanmak ve Hak'la hak olarak bilmek ve bildirmek için öğrenilir. O kimseye ne mutluk. Bilâkis başka başka gayeler peşinde öğrenilen ilim, hiçbir zaman iüm bile değildir. O gibilere âlim bile demek hatâdır.

Sefih: Bu kelimenin cem'i süfehâ'dır, sefihler demektir. Hilim denilen güzel huyun zıddı olmakla beraber, akılsızca işler yapan kimselere de sefîh deniliyor ki, bunlarla münakaşa ve mücadele hiçbir zaman doğru olmayacağından, mücadele edenler, söz dinlemeyenler, Cennetin güzel kokusundan mahrum olurlar, yani Cennete gire-

169

mezler.

Akılsızlarla mücadele, yahut âlimlere karşı galibiyet ve üstünlüğünü göstermek gayesiyle yapılan tahsillerin ne kendisine ve ne de başkalarına faydası yoktur. Neticeitibariyle yerlerinin cehennem olacağı anlatılmak üzere "Cehennemdeki yerini hazırlasın" buyurulması ne kadar korkunç bir hâdisedir... Bugün gördüğümüz hâdiseler bunun ne kadar yerinde .olduğunu bizlere açıkça göstermektedir. Ashâb-ı kirâm'ın ve tabiîn devirle-rindeki ulemânın aderUyle bugünkü ulemâ adedi ne kadar farklıdır. Meselâ Rcsûl-i Ekrem sallalla-hii aleyhi ve sellem'in zamân-ı sa'âdetlerindeki ulemânın adedi, yanılmıyorsam yedi idi. Bugün ise, 700 değil belki de 70.000'dir. Fakat bu yetmiş binin bir yedi kadar kıymeti olmadığı Aşikârdır. Ö yedi kişi ilmi, Allah için öğrenmişler ve Allah için de öğretmişlerdir. Zamanlarındaki insanlar onların izlerinden zerre kadar ayrılmamışlar. Çünkü bilgileriyle evvelâ kendileri âmil idiler. Öyle olunca ilimleri etrafındakilere tesir ediyor ve onları da öğrendikleriyle amele sevk ediyordu. Bugün ise, tamamiyle aksi bir halde, yalnız bütün kuvvet sözlere dayanır. Amelden bahsedemezsiniz. Zîra kendinizde yapmadığınız bir şeyi başkasına söylemeğe cesaret edemezsiniz. Zâten söyleseniz de faydası olmayacaktır. Çünkü

170

kendisi yapmıyor. Onun için lâf ebesi denilen, beylik sözleri ezberlemek suretiyle ne müslii-manlık ve ne de sofuluk olur. Belki dünyalığı dünyalık olur, ama yeri de Cehennem olur. Böyle olunduktan sonra, böyle bilgiye ne lüzum var? O zaman bir işin, bir ticâretin, bir sanatın sahibi olarak hayatını kurtarmak ve bu suretle Cenneti bulmak mümkündür. Çünkü Cennetin istediği şeylerden birisi temizlik, nezâfet dediğimiz iç ve dış temizliği, güzel ahlâktır; birisi de Allah teâlâ'nın emirlerine riâyettir. Allah teâlâ cümlemize sıhhat ve selâmetler nasip edip, Cennetini kazanan ve cemal-i ilâhiyesini müşahede edenlerden eylesin, vesselam.

ilim sahiplerine yakışan tevâzû yerine, kibir, gurur, iftihar, kendini beğenme gibi çirkin hasletlere bürünen ulemâdan da Allah (Azze ve Cclle)'ye sığınmamızın lüzumuna işaret edilmektedir.

Bizim, bu nimetleri bizlere lûtf ve ihsan edenin ancak Allah (Azze ve Celle) olduğunu bilerek, o ilmin vekârını muhafaza ile birlikte, mü-tevâziyane bir şekilde erbabına öğretme hizmetinde bulunmamız gerekir. Bunları kendisine vecîbe bilen kullar olmalıyız. Yoksa, ben biliyorum iddiasiyle kibir, gurur kimseye yakışmadığı gibi, ulemâyı zevi'l-ihtirâma hiç yakışacak bir-

171

şey değildir.

Bu benlik, çok kimseyi yıkmış ve perişan etmiştir. Bunun sebebini bir türlü anlayıp üstüne toz kondurmazlar. Binâenaleyh ilmi öğretirken, tasavvufu da beraber yürütmek gerektir. Bu benlik da'vasmdan ve diğer mezmûm huylardan, riyazetler ve zikruUah sayesinde ve büyüklere olan hizmet mukabilinde Cenâb-ı Hak'kın lûtfu ile kurtulabilirsin, yoksa zahirî bilgileri onlara asla kifayet etmeyecektir.

Ma'alesef dün de, bugün de tasavvuf kimsenin işine gelmemektedir. Tarikatlar her devirde mevcûd, fakat bugünküler hep sun'î! Tasavvufun gayesine kafiyen uyulmadığı görülmektedir.

Bugün tarikat sahiplerinin tuttukları yola bakınız. Her yönden tam bir Avrupa mukallidi, heyhat. Bu, değil bir tarikata, hiçbir rnüslü-mana yakışmaz. Pîrler pîri Abdülhâlik Guc-duvânfnin oğluna olan nasihatlerini bol bol oku. Tekrar tekrar oku, bakalım bizim hâlimizin ona benzer tarafı var mı? Cenâb-ı Hak cümlemizi afv ve mağfiret buyurup, sevdiği ve razı olduğu kullarının arasına kabul buyursun.

172

ULEMÂ'NIN CEBÂBÎRl

"Siz ulemânın cebâbirinden olmayınız. Sonra cehliniz ilminize galip olur da, câhillerden sayılırsınız." demektedir.

"Cebâbire" kelimesi ululuk taslamak, kibirlenmek ve bir mânası da kahır demektir. Talebe üzerine musallat olup, kahredici şekilde davranmak, merhametsiz bir şekilde talebeye kıymet vermeyip, onlara karşı büyüklük taslamak, onları her bakımdan rencide etmek, kendilerine soku-iup bilmedikleri şeyi-eri sorup öğrenmelerine meydan vermemek, gururlarından yanlarına sokulma imkânı bırakmamak, tekebbürün neticesidir. Binâenaleyh; âlim olan kimseye yakışan, talebesine karşı şefkatli, mütevâzî, merhametli olup, ona bilmediklerini öğretmeğe çalışmak ve yardımcı olmaktır. Talebeye yakışan da huc^sv ~ üstadına, mürebbîsine karşı terbiyeli ve nezaketli olması, hürmet ve saygıda kusur etmemesidir. Zîra öğrenilen her bir ilim, öğreten ve öğrenen için paha biçilmez bir cevherdir. Bunu takdir edememek doğrusu pek büyük hatâdır.

173

ÎLİMLE ALLAH RIZÂSININ GAYRINI TALEP

 A

'p'üi

"Yine bu ilmi Allah'ın rızâsından gayrı işler için (meselâ; menfaat dünyâsı için talep ederse veya o ilimle Hak teâlâ'mn rızâsından gayri bir şey) talep ederse, Cehennemdeki yerini hazırlasın."

