İmam Gazali - Ölüm ve Ötesi

 

 

Tashih: ALİ RIZA KAŞELİ

 

FURKAN YAYINLARI

 

 

 

İÇİNDEKİLER

 

DÜNYAYI TERKETMEK

CENAZE VE KABİR

SURA ÜFÜRMEK, ÜRKMEK VE MEZARLARDAN KALKMAK

MAHLUKAT ARASINDA VERİLECEK HÜKÜM

AMELLER, MİZAN VE CEHENNEM AZABI

ÖLÜMÜN ATEŞİNİN BEYANI

KABİR KORKUSU

CEHENNEM MEYDANI VE CEHENNEM AZABI

KIYAMETİN DEHŞETLERİ

CENNETİN VASIFLARI

CEHENNEM AZABINDAN KURTULMAK

KÜRSİ, ARŞ, MUKARREB MELEKLER, RIZIKLAR

ALLAH KORKUSU

SABIR VE HASTALIK

RİYAZET VE NEFSANİ ŞEHVET

NEFSİ YENMEK VE ŞEYTANA KARŞI KOYMAK

GAFLET

ALLAH'I UNUTMAK VE NİFAK

TEVBE

SEVGİ

ALLAH'A İTAAT O'NU VE RASÛLÜNÜ SEVMEK

İBLİS VE AZABINI BEYAN

ŞEYTANIN DÜŞMANLIĞI

EMÂNET VE TEVBE

 

 

 

 

DÜNYAYI TERKETMEK

ONU KÖTÜLEMEK

Dünyayı zem hakkında inen âyetler ve emsali pek

çoktur. Denilebilir ki, Kur'ân-ı Kerim'in ekserisi dünyayı

aşağılamak, onu insanların gözünden düşürmek ve Ahirete yönelmelerini sağlamayı telkin eder. Hattâ peygamberlerin umacı da budur, onlar insanlığa ancak bunun için

gönderilmişlerdir.

E-J cihet açık olduğu için bu konuda âyet nakletmeyi

yersiz gürdük, yalnız bu mesele ile ilgili olan hadislerin bir

kısmını nakledeceğiz.

Rivayete göre Peygamber'imiz (s.a.s.) bir gün yolda

yüniıken bir koyun leşine rastlar, yanındakilere:

-"Bu l-.oyun leşine, sahibinin önem vermediğini kabul

eder misiniz?" diye sordu.

ş     Sahâbiler: "Evet kabul ederiz, önem vermediği için onu

l   çöpe attılar" diye cevap verdiler. Bunun üzerine Peygam-

ber'imiz sahâhilere buyurdu ki:

"Nefsimi kudreti elinde tutan Allah'a yemin ederim ki,

Allah katmda dünya, şu koyun leşinin sahibinin gözünde

olduğundan daha değersizdir. Eğer Allah katmda dünya bir

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET    

 

sivri sinek kanadı kadar değer taşısaydı, ondan kâfirlere bir

içim su bile vermezdi."

Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

''Dünya mü'minin zindanı ve kâfirin cennetidir."

Peygamber'imiz (s.P.s.) buyuruyor ki:

"Dünya lanete uğramıştır. Allah rızası için olan-

lar dışında dünyadaki her şey de lanete uğramıştır."

Ebû Musa el-Eş'arî'nin bildirdiğine göre; Peygam-

ber'imiz (s.a.s.) söyle buyuruyor:

"Dünyayı seven, Ahiretine zarar verir, Ahireti seven

dünyasına zarar verir. Buna göre kalıcı (baki) olanı geçici

(fani) olana tercih ediniz."

Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Dünyaya, gönül vermek, bütün günahların ba-

şıdır.

Sahâbilerden Zeyd İbni Erkam (r.a.) buyurur: "Bir gün,

Hz. Ebû Bekr'in (r.a.) yanında oturuyordum. Bir ara su is-

teyince ona bal ile tatlandırılmış su getirdiler. Şerbeti ağzına

götürürken bir anda vazgeçerek ağlamaya başladı, onun

gözyaşları yanındakileri de ağlattı. Yanındakiler sustu, fakat

onun  gözyaşları  bir  türlü   dinmedi.   Bir  ara  ağlamasının

şiddeti daha da arttı. Devamlı hüngür hüngür ağladığı için

yanındakiler, neden gözyaşı döktüğünü ona sormaya fırsat

bulamayacaklarını sandılar.

 

Fakat bir müddet sonra ağlamayı kesti ve gözlerini şi-

lince yanındakiler ona: "Ey Allah'ın Rasûlü'nün halifesi! Seni

ağlatan nedir?" diye sordular, O da şöyle cevap buyurdu:

"Bir gün Peygamber'imiz ile birlikte idim, O'nu ken-

dinden bir şeyi kovarken gördüm, yanında başka kimse

yoktu: "Ey Allah'ın Rasûlü! Kendinden uzaklaştırmak

istediğin şey nedir?" diye sordum, bana şu cevabı verdi:

-"Şu dünya gözümün önüne dikildi, ona:

-"Defol! Uzaklaş benden!" dedim, sonra bana dönerek:

Sen beni başından savdın, ama senden sonra gelenler

elimden yakalarını kurtaramayacaklardır, dedi."

Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki: -"Ebedilik yurdu-

nun varlığına inandıktan sonra aldatma yurdunun peşinden

koşan kimse, ne kadar şaşkındır!"

Rivayet edildiğine göre, bir gün Peygamber'imiz

(s.a.s.), bir çöplüğün başında durarak sahâbilere: -"Gelin

dünyâyı görün" diye seslendi; sonra çöplükten çürük bir bez

parçası ile kararmış bir kemik parçası aldı ve sahâ-bilere

şöyle dedi: "Çöplük dünyayı temsil eder, şu paçavra dünya

gü-zelliklerinin bir gün çürüyüp onun gib olacağını gösterir,

dünyada gördüğüm canlı vücutlar da bir gün çürük kemiğe

dönüşecektir."

Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

-"Dünya tatlı bir yeşilliktir, Allah yeryüzünü şimdi size

devretti; ne yapacağınızı gözlüyor. Dünya israiloğullannın ö-

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

-ÂH İ RET

 

 

 

nüne yayılınca ve üzerindeki hakimiyetleri pekişince şaşı-

rarak süslere, elbiselere, tatlı kokulara ve kadınlara daldılar.

Hz. İsa, onlara: "Dünyayı ilâh tutmayınız ki o da sizi

köleleştirmesin. Hazinelerinizi, onlan kaybetmeyecek olan

Allah'ın katında biriktiriniz. Çünki dünyada biriktirilen

hazinelerin başına bir kaza geleceğinden her zaman endişe

edilir. Oysa ki, Allah'ın katında hazine sahibi olanın kazadan

kor-kusu yoktur.

Yine Hz. İsa (a.s.) buyurur ki:

-Ey Havarilerim! Dünyayı sizin için yüzüstü yere

yatırdım, benden sonra bir daha belini doğrultmasına imkân

vermeyiniz. Zira dünyanın çirkin taraflarından biri, orada

Allah'a karşı gelinmesidir. Yine onun diğer bir çirkin yönü,

ona yüz çevirmeden Ahiretin ele geçirilmemesidir.

Ey havarilerim! Dünyayı üzerinde geçilip gidilecek

bir köprü kabul ediniz, onu kalıcı bir yurt sayıp imar etmeye

kalkışmayınız. Biliniz ki, her günahın kaynağı dünya sevgisi-

dir. Nice bir anlık azgın arzular sahiplerine uzun acılara mal

olmuştur.

Dünyayı önünüzde çökerttim ve söz de sırtına bindiniz.

Sakın orada krallar ile ve kadınlar ile çatışmaya girişmeyiniz.

Krallar ile dünya üzerindeki çekişmeye kalkışmayınız, çünkü

onları dünyâları ile başbaşa bıraktıkça size dokunmazlar. Ka-

dınlara gelince onlara tutulmaktan namaz ve oruç sayesinde

kaçınınız.

 

Dünya hem isteyen, hem de istenen bir şeydir. Dün-

yadaki azıklarını tamamlasınlar diye, âhireti gaye edinenlerin

dünya, peşlerinden koşar. Buna karşılık dünya düşkünlerini

de âhiret arar, ölüm gelip de yakalayıncaya kadar.

Musa Bin Yesar'ın rivayetine göre: Peygamber'imiz

(s.a.s.) buyuruyor ki:

"Yüce Allah'ın, yarattıkları içinde en nefret ettiği varlık,

dünyadır, yarattığından beri onun hiçbir tarafına bakma-

mıştır."

Rivayet edildiğine göre, bir gün Hz. Süleyman Bin

Davud (a.s.) üzerini gölgeleyen kuşlar, sağında ve solunda

insanlar ve cinlerden meydana gelmiş maiyyet kıtası ara-

sında yürürken İsrailoğullarından bir abid ile karşılaşır.

İsrailoğlu âbid ona der ki: "Yâ Süleyman İbni Dâvud,

yemin ederim ki; Allah sana gerçekten muhteşem bir

saltanat bağışladı."

Hz. Süleyman bunu işitti ve İsrailoğlu âbide şu cevabı

verdi: "Mü'minin amel defterine yazılan bir teşbih Süleyman

İbni Davud'a verilen parlak saltanattan daha hayırlıdır.

Çünkü Süleyman'a verilen saltanat geçicidir, ama mü'-

minin teşbih sevabı kalıcıdır."

Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

-"Servet biriktirme hırsı sizi baştan çıkardı. Ademoğlu:

"Malım, malım" der durur. Oysa ki, yiyip tükettiğinden, giyip

 

 

 

10

 

11

 

ÖLÜM-KIY AMET- AHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

 

 

eskittiğinden ve  sadaka olarak verip geri kalanını bırak-

tığından başka ne malın var ki?!"

Peygamber'imiz (s.a.s.) buyurur ki:

"Dünya yurtsuzların yurdudur ve züğürtlerin servetidir.

Dünya için aklı olmayanlar, varlık biriktirir, onun uğruna câ-

hiller çatışmaya girişir, ondan dolayı anlayışsızlar kıskançlığa

kapılır, onun peşinden ancak kesin imana sahip olmayanlar

koşar."

Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Birinci derecede dünyaya önem veren kimsenin, Al-

lâh'dan hiç bir şey beklemeye yüzü olamaz. Ulu Allah dört

hasleti onun kalbinden hiç çıkarmaz:

1-    Kurtuluşu olmayan bir endişe,

2-    Hiç boş vakit bırakmayan kesintisiz bir meşguliyet,

3-    Hiçbir zenginliğe varamayan fakirlik,

4-    Hedefine varması imkânsız bir ihtiras.

Sahâbilerden Ebû Hureyre (r.a.) buyurur: f.

-"Bir gün Peygamber'imiz bana: "Yâ Ebâ Hureyre!

Sana bütün içyüzü ile dünyayı göstereyim, ister misin?" dedi,

ben de "Evet isterim, yâ Rasûlallah" diye cevap verdim.

Bunun üzerine elimden tutarak beni Medine'nin kuru

derelerinden birine götürdü, karşımızda insan başları, insan

tersi, paçavralar ve kemik parçalarından ibaret bir çöp yığını

duruyordu.

12

 

Bu manzara karşısında Peygamber'imiz şöyle buyurdu:

"Yâ Ebâ Hureyre! Şu başlar da sizin gibi muhteris ve sizin

qibi uzak vadeli emeller peşinden koşan insanların başlan

idi şimdi çıplak kemik haline geldiler, daha sonra da

rüzgârda uçuşan toza dönüşeceklerdir.

Şu tersler de onların çeşit çeşit yiyecekleri idi, nereden

kazanmışlar ise kazanmışlar ve midelerine indirmişlerdi,

şimdi insanların, yanlarından tiksinti ile kaçıştığı pislikler

haline girdiler.

Şu paçavralar onların nişan takıntıları ve elbiseleri idi,

şimdi rüzgârda uçuşuyorlar. Şu kemik parçaları da onların

binek hayvanlarına ait idi, onların sırtında belde belde do-

laşırlardı. Binaen aleyh dünya üzerine ağlamak isteyen ağ-

layabilir."

Önce sessizce dökülmeye başlayan gözyaşlanmız, git-

gide yerini hüngür hüngür ağlamaya bıraktı.

Rivayet olunur ki; Allah (c.c.) Hz. Adem(a.s.)'i yeryü-

züne indirdiği zaman ona: 'Yıkılmak üzere bina yükselt ve

ölmek için doğur" buyurmuştur.

Davud İbni Hilâl (r.a.) der ki: "Hz. İbrahim'e indirilen

sayfalarda şöyle yazar: "Ey dünya! Sen gözlerine girmek için

süslenip püslendiğin iyi kullarımın gözünde ne kadar

önemsizsin! Çünkü ben onların kalbine sana karşı nefret ve

senden yüz çevirme duygusu koydum.

Yarattığım varlıklar içinde nazarımda en önemsizi sen-

sin, gelişmelerin cücedir ve yokluğa varır. Çünkü seni yarat-

13

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

tığın gün devamlı kalmamana ve yok oluncaya kadar bir

elde devamlı bulunmamana hüküm verdim,  sana sahip

olanların bütün cimrilik ve pintiliğine rağmen böyledir bu!

Yürek-lerinden    hoşnutluk    doyarak    kalblerini    bağlılık

istikameti üzerinde tutarak bana ibadet edenlere ne mutlu!

Onlara müjdeler olsun ki, yaptıklarına vereceğim karşılık,

kabirlerini üzerine dikilip huzuruma gelirlerken önlerinde

yayılan göz kamaştırıcı bir nur, çevrelerini kuşatmış melekler

kafilesi olacaktır, tâ ki dilekleri olan rahmetime ulaşmalarını

sağlayıncaya kadar."

Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Allah dünyayı yarattığından beri O, yer ile gök ara-

sında kendi halinde bırakılmıştır, Allah onun tarafına hiç

bakmaz. Kıyamet günü, dünya: 'Yâ Rabb'i! Bu gün beni

dostlarının en küçük rütbelisine ver" der, Yüce Allah: "Ey

hiçlik, Sus! Ben seni onlara, dünyada lâyık görmemiştim,

şimdi hiç lâyık görür müyüm?"

Rivayete göre, Hz. Adem (a.s.) yasaklanmış ağacın

meyvesini yediği zaman, midesi içindeki ağırlığı çıkarmak

üzere guruldamağa başladı. Oysa ki yasak meyveye

gelinceye kadar hiç bir cennet yiyeceği midesini böyle

bozmamıştı, za-ten o ağacın meyvesini yemeleri bu yüzden

yasaklanmıştı.

Midesi rahatsızlanan Hz. Adem Cennet içinde dolaş-

maya başladı. Allah meleklerden birini onun ile konuşmaya,

gönderdi, gelen melek ona:

14

 

-"Ne istiyorsun?" diye sordu. Hz. Adem meleğe: "Mide-

me çöken ağırlığı boşaltmak istiyorum" diye cevap verdi.

Allah'ın talimatı üzerine Melek Adem'e şöyle dedi: "Mi-

dene çöken ağırlığı nereye boşaltmak istiyorsun? Döşeğine

mi, yaygılara mı, nehirlere mi yoksa ağaçların altlarına mı?!

Burada böyle bir şey için uygun bir yer görüyor musun hiç?

Doğruca dünyaya in!"

Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu:

- "Kıyamet günü Allah'ın huzuruna öyleleri gelecektir ki

"Tıhame"  dağı kadar amelleri olduğu  halde  cehenneme

atılmaları emrolunacaktır."

Dinleyen sahâbiler: "Yâ Rasûlallah! Bu kimseler namaz

da kılıyorlar mıydı?" diye sordular. Peygamberimiz sahâ-

bilere şöyle cevap verdi: "Evet, bunlar, namaz kılarlar, oruç

tutarlar, hattâ gecenin bir bölümünü de ibadetle geçirirlerdi.

Fakat karşılarına bir dünya varlığı çıktığı zaman üzerine

çullanırlardı."

Peygamberimiz bir hutbesinde şöyle buyurdu:

-"Mü'min iki korku arasındadır. Biri geçip giden ömür-

dür ki,'onun hakkında Allah'ın ne yaptığını bilmez, diğeri

kalan ömürdür ki onun hakkında .Allah'ın ne hüküm vere-

ceğini bilmez."

"O halde herkes kendi kendine, dünyasından âhiretine,

hayatından ölümüne ve gençliğinden yaşlılığına azık hazır-

15

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

 

 

lamalıdır. Zira dünya sizler için yaratıldı, siz ise âhiret için ya-

ratıldınız.

Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki:

ölümden sonra suâli gerektiren bir şey yoktur. Dünyadan

sonra da ya cennet, ya cehennemden başka bir diyar yok-

tur."

Hz. İsa (a.s.) der ki: "Su ile ateş aynı kabda nasıl ba-

rmamazsa, dünya sevgisi ile âhiret sevgisi bir mü'minin kal-

binde öyle bağdaşmaz."

Rivayet edildiğine göre, Cebrail (a.s.) Hz. Nuh'a (a.s.):

"Ey peygamberlerin en uzun ömürlüsü, dünyayı nasıl bul-

dun?" diye sorar.

Hz. Nuh da:

-"Karşılıklı iki kapısı olan bir ev gibi, birinden girdim

öbüründen çıktım." der.

Hz. İsa'ya "içinde devamlı barınacağın bir ev tutsana"

derler. Hz. İsa da "Bizden öncekilerin bıraktıkları yıkıntılar

yeter bize" diye cevap verir.

Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Dünyadan sakının, çünkü, o Hârut ile Mâruf-

dan daha büyüleyicidir."

Hasan el-Basrî (r.a.) buyurur: "Peygamber'imiz (s.a.s.)

bir gün sahabilerin karşısına geçerek onlara şöyle hitap etti:

 

"Aranızda Allah'ın kendisini körlükten kurtararak görür

hale getirmesini isteyen var mı? Beni dinleyiniz. Dünyaya

tutulanların ve dünya ile ilgili uzak vadeli emeller besleyen-

lere tutkunluk vermiştir ve emelleri ölçüsünde Allah (c.c.)

kalblerini kör etmiştir.

Buna karşılık dünyada gözü olmayanlara, ondan fazla

bir şey beklemeyenlere Allah, ders görmeden ilim ve kılavuz-

suz hidâyet vermiştir.

Beni dinleyiniz! Sizden sonra öyle bir kavim gelecektir

ki, saltanatları cinayet ve zulümsüz yürümeyecek, zengin-

likleri cimrilik ve böbürlenmeden hali olmayacaktır. Sevgileri

mutlaka azgın nefsi arzulara dayanacaktır.

Beni iyi dinleyiniz! O günlere kalanlarınızdan zengin ol-

mak ellerinde iken fakirliğe katlananlar, sevgiye layık iken

nefrete karşı tahammül edenler, şöhret ve mevki elde ede-

bilecekleri halde itilmeye kakılmaya hoşnutlukla dayananlar

ve bütün bunları sırf Allah rızası için yapanlara Allah elli sıd-

dık sevabı verir."

Rivayet edildiğine göre bir gün Hz. İsa (a.s.) şimşekli,

Sök gürültülü, sağnak bir yağmura tutulur, sığınacak bir yer

arar, uzakta gözüne bir çadır ilişir, yanına varınca içerde bir

kadının oturduğunu görür, bu yüzden oraya sığınmak iste-

mez.

Sağanak altında yürümeye devam ederken az sonra bir

dağda bir mağaraya rastlar, kapısından içeri girmek üzere

 

 

 

16

 

17

 

            ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

iken yerde bir arslanm yattığını görür, eli ile arslanın tüylerini

okşayarak Allah'a şöyle seslenir:

"Allah'ım! Her canlıya bir yuva verdin, tek bana bir

yuva nasip eylemedin." Bunun üzerine Yüce Allah (c.c.)

vahiy yolu ile O'na şöyle bildirir:

"Senin yuvan benim rahmetimin karargâhıdır. Seni Kı-

yamet Günü kendi kudretimden yarattığım yüz huri ile ev-

lendireceğim, düğününde her bir yılı dünya ömrü kadar

uzun olan dört bin yıl ziyafet vereceğim. Bir tellâla, emir ve-

receğim, şöyle seslenecek: Dünyaya yüz vermeyenler ne-

rede? Dünyadan el-etek çekmiş olan Meryem oğlu İsa'nın

(a.s.) düğününe buyurun." Bu vahiy üzerine Hz. Isa şöyle

der: "Vay, dünyaya tapanların başlarına gelene! Nasıl ölecek,

dünyayı ve dünyadaki yaratıkları nasıl bırakacaklar? Dünya

onları aldatıp durduğu halde onlar yine de ona hiç bir tered-

düde kapılmadan güveniyorlar.

O aldanmışlara yazıklar olsun! Nasıl dünya onlara hoş-

lanmadıkları şeyleri göstermiş, onları sevdiklerinden ayırmış

ve korktuklarını başlarına getirmiştir.

Ana hedefi dünya ve işledikleri hep günah olanların

vay başlarına gelene! Yarın günahları yüzünden nasıl rezil

ola-caklardır."

Söylendiğine göre ulu Allah (c.c.) Hz. Musa'ya (s.a.s.)

şöyle vahyetti:

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

-"Yâ Musa! Zâlimler yurdu (dünya) ile senin işin ne?

Orası sana göre bir yurt değildir. Onunla İlgini kes, onu

aklından çıkar, o ne körü bir yurttur!

Yalnız orada iyi amel işleyenlere göre, o, ne güzel bir

yurttur. Ya Musa, mazlumun hakkını alasıya kadar, ben zâli-

min peşini katiyyen bırakmam."

Rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz Ebû Ubey-

de'yi (r-a-) Bahreyn'e gönderir, o da seferden mal getirir.

İnsanlar, Ebû Ubeyde'nin döndüğünü duyunca sabah nama-

zını Peygamberimiz ile birlikte kılmaya koşarlar. Pey-

gamber'imiz (s.a.s.) namazdan sonra Mescid'den çıkarken

sahabiler önüne diklirler. Onları böyle gören Peygamber'imiz

gülümseyerek: "Sanıyorum ki, Ebû Ubeyde'nin bir şeyler

getirdiğini duydunuz" der.

Ensar: "Evet, yâ Rasûlallah" diye cevap verirler. Bunun

üzerine Peygamber'imiz onlara şöyle buyurur:

"Sevinin ve mutluluk emellerine kaptırın kendinizi ba-

kalım! Allah'a yemin ederim ki, sizden yana korkum, fa-

kirlikten değildir. Tersine dünyanın sizden öncekilere oldu-ğu

Sibi sizin de önünüze bolluk yaymasından korkarım, geç-miş

milletler gibi ondan daha yüksek pay alma yarışına

Sirişirsiniz de Allah onları helak ettiği gibi sizi de helak eder."

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) der ki:

'Peygamber'imiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Sizden yana

en büyük korkum, Allah'ın sizin için yerden çıkardığı

 

 

 

18

 

19

 

ÖLÜM-KIYAMET;ÂHİRET_   

 

_   _

bereketler ile ilgilidir" Sahâbiler O'na sordu: "Yâ Rasû-

lallah, yerin bereketleri nedir?"

Peygamber'imiz:   "Her   türlü   dünya   varlığı"   diye

cevap verdi.

Peygamber'imiz (s.a.s.) bir hadiste: "Dünya düşün-

cesi ve sözü ile kalbinizi oyalamayınız" buyuruyor.

Görülüyor ki, Peygamber'imiz dünyaya, değil göz koy-

mayı onu anmayı bile yasaklamıştır.

Ammar ibni Said der ki: "Hz. İsa havarileri ile birlikte

gezide iken bir köye uğrar, köyün halkını yollara, öteye

beriye serilmiş, ölüler olarak bulur. Arkadaşlarına: "Ey hava-

riler cemaati bu köyün halkı Allah'ın gazabına uğrayarak

ölmüş olmalıdır, böyle olmasaydı biribirlerini gömerlerdi"

der.

Havariler ona: "Ey Rûhullah, biz onların başlarına ge-

lenleri bilmek isterdik" derler. Bunun üzerine Hz. İsa Allah'a

yalvarır Allah da ona: "Karanlık basınca onlara seslen, sana

cevap verirler" diye vahyeder.

\

Akşam olunca Hz. Isa bir tümseğin üzerine çıkarak: "Ey

köy halkı" diye seslenir. Bir ses ona: "Buyur ya Rûhullah"-

diye cevap verir.

Hz. İsa:

- "Ne durumdasınız, başınızdan neler geçti?" diye sorar,

"Akşam tasasız ve endişesiz uykuya yattık, sabah olunca ce-

henneme yuvarlandık" diye cevap verir.

20

 

Hz. İsa: "Başınıza bu hal neden geldi?" diye sorar,

"Dünya'ya tapmamızdan ve Allah'ın emirlerine karşı gelen-

lere boyun eğmemizden dolayı" diye cevap verir.

Hz. İsa: "Dünya sevginiz nasıldı?" diye sorar, "Bebeğin

annesini sevdiği gibi, yüzünü bize doğru döndüğü zaman

sevinir, arkasını döndüğü zaman (işlerimiz ters gidince)

üzülür, ağlardık" diye cevap verir,

Hz. İsa: "Niye arkadaşların bana cevap vermiyor?"

diye sorar, gizli ses: "Çünkü onların ağızlarına ateşten gemler

vurulmuş ve gemlerin öbür ucu kaba ve sert meleklerin

elinde" diye cevap verir.

Hz. İsa: "Sen bana nasıl cevap verebiliyorsun" diye

sorar,  gizli  ses;   "Çünkü ben  onların  arasındaydım,  ama

onlardan değildim. "Senin yuvan benim rahmetimin karar-

gâhıdır. Seni Kıyamet Günü kendi kudretimden yarattığım

yüz huri ile evlendireceğim, düğününde her bir yılı dünya

ömrü kadar uzun olan dört bin yıl ziyafet vereceğim. Bir

tellâla, emir vereceğim, şöyle seslenecek: Dünyaya yüz ver-

meyenler nerede? Dünyadan el-etek çekmiş olan Meryem

oğlu İsa'nın (a.s.) düğününe buyurun." Bu vahiy üzerine Hz.

Isa şöyle der: "Vay, dünyaya tapanların başlarına gelene!

Nasıl ölecek, dünyayı ve dünyadaki yaratıkları nasıl bıra-

kacaklar? Dünya onları aldatıp durduğu halde onlar yine de

ona hiç bir tereddüde kapılmadan güveniyorlar.

Havariler  ona:   "Ey  Rûhullah,  biz  onların  başlarına

Selenleri bilmek isterdik" derler. Bunun üzerine Hz. İsa Al-

21

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

 

 

 

 

lah'a yalvarır Allah da ona: "Karanlık basınca onlara seslen

sana cevap verirler" diye vahyeder.

Akşam olunca Hz. İsa bir tümseğin üzerine çıkarak: "Ey

köy halkı" diye seslenir. Bîr ses ona: "Buyur ya Rûhullah"

diye cevap verir. Hz. İsa:

- "Ne durumdasınız, başınızdan neler geçti?" diye sorar,

"Akşam tasasız ve endişesiz uykuya yattık, sabah olunca ce-

henneme yuvarlandık" diye cevap verir.

Hz. Isa: "Başınıza bu hal neden geldi?" diye sorar,

"Dünya'ya tapmamızdan ve Allah'ın emirlerine karşı gelen-

lere boyun eğmemizden dolayı" diye cevap verir.

Hz. İsa: "Dünya" sevginiz nasıldı?" diye sorar, "Be-

beğin annesini sevdiği gibi, yüzünü bize doğru döndüğü za-

man sevinir, arkasını döndüğü zaman (işlerimiz ters gidince)

üzülür, ağlardık" diye cevap verir.

Hz. İsa: "Niye arkadaşların bana cevap vermiyor?'

diye sorar, gizli ses: "Çünkü onların ağızlarına ateşten gemler

vurulmuş ve gemlerin öbür ucu kaba ve sert meleklerin

elinde" diye cevap verir.

Hz. İsa: "Sen bana nasıl cevap verebiliyorsun" diye

sorar, gizli ses; "Çünkü ben onların arasındaydım, ama on-

lardan değildim.

Fakat onlara gazap inince beni de içine aldı, şimdi

cehennemin ağzına ellerim ile tutunmuş sarkık vaziyette du-

22

 

ruyorum, kurtulur muyum, yoksa içine mi yuvarlanırım, bil-

miyorum" der.

Bunun üzerine Hz. İsa havarilere der ki: "Acı tuza

batırılmış arpa ekmeği yiyerek kaba işlemeden elbise giymek

ve çöplükte yatmak, dünya ve Ahiret afiyeti olunca çoktur

bile."

Sahabilerden Enes (r.a.) der ki: Peygamber'imiz

(s.a.s.) Adila isminde bir devesi vardı, hiç bir deve onunla

yarışamazdı. Fakat bir gün taşralı bir Arap devesi ile geldi,

yapılan yarış sonunda onun devesi Peygamber'imizin deve-

sini geçti, bu durum müslümanlara (sahabilere) dokundu.

Durumun farkına varan Peygamber'imiz bize şöyle buyurdu:

"Dünyada Allah bir şeyi yükseltince bir gün onu

düşürmek O'nun kaçınılmaz hükmüdür."

Hz. İsa şöyle der: "Denizin dalgalan üzerinde kim ev

yapabilir? İşte sizin dünyanız da böyledir, o halde onu yurt

edinmeyin."

Hz. İsa'ya: "Bize Allah'ın sevgisin kazandıracak bir ilim

öğret" derler, Hz. İsa da: "Dünyadan nefret ediniz ki, Allah

sizi sevsin" diye cevap verir.

Ebû'd-Derdâ der ki: "Peygamberimiz bir gün bize,

benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız. Dün-

ya gözünüzde önemini kaybeder, Ahireti tercih ederdiniz"

buyurdu, sonra Ebu'd-Derdâ kendisinden şunları söylemiştir:

Şimdi de eğer siz benim bildiklerimi bilseydiniz, başınızı alıp

tepelere çıkar, halinize hüngür hüngür ağlayarak Allah'a

23

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

 

 

yakanrdınız. Yanınıza yalnız zaruri ihtiyaçları alır kimseye

emanet etmeksizin ve bir daha dönmemek üzere mallarınızı

terkedip giderdiniz.

Fakat uzun vadeli emeller kalbinizden Ahiret fikrini

sildi, bütün emeklerinizin hedefi dünya oldu, bu yüzden hiç-

bir şey bilmeyenler gibi oldunuz. Bazılarınız başına gelecek-

lerden korktuğu için iç güdülerine körü körüne uyan hay-

vanlardan daha kötü duruma geldi.

Niye biribirinizi sevmiyorsunuz? Niye biribirinize doğru

yolu tavsiye etmiyorsunuz? Oysa ki sizler Allah'ın dininde

ortak olan kardeşlersiniz.

Arzularınızın birbirlerinden ayrılmasının sebebi, içinizin

bozukluğudur, oysa iyilikte birleşseniz biribirinizi severdiniz.

Size ne oluyor ki, dünya işleri ile ilgili birbirinize nasihat

verdiğiniz halde Ahiret konusunda birbirinize nasihat etmi-

yorsunuz?! Hatta hiç biriniz sevdiği ve desteklediği kimseye

bile Ahiret konusunda nasihat vermiyor.

Bu durum, kalblerinizde iman zayıflığı olduğunu gös-

terir. Ahiretin kâr ve zararına dünyanmki kadar yürekten

inansanız, Ahiretin peşinden koşmayı, dünyaya tercih eder-

diniz.

Çünkü orası sizi daha çok ilgilendirir. Eğer: "Yakın

menfaati sevmek kaçınılmaz bir insani temayüldür" derseniz,

biz sizin dünyanın bir çok yakın vadeli menfaatlerinden,

uzak vadeli hedefler uğruna fedakârlık ettiğinizi görüyoruz.

 

Hatta belki de hiç bir zaman ulaşamayacağınız hedefler

uğruna kendinizi türlü türlü sıkıntılara düşürüyor, değişik

çarelere baş vuruyorsunuz. Ne fena kimselersiniz ki, içiniz-

deki imanın tesir derecesinin bilinmesini sağlayacak derece-

de imanınızı tatbiki hayatta gerçekleştirmiş değilsiniz.

Eğer Muhammed'in (s.a.s.) getirdikleri hakkında bir

şüpheniz varsa bize geliniz, size her şeyi açıklayalım, kalbleri-

nizdeki kuşkuyu giderecek aydınlığı size gösterelim. Allah'a

yemin ederim ki, siz akıldan yana eksik kimseler değilsiniz ki,

sizi mazur görelim.

Çünki dünyanızla ilgili konularda eğriyi doğrudan ayı-

rabiliyor ve işleriniz karşısında isabetli tavır takınabiliyor-

sunuz.

Size ne oluyor ki, dünyanın elde ettiğiniz ufak bir ka-

zancına seviniyor ve elden kaçırdığınız küçük kârlarına üzü-

lüyorsunuz, budurum yüz ifadelerinizden belli olduğu gibi

sözlü olarak da açığa çıkıyor, hoşunuza gitmeyen gelişmeleri

"musibet" diye adlandırarak üzüntü sebebi yapıyorsunuz.

Öte yandan çoğunuz dininde ağır kayıplara uğradığı

halde hiç birinizin kılı kıpırdamıyor, bu alandaki kayıpların

üzüntüsü hiç kimsenin yüzünde belirmiyor.

Yemin ederim ki, Allah'ın sizin ile ilgisini kestiği

kanatindeyim. Neden derseniz, çünkü hepiniz tanıdıklarını

güleryüz ile karşılar, hiç biriniz dostunu, hoş görmeyeceği

şekilde karşılamak istemez, "Aynı muameleyi de ben ondan

görürüm" korkusu ile "İnsanlar arasındaki münasebetlerde

 

 

 

24

 

25

 

r

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

bu inceliğin farkındasınız da Allah ile olan münasebet-

lerinizde ayni hassasiyeti göstermemenin akıbetini bilmekten

âciz misiniz?

İşi gücü sahtekârlığa döktünüz, mer'alarınızda uzun

vadeli ihtiraslardan dolayı hiçbir yeşillik bitmiyor! Ölümü in-

kâr etmek üzere saf tutmuşsunuz. Allah'ın beni sizden kutra-

rıp görmek istediğime (Peygamber'imize) kavuşturmasını ne

ka-dar istiyorum!

Eğer O sağ olsaydı, bu gidişinize katiyyen göz yum-

mazdı.

Eğer sizde hayra dönme temayülü varsa, ben size her

şeyi duyurdum, Allah katmdakini (Ahiret sevabını) isterseniz,

ona kolaylıkla kavuşursunuz. Gerek kendi hesabıma ve

gerek sizin için Allah'ın yardımını diliyorum."

Hz. İsa havarilerine der ki: "Ey havariler dünyaya

gönül verenlerin dünya selâmeti uğruna din perişanlığını

göze aldıkları gibi siz de din selâmeti uğruna dünya

perişanlığını göze alın."

Nitekim buna dair Abdullah İbni Mübarek, şöyle

buyurur: "Çoklarını görüyorum ki, gayet zayıf bir dini .yeterli

görüyorlar.

Oysa dünya hayatında onları aza kanaat eder

göremiyorum...

O halde kırallar dünyaları uğruna dinden nasıl bigane

kaldılarsa,

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

Sen de din uğruna kırallann dünyasından bigane kal."

Hz. İsa şöyle der: "Ey kendi iyiliğini görerek dünya

peşinde koşan kimse, bilesin ki, senin hesabına en hayırlı

olan dünyayı terketmektir."

Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Benden sonra öyle bir dünya ile yüzyüze geleceksiniz

ki, ateş odunu nasıl yakarsa o da sizin imanınızı öyle yiye-

cektir."

Allah, Hz. Musa'ya şöyle vahyetti: "Sakın dünya sev-

gisine meyletme, çünkü huzuruma getirebileceğin en ağır gü-

nah odur."

Bir gün Hz. Musa yolda yürürken ağlayan bir adama

rastlar, biraz sonra aynı yoldan dönerken adamı yine ağlar

vaziyette bulur, gördüğü manzara karşısında duygulanan Hz.

Musa, Allah'a: "Yâ Rabb'i, kulun senin korkundan ağlıyor"

diye yakarır. Allah Musa'ya şöyle bildirir:

-"Yâ İmranoğlu Musa, o gördüğün adamın ağlamaktan

beyni göz yaşlan ile birlikte aksa, ellerini kaldırsa da yere

düşünceye kadar dua etse yine onu affetmem, çünkü o

dünyayı seviyor."

Hz. Ali (k.v.) buyurur ki: "Şu altı meziyeti nefsinde

biraraya getiren kimse cennet için isteyecek bir şey, cehen-

nemden de kaçacak bir yer bırakmamış olur.

l- Allah'ı tanıyıp O'nun emirlerine uymak ve yasak-

larından kaçınmak,

 

 

 

26

 

27

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHIRET

 

 

 

2-    Şeytanı tanıyıp onun arzularına karşı çıkmak,

3-    Hakkı tanıyıp ona bağlanmak,

4-    Batılı tanıyıp ondan sakınmak,

5-    Dünyây'ı tanıyıp ondan yüz çevirmek

6-    Ahireti tanıyıp ona tâlib olmak

Hasan el-Basrî (rahimehullah) buyurur ki: "Allah

o kullarına rahmet etsin ki, dünyayı bir emanet bilmişler onu

güvendikleri kimselere teslim ederek mesuliyet yükü taşı-

maksızın göçüp gitmişlerdir. Dinin hakkında seninle yarış-

maya girişen ile sen de yarış. Dünya konusunda senin ile

yarışa girenin dünyayı yüzüne fırlat."

Hz. Lokman oğluna verdiği nasihatlerde şöyle der:

'Yavrum, dünya derin bir denizdir, içinde çokları boğul-

muştur. Buna göre ona açılırken bineceğin gemi, Allah

korkusu, geminin yükü Allah'a iman ve yelkeni Allah'a te-

vekkül etmek olsun.

Böylelikle belki, boğulmaktan kurtulursun, başka türlü

kurtulacağını sanmıyorum."

Fudayl (r. a.) buyurur ki: "Şu âyet beni çok düşün-

dürdü:

"Biz kullardan hangisinin daha iyi amel işleyeceğini de-

nemek için yeryüzü üzerindeki her şeyi zinet halinde yarattık.

Hiç şüphesiz, biz onun üzerindeki her şeyi kupkuru bir

toprak parçasına çevireceğiz." Kehf sûresi, 7-8

 

Ehl-i hikmetten biri şöyle der: "Dünyada karşılaştığın

her şey ile senden önce biri karşılaşmış ve senden sonra da

başkası karşılaşacaktır. Senin dünyadan nasibin sadece bir

akşam yemeği ile bir günlük gıdadır. O halde bir kaç öğün

yemek uğruna kendini mahvetme. Dünyaya karşı oruçlu ve

Ahiret ile ilgili olarak iftar etmiş davran. Çünkü dünyanın

sermayesi hiçlik, kazancı cehennemdir."

Bir keşişe: "Zamanı nasıl görüyorsun?" diye sorarlar,

keşiş şöyle cevap verir: "Vücudları eskitirken, emelleri

yeniler. Ölümü yaklaştırırken arzulanan hedefleri uzağa

kaçırır" Yine ona: "Peki, dünya halkı hakkında görüşün

nedir?" diye sorarlar, cevabı şöyle olur "Dünya kimin eline

geçiyorsa yorgun düşer, kim ona ulaşamazsa var gücü ile

peşinden koşar,"

Nitekim aynı düşünceyi ,bir şâir şöyle ifade ediyor:

'Yüzünü güldüren bir yaşayış için dünyayı öven kimse,

Ömrün hakkı için çok geçmeden onu kınayacaktır. Dünya

arkasını dönük tutunca insan özlem içindedir. Yüz verdiği

zaman da sıkıntıları artar."

Ehli hikmetten biri der ki: "Üzerinde ben yokken

bu dünya vardı. O yok olurken de ben üzerinde

bulunmayacağım. Burada kalmaktan da hoşnut değilim.

Çünkü hayatı pintilik, durusu bulanıktır. Dünyalılar nimetinin

elden kaçacağından, ya başa gelecek beklenmedik bir belâ-

sından veya günü dolacak ömürden devamlı endişe

içindedirler."

 

 

 

28

 

29

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

 

 

Başka bir ehli hikmet de şöyle der: "Dünyanın en

büyük kusuru, herkese hak ettiğini değil, ya fazlasını, ya

eksiğini vermesidir."

Süfyan es-Sevri (r.a.) buyurur ki: Dünya nimet-

lerini görmüyor musun, sanki Allah'ın gazabına uğramışlar

gibi hep ehil olmayan ellere düşmüşlerdir."

Ebû Süleyman ed-Daranî (r.a.) şöyle buyurur:

"Dünyaya tutkunluk ile talip olan bir kimseye ondan birşey

verilirse daha çoğunu ister. Ahirete de aşk ile talip olan

ondan bir şey verilse daha çoğunu ister. Ne bunun ve ne de

öbürünün sonu yoktur."

Adamın biri Ebû Hazım'a (r.a.) dedi ki: "Benim

yurdum olmadığı halde dünyayı sevdiğim için halimi beğen-

miyorum, sana kendimi şikâyet ediyorum" der. Ebû Hazım

adama şöyle cevap verir: "Allah'ın sana dünyadan ayırmış

olduğu pay hakkında dikkatli ol, onu ona helâl yollardan

kazanarak yerinde harca, o zaman dünya sevgisinin sana hiç

bir zararı olmaz."

Ebû Hazım'm adama böyle cevap vermesinin sebebi

şudur: Çünkü eğer dünya sevgisinden dolayı onu kınayacak

olsaydı, adamı o derece üzebilirdi ki, adamı dünyadan iyice

soğuyarak ölmeyi isteyebilirdi.

Yahya İbni Muâz (r.a.) şöyle buyurur: "Dünya şey-

tanın ticârethanesidir. Şeytanın ticarethanesinden hiçbir şey

çalmayasın, sonra onu aramaya çıkarak seni yakalar."

 

Fudayl (r.a.) buyurur ki: "Dünya geçici bir altından

ve Ahiret de kalıcı boncuktan olsa bize kalıcı boncuğu geçici

altına tercih etmek gerekirdi."

Biz geçici boncuğu kalıcı altına tercih ediyoruz; halimiz

ne olacak!

Ebû Hazım (r.a.) der ki, "Aman dünyaya tutul-

mayınız. Çünki bilenlerden, öğrendiğime göre dünyayı gö-

zünde ululaştıran kimse, Kıyamet günü Allah'ın huzuruna ge-

tirilince ona: "İşte bu adam, Allah'ın önemsiz ilan ettiğini yü-

ce kabul etti" denecektir.

İbni Mes'ûd (r.a.) der ki: "Dünyada bulunan herkes

bir misafir ve rnalı da emanettir. Misafir göçücüdür ve ema-

net de geri verilecektir."

Şu beyit bu gerçeği dile getiriyor:

"Ma/ ve çoluk-çocuk birer emanetten başka bir şey

değildir.

Oysa   ki,   emanetleri   bir gün  mutlaka  geri   vermek

gerekir."

Hz. Râbiâ (r.a.) bir gün dostlarını ziyaret etmeğe varır,

dostları sözü dünyaya getirerek onun kötülüklerini dile ge-

tirirler. Hz. Râbiâ buyurur ki: "Dünyadan bahsettiğiniz ye-

ter, susun. Eğer o kalbinizde yer etmiş olmasaydı, ondan bu

kadar çok bahsetmezdiniz.

Söyleyeceğim söze kulak verin. Bir şeyi çok seven, onu

s'k sık anar."

 

 

 

30

 

31

 

      ÖLÜMJÜYAMET^JRET 

İbrahim İbni Edhem'e (r.a.) "Nasılsın?" diye sordular,

aşağıdaki şiirle cevap verdi:

"Yamadık dünyamızı, yırtarak dinimizden Sonunda din

de gitti, dünya da gitti elimizden..."

Başka bir beyit de şöyledir:

"Dünya peşinde koşanı şöyle görüyorum:

Ömrü ne kadar uzun olursa olsun

Dünyanın nimet ve sefasına nerede ulaşırsa ulaşsın,

Bir dülger gibidir ki, binasını yapar yapısını yükseltir

Fakat çatısını çatınca kurduğu bina yıkılıuerir."

Diğer bir beyitde de şöyle anlatılır:

"Farzet ki,dünya sana bağış olarak sunuldu,

Onun akıbeti yok olmak değil midir?

Senin dünyan ancak bir gölge gibidir,

Seni gölgelendirir bir müddet, sonra kayıp geçer."

Lokman-ı Hekim, oğluna der ki: "Yavrum! Ahiretin

uğruna dünyanı feda et, her ikisini de kazanırsın. Ama

dünyan uğruna Ahiretini feda etme her ikisini de kay-

bedersin."

Mutarrıf İbni Srttıy (r.a.) der ki: "Kralların bolluk

içinde geçen hayatlarına ve parlak kıyafetlerine bakma lâkin

onların çabuk göçüşüne ve kötü akıbetine bak."

32

 

İbni Abbâs (r.a.) buyurur: "Allah dünyayı üçe

ayırdı: Bir parçası mü'minin, bir parçası münafığın ve diğer

parçası da kafirindir. Mü'min kendi payına düşeni azık

yapar, münâfik hissesi ile süslenir, gösteriş yapar. Kâfir de

kendine düşenden habire yararlanır."

Ehli hikmetten biri der ki: "Dünya "bir leştir, buna

göre ondan pay almak isteyenler, köpekler ile geçinmeye

katlanmalıdırlar."

Bu hususta şu beyit söylenmiştir:

"Ey dünyayı kendisine eş olarak isteyen kişi,

Onu, kendine istemekten vaz geç ki, selâmete eresin.

Çünki  kendine  eş olarak  talip  olduğun  gaddar  bir

dişidir.'

Onunla yapacağın eulilik töreni yas törenine pek

yakındır."

Ebû'd-Derda (Rahimehullah) der ki: Allah katında

dünyanın hor görülmesi sebeblerinden biri Allah'a ancak

orada isyan edilmesidir.

Diğer bir sebep de Allah katındaki derecelere ancak

dünyadan yüz çevrilerek ulaşılabilmesidir."

Bir şâirin bir beyti şöyledir:

"Dünyayı, basiretli bir kimse ince/ediği zaman

Karşısına dost elbisesi giymiş bir düşman çıkar."

33

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

Diğer bir şair de şöyle der:

"Ey gecenin ilk saatlerinde

Halinden memnun uykuya dalan kişi

Gelişmeler çoğunlukla tan yeri ağarırken kapıyı çalar,

Nice bolluk ve saadet deuirîerini sona erdirmiştir,

Talih yıldızlarının bazan yararlı ve bazan ters dönmesi

Dünya olaylarının akışı nice mülkü yok etmiştir.

Ki, o mülk uzun bir dönem /ayda ve zarar sağlamıştır.

Ey dünyaya yanak yanağa sokulan kişi, o baki değildir.

Akşamdan sabaha,

Onun hayatından bir çok misafirler gelip geçer.

Dünyaya yanak yanağa sokulmaktan vazgeçer misin?

Ta ki, cennette bakireler ile yanak yanağa gelebilesin.

Eğer ebedi cennet bahçelerine konmak istiyorsan

Sana gereken cehennemden emin olmamaktır."

Ebû Ümam el-Bahilî (r.a.) der ki. "Hz. Muham

med'e (s.a.s.) Peygamberlik verildiği zaman, şeytanın yar-

dakçıları iblise gelerek "Yeni bir peygamber gönderildi, yeni

bir ümmet ortaya çıkıyor" diye haber verdiler.

İblis yardakçılarına: "Bu ümmet dünyayı seviyor mu?"

diye sorar. Yardakçıları ona "Evet" diye cevap verirler. Bu-

nun üzerine şeytan yardakçılarına şunları söyler: "Eğer dün-

34

 

uayı seviyorlarsa putlara tapmamaları benim için önemli

değil- Ben gece gündüz onlara sokulur ve ayartma gay-

retlerimi şu üç nokta üzerinde yoğunlaştırırım:

1-    Malı haksız yollardan kazanmak,

2-    Haksız ve günah yerlerde harcamak,

3-    Haklı yerlere yapılması gereken harcamanın önüne

geçmek, Zaten bütün kötülüklerin kaynağı da bu üç davra-

nıştır."

Adamın biri Hz. Ali'ye (r.a.) "Yâ emiralmü'minin, bize

dünyayı anlat" der. Hz. Ali, adama şu cevabı verir, "Sana

dünya hakkında ne söyleyeyim? Burada sıhhatli olan has-

talanır, güvene Hasan el-Basrî: "Hayır, doğru olmaz. Bütün

dünya onun olsa yine de zarurî ihtiyaçlarını karşılayacak

şekilde hesaplı harcayarak biriken servetini fakirlik günlerine

saklaması gerekir." dedi.

Fudayl (r.a.) buyurur ki: "Eğer bütün dünya helâl

olarak bana bağışlansa ve Ahirette ondan dolayı hesaba çe-

kilmeyeceğim bana bildirilse yine de sizden biriniz önüne

çıkan leşin elbisesine bulaşmasından nasıl tiksinip kaçınırsa

ben de dünyadan öyle tiksinerek kaçınırdım."

Bildirildiğine göre Hz. Ömer (r.a.) Şam'a gelince Ebû

Ubeyde (r.a.) kendisini sade bir iple yularlanan bir devenin

sırtında karşıladı.

Hz. Ömer Ubeyde'ye selâm verdikten sonra halini sor-

du. Sonra kaldığı eve vardı. Ortalıkta kılıcından, kalkanından

35

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

ve binek takımından başka bir şey göremedi. Bunun üzerine

Hz. Ömer, Ebû Ubeyde'ye: "Biraz mal edinseydin" der.

Ebû Ubeyde'nin cevabı şu olur: "Ey Emiralmü'minin,

bunlar bizi mezara ulaştırır."

Süfyan es-Sevrî (rahimehullah) der ki: "Dünyadan

be-denin için, Ahiretten de kalbin için al."

Hasan el-Basrî buyurdu ki: "Allah'a yemin ederim,

İsrailoğulları önce Allah'a kullak ettikleri halde dünyaya tu-

tuldukları için sonradan puta tapmaya yöneldiler."

Vehb (r.a.) der ki; "Bir kitapta okuduğuma göre dün-

ya aklı başında kimseler için ganimet, cahiller için gaflet

yeridir, oradan ayrılıncaya kadar onu tanıyamazlar, ayrıl-

dıktan sonra yeniden oraya dönmek isterler, fakat döne-

mezler.

Lokman-ı Hekim oğluna şöyle nasihat eder:

"Yavrum, dünyaya geldiğin ilk günden itibaren her ge-

çirdiğin gün ile dünyayı arkada bırakıyor ve Ahireti karşı-

lıyorsun. Her gün adım adım yaklaştığın bir ev, adım adım

uzaklaştığın evden sana daha yakındır."

Suayd İbni Mas'ud (r.a.) der ki: '!Dünyadan yana

işleri gelişirken Ahiret konusundaki amelleri günden güne

eksildiği halde bu durumdan hoşnut olan birini görürsen, bil

ki, bu adam yüzüstü süründüğü halde farkında olmayan biri

aldanmıştır."

36

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

Amr İbni As (r.a.) bir gün hutbede cemaate şöyle

seslendi: "Allah'a yemin ederim ki, Peygamberimizin uzak

durduğu şeylere sizin kadar düşkün başka bir kavim görmüş

değilim- Allah'a yemin ederim ki, Peygamberimiz (s.a.s.) ya-

nında üç kişi varsa, bir şey almak için gelen, bir şey verme-

ye gelenden çok olurdu."

Bir gün Hasan el-Basrî:

"Ey insanlar, hiç şüphesiz, Allah'ın va'di gerçektir. O

halde dünya hayatı sizi sakın aldatmasın. Ayartıcı şeytan da

Allah'ın bağışlayıcılığını ileri sürerek sizi aldatmasın" âyetini

okuduktan sonra dedi ki, "Dünya sizi aldatmasın" diye kim

buyuruyor?

Dünyayı yaratan ve buna göre onu herkesten daha iyi

tanıyan Allah buyuruyor. Sakın dünya meşguliyetlerine ken-

dinizi kaptırmayınız. Çünkü dünya o kadar oyalayıcıdır ki,

insan kendisine bir meşguliyet kapısı açsa arkasından ken-

diliğinden nerede ise on meşguliyet kapısı daha açılır.