Şu halde anlaşılıyor ki, ilmi ancak Allah teâlâ'mn rızâsını kazanabilmek için tahsil etmek lâzımdır. Bugün mekteplere talebeler sığmıyor, yani mektepler az geliyor. Maşâallah çok talip var. Lâkin maaş ve para da o nisbette çok var. Yalnız bu seneki imam Hatip talebe adedi 15.000'dir. Bunlar yüksek tahsil ve enstitüye girmek için imtihana gelmişler. Artık hocalık diye bir şey kalmamıştır. Barem denilen maaş usulüyle herkes tahsili nispetinde maaş almakta müsavidir. Eskiden zavallı hocalara pek az maaş verilmekte idi. Hattâ köy hocalarına, köyün kalabalığı nisbetin-de maaş verilmesi kanun iktizasıydı ki, elli, altmış hanelik köyler, bir imama 6 lira verebilirlerdi. O para ile, hiçbir zaman maaş almasalar bile, o

174

175

kudsî vazifeleri yapacak kimseler bulunuyordu. Lâkin bun maaş verilmese bakalım kaç talebe bulunur?

tUMLE DÜNYAYI TALEP

-    M'

¦P >' u! "Her kim âhiret amelleriyle (ilmiyle) dünyâyı talep ederse, yüzü karartılır, şan ve şöhreti yok edilir. İsmi de Cehennem ehlinin arasında tesbit edilir, yazılır." Artık işin içinden çıkmak mümkün mü? Ne yazık, dünyâ hayatını sen boşuna sanma; burası bir imtihan evidir. Bizim tembel çocuklar gibi, bu imtihanı kazanabilecek ne kuvvetimiz, ne de kudretimiz vardır. Şeytan peşimizde, nefis içimizde, kâfir arkamızda, münafıklar da gözümüzün içine bakar, kusurlarımızı araştırır ve bizleri perişan etmeğe çalışır. Cenâb-ı Hak muinimiz olmazsa, biz bunların ellerinden yakamızı kurtarıp, Hak'ka karşı nasıl makbul bir kul olabiliriz. Aman yâ Rabbi, bizi bir an bile olsa, hıfz u himayenden katiyen ayırma, kusurlarımızla muaheze etme, fazl u keremin, lûtf u inayetinle bizleri sevdiğin ve razı olduğun Cennetlik kullarından eyle, âmîn.

I

ÜMERÂYI ÂLİMİN ZİYARETİ

Ulemânın Cenâb-ı Hak katında en mebgûz olanı, kendilerine verilmiş olan ilmi bahane ederek ümerâ kapılarına ziyarete gidenlerdir.

Buhârî Hazretleri Târihinde, Tirmizî Hazretlerinin ğarîb olarak, Ibni Mâce'nin de, Ebû Hu-reyre (r.a.)'den rivayet ettikleri bu hadîs-i şeriften ders alabilme şerefini Allah cümlemize nasîb eylesin, âmîn.

 ')

 ji\

 jjülr S

 ^ J

 y ur jjü>

"Yakında benim ümmetimden bir kavim Kur'ân okur ve dinde tefakkuh ederler, Fakîh olurlar. Şeytan bunlara gelip der ki: "Eğer siz sultana gitseniz, sizin dünyanızı ıslâh eder. Siz de, dininizle onlardan uzak, ayrı olursunuz." Bu hal dikenli bir yerde gezen adamın üzerine dikenlerin dağıldığı gibi bunlar da hatâlardan salim olamazlar."

Ibn-i Asâkir'in Ibn-i Osman'dan naklettiği

176

bu hadîs-i şeriften anlıyoruz ki müslUmanın yalnız Kur'ân okuması ve dinde fakîh olması, yani dinini güzel ve tam bilir olması kâfi gelmemektedir. Zîrâ insan midesinin esiridir. Yemek, giyim, iskân vesâir ihtiyaçlar içindedir. Yalnız din adamı olmak kâfi gelmiyor. Ele bakmayacak derecede bir gelire veya bir ticarete ihtiyaç zarurîdir. Bunlara sahip olamayan okuyucu, o zaman ya millete veya devlete yüklenecektir. Bunların ikisi de hatalıdır.

En iyisi, imam A'zam efendimiz gibi, bir ticârete sahip olup, devlet memuriyetini kabul etmemektir. Velev sonunda ölüm olsa dahî. Çünkü, zamane idarecileri, her ne kadar iyi kimseler olsalar da, cibilliyetleri itibariyle istediklerini yaptırmak isterler veya verdikleri kadar dininden alırlar.

Onun için en iyisi, onların kapılarına sokul-mamaktır. Halkın eline bakmak da çok abestir. Bu sefer de, halk size musallat olur. Nitekim, dikenli bir arazide dolaşan kimsenin ayaklarına, üst ve başlarına dikenlerin batacağı malumdur. Devlet kapılarında dolaşanların hâli de böyledir; yani hatâlardan salim olmak mümkün değildir.

Tabiî insanın pekçok düşmanları arasında, şeytan baş düşmanıdır. Bu, insana musallat olup: "Sen âlim bir adamsın, ihtiyaçlarını temin için

177

Sultana, yani devlet idarecilerine müracaat edip, bir vazife veya yardım istemelisin" diyerek tavsiyelerde bulunmaktan geri kalmak, yaptırıncaya kadar uğraşır. "Adam hele sen bir müracaatla dünyanı düzelt ki, daha güzel çalışmaları yapasın. Tabiî dininle onlara ta'viz vermez, onlardan ayrı olursun. Bu suretle daha verimli bir çalışmaya muvaffak olursun." der. Buna benzer çeşitli iğ -yalan ile onlar, ilimleriyle âmil olamadıkları gibi, dünyâ tamahı yüzünden devlet kapılarına gider. Ondan sonra da tam bir dünyâ adamı olurlar, vesselam.

Cenâb-ı Hak cümlemizi nefsinin, şeytanın ve sevmediği kullarının şerrinden muhafaza buyursun. Razı ve hoşnûd olduğu amellerde bulunmayı lutfeylesin. Âmîn.

V} jj> J&.  «Ill ÎIİİ Jjl vUf jŞ\ Jİ* *'} 'y

*   S      «ft             %

ji jlyül 4>-U

"Bir kimse bir emîrin yanında (riya ve gösteriş için) Allah'ın kitabını okursa, Allah o kimseye emîrin yanında okuduğu her bir harfe karşılık bir lanet, emîre de on la'net eder.

178

Kıyamet günü Kur'ân, o kimse ile muhâsama eder. O orada "âh helak Olduk" diye bağırır da, kendilerine "Bu gün yalnız bir kerre helak olduk değil, birçok deFa helak olduk diye bağırın." denilenlerden olur."

Okunan âyet-i kerîmelerden sevâb beklenirken, mukabilinde la'net gibi pek büyük bir hakaret ve felâkete maruz kalmak ne kadar acıdır, görülür şey değil. Bu, insanın pek büyük bir gafleti neticesidir. Emîrin ise haddini bilmeyip hâfız-ı Kur'ân kimseleri keyiflerine âlet edip, Kur'ân okutmaya kalkması, doğrusu pek büyük bir hatâdır ki, o la'nete düçâr olması ne büyük felâkettir.

Kur'ân-ı Kerîm hem sahibine ve hem de başkalarına şefaat sahibi iken, bu sefer aksi olarak Kur'ân-ı Kerîm'in ona davacı olması ne acı; davası da yine ind-i ilâhide makbul olduğundan, yakayı kurtarması mümkün değildir. Onun için Kur'ân okuyan kimseler, kendini bilmezlerin yanında Kur'ân okumaktan son derece hazer etmeli, böylece hem vebal altında kalmaktan kurtulur, hem de emîrin lanete uğramasına manî olur.