Zavallı ademoğlu, helâlinin hesabı ve haramının azabı

olan bir yurttan hoşnut görünüyor. Oysaki, kazancını he-

lâldan sağlasa hesaba çekilecek, haram yollardan sağlasa

azaba çarpılacaktır.

Ademoğlu malını az görür, ama amelini az görmez.

Dinine gelen musibeti umursamaz da dünyasına gelen mu-

sibete üzülür."

Hasan el-Basri (r.a.) halife Ömer İbni

Abdulâziz'e (r.a.) bir mektup yazdı, mektupta şöyle

37

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

 

 

 

 

diyordu:  "Selâm üzerine olsun,  sanki sen üzerine ölüm

yazılıp da ölen son nesnesin."

Ömer İbni Abdülâziz de ona şöyle cevap yazdı: "Selâm

üzerine olsun. Sanki sen dünyadasın ama hiç bir zaman

varolmamışsın ve sanki sen Ahirettesin ve halen oradasın."

Fudayl ibni İyâz (r.a.) buyurur ki: "Dünyanın girişi

kolay, fakat çıkışı zordur."

Ehli halden biri der ki: "Ölümü gerçek bilen kimseye

şaşarım, nasıl sevinebilir? Cehennemi gerçek bilene de şaşa-

rım, nasıl gülebilir? Dünyanın insanlan nasıl değiştirdiğini

görenlere şaşarım, ona nasıl güvenebilirler? Kaderi gerçek bi-

lenlere dahi şaşarım, niye hırsla didinirler?"

Bir gün iki yüz yaşında Necrân'ı bir ihtiyar Hz. Muâviye

(r.a.)'yi ziyaret etmeye gelir. Hz. Muâviye ona dünyayı nasıl

bulduğunu sorar. İhtiyar şu cevabı verir: "Afet ve kıtlık yılları,

bolluk yıllarını, gün günü, gece geceyi kovaladı, kimi do-

ğuyor, kimi ölüyor. Doğanlar olmasa insan soyu tükenecek.

Ölen de olmasa dünya insanlara dar gelecek."

Bunun üzerine Hz. muâviye ihtiyara: "Ne dileğin varsa

söyle" der. İhtiyar Hz. Muâviye'ye der ki: "Geçen ömrü geri

getirebilir yahut yaklaşan eceli savabilir misin?"

Hz. Muâviye: "Bunlara gücüm yetmez" diye cevap

verir. Bunun üzerine ihtiyar Muâyiye'ye: "O halde senden hiç

bir isteğim yok" der.

 

Dâvud ct-Taî (r.a.) şöyle buyurdu: "Ey ademoğlu!

Emeline kavuştun diye seviniyorsun, ama ona ölümüne

biraz daha yaklaşmak pahasına ulaşabildin. Sonra amelini

erteledin, sanki o başkasının yaranna imiş gibi"

Bişr (r.a.) buyurdu ki: "Allah'tan dünyayı isteyen

kimse Kıyamet günü O'nün huzurunda uzun zaman dikili

kalmayı istemiş demektir."

Ebû Hazım (r.a.) buyurdu ki: "Dünyada seni sevin-

diren her şeye Allah seni üzecek bir şey bitiştirmiştir."

Hasan cl-Basrî buyurur: "İnsanın ruhu dünyadan üç

hasretle ayrılır:

1-    Biriktirdiklerine doymaz,

2-    Arzu ettiklerine kavuşamaz,

3-    Varmakta olduğu yere yeterince azık hazırlayamaz."

Ehli Ma'rifetten birine: "Zenginliğe kavuştun" derler, o

da: "Zenginliğe kavuşanlar, ancak dünya köleliğinden azad

olunabilenlerdir" diye cevap verir.

Ebû Süleyman (r.a.) buyurur ki: "Kalbini Ahiret dü-

şüncesi ile meşgul etmeyenler, dünyaya yönelen azgın ar-

zulara karşı direnemezler."

Mâlik İbni Dinar (r.a.) bir gün şöyle dedi: "Dünya

sevgisi üzerine hepimiz uyuştuk. Ne biribirimize iyiliği emre-

diyor ve ne de biribirimizi kötülükten alıkoyuyoruz. Allah bizi

 

 

 

38

 

39

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHÎRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

 

 

bu durumda olduğumuz gibi bırakmaz. Allah'ın bize ne azab

indireceğini keşke bilseydim!"

Ebû Hazım der ki: "Azıcık dünyalık, insanı bir çok

Ahiret emelinden alıkoyar."

Hasan el-Basrî der ki: "Dünyaya önem vermeyiniz.

Allah'a yemin ederim ki, dünya yalnız ona önem vermeyen-

lere yaramıştır. Allah bir kulun iyiliğini dilerse ona önce bir

miktar dünyalık verir, sonra bir müddet arkasını keser. Veri-

len bitince yine verir. Kul dünyalığa önem vermez olunca o

zaman ona bol bol verir."

Ariflerden biri Allah'a şöyle dua ederdi: "Ey senin iznin

olmadan yere düşmesin diye göğü tutan Allah! Dünyayı tut

ki, üzerime gelmesin."

Muhammed İbni Münkedir (r.a.) buyurdu ki. "İn-

san hiç bozmadan bütün günler oruç tutsa, hiç uyumadan

geceleri ibadet ile geçirse, bütün malını sadaka olarak

dağıtsa, Allah yolunda cihad etse ve Allah'ın haramlarından

kaçınsa, fakat Kıyamet günü Allah'ın huzuruna getirilince

onun için: "Bu adam Allah'ın hor gördüğünü gözünde

yüceltti ve Allah'ın önem verdiğin gözünde küçümsedi"

denirse durumu ne olur biliyor musun? Hangimiz öyle

değiliz ki! Hepimiz işlediği kusur ve günahlar ile birlikte dün-

yayı yüce görüyoruz."

Ebû Hazım (r.a.) buyurdu ki: "Hem dünya ve hem

de Ahiret kazancı çetinleşti. Ahiret kazancının zorluğu şun-

dandır. O konuda yardım edecek kimse bulamıyorsun.

 

Dünya kazancının çetinleşmesine gelince bu konuda nereye

el atarsan senden daha önce konmuş bir eğri adam gö-

rürsün."

Ebû Hüreyre (r.a.) buyuruyor ki: "Dünya, gök ile

yer arasında eski bir torba gibi asılıdır. Allah onu yarattığı

günden onu yok edeceği güne kadar:

-"Yâ Rabb'i, Ya Rabbi niye beni hor görüyor, tarafıma

bakmıyorsun?" diye devinil olarak Allah'a seslenir. Allah da

ona: "Sus, ey hiçlik" diye cevap verir."

Abdullah İbni Mübarek (r.a.) buyurdu ki: "Bir ta-

raftan dünya sevgisi, öbür yandan işlenen günâhlar kalbi ku-

şatmışlardır, iyilik ona nereden sızabilsin ki!"

Vehb İbni Münebbih (r.a.) der ki: "Dünyanın her-

hangi bir şeyin kalbi sevinen kimse hikmetten sapmıştır.

Azgın arzularını ayak altına alabilen kimse şeytanı gölge-

sinden ayırmış olur. Ameli, havaî arzularına baskın çıkan

kimse galiptir.

Bişr'e: "Falan adam öldü" derler. O da: "Dünyada-birik-

tirdi, Ahirete göçtü, kendine yazık etti" diye cevap verir. "O

Şunu şunu yapardı" deyip adam hesabına birkaç kalem iyilik

sayarlar. Bişr der ki, "dünyalık biriktirme peşinde koştuğuna

Söre onların hiç bir faydası yok."

Ariflerden biri der ki: "Dünya bizden nefret ettiği

halde biz onu seviyoruz. Bir de bizi sevseydi o zaman ne

yapardık acaba?"

 

 

 

40

 

41

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

 

 

Ehli hikmetten bir zata: "Dünya kimindir?" diye

sorarlar. O da: "Onun peşinden koşmayanlarındır" der.

"Peki Ahiret kimindir?" diye sorarlar, o da. "Ona talip

olanlarındır" diye cevap verir.

Yine ehli hikmetten bir zat der ki: "Dünya bir yıkıntı

yeridir. Onu onaranın kalbi daha köhne bir harabedir.

Cennet bakımlı bir evdir. Onu arayan kalb ise daha alımlı bir

ma'muredir."

Cüneyd el-Bağdadi (r.a.) buyurdu ki: "İmam-ı Şafii

(r.a.) dünyada hak dili ile konuşan müritlerden idi. Bir

mü'min kardeşine Allah hakkında vaaz etti ve onu Allâhla

korkutarak şunları söyledi:

"Ey kardeşim! Dünya kaygan bir bataklık ve bir zillet

yurdudur. Gösterişli yapıları yıkılışa doğru gider. Onun sa-

kinleri mezarlık yolcularıdır. Düzeni dağınıklığa varır. Zen-

ginliği fakirliğe çıkar. Oradaki bolluk kıtlıktır, kıtlığında ise

bolluk vardır. Allâh'dan kork. O'nun sana ayırdığı rızka razı

ol. Geçici yurdundan devamlı yurduna hazırlıksız göçme.

Çünkü senin hayatın geçici bir gölge, yıkılmaya yüz tutmuş

bir duvardır. Amelini çok ve emelini az eyle."

ibrahim İbni Edhem (r.a.) adamın birine: "Rüyada bir

dirhem parayı mı, yoksa uyanık iken eline geçen bir dinar

parayı mı tercih edersin?" diye sorar.

Adam: "Tabii, uyanık iken elime geçen dinarı tercih

ederim" diye cevap verir. İbni Edhem adama der ki: "Doğru

söylemedin Çünkü dünyada elde etmek istediğin her şey,

 

rüyada elde etmek istediğin şey gibidir. Buna karşılık tercih

etmediğin Ahiret ameli, uyanıkken ele geçecek şeyi

istememen gibidir."

İsmail İbni Ayyaş (r.a.) buyurdu ki: "Dostlarımız

dünyaya dişi domuz adını verirler de: "Bizden ırak ol ey dişi

domuz" derlerdi. Bundan daha çirkin bir isim bulsalardı,

dünyaya onu takarlardı."

Kâ'b İbni Ahbar (r.a.) der ki: "Dünyaya öyle tutu-

lacaksınız ki, ona ve halkına köle olacaksınız."

Yahya İbni Muaz    er-Razî (r.a.) der ki: "Şu üç

kimse akıllıdır:

1-    Dünya ona yüz çevirmeden önce kendisi ona yüz

çeviren,

2-    İçine girmeden önce mezarını hazırlayan,

3-    Huzuruna varmadan önce yaradanının hoşnutlu-

ğunu kazanan kimse.

Dünya öyle uğursuzdur ki, içine dalman surda dursun,

onun özlemi bile seni Allah'a ibadet etmekten ahkoyar."

Bekir İbni Abdillah (r.a.) der ki: "Dünyaya yine

dünya ile karşı koymak isteyenler, saman ile ateşi söndür-

meye kalkışanlar gibidirler."

Bindar (r.a.) der ki: "Dünya düşkünlerini dünya

Peşine düşmemekten bahsederken gördüğüm zaman bilesin

 

 

 

42

 

43

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

ki, onlar şeytanın maskaraları arasındadır. Dünyaya yöne-

lenleri ihtiras ateşi yakar, küle çevirir.

Ahirete yönelenleri Ahiret aşkı arıtıp yararlanılabilir sik-

ke haline getirir. Allah'a yönelenleri Tevhit ateşi yakar, paha

biçilmez bir cevher haline getirir."

Hz. Ali (k.v.) buyurur ki:

"Dünya şu altı şeyden ibarettir:

l-Yiyecekler,

2-    İçecekler,

3-    Giyecekler,

4-    Binekler,

5-    Nikâhlıklar,

6-    Güzel kokular.

Yiyeceklerin en değerlisi baldır. Halbuki o bir sineğin

yiyeceğidir.

İçeceklerin en değerlisi sudur, ama onda iyi kötü

herkes müsavidir.

Giyeceklerin en değerlisi ipekdir oda bir böcek

dokumasıdır.

Bineklerin en değerlisi attır, onunda sırtında adam

öldürülür.

44

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

Nikâhlılıkların en değerlisi kadındır. O da çiş yeri içinde

çiş yeridir.

Kadın en güzel yerini ziynetler; halbuki onun en çirkin

yeri arzu edilir.

Güzel kokuların en değerlisi misk'dir. O ise kandır."

 

 

 

CENAZE VE KABİR

Bilesin ki, cenazeler basiret sahipleri için ibarettir. Ce-

naze uyancı ve hatırlatıcıdır. Fakat bu uyancılık ve hatır-

latıcılık gafiller için değildir. Çünkü cenazeleri görmek gafille-

rin sadece gönül katılığını artırır. Çünkü onlar her zaman

başkalarının cenazelerine bakacaklarını sanırlar ve kaçınıl-

maz olarak bir gün kendi cenazelerinin de eller üstünde

taşınacağını hesap etmezler. Ya da cenazelerinin taşınmasını

yakın görmezler ve o anda cenazeleri taşınanların da öyle

düşündüklerini, fakat hesaplarının tutmadığını ve sürelerinin

çok erken dolduğunu göz önünde tutmazlar.

Kendini bilen kimse, cenazeye, tabuta kendisi konmuş

gibi bakmalıdır. Çünkü çok geçmeden, belki ertesi ve belki

iki gün sonra tabuta girebilir.

Rivayet edildiğine göre, Ebû Hüreyre (r.a.) bir cenaze

görün ve: "Uğurlar olsun. Biz de peşindeyiz" derdi.

Mekhul cd-Dimeşkî (r.a.) bir cenaze gördüğü

zaman: "Önce siz geçiniz biz arkanızdayız. Bir yanda manâlı

bir nasihat, öbür yanda kısa ömürlü bir gaflet. Biri gidiyor ve

ötekinin ise aklı başında değil" derdi.

46

 

Üseyd İbni-Hudeyr (r.a.) buyurur ki: "Her cenaze

aördüğümde içimden sadece gerçekleşen hâdise mahiyetinin

ne olduğu ile nereye varılacak olduğunu düşünürüm."

Kardeşi ölen Mâlik İbni Dinar (r.a.) cenaze töreninde

qöz yaşı dökerken "Nereye varacağımı bilmeden, yüzüm gü-

lemez. Yaşadıkça da bunu öğrenemem." diyordu.

A'meş (r.a.) buyurur ki: "Cenaze törenlerine

katıldığımızda hepimiz yaslı olduğunuz için hangimiz hangi-

mizi teselli edeceğini bilmezdim."

Sabit el-Bünânî (r.a.) buyurur ki: "Cenaze tören-

lerine katıldığımızda başı önde olarak ağlamayan kimse

göremezdik."

İlk müslümanlar ölümden böyle korkarlardı. Şimdi ise

cenazelerde çoğunluğu, gülen, eğlenen ve sadece ölünün

geriye ne miras bıraktığı ve mirasının nasıl bölüşüleceği ko-

nusunda konuşan kalabalıklar görüyoruz Günümüzün tö-

renlerinde ölünün yakınları ve akrabaları sırf hangi yoldan

giderek kalan mirastan pay alacaklarını düşünmekte, hiçbiri

kendi cenaze töreni ile tabuta konunca başına neler geleceği

konusunda kafa yormaktadır.

Bu gafil hâlin, günah ve isyanlarla katılaşan kalplerden

başka bir sebebi yoktur. Bu yüzden Yüce Allah'ı, ahiret

Sununu ve önümüzdeki korkunç merhaleleri unutarak bize

faydası olmayan şeylerle ilgilenir, oyalanır olduk.

Allah'tan bizi bu gafletten uyandırmasını dileriz. Cenaze

törenine katılanlardan baklenen en yerinde davranış, ölü için

47

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

 

 

 

 

gözyaşı dökmektir. Aslında işin için yüzünü idrak

ölüye değil, kendilerine ağlarlar.

ibrahim ez-Zeyyad (r.a.) ölüye acıyanları görünce

onlara "Kendinize acısanız size daha yararlı olur. Çünkü üç

korkunç safhadan geçmiş bulunuyor. Birincisi ölüm meleği-

nin yüzünü gördü, ikincisi ölüm acısını tattı. Üçüncüsü son

nefesteki endişeden kurtuldu."

     A

Ebû Amr Ibni Âlâ der ki: " Birgün ünlü şair Cerir ile

birlikte oturuyorduk. Kâtibine şiir yazdırıyordu. Bu sırada bir

cenaze göründü. Cerir sustu. Sonra da: "Vallahi bu cenazeler

beni kocalttı." dedi ve o anda şu beyitleri inşad etti:

"Cenazeler bize doğru gelirken ürküyoruz. Onlar

geçtikten sonra da eğlenceye dalıyoruz. Üzerine kurt düsen

bir koyun sürüsü gibiyiz. Kurt sürüden uzaklaşır uzaklaşmaz

Koyunlar yine otlamaya dalarlar."

Düşünceli olmak, ibret almak ve fıkıh kitablarındaki

cenazenin sünnet ve edeplerine uyarak alçak gönüllü bir eda

ile cenazenin arkasından gitmeye hazırlanmak, cenaze tören-

lerine katılmanın edeplerindendir. Yine kişinin ölü hakkında

fasık da olsa iyi düşünmesi ve görünüşü iyi olsa bile kendisi

hakkında kötümser olması cenaze edeplerindendir. Çünkü

son nefesi verme ânı tehlikedir, nasıl geçeceği bilinmez.

Nitekim Ömer İbni Zerr'in (r.a.) günahkâr tanınan bir

komşusu ölür. Herkes cenazesine katılmaktan kaçınır. Buna

karşılık Ömer komşusunun cenazesine katılır ve namazını

kıldırır. Ölü toprağa verilince Ömer mezann başına dikilir ve

 

öyle der: Ey Ebû Filan, Allah sana rahmet etsin. Ömrün

boyunca Kelime-i Tevhid'den ayrılmadın, yüzünü secdeyle

toprakladın. Senin için "Günahkâr ve kusurlu" diyorlar. Han-

qimiz günahsız ve kusursuzuz ki?!"

Söylendiğine göre Basra kasabalarından birinde

qunaha düşkün biri bir gün ölür. Karısı cenazesini taşımakta

kendisine yardım edecek hiç kimse bulunmaz. Çünkü gü-

nahkârlığı ile tanındığından hiç kimse cenazesine katılmaz.

Kadın ölüyü iki ücretli hamal ile musalla taşma taşır. Fakat

hiç kimse namazını kılmak istemez.

Bunun üzerine kadın, toprağa vermek üzere ölüyü sah-

raya taşıtır. Yakınlardaki dağda büyük bir zâhid barı-nırmış.

Kadın onu karşısında görür. Sanki cenazeyi bekliyor gibidir.

Sonra da cenazenin namazını kılmaya hazırlanır.

Kasabanın her yanına: "Zahid falan kişinin cenaze na-

mazını kılmak üzere dağdan indi1 diye haber yayılır. Bunun

üzerine bütün kasaba halkı da oraya toplanır ve zahidin

imamlığı altında cenaze namazını kılarlar.

Halk, zahidin bu cenazenin namazını kılmasına şaşar-

lar. Bir soru üzerine davranışın sebebini şöyle açıklar: Rü-

yamda bana falan yere in. Orada yanında bir kadından

başka hiç kimsenin bulunmadığı bir cenaze göreceksin.

Onun namazını kıl. Onun günahlan affedilmiştir." diye bil-

dirildi.

Bu sözleri duyan halkın şaşkınlığı daha da artar.

 

 

 

48

 

49

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

 

 

Bunun üzerine zâhid, ölünün eşini yanına çağırır. Ona

kocasının nasıl bir hayat yaşadığını ve ne gibi özellikleri

olduğunu sorar. Kadın: "Herkesin bildiği gibi gününün çoğu

kısmını meyhanede içki içerek geçirirdi" diye cevap verir.

Zâhid kadına: "Düşün bakalım, hiçbir iyi amelini biliyor

musun" diye ısrar eder.

Kadın bu defa şu cevabı verir: "Evet, onun üç iyi hu-

yunu hatırlıyorum: Birincisi sabahleyin ayılınca üstünü de-

ğiştirir, abdest alır ve sabah namazını cemâatle kılar. Sonra

yine meyhane döner, içki içmeye başlardı.

İkincisi evinde her zaman bir veya iki yetim barın-

dırırdı. Onlara çocuklarından da daha iyi davranırdı. Onların

üzerine çok titrerdi. Üçüncüsü gece ortasında ayrılır ve

gözyaşları arasında: 'Ya Rabb'i, bu murdar bedenimle hangi

cehennem köşesini doldurmak istiyorsun?" derdi.

Bunun üzerine zâhid ortadan kayboldu ve halkın

adamı hakkındaki şaşkınlığı ve kararsızlığı da dağılmış olur.

Dahhak şöyle der:

"Adam'ın biri Peygamber'imize: "İn-sanların en zahidi

kimdir, ya Rasûlallah?" diye sorar.

Peygamberimiz adama şöyle cevap verir:

-"Kabri ve çürümeyi hatırından çıkarmayan, dünya

ziynetinin fazlasından uzak durup baki olanı fâni olana tercih

eden, yarını ömründen saymayan ve kendini ölülerden biri

sayan kimsedir."

i 50

 

Evini mezarlığa yakın seçen Hz. Ali'ye (k.v.):

."Niye mezarlığa yakın oturuyorsun?" diye sorulunca

.. je cevap verir; "Ben onları en iyi ve en doğru komşu o-

I rak kabul ediyorum. Çünkü konuşmaktan kaçınıyor ve âhi-

reti düşünüyorlar."

Hz. Osman (r.a.) bir kabrin başına varınca sakalı

ıslanacak derecede ağlardı. Kendisine: "Sen cenneti ve

cehennemi anınca ağlamıyorsun da kabrin başında durunca

niye ağlıyorsun?" diye sorarlar. Hz. Osman şu cevabı verir:

Ben Peygamber'imizin şöyle dediğini duydum: "Kabir, âhi-

retin ilk konağıdır. Ölü bu safhadan kolay geçerse sonrası

daha kolay olur. Fakat bu safha çetin geçtiği takdirde arkası

daha zor gelir. Söylendiğine göre Amir İbni' As (r.a.) bir gün

mezarlığın yanında atından inerek iki rek'at namaz kılar.

Kendisine:

-"Daha önce böyle yapmazdın, şimdiki davranışının

sebebi nedir?" diye sorarlar. Bunun üzerine şu cevabı verir:

-"Kabir halkını ve onlar ile kabir arasında neler

Seçtiğini düşündüm de bu ikisi vesilesi ile Allah'a yaklaşmak

istedim."

Mücâhid (r.a.) der ki: "Ölü ile ilk önce kabri konuşur

Ve der ki: "Ben böcek, yalnızlık, gariplik ve karanlık yuvası-

pm. İşte senin için hazırladıklarım bunlardır, sen benim için

!ne hazırladın?"

Ebû Zerr  (r.a.)  buyurur ki:  "Size fakirlik gününü

''direyim mi? Kabre konulduğun gündür.

51

 

O sırada bütün vahşî hayvanlar, başları öne eğik ola-

rak, daha önce mahlûkattan kaçtıkları halde bu defa onların

bütün canlılar, kırk yıl öylece berzahta kalırlar. Kırk yıl sonra   arasına karışarak ve hiç bir günaha bulaşık olmadıkları halde

Aniden diriliş emrine boyun eğerek dağlardan ve çöllerden

^ahşer'e doğru yönelirler.

 

 

SÛR'A ÜFÜRMEK, ÜRKMEK VE MEZARLARDAN KALKMAK

 

Peygamber'imiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: |

"Nasıl rahat olayım ki, Sûr sahibi (Hz. İsrafil) boruyu

ağzına almış, cepheye dönmüş ve kulak kesilmiş, ne zaman

üfürme emri geleceğini beklemektedir."

Mukatil'e (r.a.) göre: "Sûr" bir boynuzdur. Hz. İsrafil

ağzını boru şeklindeki bu boynuzun üzerine koymuştur.

Boynuzun başının çevresi yerle gök arası genişliğindedir. İs-

rafil, gözünü Arş'a dikmiş ne zaman ona ilk üfleme emri ge-

leceğini beklemektedir.

İsrafil ilk defa Sûr'a üfleyince yerde ve göklerde

bulunan her canlı, yere baygın düşer. Yani Allah'ın canlı

kalmalannı diledikleri dışında bütün canlılar, şiddetli korku

yüzünden oluverirler. Canlı kalacak olanlar Cebrail, Azrail,

Mikâil ve İsrafil'dir. (Allah'ın selâmı üzerlerine olsun.)

Bundan sonra Azrail, alacağı emir uyarınca sırasiyk

Cebrail, Mikâil ve İsrafil'in canını alır, en sonunda yine emir

uyannca kendisi ölür. İlk sûr üflemesinin arkasından

 

OLUM-KIYAMET-AHIRET

Allah (c.c.) İsrafil'i dirilterek ona Sûr'a ikinci sefer üflemesini

rnreder. Bu durumu Kur'ân şöyle bildirir:

"Sonra ona (Sûr'a) bir defa daha üflenir, o za-

man onların (canlıların) hepsi ayaküstü dikilmiş bek-

ler duruma gelirler." Zümer Sûresi, 68.

Peygamber'imiz (s.a.s.) aynı bahisde şöyle buyuruyor:

"Bana peygamberlik verildiği zaman Sûr'un sahibi

geldi, Sûr'u ağzına aldı bir adımım öne, öbür adımını geriye

doğru açtı, her an ne zaman üfleme emri alacağını bekliyor,

aman Sûr'a üflemeden çekininiz."

Şimdi kabirlerden doğrulurken ilk baygınlığın korkusu-

nu hâlâ üzerlerinden atamamış olan ve haklarında verilecek

olan hükmün iyi mi kötü mü olduğunun endişesine kapılan

canlı-ların zavallılığını, hayal kırıklığını ve çaresizliğini düşün.

Sen de aralarında olsan onlar gibi gönül kırıklığına

uğrar, onlar gibi hayrette kalırsın. Hattâ yeryüzünün varlık-

larından ve ileri gelenlerinden biri de olsan, aynı başkaları

Sİbi şaşkınlık ve hayal kırıklığı içinde olacaksın, yeryüzünün

kıralları o gün herkesten daha zavallı, daha cüce ve daha

önemsiz olacak, tohum tanesi gibi kalabalığın ayaklan al-

fanda ezileceklerdir.

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

ÖLUM-KIYAMET-AHİRET

 

 

 

Sûr üfürüğünün ürküntüsünün doğurduğu

şiddeti onlan da Mahşer'e sürükleyerek daha önce

lardan kaçtıklarını ve canlılardan ürktüklerini onlara unutt

rur. Nitekim Yüce Allah (c.c.) bu hususta şöyle buyuruyor.

"Vahşî hayvanlar diriltilip biraraya toplandığı

zaman..." Tekvîr Sûresi, 5

Sonra manzaranın dehşeti karşısında ürpererek duru-l

mun farkına varacak olan inatçı kâfir ile şeytanlar, Allah'ın ^|

âyetini doğru çıkarmak üzere, belirirler.

"Rabb'in hakkı için biz onları şeytanlar ile

birlikte toplayacak ve cehennemin çevresinde dizüs

tu çökmüş halde bekleteceğiz." Meryem Sûresi, 68.

O zaman gerek kendi halini ve gerekse kalbinin

oradaki halini düşün. Daha sonra bütün diriltilen canlılar çı-

rılçıplak, yalın ayak ve başı kabak olarak Maşher yerine nasıi

sevkediklerini düşün. Bir bakarsın ki Mahşer yeri dümdüz.

bembeyaz, engebesiz ve apaçık bir yerdir. Üzerinde ne arka-

sına saklanacak bir tümsek ve ne de içine girip saklanacal

bir çukur var!

Birinci sefer Sûr'a üflendikten sonraki ikinci Sûr üfle-

mesi ile bütün canlı türlerini, aralarındaki bütün farklılıklara

rağ-men biraraya getirip Mahşer yerine sevkeden Allah

noksan sıfatlardan ne kadar uzaktır! Bu manzara karşısında

bütün kalblerin ürkerek çarpması ve bütün gözlerin korku

dan fal taşı gibi açılması gayet tabiidir. Nitekim Peygambe1

(s. a. s.) şöyle buyuruyor ki:

54

 

"Kıyamet günü bütün insanlar, bitkisiz, örtüsüz, sığınak

ye işaretsiz, dümdüz ve bembeyaz bir alanda toplanırlar."

Zaten bu alanı yeryüzü alanları gibi sanma, aralarında

sadece isim ortaklığı var. Nitekim Yüce Allah (c.c.) şöyle bu-

yuruyor:

"Yerin ve göklerin olduklarından başka bir du-

ruma çevrildikleri o gün onlar (insanlar) tek ve hük-

münde ortaksız olan Allah'ın huzuruna dikilirler" İb-

rahim Sûresi, 48.

İbni Abbas (r.a.) der ki: "Bu değişiklik şöyle gerçek-

leşir: Yeryüzünün bazı yerleri kırpılır, bazı yerlerine eklemeler

yapılır. Ağaçları, dalları, vadileri ve bunlara benzer engebe-

leri ortadan kalkarak, tabaklanmış deri yüzeyi ve kan damla-

mamış bembeyaz bir yumurta kabuğu ve üzerinde hiç bir

günah işlenmemiş bir alan olarak yayılır. Göklerin de güneşi,

ayı ve yıldızlan ortadan kalkar."

Ey zavallı insan, bu günün dehşet ve fevkalâdeliğine

dikkat et. Bütün canlılar bu alanda toplandığı zaman gökteki

yıldızlar kayıp, başlarına düşer, güneş ve ay kararır, bu arada

bütün ışık kaynaklan söneceği için yeryüzü koyu bir karan-

lığa gömülür.

insanlar bu durumda iken diğer taraftan gökyüzü

meleklerin kimi eteklerinde ve kimi de doruğunda dururken

beş yüz yıl bovunca tepelerinde dönerek bütün katılık ve ka-

lınhğma rağmen paramparça olur.

55

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

 

 

Kimbilir, gökyüzü parçalanırken kulaklarına ne korkunç

bir ses gelir. Gök o kadar iri ve sert gök cisimlerinin param,

parça olarak boşluğa düşmeleri ve yer yer sararmış sıvı gy.

muş halinde akıp inmesi, göklerin sıvı bir maden haritasına

dağların hallaç pamuğuna dönüşmesi, insanların pervaneler

gibi öteye bireyi serpilmesi ve hepsinin yalın ayak çırılçıplak

yürümesi kimbilir, ne korkunçtur!

Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"İnsanlar yalınayak, çırılçıplak, sünnetsiz ola-

rak ve kulak memelerine kadar tere batmış olarak

yeniden dirilip biraraya getirilir."

Bu hadisi rivayet eden Peygamber'imizin eşi Hz. Sevda

şöyle diyor: Bu sözleri işitince Peygamberimize: "Ne çirkin

şey!" Birbirimizin her tarafını göreceğiz" dedim. Bana şu

cevabı verdi, "O gün herkesin kendi derdi, onları

birbirine bakmaktan alıkoyar. Herkes başka şey ile

ilgilenemeyecek derecede kendi basınının derdine

düşer."

Ne dehşetli bir gün ki, herkesin edep yeri açıkta olduğu

halde kimse kimseye başını çevirip bakmaz. Nasıl baksın ki,

insanların bir kısmı kann üstü ve yüz üstü sürünmekten takat

bulup başkasına dönüp bakamaz bile!

Sahâbilerden Ebû Hureyre (r.a.) der ki: Bir gün

Peygamber'imiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Kıyamet günü insan-

lar üç gurup halinde Mahşer yerine doğru giderler. Binek-

liler, yayalar ve yüzüstü sürünenler."

56

 

Aramazdan  biri:  "Yâ  Rasûlallah,   üçüncü  gurup

"ızüstü  sürüne  sürüne  nasıl  yol  alabilecek?"  diye

rdu, Peygamber'imiz ona: "O kimseleri ayaklan ile yürüten

/Ulah yüzüstü süründürerek yol almalarını sağlamaya da

muktedirdir."

Gözleriyle görmediği, alışkanlık haline getirmediği şeyi

inkâr etmek insanın değişmez huyudur. Eğer insanoğlu,

yılanın karın üstü sürünerek şimşek hızı ile yol aldığını göz-

leriyle görmese, ayaksız yol almayı tasavvur etmeye bile ya-

naşmazdı.

Aslında ayak üstü yürümeyi görmeyen bir kimse için o

da olacak bir şey değildir.

Buna göre dünya ölçülerine uymuyor diye Kıyamet

günü hakkında bildirilen şaşırtıcı gelişmelerden herhangi bi-

rini inkâr etmekten sakınmalısın. Çünkü eğer sen daha önce

gözlerinle görmemiş olsaydın, sana sunulacak olan bir takım

şaşırtıcı dünya gelişmelerini de şiddetle inkâr ederdin.

O halde kendini çırılçıplak, perişan, zavallı, şaşkın, apı-

şıp kalmış bir durumda hakkında verilecek hükmün iyi mi,

fena mı olduğunu beklerken ayak üstü dikilmiş olarak göz-

lerini önüne getir, kafanda kendini böyle canlandır ve bu

manzarayı hiç bir zaman hafızandan silme, çünkü durum,

her türlü tarifin üstünde kalan bir önem taşımaktadır.

Sonra tasavvur etmeye devam ederek şu gerçekleri de

Sözlerinin önüne getir: İnsan, melek, cin, şeytan, vahşî ve

yırtıcı hayvan ve kuşlar, yerlerin ve göklerin bütün canlıları

57

 

ÖLÜM-KIY AMET-AHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

 

 

toplanıp biraraya yığılıyor. Bilinegelen hafifliği giderilmiş ve

ısısı kat kat yükseltilmiş olan güneş, canlı yığının neredeyse

tepesine değecek şekilde yakınına indiriliyor. Arş'ın gölgesin,

den başka hiçbir gölge kalmıyor ve bu gölgenin altına belirli

ibadetleri işleyerek Allah'a yakın olma şerefini kazananlardan

başkası alınmıyor.

Arş'ın gölgesi altına alınanlar ile dışarıda kalanlar ara-

sındaki fark, korkunç güneş ısısı altında başlananların baygın

hali ve yüzlerinden okunacak olan ızdıraplarının şiddeti ile

derhal farkediliyor.

Bunlar yanında o günkü canlılar kalabalığını tasavvur

et. Bir yandan tarife sığmaz kalabalık yüzünden öte yandan

kimi yürürken kimi süründüğünden ötürü her canlı birbirini

itip kakıyor. Bütün bu sıkıntılara bir de Allah'ın huzuruna

dikilince içine düşülecek perişanlık ve rezilliğin doğuracağı

korku, utanç ve mahcubiyet ekleniyor.

Güneş alevi, nefeslerin yalazı, utanç ve endişenin hara-

reti ile yükselen kalb ateşi bir araya geliyor. Teker teker her

kıl dibinden boşanıp yere akarak denizleşen ter deryası canlı

vücudlar boyunca yükseliyor. Her canlı Allah katındaki dere-

cesine göre kimi diz kapaklarına kimi bellerine, kimi kulak

memelerine ve kimi de nerdeyse içinde kaybolacak derecede

bu ter deryasına batıyor.

İbni Ömer'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Peygambe-

rimiz buyuruyor ki:          «V-îoo

 

"Kıyamet Günü insanlar Allah'ın huzuruna diki-

lince yarı kulak hizasına kadar tere batar."

Ebû Hüreyre'nin rivayetine göre Peygamberimiz

(s.a.s.) şöyle buyuruyor:

"Kıyamet Günü insanlar, öylesine terler ki, ter-

leri bir yandan yetmiş kulaç yerin dibine sızarken bir

yandan da kulak hizalanna yükselecek kadar her-

kesi içine alır."

Başka bir badiste Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"İnsanlar, Kıyamet günü kırk yıl gözlerini semaya

dikmiş olarak ayakta dururlar ve çektikleri sıkıntıdan dolayı

içinde gömülesiye ter akıtırlar."

Ukbe bin Amir'in rivayetine göre Peygamberimiz

(s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet Günü güneş yere öyle yaklaşır ve insanlar

öyle terler ki, kiminin teri topuğuna, kimininki ayak bileğine,

kimininki dizlerine, kimininki kalçasına, kimininki böğrüne,

kimininki ağzına varacaktır. Peygamber'imiz böyle derken eli

ile ağzına gem vurdu, kimisi de terine tamamen gömülür (bu

sırada da eli ile şöyle başına vurdu)"

Ey zavallı insan, Mahşer yerinde toplanacak olanla-

nn karşılaşacakları sıkıntıları ve dökecekleri terleri düşün. Bu

ağır sıkıntılara dayanamayanların bir kısmı Allah'a seslenerek

l "Yâ Rabb'i, cehenneme gönderecek bile olsan beni bu sıkıntı

I ve bekleme azabından kurtar." diye yalvarırlar.

 

 

 

58

 

59

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

Bütün bunlar, henüz hesaplaşmaya çekilmeden ve a,

zaba çarpılmadan çekilecek olan sıkıntılardır. Sen de bu sı-

kıntılar ile yüzyüze geleceklerden birisin. Terinin nerene ka-

dar çıkacağını şimdiden bilmiyorsun.

Bilmezsin malûmun olsun ki, hac, cihad, oruç, namaz,

müslümanların sıkıntısını gidermeye koşmak, iyiliği emrede-

rek kötülükten alıkoymak uğruna yorulmak gibi Allah yo-

lunda gayretler vererek dökülmeyen terler, Kıyamet alanında

korku ve utançtan dökülecek ve orada daha uzun müddet

sıkıntıya katlanmaya yol açacaktır.

İnsanoğlu cehalet ile aldanmadan kurtulsa, ibadet

uğruna sıkıntı çekerek terlemenin doğuracağı yorgunluğun

Kıyamet günü çekilecek sıkıntılarla bekleme azabının yol

açacağı terlemenin yorgunluğundan hem daha kısa ve hem

de daha kolay olduğunu anlamakta güçlük çekmez. Çünkü o

gün hem pek çetin ve hem de çok uzundur!

 

 

MAHLUKAT ARASINDA VERİLECEK HÜKÜM

 

Sahabilerden olan Ebû Hüreyre'den (r.a.) rivayet edil-

diğine göre; Peygamber'imiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: "Müf-

lis, kimdir, bilir misiniz?" Biz: "Aramızda müflis, parası,

pulu ve malı kalmamış kimsedir yâ Rasûlellah diye cevap

verdik. Bunun üzerine Peygamber'imiz şöyle buyurdu:

"Ümmetimin asıl müflisi, Kıyamet günü Allah'ın

huzuruna namaz, oruç ve zekât ile geldiği halde fa-

lana küfrettiği, filâna iftira ettiği, berikinin malını

yediği, ötekinin kanını döktüğü, bir başkasını döv-

düğü ortaya çıktığı için yaptığı iyiliklerin bir kısmı

falana, öbür kısmı filâna verilen ve borçları karşı-

lanmadan iyiliği bittiği takdirde hak sahiplerinin gü-

nahları kendisine devredilerek böylelikle cehenneme

atılan kimsedir."

Böyle bir hesaplaşma gününde başına gelecekleri şöyle

bir düşün. Çünkü riyadan ve şeytanın öbür tuzaklarından

kurtulmuş bir iyiliğin pek yok. Buna rağmen uzun bir süre

içinde şeytan tuzaklarından ve riyadan kurtarılabilmiş bir iyi-

liğin sahibi olursan onun başına da haksızlık ettiğin kimseler

üşüşür ve onu bir anda elinden alırlar.

 

 

 

60

 

61

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

 

 

 

 

Çünkü kul, Kıyamet günü dağ kadar ibadet ile Allah'ın

huzuruna varır ve bu ibâdetlerin kendisini cehennemlik Q\.

maktan kurtarmaya yeterli olduğunu, fakat çırada biri çıl^.

gelerek:

-"Yâ Rabb'i, bu adam bana karşı falan haksızlığı işledi"

deyince Allah da: "O halde ondan şu iyiliği sil" diye buyurur.

Böyle böyle defteri silinerek sonunda hiç bir iyiliği kalmaz.

Bu durum şuna benzer. Bir yolcu kafilesi düşünün,

kıraç bir yerde konaklamışlar, yanların da yakacak bir şeyleri

yok. Fakat yolcular dört bir yana dağılarak odun toplamışlar

ve çok geçmeden biraraya gelince ortaya bir yığın odun

çıkarak ateş yakmışlar. İşte günahların birikmesi de böyle

olur."

"Sen de onlar da öleceksiniz. Sonra hepiniz Kı-

yamet günü aranızdaki davalar ile ilgili olarak duruş-

maya çıkacaksınız" Zümer Sûresi, 30-31. mealindeki âyetin

indiği zaman sahâbilerden Zübeyr (r.a.):

-"Yâ Rasûlallah, biribirimizi ilgilendiren günahlar

yeniden dâva konusu mu edilecek?" diye sordu. Peygam-

ber'imiz (s.a.s.) ona "Kesinlikle, her haklıya hakkı geri ve-

rilmek üzere aranızdaki meseleler yemden dâva konusu edi-

lecek" diye cevap verdi. Bunun üzerine Zübeyr: "Vallahi, çok

çetin iş dedi.

Sen de yanlış atılan bir tek adıma bile göz yumulma-

yan, haksız yere atılan bir tek tokata veya söylenen bir

 

kelimelik söze bile müsamaha gösterilmeyerek mazlumun

hakkı zalimden alınan günün önemini iyi kavra.

Sahâbilerden Hz. Enes (r.a.) der ki: Bir gün Pey-

garnber'imiz şöyle dediğini duydum: "Allah bütün insanları

çırılçıplak ve toprağa bulaşmış halde yenide dirilterek Mah-

şer'de toplar. Sonra hem yakından ve hem de uzaktan duyu-

lan bir ses ile şöyle seslenir:

"Ben hem sultan hem de hâkimim! Cennetlik bir kimse,

üzerinde cehennemlik birinin hakkı varsa, bu hak cehen-

nemliğe verilmeden kendisi cennete giremez. Buna karşılık

cehennemlik birinde cennetlik birinin hakkı varsa ben de bu

hakkı cehennemlikten alıp cennetliğe vermedikçe o cehen-

neme girmez. Bu haksızlık isterse bir tokat olsun."

Biz Peygamberimize:

-"Nasıl olur? Hani bizler çırılçıplak ve toz-toprak içinde,

yani başka hiç bir şeyimiz olmaksızın Mahşer'e gideceğiz"

diye sorduk. Peygamber'imiz bize:

-"Hak alış-verişi iyilikler ve kötülükler ile olacak" diye

cevap verdi.

Ey Allah'ın kullan, başkalarının mallarına el koyarak,

ırzlarına saldırarak, kalblerini kırarak ve onlarla kurduğunuz

münasebetler sırasında körü huyluluk göstererek kullara

haksızlık etmekten sakınınız. Çünkü sırf Allah ile kul arasında

Kalan günahların affedilmesi çabuk olur.

 

 

 

64

 

65

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

 

 

Üzerinde kul hakkı bulunup yaptıklarına tevbe etme-

sine rağmen hak sahiplerinden helâllik olmak imkânı bula.

mayanlar, hakların sahiplerine verileceği güne hazırlık olmak

üzere iyi amel işlemeyi artırmalı, sırf Allah'ın bileceği, Allah

ile kul arasında kalan iyilikler işlemeye eksiksiz bir ihlâs ile

devam etmelidir. Böylelikle o kimsenin Allah'ın yakınlığını

kazanarak O'nun haksızlığa uğrayanların isteklerini karşıla-

mak üzere sevdiği kullar hesabına ayırdığı bağışlardan pay

almaya nail olması umulabilir.

Nitekim sahâbilerden Hz. Enes (r.a.) der ki:

"Bir gün Peygamber'imiz ile birlikte otururken bir ara

azı dişleri görünecek şekilde O'nun güldüğünü gördük. Hz.

Ömer: "Ya Rasûlallah, anam-babam sana feda olsun, neye

güldün?" diye sordu. Peygamber'imiz şu cevabı verdi:

"Ümmetimden iki kişi Allah'ın huzurunda diz

çöktü, biri "Yâ Rabb'i, bu kardeşimden hakkımı al"

dedi. Allah da ötesine "Kardeşinin hakkını kendisine

ver" diye buyurdu. Verecekli adam "hiç bir iyi

amelim kalmadı" dedi.

Bunun üzerine Allah alacaklıya: "Ne yapacaksın,

arkadaşının sana verecek hiç bir iyi ameli kalmadı" diye

buyurdu. Alacaklı: "O halde hakkım kadar günahımı üzerine

alsın" dedi. Böyle derken Peygamber'imiz yaşlı gözlerle: "O

gün öyle yaman bir gündür ki, her günahını sırtına yük-

leyeceği birini arar" diye buyurdu ve sözlerine şöyle devam

etti:

 

"Bu arada Allah alacaklı tarafa: "Kaldır başını da

cennet bahçelerine bak" diye buyurdu. Adam başını

kaldırarak: "Yâ Rabb'i, altından bir takım yüksek evler ile

incilerle bezenmiş şehirler görüyorum. Bunlar acaba hangi

peygambere veya hangi sıddıka yahut hangi şehide ayrıldı?"

dedi.

Yüce Allah: "Bu gördüğün ev ve köşkler bana bedelini

ödeyenlere verilecek" diye buyurdu. Alacaklı adam "Yâ

Rabb'i, onların bedelini sana kim ödeyebilir?" dedi. Allah

"sen verebilirsin" diye buyurdu. Adam; "Nedir o bedel?" diye

sor-du.

Allah: "Arkadaşına hakkına bağışlaman" diye buyurdu.

Bunun üzerine alacaklı Adam: "Yâ Rabb'i ona hakkımı

bağışladım" dedi. Allah da alacaklıya: "O halde onun elinden

tut ve onu cennete götür" diye buyurdu.

Sonra Peygamber'imiz (s.a.s) bize dönerek: "Allah'tan

korkun ve aranızda doğan anlaşmazlıkları barışçı yollardan

halledin. Görüyorsunuz ki, Allah mü'minlerin arasını

bulmak-tadır" diye buyurdu.

Yukardaki hadis, helâlliği alınmamış hak sahipleri ile

Allah'ın arabuluculuğu sayesinde hesaplaşmanın ancak in-

sanlar arasında uzlaştırıcı olmak ve benzeri gibi ilâhî huylan

benimsemekle mümkün olabileceğine dâir bir uyan mahiye-

tindedir.

Şimdi kendi kendine düşün. Eğer Kıyamet Günü, amel

haksızlıklardan yana bos/ çıkarsa veya Allah'ın lüt-.

 

 

 

66

 

67

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

funa mazhar olup affa uğrar da ebedi saadete erişmen ke

sinleşirse muhakeme yerinden benzersiz bir sevinç ile ay.

rılırsm. Artık "rıza" elbisesini giymiş, sonrası bedbahtlık olma-

yan bir saadete ve her an sona erme tehlikesi ile karsı

karşıya olmayan bir rahata ulaşmış olacaksın!

İşte o zaman sevincinden kalbin yuvasından uçacak

gibi atar, yüzün ayın on dördü gibi ak ve parlak bir gö-

rünüme bürünüverir!

O sırada her türlü yükü sırtından indirmiş olmanın

rahatlığı içinde diğer canlılar arasında başı dik olarak yürü-

yerek çalım satmana, alnında panldayacak olan mutluluk

rüzgârı  ile  "hoşnutluk"  serinliğinin  tazeliğini  tasavvur et.

Dünyanın başından sonuna kadar gelmiş ve gelecek olan

bütün canlılar sana ve haline bakar, güzellik ve saadetine im-

renirler.

Melekler etrafında dolaşarak şehidler huzurunda: "Bu

falan oğlu filândır. Allah ondan razı oldu ve onu hoşnut etti.

O artık sonrası bedbahtlık olmayan bir saadete kavuştu"

derler. Bu mertebeyi dünyada iki yüzlülük, yaltakçılık, yap-

macıklık ve süslenip püslenerek insanların kalbinde kazan-

dığın itibardan daha üstün görmüyor musun? Eğer bu met-

rebenin daha yararlı olduğunun farkında isen, daha doğrusu

ikisini birbiri ile mukayese etmenin bile yersiz olduğunu

kabul ediyorsan Allah ile aranda olan münâsebetlerini ka-

tıksız samimiyet ve iyi niyete dayandırarak o mertebeye ubŞ

maya çalış. İyi bilesin ki, bu mertebeye ulaşmanın başk3

çaresi asla yoktur.

68

 

Maazallah! Bir de öbür türlü olur da, amel defterinde

ana önemsiz gelen, fakat Allah katında ağır kabul edilen bir

aünahmın varlığı ortaya çıkarsa ve bu günah yüzünden Al-

lah'ın gazabına uğrar da O sana: "Ey kötü kul, lanet sana,

senin ibadetini kabul etmiyorum" derse bu azan duyar duy-

maz hemen yüzün kararır, Allah'ın gazabına uğradığın için

melekler de sana gazab edederek "Bizim ve bütün canlıların

laneti  üzerine   olsun"   derler.   O   zaman  zebaniler   (azab

melekleri) Allah'ın -gazabına uğradığından dolayı sana karşı

duyacakları öfke ile üzerine yürürler, bütün kabalık, korkunç-

luk ve ürkütücü görüntüleri ile üstüne çullanırlar, alnından

yakalayarak herkesin gözü önünde seni yüzüstü sürüklemeye

başlarlar, bütün kalabalık yüzünün kararmasına ve perişan-

lığına seyirci olur. Bu arada sen feryadı basarak:

-"Ah, ölsem, yok olsam da kurtulsam" dersin. Zebaniler

senin bu feryadına: "Bugün bir defa ölüp yok olmayı değil,

bir çok ölümü imdada çağır" diye cevap verirler.

Bu arada melekler senin için: "Bu adam falan oğlu

filândır. Allah bunun rezilliklerini ve çirkin işlerini ortaya dö-

kerek kirli işleri yüzünden ona lanet etti. Artık o, sonrası

saadet olmayan bir bedbahtlığa ebediyyen mahkum olmuş-

tur" diye herkesin duyacağı bir şekilde seslenirler.

Bu acı âkibet, dünyada insanlardan gizli olarak yahut

başkalarının gözüne girmek için veya onlar, kullar nazannda

kibarını yitirmekten çekindiğinden dolayı işlediğin bir günah

yüzünden başına gelmiş olabilir. Dünyanın geçici ve Ahiret-

göre çok daha az olan kalabalığı karşısında utanç

69

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-AH1RET

 

 

 

verici bir duruma düşmekten çekinip Ahiretin korkunç kala,

balığı huzurunda rezil olmaktan korkmaman ne büy\ji

cehalet! Üstelik işin sonunda Allah'ın gazabına maruz kal.

mak, acı bir azaba çarpılarak zebanilerin elinde cehennemi

boylamak da var! İşte Ahirette karşılaşacağın durumlar bun-

lar, fakat sen tehlikenin farkında bile değilsin!

 

 

AMELLER, MİZAN VE CEHENNEM AZABI

 

Kardeşim, amellerin tartılması ve amelleri kaydeden

defter sayfalarının sağa-sola uçuşması bahislerini hiç bir an

j-i   hatırından çıkarma.

Çünkü; insanların sorguya çekilme işleri bittikten sonra

üç kısma ayrılırlar:

1-    Hiç bir ameli olmayanlar. Cehennemden simsiyah

bir boyun çıkarak böylelerini kuşun taneleri devşirdiği gibi

kapar, boyunlarına dolanarak onları ateşin içine atar, ateş de

onlan hemen yu-tuverir. Kendilerine, sonu saadet olmayan

bedbahtlığa uğradıkları yüksek ses ile duyurur.

2-    Hiçbir kötülüğü olmayanlar. Meleklerden biri yüksek

sesle: "Her durumda Allah'a hamdedenler ayağa kalksın"

diye ilân verir. Bu zümre böylece cennete yolcu edilir. Sonra

aynı işlem gecelerini ibadet ile geçirenler için, arkasından

alış-veriş   ve   ticaretin   Allah'ı   zikretmekten   (namazdan)

alıkoymadığı kimseler için tekrarlanır ve zümrelerin hepsine

sonunda   bedbahtlık   olmayan   bir   saadete   kavuştukları

yüksek ses ile duyurulur.