Emirler Kur'ân-ı Kerim'e uymaktan uzak kimseler olduğundan, onların yanında Kur'ân okumak tabiatıyla caiz olamaz. Onlar zevk, safa sahibidirler. Kur'ân ise zevk ve safa için değil,

179

gönüllerin ve bedenlerin Allah te'âlâ'ya dönmesi içindir. Emirler ise bundan çok uzak kimselerdir. Burada emirler zikrolunmuş, fakat emirler gibi, her zevk ve safa sahibi, nefsine ve şehvetine meyyal, mağrur, kendini beğenen, şöhret sahihlerinin dahî huzurlarında okumak caiz olmasa gerektir. Hele bu devirlerde mevta sahihleri evlerinde hafızları toplayıp, onlara Kur'ân okuturlar, mevlid okuturlar, ilâhî söyletirler. Hanım kızlar da ortalarda dolaşarak helva dağıtırlar. Aman yâ Rab. Burası matem evi mi, yoksa düğün evi mi? Buna kimseler ses çıkarmazlar. Zîra altında büyük menfa'atlar var. Cenâb-ı Hak cümlemizin hâmisi ve hafızı olsun da dininin, kitabının, Is -/âmınm kadr ü kıymetini bilip, şükrünü ifa ederek dünyaya kul değil, Allah'a kul olanlardan eylesin, âmîn.

 r v

 dr   at

"Sultanın ve devlet adamlarının ayağına kendi arzusu ile giden hiçbir âlim yoktur ki, âhirette sultanın çekeceği Cehennem azabına ortak olmasın."

180

(Deylemînin lafzında şu ibare vardır) "Sultanla ihtilat eder ve dünyâya karışırlarsa o vakit peygamberlere hiyanet etmiş sayılırlar. O zaman bunlardan sakının"

 UİjJi

 OVÜLİH   >>JU

181

ÎLMt PARA ÎLE SATAN ULEMÂNIN HÂLÎ

 fi Π    JL

\ZL fj* 'jJk fi aÎJi *JL, ÇÜ, Jjl* jpLJl

aj <jjl2>\j LıJJ! <JUj, iyi!» (Jl^j Luj << yi^j Jj

j^ (İİJU aİp (j^lli   iÜ ^»   ^büj juIiJl ^Jj -dil

jis ^ iîıı «11 oSü ^' iSu iÜ 01 H\ &yd\ jijî Vıî ıiiL <lU lîîj iÜ? *i tj^sÂu ille ul

"Âlim iki türlüdür: Bir âlim vardır ki ilmi ile Allahi kasteder. Onu paraya değişmez. Tamâan almaz. Bir âlim de vardır ki, ilmi ile dünyayı kasdeder. Onu paraya değişir. Tamâan alır. Allah'ın kullarından esirger. Böylesine, Allah, kıyamet gününde ateşten gömlekler giydirir. Ve meleklerden bir melek onun hakkında şöyle nida eder: "Haberiniz olsun, işte şu filan oğlu filandır ki, Allah ona dünyada ilim verdi de, o da onu paraya karşılık sattı. Tama etti."

"İnsanların hepsi oradan ayrılıncaya ka-

182

dar bu nida devam eder gider. Sonra da Allah ona dilediğini yapar."

işte bu hadîs de, pek açık bir şekilde göstermektedir ki, Hakkın istediği âlim; dünyâya talip olan, ilmini bedavaya vermeyen, okurken pazarlıkla okuyan, yazdığı eserleri para ile birkaç misline satan, sonra da ilimden bahseden, bunu öğreninceye kadar şu kadar para harcadım diye övünen âlim değil. Âlim odur ki, ilmiyle O'nun rızâsını kasdeder. Onun için hiçbir şey almaz. Onu para mukabili satmaz. O yüzden denizin balıkları, karadaki hayvanlar, hattâ havadaki kuşlar bile mağfiret dilerler.

İkinci âlim ise, ilmi ile dünyâyı, dünyâ menfaatlerini talep eder ve onu para mukabili satar, ücret alır ve Allah'ın kullarına, bahillik edip, parasız öğretmek istemez. Bunun için de ceza olarak ağızlarına ateşten gem verûlur. Ve meleklerden bir meleğin:

"Ey ehl-i mahşer, agâh olunuz ki, falan oğlu falana Allah teâlâ daha dünyâda iken ilim verdi ve o da sattı ve mukabilinde ücret aldı." diye nidası hesap ve mahşerden kurtuluncaya kadar devam eder. Sonra Allah teâlâ dilediğini işler, ister affeder, ister affetmez. Onun bileceği iştir. Fakat rahmetinin bolluğu dolayısıyle affını ümid ederiz. Lakin bu âlimler yeryüzünün ışığı, kandi-

183

li, ziyası ve nuru olamazlar.

Hakikî ulemâ, paraya tenezzül etmediği gibi, ilmi para mukabilinde satmazlar.

Bizim eski cerci hocalarımız gibi olma. Hoca Efendi va'z eder, nasihat eder, güzel güzel anlatır, sonra da, ihtiyaçlarından bahsederek yardım talebinde bulunur ki, bunun hiç bir vakit tasvip edilecek bir hareket olmadığı cümlece aşikârdır.

Bu sebepten, şu hadîs-i şerîf çok yerindedir:

"Bir adam Kur'ân öğretmesi karşılığı bir yay alsa, Allah ona, onun yerine kıyamet günü ateşten bir yay kuşatır."

Imam-ı A'zam Hazretleri, buna binâen öğretme karşılığı ücret almaya haram demiştir. Fakat, cumhûr-ı ulemâ, kendisini ilme tahsîs etmiş olduğunu dikkate alarak tecviz buyurmuştur. Öğretmekle meşguliyeti yüzünden başka bir iş yapmaya vakti olmayacağından, ücret almasına cevaz vermişlerdir. Caiz demek başka, bundan kaçınmak başka. Ittikâ sahibi olup almamak daha ev -ladır.

184

185

KUR'ÂN-I KERÎMİN EMİRLERİNE HÜRMET GÖSTERMEYENLER

*   '    *|l      *    *

 

 ^i

"(Yakında) Benim ümmetinden bir kavim gelir. Kur'ân okurlar, fakat bu boğazlarından aşağı geçmez; ava isabet eden bir okun, bir taraftan girip, diğer taraftan çıktığı gibi dinden çıkarlar ve bir daha dinlerine dönmezler. Onlar, hilkat, tiynet ve cibilliyet itibariyle yaratılanların en şerirleridir. Alâmetleri de, sakal ve bıyıklarının tıraşlanmasıdır."

Ahmed îbn-i Han bel Hazretlerinin, Müslim ile Ibni Mâce'nin, Ebûzer-i Gıfârî Hazretlerinden ittifakla beyân buyurdukları bu, bunlara müşabih hadîs-i şeriflerde, ümmet-i Muhammed'den olup Kur'ânı okudukları halde, okunan Kur'ân-ı Azî-müşşândan istifâde edemeyenlerin bulunduğu, okudukları Kur'ân'ın hulkûm denilen boğazlarından aşağı inmediği anlatılmaktadır. Onlar sûretâ

okurlar, okudukları ile ne amel eder, ne de amel edilmesine müsaade ederler. Yani amel de ettir-. mezler.

Fikirleri bozuk, akideleri bozuk, amelleri bozuk olduğundan, menhiyatı işlerler. Günahlardan korkup kaçmazlar. Bu yüzden de dinden çıkarlar. Bir daha tevbe edip, dine dönmezler. Bir taraftan biz müslümanız der, diğer taraftan şeriatçılık kanunen yasaktır, derler. Biraz düşünecek olursak, bu birbirlerini tutmayan sözlere çocuklar bile inanmazlar. Çünkü şerf at dindir. Din de şeriattır. Şeriat başka, din başka diye birşey yoktur. Bu iki şey, rûh ile cesed gibidir. Ruhsuz cesed olmadığı gibi, cesedsiz ruh da olamaz. Bunlar birbirlerini tamamlarlar. Mahlûkatın tiynet ve tabiat itibariyle en şerirleridirler. Ehl-i îman ve bahusus imanda tekemmül edenlerin, mahlûkatın en hayırlısı, en şerlisinin de dinsizler olduğunu Kur'ân bize bildirmiştir. (Sûre-i Beyyine, 6-7. âyetler) Bu tabiî pek doğrudur.

Bizim hürriyetimiz olmasa, dinimiz olmazsa, dünyaya hakim olsak, bütün dünyâ bizim olsa ne fayda?.. Ben köle, sen de şâh, ne güzel memleket!...

Bu ve benzeri hadîslerin her ne kadar Şîî ve Havâriç taifeleri için olduğu sarihler tarafından yazılmış ise de, bu tıynette olan herkese şâmil ol-

186

duğu da dikkatten uzak tutulmamalıdır. Halbuki, bugün bir de mason derdi başımıza çıktı.

islâm dininin dışında ve tam bir Yahudi düzeni olan mason cemiyetlerine giren ve onların emellerine hizmet eden müslümanların halleri acaba nasıl olur? Cenâb-ı Hak, bütün ümmet-i Muhammedi hem cahillikten, hem de dünyaya köle olmaktan kurtarıp; dinine, imanına, kitabına, devletine ve milletine sâdık olan sevgili kullarından eylesin, âmîn...

187

BİLDİĞİNİ SAKLAMAK

 d*

"Bildiği ilmi kim saklar, ehline öğretmez veya soranlara söyiemezse (bildirmezse), yevm-i kıyamette ateşten gem ile (ağzına) gem vurulur."

Hüner yalnız öğrenmek değil, öğrendiğini aynı zamanda ehline öğretmektedir. Nasıl bir insan servete sahip olur da, zekâtını ve sair sadaka ve hayırlarını yapmazsa, ona bahil, cimri, sıkı gibi adlar takılırsa, bildiği ilmi saklayan insanlara da bundan daha ağır bir ceza verilir. Bu talipleri, ilimden mahrum etmenin cezasıdır. Onun için herkes gücü yettiği kadar bildiğini bilmeyenlere öğretmek mecburiyetindedir. Hem sevap alır, hem de cezadan kurtulur, vesselam.

insan ilmi hem kendisinin selâmeti ve hem de hemcinsi müslüman kardeşlerinin faydası için öğrenir. Şimdi öğrendiği bu ilmi, isteyenlere vermez saklarsa, buna cesa olarak ağzına ateşten gem vuruluyor ki, o buna lâyıktır. Halbuki müs-lümanlıktaki kaidelerin en mühimi kardeşine karşı mâlî, bedenî, kavlî elinden gelen yardımları

188

yapmaktır. Hattâ onun yardım istemesine meydan vermeden, bu yardımları yapmaktan kaçınmamaktır. Efdal olan bu iken, sorulan ve öğrenilen bir şeyi bildiği halde cevapsız bırakmanın haki-kata ve hele müslümanlığa hiç yakışmadığı cümlece ma'lumdur. Onun için ateşten gemleri hak etmiş oluyor. Cenâb-ı Hak cümlemizi korusun, âmîn. Bilmediği halde biliyorum diye söze atılmak da böyledir.

"timi varken sükût etmek âlime lâyık olmaz."

îlim, hem amel etmek ve hem de bildiklerini bilmeyenlere öğretmek için talep olunur. Binâenaleyh âlime yakışan, ilminin zekâtını vermektir, ilmin zekâtı ise bilmeyenlere öğretmektir. Va'az ve nasîhatlar da ilmin zekâtıdır. Bir de ilme muhalif şeyler gördüğünde, sükût etmeyip, derhal onları uyandırmak, îkâz etmek başlıca vazifesidir.

Hele bid'at denilen, ilim hârici şeyleri gördükçe dayanamaz, derhal müdâhale edip, îkâz eder ve onları da kurtarır.

189

KÖTÜ ULEMÂ YÜZÜNDEN ÜMMETE VEYL

 

 

 &

"İlmi ticaret ittihaz edip, zamanın ümerâsından nefisleri ve menfa'atlari için kazanç te'min etmek isteyen kötü ulemâ yüzünden, ümmetime veyl olsun. Allah onlara ticâretlerinde kazanç vermesin."

Veyl kelimesi yukarıdaki hadîs-i şerîf de geçmişti. Burada "ümmetime veyl olsun, yazıklar olsun" demek, kötü ulemâ yüzünden onların çekecekleri var demektir. Ümmet-i Muhammed'in suçu ne ki, onlara veyl olsun deniyor? Asıl veylin kötü ulemâya olması lâzım gelirken, ümmetime veyl olsun denmesi, her halde onlara acımak için olsa gerek. Zavallı ümmet-i Muhammed, ulemâsına itimad eder, sözlerini dinler, fakat sözlerinin ne kadar doğru veya yanlış olduğunu ayırt edemez ve körü körüne onlara uyarlar, işte bu körü körüne bağlanmaları ve uymaları sebebiyle onlara

190

veyl olsun, yazıklar olsun ki, bilgi sahibi olmamışlar, kör kalmışlar. Bunun cezası da veyl'dir. Cehennemdeki o çukur yerdir. Buradaki veyl, kötü âlime de şâmildir. Zîra kendisi, ilmiyle âmil olmadığı gibi, Ümmet-i Muhammed'in kötü yollara sürüklenmesine de sebep olmaktadır.

191

NÎFAK HUŞÛU

Ne kadar mühim olduğu erbabınca nıa'lûm-dur. Bu gösterişçiliğin fenalığı hakkında: JliT, JjüI > ^ -sı-"' '-   »-•         '" '

"Nifak huşûundan Allah'a sığının. Bu, bedeni huşûda, kalbi nifakta demektir." buyurul-muştur.

Münafıklık san'atı olarak "nifakın huşû'u, bedenin huşû'u ve kalbin nifakı" beyan edilmektedir. Zamanımızda oldukça çok görülmektedir. İçinde havf ve haşyet olmadığı halde, varmış gibi ezilip, büzülen, kendisini kâmil ve haşyet sahibi imiş gibi gösteren ve içleri tamâmıyle münafıklıkla dolu, para, zevk ve sefa budalalarından Allah teâlâ'ya sığınmanın gereği ve lüzumu bizlere duyurulmaktadır.