 

 

 

70

 

71

 

ÖLUM-KIYAMET-AHİRET

 

T

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

 

 

3- Hem iyiliği ve hem de kötülüğü olanlar. Çoğunluk

bu kısma girer. Onlar bilmeseler bile iyiliklerinin mi, yoksa

kötülüklerinin mi baskın olduğunu, hiç şüphesiz, Yüce Allah

onları bilir. Fakat affettiği takdirde fazileti ve cezalandırdı^

takdirde adaletinin titizliği açıkça ortaya çıksın diye Yüce

Allah, amelleri hakkındaki kesin bilgisini mutlaka onlara da

göstermek ister.

İşte bunun için iyilik ve kötülüklerin kayıtlı olduğu amel

defterlerinin durulmuş yapraklan rüzgârda uçuşur gibi hızla

uçuşur ve terazi kurulur. "Sağ yüzünde mi, yoksa sol

yüzünde mi kayıt var" diye gözler amel defterine dikilir. a^m

anda "Acaba sağ kefesi mi, yoksa sol kefesi mi baskın

çıkıyor" diye bakışlar terazinin diline dikilir.

Bu sahne, insanların beynini kaynatacak derecede kor-

kunçtur!

Hasan el-Basrî'nin (r.a.) bildirdiğine göre bir gün

Peygamber'imiz (s.a.s.) başını Hz. Ayşe'nin dizine koyarak

uyuklar. Bu arada Ahireti hatırlayan Hz. Ayşe'nin gözleri

yaşarır, yanağından süzülen damlalardan biri Peygamber'i-

mizin yanağına düşünce uyanır ve: "Neye ağlıyorsun yâ

Ayşe?" diye sorar.

Hz. Ayşe de: "Ahiret aklıma geldi de ondan ağladım.

Acaba siz erkekler kıyamet gününde eşlerinizi hatırınıza

getirir misiniz?" diye sorar. Peygamber'imiz (s.a.s.) ona şöyle

cevap verir:

72

 

,—-~

"Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki,

Ahiretin şu üç safhasında herkes sırf kendini düşünür:

1-    Teraziler kurulup ameller tartılırken, herkes amelinin

qır mı yoksa hafif mi geldiğini görünceye kadar sadece

kendisini düşünür.

2-    Amel defterleri dağıtılırken herkes defterinin sağdan

   yoksa   soldan      verildiğini   görmeden   başkasını

düşünmez.

3-    Sırattan geçileceği zaman da herkes yalnız kendisini

düşünür."

Encs İbni Mâlik (r.a.) der ki: "Kıyamet günü,

ademoğlu Allah'ın huzuruna getirilerek terazinin iki kefesi

arasında ayak üstü durdurulur, başına da bir melek dikilir.

Tartıda sevapları ağır bastığı takdirde başındaki melek her-

kesin duyabileceği yüksek bir sesle: "Falan kimse sonunda

bedbahtlık olmayan ebedi bir saadete kavuştu" diye seslenir.

Buna karşılık tartıda sevapları hafif geldiği takdirde

aynı melek bu defa: "Falan kimse, sonu saadet olmayan

ebedi bir bedbahtlığa uğramıştır" diye seslenir. Sevap kefesi

hafif kalınca elleri demir topuzlu ve ateşten elbiseli zebaniler

ileri çıkarak cehennem yolcusunu cehenneme götürmek

üzere teslim alırlar.

Peygamber'imiz (s.a.s.) bir gün Kıyamet günü hakkında

konuşurken buyurdu ki: "Kıyamet günü gelince Yüce Allah

Hz. Adem'e: "Yâ Adem, yerinden doğrul da cehennem kafi-

lesini cehenneme gönder" buyurur.

.. 73. ,- :

 

      ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET    

Hz. Adem: "Cehennem kafilesi ne kadardır?" diye

sorar. Yüce Allah ona: "Her bin kişide dokuz yüz doksan do-

kuz kişi" diye cevap verir.

Peygamberimizin son cümlesi sahâbileri öyle derin bir

üzüntüye sürükledi ki, ağızlarını bıçak açmaz oldu. Pey.

gamber'imiz onların üzerine çöken bu ağır kederi farkedincc

buyurdu ki:

-"Siz iyi amel işlemeye devam ediniz ve

sevininiz. Muhammed'in (s.a.v.) nefsini kudret elinde

tutan Allah'a yemin ederim ki, sizinle birlikte iki

halk. kesimi var ki, bunlar hangi ümmetin devrinde

yaşasalar o ümmetin sayısını bütün insan ve şeytan

ölüleri kadar yükseltirler."

Sahâbiler:   "Bu   iki   halk   kesimi   kimlerdir?"   diye

sorunca Peygamber'imiz:  "Ye'cüc ve Me'cüc'dür,"  dedi.

Bunun üzerine ashap biraz ferahlamışlar. Peygamber (s.a.s.)

sözlerine  şöyle  devam  eder:  "İyi amel  işlemeye  devam

ediniz, sevininiz. Muhammed'in nefsini kudret elinde 'tutan

Allah'a yemin ederim ki, Kıyamet günü siz, insanlar içinde

devenin karnındaki benek yahut atın bacağındaki yara izi

kadar kalacaksınız."

Ey nefsi farkında olmayarak zevale ve son bulmaya

mahkûm olan şu dünyanın oyalayıcı yanlarına aldanan kişi!

Göçüp gideceğin yer hakkında kafa yormaktan vazgeçerek

aklını varacağın yere yönelt. Çünkü cehennemin herkesin

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

\~f  »_(   1^    l  ,   _

varacağı bir yer olduğu sana bildirilmiştir. Nitekim Yüce Al-

lah (c.c.) Şöyle buyuruyor:

"Her biriniz oraya (cehenneme) mutlaka varır-

sınız- Bu Rabb'inin kesin karara bağlanmış bir hük-

müdür. Sonra takva sahiplerini kurtarırız da zâlim-

leri Orada dİZÜStÜ bekletiriz" Meryem Sûresi, 71-72.

Buna göre senin cehenneme varacağın kesin olmasına

rağmen geri çıkacağın şüphelidir. O halde oraya girmenin

korkunçluğunu kalbinde duy ki, belki oradan kurtulup çık-

mak için şimdiden tedbir alırsın.

Mahlukatın halini düşün; insanlar Ahiret sıkıntıları al-

tında inlerken o gün korku ve endişeler içinde ayak üstü di-

kilmiş başlarına neler geleceğini öğrenmeyi ve kurtarıcılarını

şefaat etmesini bekler, bu arada günahkârları kavurucu bu-

lutlar kaplar, yalazlı ateş onları gölgesi altına alır, bu ateşin

horlamaları herkes tarafından duyulur, öfke ve kin saçan çı-

tırtıları apaçık belirirken o anda günahkârlar başlarına çöken

felâketi kesinlikle onlar, bütün ümmetler dizüstü yere çök-

türülür. Öyle ki, iyiler bile durumlarının bir anda kötüye

dönüşmesinden korkuya düşer, bu arada zebanilerden biri:

"Dünyada   iken   uzak   vadeli   emeller   peşinden   koşarak

ömrünü kötü işler uğruna harcayan falan oğlu filân nerede?"

diye seslenir; azap melekleri (zebaniler) demir topuzlar ile

adamın üzerine yürürler, ağır tehditler ile karşısına dikilerek

onu çetin azaba sürüklerler, başını cehennemin derinliklerine

, doğru çe-virirler ona Kur'an-ı Kerim'in dili ile:

 

 

 

74

 

75

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

"Tat bu azabı, hani sen (ileri sürdüğüne göre)

çok güçlü ve her işi yerli yerinde olan biri idin" diye

Seslenirler" Duhân Sûresi, 49

Sonra adam dar, çıkış yolu görünmeyen tehlikeleri be-

lirsiz bir yere kapatılır, burası esirlerin devamlı barınağıdır,

orada ateş yakılır, cehennemliklerin oradaki içecekleri kay-

namış sudur, barınakları da câhim (cehennemin katlarından

biri)dir. Cehennemlikleri bir yandan zebaniler topuzlarken, '

öte yandan Haviye (harlı ateş) onlan bir noktada toplar.

Bütün ümitleri helaktir. Oradan hiç bir yere kımıl-

dayamazlar, ayaklan alınlarına bağlanmıştır. Günahlar yüz-

lerini karartmıştır, cehennemin yanlarından seslenirler,

oranın ötesinden-berisinden:

"Ya Malik, korkunç akibet üzerimizde gerçekleşti. Ya

Malik, demir topuzlara artık katlanamaz olduk. Ya Malik,

derilerimiz pişti. Ya Malik, bizi buradan çıkar, bir daha yap-

mıyacağız, diye feryad ederler.

Zebaniler bu feryadlara şöyle cevap verirler: "Heyhat,

geçmiş olsun. Bu zillet yuvasından size çıkış yok, susun;

orada konuşmayın ve gevezelik edip durmayın. Eğer bura-

dan çıkarılsanız, yine size yasaklanan şeylere dönerdiniz."

Zebanilerin bu cevaplan üzerine cehennemlikler kurtul-

maktan ümitlerini iyice keserler, dünyada Allah'a karşı iş-

ledikleri aşırı günahlara hayıflanırlar. Fakat onları ne pişman-

lık kurtarır ve ne de bu hayıflanma onların acılarına çare

olur. Tersine zincirlere vurulmuş olarak yüzüstü yere kapa-

76   ....

 

nirlar altlarından, üstlerinden, sağlarından ve sollarından a-

tes üe kuşatılmışlar, ateş deryası içinde boğulmuşlardır.

Yedikleri ateş, içtikleri ateş, giydikleri ateş ve yatacak

yerleri ateştir. Onlar ateş kümeleri, katrandan elbiseler,

demir topuzu darbeleri ve zincirlerin yükü altında ezilirler.

Cehennemin sıkıntılarında kıvranır, bataklarında parçalanır,

biribirini kovalayan acılar altında kıvranırlar, ateş onları

ocaktaki kazan gibi kaynatır.

"Ah, eyvah" gibi acı sözler ile feryad ederler, fakat ne

zaman ahûzar etseler başlarından aşağı iç organları ile deri-

lerini eritip akıtan kaynar sular dökülür. Onlar için orada

yüz-lerinde yarıklar açan demir topuzlar vardır, ağızlarından

irin kaynar, susuzluktan ciğerleri doğranır, göz bebekleri

eriyip yuvalarından yanaklarına akar, şakaklarının etleri dü-

şer, etraftan saçlan hatta derileri dökülür.

Derileri her yandıkça eskisinin yerine yeni deri tabakası

ile kaplanırlar, etleri döküldüğü için kemikleri çıplak kalır;

ruhları sadece damarlara tutunmuş ve sinirlere asılmıştır. Bu

ateşlerin yalazası içinde, fıkır fıkır kaynarlar, ölmek isterler fa-

kat ölçmezler.

Onları bu durumda görsen acaba ne hale düşersin.

Baş-larından aşağı dökülen kaynar sular yüzlerini kapkara

etrniş, gözleri kör olmuş, dilleri tutulmuş, belleri kırılmış,

kemikleri dağılmış, kulakları kesilmiş, derileri param parça

olmuş; elleri, boyunlarına bukalı, ayaklan alınlarına yapışık,

yüzüstü ateş üzerinde sürünürler, göz bebekleriyle demirden

77

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

 

 

oklar üzerine basarlar ateşin yalazı için organlarını sarmış

cehennemin yılanları ve akrepleri dış azalarına yapışmıştır.

Bu tasvir ettiğimiz manzara cehennemliklerin acıklı

durumunun bazı görüntülerini aksettiriyor, şimdi onların kor-

kunç hallerinin tafsilatına bak, bu arada cehennemin vadi-

lerini ve kollarını da düşün.

Peygambcr'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Cehennemin yetmiş bin vadisi ve her vadinin yetmiş

bin kolu vardır. Her vadi kolunda yetmiş bin yılan ve yetmiş

bin akrep bulunur. Kâfir ve münafıklar bu kolların herbi-

rinden ayrı ayrı geçmedikçe yerlerine ulaşamazlar.

Hz. Ali'nin (k.v.) rivayet ettiğine göre Peygamber'imiz

(s.a.s.) buyuruyor ki:

"Hüzün kuyusu veya vadisinden Allah'a sığınınız"

Dinleyenlerden biri O'na: Yâ Rasûlallah, hüzün vadisi veya

kuyusu nedir?" diye sordu. Peygamber'imiz ona şöyle cevap

verdi: "O, cehennemde öyle bir vadidir ki, cehennemin

kendisi günde yetmiş kere ondan Allah'a sığınır, Allah onu

riyakâr Kur'an okuyucuları için hazırlamıştır."

İşte yedi kat cehennem ile onun vadileri ve her vadinin

kollan bunlardır. Bu vadi ve kolların sayısı yeryüzündeki

vadiler ile vadi kollan sayısı ile günaha sürükleyen azgın

nefsî arzuların sayısına denktir. Cehennem kapıları ise günah

işlerken kullanılan yedi azanın sayısıncadır (yedi azaya

karşılık yedi kapı).

 

Cehennem kapı ve katlan üstüstedir. En üstekinin adı:

»Cehennem ", sonrasının: "Sakar", sonrasının: "Lczza" daha

alttakinin: "Hutamc", daha alttakinin: "Sair", daha

alttakinin: "Câhim", ve en alttakinin adı ise: "Haviye"dir.

Şimdi cehennemin derinliğini bir düşün, dünya ile ilgili

azgın arzuların nasıl dibi bulunmaz ise ve yine dünyada her

ulaşılan amaç daha uzak bir hedefe kavuşma arzusunu

körüklüyorsa, cehennem çukurlarının derinliği de ölçüsüz-

dür, her aşılan dipsiz derinlik daha dibi bulunmaz derinlik-

lere ulaştırır.

Nitekim Sahâbilerden Hz. Ebû Hureyre (r.a.) der ki:

"Bir gün Peygamber'imiz ile birlikte iken kulağımıza derin bir

yankı sesi geldi. Peygamber'imiz bize: "Bu sesin ne olduğunu

biliyor musunuz?" diye sordu. Biz de: "Allah ve Rasûlü

bilir" diye cevap verdik.

Bunun üzerine Peygamber'imiz buyurdu ki: "Duyduğu-

nuz bu yankılı ses, cehennemin dibine şu anda varan bir

taşın sesidir, bu taş cehenneme yetmiş sene önce atılmıştı."

Ayrıca cehennemdeki kat farklılıklarına da dikkat et.

Hiç şüphesiz ki Ahiret, en ince ve detavlı derece

farklılıklarına sa-hiptir. İnsanların dünyaya dalışı nasıl farklılık

gösteriyorsa, yani kimi boğulurcasma içine batarken kimi de

nasıl belirli bir derinliğe kadar dalarsa cehennemin

Sünahkârlan kapması da öyle farklıdır.

Çünkü Allah zerre ağırlığı kadar bile hiç kimseye hak-

s»zlık etmez.

 

 

 

78

 

79

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

 

 

 

 

Cehennemliklere uygulanacak azâb şekilleri rastgele

tekrarlanıp durmaz, tersine her bir azabın günahların dere-

cesine göre değişen belirli bir ölçüsü vardır. Ancak cehen-

nemin azabı genel olarak öyle şiddetlidir ki, en hafif azab

çeken cehennemliğe dünya ile birlikte onun bütün varlığ

bağışlansa, bunları çektiği azabtan kurtulmak için fidye ola-

rak verirdi.

Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Kıyamet günü cehennemlikler içinde en hafif azap çe-

kecek olanlar, ateşten iki nalınla gezinecek olanlardır ki, ta-

banlarından giren ateşin harareti beyinlerini kaynatacaktır."

Şimdi sen, hafif azaba çarpılanın çekeceğine bak da

ağır azaba çarpılacakların başına neler geleceğini hesap et.

Ce-hennem azabının ağırlığı konusunda ne zaman şüpheye

dü-şersen parmağını ateşe yaklaştır ve çekeceğin acıyı

cehennem ile kiyaset. Hem unutma ki sen, bu kıyaslamada

yanılıyorsun. Çünkü dünya ateşi ile cehennem ateşi birbi-

rinden çok ayndır. Fakat dünyanın en ağır acısı bu ateşte

yanma acısı olduğu için cehennem azabı onunla tarif edilir.

Yoksa cehennemin en üst tabakasında azap çekenler

bile dünyadaki ateş gibi ateş bulsalar, çektikleri ağır acıdan

kurtulmak için bu ateşe gönüllü olarak katlanırlardı.

Bundan dolayıdır ki bazı haberler de dünya ateşi can-

lıların katlanabileceği bir dereceye düşürülünceye kadar, yet-

miş kere rahmet suyundan geçirildi" denilmiştir.

 

Peygamber'imiz (s.a.s.) cehennemi tanıtırken: "Allah

cehennem ateşinin bin sene boyunca devamlı yakıl-

masını emretti, sonunda kıpkırmızı kesildi. Arkasın-

dan bin yıl daha yakılmasını emretti, sonunda bem-

beyaz kesildi; arkasından bin yıl daha yakılmasını

emretti, sonunda simsiyah oldu. Şu anda cehennem

ateşi gayet koyu kara renklidir."

Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Cehennem ateşi Rabbine şikayet etti: "Ya Rabbi içim-

deki soğuk ve sıcak bölümleri biribirini yiyor" Bunun üzerine

Yüce Allah (c.c.) cehenneme biri yazın, öbürü kışın olmak ü-

zere senede iki defa nefes almaya izin verdi. Yazın duy-

duğunuz en şiddetli sıcaklık cehennemin hararetinden ileri

geldiği gibi kışın geçirdiğiniz en şiddetli soğuk da cehen-

nemin zemherisindendir.

Enes İbni Mâlik (r.a.) der ki: "Dünyanın en yüksek

refahı içinde yaşayan kâfir, Allah'ın huzuruna getirilince "onu

bir kere cehennem ateşine daldırın" diye buyurulur. Çıkarı-

lınca ona:

"Hiç refah gördün mü?" diye sorulur, kâfir: "hayır" diye

cevap verir.

Buna karşılık dünyada en çok maddî sıkıntı çeken

mü'min Allah'ın huzuruna getirilince onun hakkında:

'Kendisini bir sefer cennete koyup geri getirin" diye bu-

r. Çıkarılınca mü'min de:

 

 

 

80

 

81

 

T

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

"Dünyada hiç geçim darlığı çektin mi?" sorusuna-

"Hayır" diye cevâb verir."

Ebû Hüreyre (r.a.) der ki: "Şu bizim mescitte yüz

bin veya daha fazla kişi toplansa da bunların üzerine bir

cehennemliğin nefesi salınsa hepsi yanarak ölürdü."

Alimlerden biri Kur'an'ın "Yüzlerini cehennem

yalazı yalar, onlar orada kavrulur" Mü'minûn sûresi, 104

mealindeki âyeti hakkında der ki; "Cehennem yalazı cehen-

nemlikleri bir kere yalayınca kemiklerini çırılçıplak bırakarak

bütün etlerini eritip ayak topuklarının yanına akıtıverir."

Şimdi de cehennemliklerin vücûdlanndan akacak olan

ve içinde boğulacakları "gassak" adını taşıyan irinin koku-

suna dikkat et. Nitekim Ebû Said el-Hudrî (r.a.)'nin rivayet

ettiğine göre, Peygamber'imiz buyuruyor ki:

"Gassak" adlı cehennem irininden bir kova dünyaya

dökülse yeryüzünün bütün canlılarını kokuştururdu."

İşte cehennemliklerin içeceği budur. Onlar susuzluktan

yanarak: "Su, su" diye yalvarmca içlerinden birine bu kanlı

irin sunulur. Adam irini ağzına alır, fakat bir türlü yutamaz.

Her yönden üzerine ölüm acıları üşüşür, ama ölmesi asla

mümkün değildir! Nitekim şöyle rivayet edilmiştir:

"Cehennemlikler: "Su, su" diye yalvardıklan zaman

kendilerine kızgın katran gibi bir sıvı "unulur. O ne kötü bit

içecek ve orası ne fena bir barınaktır."

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

Bir de cehennemliklerin yiyeceğine bak, onun adı:

"Zakkum" dur. Nitekim Yüce Allah (c. c.) buyuruyor ki:

"Sonra ey hakkı inkâr eden sapıklar, hiç şüp-

hesiz, siz "zakkum" ağacından yiyeceksiniz. Mideleri-

nizi onunla dolduracaksınız. Onun üzerine de, susa-

mış develerin içişi gibi, kaynar su içeceksiniz" vakıa

Sûresi, 51-55.

Yüce Allah (c. c.) buyuruyor ki:

"Zakkum" kökü "cahim"in dibinde olan ve to-

murcukları şeytan başlarına benzeyen bir ağaçtır.

Hiç şüphesiz onlar (cehennemlikler) bundan yiyecek-

ler ve onunla midelerini dolduracaklardır." Sonra on-

lara, bunun üzerine kaynar bir içecek vardır. Sonra

da, hiç şüphesiz varacakları yer "cahim" olacaktır."

Sâffât Sûresi, 64-68.

Yüce Allah (c. c.) buyuruyor ki:

"O gün onlar 'kızgın ateşin alevlerine girerler. Ken-

dilerine kaynar bir pınardan su verilir." Gâşiye Sûresi, 45.

Yine Yüce Allah (c. c.) buyuruyor ki:

"Hiç şüphesiz, bizim katımızda bukağılar, kız-

ateş, boğazdan bir türlü geçmeyen yiyecek ve acı

Vardir." Müzzemmil Sûresi, 12-13.

 

 

 

82

 

83

 

ÖLÜM-KIY AMET-ÂHİRET

 

ÖLÜM-KIY AMET-ÂHİRET

 

 

 

İbni Abbas'ın  (r.a.)  rivayet ettiğine  göre,  Peygarn

ber'imiz buyuruyor ki:

"Zakkum'"un bir damlası dünya denizlerine dökülse

bütün canlıların sağlığını bozardı, yiyeceği bu maddeden

ibaret olanların halini düşünün."

Enes İbni Mâlik'in (r.a.) rivayet ettiğine göre; Pey,

gamber'imiz buyuruyor ki:

"Allah'ın sizi talip olmaya teşvik ettiği şeylerin peşinde

koşunuz, sizi korkuttuğu azapdan, işkenceden ve cehennem-

den korkup kaçınınız; zira içinde yaşadığınız dünyaya

cennetten bir damla düşürüise tatlı kokular sarardı Buna

karşılık dünyaya cehhennemden bir damla akıtılsa dünyanızı

baştanbaşa berbat ederdi."

Ebû'd-Derdâ'nm (r.a.) rivayet ettiğine göre Pey-

gamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Cehennemlikler öyle bir açlığa mahkûm edilirler ki, bu

açlığın azabı, çektikleri diğer bütün azaba denk gelir. "Ye-

mek, yemek" diye yalvardıkları zaman kendilerine ne karın

doyuran ve ne de açlıklarını gideren kaynatila kaynatila piş-

memiş bir yemek verilir.

Yine: 'Yemek, yemek" diye yalvarırlar, bu defa da

kendilerine gırtlaklarından geçmeyen bir yiyecek verilir, dün-

yada gırtlaklarına tıkanan lokmaları içecek sayesinde boğaz-

larından geçirdiklerini hatırlayarak: "Su, su" diye yalvarırlar.

Kendilerine su yerine demir kıskaçlar ile kaynar katran

 

nlllur, yüzlerine yaklaşınca çehrelerini kavurur,, boğazla-

dan geçer geçmez bütün sindirim sistemlerini parçalar."

"Bize cehennem bekçilerini çağırın" diye yalvarırlar,

bekçiler gelince onlara: "Rabb'inize dua edin de bir gün-

lüğüne üzerimizdeki azabı hafifletsin" derler. Cehennem bek-

çileri onlara: "Size açık açık delillerim ortaya seren peygam-

berleriniz gelmedi mi?" diye sorarlar.

Cehennemlikler bu soruya: "Evet, geldiler" diye cevap

verirler. Bunun üzerine bekçiler onlara: "O zaman kendiniz

Allah'a dua edin. Ama kâfirlerin duası, hiç şüphesiz boşu-

nadır" diye cevap verirler.

Bekçilerden de bir fayda göremeyen cehennemlikler:

"Bize Mâlik'i çağırın" derler. Mâlik gelince hep birlikte ona

yalvararak: "Yâ Mâlik, Rabb'in şu azabımıza son versin" der-

ler, Mâlik de onlara: "Siz burada kalacaksınız" diye cevap

verir. (A'meş'in söylediğine göre cehennemlikler Mâlik'i ça-

ğırdıktan ancak bin yıl sonra ondan cevap alabilirler.)

Başka çare kalmayınca cehennemlikler biribirine: "Rab-

b'inize dua edin, Allah'dan başka hiç kimseden hayır yok"

derler. Bunun üzerine hep birlikte: "Ey Rabb'ımız, bizi bu-

radan çıkar, eğer yine küfre dönersek biz kendi kendimize

zulmetmiş oluruz" diye Allah'a yalvarırlar, Allah (c. c.) onlara:

"Kalın olduğunuz yerde ve gevezelik etmeyin" diye cevap

buyurur.

 

 

 

84

 

85

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

 

 

Bu son cevabı aldıktan sonra her türlü kurtuluş ümidini

yitirerek: "Vay başımıza gelenlere, keşke şöyle keşke böyle.,

yapsaydık." diye acı acı feryad etmeye koyulurlar."

Ebû Ümame'mh riva'yet ettiğine göre; "Onun için

ölümün sonrası cehennemdir. Orada kendisine içecek olarak

irinli su verilir, onu ağzına alır, fakat bir türlü bo-ğazmdan

geçmez. Her yönden üzerine ölüm üşüşür, ama artık ölecek

değildir. Önünde çetin bir azab vardır ibrahim Sûresi, ıs-ıv,

mealindeki âyet hakkında Peygamber'imiz (s.a.s.) şöyle

buyuruyor:

"Cehennemliğe irinli kaynar su yaklaştırılınca ondan

tiksinir. İyice önüne getirildiği zaman yüzü kavrulur ve

başının derisi eriyip düşer, ondan içince de bağırsakları

parçalanıp akar dübüründen çıkar."

Yüce Allah (c. c.) buyuruyor ki:

"Takva sahiplerine vadedilen (cennetin hâli şu): Orada

tabii özellikleri bozulmamış su ırmakları, tadı bozulmamış süt

ırmakları, lezzeti içenlerin damağında kalan içki ırmakları,

süzülmüş bal ırmakları vardır. Onlara orada her çeşit yemiş

ve Allah'ın bağışlayıcıhğı vardır. Bunların durumu ile ebedi

cehennem azabına mahkûm edilen ve yerine kendilerine

verilen irinli sıvı ile parçalananların durumu bir olur mu?"

Yüce Allah (c. c.) buyuruyor ki:

"Deki, hak Rabb'inizden gelendir, dileyen inanır, is-

teyen inkâr eder. Biz zâlimlere, duvarları arasında sıkışıp

kalacakları bir cehennem hazırladık. "Su" diye yalvardıklan

86

 

zaman onlara kaynar katranı andıran, çehreleri kavurucu bir

sıvı verilir. O ne kötü bir içecektir ve orası ne fena bir

barınaktır!"

İşte acıktıkları ve susadıkları zaman cehennemliklerin

yiyecekleri ve içecekleri bunlardır. Şimdi de cehennemdeki

yılanlara ve akreplere, akıttıkları zehirin şiddetine, iriliklerine,

görünüşlerinin korkunçluğuna gelelim. Bunlar cehennem-

liklerin üzerine kışkırtılarak salınır, biran bile aman verme-

den, durmadan cehennemlikleri ısırır ve sokarlar.

Ebû Hureyre'nin rivayet ettiğine göre, Peygamberimiz

(s. a. s.) buyuruyor ki: "Allah'ın kendilerine bağışladığı malın

zekâtını vermeyenlerin serveti Kıyamet günü, kudurgan bir

yılan kılığına girerek boynuna sarılır ve avurtlarından tutarak

ona: "Ben senin malınım, ben senin biriktirdiğin servetim"

der."

Bu sözlerden sonra Peygamberimiz şu âyeti okur:

"Allah'ın kendilerine bağışladığı varlığı cimrilikle ellerin-

de tutanlar, bu pintiliklerinin kendilerine fayda sağlayacağını

sakın sanmasınlar, bu tutum kendi hesaplarına kötüdür.

Kıyamet günü, o cimrilikle ellerinde tuttukları mal (yılan

olup) boyunlanna dolanır. Hiç şüphesiz, yeryüzünün mirası,

yalnız Allah'ındır. Allah işlediklerinizden (inceden inceye)

haberdardır." ÂM imrân Sûresi, ıso.

Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Cehennemde deve boynu kalınlığında öyle yılanlar

vardır ki, bir ısırıklarının acısı kırk yıl sürer. Yine cehennem-

87

 

de semerli katır iriliğinde öyle akrepler vardır ki, bir kere

soktular mı, acısı kırk yıl sürer." (

Bu yılanlar ve akrepler, dünyadaki pintilerin, ahlâk-

sızların ve başkalarına zarar verenlerin üzerine salınır. Saydı-

ğımız kötülüklerden uzak duranlar, oranın yılan ve akreple-

rinden de kendilerini korumuş olur, onlar ile karşılaşmazlar

bile.

Bütün bunlar yanında bir de cehennemliklerin vücûd-

larının irileştirilip boylarının uzatılacağını hesaba kat. Allah,

cehennemlikleri, bu yoldan azabın acısını artırmak için, vü-

cûdlarım irileştirip boylarını uzatır. Böylece ateş yalazının

dağlayışını, yılan ve akrepleri sokusunu irileşecek olan vü-

cûdlarmın her tarafından aynı anda ve devamlı olarak duy-

maları mümkün olur.

Ebû Hüreyre'nin (r.a.) rivayet ettiğine göre, Peygam-

berimiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Cehennemde kâfirin azı dişi Uhud dağı kadar, de-

risinin kalınlığı ise üç günlük yol kadardır."

Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Cehennemde kâfirin alt dudağı, göğsünü örtecek şe-

kilde sarkık ve üst dudağı da yüzünü kaplayacak şekilde

kalkık olur."

Yine Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Kıyamet günü kâfirin dili o kadar uzar ki, yerlerde sü-

rüklenerek halkın ayaklan altında kalır."

88

 

      ÖLÜM-KIYAMET-ÂHÎRET

Cehennemlik vücûdlar, bütün iriliklerine rağmen dur-

madan ateşte yanıp erirler, fakat her eriyişten sonra derileri

ve etleri yenilenir.

Yüce Allah'ın:

"Ayetlerimizi inkâr edenleri öyle bir ateşe atacağız ki,

daha çok acı çeksinler diye,  derilerini her eriyip dökül-

düklerinde yenisi ile değiştireceğiz. Şüphesiz ki, Allah her

şeye kadir ve bütün yaptıkları yerli yerindedir" Nisa Sûresi, 56

âyeti hakkında Hasan el-Basrî (r.a.) der ki: Cehennemlikleri

ateş, günde yetmiş bin kerre yiyip eritir, fakat her seferinde

onlara: "Eski durumlarınıza dönün" diye emir verilince he-

men daha önceki gibi olurlar."

Şimdi de cehennemliklerin ağlamalarını, feryad etmele-

rini: "Ah, vah, keşke ölüp yok olsak da kurtulsak" diye sız-

lanmalarını düşün. Bu durum onlarda cehenneme girer gir-

mez başlar.

Nitekim Peygamber'imiz (s. a. s.) buyuruyor ki:

"Kıyamet günü cehennem, her birini yetmiş bin me-

leğin çektiği yetmiş urgan ile çekilerek yerine kurulur.

Enes İbni Mâlik'in (r.a.) rivayet ettiğine göre, Peygam-

ber'imiz (s. a. s.) buyuruyor ki:

"Cehennemliklere ağlama gönderilir, onlar da göz

yaşlan kuruyuncaya kadar ağlarlar, göz yaşlan kalmayınca

kan ağlamaya başlarlar; öyle ki yüzleri, içine gemi salınca

yüzecek kadar derin bir kan çanağına döner."

89

 

Ağlayabildikleri, feryad edebildikleri: "Ah, eyvah, keşKe

ölsem de bu azabdan kurtulsam" diye bağırıp çağırabildikleri

müddetçe biraz ferahlık duyarlar, fakat bir müddet sonra bu

davranışlar da kendilerine yasak edilir.

Muhammed İbni Kâ'b'ın söylediğine göre, cehennem-

liklerin yapacağı dört çağrının Yüce Allah dördünü de ce-

vaplandıracak, arkasından bir beşinci çağrıda bulunmaya

dilleri varmayacaktır.

Cehennemliklerin bu çağrıları ile Yüce Allah'ın onlara

vereceği cevaplar Kur'an'da şöyle bildirilmektedir:

İlk çağrıda cehennemlikler diyecekler ki:

"Onlar, Rabbimiz bizi iki defa öldürdün, iki defa di-

rilttin. Biz de günahlarımızı itiraf ettik. Bir daha (bu ateşten)

çıkmaya yol var mıdır? derler." Mümin Sûresi, ıı

Allah (c. c.) onlara şöyle cevap verir:

"Onlara, Bir Allah'a çağrıldığınız zaman inkâr ettiniz,

O'na   ortak  koşulunca   inanıp   tasdik   ediyorsunuz.   Artık

hüküm, yücelerin yücesi Allah'ındır (denir.)" Mümin sûresi, 12

İkinci çağrıda cehennemlikler diyecek ki:

"Ey Rabb'imiz, artık gördük ve duyduk. Şimdi bizi geri

gönder de iyi amel işleyelim. Çünkü artık kesin inanç sahibi

Olduk bİZ..." Secde Sûresi. 12

Allah (c. c.) onlara şöyle cevap verir: "Size hiç bir zeval

yoktur" diye yemin etmemiş miydiniz?!" ibrahim sûresi, 44

90

 

_____        ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

Üçüncü çağrıda cehennemlikler diyecek ki:

"Ey Rabb'imiz, bizi buradan çıkar da daha önce işle-

diklerimizin tersine iyi ameller işleyelim." Fâtır sûresi, 37.

Allah (c,c.) onlara şöyle cevap verir:

"Size dünyada düşünenin düşüncesine yetecek kadar

ömür vermedik mi? Size kötü akıbeti bildiren elçi de geldi. O

halde şimdi çekin azabın acısını! Zâlimlerin hiçbir koruyu-

cusu yoktur.." Fâtır Sûresi, 37

Dördüncü çağrıda cehennemlikler diyecek ki:

"Kötülük üzerimizde baskın çıktı da sapık bir kavim

olduk. Ey Rabb'imiz, bizi buradan çıkar, eğer bir daha küfre

dönersek hiç şüphesiz, bizler zâlimiz." Muminûn Sûresi, ıoe-107

Allah (c.c.) onlara şöyle cevap verir:

"Kalın orada ve hiç sesinizi çıkarmayın!" Mü'minûn Sûresi, ıos

işte o zaman çektikleri azabın şiddeti, doruğuna varır. Artık

ebediyen konuşamazlar.

Mâlik İbni Enes'in söylediğine göre; Zeyd İbni Eşlem,

Yüce Allah'ın: "Şimdi artık sızlansak da, katiansak da, bizim

i-çin farketmez, bizim için kurtuluş yoktur" mealindeki âyeti

hakkında der ki:

"Cehennemlikler, önce yüz sene azaba ses çıkarmadan

Katlanırlar, arkasından yüz sene kadar sızlanıp feryad eder-

'er, daha sonra da yine bir yüz sene daha ses çıkarmadan

çekerler ve bunun üzerine:

91

 

OLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

5izıaıibar\  da    sabretsek  de  bizim   için  farketmez

kurtuluşumuz yok" derler." ibrahim Sûresi, 21

Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Kıyamet" günü ölüm semiz bir koç şeklinde huzura

getirilerek cennet ve cehennem arasında boğazlanır ve gerek

cennetliklere ve gerekse cehennenemliklere "Ebedî barına-

ğınız burasıdır, artık size ölüm yok!" diye seslenilir."

Hasan el-Basrî (r,a.) der ki:

"İlk salıverilen cehennemlik, bin yıllık azabdan sonra

çıkar. O adam keşke ben olsam."

Yine Hasan el-Basrî'yi bir köşede ağlarken gördüler.

Ona: "Neye ağlıyorsun?" diye sordular. O da: "O'nun (Al-

lah'ın) beni cehenneme atıp da artık benim ile ilgilenmeme-

sinden korkuyorum' dedi.

Deminden beri belirttiklerimiz genel olarak cehennem-

de çekilecek azablarm çeşitleridir. Oradaki acıları, kederleri,

sıkıntıları ve pişmanlıkları inceden inceye sayıp bitirmek

mümkün değildir.

Karşılaştıkları azabın çetinliği ile birlikte cehennemlikler

hesabına en acı gerçek, cennet saadetini, Allah'a kavuşma

imkânını ve O'nun hoşnutluğunu kazanma mazhariyetini

kaçırmaktır; üstelik bütün bu kayıpların sayıya vurulabilir,

ucuz karşılıklar pahasına olduğunu bile bile. Çünkü bu de-

ğerli nimetleri, kısa süreli, arıtılmamış, acı ile karışık, yarım

yamalak ve basit dünya arzuları uğruna kaybetmişlerdir.

92

T-""""

         Bu yüzden o gün içlerinden: "Eyvah, 'Allah'ın emir-

ı rjne karşı gelerek niye kendi kendimizi mahvettik. Niye

efsimizi bir kaç günlüğüne sabretmeye zorlayamadık? Eğer

sabretseydik, o günler şimdi arkada kalacak ve bugün Al-

lah'ın hoşnutluk ve bağışına kavuşmanın saadeti içinde

O'nun yakınlığını kazanmış olacaktık."

Oysa ki, o anda artık her fırsatı kaçırmışlar, başlanna

türlü belâların çökmesine yol açmışlardır ve dünya sade-tinin

hiçbir nimeti de yanlarında kalmamıştır. Eğer cennet saa-

detini görmeseler, hayıflanmaları o kadar acı olmayabilirdi.

Oysa ki, cennet onlara sunulur.

Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Kıyamet günü cehennemlik bir grup, cenneti görmeye

getirilir. Bunlar cennete yaklaşıp bayıltıcı kokusunu burunla-

nna çeker çekmez köşklerine bakıp Allah'ın cennetliklere

sunduğu nimetleri görür görmez onlara:

"Gidin, uzaklasın buradan, sizin orada hiçbir payınız

yok" diye ses gelir. Bu ses üzerine eşi ne daha önce duy-

ulmuş ve ne de daha sonra duyulabilecek bir hayıflanma

duygusu içinde geri dönerler.

Bu sırada: "Ey Rabb'imiz! Eğer cennetini ve dostlanna

orada  sunduğun  nimetleri  göstermeden bizi  cehenneme

kayşaydın, daha kolay gelirdi" derler. Yüce Allah (c.c.) da

onlara: "Bunun böyle olmasını ben istedim. Çünkü dünyada

şınıza kalınca bana ululuk taslayarak kafa tuttunuz.

93

 

^    

Yemin ederim ki, âyet-i kerime Kıyamet gününe, daha

A örusu ezelin ezelinde verilerek, Kıyamet günü açıklanan

hükme işaret etmektedir.

Ezelde seninle ilgili olarak ne hüküm verildiğini bilme-

ı-  _.--,uv>;imnr   eğlenebiliyor ve basil

Oysa insanlar karşısında duygularınızın tersine w

görünüşe bürünerek gerçek kimliğinizi saklıyordunuz. Ben

den değil, insanlardan çekindiniz, beni değil, insanları sa\ı

dmız. İnsanları düşünerek bazı davranışlardan kaçındığın,

halde benim yasaklanma uymadınız."

Şimdi ben sizi bitmez mükâfattan mahrum tuttuğum

gibi; acı bir azaba da çarptırıyorum" diye buyurur."

Ahmed İbni Harb (r.a.) der ki: "Gölgeyi güneşe ter

cih ederiz de cenneti cehenneme tercih etmeyiz."

Hz. İsa (a.s.) der ki: "Nice sağlam vücûd, sağlıklı

çehre ve tatlı sözlü dil, yarın cehennem katlan arasında fer-

yad edecektir."

Dâvud Tâi (r.a.) der ki: "Allah'ım! Ben senin güne-

şinin sıcaklığına dayanamıyorum da cehennemin ısısına nasıl

katlanabileyim? Ben senin rahmetinin sesine dayanmazken

azabının gürleyişine nasıl takat getireyim?"

Ey zavallı! Kıyametin belirttiğimiz korkunç gerçeklerini

İyi düşün. Bilesin ki, Yüce Allah bütün korkunç gerçekleri ile

cehennemi yarattığı gibi kesin sayısı ile mahlûkatı da yarat-

mıştır. Bu gerçek hükme bağlanarak kesinleştirilmiştir.

Yüce Allah (c.c.) buyuruyor ki:

"Sen onları hesap görüldüğü zamanın dehşeti

ile, pişmanlık günü ile korkut. Onlar hâlâ gaflet

içindedirler ve hâlâ inanmıyorlar." Meryem Sûresi, 39

94

Ezelde seninle ilgili oıaicm no ,.^

diğin halde nasıl böyle gülebiliyor, eğlenebiliyor ve basit

dünya nimetleri ile oyalanabiliyorsun, şaşılır sana doğrusu?!

"Keşke gideceğim yeri, durağımı, sığınağımı ve ezelde

hakkımda verilen hükmü bilseydim" diyorsan, elinin altında

bulunan ve isteğini cevaplandırmana yardımcı olabilecek ö-

nemli alâmet vardır.

Bu alâmet iş ve davranışlarım gözetlemektir. Herkese,

uğrunda yaşatıldığı davranış ve iş çeşidi nasip olur. Eğer

iyilik yolu, önüne açılıyor, iyilikleri işlemek sana nasip olu-

yorsa sana müjdeler olsun. Sen cehennemden uzaksın de-

mektir.

Fakat giriştiğin her iyiliğin önüne bir engel dikiliveriyor

ve seni o iyiliği işlemekten alıkoyuyorsa, buna karşılık yap-

mayı tasarladığın her kötülüğü, hiçbir terslik önüne çıkma-

dan rahat rahat gerçekleştirebiliyorsan bil ki, aleyhinde kesin

hüküm verilmiştir. Verdiğim bu ip ucunun akıbetini belirt-

mesi, yağmurun yeşilliğe ve dumanın ateşe delil olması gibi

kesindir.

Yüce  Allah.   "Hiç   şüphesiz,   iyiler   cennette   ve

kötüler de cehennemdedir" buyuruyor, infitâr Sûresi, ıs-u.

Kendini bu iki âyete arzet, her iki dünyada yerini tespit

üş olursun. Doğrusunu Allah bilir.

95

 

ÖLÜMÜN ŞİDDETİNİN BEYANI

 

Hasan el-Basrî'nin (r.a.) bildirdiğine göre Peygamberi-

miz (s.a.s.) ölümü, onun sıkıntı ve acısını anlatırken: "Onun

yol açtığı acı üçyüz kılıç darbesininkine bedeldir"

buyurdu.

Peygamber'imiz (s.a.s.)'e bir gün ölüm acısı hakkında

sormuşlar. O da buyurmuş ki: "En kolay ölüm, yünlü kuma-

şa batmış dikene benzer. Yünlü kumaşa batmış diken, ya-

nında yün lifleri söküp almadan çıkar mı?"

Yine Peygamber'imiz (s.a.s.) bir gün ağır bir hastayı

ziyaret ederken buyurur ki:

"Ben bunun ne çektiğini biliyorum. Tek tek bütün da-

marları aynı anda ölüm sancısı içindedir."

Hz. Ali (k.v.) mücâhidleri savaşa teşvik ederken der ki:

"Eğer öldürmezseniz, ölürsünüz. Nefsimi kudret elinde tutan

Allah'a yemin ederek söylüyorum ki, bin kılıç darbesi in-

dirmek, bana göre, yatakta ölmekten daha kolaydır."

Evzaî (r.a.) der ki: "Duyduğumuza göre; ölü tekra*

dirilip mezarından doğruluncaya kadar, ölüm acısı çekmeVe

devam eder."

 

Şeddat İbni Evs (r.a.) der ki: "Mü'min için dünya

e âhiretin en korkunç olayı ölümdür. Onun acısı, testere ile

biçilmekten, makas ile doğranmaktan ve kazanda kayna-

vnaktan daha şiddetlidir. Eğer ölü diriltilerek yaşayanlara ba-

şından geçenleri anlatsa, dünyalılar ne yiyip içip eğlenebilir

ve ne de uykudan tad alabilirdi."

Zeyd İbni Eslem'den, o da babasından naklen

rivayet eder ki:

"Mü'min dünyadaki ameli ile ulaşabileceği dereceler-

den birisine ulaşamamışsa kendisine şiddetli ölüm acısı çek-

tirilir de ölümün sarsıntı ve acısı sayesinde cennetteki de-

recesini elde eder.

Kâfirin de karşılığı verilmemiş bir iyiliği varsa canı kolay

alınır da iyiliğin sevabını tüketerek cehenneme gönderilir."

Bir çok ağır hastalara ölmek üzere iken neler hisset-

tiklerini sormayı alışkanlık haline getiren bir ma'rifet ehline

komada iken "Sen ölümü nasıl buluyorsun?" diye sorarlar.

Cevabı şöyle olur: "Sanki gökler yere kapaklar\mış ve sanki

canım iğnenin deliğinden çıkıyor."

Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Anî ölüm, mü'min için rahata kavuşma ve ağır

9ünahkâr için de hayıflanma vesilesidir."

Mekhul'den rivayet olunduğuna göre: Peygamber-

lrniz (s.a.s.) buyuruyor ki:

 

"Ölünün bir tek kılı gök ve yer halkı arasına düşse hep.

si, Allah'ın izni ile ölürdü. Çünkü ölünün her kılında ayn bir

ölüm vardır, ölümün değdiği her canlı da ölür."

Rivayet edildiğine göre ölüm acısının bir damlası yet-

yüzü dağlanna düşse hepsi erirdi.

Rivayet edildiğine göre Hz. İbrahim (a.s.) ölünce Yüce

Allah (c.c.) ona: "Ey dostum, ölümü nasıl buldun?" diye

sordu.

Hz. İbrahim de:

-     "Yaş yüne batırılmış geri çekilen şiş gibi" diye cevap

verdi. Bunun üzerine Allah ona:

-"Üstelik biz onu senin için kolaylaştırdık" buyurdu.

Yine rivayet edildiğine göre ruhunu Allah'a teslim ettiği

zaman Rabbi Hz. Musa'ya (a.s.):

-"Yâ Musa, ölümü nasıl buldun?" diye sorar. Musa da

şu cevabı verir:

-     "Kızartılmak üzere canlı canlı tavaya konmuş ne ölüp

huzura kavuşan ve ne de uçup kurtulabilen bir serçe gibi

hissettim."

Başka bir rivayete  göre  de:   "Kendimi kasabın eli

altında canlı canlı yüzülen bir koyun gibi hissettim" diye

cevap verir. Rivayet edildiğine göre Peygamber'imiz (s.a.s.)

ölmek üzere iken sonra alnını silerek: "Allah'ım! Ölüm krizini

" benim için kolay kıl" diye dua ederdi.

 

Hz. Fâtıma (r. anha) bu arada:

-"Ah babacığım, acı çekiyor" diye ağlamaya başlayınca

pgygamber'imiz ona:

-"Bu günden sonra babana acı yok" diyerek teselli

etmişti.

Hz. Ömer (r.a.) bir gün Kâ'b el-Ahbar'a (r.anhuma):

-"Bize ölümden bahset" dedi. Kâb da:

-"Peki, yâ Emirelmü'minin. Ölüm çok dikenli bir ağaç

dalı gibidir, bu dal insanın karın boşluğuna sokulmuş, her

diken bir damara takılmış. Arkasından güçlü kuvvetli bir

adam bu dalı geri çekmiş, böylece dal aldığını almış, bırak-

tığını bırakmış dedi.

Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Mü'min kul, ölümün sıkıntı ve krizine karşı çare bulur.

Onun eklemleri: "Selâm sana, Kıyamet günü yeniden buluş-

mak üzere birbirimizden ayrılıyoruz" diye birbirleri ile selâm-

laşırlar."

Buraya kadar Allah dostları ve O'nun yakınlığını kaza-

nanlar hesabına ölüm krizinin ve acısının keyfiyetini anlat-

maya çalıştık. Ölüm onlar için bile böyle olunca bizim gibi

günahkârların hali acaba nice olur? Ölüm krizi ile birlikte

Pe§peşe başka felâketlerle de yüzyüze gelinir. Ölüme eşlik

başlıca felâketler üçtür:

 

 

Birincisi, yukarıdan beri anlattığımız gibi şiddetli c^

çekişmedir, ikincisi, ölüm meleğini (Azrail'i) apaçık görmek

ve bu görmenin kalbe salacağı korku ve ürpertidir. Ölüm

meleğini günahkâr bir insanın ruhunu alırken büründüöü

kılık içinde, en dayanıklı kimseler bile görse buna tahammül

edemez.

Rivayet edildiğine göre Hz. İbrahim (a.s.) bir gün

Azrail'e. "Günahkâr insanın canını alırken büründüğün

kılığı bana gösterebilir misin?" diye sorar. Azrail (a.s)

ona: "Bunu görmeye dayanamazsın" diye cevap verir.

Hz. İbrahim: "Dayanırım, sen göster" diye ısrar edince

Azrail ona: "Başını çevir" der. Bir müddet arkasını

döndükten sonra tekrar yüzünü dönünce Hz. İbrahim, kap-

kara yüzlü, saçlan diken diken, kötü kokulu, siyahlara

bürünmüş, ağzından ve burun deliklerinden ateş ve duman

çıkan bir adam ile karşılaşarak yere baygın düşer.

Ayılmca Azrail ilk kılığına dönmüştür. Hz. İbrahim ona

der ki: "Ey ölüm meleği, günahkâr insan ölüm anında senin

bu kılığınla yüzyüze gelmekten başka bir felâket ile karşı-

laşmasaydı, bu ona yeterdi" der.

Ebû Hureyre'nin (r.a.) rivayet ettiğine göre Peygam-

ber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Hz. Dâvûd (a.s.) eşine karşı kıskanç bir erkek olduğu

için kendisi evden çıkarken karısının üzerine kapıyı kilitlerdi.

Bir gün kapıyı kilitleyip gittikten sonra kansı başını kaldırınca

yabancı biri ile yüzyüze gelir. Bunun üzerine kadın hizmetcj-

100

 

,• "Bu adamı kim içeri aldı, eğer Dâvud gelirse ondan

çekeceği var" der.

Bu arada Hz. dâvud çıkagelir, yabancıyı görür, ona:

<en kimsin?" diye sorar. Yabancı da ona:

-"Ben krallardan korkmayan ve onlann koyduğu

perdelerle yolu engellenemeyen bir kimseyim" diye cevap

verir. Bu cevabı alan Hz. Dâvud:

-"Vallahi, o halde sen ölüm meleğisin" diyerek olduğu

yere yığılıp kalır."

Rivayet edildiğine göre Hz. İsa (a.s.) bir gün yolda

yürürken bir kafatasına rastlar, ayağı ile ona vurarak:

"Allah'ın izni ile konuş" der. Bunun üzerine dile gelen kafa-

tası şöyle konuşur: "Yâ Rûhullah! Ben falan zamanda kral-

dım. Bir gün başımda tacım, çevremde muhafızlarım ve

devlet adamlarım bulunduğu halde tahtımda oturuyorken

ansızın karşıma ölüm meleği çıktı.

Böylece bütün canlı uzuvlarım üzerimden aynlarak

canımla birlikte ona gitti. Keşke bütün o kalabalık çevrem

olmasaydı. Keşke o kadar ha-hareketli münâsebetler içinde

değil de yalnız başıma yaşasaydım." "İşte âsilerin başına ge-

len musibet budur. Bu musibet itaatkârların başına gelme-

yecektir."

Peygamberler ölüm meleğini görenin içine düştüğü

dehşeti değil sadece ölüm krizini anlatmışlardır. Oysa ki,

insan ölüm meleğini rüyasında görse ölünceye kadar yeme-

101    .

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

 

 

den içmeden kesilir. Ölüm anında ve o korkunçlukta gör_

menin dehşetini var hesap et.

Allah'a kulluk görevine bağlı kalanlar ise ölüm meleğini

en güzel ve alımlı görüntüsü ile görürler.