"Ümmetim üzerine korktuklarımdan birisi de, âlinıü'llisan olan münafıklardır", buyurmuştur ki, ne kadar haklıdır. Konuşmasını iyi bilen, fakat amelden ve ihlâsdan mahrum olan bu gibi zâtlar, halk üzerinde derin, hem de çok derin, kötü tesirler bırakır. Halk bu defa ulemâsından

192

soğumağa ve onlardan yüz çevirmeğe ve sözlerini de dinlememeğe başlar ki, bu felâket insanlara yetip de artar. Zîrâ halk, hakîki ulemâ ile böyle ulemâ kisveli münafığı ayırd etmek kabiliyetinde olmadığından, hepsini birden lekeler. Sonra bir daha kendimizi toplamağa imkân kalmaz. Bu gibi insanlar, ekseriya mideleri için konuşurlar. Kalbleri hem câhil ve hem de karadır, timi san1 at edinip yaşamağa bakarlar. İnsanları ibâdete ve hayırlara da'vet ederler, kendileri ise, Allah'dan, ibâdet ve ta'attan kaçar, günahları irtikâb etmekten kaçınmazlar; böylece Hak'kın gözünden düşmekle beraber, halkın da gözünden düşerler. Halk bunların sözlerini dinlemek istemez. Zaten dinle-seler de sözlerinin hiç te'siri olmaz. Bu bizim için yeter, artar. Nihayet o güzel Cennetin kokusunu duymaktan mahrum kaldıkları gibi, içine de giremeyecekleri pek aşikâr bir şekilde anlaşılmaktadır. Cenâb-ı Hak cümlemizi ihlâslı, imanlı, amelli, ahlâklı, Allah teâlâ'mn sevdiği sevgili bahtiyar kullarından eylesin ve sevmediği işleri işleyen kötü ahlâklı, ahlâksız kullarından etmesin, âmîn.

193

 

EHIA Ol MADAN FETVA VERMEK

"Her kim mesâil-i diniyesini lâyık-i veçhiyle bilmeden, sorulan suallere fetva vermeğe kalkarsa, o kimseye yer ve göklerde olan melekler lanet eder." buyurulmuştur. ,

Fetva vermek çok ağır ve mes'uliyetli bir iştir. Her iş böyledir. Ehli olmadan her şeye biliyorum diye atılmak cahillikten gelir. İnsanın bildiği birşey bile olsa, unuttuğunu dikkate almalıdır. Önce bir kitaba bakayım, demeli. Sonra da baktığı ile iktifa etmemeli, yazılı eserlere bakma zahmetinde bulunmalıdır. Birden kestirip at-mamalı, oldukça ihtiyatlı konuşmağa dikkat etmelidir.

Mes'eleleri birbirine benzeterek söz söylemek çok hatalıdır. Hele fetva makamında bulunan kimse çok okumalı, mes'eleler üzerinde dikkatle durmalıdır. Daha doğrusu işi ehline havale edip,

i

 

 

194

mes'uliyetten kurtulmağa çalışmalıdır. Ne derlerse desinler, sen kendini töhmet altında bırakmamağa çalış. Zîra, meleklerin lanetine uğramak çok büyük bir felâket ve tehlikedir. Cenâb-ı Hak, cümlemizi bilirim benliğinden ve davasından muhafaza buyursun.

Hele bugünkü ilmimiz, fetva vermeğe hiç kâfi değildir. Bütün bilgilerimiz noksandır. Bunu itiraf etmek mecburiyetindeyiz. Bazı müfti efendiler Cuma namazının, on rekâttan fazla kılınma-masına dâir emir vermişler. Çok ayıp bir şey. Bu hususta eskiden beri aynı zihniyeti taşıyan kimseler bulunmuşsa da, hiçbir zaman revaç bulmamışlardır. Bundan ders almayarak fikrinde ısrar etmek pek abes bir şeydir.

Eski devrin ulemasının yanında biz talebe bile olamayız. Bunları ihdas eden âlimlerin devirle-riyle bugünkü devri kıyas etmeğe adetâ hamakattır diyesimiz geliyor. O günün anayasasında Türk'ün dini İslâm diye yazılı iken, bugün lâik diye yazılmakta olduğu hatırdan çıkarılmamalı. Binâenaleyh kıldığımız bir namaza bid'at demek yakışmaz zannederim. Bid'atlerin iki kısım olduğunu unutmamak lâzım. Bu bid'at-ı hasenedir. Cuma'nın on rekât olduğunu herkes bilir. Şüpheli bir namaz değildir. Fakat ihtiyatı elden bırakmamak lâzımdır.

195

Cumanın ve bayramların bir takım şeraiti vardır ki, bu şartlar diğer namazlarımızda yoktur. Bu şerait bugün kısmen de olsa mevcûd değildir. Öyle ise o günün öğle namazını (zuhr-ı âhir) diye kılmakta ne mahzur vardır? Hz. Ali (radıyallahü anh) efendimizin, bayram günü kerâhat vaktinde namaz kılan bir kimseye mani olmasını isteyenlere karşı "(mennan) namazı men edicilerden mi olayım?" dediğini herhalde görmüşüz veya duymuşuzdur. Allah teâlâ cümlemize insaf versin. Sadaka verenlerin daha çok sadaka vermelerini, daha çok hayırlar yapmalarını teşvik ederken, hayırların başı olan namazdan insanları alıkoymak ne kadar günahtır. Bid'at, haddizatında çok korkunç ve çok da tehlikeli bir icattır. Ona Peygamber (sallallahü aleyhi vesellem)'in ne kavlen ve ne de fiilen izni ve ruhsatı yoktur.

Meselâ; bid'at sahibinin ne farz ve ne de nafile hiçbir ibâdetinin kabul olunmayacağı bildirilmektedir. Bu husustaki hadîs-i şerifler hem meşhur ve hem de pek çoktur. Ama bu bid'at, sadece cuma günü "Zuhr-ı Âhir" niyetiyle kıldığımız dört ve iki rekât sünnete mi mahsustur, amel, itikâd ve ef âle şümulü yok mudur?

Sevilmeyen israflar, sevilmeyen zalimler, sevilmeyen münafıklar, sevilmeyen fâsıklar, müslümanım deyip hacca gitmeyenlere ne diye-

 

196

çeksiniz? Hattâ bir zaman bir kitapta okumuştum. Bir yazar bu minareleri neden bu kadar yüksek yapıyorsunuz; yoksa ezanı gökteki meleklere mi duyuracaksınız? diye açmış ağzını, yummuş gözünü, çalmış satırı. Camilere serilen halılara çatmış. Duvardaki işlememize ve yazılara çatmış. Kılık ve kıyafetimize hiç ses çıkaran yok. Hele hanımlarımızın hâli göze hiç çarpmıyor. O deniz âlemlerini görebilen yok. Derdimiz müslü-manın namazıyla uğraşmak.

Cenâb-i Peygamber Efendimiz kadınlar hakkında buyurdukları bir fermanlarında, arkalarında kendilerine uyarak namaz kılmak isteyen kadınlara: Namazlarını evlerinin en derin, görünmez ve karanlık yerinde kılmalarını tavsiye etmiştir. Hal böyle iken, hattâ 1360 senesine kadar Medîne-i Münevvere'de kadınlar mevkii, gayet kalın perdelerle ayrılmış ve erkeklerle kadınlar arasında bir perde mevcûd idi. Bugün bid'atlarla mücadele ettiklerini iddia eden Vahhâbîler o perdeyi ortadan kaldırmış, kadın-er-kek karma karışık bir halde! Çok acı.

Hz. Âişe validemizi hacca götüren hizmetkârlara Hz. Ömer (radıyallahü anh)'ın verdiği talimat mütâlâaya şayandır. Ziyaret tavafından sonra, onların şehrin dışındaki çadırlarda muhafızlarla himaye edilmesi ve tavafın, gece yarısında

197

Kabe'nin pek tenhâ olduğu bir anda yaptırılması tavsiye edilirken, bugün bizim hanımların hâli çok daha acayip, hele Hacerü'l-Esved'i öpmek için yaptıkları çaba ve kazandıkları günah yeter. O, bid'atları kaldıracağız iddiasında bulunanların Kabe-i Muazzama'yı tavaf edecekleri zaman, bir sürü silâhlı ve silâhsız asker ve kumandanları ile Kabe'yi işgal edip, halkın tavafına mani olmalarına ne diyeceksiniz?

işte bid'atları bahane edenlerin sonu. Peygamber (sallalahû aleyhi ve sellem) böyle birşey yapmış mı veya yapılmasına izin vermiş mi? Yoksa bugünün idarecileri kendilerini hâşâ Peygamberden de mi yüksek görüyorlar? Bunlar^ kimse birşey diyemez. Herkesin gücü müslüma-nın namazına yetiyor. Vesselam.

198

199

ÂLÎMİN ZARARLARI

 *\± fUlJ >lî ^ :İîSÛ jioJi 5ÎT

Din âliminin de bir takım zararları vardır. Meselâ; dini iyi bilen ve bizlere de hocalık yapan, öğreten bir kişinin günahkâr oluşu, günah işlemesi, haramlardan kaçmaması, dine çok büyük zararlar verir. Onu gören halk da günahların daha büyüğünü işlemeğe kendisinde cesaret bulur, işte o zaman dinden matlûp olan, Hak teâ .-finin rızâsı gibi büyük nimetler ve güzel neticeler elden gider. Onun için (fakîh) âlim kimseler son derece müteyakkız bulunmalıdır. Halka örnek olduklarından, günahlardan ve günahları icabetti-ren herşeyden son derece uzak kalmağa dikkat etmeleri lazımdır. Talebe, hafız ve imam efendilerin de böyle olması gerekir.

ikincisi: Câhil olduğu halde içtihada kalkanlar da din için büyük bir tehlike ve zarardır. Bildiklerimiz devede kulak mesabesinde olduğu halde, müctehidleri beğenmeyen ne kadar câhilin var olduğu her zaman görülmektedir. Arapça ve Farsçayı biraz öğrenince hemen allâme kesilerek, istediği gibi fetvalar veren, âlimlik taslayan ne

kadar câhiller vardır ki, zararları pek büyüktür. Gerek mikropların ve gerekse zehirlerin tehlikesi pek büyüktür. Ancak zararları musallat olduğu kimselerdir. Fakat günahları işleyen âlim ve fakîh kimselerin, câhil müctehidlerin zararları, bulundukları kavim, cemâat ve milletin topuna te'sir eder ki, zararları umûmîdir. Cenâb-ı Hak cümlemizi, böyle dinine, milletine karşı zararlı olmaktan korusun, âmîn.

 

 

 

 

200

FÂSIKÂLÎM

 

"Allah'ın kitabını okuyan, dini ve fıkhı öğrenmiş olan fâsık, insanların en şerlilerin-dendir ki, o, hakim mevkiinde bulunan fâsıka dalkavukluk etti. Ve o adam bunun okuyuşu ile keyif etti. Allah (bunların her ikisinin de) söyleyenin de, dinleyenin de kalbini mühürler."

Allah'ın kitabı olan Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı okur ve öğrenir, bir de ezberler. Sonra da güzel bir fakîh olur. Âlim olur. Hoca olur.

Evvelce zikrolunan şeytan, her yerdeki aynı şeytândır. Herkese yaptığı iğvalar gibi, bu âlim ve hafızı da, çeşitli kandırma yollanna baş vurup aldatarak, fâcir, fâsık, tâ'at-ı ilâhiyeden hurûc etmiş, kendilerini beğenen, parasına, evine, servetine mağrur olan idarecilerin arzularına uyarak, onlara Kur'ân okumak ve onları ferahlandırıp, sevindirmek ve faydalandırmak için, hafız efendile-

201

rimiz de güzel sesleriyle neş'eli neş'eli okurlar. Çünkü mukabelenin sonunda alacağı dünyalığı hesaba katarak okurlar. Gerek evlerde ve gerekse camilerde okunan bu hatim ve mukabelelerin, Allah indinde makbul olup olmayacağı, şu hadîslerle açıklanmaktadır.

Okunan Kur'ân-ı Kerîm'in, söylenen nasi-hatların makbul olmaları, okuyucusunun hem ihlâsına ve hem de niyetine bağlıdır. Eğer gayesi dünyalık toplamak için ise, vay başımıza gelenlere... Dünyalık için olunca, İhlasın bulunmasına imkân yoktur. Kıyamet günü herkes yaptığının karşılığını alırken, bunlar da haklarını isterler, isterler amma, elleri boş çıkarlar. Bunlara "amellerinizin sevabını, kimler için okuduysanız, gidip onlardan isteyiniz" denilerek kovulurlar.

Sonra, ne acıdır ki, okuması ile iftihar eden ve kendini beğendirmeye çalışan bu zavallıların hali, bakınız nasıl oluyor? Dünyalıklarına bu güzel Kur'âm vesiyle eden kimselerin ve bir de bunları dinleyenlerin kalplerine, Hak'kın bir daha çıkarılmasına imkân olmayan mühür ve damgası vurulur. Artık duyma ve idrâk hisleri söner. Hayrı ve şerri fark edemez hale gelirler. Ondan sonrasını sen düşün. Bu nefis yemek ister, giyim ister, barınacak yer ister; onun için insan evvelâ üzeri-

 

 

202

ne farz olan rızkım te'min etmeli, san'at, ticâret, zirâat gibi... Sonra da dininin kitabını oku, dediklerini tut, yasaklarından kaç; her gün bir iki saatini da tahsil-i ilme ayır. Hem öğren ve hem de öğret. Kimsenin yardımına muhtaç olma. Muhtaçlara sen yardım et. Tok gözlü ol.

Abdülhâlık Gucdüvânrnin dediği gibi, "ne imam, ne de müezzin ol, fakat cemaattan ayrılma" bunun mânasını şimdi anlıyoruz ki, hazret bizim ele bakmamızı istemiyor. Bunu şimdiye kadar söyleyen olmamıştır. Allah cümlesinden razı olsun. Âmîn.

 

"Ümmetim üzerine bir zaman gelir ki, fu-kahâ birbirini çekemez. Tekelerin birbirlerini kıskandığı gibi, birbirlerini kıskanırlar."

, Zaten hased öyle bir derttir ki, insanların yaptığı bütün hasenatı silip süpürüp gider, sellerin ortalığı silip süpürdüğü gibi. Bundan dolayı denilmiştir ki, "ateşin odunu yediği (yani yakıp kül ettiği) gibi, hased de hasenatı öylece mahve-

903

der." Onun için insanların ve bahusus müslüman-lann, bu çirkin âfâtın şerrinden kurtulmaları için mutlaka olgun mürebbilere müracaat etmeleri şarttır.