İkrime'nin İbni Abbas'dan (r.anhuma) rivayet ettiğine

göre Hz. İbrahim titiz bir zât idi. Evinde müstakil bir ibadet

odası vardı. Çıkarken bu odanın kapısını kilitlerdi. Bir gün

içeri girince odanın ortasında bir yabancı ile karşılaşır.

Yabancıya:

-"Seni evine kim aldı?" diye sorar. Yabancı:

-"Sahibi içeri aldı" diye cevap verir. Hz. İbrahim:

-"Sahibi benim" der. Yabancı:

-"Senden de benden de daha önce evin mülkiyetini

elinde tutan beni içeri aldı" diye karşılık verir. Bunun üzerine

Hz. İbrahim ona:

-"Bana müminlerin ruhlarını alırken büründüğün

kılığın ile görünür müsün" die rica eder. Ölüm meleği:

-"Peki, o zaman arkanı dön" der. Hz. İbrahim de

arkasını döner. Bir müddet sonra yüzünü dönünce bir genç

ile karşılaşır. Hz. İbrahim hadiseyi naklederken yüzyüze

geldiği delikanlının yüz güzelliğini, elbisesinin alımlılığını ve

güzel kokusunu zikretmişti. Gördükleri karşısında ölüm

meleğine:

 

l1

 

-"Mü'min ölüm anında sadece senin yüzünle karşılaşsa

bu mükâfat ona yeterdi." der.

Ölüm sırasında karşı karşıya gelinecek bir diğer gelişme

de iki muhafız meleğim görmektir. Bu konuda Süheyb (r.a.)

der ki:

-"Duyduğumuza göre hiçbir kimse amellerini yazan iki

muhafız meleğini görmeden can vermez. Eğer adam kulluk

görevine bağlı kalmış biri ise melekler ona:

-"Allah bizden yana sana hayır versin. Bizi nice iyi

mecliste oturttun ve nice iyi amelin işlenişine şahit eyledin"

derler.

Eğer adam günahkâr biri ise ona: "Allah bizden sana

kötülük versin. Bizi nice kötü yerlerde oturmak zorunda

bıraktın, nice kötü işleri ister istemez görmemize sebep oldun

ve nice kötü sözü duymamıza yol açtın. Bu yüzden Allah

hayrını vermesin" derler.

İşte bu anda ölmek üzere olan kimsenin gözleri sırf o

meleklere dikilir ve artık bir daha dünyayı göremez.

Ölüm anında karşılaşılan felâketlerin üçüncüsü ise gü-

nahkârların cehennemdeki yerlerini görmeleri ve bu görme-

den önce korkmalarıdır. Çünkü onların ölüm krizi esnasında

bütün enerjileri boşalmış ve kendileri canlarının çıkışına bo-

yun eğmişlerdir.

Fakat insanlar ölüm meleğinin yüksek sesli bildirisini

Duymadıkça ölmezler. Ölüm meleğinin bu bildirisi ya:

 

 

 

102

 

103

 

ÖLÜM-KIY AMET-AHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

 

 

-Ey Allah'ın düşmanı, cehennem olarak sana müjdelet

olsun" veya: "Ey Allah'ın dostu, cennet olarak sana müjdelet

olsun" şeklindedir.

işte derin akıl sahiplerinin ölüm korkusu bu sebeplere

dayanır. Nitekim Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki;

"Hiç biriniz akıbetini öğrenmedikçe, Cennet veya ce-

hennemdeki yerini görmedikçe dünyadan ayrılmaz."

***

 

 

KABİR KORKUSU

 

Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"İçine ölü gömüldüğü zaman kabir ona der ki:

-"Ey Ademoğlu! Yazık sana, beni ne kadar hesaptan

çıkardın. Benim sıkıntı, karanlık, yalnızlık ve böcek yurdu

11 olduğumu bilmiyor muydun? Yolun bana düştüğünde ayak-

ı -i

r lann geri geri giderken beni ne kadar hesap dışı bıraktın."

Eğer ölü iyi amel işlemiş biri ise onun adına kabre

denir ki: "Peki, ya bu adam iyiliği emreden ve kötülükten

alakoyan biri ise o zaman ona karşı tutumun ne olur?" Kabir

der ki, "O zaman ben onun için yeşil bir bahçe olurum, onun

vücudu nurlanır ve ruhu Allah'a yücelir."

Ubeyd İbni Umcyr cl-Leysî (r.a.) der ki:

-"Kabir, içine giren herkese seslenerek der ki: "Ben

karanlık ve yapayalnızlık yurduyum. Eğer hayatta iken

Allah'a itaat halinde idiysen şimdi ben sana rahmet olurum.

Eğer hayatta iken Allah'a karşı baş kaldırdıysan bu gün ben

senin için felâketim. Allah'a itaatkâr olarak bana gelen bir

Sun buradan memnun ayrılır. Allah'a karşı gelmiş biri olarak

t>ana gelen biri ise bir gün buradan feryadu figan kopararak

Çıkar."

 

 

 

104

 

105

 

Muhammed İbni Şirin (r.a.) der ki: Öğrendiğimize göt

kişi mezara gömülerek azab çekmeye başlayınca veya bit

takım acılar ile yüzyüze gelince diğer kabirlerde yatan ölü

komşulan ona şöyle seslenir: "Ey dost ve komşularının ölü-

münden sonra dünyada kalan kimse, bizden niye ibret alma-

dm? Henüz fırsat elindeyken bizim amel defterimizin ölümle

kapandığını görmedin mi? Dostlarının kaçırdığı fırsattan sen

değerlendiremez miydin?"

Diğer yandan yer tabakalan da ona şöyle seslenir:

-"Ey dünyanın görünüşlerine aldanan kişi: Ailenden

dünyaya aldanıp senden önce toprağın kamına gömülmüş

olanlardan ibret alsaydın ya! Oysa ki senden öncekilerin

cenazelerinin sevdikleri tarafından bu kaçınılmaz durağa ta-

şındığını görüyordun."

Yezid er-Rekkaşî (r.a.) der ki:

"Öğrendiğime göre ölü mezara girince amelleri üzerine

üşüşür ve Allah'ın izni ile dile gelerek sahiplerine derler ki:

"Ey çukurunda tek başına kalan kimse! Dostların ve ailen

senden ayrıldı, bu gün bizden başka hiç bir yoldaşın yok

senin."

Kâ'b el-Ahbar (r.a.) der ki:

"İyi kul mezara gömülünce namaz, oruç, hac, cihad ve

sadaka gibi iyi amelleri çevresine üşüşür. Bu arada azab

melekleri ona ayaklan tarafından sokulmak isteyince namaz

der ki: "Uzak durun ondan, ona sokulmanıza yol yok. Bu

 

^___         ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

Baklan üzerinde uzun müddet dikilerek Allah Rızası için

benikıldıydı."

Bunun üzerine  azab melekleri ona başı tarafından

sokulmak isteyince oruç:

-"Onun yanına girmenize yol yok. Dünyada Allah rızası

için uzun müddet susuz kaldıydı, bu yüzden yol yok size

onun yanına sokulmaya" der. Azab melekleri bunun üzerine

yan taraftan ona sokulmaya girişince hac ve cihad birlikte

derler ki:

-"Uzak durun ondan. Nefsini feda ederek ve bedenini

yorgunluğuna katlanarak hacca gitti cihad etti. Bu yüzden

yanma girmeye yol yok size."

Bu sefer azab melekleri ona elleri tarafından sokul-

maya kalkışınca sadaka der ki: "Uzak durun efendimden.   .

Nice sadaka şu iki elden çıkarak Allah rızası uğruna yoksulun

eline girdi. Bu yüzden size Ona varmaya yol yok."

Bunun  üzerine  o  ölüye:  "Müjdeler  olsun!  Diriyken

saadet içinde yaşadığın gibi ölüyken de saadete kavuşur"

diye seslenilir.  Arkasından rahmet melekleri gelerek ona

cennet yatağı  sererler,   cennet yaygıları  yayarlar.  Kabri,

Sözünün alabileceği kadar genişletilir, kendisine bir cennet

kandili sunularak bir daha dirileceği güne kadar kabrinde

aydınlık içinde zaman geçirir."

Ubeydullah İbni Ubeyd İbni Ömer (r.a.) bir cenaze

namazında der ki:

107

 

106

 

-"Duyduğuma   göre   Peygamber'imiz   (s.a.s.)   şöyj

buyurur:

"Ölü mezara konulunca, kendisini toprağa verenlerin

ayak seslerini duyar oturur, kendisi ile konuşacak hiç kimse

yoktur. Yalnız kabir ona seslenir ve der ki:

-"Ey ademoğlu, yazıklar olsun sana! Dünyada benim

hakkımda, darlığım hakkında, pis kokum hakkında, dehşe-

tim ve kurtlarım hakkında korkunç şeyler duymadın mı? Be-

nim için ne hazırlık yaptın?"

Bera İbn-i Azib (r.a.) der ki:

"Bir gün Peygamber'imiz ile birlikte ensardan birinin

cenazesini toprağa vermiştik. Peygamber'imiz başını öne e-

ğerek mezarın başına oturdu ve üç kere:

"Allah'ım,  kabir azabından sana sığınırım"  dedi ve

sonra sözlerine şöyle devam etti:

-"Mü'min Ahirete göçerken Allah ona yüzleri güneş gibi

parlak bir grup melek gönderir. Ellerinde onun kefeni ve

kokusu vardı.

Gözünün görebileceği yere kadar sıra halinde oturur-

lar, mü'minin ruhu çıkınca gerek yer ile gök arasında bulu-

nan ve gerekse gökteki bütün melekler ona dua ederler,

göklerin bütün kapılan onun ruhuna açılır, her gök kapısı ru-

huna geçit vermeye can atar.

108

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

Ruhu göğe yüceltilince: "Yâ Rabb'i, filân kulunu getir-

dik" diye seslenilir. Allah: "Geri götürün ona hazırladığım

yüksek dereceleri gösterin. Çünkü ben dünyada ona,

-"Biz sizi topraktan yarattık, oraya döndürürüz ve yine

sizi yeni baştan oradan çıkarırız" diye vaad etmiştim" diye

buyurur. Tâhâ Sûresi, 55 Kendisini mezara getirenlerin dönüp

giderken ayak seslerini işitir bir halde iken sorgu melekleri

yanına giderek onu:

-"Hey adam, Rabb'in kim, dinin nedir, Peygamber'in

kim?" diye sorarlar,

O da: "Rabb'im Allah, dinim İslâm ve Peygamberim

Hz. Muhammed'dir" diye cevap verir. Sual sırasında ona ol-

dukça sert davranırlar, ama bu onun karşılaşacağı son im-

tihan olur. Soruların cevabını verince "Doğru söylüyorsun"

diye bir ses işitilir, işte Yüce Allah:

"Allah dünyada ve âhirette iman edenleri, sabit sözde

(kelime-i şehadet) sebat ettirir, zalimleri de şaşırtır. Allah di-

lediğini yapar" ibrahim sûresi, 27 âyeti ile bu hadiseye işaret

etmektedir.

Arkasından yanına güzel yüzlü has kokulu, alımlı

elbiseli biri girerek ona: "Allah'ın rahmeti ve ebedî nimet-

lerinin bulunduğu cenneti olarak sana müjdeler olsun!" der.

Ölü olan:

-"Allah seni de hayırla müjdelesin, kimsin sen?" diye

sorar. Yeni gelen der ki:

109

 

-"Senin iyi amelinim. Allah'a yemin ederek söylüyorum

ki, senin ibadet işlemeye nasıl can attığını, buna karşıl^

günah işlememe karşı nasıl gönülsüz davrandığını iyi biliy0,

rum. O yüzden Al'ah da sana iyilik verdi."

Arkasından:

-"Onun altına bir cennet yatağı serin ve mezarından

cennete bir kapı açın" diye bir ses gelir. Gelen emir uyannca

altına bir cennet yatağı serilerek yattığı yerden cennete bir

kapı açılır. Bunun üzerine o der ki:

-"Allah'ım! Kıyamet Gününü çabuklaştır da bir an önce

çoluk-çocuğuma kavuşayım."

Kâfir ise dünyadan ayrılıp Ahirete göç etmeye yönelin-

ce yanına kaba ve sert görünüşlü bir grup melek girer. Elle-

rinde ateşten elbiseler ile katrandan iç çamaşırları vardır, he-

men çevresini sararlar.

Son nefesini verince gerek gökle yer arasında ve gerek-

se gökteki bütün melekler ona lanet okurlar. Ruhuna karşı

bütün gök kapılan kilitlenir. Hiçbir gök kapısı ruhuna yol

vermek istemez, bu yüzden yukarıya çıkan ruhu, yarı yoldan

geri çevrilir. Ve:

-'Yâ Rabb'i, falan kulunu ne gök ve ne de yer kabul

ediyor" diye duyurulur.

Bunun üzerine Yüce Allah: "Geri götürerek ona hazır-

ladığım azabları gösterin. Çünkü ben ona: "Sizi topraktan

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

arattık, oraya döndürürüz ve yine yeni baştan oradan çıka-

nrız" diye vaad etmiştim buyurur.

Ölü, kendisini geri getirip mezanna bırakanların ayak

sesleri henüz kaybolmadan sual meleklerinin: "Hey adam,

Rabb'in kim, dînin nedir, peygamber'in kimdir?" sorulan ile

karşılaşır. Sorulara: "Bilmiyorum" diye karşılık verince sorgu

meleklerinden: "Bilmen gerekirdi" diye karşılık alır.

Arkasından yanına çirkin yüzlü, pis kokulu ve çirkin

elbiseli biri girer, ona: "Allah'ın gazabını ve daimi acı azabını

sana müjdelerim!" der.

Bunun üzerine o yeni gelene:

"Allah belânı versin kimsin sen?" diye sorar. Yeni gelen

der ki:

"Senin kötü amelin. Allah'a ye min ederek söylüyorum

ki, sen günah işlemeye can atar, buna karşılık ibadet işle-

meye karşı gönülsüz davranırdın. Şimdi Allah cezam verdi."

O da: "Allah senin de belânı versin" diye cevap verir.

Daha sonra karşısına sağır, kör ve dilsiz bir azab meleği

dikilir. Elinde insanlarla cinler bir araya gelseler kaldırama-

yacakları kadar ağır ve üzerine indirilebileceği bir dağı bile

altında ezip toprağa çevirebilecek olan demir bir topuz var-

dır. Topuzla ona bir darbe indirince altında ufalanarak toz

olur. Sonra yeniden can gelir. Alnına bir topuz darbesi daha

indirilir. Darbeler arasında kopardığı feryadı insanların ve

inlerin dışında kalan bütün yeryüzü canlılan duyar.

111

 

110

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHIRET

 

 

 

Arkasından: "Onun altına iki ateş tabakası serin ve ya+

tığı yerden cehenneme bir kapı açın" diye bir ses duyulur

Bunun üzerine altına iki ateş tabakası serilerek kabrinden

cehenneme bir kapı açılır."

Muhammed İbni Ali (r.a.) der ki: "Her ölüye, gerek

iyi amelleri ve gerekse kötü amelleri mutlaka gösterilir, iyi,

likleri karşısında gözleri dikilir, kötülükleri karşısına da başım

öne eğer."

Ebû Hureyre'nin (r.a.) rivayet ettiğine göre Peygam-

berimiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Mü'min ölmek üzere iken bir grup melek, yanlarına

misk ve reyhanlı bir ipek parçası ile ona gelirler. Ruhu

hamurdan kıl çeker gibi çıkarılır.

Ona:

-"Ey huzura ermiş, tatmin olmuş ruh! Sen Rabb'inden

ve Rabb'in de senden hoşnut olarak Allah'ın ululuk ve

kerametine çık" denir.

Ruhu çıkarılınca meleklerin yanındaki misk ve reyhana

konarak ipek parçasına sarılır ve "İlliyûn'"a gönderilir.

Kâfir ölmek üzere iken bir grup melek, yanlarına içinde

yanar ateş parçası bulunan bir bez parçası ile ona gelir, ruhu

hoyratça çıkarılırken ona:

-"Ey pis ruh! Sen Rabb'inden uzak ve Rabb'inin gazabı

üzerinde olarak O'nun azab ve ezasına çık denir. Çıkarılan

 

hu meleklerin getirdiği ve harıl harıl yanan bu ateş parçası

üzerine konarak bez parçasına sarılır ve "siccin"e gönderilir."

Muhammed İbni Kâ'b el-Kurâzî (r.a.)'den rivayet edil-

diğine göre; şayet onlardan birine ölüm gelirse:

"Nihayet onlardan birine ölüm gelince: Ey Rabb'im,

beni geri gönder de terkettiğim konularda iyi amel işleyeyim"

der, mealindeki âyeti yorumlarken der ki:

-"Allah böyle diyen kula: "Ne istiyorsun, arzun neyedir?

Mal biriktirmek, ağaç dikmek, bina yapmak ve nehir yatak-

ları açmak için mi yeniden dünyaya dönmek istiyorsun?"

diye sorar.

Kul, "Hayır, ihmal ettiğim hususta da iyi amel işlemek

için geri dönmek istiyorum" diye cevap verir.

Fakat Yüce Allah bu dileğe karşılık:

"Hayır, hayır. O sadece kendinin söylediği boş bir söz-

dür" diye cevap verir.

Yani bu kimseler, bu sözü ölmek üzere iken mutlaka

söylerler, fakat reddedilirler.

Ebû Hureyre'nin (r.a.) rivayet ettiğine göre Peygambe-

rimiz (s. a. s.) buyuruyor ki:

"Mü'minin mezarı yeşil bir bahçedir ve yetmiş arşın

u genişliğindedir. Ayın ondördüncü gecesi gibi aydınla-

tılır.

 

 

 

112

 

113

 

"Onun için sıkıntı bir hayat vardır" âyeti kim hakkında

indirildi, biliyor musunuz? Oradakiler: "Allah ile O'nun

Râsûl'ü bilir" deyince Peygamber'imiz şöyle buyurdu:

"Bu âyet kabirdeki kâfirin çekeceği azabı anlatmak-

tadır.  Üzerine  doksan  dokuz  musallat edilir.  Tinriîn ne

demektir bilir misiniz? Doksan dokuz yılan (ejderha) demek-

tir. Her yılanın yedi başı vardır hepsi onu ısırır, yalar ve

vücûduna nefes üfler. Bu hal kabirden kalkıncaya kadar de-

vam   eder.   Sayının   doksan   dokuz   olarak  belirtilmesine

şaşmamalı. Çünkü bu yılan ve akreplerin sayısı kibir, riya,

kıskançlık, dargınlık, kin ve benzeri kötü huyların sayısınca-

dır. Çünkü bunların sayılı asılları vardır. Sonra kötü huylar

bu asıllardan sayılı dallara ve her daldan çeşitli budaklara

ayrılırlar. İşte bu sıfatlar asıl mahvolma sebebidir. Ki (bunlara

mühlikât denilir.) Bunlar aynen akrep ve yılanlara dönü-

şürler. Kuvvetlileri yedi başlı doksan dokuz yılan kadar ısırır,

zayıfı da akrep gibi sokar, ikisi arasında kalanlar da bildiği-

miz yılan gibi ısırır.

Kalb gözü açık, basiret sahipleri gerek bu mahvedici

ana gövdeleri ve gerekse bu gövdelerden çıkan dallan görür-

ler. Fakat bunların sayısı ancak Nübüvvet Nuru ile bilinir

Bu çeşit haberlerin gerçek bir dış yüzü ve gizli bir iç yüzü

basiret sahiplerine açıktır. Bu çeşit haberlerin mahiyetini kav-

ramakta güçlük çekenler, bunların dış yüzünü inkâr etme-

melidirler. Tersine imanın en alt basamağı, doğrulayıp teslim

olmaktır.

114

 

 

CEHENNEM MEYDANI VE CEHENNEM AZABI

 

Yüce Allah (c.c.) buyuruyor ki:

"Onun (cehennemin) yedi kapısı vardır. Her ka-

pıya bir grup ayrılmıştır." Hicr, 44

Ayetteki cüz, "zümre,  fırka" demektir. "Kapılardan

maksat, üstüste yükselen katlardın

İbni Güreye (rahimehüîlâh) der ki: "Cehennem yedi

tabakadır. İsimleri üstten aşağıya doğru şöyledir:

1)    Cehennem,

2)    Lazza,

3)    Hutâme,

4)Saîr,

 

5)    Sakar,

6)    Cahîm,

7)    Hâviye."

İlk tabaka iman eden günahkârlar için, ikinci tabaka

Vahudiler için, üçüncü tabaka hıristiyanlar için, dördüncü

yıldızlara tapanlar için, beşinci tabaka ateşperestler

115

 

inıu«ı unu. w.v-._.,

"Cehennemin yedi kapısı vardır, bunlardan birisi, üm-

metime karşı kılıç çekenlere mahsustur."

Taberanî'nin rivayetine göre bir gün Cebrail (a.s.) het

zamankinden başka bir saatte Peygamber'imize gelir, Pey-

gamber'imiz onu karşılayarak: "Ya Cebrail, niye senin çehre-

ni solgun görüyorum?" diye sorar Cebrail: "Eğer Alla

116

nafıklar içindir. Görülüyor KÎ usuen..^... ~_

üsi katıdır. Sonra sırayla diğerleri gelmektedir.

Buna göre âyette Yüce Allah'ın şeytana uyanlarını ye(jj

kısma ayırıp, her kısmı cehennemin bir katına yerleştireceöi

belirtilmek istenmektedir. Sebep de şudur: Küfür ve günahla-

rın derecesi değişik olduğu için onlan işleyenlerin cehennem-

deki durumları da değişik olmuştur.

Bir görüşe göre: "Göz, kulak, dil, karın, edep yeri, el ve

ayaktan ibaret yedi vücut azasına karşılık cehennem de yedi

kat olarak yaratılmıştır. Çünkü günahlar bu organlardan çık-

maktadır, o yüzden onlann varacağı yer de yedi katlı olarak

yaratılmıştır."

Bu konuda Hazret-i Ali (k.v.) der ki:

"Cehennem, üstüste yedi kattan meydana gelmiştir. İlk

önce birincisi, sonra ikincisi, sonra üçüncüsü sırayla bütün

katlar dolar."

Buharı ve Timnizî'nin İbni Ömer'den rivayetin göre

Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:   

1

 

__       ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

hennemin körükleri hakkında sana bilgi vermemi emret-

meseydi, gelecek değildim" der.

Peygamber'imiz ona: 'Yâ Cebrail, bana cehennemi an-

\at" der. Cebrail şöyle cevap verir, "Allah, cehennemin bin yıl

boyunca yakılmasını emretti. Bin yıl yakıldı, sonunda ağardı.

Arkasından bin yıl daha yanmasını emretti, sonunda kap-

kara kesildi.

Şimdi o kapkaradır, ne kıvılcımı ışık saçar ve ne de ya-

lazı söner.

Seni hak üzere elçi olarak gönderen Allah'a yemin ede-

rim ki, cehennemde iğne deliği kadar bir delik açılsa dağı-

lacak olan yüksek hararetten dolayı yeryüzünün bütün can-

lıları kavrularak ölürdü.

Seni hak üzere elçi gönderen Allah'a yemin ederim ki,

cehennem bekçilerinden biri dünya halkına görünse yü-

zünün çirkinliği ve kokusunun ağırlığı yüzünden bütün yer-

yüzü halkı ölürdü. Seni hak üzere elçi gönderen Allah'a

yemin ederim ki, Allah'ın (Kuran'in) tanıttığı cehennem zin-

cirinin bir halkası yeryüzü dağlarına konsa dağ yarılır ve

yerin merkezine ininceye kadar durmazdı.

Bunun üzerine Peygamber'imiz: "Yeter, ya Cebrail!

Yoksa kalbim duracak ve öleceğim" der.

Bu sırada Peygamber'imiz, Cebrail'in ağladığını görür.

Ona "Ya Cebrail, Allah katında sahip olduğun mertebeye

rağmen sen de ağlıyorsun" der. Cebrail O'na şöyle cevap

verir:

117

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHÎRET

"Niye ağlamayayım. Asıl benim ağlamam lâzım

Çünkü belki Allah'ın bilgisine göre bu günkü tnev-

kiimden başka bir mertebedeyim. Belki meleklerden

biri iken İblisin tâbi tutulduğu imtihanın bir ben-

zerine ben de tâbi tutulurum. Bilmiyorum, belki de

Hamt ile Marufun başlarına gelenler benim de başı-

ma gelir."

Bunun üzerine ikisi de ağlamaya başlarlar, göz yaşları

akarken: 'Ya Cebrail ve ya Muhammedi Yüce Allah her iki-

nizi âsi olmak tehlikesinden emin kılmıştır" diyen gizli bir ses

duyarlar.

Sesi duyunca Cebrail göğe yücelir Peygamber'imiz de

dışarıya çıkar. Yolda Ensardan eğlenceye dalan bir gurup ile

karşılaşır.

Onlara der ki: "Cehennem ardınızda iken gülüyor

musunuz! Benim bildiklerimi bilseniz, az güler, çok ağlar-

dınız. Gırtlağınızdan ne yemek ve ne de su geçerdi. Yüksek

tepelere çıkarak yüksek sesle Allah'a yakarırdınız."

Bu sırada; 'Ya Muhammed, kullarımı umutsuzluğa dü-

şürme. Ben seni zorluk gösterici olarak değil, müjdeleyici

olarak gönderdim" diye bir nida gelir.

Bu nidayı duyunca Peygamber'imiz: "Doğru olun ve

Allah'a yaklaşın" diye buyurur.

İmam Ahmed'in rivayetine göre Peygamber'imiz Ceb-

rail'e: "Niye hiçbir zaman Mikâil'i gülerken

görmüyorum?" diye sorar.

118

 

Cebrail de O'na: "Mikâil, cehennem yaratılalıberi

hiç gülmüş değil" diye cevap verir.

Müslim'in rivayetine göre Peygamber'imiz (s.a.s.)bir

hadiste şöyle buyuruyor :

•Kıyamet günü cehennem, her biri yetmiş bin

mclek tarafmdan çekilen yetmiş bin yedekle geti-

rilir."

***

119

 

 

CEHENNEM AZABI

 

Ebu Dâvud, Nesâî ve Tirmizî'nin rivayetine göre; Pey-

gamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor:

-"Yüce Allah cennet ve cehennemi yaratınca

Cebrail'i cennete gönderdi ve git orayı ve*oraya gire-

cek olanlara neler hazırladığımı gör" dedi. Cebrail de

cennete vararak onu ve Allah'ın cennetliklere neler hazırla-

dığını görüp dönünce Allah'a: "Ululuğun hakkı için oranın

adını duyan herkes içeri dalar" der.

Arkasından cennet Allah'ın emri üzerine günahlar ile

kuşatılır. Bunun üzerine Allah Cebrail'e: "Bir daha cennete

dön ve cennetlikler için neler hazırladığımı gör" diye emir

buyurur. Cebrail yeniden cennete varınca günahlar ile çevre-

lendiğini görür, geri dönünce: "Ululuğun hakkına yemin

ederim ki oraya hiç kimsenin girmeyeceğinden korktum"

der.

Bu sefer Allah Cebrail'e: "Var, git cehennemi ziya-

ret et ve'orada cehennemlikler için neler hazırladığı-

mı gör" diye -buyurur. Cebrail oraya varınca cehenneme

bakar, ateş dalgalarının üstüste yuvarlanıp yükseldiğini

görür. Allah'ın huzuruna dönünce "Ululuğun hakkına

yemin ederim ki, adını duyan hiç kimse oraya gif-

120

 

______      ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

mez" der. Bu sırada Allah'ın emri üzerine cehennem azgın

nefsî arzular tarafından kuşatılır. Allah Cebrail'e "Oraya

«eniden git, gör" diye buyurur. Cebrail de bir daha

cehennemi görünce "Ululuğun hakkına yemin ederim

ki, oraya girmeyen tek kimse kalmayacağından kork-

tum" der.

Beyhakînin uygun bir senetle İbni Mes'ut'tan rivayetine

göre.  "Hiç  şüphesiz  o,   (cehennem)  köşk  iriliğinde

kıvılcımlar saçar" Murseiât sûresi, 32 mealindeki âyet hakkında

İbni Mes'ud (r.a.) "Ben bu kıvılcımlar için "ağaçlar gibi"

değil, "kaleler ve şehirler gibi" tâbirini kullanıyorum de-

miştir.

Ahmed İbni Hanbel, İbni Mâce, İbni Hıbban ve Hâ-

kim'e göre Peygamberimiz buyuruyor ki:

"Veyl, öyle bir cehennem vadisidir ki, kâfir di-

bine varıncaya kadar içinde kırk yıl batmaya devam

eder."

Tirmizî'ye göre ise aynı hadis şöyledir:

"Veyl iki dağ arasında o kadar derin bir vadidir ki kâfir

dibine ulaşıncaya kadar içinde yetmiş yıl batmaya devam

eder."

Tirmizî ve İbni Mâce'nin rivayetine göre bir gün

Peygamber'imiz (s.a.s.) sahabilerine: "Hüzün kuyusundan

Allah'a sığının" buyurur. Sahabiler. 'Yâ Rasûlallah, hüzün

kuyusu nedir?" diye sorarlar.

121

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

 

 

VÜ2

Peygamber'imiz: "Bizzat cehhennemin günde dört

kere kendisinden Allah'a sığındığı bir cehennem vadisini >

diye cevap verir.

Sahabiler: "Oraya kimler girer, yâ Rasûlallah" diye

sorarlar. Peygamber'imiz onlara şu cevâbı verir: "Orası

amellerini gösteriş için işleyen Kur'an okuyucuları

için hazırlanmıştır. Hiç şüphesiz, Allah'ın gazabına

en çok hedef olan Kur'an okuyucuları, zorba devlet

adamlarını ziyaret edenlerdir."

Taberanî'de yazdığına göre: "Cehennemde bizzat ce-

hennemin günde dört yüz kere Allah'a sığındığı bir vadi

vardır ki, orası Muhammed ümmetinin iki yüzlüleri için ha-

zırlanmıştır."

Ibni Ebî Dünya der ki: "Cehennemin yetmiş bin va-

disi, her vadinin yetmiş bin kolu, ve her vadi kolunun yetmiş

bin taşı vardır, her taşta, cehennemlikleri yüzlerinden sokan

birer yılan barınır."

Buharı Tarihinde senedi zayıf şöyle bir hadis vardır:

"Cehennemin yetmiş bin vadisi, her vadinin yetmiş bin kolu,

her vadi kolunun yetmiş bin hanesi ve her hanenin yetmiş

bin evi, her evde yetmiş bin kuyu, her kuyuda yetmiş bin

yılan bulunur ve her yılan da ağzında yetmiş bin akrep taşır.

Gerek kâfir ve gerekse münafık, vadinin dibini boylayıncaya

kadar bunların her biri ile ayrı ayrı karşılaşır."

Tirmizî'nin rivayet ettiği münkati bir hadise göre

Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

122

 

"Cehenneme atılan büyük bir kaya yetmiş yıl

düşmesine rağmen dibine varamaz."

Hz. Ömer (r.a.) der ki: "Cehennemi sık sık hatırla.

Çünkü harareti yüksek, dibi derin ve topuzları demirdendir."

Bezzar, Ebû Ya'la, İbni Hıbban ve Beyhakî'nin rivaye-

tine göre Peygamber'imiz:  "Cehenneme bir' kaya salınsa

yetmiş yıl düşerek ancak dibine ulaşabilir" diye buyuruyor.

Müslim'in rivayetine göre Ebû Hureyre (r.a.) der ki:

-"Bir  gün  Peygamber'imiz:   "Bu  duyduğunuz  nedir,

biliyor musunuz?" diye sordu. "Allah ve O'nun Rasûl'ü bilir"

diye cevap verdik. Bunun üzerine Peygamber'imiz şöyle bu-

yurdu: "Allah yetmiş yıl önce cehenneme bir kaya salmıştı,

işte  şimdi   onun   cehennemin  dibine  varışının   yankısını

duydunuz."

Taberanî'nin rivayetine göre Said el-Hudrî (r.a.) der ki:

"Peygamber'imiz bir gün şiddetli bir yankı sesi duyarak

irkildi. Bu sırada yanına Cebrail geldi, Peygamber'imiz O'na:

-'Ya Cebrail, bu duyduğum ses nedir?" diye sordu.

Cebrail de ona şu cevabı verdi:

-"Yetmiş sene önce cehenneme bir kaya salınmıştı,

fakat ancak şimdi dibine ulaştı. İşte onun sesini Allah sana

duyurmak istedi."

Peygamber'imizin bu olaydan sonra, ruhunu Allah'a

teslim edinceye kadar ağzını açarak güldüğü görülmemiştir."

123

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

Ahmed İbni Hanbel ve Tirmizî'nin rivayetine göre Pev,

gamber'imiz buyuruyor ki:

"Eğer şunun gibi (kafaiasım işaret ederek) yuvarlak bir

kaya parçası gökten salınsa oradaki mesafe beş yüz senelik

yol kadar olduğu halde akşam olmadan yere iner. Fakat

aynı kaya cehennemin ağzına salınsa dibine varabilmesi için

kırk yıl geceli-gündüzlü düşmeye devam etmesi lâzımdır."

Ahmed Ibni Hanbel, Ebû Ya'la ve Hâkim'in rivayetle-

rine göre Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Cehennemin demir topuzlanndan biri yere indirilse,

insanlarla cinler bir araya gelerek onu yerden kaldıramaz-

lardı."

Hâkim'in rivayetine göre Peygamber'imiz: "Cehenne-

min demir topuzlarından biri dağa indirilse, ufalanarak kül

olurdu" buyuruyor.

İbni Ebu Dünya'nın rivayetine göre Peygamber'imiz:

"Cehennem kayalarından biri dünya dağlanndan birinin

tepesine düşse, dağ eriyerek kül olur. Her cehennemliğin

yanında böyle bir cehennem taşı ile bir şeytan bulunur"

buyurmuştur.

Hâkim'in rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.s.)

buyuruyor ki:

"Yer yedi kattır. Her iki kat arası beş yüz yıllık

mesafedir. En üst kat, başı ve kuyruğu havaya kalkmış bir

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

balığm sırü üzerindedir, balık kaya üzerinde ve kaya da bir

meleğin elindedir.

İkinci kat rüzgârın mahfesidir. Yüce Allah "Ad" kavmini

yok etmek istediği zaman rüzgâr koruyucusuna, üzerlerine

mahvedici bir rüzgâr estirmesini emretti. Rüzgâr koruyucusu

olan melek: 'Ya Rabbi, onlann üzerine öküzün burun de-

liklerinden çıkan yel kadar rüzgâr salayım mı?" diye sorar.

Yüce Allah: "O kadarla bütün yer yüzünün ve bütün

canlıların hakkından gelirsin. Sen onlann üzerine yüzük taşı

kadar rüzgâr sal" buyurdu. İşte "Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi,

çürümüş kemik döküntüsü gibi yapmadan bırakmaz" mealin-

deki âyet bu rüzgâra işaret eder.

Üçüncü kat yerde cehennem taşları,  dördüncü kat

yerde cehennem kibriti vardır."

Sahabîler: "Yâ Rasûlallah, cehennemin kibriti mi var?

diye sordular. Peygamberimiz onlara: "Evet var, nefsimi

kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, o katta öyle kib-

rit vadileri vardır ki içlerine yüce dağlar salınsa, eriyerek su

gibi akarlardı" diye cevap verdi.

Beşinci kat yerde cehennem yılanları bulunur, ağızları

vadi gibi geniştir.

Altıncı kat yerde cehennemin akrepleri bulunur, en kü-

Çüğü semerli katır iriliğindedir, bir darbe indirince kâfire ce-

hennem ateşinin hararetini unuttururlar.

 

 

 

124

 

125

 

ÖLÜM-KIYAMETj^HİRFL

Yedinci kat yerde bir eli önde, bir eli arkada olmak ü

zere demir kelepçeye vurulmuş olarak İblis vardır. Yüce /\[,

lah onu bir kulun üzerine salmak isteyince çözer."

Ahmed İbni Hanbel, Taberanî ve İbni Hıbban ve

Hâkim'in rivayetine göre Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor

ki:

"Cehennemde deve boynu kalınlığında yılanlar

vardır. Her biri bir kere sokunca yakıcı acısı yetmiş

yıl devam eder. Yine cehennemde semerli katır irili-

ğinde akrepler vardır, her biri insanı bir kere ısıtınca

ateşi kırk yıl boyunca duyulur."

Tirmizî, İbni Hıbban ve Hâkim'in rivayetlerine göre

Peygamber'imiz:

"Cehennemlikler "su" diye yalvarınca kendilerine

yüzleri kavuran katran gibi bir sıvı verilir. O ne fena bir

içecek ve orası ne kötü bir yerdir" mealindeki âyet hakkında

"bu sıvı zeytinyağı tortusu gibidir, cehennemlik

kimse ona yaklaşınca yüzünün derisi eriyerek içine

dökülür" buyuruyor. Kehf sûresi. 29.

Tirmizî'nin rivayet ettiğine göre Peygamberimiz (s.a.s.)

şöyle buyuruyor:

"Cehennemliklerin başlarına dökülen kaynar su içle-

rine sızarak karın boşluklarm eritir ve içlerinde ne varsa eri-

yerek tabanlarından dışarıya akar. Sonra yeniden eski hal-

lerine döndürülürler."

126

 

____  ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

Dahhak (rahimehullah) der ki: "Hamım, Allah'ın yeri

ööqü yarattığından beri cehennemliklere içirileceği ve başla-

rından aşağı döküleceği ana kadar durmadan kaynamak-

tadır."

Bir görüşe göre cehennemliklere sunulacak olan

kaynar su, onların akan göz yaşlarını cehennem havuzla-

rında biriktirerek elde edilir ve kendilerine sunulur.

İşte "Onlara (cehennemliklere) bağırsaklarını

parçalayan kaynar bir sıvı verilir" mealindeki âyet, bu

sıvıya işaret etmektedir. Muhammed Sûresi, ıs.

Bu hususta daha başka sözler de söylenmiştir. Ahmed

İbni Hanbel, Tirmizî ve Hâkim'in rivayetine göre Peygam-

ber'imiz    (s.a.s.),    "Ötesinde    cehennem    vardır    ve

kendisine irinleşmiş su verilir. Onu ağzına alır, fakat

yutamaz,  ona her türlü azab vardır" ibrahim sûresi, ıs-ie

mealindeki âyet hakkında şöyle buyurmuştur: "İrinli su ağ-

zına yaklaştırılınca tiksinir, daha yakına getirilince yüzünü

kavurur, başının derisi eriyip akar, içince de bağırsaklarını

parçalar. Nihayet dübüründen çıkar."

Yüce Allah (c.c.) buyuruyor ki:

"Onlara (cehennemliklere) bağırsaklarını parça-

layan kaynar bir SIVI İÇİnlİr." Muhammed Sûresi. 15

Yine Yüce Allah (c.c.) buyuruyor ki:

"Cehennemlikler "su" diye yalvarınca kendileri-

ne yüzleri kavuran, kaynar katran gibi bir sıvı verilir.

127

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

 

 

O ne fena bir içecek ve orası ne kötü bir yerdir."

Kehf

Sûresi, 29.

Ahmed İbni Hanbel ve Hâkim'in rivayetine göre P6y.

gamber'imiz buyuruyor ki:

"Gassak'dan yeryüzüne bir hava dökülse, bütün dünya

halkını kokuştururdu."

Buradaki "gassak" "O azabı tatsınlar ki: o kaynar

su ve gassaktır" âyeti ile "sadece kaynar su ve irin

içerler" mealindeki âyette 'adı geçen irindir. Şad Sûresi, 57, Nebe

Sûresi, 25.

Bu irin hakkında çeşitli görüşler vardır. İbni Abbas'a

(r.a.) göre o, kâfirin cildinden süzülen san su, başkalarına

göre de yine kâfirlerin kokmuş irinleridir. Kâ'b-el Ahbar'a

göre o bir cehennem pınarıdır ki, oraya yılan, akrep ve

benzeri gibi zehirli hayvanların zehirleri sızarak birikir. Sonra

da âdemoğlu getirilip bu sıvıya batırılır. Çıkarken derisi

eriyerek akar, etleri de kemiklerinden ayrılarak oylukların-

dan ve diz kapaklarından yerlere sarkar, o da insan elbise-

sini sürükler gibi etlerini sürükler.

Tirmizî'nin rivayetine göre bir gün Peygamberimiz:

"Ey Mü'minler, Allah'tan gerektiği gibi korkun

ve mutlaka müslüman olarak ölün" Mİ imrân sûresi, 102

mealindeki âyeti okuduktan sonra şöyle buyurdu: "Eğer

Zakkum'un bir parçası dünyaya damlasaydı, dünya halkının

bütün yiyecek ve içeceklerini bozardı, yiyeceği yalnız bu

olanın hali nice olur, vann siz düşünün."

\     128

 

^-^

Başka bir rivayete göre hadisin son kısmı: "Bundan

ska yiyeceği olmayanın hali nice olur, varın siz düşünün"

^eklindedir.

"Takıntılı bir yiyecek" mealindeki âyet ifadesini İbni

Abbas (r.anhuma): "Yani, gırtlağa takılıp ne içeri giren ve ne

de geri Çıkan bir yiyecek" şeklinde açıklamıştır.

Buharı ve Müslim'in rivayet ettikleri bir hadiste Pey-

gamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Kâfirin iki omuz başının arası hızlı giden bir atlı hesabı

ile üç günlük yo/ geniş/igindedir."

Ahmed İbni Hanbel'in rivayetine göre Peygamberimiz

(s.a.s.) buyuruyor ki:

"Kâfirin azı dişi Uhud dağı, uyluğu Beyza tepe-

si, cehennemde kapladığı yer Kadid ile Mekke arası

(yani takriben üç günlük yolculuk mesafesi) kadar

derisi de Yemen kralı Cebbar'ın arşını ile kırk arşın

boyu kalınlığındadır."

Füdayl Bin Yezid'den Tirmizî'nin rivayetine göre Pey-

gamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Kıyamet günü kâfirin dili bir veya iki fersah kadar

Vere sarkar ve insanların ayakları altında çiğnenir:"

Füdayl bin Yezid'in Ebû Aclan'dan rivayetine göre

kıyamet gününde kâfir, dilini iki fersah sürükleyecek insanlar

°nu çiğneyecektir. Bu hadisi Beyhakî ve başkaları rivayet et-

miştir. Doğru olanı bu rivayettir.

129

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

 

 

Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Cehennemliklerin gövdesi, cehennemde o kadar irj

leştirilir ki kulak memeleri ile omuz başlan arası yedi yüz y^

lık bir yolculuk mesafesinde, derilerinin kalınlığı yetmiş arşın

boyu kadar ve azı dişleri Uhud dağı boyunda olur."

Ahmed İbni Hanbel ile Hâkimin rivayetlerine

göre Mücahid (r.a.) der ki: "Bir gün İbni Abbas bana:

"Cehennem ne kadar geniştir, biliyörmüşün?" diye sordu,

-"Hayır, bilmiyorum" diye cevap verdim. Bunun üzeri-

ne o şöyle dedi:

-"Evet, vallahi bilmiyorsun! Cehennemlik bir adamın

kulak memesi ile omuz başı arası yetmiş yıllık yol kadardır.

Orada kan ve irin nehirleri akar."

Ben: "Kan ve irin nehirleri mi dedin?" diye sordum,

İbni Abbas: "Hayır hayır, kan ve irin vadileri" diye

cevap verdi.

***

 

 

KIYAMETİN DEHŞETLERİ

 

Rivayete göre Hz. Ayşe (r. anha) buyurur ki:

"Peygamberimize: 'Yâ Rasûlallah, Kıyamet günü se-

venler birbirlerini hatırlarlar mı" diye sordum. Bana şu ce-

vâbı verdi:

"Üç yerde hayır. Birincisi, Mizan karşısında, iyiliklerin

ağır mı, yoksa hafif mi geleceği belli oluncaya kadar; ikincisi

amel defterleri uçuşurken. Herkes amel defterim acaba

sağımdan mı, yoksa solundan mı verilecek diye beklerken.

Üçüncüsü de cehenmden uzun bir boyun çıkarak bir takım

kimselerin boyunlarına dolanarak şu üç kimseye musallat

edildim: Allah ile birlikte başka bir ilâha tapana bütün zâlim

ve zorbalara ve hesaplaşma gününe inanmayanlara derken,

bu kimseleri kıskaca alarak cehennemin derinliklerine atar.

Cehennemde kıldan ince, kılıçtan keskin bir köprü

vardır. Üzerinde sivri demirden çengeller ve dikenler vardır.

Bu köprüden insanlar, kimi çakan şimşek, kimi, esen rüzgâr

S'bi geçeceklerdir."

Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) der ki: Peygamber'imiz (s.a.s.)

Şöyle buyurdu: "Yüce Allah gökleri ve yeri yaratınca Sûr'u

yaratıp İsrafil'in eline verdi, o da onu ağzına koyarak: "Ne

 

 

 

130

 

131

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

zaman üfleme emri alacağım" diye bakışlarını Arş'a dikmiş

beklemektedir.

Ben O'na: 'Ya Rasûlallah, "Sûr nedir" diye sordum

Bana "Nurdan bir boynuzdur" diye cevap verdi. Ben

O'na: "Yâ Rasûlallah, nasıl bir şeydir?" diye sordum. O

da bana: "Geniş çaplı bir daire şeklindedir. Beni Hak

din ile Peygamber olarak gönderen Allah adına

yemin ederek söylüyorum ki, çapı yerle gök arası

genişliğindedir. İsrafil bu sûra üç kere üfler: Birinci

üfleme ürkütmek, ikinci üfleme canlıların hepsini

öldürmek, üçüncü üfleme de yeniden diriliş içindir.

Üçüncü üfleyişten sonra ruhlar ortaya çıkarak gök

ile yer arasını arılar gibi doldururlar ve genizlerden

cesedlere girerler. Toprağı yarılarak yerden ilk çıka-

cak olan benim."

Başka bir hadiste bildirildiğine göre Yüce Allah, Ceb-

rail, Mikâil ve İsrail'i yeniden diriltince bunlar hemen

yanlarına Burak'ı ve bir kat cennet elbisesi alarak Peygam-

ber'imizin kabri başına inerler. O sırada kabrin toprağı ya-

rılarak derhal açılır. Peygamber'imiz Cebrail'e bakar ve:

-"Bu hangi gündür?" diye sorar. Cebrail de O'na:

"Bugün Kıyamet günü'dür, bugün haşir günüdür; bu-

gün karar günüdür" diye cevap verir. Peygamber'imiz:

-'Yâ Cebrail, Allah ümmetime ne yaptı" diye sorar.

Cebrail de "Müjdeler olsun, sana üzerindeki toprak ilk açılan

sensin." diye cevap verir.

132

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

Ebû Hüreyre'nin rivayet ettiğine göre, Peygamber'imiz

buyurmuştur ki:

"Yüce Allah buyurur ki: "Ey insanlar ve cinler!

gen size gereken nasihati vermiştim. İşte şimdi

amelleriniz defterlerinizde yazılı. İyilik bulan Allah'a

hamd etsin. Başka türlüsünü bulan da kendinden

başkasını kınamasın."

Anlatıldığına göre bir gün Yahya İbni Muaz el-Razî'nin

(r.a.) bulunduğu mecliste:

"O gün takva sahiplerini Allah huzuruna toplar ve gü-

nahkârları cehenneme yaya ve susuz olarak sevkederiz" me-

alindeki âyetler okununca o şöyle der:

"Ey insanlar! Bir dakika, bir dakika! Yann mahşerin

durak yerinde hep biraraya geleceksiniz. Her yönden gurup

gurup gelerek Allah'ın huzuruna tek tek dikileceksiniz. Ke-

lime kelime yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz. Ermişler

Allah'a binekli olarak, günahkârlar da Allah'ın azabına yaya

ve susuz olarak götürülecek. Ve bölük bölük cehenneme

gireceklerdir!

Kardeşlerim! Önünüzde sizin hesabınıza göre elli bin

sene uzunluğunda bir gün var, o gün "sarsıntı günü",

''yaklaşan gün"dür. "Bütün insanlar o gün Allah'ın hu-

zurunda dikileceklerdir", "O gün, hayıflanma ve piş-

manlık günü", "tartışma ve hesaplaşma günü", "he-

saplaşma günü", "feryad günü", "geleceği kesin bir

9ün", "kalb çarpıntısı günü", "yeniden dirilme günü",

133

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

 

 

"herkesin kendi elleri ile işlediklerine bakacağı bir

gün", "aldanma günü", "kimi yüzlerin ağardığı Ve

kimisinin de karardığı gün", "Allah'ın Huzûru'na te-

miz kalble gelenlerden başka malın, çoluk-çocuğun

fayda sağlamadığı bir gün", "zâlimlere mazeretlerinin

fayda vermediği, kendileri için fena yerleşme yeri

hazırlanan bir gün" dür.

Mukatil İbni Süleyman (r.a.) der ki:

"insanlar Kıyamet günü, hiç konuşmadan yüz yıl bek-

lerler, yüz yıl da karanlıkta şaşkınlık içinde geçer, yüz yıl da

dalga dalga birbirine sürtünerek Allah'ın huzurunda çeki-

şirler. Kıyamet günü, sizin hesabınıza göre elli bin yıl uzun-

luğuna olmasına rağmen ihlâslı bir mü'mine en kısa bir na-

maz süresi gibi gelir."

Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Şu dört şeyden hesaba çekilmeden kulun ayaklan

kaymaz:

1-    Ömrünü nerede harcadığından,

2-    Vücûdunu nerede yıprattığından,

\

3-    İlmi ile nasıl amel ettiğinden,

4-Malını nereden kazanıp, nerede harcadığından"

Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki: "Her peygambe-

rin mutlaka kabul olan bir duası vardır, hepsi bu haklarını

 

dünyada kullandı. Ben dua hakkımı Kıyamet günü ümmeti-

e şefaat etmek için sakladım."

Allah'ımız! Rasûlullah'm, Kaü'ndaki itibâr hakkı için bizi

O'nun şefaatine eriştir!.

*#*

 

 

 

134

 

135

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHÎRET

CEHENNEM

VE MİZANIN SIFATLARI

Bu mevzuda bazı noktalarına daha önce temas etmiş

olmamıza rağmen, faydayı tamamlamak için yeniden ele

almakta mahzur görmedik. Ola ki, bozulmuş ve gafil gönül-

lere tekrarlanan nasihatler kâr eder.

Bu husus Yüce Allah (c.c.) Kur'ân'ın bir çok yerinde

cehennemin korkunçluğu ile Kıyamet şiddetli sıkıntılarına

büyük önem vermiştir. Öyle ki Allah Teâla'nın bu beyanatı

aklı başında insanların kalplerine en büyük tesiri yapmış,

âhiretin faydalı ve kalıcılığını; onun dışındaki her şeyin

hiçliğine tercih etmiştir.

Cehennemin nasıl bir yer olduğu konusuna gelince

Allah cümlemizi bağış ve keremi ile oradan korusun. Hadis-

te bildirildiğine göre orası simsiyah ve karanlıktır, ışığı ve

alevi yoktur. Cehennemin yedi kapısı vardır. Her kapının

üzerinde yetmiş bin dağ vardır, her dağın üzerinde yetmiş

bin ateşten tepe vardır, her ateşli tepe üzerinde yetmiş bm

ateş çukuru vardır. Her ateş çukurunda yetmiş bin ateş

vadisi bulunur.

 

Her vadide yetmiş bin ateşten köşk, her köşkte yetmiş

bin ateş evi, her evde yetmiş bin yılan ile yetmiş bin akrep

her akrebin yetmiş bin kuyruğu vardır. Her kuyrukta yetmiş

bin boğumu, her boğumda da yetmiş bin testi dolusu zehir

bulunur.

Kıyamet günü olunca cehennemin örtüsü açılır ve

ondan insanlarla cinlerin sağından solundan, önünden, ar-

kasından ve tepeleri üzerinden uçuşan birtakım çadırlar çı-

kar. İnsanlar ile cinler bu manzarayı görünce dizüstü çökerek

hep birlikte: "Allah'ım, bizi kurtar" diye çığlık atarlar.

Müslim'in rivayet ettiğine göre, Peygamber'imiz

(s.a.s.) buyurur:

"Kıyamet günü cehennem her birinden yetmiş bin

meleğin tuttuğu yetmiş bin yedek ile çekilerek getirilir."