204

KIYAMET ALÂMETLERİ

 >ü» jtf ijtU £M j jı ^uii

 ULİJI

"Minberlerinizdeki hatiplerin çokluğu ve ulemânızın yüksek idarecilerinize meyilleri ve onlara haram olan şeyleri helâldir veya helâl olan şeyleri de haramdır diye, arzularına uygun bir şekilde fetva vermeleri; ulemânızın ilmi, sırf aldıkları paraların yani dinar ve dirhemlerinin kendilerine helâl olması için öğretmeleri ve Kur'ân-i ticâret metâı ittihâz etmeleri, kıyamet alâmetidir. Kıyamet alâmetlerinden birisi de yağmurların çokluğu, mah-

I

205

sullerin azlığı, kurrâların, hafız ve âlimlerin çokluğu, fakat fukahânın azlığı, Emirlernçok-luğu, emin kimselerin azlığıdır. İşte bunlar kıyamet alâmetlerindendir."

Şu iki hadîs-i şerîf bizlere ne güzel ders vermektir. Gerek hutbe okumak, gerekse ilim öğrenmek, başta gelen en kıymetli vazifelerimizden olduğuna, gerek insanların ıslâhı ve gerekse dinlerine bağlılığı bunlarla mümkün olacağına göre, bunların kıyamet alâmetlerinden biri olarak gösterilmesi şâyan-ı taaccübdür. Şundan anlaşılıyor ki, bu devirdeki ulemâ ile hatipler, ihlâs sahibi kişiler değillerdir. Söyledikleri sözlerin hem âmili, işleyicisi değil, hem de nefslerinin ve şehvetlerinin esîri olduklarından, sözleri kimsenin kulağına girmediği gibi, bil'akis aksi tesir yaparak, hutbe ve nasihatleri dinlenmemeye başlar. İkincisi de çok mühimdir. İnsanlar paraya, mevkie çok önem verdiklerinden, bu mevkileri ele geçirebilmek için tahsillerine devam ederler ki, bu da Allah rızâsı için değil, belki para hatırı için olduğundan, Cenâb-ı Hak'kın böyle tahsile razı olmayacağı elbette aşikârdır.

Minberlerdeki hatiplerin çokluğu, herhalde menfaatperestlik nokta-i nazarından olsa gerek. Allahü âlem bissevâp, biz hatiplerin çokluğu ile iftihar ederiz. Şimdi bazı camilerimizde Cuma

206

namazını kıldıracak hatip bulunmadığı, çift ima mu camilerin hatiplerle idare edilmekte olduğu malûmdur. Hatip demek, konuşmasını becerebilen din adamlarıdır ki, ümmet-i Muhammed'e her yerde faydalı olurlar. Bunların çokluğunun kıyamet alâmeti oluşu, doğrusu düşünülecek, ta'accüp edilecek bir mes'eledir. Ulemânın, idarecilerin keyflerine göre hareket etmesi, sevilen ve istenilen birşey değildir. Büyüklerin ve Şeyhülislâmların hallerini yazan bir kitapta okumuştum ki, üç ayda, beş ayda, hemen azil edilmişler veya istifa edip çekilmişler; demek ki idarecilere boyun bükülmez ise, çabuk el değiştirilir. Bugün de aynı vaziyeti müşahede etmekteyiz. Söz dinle-, meyenler ne kadar âlim ve fazıl olsalar da, idarecilerin arzularına uygun çalışmazlarsa, orada oturmaları mümkün olamaz. Onların arzularına muvafakat ise, sahibinin bazen güç veballere, günahlara ve hattâ küfre kadar sürüklenmesine vesile olabilir. Bütün memleket, bu gibi insanlara hiçbir zaman hayır duada bulunmazlar. Bil'akis aleyhlerinde büyük ve pek büyük bir sû-i zan hâsıl olur.

Bugün bizim bilâpervâ kullana geldiğimiz sigara, tönbeki, bira ve emsali meşrubat, hep bu yanlış anlatılan hükümler, fetvalar, hattâ fetva olmasa dahî, umûmî bir belâ olarak herkesin içti-

207

ği ve kullandığı şeylerdir. Bunlar doğru mudur, yanlış mıdır? Sevap mıdır, yoksa günah mıdır? diye sormağa bile lüzum kalmadan, herkes istediği gibi hareket etmektedir.

Kur'ân-ı Kerîm tilâvetinin bir ticâret meta'ı haline gelişine doğrusu hiç tahammül edilemez. Lâkin bugün, bahusus ramazan-ı şerîf içerisinde mukabele okuyanlar ile okutanlar arasındaki pazarlığa bakın: Tabiî 600 sahifelik bir Kur'ân olursa okunsun dersiniz. Kur'ân-ı Kerîm ölülere okunsun diye gönderilmemiştir. Onun lafzının bile,  okunmasında  büyük  faydalar  olduğu malûmdur. Kur'ân-ı Kerîm, kendisi ile amel edilmek için gönderilmiş bir kanûn-i ilâhidir. Onun kelimelerini ezberlemek, nasıl sayısız faydalan câmî ise, onun mânalarını anlayıp, emrolunduğu-muz ibâdetleri yapmak ve men'olunduğumuz günâhlardan kaçmak, muttakî, mücâhid, sabırlı, şecâ'atlı, çalışkan, Hak'kın sevdiği ve razı olduğu bir kul olmak da o kadar faydalıdır. Yoksa bilgi çok, amel yok olunca, işte o zaman ilim kıyamet alâmetlerinden olur, vesselam.

"Hediyye, atiyye ve ihsanın en efdâli, kıymetli kelâmlardan bir kelâmdır. Onu kişinin öğrenip sonra da kardeşine öğretmesi, niyetine göre bir senelik nafile ibadetinden hayırlıdır" buyrulması hepimiz için ne kadar büyük bir

208

ganimet Ve ilme ne güzel bir teşviktir. Cenâb-ı Hak cümlemizi hayırları öğrenip, öğreten kullarından eylesin, âmîn.

Bu ilim dil bilgisi değil, belki gönül bilgisi-dir. Çünkü bugün şarkiyatçı dediğimiz hristiyan bilginler vardır ki, Arapça ve Farsça'yı pek iyi bilirler ve bazı hadîsle ilgili eserleri de vardır. Yüksek fiyatla satarlar. Bunlar da bu ve bunun emsali hadîsleri çok iyi bilirler. Lâkin yine bir türlü gâvurluklarından vazgeçemezler. Tabiî bu bilginin onlara hiç bir faydası olmayacağı gibi, belki azaplarının şiddetlenmesine de sebep olacaktır.

I'll

"Öyle bir zaman gelecek ki, o zamanın âlimleri, gök kubbesi altındaki âlimlerin en şerlisi olup, fitne onlardan başlar, yine onlara döner. (Kabak da onların başına patlar.)"

'( ' *lı   Ilı   ı * lı '     '      >        'VI         * '     'ı* -îı '    >        ı   '  'îl    >f°

"İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, ulemâsı da, hukemâsı da fitne olacak.. Mes-cidler ve kurrâ' çoğalacak ama hiç âlim bulun-

209

mayacak. Arada sırada tek-tük ulemâ kalacak."