Bir hadiste Peygamber'imiz (s.a.s.):

"Cehennemde iri, sert, Allah'ın kendilerine ver-

diği enirine isyan etmeyen, verilen emri olduğu gibi

uygulayan melekler görevlendirilmiştir" TaMm sotesi e,

mealindeki âyette iri kıyımlıkları belirtilen cehennem zeba-

nileri hakkında buyurur ki:

"Bu meleklerden her birinin iki omuz başı bir yıllık yol

mesafesi kadardır. Her birinin öyle bir kuvveti var ki,

elindeki demir topuz ile bir dağa vursa onu paramparça

eder. Her darbesi ile yetmiş bin kişiyi cehennemin derinlik-

lerine atar."

 

 

 

136

 

137

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

"Cehennemde   ondokuz   melek   görevlidir" Müd

Sûresi so, mealindeki âyet, zebanilerin ileri gelenlerinin

sayısını belirtir, yoksa cehennemdeki bütün görevli melek-

lerin sayısını Allah'tan başka kimse bilmez.

Nitekim Yüce Allah: "Rabb'inin askerlerinin sayı-

sim yalnız O bilir Müddesir Suresi; 3i, buyurur.

İbni Abbas'a (r.a.) cehennemin genişliği sorulunca:

"Vallahi, genişliğinin ne kadar olduğunu bilmiyorum.

Fakat öğrendiğimize göre her cehennem zebanisinin kulak

memesi ile ensesinin arası yetmiş yıllık yol mesafesindedir,

cehennemde kan ve irin ırmakları akar" diye cevap vermiş-

tir:

Tirmizî'nin rivayet ettiği bir hadise göre cehennem

çadırlarının duvar kalınlığı kırk yıllık yol mesafesindedir.

Müslim'in rivayet ettiğine göre Peygamber'imiz (s.a.s.)

buyuruyor ki: "Sizin şu ateşiniz, cehennem ateşinin yetmişte

biri şiddetindedir.

Sahâbiler: "Ya tam olsaydı nasıl olacaktı?" diye

sordular. Peygamberimiz: "Bu ateşin ısısı altmış dokuz kat

arttırılmıştır." Her katın sıcaklığı dünya ateşi kadardır." diye

cevap verdi.

Peygamberimiz (s. a. s.) buyuruyor ki:

"Cehennemliklerin biri avucunu dünyalılara uzatsa

hararetinden bütün dünya yanardı. Cehennem zebanile-

rinden biri dışan çıksa da insanlar onu görse, Allah'ın onun

138

 

üzerinde beliren gazabı yüzünden bütün insanlar derhal

ölürlerdi."

Peygamber'imiz bir gün sahâbileri ile birlikte otururken

derin bir gürültü duyuldu. Peygamber'imiz "Bu gürültünün

ne olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu.

Sahâbiler: "Allah ve Rasûlü bilir" diye cevap verince

Peygamber'imiz: 'Yetmiş sene önce cehennejne bir taş

atılmıştı, şu ana kadar yol alıyordu, duyduğunuz bu gürültü

o taşın dibe vurma sesidir" diye buyurdu.

Hz. Ömer (r.a.) de: "Cehennemi sık sık hatırlayın.

Çünkü harareti çok yüksek, dibi çok derin ve topuzları

demirdendir." buyurur.

İbni Abbas'a göre:

"Cehennem kendilerini uzaktan görünce (cehennem-

likler) onun uğultu ve homurtusunu duyarlar Furkân Sûresi 12,

mealindeki âyet hatırlatılarak kendisine: "Cehennemin göz-

leri mi var?" diye soruldu.

O da dedi ki: "Evet Peygamber'imizin "Bile bile bana

yalan söz isnad eden kimse, cehennemin iki gözü arasında

kendisine yer ayırsın" şeklindeki hadisini duymadınız mı? O

zaman Peygamberimize:

-'Yâ Rasûlallah, cehennemin gözleri mi var?" diye

sorulmuştu. Peygamber'imiz: -'Yoksa kendilerini uzaktan

gördüğü zaman (cehennemlikler) onun uğultu ve homur-

139

 

 

tuşunu duyarlar" mealin-deki âyeti duymadınız mı?"

cevap vermişti.

Aşağıdaki hadis bu gerçeği teyid eder:

"Cehennemden bir boyun çıkar, onun gören iki

ve konuşan bir dili vardır,": Bu gün ben Allah'a başka bir

ilâhı ortak koşanlar üzerine musallat edildim" der, o ce-

hennemlikleri susam tanelerini görüp kapan kuştan daha iyi

görür."

Mizân'ın nasıl olduğuna gelince; Hadîs-i şerif de bil-

dirildiğine göre onun iyilikler kefesi nurdan ve günahlar ke-

fesi karanlıktandır.

Tirmizî'nin rivayet ettiğine göre, Peygamberi-

miz şöyle buyuruyor:

"Cennet Arş'm sağında, cehennem de solunda kurulur.

Mizân'ın iyilikler kefesi Arş'ın sağında, günahlar kefesiyse

solunda bulunur. Böylece cennet iyilikler kefesi karşısına,

cehennem de kötülükler kefesi karşısına düşer."

#**

 

 

CENNETİN VASIFLARI VE CENNETLİKLERİN DERECELERİ

 

Bilesin ki, keder ve sıkıntılarını daha önceki bölümler-

de öğrendiğin şu yurdun -ki bu yurt cehennemdir- karşılığı

olarak başka bir yurd vardır. Şimdi de o yurdun nimet ve

bazları üzerine düşün. Çünkü bu yurdlarım birinden uzak

kalan, hiç şüphesiz, öbürüne yerleşir.

Cehennemin korkunç yönleri üzerinde uzun uzun

düşünerek kalbinde korkuyu tercih et, cennetliklere adanan

kalıcı nimetler hakkında uzun uzun düşünerek de kalbinde

umudu tercih et. Nefsini korku kırbacı ile kamçılayıp umut

dizgini ile Sırat-ı Müstakim'e sür. Böylelikle acı azabdan

kurtularak büyük mülke nail olursun.

Şimdi cennetlikleri düşün. Yüzlerinde mutluluk parıl-

dar, tıpası mühürlü bir kaptan cennet suları içerler. Taşı ak

inciden yapılmış çadırlarda, kırmızı yakut sedirlerde oturur-

tar, yer yaygıları yeşil ipeklidendir, bal ve şarap akan ır-

makların kenarlarına dizilmiş koltuklara kurulurlar, bu ırmak

kenarları huriler ve hizmetçilerle dolup taşmış.

 

 

 

140

 

141

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

Bunlar sanki yakut ve mercandır, daha önce onlara ne

insan, ne cin el değinmemiştir. Cennet makamlarında dola.

şırlar, içlerinden biri yürüyüşünde kırıtırsa eteklerini yetmiş

bin gılman taşır, giydikleri ak ipek elbiseleri gözleri ka-

maştırır, başlarında ince ve mercan taçlar vardır, alımlı, ağır-

başlı ve hoş kokuludurlar. İhtiyarlamaları, yıpranmaları söz

konusu değildir.

Cennet bahçelerinin ortalarında kurulmuş yakut köşk-

lerin içindeki çadırlarda kalırlar, iri gözleri efendilerinden

başkasına kaymaz.

Cennetliklere ve hurilere testiler, ibrikler ve kâselerle

içenlerin tadına doyamayacaklan ak renkli su ikram edilir,

hizmetlerini göz değmemiş inciler gibi hizmetçiler ve gençler

yapar. İşlediklerinin mükâfatı olarak emin bir barınağa ka-

vuşmuşlardır, bahçeler ve pınarlar içinde yeşillikler ve akar

sular arasındadırlar.

Her şeye Kudretli bir Melik'in katında sadakat kol-

tuğundadırlar. Orada kerem sahibi Melik'in yüzüne bakarlar.

Nimetlerin parlaklığı yüzlerine vurmuştur. Darlık ve sıkıntı

nedir bilmezler, tersine Rabb'lerinin çeşit çeşit hediyelerine

mazhar olurlar.

Onlar canlarının istediği ile ebediyyen başbaşadırlar,

orada ne korkarlar ve ne de üzülürler, ölüm endişesinden

uzaktırlar.

Onlar orada her türlü nimeti;i tadarlar, oranın ye-

meklerini yerler, sütlü, ballı, içkili ve arı sulu akarsulanndan

142

 

verier. Oranın zemini gümüş, çakılı mercan, toprağı has

mjsk, bitkisi zaferan,  Kâfur kumullarında bitmiş gülsuyu

taşıyan bulutlardan yağmur alırlar. Bu su kendilerine çeşit

çeşit kaplar ile sunulur. Kaplar inci, yakut ve mercan süs-

lerneli, havalanmamış içki ile karışık tatlı su ile dolu, made-

ninin sadeliğinden dolayı üzerine düşen ışığı yansıtarak için-

deki içkiyi bütün allık ve inceliği ile gösteren, insan elinden

benzeri çıkmamış, işleme ve süslemesini insanın başara-

mayacağı kaplardır.

Bu kaplara cennetliklere yüz parlaklığı, güneş ışığını

hatırlatan hizmetçilerin elinden sunulur. Fakat nerede onla-

rın tatlı görünüşü, yanak güzelliği ve çene alımlılığı ve ne-

rede güneş ışığı!

Bu sıfatta bir âleme inanan, oraya girenlerin ölüm-

süzlüğe   kavuştuğuna,   hiçbir   felâketle   yüzyüze   gelme-

yeceğine ve olayların değiştiriciliğine maruz olmadığına dâir

kesin kanaat besleyen bir kimseye şaşılır. Allah'ın yıkımına

izin vermiş olduğu bu dünyaya nasıl ısınır ve onun sunduğu

yaşayışla tatmin olur. Allah'a yemin edirim ki, Ahirette ölüm,

açlık, susuzluk ve diğer gelişmelerin yokluğu yanında vücûd

sağlığından başka bir şey olmasa sırf bu yüzden ona göre

dünyadan soğumak ve dünyayı oraya tercih etmemek lâyık

olur. Kaldı ki, cennette ne sıkıntı ve ne de keder söz konu-

sudur.

Nasıl söz konusu olabilir ki, cennetlikler emniyet içinde

birer meliktirler. Sevincin her türlüsünü tadarlar, orada her

istedikleri kendilere verilir, her gün Arş'ın çevresine varırlar

143

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

ve kerim olan Allah'ın yüzünü görürler. Allah'ın yüzünü

görmekle diğer cennet nimetlerine bakarak elde edemedik-

leri büyük bir nimete nail olurlar ve gözlerini başka tarafa

çevirmezler. Onlar devamlı şekilde bu nimetler arasında do-

laşırlar ve yok olacaklar diye korkmazlar.

Ebû Hüreyre'nin rivayet ettiğine göre, Peygam-

ber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Cennette şöyle bir ses gelir: Ey cennetlikler! Sizlere

öyle bir sıhhat veriyorum ki, ondan sonra ebediyen hasta

olmayacaksınız. Ölümsüz bir hayat bulacaksınız. Ardın da

yaşlılık olmayan bir gençliğe ereceksiniz. Arkasından ümit-

sizlik gelmeceyek bir mutluluğa ulaşacaksınız."

Yüce Allah'ın şu âyeti, bu gerçeği ifâde eder:

"Cennetliklere: "İşlediğiniz iyi ameller sayesin-

de nail olduğunuz cennet işte budur" diye seslenilir."

A'râf Sûresi, 43.

Cennetin nasıl olduğunu öğrenmek istiyorsan, Kur'ân'ı

oku, çünkü Allah'ın açıklamasının ötesinde açıklama yoktur.

Meselâ "Rabb'imin huzuruna dikilmekten korkan için iki

cennet vardır" âyetinden itibaren "Rahman" sûresini, "Vakıa"

sûresi ile diğer ilgili sûreleri oku. Eğer cennetin nasıl olduğu

hakkında Peygamber'imizin verdiği tafsilâtlı bilgileri öğren-

mek istiyorsan, ana hatlarının bilgisini edindikten sonra şim-

di de iç yönünü tanımaya yönelerek, önce cennetlerin sa-

yısından başla.

 

Peygamber'imiz "Rabb'inin huzurana dikilmekten kor-

jki cennet vardır" mealindeki âyet hakkında buyuruyor

ki:

"İki cennetin bütün kap ve eşyası gümüşten, diğer bir

iki cennetin bütün eşyası altındandır. "Adn" cennetinde

cennetlikler Rabb'lerini görürken, onlar ile Allah arasında

sadece "Kibriya Perdesi" bulunur."

Sonra cennetin kapılarına bak, bunlar ibadetlerin asıl-

larına göredir. Nitekim cehennemin kapıları da günahların

asıllarına göredir.

Ebû Hüreyre'nin rivayet ettiğine göre, Peygamber'imiz

(s.a.s.) buyuruyor:

"Kim malından iki birimlik bir sadaka verirse, cennetin

bütün kapılarından içeri girmeye çağrılır.

Cennetin sekiz kapısı vardır. Namaz ehli olanlar na-

maz kapısından içeri girmeye çağrılır. Oruç ehli olanlar oruç

kapısından içeri girmeye çağrılır. Sadaka ehli olanlar sadaka

kapısında içeri girmeye çağrılırlar. Cihâd ehli olanlar cihad

kapısından içeri girmeye çağrılır."

Bu arada Ebû Bekir (r.a.): "Vallahi bir kimsenin bu

kapılardan birinden çağrılma zarureti yoktur. Acaba bir kim-

se hepsinden aynı anda içeri girmeye çağırıhrsa olur mu?"

diye sorar. Peygamber'imiz ona: "Evet, böyleleri de var-

^r. Senin de onlardan olmanı dilerim" diye cevap ve-

rir.

 

 

 

144

 

145

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

 

 

Asım İbni Zamüre (r.a.) der ki: "Hz. Ali bir gün cehen

nemden bahsetti, bu konuda şimdi hepsi hatırımda kalma

yan çok önemli açıklamalarda bulundu, arkasından

Cennete getirerek dedi ki:

"Rabb'lerinden korkanlar bölük bölük Cennete sevke-

dilirler. Onun kapılarından birine varınca, kapının yanıba-

şında köklerinin arasından iki ayrı pınar kaynayan bir ağaç

görürler. Aldıkları emir uyarınca pınarlardan birine sokulur-

lar, suyundan içince karınlarmdaki pislikler kaybolur.

Arkasından öbür pınara sokularak içinde yıkanınca

yüzlerine Cennet tazeliği gelir, artık saç renkleri ebediyyen

değişmez başları yağla yıkanmış gibi hep parlak kalır. Sonra

Cennete girerler, içeri girerken Cennet korucuları onlara:

"Selâm size, ne mutlu size, oraya ebedî kalmak üzere giriniz"

derler.

Arkasından Cennet çocukları etraflarını sarar, dünyada

sevilen birinin ansızın çıkıp gelişi karşısında çocuklar onun

etrafını nasıl çevirirse öyle çevirirler, ona: "Müjdeler olsun!

Allah sana şu şu nimet ve dereceleri bağışladı" der-

ler, içlerinden biri o kimsenin Cennet hurilerinden olan eşle-

rinden birine koşarak dünyadaki adı ile: "Falan kişi geldi"

diye haber verir. Huri: "Sen kendin onu gördün mü?"

diye sorar. Çocuk: "Tabiî gözümle gördüm, peşimden

geliyor" der.

Bu haber üzerine huri sevincinden âdeta kuş S

uçarak kapının eşiğine vanr.

 

Adam makamına varınca yapısına göz atar, yuvarlak

• cj pareleri üzerinde birer kırmızı, yeşil ve sarı köşkün

geldiğini görür. Sonra başını kaldırarak çatısına bakar,

şimşek gibi göz kamaştırıcı olduğunu görür. Öyle ki, Yüce

Ajlah ona güç vermese gözleri karşısındaki manzaraya

bakarken kör olurdu. Başını indirince görür ki eşleri, kullan-

maya hazır kaplar, sıra sıra dizilmiş yastıklar, yere yayılmış

saçaklı halılar, yüksek sedirler hazır duruyor. Sonra sırtını bir

yere dayayıp: "Bizi bu nimetlere yönelten Allah'a hamd

olsun, eğer kılavuzumuz o olmasaydı, biz bu duruma kendi-

liğimizden ulaşamazdık" diye hamdeder.

Bu arada kulağına gizli bir ses şöyle seslenir:

"Yaşayın, size ebediyen ölüm yoktur. Oraya yerleşin,

hiç göçmeyeceksiniz. Sıhhate kavuşunuz, artık size hastalık

gelmeyecektir.

Peygamber 'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Kıyamet günü Cennet kapısına varır, kapının açıl-

masını isterim. Hazin (Cennet kapıcısı): "Kim o?" der. "Mu-

hammed" diye cevap veririm. Bunun üzerine bana "Sen-

den önce hiç kimseyi içeri almamam emredildi" der.

Şimdi de Cennetin odaları ile bu odalar arasındaki

yükseklik farklarını düşün. Çünkü en büyük derecelerle en

yüce faziletler âhirettedir. İnsanlar arasında bariz ibadet

farklılıkları ve iyi huy dereceleri kesin bir şekilde var olduğu

Sibi kavuşacakları mükâfatlar arasında da açık farklılıklar

Ocaktır.

 

 

 

146

 

147

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

 

 

 

 

Eğer en yüksek derecelere ulaşmak istiyorsan, Allah'a

ibadet hususunda seni hiç kimsenin geçmemesine çalış, 2a,

ten Yüce Allah bu konuda yarışmayı emretmiştir. Yüce Allah

(c. c.) buyuruyor ki:

"Rabb'inizden bir mağfirete ve genişliği yer ile gök

arası kadar olan Cennete kavuşmak için yarışın."

Yüce Allah (c. c.) buyuruyor ki:

"O'nun mührü misktir. Yarışçılar bunun için yarışsın."

Şaşırtıcıdır ki, yakınlarından veya komşulanndan biri

senden daha çok para sahibi olsa veyahut evi seninkinden

daha yüksek olsa, sana ağır gelir, canın sıkılır, duyduğun

hased yüzünden keyfin bozulur.

Oysa ki, senin hesabına en güzel şey, dünyadaki bü-

tün alımlı şeylerin denk olmayacağını bağışlar açısından sen-

den ilerde olanların bulunmasına rağmen Cennete yer-

leşmektir.

Ebu Said el-Hudrî'nin rivayet ettiğen göre, Peygam-

berimiz şöyle buyuruyor:

"Cennetlikler, üst katlanndakileri, aralarındaki derece

farklılığı yüzünden, sizin doğudan batıya kadar ufukta dağıl-

mış gördüğünüz yıldızlar gibi görürler."

Sahâbiler: "Yâ Rasûlallah! Bunlar başka hiç kimsenin

ulaşmayacağı peygamberlerin dereceleri midir?" diye sordu-

lar. Peygamber'imiz:

 

-"Hayır, nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin

ederek söylüyorum ki, Allah'a inanan ve Peygamberlerine

uyan kimseler de bunlara nail olacaklardır."

Yüksek derece sahiplerine aşağıdan bakanlar, sizin gök

ufuklarından birinde doğmuş gördüğünüz bir yıldıza

baktığınız gibi görürler. Hiçbiri şüphesiz, Ebû Bekr (r.a.) ve

Ömer (r.a.) o zümredendir ve o yüce nimete kavuşacaklar-

dır" buyurdu."

Sahâbilerden Câbir (r.a.) der ki:

"Peygamber'imiz  bize   buyurdu   ki,   "Size   Cennet

köşklerini anlatayım mı?" Ben de O'na:

-"Evet ya Rasûlallah, anamız babamız sana feda olsun"

diye cevap verdim. Bunun üzerine şöyle buyurdu:

-"Cennette som cevherden köşkler vardır, dışları içle-

rinden ve içleri dışardan görülebilir. Orada hiç bir gözün

görmediği, hiç bir kulağın işitmediği ve hiç kimsenin haya-

linden geçmemiş nimetler, tatlar ve sevinçler vardır."

Bunun üzerine ben: "Bu köşkler kimler içindir?"

diye sordum. Bana şöyle cevap verdi:

-"Bu köşkler selâmı yayan, yemek yediren, devamlı

oruç tutan ve herkes uyurken namaz kılanlar içindir" dedi.

Hep birlikte O'na: "Bunları kim yapabilir?" dedik.

Peygamber'imiz: -"Ümmetim bunları başarabilir. Şimdi

size anlataca-ğım. Kirn müslüman kardeşi ile karşılaşınca

 

 

 

148

 

149

 

ÖLÜM^YAMKT^HİRET 

 

ona selâm verirse selâmı yaygmlaştırmış olur. Çoluk-ç0cu

ğunu doyurasıya yediren  "Yemek yedirmişler" zümresin

girer.  Ramazan ile birlikte  her ayda üç gün oruç tutan

devamlı oruç tutmuş gibi olur. Yatsı ve sabah namazlarım

cemaatle kılanlar,  herkes  (yani yahudiler,  hristiyanlar ve

ateşperestler) uykuda iken namaz kılmış olurlar." buyurdu

Peygamber'imiz:

"O, sizin günahlarınızı bağışlayarak altlarından

ırmaklar akan cennetlere ve "Adn" cennetindeki gü-

zel köşklere yerleştirir" Saf,i2, mealindeki âyet hakkında

sorulan bir soruyu şöyle cevaplandırdı:

"İnciden köşklerdir, her köşkte kırmızı yakuttan yetmiş

daire vardır. Her dairenin yeşil zümrütten yetmiş odası

vardır. Her odada yetmiş sedir, her sedirde her renkten

yetmiş döşek, her döşekte iri gözlü hurilerden bir eş bulu-

nur. Her odada yetmiş sofra, her sofrada yetmiş türlü yemek

vardır ve her odada yetmiş hizmetçi bulunur. Her sabah

mü'mine bunlar yeniden tazelenerek verilir."

***

150

 

CEHENNEM

AZABINDAN KURTULMAK

Buhârî'ye göre Peygamberimiz sık sık:

"Ey Rabb'imiz! Bize dünyada ve âhirette iyilik ver. Biz-

leri cehennem azabından koru" diye dua ederdi.

Ebû Ya'lâ ya göre Peygamber'imiz bir gün sahâbilere

hitap ederken: "İki önemli konu olan cennetle cehennemi

hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayınız" buyurdu, bu arada

gözlerinden süzülen yaşlar sakalının her iki yanını da ıslattı.

Sonra sözlerine şöyle devam etti: Nefsim kudret elinde olan

Allah'a yemin ederim ki, âhiret ile ilgili olarak benim bildik-

lerimi bilseniz, toprak üzerinde gezinir ve başınıza toprak

serperdiniz."

Taberânî'ye göre bir gün Cebrail, alışılmamış bir za-

manda Peygamberimize geldi. Peygamber'imiz ona:

-"Niye senin rengini değişik görüyorum?" diye sordu.

Cebrail: "Yüce Allah şu sırada cehennem cehennem

körüklerine işlesinler diye emir verdi de sana onun için gel-

dim" dedi.

Peygamber'imiz ona: "Yâ Cebrail, bana cehennemi

anlat" dedi. Bunun üzerine Cebrail şöyle dedi:

151

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

 

 

"Yüce Allah emir verdi de cehennem bin yıl yancj

Sonunda bembeyaz oldu. Arkasından yine ona emir verH1

de bin yıl daha yandı. Bu defa kıpkırmızı oldu. Daha sonra

ona yine emir verdi de bin yıl daha yandı. Sonunda sim-

siyah oldu. Şimdi o kapkaradır, ne kıvılcımı ışık verir ve ne

de yalazı söner.

Seni, hakkı bildirmek üzere Peygamber olarak gönde-

ren Allah'ın adına yemin ederim ki, eğer cehennemden iğne

burnu girecek kadar bir delik açılsa hararetinin yüksekli-

ğinden dolayı bütün canlılar ölürdü.

Seni, hakkı bildirmek üzere Peygamber olarak gönde-

ren Allah'a yemin ederim ki, eğer cehennem korucularından

biri yeryüzü halkına görünse, yüzünün korkunçluğunun ve

bayıltıcı kokusunun tesiri ile hepsi ölürdü.

Seni, hakkı bildirmek üzere Peygamber olarak gönde-

ren Allah'a yemin ederim ki, Yüce Allah'ın kitabında bah-

settiği cehennem zincirlerinin bir halkası yeryüzü dağlan

üzerine indirilse, dağlar çöker ve bu halka yerin en alt taba-

kasına inerdi."

Peygamber'imiz duyduklarının bu noktasında:

'Yâ Cebrail, yeter. Yoksa kalbim yuvasından fırlaya-

cak ve öleceğim" dedi.

Bu sırada Peygamber'imiz Cebrail'in ağlamakta oldu-

ğunu gördü. Bunun üzerine Peygamber'imiz ona: "Yâ Ceb-

rail, Allah katında bu kadar yüce bir mertebenin sahibi ol-

duğun halde sen de mi ağlıyorsun?" dedi.

152

 

Cebrail Peygamber'imize şu cevabı verdi: "Niye ağla-

Asıl benim ağlamam gerekir. Belki de Allah'ın

bilgisine göre durumum bu günkünden değişiktir. Bilmiyo-

rum, belki de önceleri meleklerden biri olan şeytanın başına

gelen felaket, benim de başıma gelir. Bilmiyorum, belki de

Hârut ile Mârufun başına gelenler, benim başıma gelir."

Bunun üzerine Cebrail ile Peygamber'imiz birlikte ağ-

lamaya başladılar. Nihayet şöyle bir ses geldi:

-"Ey Cebrail ve Muhammed (s.a.s) Allah sizleri ken-

disine âsi olmaktan korumuştur."

Bu sesin arkasından Cebrail tekrar göğe yücelir. Pey-

gamber'imiz de biraz sonra dışarı çıkınca gülen ve eğlenen

bir Ensâr gurubuna rastlar.. Onlara şöyle buyurur:

"Önünüzde cehennem varken nasıl gülebiliyorsunuz?

Benim bildiklerimi bilseniz, az güler çok ağlardınız. Gırtlağı-

nızdan ne bir lokma yemek ve ne de bir yudum su geçerdi.

Yüksek dağlara çıkarak Allah'a yalvarırdınız." Bu sırada

şöyle bir ses geldi:

-"Yâ Muhammed! Kullarımı umutsuzluğa düşürme.

Ben seni çetin gösterici olarak değil, ancak müjdeleyici ola-

rak gösterdim." Bunun üzerine Peygamber'imiz: "Doğruluk-

tan ayrılmayınız, Allah'a yakın olunuz" buyurdu.

İleri sürüldüğüne göre bir gün Peygamber'imiz Ceb-

rail'e: "Mikail'i hiç gülerken görmedin mi?" diye so-

runca Cebrail de ona: "Mikail cehennem yaratılahberi

h*Ç gülmedi" diye cevap verdi.

153

 

_ ÖLÜM-KLYAMET^HİRİI

;^m^ç -£** ££££

»r^^^^"**-**""

ona

Ibni Mâce ve Hakim'e göre Peygamber'imiz (s.a.s) şö\,

le buyuruyor: "Sizin kullandığınız bu ateş, cehennem ateşi-

nin yetmişte bir derecesinde bir yakıcılığa sahiptir. Eğer sön-

dürülmeseydi, ondan yararlanamayacaktınız. Bu ateş, tekrar

cehenneme döndürülmesin diye Allah'a dua etmektedir.

Beyhâkî'ye göre Hz. Ömer (r.a.) bir gün:

"Derileri her eridiğinde azabı duysunlar diye onlara

başka bir deri veririz" Nisa, 56, mealindeki âyeti okuyarak Ka'b

Ibni Ahbâr'a: "Bu âyeti tefsir et. Eğer doğru söylersen, söz-

lerini tasdik ederim. Yanlış söylersen sana karşı çıkarı dedi.

Bunun üzerine Kâ'b, âyeti tefsir etmeye girişerek: "Adem-

oğlu cehennemde yanarken derisi ya bir saat içinde veya bir

gün içinde altı bin kere yeniden yaratılır" dedi. Hz. Ömer:

"Doğru söylüyorsun" dedi.

Yine Beyhâkî'ye göre Hasan el-Basrî (r.a.) bu âyeti

şöyle tefsir eder: "Cehennemlikleri ateş, her gün yetmiş bin

-   kere yakıp eritir. Her eriyişten sonra onlara: "Eski durumu-

nuza dönünüz" denir ve hemen eskisi gibi oluverirler."

Peygamber'imiz (s.a.s) buyuruyor ki:

"Cehennemlikler arasında dünyada en mutlu yaşa-

yanlardan biri getirilir. Cehenneme bir kere konup çıka-

rıldıktan sonra ona: "Ey Ademoğlu, hiç hayır gördün mü?

Hiç mutlulukla karşılaştın mı?" diye sorulur. Adam; "Vallahi,

hayır, ya Rabb'i" diye cevap verir.

Buna karşılık dünyada en çok sıkıntı çeken bir cen-

netlik getirilir. Cennete bir kere konup çıkarıldıktan sonra

154

 

Raouı. .   

görmedim" diye cevap verir."

İbni Mâce'ye göre Peygamber'imiz (s.a.s) buyu-

rur ki:

"Cehennemliklere ağlama gönderilir. Öyle çok ağlarlar

ki, sonunda yaşları kurur. Sonra yanaklarında, içine gemi

salınsa yüzebilecek derinlikte çukurlar açılıncaya kadar kan

ağlarlar."

Ebû Ya'lâ'ya göre Peygamber'imiz (s.a.s) buyu-

ruyor ki:

"Ey insanlar, ağlayınız. Ağlayamıyorsanız, hiç olmazsa

ağlamaklı olunuz. Çünkü Cehennemde cehennemlikler ya-

naklarında kanal gibi yarıklar belirinceye kadar yaş dökerler.

Sonunda yaşlar kuruyunca da gözleri irinleşinceye dek kan

ağlarlar."

***

155

 

 

KÜRSİ, ARŞ, MUKARRER MELEKLER, RIZIKLAR VE TEVEKKÜL

 

Ulu Allah (c. c.) buyuruyor ki:

"Allah'ın Kürsî'si gökleri ve yeri kaplar." Bakara. 255

Bazı tefsir âlimlerine göre "Kürsî" Allah'ın ilminden me-

cazdır. Bazılarına göre O'nun mülkü kasdedilmektedir. Bir

kısım âlimlerin yorumuna göre ise burada bildiğimiz gök ci-

simleri kasdedilmektedir.

Hz. Ali 'den (k.v.) rivayet edildiğine göre; "Kürsî" par-

lak incidendir ve uzunluğunu Allâh'dan başka hiç kimse

bilmez.

Bir hadiste: "Göklerle yedi kat yer Kürsî ile birlikte

sahrada bir halka gibidir" buyurulmuştur.

İbni Mâce'den nakledildiğine göre, Peygamber'imiz (s.

a. s.) şöyle buyuruyor:

"Gökler, Kürsî boşluğundadır, Kürsî de Arş'ın önün-

dedir."

İkrime (r.a.)'nm rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:

156

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

"Güneş Kürsî nurunun yetmişde biri kadardır. Arş da

p rdelerin, yani hicapların yetmişde biri kadardır."

Yine Peygamber'imizden nakledildiğine göre; "Kürsî'yi

taşıVan mele^er^e Arş'1 taşıyan melekler arasında yetmiş

tane karanlık hicap ve yetmiş tane aydınlık hicap vardır. Her

hicap arasında beşyüz yıllık mesafe vardır.

Eğer böyle olmasaydı, Kürsî'yi taşıyan melekler, onla-

nn nurundan yanarlardı."

Arş, Kürsî'den daha yüksekte tamamen ışıktan ibaret

bir cisimdir ve Kürsî'den ayrı bir yapıdadır. Hasan el-Basrî

bu görüşe katılmaz. Arş'ın kırmızı yakuttan, yeşil bir cev-

herden ak inciden ve safî ışıktan olduğunu ileri süren çeşitli

görüşler vardır. En doğrusu bu konuda kesin konuşmaktan

kaçın-maktır. Felek (astronomi) âlimleri Arş'a: "Dokuzuncu

Felek"  "En  Üst Felek   ve.  "Felekler  Feleği"  "Atlas

Felek" yâni "Yıldızsız Felek" gibi çeşitli isimler verirler.

Çünkü klâsik hey'et âlimlerine göre bütün Felekler

"Burçlar Feleği" adını alan sekizinci Felekte sabittirler,

Şeriat âlimlerine göre "Arş" ve "Kürsî" mahlûkatm üst

sinindir, tavanıdır. Onun dışında hiçbir şey yoktur. Bu sınır,

aynı zamanda kulların bilgi hududunu çizmektedir. Bu sı-

nırın ötesini ne idrak etmeye imkân vardır ve ne de bunun

ötesine taşan bir araştırmaya girişmek yerindedir.

Ulu Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Eğer onlar sana yüz

Çevirirler ise de ki: "Bana kendinden başka ilâh bulunmayan

157

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

Allah  yeter.   Ben  sırf  O'na  dayanıyorum.   O,   ulu  Ars'ın

Sahibidir" Teube, 129

Görüldüğü gibi Allah, Arş'ı "ulu"luk ile sıfatlandırmıştır

Çünkü varlıkların en büyüğüdür.

Öte yandan yukardaki âyette emredilen: "Tevekkül"ü

(sırf Allah'a dayanıp güvenmeyi) Peygamber'imiz (s.a.s.)

hayatında gerçekleştirmiştir. Bu yüzden gerek Tevrat'ta ve

gerekse diğer ilâhî kaynaklı kitaplarda Peygamber'imiz:

"Mütevekkil (tevekkül eden, sırf Allah'a dayanıp güvenen)

diye anılmaktadır. Neden? Çünkü tevekkül; Allah'ı tek bilip

O'nu tanımanın tabiî bir neticesidir. Peygamber'imiz (s.a.s.)

de Allah'ı tek bilenlerin efendisi ve O'nu tanıyanların (arif-

lerin) başıdır.

Zaman zaman sanıldığı gibi, tevekkül tedbirlere ve ne-

ticeye götüren sebeplere sarılmaya engel değildir. Tersine

böyle olmak emredilmiştir. Nitekim bir taşralı Arap Pey-

gamber'imize (s.a.s.): "Devemi bağlayayım mı, yoksa onu

Allah'a tevekkül ederek salıvereyim mi?" diye sorar.

Peygamber'imiz taşralı arab'a "deveni bağla, sonra tevekkül

et" diye'.buyurur.

Peygamber'imiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor:

"Eğer Allah'a tam mânâsı ile tevekkül

etseydiniz, O, sabahleyin yola aç çıkarak yuvaya tok

dönen kuşların rızkını nasıl veriyorsa sizinkini de

öyle verirdi."

 

ÖLÜM-KIY AMEJ-ÂHİRIL

Peygamber'imiz burada: "Kuşların sabahleyin yola çık-

tıklarını" belirterek tevekkülün netice sağlayıcı sebeplere

yapışmakla birlikte olması gerektiğine işaret buyurmuştur.

HİKflYE

İbrahim İbni Edhem ile Şakîk el-Belhî (rahmetuiiâhi aieyh)

Mekke'de karşılaşırlar, ibrahim, Şakîk'e: "Seni bu duruma

getirmeye sebep ne oldu?" diye sorar. Şakîk şöyle cevap

verir:

-"Günlerden bir gün çöle varmıştım. Kıraç bir yerde

yatan, kanatları kırık bir kuş gördüm. Kendi kendime: "Bura-

da oturayım ve bu kuşun rızkının nereden geldiğini gözetle-

yim" dedim. Kuşun karşısında yere çöktüm. O sırada gagası

arasında çekirge taşıyan başka bir kuş belirdi, kırık kanadlı

kuşun yanına konarak gagası arasındaki çekirgeyi onun

'gagasına baraktı.

Bu durumu görünce içimden: "Bu kuşu öbürüne vasıta

kılan Yüce Allaha nerede olursam olayım benim rızkımı da

sağlamaya kadirdir" diyerek kazanç peşinden koşmaya son

verdim ve kendimi tamamen ibadete adadım."

İbrahim İbni Edhem, O'na: "Peki neden sen o kırık ka-

natlı kuşa yiyecek taşıyan sağlam kuş olup daha yüksek de-

receli olmak istemiyorsun? Sen Peygamber'imizin 'Yüksek el

(verenin eli) alçak elden (alanın elinden) daha hayırlıdır"

diye buyurduğunu duymadın mı?

 

 

 

158

 

159

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

Mü'minin alâmeti, iki dereceli olan her şeyde, daha

üstün olan derecenin peşinden koşmaktır. Böylelikle ancak

iyilerin menziline ulaşabilir.

Bu cevabı alan Şakîk, ibrahim'in elini tutarak öptü ve:

'Yâ   EbÛ   İshak,   (İbrahim  İbni  Edhem'in  lâkabı)   Sen  bİZİm   ÜSta-

dımızsın" dedi.

Fakat insan bir dereceye ulaşmak üzere sebeplere el

attığı zaman gözünü bunlara dikip onlara takılmamalı, ter-

sine her zaman bakışlarının hedefi ve emeğinin amacı Allah

olmalıdır. Bu husûsda, dilenciyi örnek almalı. Bilindiği gibi,

dilenciler dilenirken bir kab kullanırlar. Fakat kab onun aracı

olduğu için dilenirken gözlerini daha kaba değil, onlara bir

şey verecek olan insanlara dikerler.

Pcygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"İnsanların en zengini olmak isteyen kimse, Allah'ın

kaünda bulunan varlığa elindeki varlıktan daha çok gü-

venmelidir."

Uzun müddet İbrahim ibni Edhem'in (r.a.) hizmetinde

bulunan Huzeyfe el-Meraşî'ye bir gün "Onun yanında bu-

lunduğuna göre orada karşılaştığın en şaşırtıcı olay nedir?"

diye sorarlar.

Huzeyfe şu cevabı verir: "Mekke'ye giderken yolda

günlerce aç kaldık, sonunda Kûfe'ye vardık, yıkık bir camiye

sığınmıştık.

Bu sırada İbrahim İbni Edhem, yüzüme bakarak bana:

160

 

      UL.UiVi-1-»-* * . ^         

-"Yâ Huzeyfe, seni acıkmış görüyorum, öyle mi?" diye

sordu. Ben de ona: "Durum şeyhimin gördüğü gibidir"

cevabını verdim.

Bunun üzerine: "Bana kâğıt, kalem getir" dedi; iste-

diklerini ona getirdim. Besmele'nin arkasından:

-"Her durumda hedef sensin,  her mânâda yöneliş

sanadır" diye yazarak şu manzumeyi kâğıda döktü:

"Ben hamdeden'im, ben şükreden im, ben zikredenim

Ben açım, ben kayıbîm ve ben çıplak'im.'

Altı durum saydım,

Ben bunların ilk yansını üzerime almışım.

Ya Rabb'i, diğer yarısında da sen kefil ol

Senden başkasını öumek,

Benim için cehennem aleulerine dalmaktır.

O halde zavallı kullarını cehenneme düşmekten koru!"

Manzumeyi bitirince yazılı kâğıt parçasını elime uzattı

ve bana: "Dışarı çık ve sakın Allah'dan başkasına gönül bağ-

lama, bu kâğıt parçasını da ilk karşılaştığın kimseye ver"

dedi.

Dışarı çıktım, ilk karşılaştığım insan katınna binmiş biri

idi. Kâğıt parçasını adama uzattım. Adam onu elimden aldı,

yazıyı okuyunca ağlamaya başladı: "Bu yazının sahibi ne

yapıyor?" diye sordu. "Falan camidedir" diye cevap verdim.

161

 

ÖI.ÜM-K1YAMET-AHİRET

 

T

 

ÖLÜM-K1YAMET-AHİRET

 

 

 

Bunun üzerine adam bana içinde altı yüz dinar bulunan bir

kese altın verdi ve geçip gitti. Arkasından birine daha rast-

layınca ona: "Şu katırın sırtında giden adam kim?" diye sor-

dum. Karşımdaki bana: "O bir hıristiyandır" diye cevap ver-

di.

Dönüp İbrahim'in yanına vardım, olup bitenleri

anlattım, bana: "O Keseye sakın dokunma, çünkü o adam

şimdi gelir" dedi.' Biraz sonra keseyi bana veren hıristiyan,

İbrahim'in dediği gibi, içeri girdi, İbrahim'in başucunda diz

çöktü, onu öpmeye başladı ve arkasından İslâmı kabul etti."

Faydalı bir bilgi:

İbni Abbas (r.a.) şöyle demiştir: "Cenabı Allah. Arş'ı

taşıyan melekleri yaratınca onlara: "Arş'ımı taşıyın" diye

buyurdu. Onlar, taşıyamadılar. Bunun üzerine Yüce Allah

(c.c.) her birinin yanına bütün göklerdeki kadar melek verdi

ve hepsine. "Arş'ımı taşıyın" diye buyurdu, yine taşıyama-

dılar.

Bu sefer her bir meleğin yanına göklerdeki bütün me-

lekler ile yerdeki bütün canlıların sayısı kadar melek kat-

tıktan sonra "Arş'ımı taşıyın" diye buyurdu, yine de taşıya-

madılar.

Bunun üzerine Yüce Allah onlara: "La havle ve la kuv-

vete illâ billahi (bütün kımıldama ve kuvvet tezahürleri an-

cak Allah'ın yardımı iledir) deyin" diye buyurdu, melekler

bunu söyleyince Arş'ı taşıyabildiler.

 

Fakat rüzgârın sırtında meleklerin ayakları, yedinci kat

yere kadar battı. Tabanları hiç bir yere dayanamadığı için

Ars'a tutunmak zorunda kaldılar.

Bu arada içlerinden biri düşer de yuvarlanır ve nereye

düştüğünü bilmez korkusu ile durmadan ayni cümleleri tek-

rar ediyorlardı.

Onlar Arş'ı taşıyor. Arş da onları taşıyordu; ama hepsi-

ni Allanın gücü taşıyordu.

Rivayete göre: "Her sabah ve her akşam yedişer kere:

"Hasbiye'llahu la ilahe illâ huve, aleyhi tevekkeltü ve

hüve Rabbül Arşil azim" (kendisinden başka ilâh bulun-

mayan Allah bana yeter, ben yalnız O'nun desteğine güve-

niyorum, O yüce Arş'm sahibidir) diyen kimsenin Allah, eğri

doğru ne dileği varsa yerine getirmeyi üzerine almıştır."

Başka bir rivayete göre, hadisin son kısmı şöyledir:

"Allah, gerek dünya ile ilgili, gerek Ahiret ile ilgili ne dileği

varsa yerine getirmeyi üzerine alır."

 

 

ALLAH KORKUSU

 

Peygamber'imiz (s. a. s.) buyuruyor ki:

"Yüce Allah (c.c.), kanatlarının biri doğuya, öbürü

batıya uzanan ve ayaklan yedinci kat yere inen bir kuş

yarattı. Kuşun üzerinde bütün varlıkların sayısı kadar tüy

vardır.

Ümmetimden kadın-erkek herhangi bir kimse bana

salât-ü selâm getirdiği zaman Yüce Allah bu kuşa, Ars'ın

altında bulunan nurdan bir denize dalmasını emreder. Kuş

denize dalıp çıkararak kanatlarını silkeleyince her tüyünden

bir damla akar. Yüce Allah akan her damladan, üzerime

kıyamete kadar salât-ü selâm getiren kul hesabına istiğfar

edecek bir melek yaratır."

Ehl-i Hikmet'ten biri şöyle der:

"Vücudun selâmeti az yemekte, ruhun selâmeti az gü-

nah işlemekte ve dinin selâmeti de varlıkların en hayırlısına

(Peygam-ber'imize) selât-ü selâm getirmektedir.

Yüce Allah (c.c.) buyuruyor ki:

"Ey iman edenler! Allah'dan korkunuz ve O'na itaat

ediniz ve herkes yarını için (kıyamet günü ne amel işlediğine)

baksın (yani sadaka verin ve Allah'ın emrine uygun ameller

işleyin ki, Kıyamet günü sevabım bulaşınız) Allah'tan korku-

nuz, çünkü O, (iyilik olsun, kötülük olsun) yaptığınız her ha-

reketten haberdardır. Haşr Sûresi, 18.

Çünkü Kıyamet günü melekler, gökler, yeryüzü, gece,

gündüz -iyilik olsun, kötülük olsun- insanoğullarmın işlediği

her şeye şahitlik edeceklerdir. Hatta vücudun azaları bile

insanoğluna karşı şahit tutulacaktır.

Yeryüzü, günah işlemekten sakınarak iyiliğe koşan

(zahid) ve mümin kulun lehine şahitlik ederek: "bu adam

üzerimde namaz kıldı, oruç tuttu, hacca gitti, cihad etti" di-

 

uecek, günahtan sakınarak iyiliğe koşan mü'min kul da bu

şahitliğe sevinecektir.

Buna karşılık aynı yeryüzü, kâfir ve günahkârların

aleyhinde de şahitlik ederek: "Bu adam üzerimde Allah'a

şirk koştu, zina işledi, içki içti, haram yedi" diyecektir.

Merhametlilerin en merhametlisi olan Yüce Allah (c.c.) kâfir

ve günahkârları inceden inceye sorguya çekerse vay hal-

lerine!

Mümin vücudunun bütün azaları ile Allah'dan korkan-

dır. Nitekim büyük ahlâk ve fıkıh bilgini Ebû'1-Leys es-

Semerkandî bu konuda der ki:

Allah korkusunun, yedi alâmeti vardır:

— Birinci alâmet dilde belirir: Allah korkusu taşıyan

kul dilini yalandan, dedikodudan, koğuculuktan, iftiradan ve

boş konuşmaktan alıkor, bunlar yerine onu zikirle, Kur'ân

okumakla ve ilmî konuşmalarla meşgul eder.

İkinci alâmet kalpde belirir: Allah korkusu taşıyan kul

başkalarına karşı kalbinde düşmanlık, iftira ve kıskançlık

barındırmaz. Çünkü kıskançlık iyilikleri mahveder. Nitekim

Peygamber'imiz (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Ateş odunu nasıl yerse (yakarsa) kıskançlık da

iyilikleri öyle yer" (yok eder)"

Bilesin ki, kıskançlık, kalp hastalıklarının başlcaların-

dan biridir ve bu hastalıklar da ancak ilimle ve iyi ameller

işleyerek tedavi edilebilir.

 

 

 

164

 

165

 

      ÖUJM-IOYAMET-ÂHİRHT    

Üçüncü alâmet göz'de belirir: Allah korkusu taşıyan

kul, haram yiyeceğe, haram içeceğe, haram giyeceğe... (k,_

sacası) haram olan hiçbir şeye bakmaz. Dünyaya aç \JQ

muhteris gözlerle değil, ibret almak amacı ile bakar. Helâl

olmayan şeylerden bakışlarını uzak tutar.

Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Kim gözünü haramla doldurursa Allah da onun gö-

zünü kıyamet günü ateşle doldurur."

Dördüncü alâmet karın'da belirir: Allah korkusu taşı-

yan kul, karnına haram lokma sokmaz, çünkü haram lokma

yemek ağır günahlardan biridir. Nitekim Peygamberimiz

(s.a.s.) şöyle buyuruyor:

"İnsanoğlunun karnına haram bir lokma inince, o

lokma midesinde kaldığı sürece yerde ve göklerde melekler

tekrar tekrar o kimsenin üzerine lanet yağdırırlar. O lokmayı

hazmederken öldüğü takdirde varacağı yer cehennemdir."

— Beşinci alâmet, eller'de belirir: Allah korkusu taşı-

yan kimse, ellerini harama değil, Allah'ın rzasına uygun şey-

lere doğru uzatır. Nitekim sahabîlerden Ka'bu'l-Ahbar'ın

(r.a.) şöyle dediği rivayet edilir:

"Yüce Allah, her bir bölümü yetmiş bin gözlü olan ve

her bölümü yetmiş bin yakuttan yapılma bir köşk yarat-

mıştır. Kıyamet günü bu köşke ancak önlerine çıkan hararn

şeylerden Allah korkusu ile uzak duranlar girebileceklerdir."

166

 

      ÖL^-KIYAMET-ÂHİRET

— Altıncı alâmet ayaklarda belirir: Allah korkusu taşı-

yan kimse, günah işlemeye değil, Allah'ın emrine uygun ve

O'nun rızasını kazandıracak işlere doğru yürür, âlimlerle ve

iyi amel işleyenlerle buluşmak gayesi ile adım atar.

— Yedinci alâmet amel'de belirir: Allah korkusu taşı-

yan kimse ibadetini sırf Allah rızası için yapar, riyadan ve

münafıklıktan kaçınır, böylelikle Allah'ın haklarında şöyle

buyurduğu kimselerden biri olur:

"Rabb'ının katında  Ahiret,    günahlardan   kor-

kanlar İçindir," Zuhruf Sûresi, 35.

Böyleleri   için  Yüce   Allah  başka  bir   âyette   şöyle

buyurur:

"Günahlardan sakınanlar, hiç şüphesiz, cen-

netlerde ve pınarlarının başların)dadırlar Zâriyat

Sûresi, 15.

Büyük ve fıkıh âlimi Ebu'1-Leys es-Semerkandî

(rahimehullah) şöyle der:

Allah'ın yedinci kat semada birtakım melekleri var ki,

yaratıldıkları andan beri secdededirler. Vücutları Allah kor-

kusu ile devamlı titrer haldedir. Kıyamet günü başlarını

secdeden kaldırarak: "Ey noksanlıkların her türlüsünden beri

olan Allah'ımız! Sana lâyık olduğunu derecede ibadet ede-

bilmiş değiliz" diyeceklerdir.

Kur'an-ı Kerim'in şu âyeti, onlann bu hallerine işaret

eder:

167

 

      ÖLÜM-KIYAMET-ÂHÎRET    

"Üstlerindeki Rabb'lerinden korkarlar ve erriro

lunduklarmı yaparlar  (göz açıp kapayıncaya kadar

bile Allah'ın emrinin dışına çıkmazlar.)"Nahl Sûresi, 50

Peygamber 'imiz (s. a. s.) şöyle buyurur:

"Kulun vücudu, Allah korkusu ile ürperdiği zaman

yapraklan dökülen ağaç gibi günahlarından sıyrılır."

HÎKfiYE

Adamın biri bir kadına tutulur. Günün birinde kadın

bir iş için yolculuğa çıkar. Adam da peşine takılır. Kafilenin

mola verdiği bir sırada yol arkadaşlarının uykuya dalma-

larını fırsat bilerek kadınla başbaşa kalmayı başaran âşık

ona sırrını açar.

Kadın adama: "Bak bakalım herkes uyuyor mu?" der.

Bu sözü, karşı tarafın arzusuna ram olmak üzere olduğu

şeklinde yorumlayarak sevince kapılan âşık derhal yerinden

fırlayarak kafilenin etrafından bir tur atar. Herkesin mışıl

mışıl uyuduğunu görür. Kadının yanına dönerek: "Evet, her-

kes uyuyor" der. Bunun üzerine kadın adama: "Acaba Allah

hakkında ne dersin, o da uyuyor mu?" diye sorar. Adam:

-"Allah uyumaz. O'nu hiçbir zaman ne uyku ne de

uyuklama hali almaz" diye karşılık verir. O zaman kadın der

ki: "İnsanlar bizi görmüyorsa da şu anda uykuda olmayan

ve hiçbir zaman uyumayan Allah bizi görüyor. Buna göre

asıl O'ndan korkmalıyız!"

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

Kadının bu sözleri üzerine adam Allah'tan korkarak

ttuğu kötü yoldan vaz geçer de kadının yanından ayrılır,

evine döner.

Öldüğü zaman bir tanıdığı onu rüyasında görür: "Allah

sana nasıl muamele etti?" diye sorar. Adam: "Kendisinden

korkarak o günahı işlemediğim için Allah beni affetti." diye

cevap verir.

HİKÂYE

Zamanın birinde İsrailoğullarından biri kendini ibadete

vermişti. Çoluk çocuk sahibiydi. Günün birinde ailece aç ka-

lırlar. Tamamen çaresiz kaldığı için yiyecek bir şeyler bulup

getirsin diye karısını dışarıya gönderir.

Kadın bir tüccarın evine varır, çoluk-çocuğuna yedi-

recek bir şeyler ister. Tüccar, kadına: "Olur, fakat önce

bana kendini teslim et" diye teklif eder. Kadın hiçbir cevap

vermeden çıkar, evine döner. Yavrularını: "Anneciğim! Aç-

lıktan öleceğiz, bize yiyecek bir şey ver" diye feryad eder

durumda bulur.

Geri çıkarak tekrar tüccarın yanına varır, yavrularının

acıklı durumunu anlatır. Tüccar: "İstediğim olacak mı?"

diye sorar. Kadın: "Evet" der.

İkisi başbaşa kalınca kadının eklem yerleri öylesine

titremeye başlar ki, azaları yerlerinden çıkacak gibi olur.

 

 

 

168

 

169

 

      ÖUJMJOYAMET^HİRET _

Tüccar: "Ne oluyor sana?" diye sorar. Kadın: "/\l_

lah'tan korkuyorum" diye cevap verir.

Aldığı cevap üzerine kendine gelen adam: "Sen şu

sıkışık durumuna rağmen bu günahtan dolayı Allah'tan

korkuyorsun, oysa asıl benim korkmam gerekir" diyerek ya-

pacağı işten vazgeçer. İstediklerini vererek kadını gönderir.

Kadın kucağındaki yiyecekler ile yavrularına döner. Çocuk-

ların sevinci sonsuzdur.

Bu sırada Yüce Allah'tan tüccar hakkında Hz. Musa'ya

(a.s.) vahiy gelir. Allah: "Falan oğlu filana bütün günahlarını

affettiğimi söyle" diye bildirir.

Bunun üzerine Hz. Musa (a.s.) tüccarı bulur, ona:

"Mutlaka Allah ile aranızda sır kalan bir hayır işlemiş

olmalısın" der. O zaman tüccar kendisine yoksul kadınla

arasında geçenleri anlatır. Hz. Musa (a. s.): "İşte bu yüzden

Allah, geçmiş bütün günahlarını bağışladı" diyerek tüccara

müjdeyi verir.

Rivayete göre Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle bu-

yurmuştur:

'Yüce Allah şöyle buyurur: Şu iki korkuyu iki gün aynı

kulumda biraraya getirmem. Dünyada benden korkanın

Ahiretini emin kılarım.

Buna karşılık dünyada iken benim korkumu yüreğinde

taşımayanları Kıyamet günü korkuya düşürürüm."

170

 

Yüce Allah (c. c.) buyuruyor ki:

"İnsanlardan değil, benden korkunuz." Mâide Sûresi, 44.

"Eğer mü'minseniz, onlardan değil, benden korkunuz."

Sûresi, 175

Hz. Ömer (r.a.) Kur'ân'dan bir âyet dinlediği zaman

yere baygın düşerdi. Bir eline bir saman çöpü alarak şöyle

der: "Keşke ben de bir saman çöpü olsaydım, adı anılmaya

değer bir şey olmasaydım. Keşke anam beni doğurmamış

olsaydı."

O çok ağlardı, hüngür hüngür yaş dökerdi. Bu yüzden

yanaklarından süzülen yaşların bıraktığı iki siyah iz her

zaman yüzüde görülürdü.

Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Sağılan süt memeye geri dönmedikçe Allah korkusu

ile ağlayan kimse de cehenneme girmez."

Rivayet edilir ki, Kıyamet günü bir kul Allah katına

çıkarılacak ve günahların ağır bastığı görülerek cehenneme

atılması emredilecektir. Bu sırada kirpiklerinden bir tel dile

gelerek şöyle diyecektir. Ey Rabb'im! Senin Rasûl'ün

Muhammed: "Kim Allah korkusu ile ağlarsa Allah onun yaş

döken gözlerini cehennemden saklar.".

Bunun üzerine dünyada Allah korkusu ile ağlayan bir

kirpik teli sayesinde adam affedilecektir. Cebrail (a.s.):

"Falan oğlu falan bir tel kirpik sayesinde kurtuldu" diyerek

bu durumu ilân edecektir.

171

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMEJ-ÂHİREX

 

 

 

Rivayet edilir ki, Kıyamet günü cehennem ortaya

çıkınca öylesine kükreyecek ki, bütün ümmetler dehşetinden

dizüstü kapanacaklardır. Nitekim Yüce Allah (c.c.)

buyuruyor ki:

"... Ve sen her ümmeti dizüstü çökmüş (ne

olacağını endişe ile bekler) görürsün. Her ümmet

amel defterini almaya çağırılır." Câsiye Sûresi, 28.

İnsanlar cehenneme yaklaştmldıklarında onun öfke ve

kükreyişini duyacaklar, bu kükreyiş beşyüz yıllık mesafeden

duyulacaktır.

O zaman peygamberler dahil herkes kendi derdine

düşerek: "Ben ne olacağım, ben ne olacağım?" diyecektir.

Yalnız peygamberlerin Yücesu olan Hz. Muhammed (s.a.s.)

müstesna, O: "Ümmetim ne olacak, ümmetim ne olacak?"

diyecektir.

O sırada cehennemden dağlar gibi bir ateş kütlesi

çıkacaktır. Peygamber'imizin (s.a.s.) ümmeti: "Ey ateş

kütlesi! Namaz kılanlar, doğruluktan ayrılmayanlar, Allah'tan

korkanlar ve oruç tutanlar hakkı için geri döner misin?" diye

yalvararak ateşi geldiği yere göndermeye çalışacaklar, fakat

ateş geri dönmeyecektir.

Bu sırada Cebrail'in (a.s.): "Ateş kütlesi Muhammed'in

ümmeti üzerine yöneldi" diye seslendiği duyulacaktır. Bu-

nun üzerine Cebrail, bir bardak su getirerek Peygam-

berimize uzatacak ve: "Ey Allah'ın Rasûlü! Bunu al, ateşin

üzerine at" diyecektir. Peygamberimiz (s.a.s.) Cebrail'den

 

aldığı bardağı ateşin üzerine boşaltır boşaltmaz ateş sö-

necektir.

Peygamber'imiz (s.a.s.): Bu su nedir? diye soracak ve

Cebrail'den (a.s.) şu cevabı alacaktır: Bu senin ümmetinin,

Allah korkusu ile ağlayan günahkârlarının gözyaşıdır. Şimdi

ateşin üzerine serpip onu -Allah'ın izne ile- söndüresin diye

sana getirme emri aldım."

Peygamber'imiz (s.a.s.) şöyle dua ederdi:

"Allah'ım! Bana senin korkun ile ağlayan iki göz

bağışla." Gözyaşı dökmek konusunda şu beyit ne kadar

düşündürücüdür:

Ey gözlerim, günahıma ağlar mısınız?

Ömrüm ellerimden uçtu, gitti de farkında olmadım.

Peygamber'imizin (s.a.s.) şöyle buyurduğu bildiriliyor:

"Hiç bir mü'min düşünülemez ki, Allah korkusu ile gö-

zünden sinek başı kadar yaş çıksın ve elmacık kemiğine

kadan insin de o kula cehennem ateşi değsin."

HİKÂYE

Anlatıldığına göre Muhammed İbni Münzir (Rah-

metullahi aleyh) ağladığı zaman gözyaşyları ile yüzünü,

sakalını ovar: "duyduğuma göre gözyaşı değen yere cehen-

nem ateşi değmez" derdi.

 

 

 

172

 

173

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

Mü'min Allah'ın gazabından korkmalı ve kendini nefsin

azgın arzularına uymaktan sakındırmalıdır. Nitekim All^K

(c.c.) şöyle buyuruyor:

"Nefsinin azgın arzularına uyan ve dünya

hayatını (Ahirete) tercih edenlerin varacağı yer ce-

hennemdir. Rabb'ınm makamından ve nefsini azgm

arzulardan alıkoyanların varacağı yer ise cennettir."

Nâziât Sûresi, 37-41.

Allah'ın gazabından kurtularak sevap ve rahmetine

nail olmak isteyenler, sıkıntılara sabırla katlanmalı, Allah'ın

buyruklarına uymakta ısrar etmeli ve günahlardan sakınma-

lıdırlar.

"Cennetlikler cennete girdikleri zaman melekler onları

türlü türlü hayır ve nimetlerle karşılarlar, onlar için sedirler

kurularak döşenir. Kendilerine çeşit çeşit yemek ve meyvalar

ikram edilir. Bu nimetlere rağmen üzerlerinde bir durgunluk

farkedilir, bir şeyler bekledikleri görülür.

O zaman Yüce Allah: "Ey Kullarım! Burası durgun ve

bekleyiş içinde olunacak bir yer olmadığı halde sizdeki bu

durgunluk ve bekleme hali nedir?" diye buyurur. Cennet-

likler: "Bize yapılmış bir vaad vardı, şimdi zamanı geldi" diye

cevap verirler."

Bu cevap üzerine Allah (c.c.) meleklere: "Perdeleri

yüzlerinden kaldırın" diye emir buyurur. Melekler:

"Ey Rabb'imiz! Bunlar seni nasıl görebilirler? Dünyada

günah işlemişlerdi" derler. Meleklerin bu sözlerine karşılık

174

 

ÖLÜM^YAMET-ÂHİREL

yüce Allah emrini tekrar ederek şöyle buyurur: "Perdeleri

kaldırın, onlar dünyada iken bana kavuşmak azrusu ile

zikretmişler, secde etmişler ve gözyaşı dökmüşlerdir."

Perdeler kaldırılır ve bakarlar, ansızın Allah katında

secdeye kapanırlar. O zaman Allah onlara: "Kaldırın başınızı,

zira burası amel yeri değil, bağış ve mükâfat yeridir" diye

buyurur. Başlarını kaldırınca keyfiyet ölçüleri dışında onlara

cemalini gösterir.

Arkasından sevinçlerini zirveye çıkarmak üzere onlara

şöyle seslenir: "Ey kullarım, selâm üzerinize olsun! Ben

sizden hoşnudum, siz de benden hoşnud oldunuz mu?"

Cennetlikler şöyle karşılık verirler:

-"Ey Rabb'imiz! Nasıl hoşnud olmayalım ki, sen bize

hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir

insanın hayalinde canlandırmadığı nimetler verdin."

Bu konuda Yüce Allah (c. c.) şöyle buyurur:

"Allah   onlardan   hoşnud   oldu,   onlar   da   Al-

lah'dan hoşnud oldular." Beyyine Sûresi, 8.

"Rahim olan Rabb'den selâm vardır (onlara.)"

Yasin Sûresi,   53

175

 

 

SABIR VE HASTALIK

 

Allah'ın azabından kurtulmak, O'nun sevab ve rahme-

tine nail olarak cennetine girmek isteyenler, nefislerini dün-

yaya ait azgın arzulara kapılmaktan alıkoymalı, hayatın

sıkıntısı ve musibetlerine karşı sabırla katlanmalıdırlar.

Nitekim Yüce Allah (c.c.):

"Allah sabredenleri sever." buyuruyor. Ai-iimrân. ue

Sabır birkaç türlüdür: Allah'ın emirlerine uymakta sab-

retmek (sebat), Allah'ın yasaklarından uzak durmada sabret-

mek (direnmek), musibete bilhassa ilk şok anının sarsıntısına

karşı sabretmek (katlanmak) ...

Allah'ın buyruklarına uymakta (itaatte) sabır gösteren-

lere Allah, Kıyamet günü cennette, her biri yerle gök arası

kadar olan üçyüz derece verecektir. Allah'ın yasaklarından

uzak durmada sabır gösterenlere Allah, Kıyamet günü, her

biri yedinci yerle yedinci gök arası kadar olan altıyüz derece

verecektir. Allah'tan gelen musibetlere sabırla katlananlara

Allah, Kıyamet günü her biri Arş ile yeryüzü arası kadar olan

yediyüz derece verecektir.

HİKfiYE

Anlatıldığına göre Zekeriyya (a.s.) bir gün Yahudiler-

den kaçar, onlar da ardına düşerler. İz sürücüler kendisine

176

 

      ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET    

yaklaşınca kalın dallı bir ağaç görür: "Ey ağaç yarıl da beni

içine al" diye yalvarır. Bu sırada açılan ağaç Hz. Zekeriyya'yı

gövdesine aldıktan sonra tekrar kapanır.

Derken İblis ortaya çıkar, iz sürücülerini iri gövdeli a-

ğacın yanına getirir, bir testere ile ağacı keserek Hz. Zeke-

riyya'nın ölmesini sağlamalarını söyler. Onlar da İblisin

dediği gibi yaparlar. Hz. Zekerriya (a.s.) Allah'a değil, ağaca

sığındığı için bu yanlış tutum, helâkına yol açar ve testereyle

ikiye bölünür.

Nitekim Peygamber'imizden (s.a.s.) gelen bir rivayette:

Yüce Allah (c.c.) şöyle buyurur:

"Başına bir belâ geldiği zaman bana sığman kulun,

daha o hiçbir istekte bulunmadan, dileğini yerine getirir ve

daha yalvarmadan duasını kabul ederim. Buna karşılık ba-

şına bir bela geldiği zaman bana değil de varlıklardan birine

sığınan kulun yüzüne bütün gökyüzü kapılarını kilitlerim."

demiştir.

(Hikâyeye devam edelim): Testerenin dişleri beynine

geçince Hz. Zekeriyya (a.s.) feryadı koparır. Bunun üzerine

kendisine şöyle seslenilir:

— "Ey Zekeriyya! Allah sana şöyle buyuruyor: Niye

belâya sabretmiyorsun da «ah» diyorsun. Eğer bu sözü ikinci

sefer tekrar edersen adını peygamberler defterinden silerim."

Bu ağır ihtar üzerine Hz. Zekerriyya ağzından hiçbir

feryad ifadesi kaçmasın, diye dudaklarını ısırır, iki parçaya

biçilinceye kadar sabreder.

177

 

^  ÖUJM-KIYAMET-ÂHlRET 

Ak : basında olan kimse şikâyetçi olmaksızın basma

gelen belâya sabretmeli, dünya ve âhiret azabından kurtul-

malıda. Zira belâların (imtihanların) en çetini ile peygamber-

ler ve veliler karşılaşır.

Cüneyd-i Bağdadî (Rahımehullahu Aleyh) der ki-

"Belâ. ariflerin kandili, müridlerin uyarıcısı, müminlerin

silahı ve gafillerin helak olma sebebidir. Başına belâ gelip de

hoşnutluk ve sabır göstermedikçe hiç kimse imanın tadına

varamaz."

N'tekirriPeygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Bir gece .hastalanıp da Allah'tan gelen acıya gö-nül

hoşnudluğu ile katlanan kimse, anasından doğduğu gün gibi

günahlardan armır\O halde hasta olduğunuz zaman iyileş-

meyi temenni etmeyiniz."

Dahhâk der ki: "Her kırk gecede bir başına ya bir belâ

ya bir keder veya bir musibet gelmeyen kimsenin hesabına,

Allah katında hiçbir hayır yazılmaz."

Muâz İbni Cebel (r.a.) der ki: "Allah bir kulun başına

bir  hastalık  verince  sol  yanındaki  meleğe:   "Çek  ondan

kalemi", sağ yanındaki meleğe de: "Bu kulumun hesabına

.vapageldiği amellerin en iyilerini yaz" diye talimat verir.

Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor:

— Bir kul hastalanınca Allah ona iki melek gönde-

rerek: "Bakın bakalım, kulum ne diyor?" diye talimat verir.

Eğer hasta: "Elhamdü lillah" derse bu sözü melekler ta-

178

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHÎRET

rafından Allah'a ulaştırılır. - O zaten bilir ya!- O zaman Allah

Buyurur ki: "Bu kulumun eğer canını alırsam onu kesinlikle

cennete yerleştireceğim ve ona şifa verirsem etini daha se-

miz etlerle, kanını daha daha yarayışlı bir kanla değişti-

receğim gibi, günahlarını da muhakkak sileceğim."

HİKfiYE

İsrailoğullan arasında bir fasık vardı, fasıklıktan bir

türlü vazgeçemiyordu; günün birinde beldesinin halkı ondan

iyice bıktı, koyulduğu kötü yoldan onu vazgeçirmekten ü-

mitleri kesilince ondan kurtulmak için Allah'a yalvardılar.

Allah (c.c.) Hz. Musa'ya (a.s.) vahyetti ki: "İsrail-

oğulları arasında fasık bir delikanlı var, onu beldelerinden

sür ki, onun kötülüğü yüzünden üzerlerine ateş yağmasın."

Hz. Musa da o beldeye vararak delikanlıyı sürdü. Deli-

kanlı beldesinden çıkarak bir köye sığındı. Bunun üzerine

Allah'tan o köyden de onu kovma emrini alan Hz. Musa,

delikanlıyı yeni yurdundan da çıkardı.

İkinci sefer sürgüne çıkan delikanlı bu defa insansız,

bitkisiz, vahşi hayvanların bile bulunmadığı, kuş uçmaz,

kervan geçmez bir yerde bir mağaraya sığındı. Bu ıssız

mağarada yapayalnız kalan delikanlı çok geçmeden hasta-

landı, yanında bakacak hiç kimsesi yoktu.

Toprağın üzerine yığıldı, başını da yere koydu. Bu a-

cıklı durumda dudaklarından şöyle mırıldandı:

179

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

 

 

"Annem başucumda olsaydı, halime acır ve zilletime

ağlardı. Babam yanımda olsa yardımıma koşar, başımın

çaresine bakardı. Karım burada olsa ayrılığımız acısına

ağlardı... Çocuklarım yanımda olsalar, cenazemin arkasın-

dan gözyaşı döker ve: "Allah'ımız! Garib, zavallı, günahkâr

beldesinde yabancı bir köye sürülmüş, orada da barın-

dırılmayarak ıssız bir mağaraya kovulmuş ve ıssız mağarada

da dünyadan ayrılarak ümitsiz bir ahiret yolculuğuna çık-

mak üzere olan babamızı sen af eyle" diye dua ederlerdi.

Allah'ım! Beni ana-babamdan, evlâdımdan, karımdan

ayrı düşürdün, fakat rahmetinden mahrum etme. Onların

acısı ile kalbimi yaktın, fakat günahıma karşılık beni ateşinde

yakma.

Delikanlının bu acıklı yalvarmaları üzerine Allah, deli-

kanlıya anası ve karısı kılığında birer huri, çocuklarının

kılığına girmiş genç melekler ve babası kılığında da bir

melek gönderdi. Gelen huri ve melekler yambaşına oturarak

üzerine ağladılar. Delikanlı da: "İşte ana-babam, karım ve

çocuklarım, sonunda bana gelmişler!" diyerek, ölçüsüz bir

sevince boğuldu, gönlü feraha kavuşarak günahtan arınmış

ve affa uğramış bir halde Allah'ın rahmetine kavuştu.

Bunun üzerine Allah (c.c.) Hz. Musa'ya (a.s.) bildirdi

ki: "Filan yerdeki falan kuytu mağaraya git, orada velile-

rimden bir veli öldü, yanına var, ona karşı yapılacak gö-

revleri bizzat yürüterek cenazesini defnet."

180

 

Allah'ın bu talimatına uyan Hz. Musa (a.s.) kuytu

mağaraya varınca Allah'ın emri ile önce kendi beldesinden

ve sonra sürgün olarak yaşadığı köyden kovduğu delikan-

Imın ölüsü ile karşı karşıya olduğunu ve cenazenin çevresini

melekler ile hurilerin tuttuğunu görür.

O zaman Hz. Musa (a.s.) Allah'a: "Allah'ım! Bu ölü,

senin emrin uyarınca beldesinden ve sürgün yerinden kov-

duğum delikanlı değil mi?" diye sorar.

Yüce Allah Hz. Musa'ya cevap verir: "Evet ya Musa,

fakat sonra ben onu rahmetimin şemsiyesi altına alarak af-

fettim. Çünkü toprak üzerinde uzanmış, yatarken bana ya-

kardı. Memleket, ana-baba, eş ve çocuk hasretine katlandı.

Ona son nefesinde gurbetteki acıklı durumun elemine ka-

tılsınlar diye anası ve eşi kılığında birer huri, babası ve

çocukları kılığında melekler gönderdim.

Bilirsin ki, bir garip öldüğü zaman yer ve gök ehlinin

hepsi onun için yas tutarlar. Ben merhametlilerin en mer-

hametlisi iken ona nasıl acımazdım."

Garip bir kimse komaya girdiği zaman Allah melek-

lerine buyurur ki: "Ey meleklerim! Bu adam gariptir,

yolcudur, çoluk-çocuğundan, eşinden, ana-babasından ayrı

düştü. Ölünce arkasından ağlayacak, yasını tutacak hiç

kimsesi yoktur."

Arkasından Allah, meleklerden birini babası kılığına,

bir diğerini çocuğu kılığına, bir diğerini yakın akrabası kı-

hğına koyar.

181

 

Bunlar son nefesinde yanına varırlar. Garip hasta

gözlerim açar. Ana-babasmı, eşini görür rahatlar, ruhunu

huzur ve sevinç içinde teslim eder.

Daha sonra cenazesi yola çıkarıldığı zaman, melekler

onu uğurlar ve mezarı başında Kıyamet gününe kadar dua

ederler.

İşte Yüce Allah'ın (c.c.): "Allah kullarına karşı lütuf sa-

hibidir." âyet-i celilesinin tecellilerinden biri de budur.

İbni Ata (rahmetullahu aleyh) der ki: "Kulun gerçek

mü'min olup olmadığı belâ ve ferahlıkla karşılaştığı anlarda

belli  olur.  Ferahlık  günlerinde  şükredip belâ  günlerinde

sızlanan kimse, (kulluk ve mü'minlik iddiasında) yalancıdır.

Eğer bir kimse bütün insanların ve cinlerin bilgisini nefsinde

toplamış olsa da, üzerine doğru belâ rüzgârı estiği zaman

başına  gelenlerden   ötürü   açıktan   açığa  şikâyet  ederse,

ilminin ve amelinin ona hiçbir faydası yoktur." Nitekim bir

Hadis-i Kudsî'de şöyle buyurulur:

"Benim takdirime razı olmayanlar ve benim verdiğime

şükretmeyenler benden başka bir Rab arasınlar."

Vehb İbni Munebbih (rahimehullah)'in anlattığına göre

peygamberlerden biri elli yıl Allah'a ibadet etmiş. Allah da

ona: "Seni affettim diye bildirmiş. Peygamber de bu bildiriye

karşı: "Allahım hiçbir günah işlemedim ki, neyimi affe-

diyorsun?" demiş. Bunun üzerine Allah, boyun damarların-

dan birine hızla atmasını emretmiş. Peygamber o gece

uyuyamamış. Gün ağardığı zaman sabah meleği yanına

182

 

_ÖLÜM-KIYAMHT-ÂHİRRT

gelince boyun damarının hızlı atışından ötürü çektiği

rahatsızlıktan ona yakınmış. O zaman melek ona şöyle

demiş: "Allah'ın sana diyor ki, elli senelik ibadetinin sevabı

boyun damarından şikâyet etmenin günahını bile karşılaya-

maz. '

 

 

RİYAZET ve NEFSANÎ ŞEHVET

 

Yüce Allah (c. c.) Hazreti Musa'ya (a. s.) bildirdi ki;

"Ey Musa! Eğer benim Sana sözünün diline, içinden

geçenlerle ruhunun bedenine, görme gücünün gözüne ve

işitme gücünün kulağına olan yakınlığından daha yakın

olmamı istiyorsan Muhammed (s. a. s.) 'e çok salât-ü selâm

getir."

Nitekim Yüce Allah (c. c.) şöyle buyurur:

"Herkes yarın ne gönderdiğine     (kıyamet günü

için ne işlediğine) baksın." Haşr Sûresi. 18

Ey insan! bilmelisin ki. kötülüğü ısrarla emreden nefis,

sana İblis'den daha düşmandır. Şeytan ancak nefsin heva ve

azgı istekleri yolu ile senin üzerinde baskı kurabilir. Nefsin

seni aşın emellerle ve dayanaksız kuruntularla aldatmasın.

Çünkü gamsızlık, gaflet, vurdumduymazlık, rehavet düşkün-

lüğü, tembellik ve miskinlik nefsin karakteristik özelliklerin-

dendir. Her zaman yanlış hedefleri ileri sürer, onun herşeyi

kof ve dayanaksızdır. Ondan hoşnut olup dediğine uyarsan

mahvolursun, onu bir an kontrol ve hesabından kaçmrsan

batarsın, ona karşı gelmeyi başaramayıp arzularına boyun

eğersen seni cehenneme götürür. Hayra yöneltilemez, belâ-

ların başı, rezilliklerin kaynağı, şeytanın hazinesi, her türlü

kötülüğün sığınağıdır. Onu ancak yaratıcısı bilir.

Allah (c. c.) şöyle buyurur:

"Allah'dan korkunuz. Çünkü O, (iyi-kötü) yaptı-

ğınız her şeyden haberdardır." Haşr Sûresi, 18

Kul, ahiret hazırlığı yolunda kullanıp kullanmadığı

nokta-i nazarından ömrünün geride kalan kısmını değerlen-

dirirse, bu düşünme ameliyesi kalp hesabına bir temizleme

fırsatı olur.

Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Bir saat düşünmek, bir yıllık (nafile ve cahilane olarak

yapılan) ibadetten daha hayırlıdır."(Ebu'l-Leys'in Tefsirinde

böyle beyan edilmiştir.)

Aklı başında olanın geçmiş günahlarına tevbe etmesi,

ahirette kendisini kurtarıp saadete ulaştıracak şeyler üzerine

düşünmesi, aşırı emelleri gemlemesi, zaman geçirmeden

tevbe etmesi, Allah'ı zikretmesi, yasaklardan kaçınması, nef-

sine karşı direnmesi ve onun azgın arzularına boyun eğ-

memesi gerekir.

Nefis bir puttur, nefsine boyun eğen puta tapmış olur.

Allah'a ihlâsla kul olanlar, sırf O'na kulluk etmeyi başaran ve

nefislerini yenen kimselerdir.

Rivayet edilir ki, Malik İbni Dinar (rahimehullahu) bir

gün Basra çarşısında gezinirken gözü incire takılır, canı çe-

ker. Yanında parası olmadığı için ayağındaki terliği çıka-

rarak bakkala verir, karşılığında incir vermesini teklif eder.

Terliği gözden geçiren bakkal: "Bu hiçbir şey etmez" der.

Malik de geçer, gider.

Bakkala: "Bu adamı tanıyor musun?" diye sorarlar.

Bakkal: "Hayır" der. Ona "Bu adam Malik İbni Dinar'dır."

derler. Bunun üzerine bakkal bir tabağa incir doldurarak

kölesinin başı üzerine yerleştirir ve: "Şu ilerde yürüyen adam

bu tabağı senin elinden almayı kabul ederse seni azad

edeceğim der. "Köle Malik'in peşinden koşar, ona :"Bu incir

dolu tabağı benim elimden almayı kabul buyur." der. Malik

reddeder. Bunun üzerine köle: "Kabul etmen benim azad

edilmemi sağlayacaktır" der. Malik köleye: "Senin azad edil-

meni sağlayacak ama benim de azaba çarpılmamın sebebi

olacak." der. Kölenin daha da ısrar etmesi üzerine Malik

ona: "incir karşılığında dinimi satmamaya ve kıyamet günü-

ne kadar incir yememeye yemin ettim." diye kişilik verir.

Yine anlatıldığına göre Malik İbni Dinar (rahimehullah)

ölümü ile nihayetlenen son hastalığı sırasında canı, içine sı-

cak çörek doğranmış bir bardak bal karışımı süt ister, hiz-

metçi istediğini bulup getirir. Malik ballı sütü eline alır, bir

müddet ona bakar ve: "Ey Nefs! Otuz sene sabrettin, şimdi

bir saatlik ömrün kaldı" diyerek bardağı yere atar. BöyleCe

nefsinin isteğine karşı direnerek can verir. İşte peygamber-

lerin, velilerin, doğruların, hak aşıklarının ve dünyaya aklan-

mayanların hali budur.

Süleyman ibni Dâvûd (a.s.): "Nefsine hakim olan

kimse, tek başına bir şehir fetheden bir komutandan daha

kahramandır." der.

Hz. Ali (kerremallahu vccheh) der ki: "Nefsimle

ben, koyun sürüsü ile çobana benzeriz. Çoban sürüyü hangi

taraftan birleştirirse diğer taraftan dağılır. Nefsini öldüren

kimse rahmet kefenine sarılarak şeref ve mükâfat toprağına

gömülür. Bunun tersine kalbini öldüren kimse lanet kefe-

nine sarılarak azab toprağına gömülür."

Yahya İbni Muaz Er-Razi (rahimehullah) der ki:

"Allah'ın emirlerine uyarak ve nefsinin azgın arzularına

karşı koyarak nefsinle cihad eyle."

Riyazet: az uyumak, az konuşmak, canlıları incitme-

mek ve az yemektir. Çünkü az uyku, irade kararlılığı sağlar,

az konuşmak birçok belâları önler, canlıları incitmemek, in-

sanın amacına ulaşmasını kolaylaştırır, az uyku nefsin azgın

arzularım öldürür.

Çok yemek kalbi katılaştmr, nurunu giderir. Hikmetin

nuru açlıkla bağdaşır. Oburluk Yüce Allah'tan uzaklaştırır.

Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor:

 

"Kalplerinizi açlıkla aydınlatınız. Açlık ve susuzlukla

nefsinizin azgın isteklerine karşı koyunuz. Yine açlıkla cen-

netin kapısını ısrarla çalınız. Bunun mükâfatı, Allah yolunda

cihad edenin mükâfatına denktir. Allah katında açlık ve

susuzluk çekmekten daha sevimli bir ibadet yoktur. Karnını

tıka-basa doldurarak ibadet lezzetini kaybeden kimse, gök-

lerdeki melekût alemine giremez."

Hz. Ebubekir (r.a.) şöyle buyurur: "Allah'a ibadet et-

menin tadına varayım diye müslüman olduğumdan beri do-

yasıya yemedim.Allah'a kavuşmak şevki ile kanasıya içme-

dim. Çünkü, çok yemek, az ibadete sebep olur. insan çok

yeyince   vücudu   ağırlaşır,   gözkapaklarma   ağırlak   çöker,

azalan gevşer Böyle bir kimsenin elinden, kendini ne kadar

zorlarsa zorlasın,  uykudan başka birşey gelmez,  çöplüğe

atılmış bir leş gibi olur." Minhacül-Abidin de böyle demiştir.

Lokman-ı Hakim oğluna şöyle demiştir:

"Oğlum! Uykuda ve yemekte ölçüyü kaçırma. Çünkü

çok yiyip çok uyuyanlar; kıyamet gününe, salih amel yö-

nünden eli boş varırlar."

Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Çok yeyip içerek kalbi öldürmeyin. Çünkü çok sulan-

mış bitkinin kuruması gibi, oburluk da kalbi öldürür."

Salihlerden biri mideyi, kalbin altında kaynayan ve

buharı kalbi saran bir kazana benzetir, buharın çokluğu kalbi

lekeler, hatta karartır.

 

Oburluk, anlayış ve bilgi azlığına yol açar. Mide sic

5 Ş~

kinliği, zekâ keskinliğini giderir.

Anlatıldığına göre bir gün Yahya İbn-i Zekeriyya (d s \

şeytan ile karşılaşır. İblisin kucağında bir ton yular vardır.

Hz. Yahya ona: "Bunlar nedir?" diye sorar.

Şeytan: "Bunlar insanoğullarını avlamama yarayan

azgın nefsî arzulardır" diye cevap verir.

Hz Yahya: "Aralarında bana ait birşey var mı?" diye

sorar.

Şeytan: "Hayır yok, yafanız sen bir gece yemeği fazla

kaçirmıştın da seni namazdan alakoyduk" karşılığını verir.

Bunun üzerine Hz. Yahya: "Öyleyse bundan sonra

hiçbir zaman doyasıya yememeye kesinlikle karar veriyo-

rum." der.

Şeytan da: "O halde ben de bundan sonra hiç

kimseye nasihat vermemeye kesin karar veriyorum." Karşılı-

ğını verir.

Bu durum ömründe bir gece yemeğinin ölçüsünü

kaçıran içindir, buna karşılık ömründe bir kere bile acıktığını

hissetmeyen ve buna rağmen kendini ibadet heveslisi sayan

kimsenin haline ne dersiniz?

Yine anlatıldığına göre Yahya İbn-i Zekeriyya (a.s.) bir

keresinde karnını arpa ekmeği ile fazlaca doyurur, o gece

her zamanki zikrini yapamadan uykuya dalar. Allah (c.c.)

188

 

      \~/A-s\^j..^   - 

O'nu vahiy yolu ile şöyle azarlar: "Ey Yahya! Benim evim-

den daha hayırlı bir ev mi buldun, yoksa bana yakın ol-

maktan sana daha faydalı bir muhit mi buldun? İzzet ve

celâlim hakkı için, eğer Firdevs ile cehennemin her ikisini

yakından görüp mukayese etsen, gözyaşı yerine irin ağlar ve

dikişli elbise yerine demir giyerdin."

 

 

NEFSİ YENMEK VE ŞEYTANA KARŞI KOYMAK

 

Aklı başında olan kimsenin, nefsin azgın arzularını

açlıkla sindirmesi gerekir. Çünkü Allah'ın (c.c.) düşmanını

(nefsin azgın arzularını) ancak açlık gemleyebilir.

Nefsin azgın arzuları, yemek ve içmek şeytanın vası-

talarıdır. Nitekim Peygamber'imiz (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Şeytan, insan vücudunda kan damarları yolu ile

dolaşır. Binaenaleyh siz onun dolaşım yolunu açlıkla da-

raltın. Kıyamet günü, insanların Allah'a en yakın olanı en

uzun müddet aç ve susuz kalanıdır."

İnsanoğlu hesabına en büyük tehlike kaynağı, midenin

doyumsuz arzulandır. Hz. Adem (a.s.) ile Hz. Havva'nın hu-

zur ve istikrar yurdundan (cennetten) çıkarılarak horluk ve

yokluk diyarına (dünyaya) gönderilmelerinin sebebi odur.

189

 

Bilindiği gibi bir ağaç meyvesinden yemek, kendilerine Allah

tarafından yasaklandığı halde azgın arzularına yenilerek söz

konusu ağacın meyvesinden yediler de çırılçıplak kalıver-

diler.

Tahkike göre mide, aşın arzuların kaynağıdır. Hikmet

ehlinden biri der ki: "Nefsinin kontrolü altına giren kimse,

onun azgın arzularından hoşlanmaya mahkûm olmuş, onun

yanılmalar zindanında tutuklanmış ve kalbini faydalı şey-

lerden mahrum etmiş olur. Vücud azaları toprağını azgın

arzularla sulayanlar, kalblerinde pişmanlık ağacını dikmiş

olurlar."

Yüce Allah (c.c.) canlıları üç türlü yaratmıştır: Melekleri

akıllı ve fakat azgın isteksiz yaratmıştır. Hayvanları azgın is-

teklerle donatmış fakat onların yapısına akıl katmamıştır.

İnsanoğlunu ise akıl ve arzulan bir arada yapısına ka-

tarak yaratmıştır. Buna göre aklını azgın arzularının kont-

rolüne veren kimse hayvanlardan aşağıdadır. Bunun tersine

azgın arzularını aklının- kontrolü altında tutan kimse de

meleklerden üstündür.

HÎKAYE

İbrahim Havvas (rahimehullah) anlatıyor: Bir gün

Likam dağında idim. Bir nar ağacı gördüm, canım çekti,

ondan bir nar kopararak yardım, ekşiymiş, elimden attım ve

yoluma devam ettim. Az ileride birini gördüm, yere serilmiş

190

 

_^_

ve üzerine arılar üşüşmüştü. Adama selâm verince: "Aley-

kürnselam, ya İbrahim." diye cevap verdi. "Beni nereden

tanıyorsun?"diye sordum. "Allah'ı tanıyanlara hiç birşey saklı

değildi""-" karşılığını verdi. Ona "Anlaşılan Allah ile münase-

betin var, şu arılardan seni kurtarmasını O'ndan istesene."

diye takıldım. Bana şu cevabı verdi:

"Ben de senin Allah ile münasebetin olduğunu sanı-

yordum. Asıl kendin, nar düşkünlüğünden seni kurtarmasını

istesene! Nar düşkünlüğünün acısını insan ahirette çeker,

oysa arı sokmasının acısı dünyadadır. Öte yandan arı sok-

ması vücudu incittiği halde azgın arzular, iğnelerini kalbe

batırırlar." Bana ağır fakat faydalı bir ders veren adamı ken-

di haline bırakarak yoluma devam ettim.

Nefsin aşın arzuları padişahları köle yaptığı gibi sabır

da köleleri padişahlığa yükseltir. Hz Yusuf (a.s.) sabrı sa-

yesinde Mısır meliki oldu. Buna karşılık Züleyha, nefsinin

azgın arzusu yüzünden, Hz. Yusuf a (a.s.) karşı duyduğu

aşkı gemleyemediği için zavallı, düşkün, yoksul ve gözlerin-

den mahrum bir duruma düştü.

Ebu'l-Hasan| Er-Razi'nin (rahimehullah) anlattığına gö-

re, ölümünden iki yıl sonra babasını rüyasında görür, üze-

rinde katrandan bir elbise vardır. Ona sorar: "Babacığım,

niye seni cehennemliklerin kılığı içinde görüyorum? Babası:

"Yavrum, nefsim beni cehenneme sürükledi! Sakın nefsine

aldanma.'1 der.

191

 

      ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

Şairin biri bu konuda şöyle der:

"Başıma dört belâ sarıldı.

Sapıklığım ve iradesizliğim yüzünden düştüm pençe-

lerine:

Şeytan, dünya, ne/sim ve sonu olmayan arzular.

Hepsi de düşmanım, acaba kurtuluş nasıl?

İhtiras ve kuruntuların karanlığında

Ne/simin beni sonu olmayan arzulara çağırdığını

görüyorum."

Hatem'ül Asam (rahimehullah) der ki: "Nefsim ayak-

bağım, ilmim silâhım, günahım hayal kırıklığım ve şeytan da

düşmanımdır. Nefsimin arzusuna, hiçbir zaman uymam."

Ehli marifetten bir zatın şöyle dediği nakledilir: Cihad

üç türlüdür. Birincisi kâfirlerle savaşmaktır ki, bu zahirî ci-

haddır. Yüce Allah'ın "Allah yolunda cihad edenler..."

âyet-i celilesinde, cihadın bu çeşidine işaret edilmiştir. Mâide

Sûresi. 54.

İkinci çeşit cihad ilimle ve inandırıcı deliller ile batılın

taraftarlarına karşı verilen cihaddır. "En iyi usulle onlara

karşı koy." âyet-i kerimesi, bu çeşit cihada işaret eder. Nahi,

Sûresi, 125.

Üçüncü çeşit cihad, kötülüğü emreden nefse karşı

verilen cihaddır. Bunun hakkında Allah şöyle buyurur:

192

 

      OLÜM-KIY AMET-ÂHÎRET   

"Bizim  uğrumuzda  cihad  edenlere yollarımızı

gösteririz." Ankebût Sûresi, 69.

Peygamber'imiz (s.a.s.) de bu konuda şöyle buyurur:

"En faziletli cihad, nefse karşı verilen cihaddır."

Nitekim sahabiler (Allah onlardan razı olsun) kâfirlere

karşı verilen bir savaştan dönünce:" Küçük cihaddan büyük

cihada döndük." derlerdi. Nefse, şeytana ve azgın isteklere

karşı verilen cihada "büyük  cihad"  ismini vermelerinin

sebebi şudur: Nefse ve azgın arzulara karşı verilen cihad

aralıksızdır,   oysa  kâfire  karşı  arasıra  savaş  verilir.   Öte

yandan cephe savaşçısı düşmanı görür, fakat şeytan görün-

mez, görünür düşmana karşı mücadele vermek görünmez

düşmanla cihad etmekten daha kolaydır.

Bir de şeytana karşı savaşırken onun, senin nefsinde

bir  destekçisi  vardır.   Bu  destekçi  nefsin  azgın  arzuları-

dır.Oysa ki kâfirlerle yapılan savaşta onların senin nefsinde

öyle bir yardımcıları yoktur. Bu yüzden şeytana karşı verilen

savaş daha çetindir. Yine savaşta kâfir öldürürsen zafer ve

ganimet elde edersin, kâfir seni öldürürse şehitlik rütbesi ile.

cenneti kazanırsın. Halbuki şeytanı öldüremezsin, ama eğer

o seni öldürecek olursa Allah'ın cezasına çarpılırsın. Nitekin

derler ki:

"Savaşta atını elinden kaçıran kimse düşmanın eline

düşer, buna karşılık imanını yitiren kimse Allah'ın gazabına

uğrar." Böyle bir şeyden Allah'a sığınırız!... Diğer yandan kâ-

firlerin eline esir düşen kimsenin elleri boynuna bağlanmaz,

193

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

ayaklarına pranga vurulmaz, aç ve çıplak bırakılmaz. Oysa

Allah'ın öfkesine muhatap olan kimsenin yüzü kara olur, el-

leri boynuna kelepçelenir, ayaklan ateşten prangalara vuru-

lur, yediği ateş, giydiği ateş ve içtiği ateş olur.

 

 

GAFLET

 

Gaflet pişmanlığa yol açar. Gaflet nimetin elden git-

mesine sebep olur. Gaflet faydahlığı engeller. Gaflet kıs-

kançlığı azdırır. Gaflet kınanmaya ve nedamete sebep olur.

Hikâye edilir ki, salihlerden biri rüyasında hocasını gö-

rür ve ona: "En çok neden pişmansınız? "diye sorar. Hocası

da ona: "En büyük pişmanlığım gafletimdendir." diye cevap

verir.

Yine anlatılır ki, salihlerden biri Zunnun-i Mısrî'yi (rahi-

mehullah) rüyasında görür ve ona:

"Allah sana ne yaptı? " diye sorar. Zunnun-i Mısrî de:

"Beni karşısına dikerek seni gidi palavracı, seni gidi yalancı!

Beni sevdiğini ileri sürdün, sonra da benden gaflete düştün

diye beni azarladı." cevabını verdi.

Şair bu konuda şöyle der:

Kendin gaflettesin, kalbin yanılmada

Ömür olduğu gibi günahlarla geçti.

194

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

Anlatıldığına göre salihlerden biri babasını rüyasında

görür, ona: "Babacığım! Nasılsın, durumun nasıl?" diye so-

rar. Babası da "Yavrum! Dünyada gafil olarak yaşadık ve

gafil olarak öldük." diye cevap verir.

Zelv.-ür-Riyaz'üa rivayet edildiğine göre Hz. Yakub

(ci.s.) ölüm meleği Azrail ile dosttu. Bir gün Azrail Hz. Ya-

kub . ziyarete gioe:. Hz Yakub O'na: 'Ya Azrail, görüşmeye

mi ge din, yoksa canımı almaya mı? " diye sorar.

Azrail: "Gelişim ziyaret içindir." cevabını verir.

Hz Yakub: "Ölümümün yaklaştığını, canımı almaya

hazırlandığım bana önceden bildirmeni istiyorum." der.

Azrail: "Hay hay, sana iki veya üç haberci

gönderirim" karşıl'ğını verir. Hz. Yakub'un ömrü dolunca bir

gün y .".ne ölüm meleği karşısına dikilir.

Hz. Yakub yine sorar: "Ziyaretçi inisin, yoksa canımı

almaya mı geldin0'

Azrail: " Canını almaya geldim." cevabını verir.

Hz. Yakub: "Sen bana daha önce iki veya üç haberci

göndereceğini söylemedin mi?" diye sorar. Azrail şu cevabı

verir: "Söylediğimi yaparak sana üç haberci gönderdim:

Önce siyah iken sonra ağaran saçın, güçlü iken halsizleşen

vücudun ve dimdik iken kambur laşan vücudun, ey Yakub,

'Şte bunlar benim Âdemoğullanna gönderdiğim ön haber-

cidir."

195

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

Şair bu durumu şöyle tasvir eder: Geçti yıllar, günler

günah/ar üremekte, Geldi ölüm habercisi, fakat kalb

Dünyadan nasibin aldanmak ve pişmanlık, Dünyada

ise imkânsız ue boş kuruntu.

Ebu Ali ed-Dakkak (rahimehullah) anlatıyor: Hasta

olan salih bir dostumu ziyaret etmeye vardım. Büyük bir

şeyh idi, etrafım talebeleri çevirmişti. Ağlıyordu. İyice yaş-

lanmıştı.

-"Ey şeyh! Neye ağlıyorsun? Yoksa dünyaya mı? "diye

sordum. "Asla! Kaçırdığım namazlara ağlıyorum." diye ce-

vap verdi. "Nasıl olur, sen namazını kaçırmazdın." dedim.

Bana şu cevabı verdi: "Şu günüme kadar geldim, ne

gafletsiz secdeye vardığım oldu, ne de gafletsiz secdeden

başımı kaldırdığım var. İşte şimdi de gaflet içinde ölü-

yorum." Arkasından derin bir nefes çekerek şu şiiri söyledi:

Mezarımdan doğrulacağım günü ve mahşere

varacağımı düşündüm

Dört köşelik çukurumdaki ikamet süremi

Yapayalnız ue tek başıma,  nice izzet ve mevkiden

sonra

Günahım ve toprağımın tutuklusu olarak, onunla baş

başa hesaplaşmam üzerinde eni boyu düşündüm.

Ve     amel     defterim     verildiği     zamanki     ha/im"1

perişanlığını

196

 

            ÖLÜM-K l Y AMET-ÂHÎRET

Fakat ümidim sendedir, Rabb'im, Yaratıcım/

Umarım ki ey Allah'ım sen bağışlarsın günahkârı/

Uyûnu'l-Ahbar adlı eserde Şakık el-Belhî (rahimehul-

(ah)'nin şu sözleri nakledilir:

-"İnsanlar şu üç sözü söylerler, ama davranışları söz-

lerine ters düşer. Birincisi: "Biz Allah'ın kuluyuz." derler,

fakat başıboşlar gibi davranırlar, bu durum sözlerine ters

düşer. "Allah bizim rızkımıza kefildir" derler, fakat kalpleri

yalnız dünya ve dünya malı biriktirmekle tatmin olur. Bu

davranış da sözlerine ters düşer. "Ölümden kurtuluşumuz

yoktur" derler, fakat hiç ölmeyecekmiş gibi hareket ederler.

Bu davranış da hiç şüphesiz durumlarına ters düşer. Ey

kardeşim, sen kendine bak! Hangi vücudla Allah'ın huzuru-

na dikileceksin, hangi dille ona cevap vereceksin, herşeyi

inceden  inceye  sana  sorduğunda   ne   cevap  vereceksin.

Sorulara cevap ve cevaplara doğruluk hazırla, Allah'tan

kork, çünkü "O, iyi kötü bütün davranışlarınızdan haber

dardır." Şakık-ul Belhî sözlerine devam ederek mü'minlere,

Allah'ın emrinden ayrılmamalarını, gizli-açık her durumda

O'nu tek ilâh olarak bilmelerini öğütlemiştir.

Hadisi Şerifte varid olduğuna göre: Peygamberimiz

(s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

"Arş'ın direğinde yazar ki, bana itaat edenin ben de

mükâfatım veririm, beni seveni ben de severim, bana yalva-

ranın isteğini karşılarım, benden af dileyenin günahlarını

bağışlarım. "

197

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

Aklı başında olan kimsenin Allah'a korku içinde ve

ibadetierini sırf O'na yönelterek, O'nun takdirinden hoşnut

olarak, O'ndan gelen belâya sabırla katlanarak verdin;

nimetlere şükreder ve verdiği ile yetinerek itaat etmesi ge-

rekir.

Nitekim Yüce Allah buyuruyor ki: "Benim takdir

etti-ğimden hoşnut olmayanlar, gönderdiğim belâya

sabırla katlanamayanlar, nimetlerime şükretmeyen-

ler ve verdiğimi yeterli bulmayanlar, benden başka

Allah arasınlar."

Biri Hasan el-Basrî (rahimehulk h)'ye: "İbadetten zevk

alamıyorum." der. Hasan el-Basrî de ona: Her halde sen

Allah'tan korkmayan birinin yüzüne bakmışsın1 Kulluk her-

şeyden hakkıyla sıyrılarak Allah'a yönelmektir" cevabını

verir.

Başka birisi de aynı konuyu Ebu Yezid el- Bestamî'ye

(rahimehullah) açar. "ibadetten zevk alamıyorum." der. Ebu

Yezid el-Bestami de ona şöyle cevap verir: "Çünkü sen

ibadete tapıyorsun, Allah'a ibadet etmiyorsun! Allah'a ibadet

et ki ibadetten lezzet alasın."

"Anlatıldığına göre adamın biri namaza durur, "Fatiha"

süresini okurken sıra "İyyâke na'büdü (sadece sana kulluk

ederiz) âyetine geldiği zaman içinden gerçekten sadece

Allah'a kulluk ettiğim geçirir. O sırada gizli bir ses ona:

"Yalan söylüyorsun, sen insanlara kulluk ediyorsun" diye

198

 

      ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

seslenir.   Hemen  tevbe   eder,   insanlarla   münasebetlerini

ve yine namaza durur.

Yine sıra: "İyyâke na'büdü âyetine gelince aynı sesi bir

kere daha duyar: 'Yalan söylüyorsun, sen servetine tapı-

yorsun." Bu azar üzerine bütün varlığını fakirlere dağıtır, yi-

ne namaza durur, sıra yine aynı âyete gelince yine kulağına

o ses gelir: "Yalan söylüyorsun, sen elbiselerinin kölesisin."

Derhal vücudunu örtmek için gerekli olanlarının dışın-

da kalan bütün elbiselerini fakirlere verir ve namaza durur.

Sıra yine aynı âyete gelince bu defa aynı ses kulağına şöyle

seslenir: "Şimdi doğru söylüyorsun, gerçekten şu anda sen

sırf Allah'a kulluk ediyorsun."

Revnakul-Mücanis'de der ki: "Adamın biri heybesini

kaybetmiş. Kime verdiğini bir türlü hatırlayamıyörmüş. Bu

düşünce içinde namaza durmuş. Namazda iken heybeyi

kime verdiğini hatırlamış. Selâm verince kölesini çağırmış:

"Falan oğlu filana git, heybemizi geri al." demiş. Köle:

-"O'nda olduğu ne zaman hatırına geldi?" diye sormuş.

Adam:  -"Namazda iken diye cevap vermiş. Bunun

üzerine köle ona şöyle demiş:

-"Efendim, demek ki sen Allah'ın rızası peşinde değil,

heybenin peşinde imişsin." Adam da sağlam itikadına

hürmet ederek köleyi derhal azad etmiş. Bundan dolayı aklı

başında olan kimsenin dünyadan gönül sıyırarak sırf Allah'a

kulluk etmesi, ilerisini düşünerek ahiret saadetini araması

Serekir. Nitekim Yüce Allah (c. c.) şöyle buyuruyor:

199

 

"Kim ki,  Ahiret ecrini  (sevabını)  dilerse onun

ecrini artırırız. Buna karşılık dünya ürününe (elbise

yiyecek,   içecek  gibi   dünya  lezzetlerine)   talip   ise

ondan payını veririz, fakat onun ahirette hiç bir payı

olmaz (ahiret sevgisi kalbinden çıkarılır)" Şuarâ, 20

Böyle olduğu içindir ki, Hz Ebubekir (r.a.) Peygam-

ber'imiz uğruna kırk bin dinar açıktan ve kırk bin dinar

gizlice harcamış ve sonunda kendisine hiçbirşey bırakma-

mıştır. Peygamber'imizin (s.a.s.) kendisi olsun, yakınları ol-

sun dünyadan ve dünyanın istek ve arzularından yüz çevir-

mişlerdi. Nitekim Hz. Fatma (r. anha)'nm Hz Ali (kere-

mellahu vecheh) ile evlendiği zaman çeyizi debbağlanmış

koç derisi bir post ile içine ağaç kabuğu doldurulmuş deri bir

yastıktan ibaretti.

 

 

ALLAH'I UNUTMAK FASIKLIK VE NİFAK

 

Kadının biri Hasan el-Basrî'ye (rahimehullah) gelir.

-"Genç bir kızım vardı, öldü, onu rüyamda görmek

istiyorum. Onu rüyamda görmemi sağlayacak bir dua

öğretesin diye sana geldim." der.

 

___   ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET    

ı     Hasan el-Basrî  (rahimehullah)  da kadının arzusunu

yerine getirir. Kadın kızını rüyasında görür ki, aman Al-

lah'ım'- Üzerinde katrandan bir elbise, boynunu bukağı ve

ayaklarına prangalar vurulmuş. Durumu Hasan el- Basrî'ye

bildirir, veli de bu hale üzülür. Aradan zaman geçer, bu defa

kızı rüyasında Hasan el-Basrî görür. Kız cennettedir ve başı

taçlıdır.