Bu devir de fitne devri olduğundan, ulemâsında da hayır yok, hâkimlerinde de hayır yok. ikisi de fitneye karışmışlar, fitneleşmişler. Tabiî o zamanlarda insanların rahat ve huzur bulması mümkün olamaz. Hafızlar, kurrâlar da çoktur. Mütemadiyen hafız yetiştirilmektedir. Hafızlarla birlikte ulemâ da çoktur. Fakat ne yazık ki, camilerde namaz kılmak isteyenlere imamlık yapacak kimse bulunmaz. Ancak bir imam, biraz sonra bir imam daha, namaz kıldıracak:kimseleiin azlığı anlaşılıyor olsa gerek. Fakat kurrâlann çokluğu da zikredilmektedir. Her kurrâ âlimdir. Her âlimin de, hem namaz kılması, hem de kıldırması lâzım gelirken, ma'alesef namaz kıldıracak kimselerin pek az bulunması, demek ki, cema'ata devam eden hoca efendiler bulunmayacak. Namaz kılsalar da, evlerinde kılacaklar. Camilere gelmeğe veya imamlık yapmağa tenezzül etmeyecekler. Arapça bilmenin hiç de hüner olmadığı pek güzel anlaşılmaktadır. Yeter ki, Allah'ı tanısın ve O'nun emirlerine tâbi olup, sevgili ve razı olduğu bahtiyar kullarından olsun.

Bilmemek ve câhülik ne kadar kötü, çirkin ve fena ise, bilip de amel etmemek de o kadar çirkindir. O devir ki mescidleri, camileri, medreseleri,

210

okulları, o kadar çok, kurrâsı da, hafızı da o nis-bette bol olduğu halde, mescidlerde namaz kıldıracak bir âlimin bulunmaması ta'accüp olunacak hâdiselerdendir. Ya imamlara para vermeyecekler, onlar da, biz parasız bu vazifeyi yapmayız deyip, kendilerini kasacaklar veyahut cemâ'ata ehemmiyet vermeyecekler. Aklın ermediği bir-şey. Allah te'âlâ cümlemizi afv buyursun da, sevdiği kulları arasına kabul eylesin; sevilmeyen bedbaht, ulemâ-i sû denilen yaramaz bilginlerden etmesin, âmîn. Ve sallallahü teâlâ aleyhi ve âlihî ve]sahbihî ecmaîn.

&- ur

 ÎUÜλ cJü

Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem, dâmâdı Ali Efendimize hitaben:

"İnsanlar üzerine bir zaman gelir ki, onda ulemâ, köpeklerin öldürüldüğü gibi öldürülür. Keşke o zaman ulemâ birlik içinde olsaydı."

Bu zamanlar hemen her devirde görülegel-mekfedir. Zîrâ insanlar istedikleri gibi yaşamak azmindedir. Günâh ve yasak tanımak istemezler. Kendilerine engel olmak isteyenleri çeşitli bahanelerle yok etmeğe çalışırlar. Fngel de ancak

211

ulemâ tarafından olacağından, bunları hemen öldürmek, hem de köklerini kazımak için çalışagel-mişlerdir. Bunların mektep ve medreselerini kapamak, hürriyetlerini ellerinden almak, ulemâ alâmeti olan libaslariyle dolaşmalarını menetmek, birer ölüm nişânesidir. Hikmet-i Hüdâ, insanlar arasında tefrika, dağınıklık, parçalanma ve bölünme gibi, ulemâ arasında da bu gibi hatâlar ma'alesef görülegelmektedir. Bu yüzden Cenâb-ı Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem "Leyte" kelimesiyle "bu hatâyı yapmayıp, birlik olarak yaşasalardı, icabında kendilerini müdafaa etmek imkânını bulabilirlerdi" buyurmuşlardır. Fakat ne yazık buna muvaffak olamayacaklar, dağınık bir şekilde yaşarlarken yakalanıp kat-lolunacaklardır. Bu da âhır zamanın büyük alâmetlerinden biridir. Ulemânın katline seyirci olanlar, bunların vebaline müştereken katılacaktır. Cenâb-ı Hak cümlemizi hıfz u himayesinde dâim eylesin, âmîn.

ÂLİMLER ALINIR, CÂHİLLER ÖNDER OLUR

 

 ılı

 IJâli

 -*¦»

 *,'

 \jLiai

"Allahü te'âlâ Hazretleri ilmi kullarından soyup almaz. Ancak aranızdan âlimleri alır. Böylece âlimsiz kalan kimseler câhil, bilgisiz ve ehliyetsiz kişileri önder edinirler. Onlar da bilmeden fetva verirler, hem kendileri sapıtır, hem de başkalarını saptırırlar."

İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ                                                       5

Âlimin derecesi ve faziletleri                        7

Âlimin şefaat hakkı                                    25

Âlimler şehid mertebesindedir                     30

Âlimler âbidlerden hayırlıdır                       38

Him yolu Cennet yoludur                            47

Ya öğrenen ya da öğreten ol                        59

ilim öğrenenler için ilâhi müjdeler              62 Allah'tan hakkıyla korkanlar ancak

âlimlerdir                                                   65

Ulemânın fazileti                                        67

Allah hayır murad ettiğini fakîh kılar          70

Âlim bildiği ile amel edendir                      74

Bir âlimde bulunması gereken vasıflar         75

ilminle âmil olmadıkça âlim olamazsın        88

ilmi ehline öğretmenin önemi                     89

Âlim ile miiteallim hayırda ortaktır             93

40 hadîsin mükâfatı                                    96

Âlimin rızkı tekeffül edilmiştir                  100

Ulemânının grupları                                  102

Âlime ve ilim erbabına hürmet                   103 Talebe ve hocanın birbirine karşı hürmeti   112

Âlimin ölümü                                           118

Âlimlerin sohbetleri                                  120

Ulemâya tabî olmak      125

Hamele-i Kur'ân   131

Kur'ân-ı Kerîm'i anlamanın, şerefi 137

Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmenin fazileti     139

Kur'ân okuyanlarda bulunması gereken     rızâ 145

Sahibine fayda vermiyen ilim 150

İlmiyle âmil olmamak    155

Mürâî âlimler     160

Övünmek ve mücâdelenin cezası 163

Ulemânın cebâbiri 172

İlimle Allah rızâsının gayrını talep     173

İlimle dünyayı talep    174

Ümerâyı âlimin ziyareti 175

timi para ile satan ulemânın hâli  181

Kur'ân-ı Kerîm'in emirlerine

hürmet göstermeyenler   184

Bildiğini saklamak      187

Kötü ulemâ yüzünden ümmete veyl    189

Nifak huşu' u     191

Ehli olmadan fetva vermek    193

Âlimin zararları  . 198

Fâsık âlim  200

Kıyamet alâmetleri      204

Âlimler alınır, câhiller önder olur 212

Halîfe demek, peygamberin eşyasına sahip olmak demek değildir. Belki onun yaşayış ve harekâtını benimsemek ve sonra da buyurduğu sünnet yolundan ayrılmamaktır.

Bu hilâfet, İslâm ulemâsının hakkı iken, ipin ucunu kaçırmışlar ve idareleri güçlü-kuvvetlilerin ellerine bırakmışlar.

Peygamberin halîfesi olarak, onların yerlerine kâim olmak, padişahların, hükümdarların, günahkârların, zorbaların, müsriflerin, İslâm yolunu bırakmış, Avrupa'nın yolunu tutmuş, İslâm'dan, dinden uzaklaşmış bedbahtların hakkı değildir. Asıl hak sahipleri, dînî ilimlere tam mânâsıyle vâkıf olan ve kendisini o yola veren, peygamber yolunun yolcusu olan "Allah'tan lâyıkıyla korkanlar ancak âlimlerdir" diye medh ve sena buyurulan ulemâ-yı kiram hazerâtıdır.