Kız veliye: -Beni hatırladın mı? Ben sana gelerek şöyle

şöyle ricada bulunan kadının kızıyım." der. Hasan el-Basrî

seni gördüğüm duruma getiren nedir?" diye sorar. Kız şu

cevabı verir:

-"Adamın biri bizim  mezarlığın yanından  geçerken

Peygamber'imize (s.a.s.) bir defa selât-ü selâm getirdi. Me-

zarlıkta azap çeken beşyüz elli ölü vardık. O adamın selât-

selâmı sayesinde "Bunlardan azabı kaldırın" diye emir geldi."

Şimdi düşünelim. Bir adamın Peygamber'imize (s.a.s.) ge-

tirdiği selât-ü selâm hürmetine o kadar kişi affedilince elli

yıllık ömrü boyunca O'na selât-ü selâm getiren kimsenin kı-

yamet günü O'nün şefaatine nail olmaması düşünülebilir

mi?

Yüce Allah: (c.c.) "O kimseler gibi (yani münafıklar

gibi) olmayın (günaha dalmayın) ki, onlar Allah'ı unut-

muşlardır (yani Allah'ın emrinden ayrılarak tersini yapmışlar,

dünyalık azgın arzulardan, tad almışlar ve onun aldatıcı gö-

rüntülerine gönül vermişlerdir).

 

 

 

200

 

201

 

ÖU'M-KIYAMEJ-ÂHİRHT

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

 

 

Peygamber'imize (s.a.s.) "Mü'min ve münafık kimdir?"

diye sormuşlar, Peygamberimiz şu cevabı vermiştir:

"Mü'minin gözü namazda, oruçta olur. Münafı-

ğın gözü ise -hayvanlarda olduğu gibi- yemekte, iç.

mekte, ibadet ve namazdan uzak durmakta olur.

Mü'min eli vardıkça sadaka verir, Allah'dan günah-

larının affedilmesini diler. Münafık ise ihtiras ve boş

kuruntular peşindedir. Mü'minin Allah'dan başka

hiçbir kimsede umudu olmaz, münafık ise Allah'dan

başka herkese umut bağlar.

Mü'min, dini yerine malını feda eder, münafık

ise malı uğrunu dinini satar. Mü'min Allah'dan baş-

ka hiç kimseden korkmaz. Münafık ise Allah'dan

başka herkesten çekinir. Mü'min iyilik işlemekle

birlikte ağlar, münafık ise kötülük işlediği halde

güler.

Mü'min yalnızlıktan ve kendi başına kalmaktan

hoşlanır. Münafık ise girişkenlikten ve kabalıktan

hoşlanır.

Mü'min tohum eker, (yapıcı ve üreticidir) karga-

şalıktan hoşlanmaz. Münafık ise yıkıcıdır. Bununla

birlikte emeksiz ürün peşindedir. Mü'min dininin

prensiplerine uygun bir idare uğruna emin verir ve

yasaklar koyar, düzelticidir. Münafık ise baş olma

ihtirası uğruna emirler verir ve yasaklar koyar, yıkı-

 

r. Daha doğrusi kötülüğü emrederken iyiliği ve

doğruyu yasaklar."

Nitekim Yüce Allah (c. c.) şöyle buyuruyor:

"Münafık erkekler de münafık kadınlar da birbirlerinin

parçalarıdırlar (hepsi birbirine benzer). Onlar kötülüğü em-

rederler, iyilikten vazgeçirmeye çalışırlar. Onlar avuçlarını

yumarlar (cimridirler). Onlar Allah'ı unutmuşlardır. Allah da

onları terketti. Hiç şüphesiz münafıklar, fasıkların ta ken-

dileridirler. Allah erkek münafıklara da kadın münafıklara

da, kâfirlere de içinde ebediyyen kalmak üzere cehennem

ateşini va'd etmiştir. Bu onlara yeter. Ayrıca Allah onları

rahmetinden kovdu, onlar için tükenmez azap vardır." Tevbe,

67-68.

Yine Yüce Allah (c. c.) şöyle buyurur:

"Allah münafıklar ile kâfirlerin hepsini (kâfir ve

münafık olarak öldükleri takdirde) cehennemde bir

araya getirecektir."

Ayet-i celilede münafıkların daha önce zikredilme-

lerinin sebebi, bunların kâfirlerden daha kötü olmaları yü-

zündendir. Arkasından da her iki zümrenin birlikte varacağı

yerin cehennem olduğu bildirilmiştir.

Yine Yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Hiç şüphesiz, münafıklar cehennemin en alt kalın-

dadırlar. Onlar için hiç bir kurtarıcı bulamayacaksın."

 

 

 

202

 

203

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

Münafık, kelime manâsı bakımından: "Nafik-ul Yerbu"

deyiminden türemiştir. Tarla faresinin yuvasında karşılıklı iki

delik bulunduğu söylenir. Birine "nafıka" diğerine "kasıa"

denir. Tarla faresi birinin ucundan başını gösterir, öbürün-

den çıkıp gider. İşte münafığa o yüzden bu ad takılmıştır.

Çünkü kendini müslümanmış gibi gösterir, öte yandan İs-

lâmdan çıkarak kâfirliğe girer.

Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Münafık, iki koyun sürüsü arasında gah sürünün bi-

rinde, gah öbürüne katılan şaşkın bir koyun gibidir. O bu

sürülerin hiç birinde devamlı barınmaz, çünkü her iki sürüye

de yabancıdır. Münafık da tıpkı böyledir, ne tamamen Müs-

lümanlarla kaynaşabilir ve ne de kâfirlerle."

Yüce Allah (c.c.) cehennemi yedi kapılı olarak yarat-

mıştır. Nitekim: "Cehennemin yedi kapısı vardır." HİCT, 44,

diye buyuruyor. Bu kapılar, lanetle kaplanmış demirdendir.

Cehennem duvarlarının dış yüzü bakırdan ve iç yüzü kur-

şundandır. Tabanında azap ve tavanında öfke ve acıraazlık

vardır. Zemini cam, kurşun, bakır ve demir karışımıdır. Ce-

hennemlikler üstten, alttan, sağdan ve soldan ateşle kuşa-

tılmışlardır. Birbiri üzerinde duran katlardan meydana gel-

miştir. İşte münafıklar için bu katların en altta olanı ayrıl-

mıştır.

Rivayete göre Cebrail'in (a.s.) gelişlerinden birinde

Peygamber'imiz (s.a.s.) O'na: "Ya Cebrail, bana cehennemi

ve onun hararet derecesini tasvir et" der. Cebrail de Pey-

204

 

^__     ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

gamberimizin (s.a.s.) isteği üzerine şunları anlatır. "Yüce

Allah, cehennem ateşini yarattıktan sonra bin yıl boyunca

yaktı. Sonunda kıpkırmızı oldu. Arkasından bin yıl daha

yaktı, nihayet ağardı. Daha sonra onu koyu bir kara renge

bürününceye kadar bin yıl daha yaktı.

Seni hak dinle Peygamber olarak gönderen Allah adı-

na yemin ederim ki cehennemliklerin üzerindeki elbise-

lerden biri yeryüzü halkına gösterilecek olsa hepsi ölürlerdi.

Yine eğer cehennem içeceğinin bir tek kovası yeryüzü su-

larının tamamına katılsa tadanlar derhal ölürdü.

Yüce Allah'ın: "Sonra onu boyu yetmiş arşın zincire

vururuz." ayetinde belirttiği zincirden bir arşın kadarı -ki o

arşının   uzunluğu   doğu   ile   batı   arası   kadardır-   dünya

dağlarına düşse, dağlar erirdi. Eğer aranızdan biri cehen-

neme girdikten sonra çıkarılarak aranıza gönderilse yeryü-

zündekiler, kokusunun keskinliğinden bayılarak ölürlerdi."

Peygamberimiz (s.a.s.) Cebrail'in sözünün burasında

araya girerek:

-'Ya Cebrail, bana cehennemin kapılarını tarif et, şu

bildiğimiz kapılar gibimidirler? " diye sordu.

Cebrail (a.s.):

-"Hayır ya Rasulallah fakat birbiri üzerine katlar ha-

lindedirler. Kapıdan kapıya yetmiş yıllık mesafe vardır. Her

kapının ısı derecesi üzerindekinden yetmiş derece fazladır."

Peygamberimiz (s.a.s.) Cebrail'e bu kapılara tekabül eden

katlara kimlerin gireceğini sordı*. Cebrail şöyle cevap verdi:

205

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

"İsmi "haviye" olan en alt katın kapısından münafıklar gjre

çeklerdir. Nitekim Yüce Allah:

"Hiç şüphesiz, münafıklar cehennemin en alt

kalındadırlar, buyuruyor. Nisa Sûresi, 145.

İsmi "Cafıim" olan ikinci katın kapısından Allah'a

ortak koşanlar gireceklerdir. İsmi "Sakar" olan üçüncü

katın kapısından yıldızlara tapan putperestler (sabiiler)

girecek-lerdir.

Adı "Lezza" olan dördüncü katın kapısından şeytan ile

birlikte ona uyan ateşperestler gireceklerdir. Adı "Hutame"

olan beşinci katın kapısından yahudiler gireceklerdir. İsmi

"Sair" olan altıncı katın kapısından yahudiler gireceklerdir."

Cebrail, sözünün burasında susunca Peygamberimiz

(s.a.s.): "Hani yedinci katın kapısından girecek olaı lan

söylemedin" diye sordu. Cebrail bu soruya:

-'Ya Muhammed onu sorma" diye cevap v<_rdi.

Peygamberimiz: "Söyle" diye ısrar edince Cebrail:

-'Yedinci kapıdan da senin ümmetinden tevbesiz ölen

büyük günahkârlar gireceklerdir." diye sözünü tamamladı.

Rivayete göre: "Hepiniz teker teker oraya

(cehenneme) mutlaka gireceksiniz." Meryem Sûresi, 71

mealindeki âyet-i kerime indiği zaman Peygamber'imizin

ümmeti hesabına duyduğu korku artmış ve hüngür hüngür

ağlamıştır.

 

Allah'ı tanıyan, O'nun sillesinin ve hışmının şiddetini

bilen kimse O'ndan olanca derecesi ile korkar. Anlatılan

sıkıntılarla henüz karşılaşmadan, o korkunç ve ürkütücü ev

(cehennem) gözü önüne dikilmeden, perde: düşüp intikamı

pek çetin olan Allah'ın (c.c.) huzuruna çıkarılmadan ve

cehenneme sevkedilmeden kendine ve sapıklıklarına gözyaşı

döker.

Orada nice yaşlı kimse: "Hey gidi yaşlılığım" diye fer-

yad eder, nice genç: "Eyvah gençliğime" diye bağırır. Nice

kadın da "Eyvah rezilliklerime, yazık yırtılın sır perdelerime"

diye figan eder. Orada herkesin yüzü ve vücudu kapkaradır,

beli büyüktür.

Ne büyüklere saygı gösterilir, ne de küçüklere acınır,

kadınlar çırılçıplaktır.

Allah'ım, ey bağışlayıcıların ulusu! Rahmetin sayesinde

bizi atehten ve ateşe yaklaştıracak ner türlü kötülükten koru,

oizi iyilevle birlikte cennete koy.

Allah'ım! Kusurlarımıza göz yum, basımızdakileri güve-

ni.ı' 'il, ayak sürçmelerimizden sonra dengeye kavuşmamızı

nasit syle ve huzurunda bizi rezil eyleme, ey merhametli-

lerin en merhametlisi.

Salât ve selâm Peygamberimize, O'nun yakınları ile

sahabileri üzerine olsun.

 

 

 

TEVBE

 

Tevbe her müslüman erkek ve kadına farzdır. Nitekim

Yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Ey   iman   edenler!   Dönülmez   bir   tevbe   ile

Allah'a yÖnelİnîz" Tahrim Sûresi. 8

Emir vücup içindir.

Yine Yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Allah'ı unuttukları için Allah'ın kendilerini

kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayınız.

Onlar, fasıkların ta kendileridir ." Haşr Sûresi, 19

Ayet-i kerimedeki "Allah'ı unuttular" ifadesi, Allah'a da-

ha önce söz vermiş oldukları halde O'nun kitabına uy-

maktan cayanlar demektir. "Allah da onlara kendi kendile-

rini unutturdu" cümlesi de, kötülüklerden vazgeçip kendileri

hesabına iyi davranışlara girişmek üzere kendi kendilerini

değerlendirmelerini hatırlarına getirmedi demektir. Nitekim

Peygamber'imiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor:

"Allah'a kavuşmayı dileyen kimseye kavuşmaktan, Al-

lah hoşnut olur. Buna karşılık Allah'a kavuşmaktan hoşlan-

mayan kimseye kavuşmayı Allah da istemez. "

"Ayetteki: "Onlar fasıkların ta kendileridir" ifadesi de

günah işlemeyi tabiî bir yol haline getirenler, verdikleri söz-

 

cayanlar. hidayet, rahmet ve mağfiret yolundan sa-

panlar demektir.

"Fasık" iki türlüdür: Biri "kâfir fasık", diğeri "facir fasık"

"Kâfir fasık" Allah'a ve O'nun Resul'üne inanmayan, hidayet

yolundan çıkararak sapıklık çıkmazına koyulan kimsedir.

Nitekim Yüce Allah (c. c.) böylesi fasıklar hakkında söyle

buyuruyor:

"O, Rabb'inin emrinden çıkmıştır." Kchf so

Yani iman ederek Allah'ın emrine uyma yolundan

ayrılmıştır. "Facir fasık" a gelince içki içen, haram yiyen, zina

eden, çeşitli günahlar işleyerek ibadet yolundan sapıp isyan

yoluna giren ve fakat Allah'a ortak koşmamış olan kimseler-

dir. Aralarında fark şudur: Ölmeden önce tevbe edip kelime-

i sehadet getirmedikçe kâfir fasığın affedilmesi umulmaz.

Buna karşılık facir fasık, ölmeden önce sadece tevbe ederek

işlediklerinden pişmanlık duyduğu taktirde affa uğraması

beklenebilir.

Bilinmelidir ki, sebebi nefsin azgın arzulan olan her

günahın affedilmesi beklenebilir. Buna karşılık sebebi nefsin

kibir olan günahın affı beklenemez. Nitekim şeytanın baş

kaldırmasına sebep kibri olduğu için affedümemiştir. Buna

göre ölmeden önce günahlarından vazgeçip Allah'a tevbe

etmen gerekir ki, Allah'ın dileğini kabul buyurmasını bek-

lemeye haklı olasın. Nitekim Yüce Allah (c.c.) şöyle buyurur:

Kullarından gelen tevbeleri kabul ederek kötü-

lükleri affeden O'dur." SuıaS.n^ı 2~>

 

208

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

Demek ki Yüce Allah, tevbeyi kabul ederek yapılmış

olan kötülükleri bağışlıyor. Nitekim Peygamber'imiz (s.a.s)

şöyle buyuruyor:

"Günahlarından tevbe eden kimse, hiç günah

işlememiş kimse gibidir."

Anlatıldığına göre adamın biri her günah işlediğinde

günahı bir deftere yazardı. Günün birinde yeni bir günah

daha işler, yazmak için defterini açar. Fakat günah listesinin

kayıtlı olduğu sayfalarda:

"O kimseler ki Allah onların kötülüklerini iyi-

liklerle değiştirir." mealindeki ayet-i kerimeden başka hiç-

bir satır bulamaz. Ayetten murad Allah şirkin yerine imanı,

zinanın yerine affi, günahın yerine ismet ve taatı değiştirir,

demektir.

Yine anlatıldığına göre Hz. Ömer (r.a.) bir gün Medine

mahallelerinden birini dolaşırken bir delikanlı ile karşılaşır.

Delikanlı, elbisesinin altında içki şişesi taşımaktadır. Hz.

Ömer "Delikanlı, elbisenin altında ne var" diye sorar. Deli-

kanlı "içki" diye cevap vermek üçere iken o anda içinden

şöyle dua eder: "Allah'ım! Beni Ömer'in karşısında rezil

etme, rüsuay etme, ayıbımı gözünden sakla, bundan sonra

bir daha içki içmeyeceğim."

Arkasından "Ey Emirü'l- Mü'minîn, elbisemin altında

taşıdığım sirke şişesidir." diye cevap verir.

210

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

Hz. Ömer: "Bir bakayım" der. Delikanlı elbisesini kal-

j,nr. Hz Ömer bakar, gerçekten şişe sirke olmuştur! Demek

|y içki sirkeye dönüşmüştür.

Kul korkusu ile tevbe ettiği için samimiyetinden dolayı

Allah'ın içkisini sirkeye değiştirdiğini görüyorsun. Bu böyle

olunca kötülüğe batmış bir günahkâr, dönülmez bir tevbe

ederek işlediği kötülüklerden vazgeçecek olsa, Yüce Allah

onun günah içkisini ibadet sirkesine dönüştürecektir.

Ebu Hureyre (r. a) anlatıyor:

"Bir gece yatsı namazını Allah Rasülü ile birlikte kıl-

dıktan sonra yola çıktım, yürürken önüme bir kadın çıktı.

-"Ey Ebu Hureyre, ben bir günah işledim, acaba

tevbem kabul olur mu?" diye sordu. "İşlediğin günah nedir?"

diye sordum. Kadın, "Zina yaptım ve zinadan peydahladığın

çocuğu da öldürdüm." cevabını verdi. Kadına:

-"Mahvoldun ve cana kıydın, yemin ederim ki, senin

yapacağın tevbe kabul edilmez" karşılığını verdim. Ben

böyle derdemez kadın bayılarak yere düştü.Yoluma devam

ettim. Yürürken içimden: "Allah Rasul'ü henüz aramızda

fen ben fetva veriyorum, bu doğru değil" dedim. Bu dü-

Şünce ile geriye döndüm, Peygamberimize vardım, karşı-

kştığım olayı O'na anlattım. Bana dedi ki:

-"Mahvoldun ve mahvettin. Şu ayetler nerede, senin

Burnun nerede! Yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Onlar

to, Allah'ın yanına başka bir ilâh katıp tapmazlar,

*esin bir adalet hükmü olmaksızın Allah'ın haram

211

 

ÖLÜM-KIY AM^T-ÂI IİRET _

kıldığı   cana   kıymazlar,   zina   etmezler   (işte  onla

Allah'ın gerçek kullarıdırlar). Kim bu haramları js

lerse cezaya çarpılır. Kıyamet günü o kimsenin aza-

bı kat kat olur ve perişanlık içinde azap ile ebediy.

yen başbaşa bırakılır. Yalnız tevbe ederek salih a-

meller işleyenler müstesna,  Allah onların kötülük-

lerini iyiliklerle değiştirir. Allah çok bağışlayıcı ve

çok merhametlidir." Furkân Sûrusi. 68-70

Bunun üzerine Peygamber'imizin yanından hemen

çıktım. "Az önce benden bir konuda fetva isteyen kadının

yanına beni götürecek kimse var mı?" diye seslendim.

Çocuklar: "Ebu Hureyre delirmiş" diye bağırmaya başladılar.

Sonunda kadının yanına vararak Peygamber'imizin verdiği

fetvayı ona bildirdim. Kadın sevinçten coşarak nara attı ve

bir bahçem var, onu Allah ve O'nun Rasul'ü uğruna sadaka

olarak vereceğim" dedi.

HİKfiYE

Utbetü'l-Gulâm şamatacılığı ve sarhoşluğu ile meşhur,

günah ve kötülükte ileri gitmiş bir kimse idi. Bir gün Hasan

el- Basrî 'nin (rahimehullah) toplantısına katıldı. Şeyh şu

ayet-i kerimenin tefsirini okuyup açıklıyordu. Ayet-i kerime

de Yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Allaha iman edenlerin, O'nun zikrinden dolayı

kalplerinin ürpereceği zaman gelmedi mi?" ^ ıinl

kalplerin korkacağı vakit gelmedi mi?

212

 

Hasan el- Basrî âyetin tefsirini naklederken gayet etkili

bir va'z yaptı, öyle ki, herkesi ağlattı. Bu sırada kalabalığın

arasından   bir   delikanlı   ayağa   kalktı,   "Ey   mü'minlerin

rnuttakisi! Allah benim gibi günahkârlık ve kötülüğe batmış

birinin tevbesini kabul eder mi?" diye sordu. Şeyh "tabii,

tevbe edecek olsan Allah senin günahkârlık ve kötülüğe

dalmışlığını affeder." diye cevap verdi. Adı Utbetü'l-Gulâm

olan delikanlının bu cevap üzerine benzi sarardı, bütün

vücûdu titredi ve öylesine gür bir nâra attı ki, arkasından

bayılarak yere düştü. Ayılmca yanına yaklaşan Hasan el-

Basrî ona şu beyitleri okudu:

Ey Arş'ın Rabb'ine karşı gelen delikanlı, Bilir misin,

nedir günahkârların cezası?

Günahkârların alınlarının yakalandığı gün,

Asiler için "sair" uar ki, onun yalazı gümbürtülü ve

öfkelidir.

Eğer   bu   ateşe   dayanabileceksen   Allah'a   isyan   et,

Değilse günah işlemekten kaçın,

Kazandığın günahlar yüzünden,

Ne/sini ipotek etmişsin, onu kurtarmayu çalış.

Bu şiiri duyan delikanlı, bir kere daha gür bir nâra

salarak baygın vaziyette yere düştü. Ayılmca Şeyhe yine

sordu: "Ey Şeyh! Esirgeyici olan Allah, benim gibi bir alça-

ğın tevbesini kabul eder mi?" Hasan El- Basrî delikanlıya;

"Günahkâr kulun duasını bağışlayıcı olan Allah'dan başka

213

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

kim kabul edebilir ki?" diye cevap verdi. Bu cevap üzerin

kalbi biraz daha ferahlayan delikanlı, başını yerden kaldı

rarak Allah'a dua etti ve üç şey istedi.

Birinci duası şuydu: "Allah'ım! Eğer tevbemi kabul

ederek günahlarımı affedersen, bana gerek Kur'an-ı Kerim

ve gerekse diğer ilimler ile ilgili olarak işittiğim her cümleyi

kavrayacak derecede kuvvetli bir zekâ ve hıfzetme gücü

ihsan eyle."

İkinci duası şuydu: "Allahım! Bana öylesine tatlı bir ses

bağışla ki, benim dilimden Kur'an-ı Kerim duyan en katı

kalpli kimselerin bile gönlü yumuşasın.

"Üçüncü duası da şu oldu: "Allah'ım! Bana helâl lokma

nasibeyle, zaruri geçim kaynağımı ummadığım yerlerden

temin eyle."

Yüce Allah (c.c.) delikanlının her üç duasını da kabul

etti. Bunun üzerine zekâ ve hafızası gelişti, O Kur'an-ı Kerim

okuyunca dinleyenler derhal günahlarına tevbe ediyorlardı,

ayrıca hergün evine bir çömlek dolusu çorba ile iki çörek

gelirdi, kimin getirdiğini hiç kimse bilmiyordu. Ölünceye

kadar bu durum böylece devam etti. İşte gönülden Allah'a

bağlı yönelen kimselerin hali budur. Çünkü Allah iyi amel

işlemeye yönelenleri mükâfatsız bırakmaz.

Alimlerden birine soruldu ki: "Kul, tevbe ettiği

zaman tevbesinin kabul edilip edilmediğini bilebilir mi?"

Alim bu soruya şu cevabı verdi:

214

 

      ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

"Bu konuda kimse kesin bir hükme varamaz, fakat

tevbenin kabul edilip edilmediğine işaret eden bazı alâ-

metler vardır. Başlıcaları şöyle sıralanabilir:

1.    Kulun kendisini günahtan uzak hissetmesi gerekir.

2.    Kalbinden sevincin silindiğini, her baktığı yerde Al-

lah'ın varlığını hissetmesi gerekir.

 

3.    Günahkârlardan uzak durarak iyilik işleyenlere ya-

kınlık duyması gerekir.

4.    Dünya kazancının azını çok, ahiret amelinin çoc\. ı u

az görmesi gerekir.

 

5.    Kalbini devamlı olarak Allah'ın farz kıldığı ibadeti y

.e ilgili görmelidir.

6.    Az konuşması, aralıksız bir düşünce hali yaşama;;1

daha evvel işlediği günahlardan dolayı devamlı olarak v.

gün ve pişman görünmesi gerekir.

 

 

SEVGİ

 

Anlatıldığına göre adamın bir; çöl ortasında yürürken

gözünün önüne çirkin bir yüz dikilir.

Adam: "Sen kimsin?"der. Çirkin yüz "Ben senin çirkin

amellerinim" diye cevap verir. Adam: 'Senden kurtulmanın

yolu nedir? " diye sorar. Çirkin yüz: "Feygamber'e salât-ü

selâm getirmektir." der. Nitekim Peygamber'imiz (s.a.s.)

oöyle buyuruyor:

 

"Bana getirilen selât-ü selâm, sırat köprüsü üzerinde

ışıktır. Cuma günü seksen kere salât-ü selâm getiren kim-

senin geçmiş seksen yıllık günahı affedilir."

Yine anlatıldığına göre adamın biri, Peygamberimiz

Hz. Muhammed'e salât-ü selâm getirmezdi. Bir gece rüya-

sında Peygamber'imizi (s.a.s.) görür, fakat Peygamber'imiz

yüzünü adama çevirmez. Adam:

-"Ey Allah'ın Resul'ü! Yoksa bana kızgın mısın?" diye

sorar. Peygamberi'imiz "Hayır" diye 'cevap verir. Adam: "O

halde niye yüzüme bakmıyorsun?" diye sorar. Peygambe-

rimiz: "Çünkü seni tanımıyorum" diye karşılık verir. Adam:

"Beni nasıl tanımazsın, ben senin ümmetinden biriyim, alim-

lerin anlattığına göre sen ümmetini ananın çocuğunu tanıdı-

ğından daha iyi tanırsın." der.

Peygamberimizin cevabı şöyle olur: "Alimler doğru

söylemişler, yalnız sen üzerime selât-ü selâm getirerek beni

hatırlamadın ki! Benim ümmetimi tanımam üzerime getire-

cekleri salât-ü selâm ile ölçülüdür." Bu arada adam uyanır

ve her gün Peygamberimiz'e (s.a.s.) yüz kere selât-ü selâm

getirmeyi üzerine borç haline getirir ve bunu yapar. Bir

müddet sonra Peygamber'imizi tekrar rüyasında görür. Pey-

gamberimiz ona:

"Şimdi seni tanıyorum ve sana şefaat edeceğim diye

müjde verir. Çünkü adam Rasülüllahı sever olmuştur.

Yüce Allah (c.c.) buyurur ki:

 

"-Ey Rasul'üm! De ki, eğer Allah'ı seviyorsanız,

bana uyunuz da Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı

affetsin. Hiç şüphesiz Allah, bağışlayıcı ve esirgeyi-

cidir "

Ayet-i kerimenin nüzul sebebi şöyle nakledilir:

Peygamberimiz (s.a.s.) K'ab İbni Eşref ile adamlarını

İslâmı kabul etmeye davet ettiği zaman onlar da Peygam-

berimize: "Biz Allah'n oğulları yerindeyiz, o yüzden biz Al-

lah'ı daha çok severiz" diye cevap verdiler. Adamların bu

cevabına karşılık Yüce Allah (c.c.) Peygamberin onlara şu

mahiyette bir cevap vermesini murad etmiş olmalıdır: Eğer

siz Allah'ı seviyorsanız tebliğ ettiğim dini kabul ederek bana

uyunuz. Çünkü ben O'nun bildirisini size ulaştıran ve sizinle

ilgili hükümleri açıklayan bir Allah rasülüyüm. Eğer, benim

O'nun adına yaptığım davete uyarsanız, O sizi sever ve gü-

nahınızı bağışlar. Hiç şüphesiz O bağışlayıcı ve esirgeyicidir.

Mü'minlerin Allah'ı sevmesi, O'nun emrine uymakla,

ibadetine koşmakta ve hoşnutluğunu aramakla olur.

Allah'ın (c.c.) mü'minleri sevmesi, onlara merhametle

muamele etmesi, onları mükafatlandırması, günahlarını ba-

ğışlaması, onlara rahmet, takva ve başarı ihsan etmesi de-

mektir.

İmam-ı Gazali (rahimehullah) "İhyâu ulumi'd-

Dîn" adlı eserinde der ki: "Dört şeyi yapmaksızın dört

şeyi iddia eden kimse yalancıdır. Bunlar:

 

 

 

216

 

217

 

ÖLÜM-KIYAMET-Â11 İRE'

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHÎRET

 

 

 

1. Cenneti sevdiğini söylediği halde ibadet etmeyi

kimse yalancıdır.

'en,

2.    Peygamberimizi (s.a.s.) sevdiğim ileri sürdüğü halde

alimler ile fakirleri sevmeyen yalancıdır.

3.    Cehennemden korktuğunu iddia ettiği halde gü-

nah işlemekten vazgeçmeyen kimse yalancıdır.

Nitekim Rabia-i Adeviyye'nin  (rahimehullah) şu iki

beyti, bu noktayı güzel izah eder:

Allah'a isyan ediyorsun,

oysa O'nü sever görünüyorsun

Hayatım hakkı için bu durum,

mantık prensiplerini alt-üst eder.

Eğer sevgin doğru olsaydı,

O'nun emirlerimi uyardın

Çünkü aşık, sevgilisinin sözünden çıkmaz

Sevginin alâmeti, sevgilinin arzusuna uymak ve onun-

la ters düşmekten sakınmaktır.

Anlatıldığına göre bir gün bir gurup Şibli'yi (rahi-

mehullah) ziyarete gider. Büyük Veli "Siz kimsiniz?" diye

sorar. Gelenler "Biz seni sevenleriz" diye cevap verirler.

Bu sırada Şiblî yüzünü onlara döner, sonra onlan taşlamaya

başlar. Adamlar Veli'den kaçarlar. Veli onlara: "Benden niye

kaçıyorsunuz, eğer gerçekten beni sevseydiniz, belâmdan

 

kaçınmazdımz" diye azarlar. Arkasından sözlerine şöyle de-

vam eder:

Muhabbet ehli, sevgi kadehinden içtiler. Beldeler ve

yeryüzü onlara dar geldi, Allah'ı hakkı ile bildiler, O'nun u-

luluk ve kudreti karşısında şaşkın kaldılar. O'nun sevgi ka-

dehinden içtiler, O'nun ünsiyet denizinde boğuldular, yalnız

O'na seslenmekten zevk alır oldular.

Arkasından şu beyti söyledi:

"Ey Meulâm! Sevgini hatırlamak sarhoş etti beni,

Sen sarhoş olmayan hiç bir aşık gördün mü?"

Söylendiğine göre deve sarhoş olduğu zaman kırk gün

yem yemez ve her zaman taşıdığının bir kaç katı kadar yük

sırtına vurulsa yükleneni taşımamazlık etmez. Çünkü kal-

binde sevgilisinin hatırasını kıpırdayınca artık ne yem yer ve

ne de ağır yük taşımaktan kaçınır, sebep sevgilisine karşı _

duyduğu şevktir.

Deve deve iken sevgilisi uğruna nefsinin isteğini gem-

leyerek ağır yük taşımaya katlandığı halde, siz Allah (c.c.)

;in üzerinize herhangi ağır bir yük aldınız mı? Bu sayılan iyi

Amellerden hiç birini yapmamışsanız, sizin Allah sevgisi id-

dianız ne dünyada ne de Ahire tte. ne insanlar gözünde ne

Jlah katında hiç bir şeye yaramayan boş bir sözden iba-

rettir.

Hz. Ali (keremullahu vecheh) şöyle der: Cenneti

seven kimse iyiliklere koşar. Cehennemde korkan kimse,

 

218

 

Ö]..rjM-KIYAMin;-ÂHİRET...  _..    ...__

nefsini asm arzularından al.kor.  Ölümün kaçmılmazhğma

inanan kimsenin gözünde dünyalık hazlar önemsızleşır.

İbrahim el-Havvas'a (rahimehullah): "Muhabbet ne-

dir?" diye sorarlar. Şu cevabı verir: "İstekleri yok etmek,

bütün hacet ve sıfatlan yakmak ve kulun kendisini işaretler

denizine daldırmasıdır."

 

 

ALLAH'A İTAAT O'NU VE RASÛLÜNÜ SEVMEK

 

Yüce Allah (c.c.) buyuruyor: '

"De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyunuz

ki, Allah da SİZİ SeVSİn." Âl-i Imrân Sûresi. 31.

Allah'ın rahmeti üzerinde olsun; bil ki, kulun Allah'ı ve

Onun Rasûl'ünü sevmesi, onlara boyun eğmekle, onların

emrine uymakla olur. Allah'ın kullarını sevmesi de onlara

mağfiret suretiyle ikramda bulunmasıdır.

Denilir ki, kul gerçek kemâlin yalnız Allah'da olduğu-

nu, kendisine veya başkasında gördüğü her kemâlin (gerçek

kemalin) Allah'dan ve Allah sayesinde olduğunu bilince, ne

Allah'dan başkasını sevebilir ve ne de Allah'a dayanmayan

bir sevgiye gönlünde yer verebilir.

220

 

\u,<. ... ....

Bu bilgi de, Allah'a ibadet etmek istediğini, O'na yak-

laştıracak davranışları arzu etmeyi gerektirir. Böyle olduğu

için Allah sevoısı, ibadet isteği ile yorumlanmış ve yine bu

sevgi, ibadet ederken Peygamberimize (s.a.s.) uyma ve ona

itaate teşvik şartına bağlanmıştır.

Hasan el-Basri'den (rahimehullah) rivayet edil-

diğine göre; Peygamberimizin (s.a.s.) zamanında bir takım

kimseler. Ey Muhammed'. Biz Rabb'imizi çok severiz"

demeleri üzerine yukarıdaki ayeti kerime inmiştir.

Bişr el-Hafi (r.a.) diyor ki. "Bir gece Peygamber'i-

mizi(s.a.s.) rüyamda gördüm, bana dedi ki; "Ey Bişr! Allah

senin dereceni arkadaşların arasında neden yüksek kıldı, bi-

liyor musun?  "Hayır, ya Rasulellah"  diye  cevap verdim.

Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.), salihlere hizmet et-

tiğin için, mümin kardeşlerine nasihat ettiğin için, dostlarını

ve   yolumdan  ayrılmayanları  sevdiğin  için  ve  yolumdan

gittiğin için" diye kendi sorusuna cevap verdi.

Peygamber'imiz  (s.a.s.) buyuruyor ki:

-"Benim sünnetimi İha eden beni sevmiş olur, beni

sevenler de Kıyamet günü cennette benimle birlikte olurlar."

Bize kadar intikal eden butun meşhur islâm'ı eserlerde

belirtildiğine göre ahlâkın tutulduğu ve halkın çeşit çeşit

mezheplere kapıldıoı  zamanlarda Rasullerin efendisi olan

Peygamberimizin  sünnetine   .ımsıkı  sarılanlara yüz şehid

sevabı verilecektir. Meşhur '^ir'at-ul islam" adlı kitabda da

böyle yazar.

221

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

Yine Peygamberimiz, (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Bana yüz çevirenler müstesna, ümmetimin hepsi

cennete girecektir." Sahabiler sordular: "Ey Allah'ın Re-

sul'ü! Yüz çevirenler, kimlerdir?" Peygamber'imiz söz-

lerine şöyle devam etti: "Kim bana uyarsa cennete

girecek, bana isyan edenler, bana yüz çevirmişler,

demektir. Sünnetime uygun olarak yapılmayan her

iş, isyandır."

Ehl-i tasavvuftan biri der ki: "Allah'ın farz kıldığı iba-

detlerden birini bile bile terkeden veya sünnetlerden birine

bilerek uymayan bir şeyhi havada uçarken, denizde yü-

rürken, ateş yerken veya daha başka olağanüstü davranışlar

gösterirken görseniz, bütün bunlara rağmen adamın dava-

sında yalancı olduğunu, gösterdiği olağanüstülüklerin "kera-

met" değil, olsa olsa "istidrac" olduğunu biliniz. Allah böyle

kimselerden cümlemizi korusun."

Cüneyd el-Bağdadî (rehimehullah) der ki: "Al-

lah'a ancak yine Allah'ın sayesinde ulaşılabilir, Allah'a ulaş-

manın yolu da Peygamber'inıizin (s.a.s.) yoludur."

Ahmed el-Hıvârî (rehimehullah} der ki: "Sünnete

uymaksızın işlenen her amel batıldır. Nitekim Peygam-

ber'imiz (s.a.s.) şöyle buyurur: (Şir'atül-İslâmda bildiril-

miştir.)

"Sünnetimi yozlaştıranîar şefaatimden mahrum

kalırlar."

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

Hikâye edildiğine göre, adamın biri, bir delinin bil-

mediği bir işini görür ve durumu Ma'ruf ul-Kerhî'ye (rahime-

hullah) bildirir. Ma'ruf gülümseyerek der ki:

-"Kardeşim! Allah'ı sevenler içinde küçüğü, büyüğü,

akıllı51) delisi vardır. Senin gördüğün bu adam, onlann

delillerinden biridir."

Cüneyd el-Bağdadi (rahimehullah) der ki:

-"Bir gün şeyhimiz Sırrı (rahimehullah) hastalandı; has-

talığının ne sebebini anlayabildik ve ne de nasıl tedavi edi-

leceğini bilebildik.

Bize mütehassis bir doktor tavsiye ettiler, şeyhin id-

rarını bir şişeye koyarak ona götürdük, doktor idrara uzun

uzadıya baktı. Sonra bize dönerek, "Zannederim bu idrar

aşık birine aittir" dedi. Ben bir nâra atarak bayılmışım, idrar

şişesi de elimden düşmüş.

Dönünce Sırrî'ye durumu anlattım, gülümseyerek "Al-

lah canını almasın, nasıl da gördü!" diye cevap verdi. "Şey-

him, demek ki, muhabbet idrardan bile belli olurmuş" de-

dim, bana "tabii" karşılığını verdi."

Fudayl (rehimehullah) der ki: "Sana, Allah'ı sevi-

yor musun? diye sordukları zaman, sus, cevap verme. Çün-

kü eğer, hayır, diyecek olsan imandan çıkarsın, buna kar-

Şilık, evet, diyecek olsan ve Allah'ı sevenlere yakışmayacak

tavsif de bulunsan Allah'ın gazabından kork."

 

 

 

222

 

223

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHIRET

Süfyan (rahimehullah) der ki: "Allah'ı sevenler

seven kimse, aslında Allah'ı seviyor, demektir. Allah'a ikram

eden kimselere ikram eden kimse, aslında Allah'a ikram

ediyor, demektir."

Sehl (rahimehullah) der ki: "Allah'ı sevmenin alâ-

meti Kur'an-ı kerimi sevmektir. Allah ve Kur'an sevgisinin

alâmeti ise Peygamber'i (s.a.s.) sevmektir. Peygamber

(s.a.s.)'in sevgisinin alâmeti ise sünneti sevmektir. Sünneti

sevmenin alâmet ise, Ahireti sevmektir. Ahireti sevmenin

alâmeti ise dünyadap hoşlanmamaktır. Dünyadan hoşlan-

mamanın alâmeti de Ahiret azığı olabilecek kadarının dışın-

da onun varlığından uzak durmaktır."

Ebul Hasan ez-Zencanî (rahimehullah) der ki: "İbadet

binasının temeli üç direk üzerinde oturur. Göz, kalb ve dil.

Gözün ibadeti, ibret almakladır. Kalbin ibadeti, düşünmek

ve duymakladır. Dilin ibadeti ise doğru konuşmak ve Allah'ı

zikretmekle olur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur:

-"Ey iman edenler! Allah'ı çok çok zikrediniz.

O'nu sabah-akşam noksan sıfatlardan tenzih ediniz."

Ahzâb Sûresi. 41.

Anlatıldığına göre; bir gün Abdullah ile Ahmed Ibni

Hab bir yerde birlikte bulunuyorlardı. Bu arada Ahmed İbni

Hab yerden bir ot kopardı. Bunun üzerine Abdullah ona

dedi ki: "Bu hareket sana beş şeye mal oldu:

l- Bu hareketle kalbini Allah'ı teşbih etmekten alı-

koydun.

224

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

2-    Bu hareketle kendini Allah'ın zikrinden başka bir

işle oyalanmaya alıştırdın.

3-    Bu hareketinle başkalarının da aynı davranışta bu-

lunmalarına önayak oldun.

4-    O ot parçasını Allah'ı teşbih etmekten alıkoydun.

5-    Bu hareketinle Kıyamet günü Allah'a kendi aley-

hinde bir delil meydana getirdin."  (Ravnak-ül-Mücanis'te

böyle anlatılmıştır.)

Sırrî (r.a.) der ki: "Bir gün Gürcanî'yi kavrulmuşun

yutarken gördüm, "Neden başka bir şey yemiyorsun" diye

sordum; bana şöyle dedi: "Yiyeceği çiğnemek ile yutmak

arasında yetmiş tesbihlik bir zaman geçtiğini hesab ettim, o

yüzden kırk yıldır hiç ekmek çiğnemedim."

Nakledildiğine göre Sehl İbni Abdillah onbeş günde bir

yemek yerdi. Bütün Ramazan ayı boyunca sadece bir kere

yemek yerdi. Bazen yetmiş gün geçer de hiç yemek yeme-

diği olurdu. Yemek yediği zaman zayıflar, aç kalınca kuvvet-

lendiği görülürdü. Mescid-i Haram'da otuz yıl Ebû Hammâd

el-Esved'e komşu oldu da yerken veya içerken hiç görül-

medi, her an Allah'ı zikrederdi.

Anlatıldığına göre Amr İbni Ubeyd (rahimehullah) yal-

nız şu üç şey için evinden dışarı çıkardı:

1-    Cemaatle namaz kılmak

2-    Hasta ziyaret etmek

225

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

 

 

3- Cenaze namazı kılmak

O derdi ki: "İnsanları hırsız ve yankesici olarak görü-

yorum. Ömür, paha biçilmez bir nadide mücevherdir. On-

dan Ahirete kalacak bir hazine doldurmak gerekir. İyi bil-

melisiniz ki, Ahirete talip olanların dünya hayatından el-etek

çekmeleri gerekir. Ancak o zaman kulun ulaşmak istediği

hedef tek olur ve içi ile dışı arasında uyumsuzluk kalmaz.

Böyle bir hali muhafaza etmek, ancak kulun içini ve dışını

devamlı kontrol altında tutması ile mümkündür.

İmam-ı Şiblî (rahimehullah) der ki:

-"İlk intisap ettiğim günlerde uykum bastınnca göz

kapaklanma tuz sürerdim. Durum daha da ağırlaşınca mili

kızdırıp göz kapaklanma sürme çekerdim."

ibrahim İbni Hâkim der ki: "Babamın uykusu

geldiği zaman, denize girer yüzmeye başlardı, o yüzerken

denizdeki balıklar etrafına üşüşür, onunla birlikte teşbih

ederlerdi."

Anlatıldığına göre Vehb İbni Münebbih (rahimehul-

lah), geceleyin uyuma ihtiyacını üzerinden kaldırması için

Allah'a dua etmiş ve duası kabul edilerek kırk yıl hiç uykusu

gelmemiştir.

Hasan el-Hallâc (rahimehullah), kendi kendine topu-

ğundan dizine kadar onüç pranga vurur ve bu durumda her

gün ve gece bin rekat namaz kılardı.

226

 

Cüneyd ül-Bağdadî (rehimehullahu) ilk intisab ettiği

oü de çarşıya gelir, dükkanım açar, içeri girer ve hemen na-

rnaza rurdu. Dört yüz rek'at kıldıktan sonra evine dönerdi.

Habeşî İbni Davud'un (rahimehullah) kırk yıl yatsı ab-

desti ile sabah namazı kıldığı bildirilmiştir.

Mü'minin her zaman abdestli bulunması gerekir. Her

abdest bozduğunda abdest tazeleyerek iki rek'at namaz kıl-

malıdır. Nerede oturursa otursun, kıbleye yüzünün dönük

bulunmasına dikkat etmesi gerekir. Kendisini daima Pey-

gamber'imizin (s.a.s.) huzurunda oturuyormuş gibi farz e-

derek ona göre kendisine çeki düzen vermelidir. Ta ki, bu

düşünce altında her hareketi vakar ve ağırbaşlı olsun, ka-

balıklara katlanarak her çirkin harekete karşılık vermesin,

kusurlarına karşılık hemen istiğfar etsin, kendini ve amelini

beğenip böbürlenmesin. Çünkü kendini beğenmek, şeytanın

sıfatla-rmdandır. Tersine kendini küçümsesin, buna karşılık

salihlere hürmet ve mühimseme nazan ile baksın. Çünkü sa-

lihlere hürmet etmeyi bilmeyenleri Allah (c.c.), onlarla bira-

rada bulunma nimetinden mahrum eder. İbadete hürmet et-

meyi bilmeyenlerin de Allah, kalblerinden ibadet lezzetini çı-

kanr.

Anlatıldığına göre Ebu Ali, Fudayl İbni İyad'a

(rahimehullah) sordular ki: "Ey Şeyh! İnsan ne zaman

Salih sıfatını kazanır?" O şöyle cevap verdi: "Kulun niyeti,

başkalarına nasihat etmek, kalbinde Allah korkusu, dilinde

doğru sözlülük bulunur ve bütün davranışları salih amel

olduğu zaîman o kimse salih sıfatını taşımamaya hak

227

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

 

 

kazanır. Yüce Allah Mi'rac'da Peygamberimize "Ey Ahmed!

Eğer insanların günahlardan en kaçınanı ve dünyadan en

el-etek çekeni olmak istiyorsan, Ahirete yönel!" diye buyur-

du. Peygamber'imiz: "Dünyadan nasıl el-etek çekeyim" diye

sordu. Yüce Allah, "Dünya varlığı olarak sadece yiyecek

içecek ve giyecek Kadar yanında bulundur. Yarın için hiç

bhışey biriktirme, hiç durmadan beni zikret" diye buyurdu.

Bunun üzerine Peygamber'imiz: "Allah'ım! Seni nasıl

devamlı zikredeyim" diye sordu. Yüce Allah: "insanlardan

uzak durmakla; uykunu namaz, yemeğini açlık yapmakla"

diye buyurdu.

Nitekim Peygamber'imiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Dünyadan uzak durmak hem bedeni ve hem de kalbi

huzura kavuşturur. Buna karşılık dûna tutkunluğu keder ve

üzüntüyü artırır. Dünya sevgisi, her günahın başıdır, ondan

uzak durmak da her iyilik ve ibadetin ilk adımıdır."

Anlatıldığına göre salihlerden biri bir cemaatin yanın-

dan geçiyordu. Baktı ki; bir doktor, hastalıkları sayıyor ve

bahsettiği her hastalığın nasıl tedavi edileceğini tarif ediyor.

Salih kişi doktora seslendi:

-"Ey bedenlerin tedavi edicisi! Kalbleri de tedavi ede-

bilir misin?" Doktor "Evet, hatalığını bana anlat" dedi. Salih

kimse "Bahsettiğim kalbi, atışında da büzülüşünde de gü-

nahlar karartmıştır. Onun tedavisi var mıdır?" dedi.

Doktor şu cevabı verdi: "Böyle bir kalbin ilâcı, gece-

gündüz Allah'a yalvarmak, yakarmak, O'ndan af dilemek,

228

 

O'na ibadet etmeye koyulmak. O'ndan özür dilemektir,

{(aiblerin tedavisi böyledir; şifa ise gayblerin bilicisi olan

Allah'dandır."

Doktordan bu cevabı alan salih kişi yüksek bir nâra

atarak, ağlaya ağlaya yoluna devam etti. Yürürken şöyle

dedi: "Sen ne iyi doktorsun, kalbimin tedavisini doğru bil-

din" Doktor sözlerini şöyle bitirdi: "Bu tarifim, tevbe ederek

kalbiyle tevbelerin kabul edicisi olan Allah'a yönelenlerin

tedavisidir."

Anlatıldığına göre; adamın biri bir köle satın alır. Köle

efendisine der ki: "Efendim, aramızda şu üç şart bulunacak.

1-    Vakit geldiğinde farz namazlan kılmama engel ol-

mayacaksın,

2-    Gündüz bana ne iş buyurursan buyur, geceleri ba-

na iş vermeyeceksin.

3-    Evinde bana, benden başka hiç kimsenin gireme-

yeceği bir oda ayıracaksın."

Adam köleye: "Bu şartlarını kabul ediyorum, kalk

evleri gez, kendine bir oda seç" der.

Evleri dolaşan köle orada yıkık bir ev bulunca "Burayı

seçtim" der. Adam: "Oğlum, neden yıkık bir ev seçtin" der.

Köle: "Efendim, Allah ile birlikte olunca yıkıntıların bakımlı

bahçe gibi olduğunu bilmiyor musunuz?" der.

Köle gündüzleri efendisine hizmet eder, geceleri Al-

lah'a ibadete ayırırdı.

229

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

 

 

 

Bu böyle devam edip giderken bir gece efendi ev'

gezmeye çıkar, kölenin kapısı önüne varınca odayı apay

dınlık içinde ve köleyi de secdeye kapanmış görür, başından

aşağı yerle gök arasına asılmış bir kandil göz amaştıncı bir

ışık saçmaktadır. Köle Allah'a şu sözlerle yalvarıp seslen-

mektedir: "Allah'ım! Efendimin hakkını omuzlarıma yükle -

din, ben de ona gündüzleri hizmet ediyorum. Eğer böyle

olmasaydı hem gecemi hem gündüzümü sadece sana ibadet

ederek geçirirdim. Beni mazur gör, ya Rabb'i."

Köle secdeye kapanmış böyle dua ederken efendisi

ondan gözlerini ayırmıyor, nihayet tanyeri ağarır, kandil geri

alınır ve odanın tavanı geriye kapanır.

Adam geri döner, varıp olup bitenleri karısına anlatır.

Ertesi gece olunca bu sefer karısının elinden tutarak odanın

kapısı önüne ikisi gelirler. Köle yine secdeye kapanmıştır,

kandil yine başından aşağı sarkmıştır.

Karı-koca kapının önünde dikilip göyaşları içinde köle-

ye bakarlar. Sonunda yine gün ağarır.

Bunun üzerine efendi köleyi çağırarak ona der ki: "Sen

Allah rızası için azadsın, böylelikle kendini artık tamamen

kendisine mazeret beyan ettiğinin (Allah'ın) ibadetine vere-

bilesin."

Köle ellerini havaya kaldırarak şu beyti söyler: "Ey sır

sahibi! Artık o sır açığa çıktı.

Halim başkalarına malum olduktan sonra artık yaşa-

mak istemiyorum."

230

 

Sonra Allah'a şöyle yalvarır: "Allah'ım! Senden Ölüm

istiyorum." Duası biter bitmez derhal yere düşer ve ölür.

. İşte salihlerin, Allah aşıklarının ve O'nun rızası peşinde

koşanların hali!

Zehrür-Riyaz'da rivayet edildiğine göre; Hz. Musa

(a.s.)'nın samimi bir arkadaşı vardı, birlikte hoş vakit ge-

çirirlerdi Bir gün dostu Hz. Musa'ya: "Allah'a yalvar, kendini

bana iyice tanıtsın" der. Dostunun ricasına uyarak Allah'a

dua eden Hz. Musa'nın duası kabul edilir.

Bir müddet sonra Hz. Musa'nın dostu dağlara düşer,

vahşî hayvanlara karışır, Musa onu iyice kaybetmiştir. Al-

lah'a şöyle yakarır: "Rabb'ım! O benim yakın dostum, kar-

deşimdi. Şimdi onu kaybettim."

Gizli bir ses ona der ki: "Ey Musa! Beni iyice

tanıyan kimse artık hiç bir insanoğlu ile düşüp

kalkmaz."

Rivayete göre; bir gün Hz. Yahya (a.s.) ile Hz. İsa

(a.s,) çarşıda yürürken karşıdan gelen bir kadın aralarından

çarparak geçer.

Hz. Yahya:

-"Vallahi ben bir şey anlamadım" der.

Hz. Isa, Yahya'ya:

-"Sübhanallah! Vücudun yanımda, ama kalbin nerede

der.

231

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

Hz. Yahya şöyle karşılık verir:

-"Ey Halamoğlu, göz kapayıp açasıya kadar bile

kalbim Allah'ımdan başkası ile irtibat kursa Allah'ı tanıma-

dığımı anlarım."

Bildirildiğine göre; Allah'ı gerçekten tanımak, dünya ve

Ahiretin her ikisinden sıyrılarak sırf Allah'a yönelmek, mu-

habbet şarabı ile bir kere sarhoş olduktan sonra onun ce-

malini görünceye kadar ayılmamaktır. O kimse, rabbinin

nuru içindedir.

 

 

İBLİS VE AZABINI BEYAN

 

Yüce Allah (c. c.) şöyle buyuruyor:

"Eğer dönerlerse (Allah'ın emrine uymaz ve

Resulünün gösterdiği yoldan yüz çevirirlerse) bilsin-

ler ki, Allah kâfirleri sevmez (onların ne tevbelerini

kabul eder ve ne de günahlarını bağışlar.)" Âl ı imrân, 32

Nitekim Yüce Allah kendini büyük görüp Allah'ın ulu-

luğunu kabul etmediği için iblisin tevbesini kabul etmemiştir.

Buna karşılık Hz. Adem'e tevbe etmeyi ilham etmesi ve tev-

besini kabul, etmesi; kendi dili ile günahını itiraf etmesi,

pişmanlık duyması ve kendini suçlamasından dolayıdır.

Üstelik Hz. Adem'in (a.s.) işlediği kusur, gerçek ma-

nada günah sayılmaz. Çünkü peygamberler (Allah'ın selâmı

üzerlerine olsun) masumdurlar. Alimler tarafından kabul edi-

len sahih görüşe göre ne peygamber olmadan önce ve ne

de peygamberken günah işlemezler, günaha düşmekten ko-

runmuşlardır. Hz. Adem'in (a.s.) kusuru, sadece görünüşte

günahtır. Buna rağmen o ve Havva, Allah'a şöyle seslen-

mişlerdir: (Kur'an-ı Kerim'de Yüce Allah bize onların yaka-

rışını şöyle bildirmektedir:

 

 

 

232

 

233

 

ÖUJM^JYAMET^ÂHİRET

"Ey Rabb'imiz! Biz kendi kendimize zulmettik

Eğer sen bizi bağışlamaz, bize merhamet etmezsen

hiç şüphesiz hüsrana uğrayanlardan olacağız." AVâf

Sûresi, 23.

Görülüyor ki, Hz. Adem (a.s.) ve Havva yaptıklarına

pişman olarak hemen tevbeye yönelmişler ve Allah'ın rah-

metinden ümit kesmemişlerdir.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Allah'ın

rahmetinden sakın ümit kesmeyiniz! "zümer Sûresi, 53

İblise gelince, o ne günahını itiraf etmiş, ne yaptığına

pişman olmuş, ne kendini suçlamış ve ne de tevbe etmeye

yönelmiş, üstelik de Allah'ın rahmetinden ümit kesmiş, ken-

dini beğenmiştir.

Her kim ki, tutumu şeytan gibi olursa tevbesi kabul

edilmez. Buna karşılık günah işledikten sonraki tavrı Hz.

Adem (a.s.) gibi olanların tevbelerini Allah kabul eder.

Çünkü kaynağı nefsi arzulann azgınlığı olan her gü-

nahın affedilmesi umulur; ama kendini beğenmişliğe da-

yanan hiç bir günahın affedilmesi beklenemez. Hz. Adem'in

(a.s.) kusuru nefsî arzulann azgınlığına dayanıyorken, şey-

tanın günahı ise kendini beğenmişlikten ileri geliyordu.

Anlatıldığına göre İblis bir gün Hz. Musa'ya (a.s.) gelir

ve ona şöyle sorar: "Allah'ın kendisine elçi olarak seçtiği ve

zaman zaman konuştuğu kimse sen misin?" Hz. Musa:

"Evet, fakat sen kimsin ve ne istiyorsun" diye karşılık verir.

234

 

T

 

ÖLÜM-KIYAMET-AHİRET

Şeytan kendini tanıtmadan Hz. Musa'ya (a.s.) şu

teklifte bulunur: "Allah'ına bildir ki; yarattıklarından biri, sen-

den tevbesinin kabul edilmesini diliyor."

Bunun üzerine Allah'dan Hz. Musa'ya (a.s.) şu vahiy

gelir: "Ey Musa, ona de ki: Senin hatırın için dileğini

kabul ediyorum. Yalnız ona Hz. Adem'in kabrine

secde etmesini söyle. Eğer secde ederse tevbesini

kabul ederek günahlannı bağışlayacağım."

Hz. Musa (a.s.) durumu şeytana bildirince o küplere

biner, eski büyüklenme edasını yine takınarak şöyle der:

-"Ey Musa! Ben ona cennette iken secde etmemişken

de, şimdi ölüsüne mi secde edeceğim."

Rivayete göre cehennemde İblis'in azabı ağırlaştırılır ve

ona "Allah'ın azabını nasıl buluyorsun?" diye sorulur, "Ola-

bileceğinden daha ağır" diye cevap verir. Bunun üzerine o-

na denir ki: "Adem, cennet bahçelerindedir. Ona secde et,

özür dile de bağışlanasın." Fakat o bu teklifi kabul etmeye

yanaşmaz, bunun üzerine çektiği azab, bütün cehennemlik-

lerin azabının yetmiş bin katı kadar ağırlaştırılır.

Haberde bildirildiğine göre; Yüce Allah, her yüzbin se-

nelik azab devresinden sonra şeytanı cehennemden çıkarır

ve Hz. Adem'i (a.s.) cennetten çıkararak şeytana ona secde

etmesini emreder, fakat şeytan bu emre uymaya yanaş-

mayınca yeniden ateşe atılır.

Kardeşlerim! Şeytan'dan kurtulmak istiyorsanız, Allah'a

sanlınız, O'na sığınınız.

235

 

Kıyamet günü gelince meydana ateşten bir kürsi ku-

rulur, üzerine iblis çıkar, bütün şeytanlar ve kâfirler çev-

resinde toplanır, sesi anıran bir eşek sesi gibidir, şöyle

konuşur: "Ey cehennemlikler! Allah'ın daha evvel va'-

dettiklerin bugün nasıl buldunuz?" Etrafındakiler hep bir

ağızdan: "Hepsi doğruymuş" derler.

Şeytan da onlara der ki: "Bu gün merhametten umut

kestiğim bir gündür." Bunun üzerine Allah meleklere onu ve

yardakçılarını ateşten topuzlarla dövmelerini emreder. Ebe-

diyen çıkarma emri duymakızın kırk sene burada işkence

çekerler. Cehennem azabından Allah'a sığınırız..

Anlatıldığına göre; Kıyamet günü iblis mahşere getirilir,

daha önce kurulan ateşten bir koltuğa oturması emredilir.

Boynunda lanet halkası vardır. Allah azab meleklerine onu

oturduğu koltuktan sürükleyerek cehenneme atmalarım em-

reder. Fakat boynundaki halkaya asılan melekler, onu sü-

rüklemeyi başaramazlar.

Bunun üzerine Allah Cebrail'e yanına seksen bin me-

lek alarak onu cehenneme çekmelerini emreder, fakat o da

başaramaz. Arkasından Allah İsrafil ve Azrail'e de yanlarına

alacakları seksen biner kişi ile birlikte aynı emri verir, fakat

bunlar da onu yerinden kıpırdatamaz. Bunun üzerine Allah

buyurur ki: "Boynunda o lanet halkası varken yaratmış ol-

duğum bütün meleklerin bir kaç katı bile biraraya gelseler,

onu cehenneme taşıyamazlar."

 

Anlatıldığına göre; İblis'in birinci kat gökte iken ismi

"Abid", ikinci kat gökte iken ismi "Zahid"; üçüncü kat gökte

iken ismi "Arif", dördüncü kat gökte iken ismi "Veli", beşinci

kat gökte iken adı "Takı", altıncı kat gökte iken adı "Hâzin",

yedinci kat gökte iken adı "Azâzil" idi.

Fakat Levh-ı Mahfuz'daki adı, "İblis" idi, o sonunda

başına gelecek olanları bilmiyordu.

Yüce Allah kendisine Hz. Adem'e (a.s.) secde etmesini

emredince Allah'a dedi ki: "Onu benden üstün mü tutu-

yorsun? Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten onu ise

çamurdan yarattın" Allah şeytana: "Ben dilediğimi yaparım"

diye cevap verdi.

Kendini daha şerefli gördüğü için burun kıvırarak ve

tepeden bakarak Hz. Adem'e (a.s.) secde edeceği yerde

arkasını çevirdi, diğer bütün melekler bu emre uyarak ka-

pandıkları secdede uzun bir müddet beklerken o sipsivri

olarak ayakta kaldı.

Melekler başlarını kaldırıp da onun kendileri ile birlikte

secde etmemiş olduğunu görünce şükür maksadı ile ikinci

sefer secdeye kapandılar. O ise arkadaşlarına yan yan bak-

mış, onlara katılmayı asla düşünmemiş ve Allah'ın emrine

âsi oldum diye hiç bir pişmanlık duymamış yine tek başına

ayakta kalmıştır.

Bunun üzerine Allah yakışıklı vücudunu bozdu, onu

domuz 'suretine çevirdi, başını deve başı ve göğsünü büyük

deve hörgüçü biçimine koydu, yüzü maymun yüzüne döndü, gözleri yüzü boyunca uzanan iki yarık halini aldı, burun

delikleri hacamet çanağı gibi açıldı, dudakları öküzünkilere

döndü, azı dişleri domuzunkiler gibi ağzından dışarıya fırla-

dı, sakalı yolunda, çenesinde sadece yedi seyrek tüy kaldı.

Allah onu önce cennetten, sonra gökten ve daha sonra

yeryüzünden kovarak adalara sürdü. Şimdi yeryüzününe

ancak gizli gizli ayak basabiliyor. Kâfirlerden biri olduğu için

Allah'ın laneti Kıyamet gününe kadar onunla birliktedir.

Oysa ki, daha önce yakışıklı, dört kanadlı, bilgili, çok

ibadet işleyen, meleklerin Tavusu ve en büyüğü olan, daha

bir çok imrenilir sıfatlar taşıyan bir kimse idi. Bunların hiç

birisinin ona faydası olmadı. Bundan herkesin ibret alması

gerekir.

Söylendiğine göre; İblis tuzağa düşürülünce Cebrail ve

Mikâil ağlamaya başlarlar. Allah, onlara "Niye ağlıyorsu-

nuz?" diye sorar. Onlar da: "Sana varan yolda tuzağa düş-

meyeceğimizden emin değiliz" derler. Yüce Allah da onlara:

"İşte öyle olunuz, benim yolumda tuzağa düşmeyeceğinize

hiç bir zaman güvenmeyiniz" buyurur.

Anlatıldığına göre; İblis Allah'ın katından kovulunca

Yüce Allah'a der ki: "Ey Rabb'im! Adem yüzünden beni cen-

netten kovdun. Ben ondan kendi başıma öç alamam, ancak

sen beni üzerine salarsan öcümü alabilirim..."

Allah ona: "Seni onun oğulları üzerine salıyorum, çün-

kü peygamberler senin tuzağından korunmuşlardır" diye

karşılık verir.

238

 

O: "Daha başka imkânlar istiyorum" der. Allah ona:

"O'nun soyundan gelen her çocuğa karşılık senin soyun iki

kat hızla üreyecek" diye cevap verir.

Şeytan yine: "Daha da isterim" der. Allah ona: "O'nun

soyundan gelenlerin kalbleri senin yatağındır, onların da-

marlannda dolaşabilirsin" diye karşılık verir.

-Şeytan: "Bana da isterim" der. Allah ona, "Atlı, yaya

bütün yardakçılarını onun soyundan gelenlerin üzerine sal,

mallarına ortak ol, yani haram yollardan kazanarak meşru

olmayan yerlere sarf etmelerini sağlamaya çalış. Çocuklarına

oratak ol, yani onların haram yollardan veya günah olan

çiftleşme şekilleri ile çocuk peydahlamalarına çalış, çocuk-

larına putperestlik inancını hortlatan isimler taktırmaya çalış,

batıl dinlere ve gayrı meşru mesleklere yönlendirilmelerine

sebep ol. Onları kandırabilmek için bol bol asılsız vaadlerde

bulun.

Meselâ putların koruyuculuğuna güvenmelerini sağ-

lamaya çalış. Babalarının soyluluğundan medet ummayı

tavsiye et, tevbeyi sonraya bırakabilecekleri hususunda on-

ları kandırmaya çalış" diye cevap verdi. Ama, Allah'ın tav-

siyesi tehdit yolu ile olmuştur. Nitekim, "Dilediğinizi yapın"

âyetinde de durum böyledir.

Şeytanın bu tuzağına karşı Hz. Adem (a.s.) de Allah'a

der ki: "Ya Rabb'i! Onu benim üzerime saldın, eğer senin

yardımın olmazsa ona karşı kendimi savunamam." Allah Hz.

239

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

Adem'e: "Senin soyundan her yeni doğan çocuğun basma

meleklerden bir koruyucu veriyorum" diye cevap verir.

Hz. Adem: "Daha çok isterim" der. Allah ona: "İyilik-

lerin mükâfatı on kattır" diye karşılık verir. Hz. Adem:

"Daha da isterim" der. Allah ona: "Zürriyetinin canlan

çıkmadıkça tevbe etme imkânını ellerinden almam" diye

cevap verir. Hz. Adem: "Daha da isterim" der. Nihayet

Allah: "İnce eleyip sık dokumadan onlan affederim" diye

cevap verince Hz. Adem: "Bununla yetiniyorum" der.

Bunun üzerine İblis tekrar ortaya çıkarak der ki:

-'Ya Rabb'i! Adem'in soyundan peygamberler yarattın,

onlara kitaplar indirdin, hani benim elçilerim?"

Allah (cc): "Kâhinler" diye cevap verir.

Şeytan: "Kitaplarım ne olacak?" diye sorar.

Allah (cc): "Vücudlara döğmeler yolu ile işlenen yazı

ve resimler" cevabını verir.

Şeytan: "Sözüm ne olacak?" der.

Allah (cc): "yalan" diye karşılık verir.

Şeytan: "Kur'ân'ım ne olacak?" der.

Allah (cc): "Şiir" diye cevap verir.

Şeytan: "Müezzinim kim olacak?" der.

Allah (cc): "Çalgı âletleri" diye cevap verir.

Şeytan: "Mescidim neresi?" der.

240

 

ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET

Allah (cc): "Çarşı ve pazar" diye karşılık verir.

Şeytan: "Evim neresi?" diye sorar.

Allah (cc): "hamam" diye cevap verir.

Şeytan: 'Yiyeceğim ne olacak?" der.

Allah (cc): "Üzerinde adım anılmayan her türlü gıda

maddesi" diye karşılık verir.

Şeytan: "Ne içeceğim" der.

Allah (cc): "Sarhoşluk veren bütün içecekler senin"

karşılığını verir.

Şeytan: "Tuzaklarım neler olacak" der.

Allah (cc): "Kadınlar" cevabını verir.

 

 

ŞEYTANIN DÜŞMANLIĞI

 

Her mü'minin, âlimleri ve salihleri sevmesi, onlar ile

düşüp kalkmayı huy edinmesi, gereken bilgileri onlara sorup

öğrenmesi, nasihatlerini tutması, çirkin davranışlardan ka-

çınması ve şeytanı düşman bilmesi gerekir.

Nitemi Yüce Allah (c. c.) şöyle buyuruyor:

"Şeytan size düşmandır, siz de onu kendinize

düşman edinin..." Fâtu c.

Yani Allah'ın emrine uyarak şeytana karşı çıkın, yoksa

Allah'ın emirlerine karşı gelerek ona uymayın. Bütün tutum-

larınızda, "davranışlarınızda ve inançlarınızda samimiyetle

ondan sakının.

Yaptığınız her işte şuurlu olun. Çünkü onun içinize riya

sokması, çirkin davranışları gözünüzde süslemesi her zaman

mümkündür. Ona karşı koyarken Allah'dan yardım dileyin.

Abdullah İbni Mes'ud (r.a.) der ki:

"Bir gün Peygamber'imiz (s.a.s.) bize bir çizgi çizdi ve:

"İşte bu, Allah'ın yoludur" dedi. Sonra onun sağından ve

solundan birkaç çizgi daha çizdi ve şöyle dedi, "Bunların her

biri de birer yanyoldur, her birinin üzerinde bu yan yollara

sapmaya çağıran birer şeytan vardır." Arkasından bize şu

âyet-i kerimeyi okudu:

"Hiç şüphesiz, bu benim dosdoğru yolumdur,

hep birlikte bunu takip ediniz. Yan yollara sapma-

yınız ki, O'nun dosdoğru yolundan sizi ayırmasınlar.

Allah bunları size, kötülükten sakmasmız diye em-

retmektedir." En'âm Sûresi, 153.

Ayeti okuduktan sonra, Peygamberimiz (s.a.s.) bize

şeytanın yollarının çokluğu hakkında açıklama yaptı.

Peygamber'imizden naklen bildirildiğine göre; şöyle

buyurmuştur: "Benî İsrail zamanında bir rahip vardı. Şeytan

bir genç kıza saldırarak onu boğmaya çalışır. Sonra da aile-

sine kızlarını rahibin tedavi edebileceğini söyler; ailesi de kızı

rahibe götürür.

 

Rahip önce kızı tedavi etmeye yanaşmaz, fakat aile-

sinin ısrarlarına dayanamayarak kabul eder. Tedavi için kız

rahibin yanında bulunduğu sırada şeytan hemen rahibe

koşar. Onu kızın ırzına geçmeye teşvik eder. Rahip bir müd-

det direnirse de sonunda şeytana yenilir ve hastasının ırzına

geçer, genç kız gebe kalır.

Bunun üzerine şeytan rahibe yeniden sokularak der ki;

"Kızın ailesi yakında gelir, durumu öğrenirler ise rezil olur-

sun. En iyisi onu öldür, ailesi sorarsa: "Kızınız öldü" dersin.

Rahip şeytanın teklifini kabul eder, genç kızı öldürerek

gizlice gömer.

Bu sırada şeytan yine boş durmaz. Hemen genç kızın

ailesine koşar; "Rahip kızınızı önce gebe bıraktı, sonra da

öldürüp gizlice gömdü" diye olup biteni anlatıp kalplerine

vesvese verir.

Bunun üzerine kızın yakınları, rahibe koşarlar; "Kız

nerede?" diye sorarlar; rahip şeytanın öğrettiği cevabı verir:

"Öldü" der. (Durumu gelmeden önce şeytandan öğrenen kız

yakınları) rahibi yakalayıp götürürler, kızlarına karşılık onu

öldürmeye karar verirler.

Bu sırada şeytan hemen rahibe koşar: "Kızın hasta-

lığına ben sebep oldum, onu sana getirmelerini tavsiye eden

de benim. Şimdi de benim dediklerimi yaparsan seni onla-

nn ellerinden kurtarırım" der.

"Can korkusuna düşen rahip: "Ne yapmamı istiyor-

sun?" diye sorar.

 

Şeytan: "Bana iki kere secde edeceksin" der. Çaresiz

rahip şeytanın teklifini kabul ederek ona üstüste iki secde

yapar. Her şeyi istediği gibi sonuçlandıran şeytan ikinci

secdeden başını kaldıran rahibe son sözlerini söyler:

"Seninle artık hiç bir ilgim yok" der ve kaybolur.

Yüce Allah (c.c.) bu kıssa hakkında şöyle buyuruyor:

"Yahudileri savaşa kışkırtan münafıkların sözle-

ri, tıpkı şeytanın tutumu gibidir. Hani şeytan insana

önce "küfret" demiş de insan küfredince ben senden

uzağım, çünkü ben âlemlerin Rabb'inden korkarım"

demişti." Haşr, 16

Rivayete göre İblis bir gün İmam-ı Şafiî'ye (rahime-

hullah) sorar: "Ey İmam! Beni dilediği gibi yaratan ve di-

lediği yolda kullanan, sonra da dilerse cennete koyacak ve

dilerse cehenneme gönderecek olan Allah hakkında ne dü-

şünüyorsun, tutumunda adil midir, yoksa zalim mi?"

Şafiî onun bu sözünü düşünür sonra şöyle cevap verir:

"Behey herif! Eğer seni senin arzuna uyarak yarattı ise sana

zulmetmiştir, yok eğer kendi muradına binaen seni varetti

ise O, yaptığından mes'ul değildir."

Şeytan aldığı cevabın karşısında öyle perişan oldu ki,

nerede ise yerin dibine, geçecekti. Fakat çok geçmeden

kendisini toparlayarak Şafiî'ye dedi ki:

-"Ey İmam! Ben bu soru ile yetmiş bin abidin zihnini

bulandırarak onları kulluk divanından çıkardım."     l

Bilesin ki, kalb bir kale gibidir, şeytan da oraya girip „

onu ele geçirmek, onu fethetmek isteyen bir düşman.

Kaleyi düşmana karşı savunmak için onun kapıla-

rından giriş yerlerinde ve gediklerinde nöbetçi bulundurmak

gerekir. Bu nöbetçilik ve muhafızlık görevini kaleyi iyice

tanımayanlar başaramaz.

Kalbi şeytanın vesveselerine karşı korumak, gereklidir.

Bu görev, her mükellefe yüklenmiş bir "farz-ı ayn"dır. Ge-

rekli olan bir neticeye kendisi olmaksızın ulaşılmayan vasıta

da gereklidir.

Şeytanın sızma yollarını bilmeksizin kalbi ona karşı

savunmakta başarıya ulaşılamaz.

Demek ki, onun sızma yollarını bilmek farz oluyor.

Şeytanın, kaleye benzettiğimiz kalbe girmek için kullanacağı

yollar ve sızma yerleri kulun bir takım sıfatlarıdır. Bunlar

çoktur. Bazıları şunlardır:

l- Öfke ve Azgın İstek

Öfke, aklı ürkütüp kaçıran bir canavardır, akıl zayıf-

layınca şeytanın ordusu hücuma geçer. İnsan öfkelendikçe,

çocuğun topla oynadığı gibi şeytan onunla oynar.

Anlatıldığına göre Allah'ın velilerinden biri iblise: "Ade-

moğlunu nasıl yendiğini bana söyle" der.

Şeytan da: "Öfke ve azgın arzulan kabardığı zaman

onu ele alırım" diye cevab verir.

 

2- Kıskançlık ve İhtiras

İnsan bir şeye karşı ihtiras bağlayınca ihtirası, gözünü

kör ve kulağını sağır eder. Böyle olunca da şeytana aradığı

fırsat verilmiş olur. Aslında kötü ve çirkin de olsa, arzusuna

ulaştıran her vasıta, muhterisin gözüne güzel gelir.

Rivayete göre Hz. Nuh (a.s.) Allah'ın emrine uyarak

her canlı türünden birer çift alarak gemiye bindiği zaman

tanımadığ bir ihtiyarın geminin bir köşesine sindiğini görür,

ona: "Gemiye niye girdin" diye sorar.

İhtiyar: "Adamlarının kalblerine sızmak için girdim,

öylece kalbleri benim elimde kalırken senin yanında sadece

vücudları kalacak" diye cevap verir.

Bu cevap üzerine ihtiyarın kimliğini teşhiste gecik-

meyen Hz. Nuh: "Defol buradan, ey Allah'ın düşmanı, sen

mel'un şeytandan başkası değilsin" diye onu kovmak ister.

Bu sırada İblis, Hz. Nuh'a: "Ben insanları beş şey

vasıtası ile helake sürüklerim, şimdi üçünü sana anlata-

cağım. Fakat geri kalan ikisini söylemem" der.

O anda Yüce Allah Hz. Nuh'a: "Bana ikisini söylesin,

geriye kalan üç tanesi mühim değil" diye vahiy gönderir.

Bunun üzerine Hz. Nuh şeytana:

"İkisini söyle yeter" der. Şeytan Hz. Nuh'a şu karşılığı

verir:

-"O ikisi öyle vasıtalardır ki, beni hiç yalancı çıkar-

mamışlardır, hiçbir zaman beni hedefimden geri bırakmamışlardır, insanları bunlar sayesinde mahvederim. Bunlar

ihtiras ve kıskançlıktır. Kıskançlık yüzünden ben kendim la-

netlenerek kovuldum. İhtirasa gelince, bir ağacın meyvası

dışında cennetteki her şey Adem'e mubah kılınmıştı, ihti-

rasını alevlendirerek onu yasak ağacın meyvasmdan ye-

meye ikna ettim."

3- Oburluk

İsterse yenen yemek sırf helâl olsun. Çünkü oburluk

nefsin aşın isteklerini güçlendirir, aşın arzular da şeytanın

silahlandır.

Rivayete göre bir gün İblis Hz. Yahya'ya (a.s.) gö-

rünür, elinde çeşitli maddelerden yapılmış bir yular tomarı

vardır.

Hz. Yahya:- "Bu yularlar nedir?" diye sorar.

Şeytan: -"Bunlar insanlan yakalamaya yarayan çeşit

çeşit arzulardır" diye cevap verir.

Hz. Yahya şeytana: "İçlerinde bana ait olanı var mı?"

diye sorar.

Şeytan der ki: "Galiba bir keresinde karnını tıka-basa

doyurmuştun da, seni böylelikle namazdan ve zikirden alı-

koymuştuk."

Hz. Yahya: "Başka bir şey var mı?," diye sorar.

Şeytan: "Hayır" der.

247

 

Bunun üzerine Hz. Yahya: "Bir daha karnımı tıka-

basa" doldurmamak, bundan sonra boynumun borcu olsun"

der.

Şeytan da Hz. Yahya'ya: "Andolsun ki, bundan sonra

ben de hiç bir müslümana nasihat etmeyeceğim" diye kar-

şılık verir.

4- Elbise ve Mobilyada Süs Düşkünlüğü

Şeytan insanın kalbinde süse düşkünlük olduğunu gö-

rünce, bu yoldan tohum atar ve tohumlann yumurtlamasını

sağlar. Şeytan böyle şeylere karşı zaafı olan kimseyi dur-

madan yeni evler yapmaya, yapıların duvar ve tavanlarını

türlü türlü geleneklere göre süslemeye ve odalarını ge-

nişletmeye çağırır, çeşit çeşit kıyafetler ve binek hayvanları

ile bezenmeye davet eder ve insanı ömrü boyunca bu çeşit

arzulann esiri halinde tutar.

Zaten bu yolda şeytan insanı bir kere kandırdıktan

sonra, ikinci bir sefer onu ele alması gerekmez, çünkü bu

zaafların biri diğerini çeker, kulun ömrü doluncaya kadar bu

yolda yürür, nihayet günün birinde şeytanın yolunda ve

doyumsuz arzulann emrinde iken oluverir.

Böyle kimselerin akibetinin körü olmasından korkulur.

Allah hepimizi korusun!

5- İnsanlara Umut Bağlamak

Safvan İbni Süleym   der ki; "Bir gün Abdullah İbni

Hanzele'ye İblis görünür ve der ki: 'Ya Ibni Hanzele! Sana

bir şey Öğretmek istiyorum..." İbni Hanzele: "İhtiyacım yok"

diye karşılık verir.

Şeytan ona: "Bir dinle de bak, eğer yararlı ise kabul

eder, değilse reddedersin. Ey İbni Hanzele, Allah'dan başka

hiç kimseden kesin ümid bağlayarak bir şey isteme. Elde

edemeyince kızmış olursun. Kızınca ne hale düştüğünü gör!

Evet öfkelendiğin zaman seni kolayca ele geçiririm."

6- Acelecilik ve Sebatsızlık

Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki:

"Acelecilik şeytandan; ağır davranmak ise Al-

lah'dandtr."

Çünkü insan aceleye kapılınca, şeytan ona, hiç umma-

dığı taraftan kötülüğünü benimsetir.

Rivayete göre; Hz. İsa (a.s.) doğduğu zaman, yandaş-

ları derhal iblise koşup derler ki: 'Yeryüzünde bütün putların

başı eğildi." Şeytan onlara: "Olan oldu, siz yerinizde kalın"

diyerek hemen uçuşa geçer. Yeryüzünün altını üstüne ge-

tirir, putların boyun eğmesine sebep olan olayı öğrenemez.

Sonunda Hz. İsa'nın (a.s.) doğduğunu tesbit eder, çev-

resini bütün meleklerin kuşattığını görür. Bunun üzerine he-

men yandaşlarının yanına döner ve onlara şöyle der: "Dün

gece dünyaya bir peygamber geldi, bu çocuk hariç, hiç bir

gebelik ve doğum hadisesi olmamıştır ki, ben yanında bu-

lunmayayım. Bu geceden sonra artık putlara tapılmaz, bundan ümidinizi kesin. Bundan sonra ademoğullanna acele-

cilik ve densizlik yolu ile sokulmaya bakın."

7- Para ve Mal Düşkünlüğü

Yiyecek-içecek ile diğer zarurî ihtiyaçların ötesinde

kalan bütün varlık, hayvanat ve akarat şeytanın konağıdır.

Sabit el-Bünanî (r.a.) der ki: "Peygamber'imize (s.a.s.)

peygamberlik görevi verildiği zaman iblis şeytanlarına şunu

söyledi: "Bir şey oldu, ama nedir bilmiyorum, gidin iyice

öğrenin."

İblis'in adamları her tarafı araştırdılar, fakat ne ol-

duğunu öğrenemeyerek geri döndüler ve: "Bir şey öğrene-

medik" dediler. Bunun üzerine İblis: "Ben size şimdi haber

getiririm" diyerek kayboldu.

Bir müddet sonra çıkageldi ve adamlarına: "Allah, Hz.

Muhammed'i peygamber olarak görevlendirmiştir" dedi.

Bundan sonra İblis adamlarını Peygamber'imizin sa-

habilerine (Allah onlardan razı olsun) göndermeye başladı,

fakat her seferinde eli boş, ve hayal kınklığı içinde dönü-

yorlardı; dönüşte sözleri şunlar oluyordu: "Hayatımızda bir

gün böyle adamlarla karşılaşmadık, tam yanlarına soku-

luyoruz, namaza kalkıyorlar, böylece bütün gayretlerimiz bo-

şa çıkıyor."

Bu sözleri dinleyen İblis adamlarına şöyle dedi: "Onları

bir müddet kendi hallerine bırakın, Allah'ın izni ile yakında

250

 

bütün dünyayı fethedeceklerdir, o zaman biz de onlardan

istediklerimizi sızdırırız."

Rivayete göre Hz. İsa (a.s.) bir gün bir taş parçasını

yastık edinerek yere yaslanır, bu sırada yanına gelen şeytan

ona: "Ya İsa! Galiba dünyadan hoşlanıyorsun" der.

Bunun üzerine Hz. İsa (a.s.) taşı başının altından kal-

dırıp atar ve şeytana: "Dünya ile birlikte bu da senin olsun"

der.

8-    Cimrilik ve Yoksul Düşme Korkusu

İnsanı fakirlere yardım etmekten, sadaka vermekten

alıkoyan, biriktirme ve varlık yığma hırsını kışkırtarak ne-

ticede acı azaba sürükleyen bu huydur. Pintiliğin afet-

lerinden biri mal biriktirmek için çarşı-pazar dolaşmaktır.

Zaten böyle yerler şeytanların cirit attıkları yerlerdir.

9-    Taasssub

Taassub, kendi görüşlerine körü körüne bağlanmak,

karşı taraftakilere kin beslemek, onlara küçümseyen bakış-

larla bakmaktır.

Bu tutum, cemiyetin hem iyilerini ve hem de kötülerini

birlikte helake sürükler.

Hasan el-Basrî der ki: Duyduğumuza göre İblis

şöyle demiş: "Muhammed'in ümmetim ayartarak bazı gü-

nahlara soktuum, fakat Allah'dan af dileyip kusurlarını ba-

ğışlatarak belimi kırdılar. Fakat ben onlara öyle günahlar iş-

letiyorum ki, onlar için Allah'dan af dilemezler. Bunlar, boş

arzu ve heveslere kapılarak burunlarının doğrusuna gitmeye

dayanır."

Şeytan doğru söylüyor. Böyleleri, saplantıları yüzün-

den günahlara sürüklendiklerini bilmezler ki, tevbe etsinler.

10- Müslümanlara Su-i Zânda Bulunmak

Bundan, hatta kötüleri itham etmekten bile kaçınmak

gerekir. Herkesin kusurunu okuyarak, onun-bunun hakkın-

da kötü düşünceleri ileri süren kimse gördün mü; bilesin ki,

onun, içi pistir ve kendi iç pisliği, dışına sızmaktadır.

Şu halde insan şeytanın içeri girmesini önlemek için

kalbinin bu kapılarını kapatmalı. Bunlara karşılık Allah'ı zik-

retmesine yardımcı olmalıdır

Ibni İshak (rahimehullah) şöyle der: Kureyş kâfirleri sa-

habîlerin Mekke'den Medine'ye hicret ettiğini görünce ve

Peygamber'imizin (s.a.s.) yeni taraftarlar kazandığını duyun-

ca O'nun gücünden korkmaya başladılar, çünkü O'nun

kendileri ile savaşmak üzere ordu toplayabileceğini anla-

mışlardı.

Bunun üzerine her zamanki toplantı yerleri olan Kusay

İbni Kılâb'ın evi olan (Dar'ün-Nedve'de) durumu görüşmek

için biraraya geldiler. Kabilenin bütün karârları bu evde

yapılan toplantılarda alındığı için ona bu isini verilmiştir.

Kureyş herşeye mutlaka burada karar verirdi. Bu toplan-

tılara kırk yaşını doldurmayan ve Kureyş'li olmayanlar alın-

mazdı. Kureyşliler de bu şart aranmazdı, Ebû Cehil'in baş-

kanlığında bir cumartesi günü toplanmışlardı. Bundan

252

 

dolayıdır ki; "Cumartesi günü mekir ve hile günüdür" bu-

yurulmuştur. Necd'li bir ihtiyar kılığına girmiş olan İblis ara-

larında bulunuyordu. İblis'in aralarına girmesi şöyle oldu:

İpek bir cübbe veya taylasan giyerek alımlı bir ihtiyar kılı-

ğında kapıda belirmişti.

Kafirler: "Bu ihtiyar kimdir" diye sordular. İblis cevap

verdi: "Necd'liyim, ne için toplandığınızı duydum da söyle-

yeceklerinizi dinlemeye geldim; bazı noktalarda size fikir ver-

me ve nasihatlerde bulunma ihtimalim de vardır." Bunun

üzerine ona: "içeri gir" dediler, o da girdi ve konuşmalara

katıldı.

Peygamber'imize (s.a.s.) ne yapılması gerektiği konu-

sunda tartışıyorlardı, yüz kişi idiler, bir rivayete göre ise

onbeş kişi idiler. İleri gelenlerinden biri olan Ebul-Buhtüri -ki

kâfir olarak Bedr savaşında öldü- şu görüşü ileri sürdü:

"O'nu zincire vurup hapsedin, kapıyı üzerine kitleyin

ve bundan sonra O'ndan evvel gelip geçmiş şair ve bü-

yücülerin başına gelen akıbetin O'nun da başına gelmesini

bekleyin (yani zindanda ölüme terkedin)."

Necd'li ihtiyar (yani şeytan) bu fikre karşı çıkarak der

ki: "Bu fikir isabetli değildir, Allah'a yemin ederim ki, eğer siz

O'nu zincire vurup hapsedecek olsanız, daha üzerine kapıyı

kapatır-kapatmaz başına gelenleri adamları duyacak, hemen

baskın düzenleyip -O'nu elinizden alacaklar, sonra da karşı-

nızda hindi gibi kabararak mukavemetinizi kıracaklardır, o

yüzden bu fikir ir sabetli değildir, başka bir çare düşünün.

İleri gelenlerden bir diğeri olan Ebul Esved Rabia Bin

Amri'l-Amirî şu görüşü ileri sürer: "O'nu aramızdan çıkarıp,

beldemizden sürelim nereye isterse gitsin, hiç ilgilenme-

yelim."

Necd'li (Allah'ın laneti üzerine olsun) bu görüşe de

derhal karşı çıkar ve der ki: "Vallahi bu da çıkar yol değildir.

Ne güzel konuştuğunu, ne kadar çekici bir mantığa sahip ol-

duğunu ve ileri sürdüğü yeni görüşler ile herkesin kalbini

nasıl büyülediğini görmüyor musunuz?

Eğer O'nu buradan kovacak olursanız, bir Arap kabi-

lesine varıp aralarına yerleşebilir, onları tatlı dili ile kandıra-

rak size karşı kışkırtabilir. Sonra da toplayacağı bir ordu ile

üzerinize yürüyerek elinizden iktidarı alabilir ve size istediğini

yapabilir. O'nun hakkında başka bir çare düşünmelisiniz."

Bunun üzerine meşhur Ebu Cehl söz alarak der ki:

-"Vallahi, O'nun hakkında benim bir fikrim var, ama

sizin sözleriniz buna uzak kalıyor. Bana kalırsa her kabileden

gözü pek, atılgan, becerikli birer delikanlı seçeceksiniz, elle-

rine birer keskin kılıç vereceksiniz, üzerine çullanacaklar,

hepsi bir adam vuruyormuş gibi, aynı anda kılıçlarını çekip

üzerine indirecekler ve nefes almaya fırsat vermeden canını

alacaklar, böylece O'ndan kurtulmuş oluruz.

Bütün kabileler suç ortağı olacağı için O'nun kabilesi

olan Abdül-Menaf kabilesi, diğerlerinin tümüne karşı O'nun

kan davasını gütmeye cesaret edemezler, hep birlikte diye-

tini veririz, olur-biter."

 

Necd'li ihtiyar, (Allah'ın laneti üzerine olsun) Ebu

Cehl'in sözü bitince der ki: "Görüş budur, başka çare göre-

miyorum."

Böylece o toplantıda Peygamber'imizi (s.a.s.) öldürme-

ye karar vererek dağıldılar. Fakat bu sırada Cebrail (a.s.)

Peygamber'imize (s.a.s.) gelerek:

-"Bu gece her zamanki yatağında yatma" diye talimat

verir.

"Gece olunca Kureyş kâfirlerinin seçkin silâhşörleri

Peygamber'imizin evi önünde pusu kurdular, uyumasını gö-

zetliyorlardı, uyuyunca üzerine çullanacaklardı.

Öte yandan Peygamberimiz (s.a.s.) Hz. Ali'yi (kere-

mallahu vecheh) o gece yatağında yatmakla görevlendirdi,

Hz. Ali bu hadiseden sonra Peygamber'imizin cuma ve bay-

ramlarda giyindiği yeşil bir paltoyu üstüne çekerek yatağa

uzandı. Böylelikle Hz. Ali (kerremallahu vecheh) kendini

Allah'a adayarak Peygamber'imizin hayatım kurtaran ilk

müslüman oldu. Bu konuda bizzat Hz. Ali'nin söylediği bir

şiir şöyledir:

Kendini ileri sürerek toprağa ayak basanların en

hayırlısını korudum

Beytül Atık' a ve Hacerul Esved i tavaf edeni.

O  Allah'ın   Rasul'üdür,   O'na   tuzak   kurmalarından

| çekinmişti.

Kudret eli her yere uzanan Yüce Allah'ım

Sen O' nü her türlü tuzaktan korudu.

Allah'ın Rasul'ü, mağarada güven içinde geceyi geçirdi

Allah'ın örtü ve himayesi altında saklanarak,

Ben ise onları ve bana yapabileceklerini bekleyerek

geceyi geçirdim.

Kendimi ölüme ve esarete adamıştım.

O gece Peygamberimiz (s.a.s.) silâhşörlerin önünde

evden çıktı, Allah onların gözünü kararttığı için hiç biri O'nu

göremedi, Peygamberimiz Yasin" suresinin şu kısmını oku-

yarak onların her birinin başına daha önce avucuna almış

olduğu toprağı saçmıştı. Peygamber'imizin okuduğu âyetler

şunlardır: Yüce Allah buyuruyor ki:

"Yâsîn, Hikmet dolu Kur'an hakkı için, hiç

şüphesiz, sen peygamberlerden birisin, dosdoğru yol

uyarınca. O kitab (Kur1 an), gücü her şeye yeten,

bağışlayıcı tara fından indirilmiştir, ataları ikaz

edilmemiş olan bir kavmi ikaz etmek için. Onların

çoğu üzerinde söz (hüküm) gerçekleşti, onlar artık

iman etmezler. Biz onların boyunlarına, çenelerine

kadar dayanan tasmalar taktık, bu yüzden başlarını

sağa-sola çeviremezler. Ayrıca biz onların önlerine

ve arkalarına birer set çektik ve onları örttük,

bundan dolayı göremezler." Yasin, 1-9.

Böylece Peygamber'imiz (s.a.s.) evden ayrılarak dile-

diği yere yolcu oldu.

 

Bu sırada silâhşörlerin yanına, daha önce aralarında

bulunmayan bir yabancı geldi, onlara:

-"Burda ne bekliyorunuz?" diye sordu. Silâhşörler:

-"Muhammed'i" diye cevap verdiler. Yabancı onlara

dedi ki:

-"Allah sizi hayal kırıklığına uğrattı. Vallahi O, sizin

önünüzden geçip gitti. Giderken de her birinizin başına top-

rak serpti ve dilediği yolu tuttu. Başınızın üstüne baksanıza!."

Bunun üzerine herkes eli ile başını yokladı, tepelerine

toprağın serpildiğini gördüler. Hemen pusudan çıkarak Pey-

gamber'imiz (s.a.s.)'ın odasına girdiler ve Hz. Ali'yi (kere-

mallahu vec-heh) Peygamber'imizin paltosuna bürünmüş

yatakta buldular: "Vallahi, bu Muhammed'dir, işte, pal-

tosuna bürünmüş, uyuyor" dediler.

Bu düşünce ile sabahladılar, fakat yataktan Hz. Ali

(kerremallahu vecheh) kalktı. O zaman "Bizimle geceleyin

konsan yabancı doğru söylemiş" dediler. Kur'an-ı Kerimin şu

âyeti bu konuda inmiştir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Hani bir keresinde o kâfirler, ya öldürmek veya

sürmek üzere seni tutuklamak için tuzak kurmuş-

lardı. Onlar tuzak kurarlar, ama Allah onların tuza-

ğını boşa çıkarır. Hiç şüphesiz Allah tuzakları en

hayırlı şekilde boşa çıkarandır." En m 30.

***

 

 

EMÂNET VE TEVBE

 

Rivayete göre Muhammed ibni Münhedir şöyle der:

"Babamın bana şöyle anlattığını hatırlayorum:

Bir defa Süfyan es-Sevri, Harem-i Şerifi tavaf ederken

her adım başında Peygamberimiz'e selatü selam getiren bir

adama der ki: "Behey adam! Sen teşbih ve tehlili bırak-

mışsın, kendini tamamen Peygamberimize salatü selam

getirmeye vermişsin, bu hususta bir bildiğin mi var?"

Adam ona: "Allah günahını bağışlasın sen kimsin?"

diye sordu, ben ona: "Süfyan es-Sevri'yim" diye cevap

verir. Bunun üzerine ona şunları söyler: "Eğer sen zama-

nının en büyük zahidi olmasaydın sana durumumu anlat-

maz, seni sırrıma ortak etmezdim. Şimdi dinle:

Babamla birlikte hacc için yola çıkmıştık, bir konak

yerinde babam hastalandı, yoluculuktan geri kalarak duru-

mu ile ilgilendim. Fakat sonunda öldü, ruhu çıkınca yüzü

kapkara kesildi.

Ben dehşete kapılarak: "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi

râciûn" dedim ve yüzünü örttüm.

Bu sırada göz kapaklarım ağırlaştı, üzgün bir ruh hali

içinde uykuya daldım. Rüyümda, hayatta hiç okadar güzel

yüzlüsünü o kadar temiz kılıklısını ve o dercede hoş

 

|tkokulusunu görmediğim birini gördüm, ağır adımlar ile

î yürüyerek babamın yanma sokuldu, kefeni yüzünden

kaldırıp elini yüzünün üzerinden geçzirir geçirmez, babamın

;yüzü bembeyaz oldu. Sonra yerinden kalkmış, gidiyordu,

j elbisesinin ucuna asılarak: "Ey Allah'ın kulu, kimsin sen ki

ibu gurbet elinde Allah seni babama ihsan buyurduğu

l nimete vasıta kıldı, diye sordum, bana şöyle cevap verdi:

-"Beni tanımadın mı? Ben Abdullah oğlu Muham-

med'im, Kur'an'm sahibi. Baban günahkar bir kimse idi;

fakat bana çok salatü selam getirirdi. Ölürken başına bu hal

gelince benden imdad istedi, ben ise üzerime salatü selam

getirenlerin imdadına hemen koşarım.

Bu sırada uyandım, bir de baktım ki babamın yüzü

gerçekten bembeyaz olmuştu.

Amr ibni Dinar'ın Ebu Cafer'den rivayete ettiğine

göre, Peygamberimiz şöyle buyuruyor:

"Bana salatü selam getirmeyi unutanlar, cennetin

yolunu bulamazlar."

Bilesin ki emanet kelimesi, emin mastarından türe-

miştir. Çünkü bu sıfatın varlığı, haksızlığın önlenmesini

güven altına alır.

Emanetin zıddı olan hıyanet ise havn mastarından

türemiştir, kelime manası ile eksiklik demektir. Çünkü sen

birine herhangi bir hususta hainlik ederken, o şeyde ona bir

eksiklik bir yetersizlik gösteriyorsun demektir.

 

 

Peygamberimiz (sav) buyuruyor ki:

"Hile, aldatma ve emanete hıyanet, cehennemliktir"

(bu sıfatları taşıtanlar cehenneme girecektir.)

Yine Peygamberimiz buyuruyor ki:

"İnsanlar ile münasebet kurup onların hakkını yeme-

yenler, başkaları ile konuşup onlara yalan söylemeyenler,

mentliği kemale erdiren, adalete bağlılığını ortaya koyan ve

kardeşlik duyguları olgunlaşmış kimseler, kurtulmaları vacip

olan kimselerdir."

Bir gün bir çöl bedevisi, bir kavmi şu sözler ile

medhetmişti; "Emanete saygı hakkında son derce titizdirler,

kendilerine teslim edilmiş olan hiçbir vazifede haktan

ayrılmazla. Hiçbir müslümanın temel haklarından birini

çiğnemezler. Onların omuzlarından hiç kimsenin mesuliyeti

kalmaz. Onlar, ümmetlerin en hayırlısıdır."

Ben de diyorum ki, çöl bedevisinin övdüğü bir bu çeşit

kimselerin artık soyu kurumuştur; biz şimdi bu zamanda

saedce insan kılığında kurtlar görüyoruz.

Huzeyfe'nin (ra) rivayet ettiğine göre Peygamberimiz

(sav) şöyle buyurmuştur:

"Gün gelecek, güven öylesine ortadan kalkacaktır ki,

insanlar birbirleri ile alış veriş yapacaklar. Fakat hiç biri e-

maneti korumaya yanaşmayacak ve: "Filan oğullan arasın-

da da güvenilir biri var" diye konuşulacaktır."

 

Bilesin ki günahlardan tevbe etmek hem âyet ve hem

de hadisler ile farz kılınmıştır. Nitekim Yüce Allah (cc) şöyle

buyurur:

"Ey iman edenler! Hepiniz Allah'a tevbe ediniz,

ola ki felaha er es iniz Nur, 31

Yine Ulu Allah buyuruyor:

"Ey iman edenler! Günahlarınızdan tevbe-i nasuh ile

tevbe ediniz. Hiç şüphesiz Rabbiniz kusurlarınızı örter ve sizi

altından ırmaklar akan cennetlere koyar. O gün Allah, Pey-

gamberi ile iman edip Onunla beraber olanları rezil etme-

yecek, bu kimselerin nurları sağlarında ve önlerinde koşa-

cak, onlar: "Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla, günahları-

mızı bağışla, hiç şüphesiz, sen her şeye kadirsin." diyecek-

lerdir.

Peygamberimiz buyuruyor ki:

"Günahlarından tevbe eden, Allah'ın sevgilisidir.

Günahlanndan tevbe eden, hiç günahı olmayan kimse

gibidir."

Yine Peygamberimiz buyuruyor ki:

"Yüce Allah, mümin kulun, günahlarından tevbe et-

mesine şu adamdan daha çok esvinir: Adam tehlikeli bir

çölde konaklamıştır, yanında yiyecek ve suyunu taşıyan bir

binek hayvanı vardır, başını yere dayar ve bir müddet uyur,

uyaınnca görür ki, binek hayvanı ortalıkta yoktur.

 

Onu aramaya koyulur, fakat uzun dolaşmaları

esnasından açlıktan, ussuzluktan ve bunlara eklenen daah

nice sıkıntıdan bunalmıştır; "Konak yerine döneyim, yatıp

uyuyayım da öyle öleyim" der.

Konak yerine varıp yere çöker, başını dizlerine dayar

ve "Öleyim" diye uyur. Fakat uyaınnca binek hayvanını

yanıbaşında görür, yiyecek ve suyu da hayvanın sırtındadır.

İşte, Yüce Allah tevbe eden kulu için karşısında binek hay-

vanını, hiç ummadığı bir anda buluveren bu çöl yolcusunun

duyduğu sevinçten daha şiddetli bir sevinç ile sevinir."

Hasan'dan (ra) naklen bildirildiğine göre, Hz. Adem

(as) günahından tevbe edip te tevbesi Allah taarfından kabul

edilince, melekler kendisen tebrik ettiler. Cebrail ile Mikail

yanına inerek O'na: "Ey Adem! Gözün aydın, Allah tevbeni

kabul etti" dediler.

Hz. Adem, Cebrail'e: "Ey Cebrail! Tevbem kabul

buyurulduğuna göre, bundan sonraki durumumu öğrenmek

istiyorum" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah vahiy yolu ile

Hz. Adem'e şunları bildirdi:

-"Ya Adem! Soyundan gelenlere, sen sıkıntı ve kederi

biras bırakıyorsun. Ben de onlara etvbe miras sayıyorum.

Onlar içinden hangisi bana dua ederse, senin dileğini nasıl

yerine getirdimse onun da udasını öylece kabul ederim. Kim

benden günahlarının, bağışlanmasını isterse, bağışımı ondan

esirgemem. Çünkü ben, bana el açanların en yakını ve

dileklerinin karşılayıcısıyım. Günahlarından etvbe edenleri,

262

 

duaları kabul edilmiş, sevinçli ve güleryüzlü olarak kabir-

lerinden çıkarıp Mahşer'e yolcu ederim."

Peygamberimiz (sav) buyuruyor ki:

"Güneş battığı yerden doğuncaya (kıyamete) kadar

Yüce Allah, gece günah işleyenlere gündüz, gündüz günah

işleyenlere de geceleyin elini uzatır."

Buradaki "el uzatmak" ifadesi, tevbe etmeyi istemek-

ten kinayedir. "İsteyen, kabul edenden" daha önemli bir

maan taşır, çünkü nice kabil var ki istemez. Oysa ki isteyen

mutlaka kabul eder.

Yine Peygamberimiz (sav) buyuruyor ki:

"Üst üste yığılsa da göğe yükselcek kadar çok günah

işleseniz bile, arkasından yaptıklarınıza karşı pişmanlık

duysanız, kuvvetle ümit edilir ki, Allah tevbenizi kabul eder."

"Kul günah işler de o günahla cennete girer."

Oradakiler: "Bu nasıl olur ya Resulallah! Diye sorarlar.

Peygamberimiz onlara şöyle cevap verir. "Göz açıp kapa-

yasıya günahından uzaklaşarak hemen tevbe eder, böyle

cennete girer."

Yine Peygamberimiz (sav) buyuruyor ki:

"Günahın kefareti, pişmanlık duygusudur."

Yine Peygamberimiz buyuruyor ki:

"Günahlarından tevbe edenler, hiç günahı olmayan

kimseler gibi olurlar."

Rivayete göre bir Habeşli Peygamberimize gelerek

sordu. "Ya Resulallah! Eğer ben çirkin davranışlarda bulun-

sam tevbem kabul olur mu?" Peygamberimiz ona: "Evet"

diye cevap verdi. Bunun üzerine kalkıp gitti. Osnra geri

dönerek Peygamberimize yine sordu. "Ben o çirkin davra-

nışları işlerken Allah beni görüyor mu?" Peygamberimiz:

"Evet" diye cevap verince Habeşli öyle bir nara attı ki, ar-

kasından hemen yeer düşerek can verdi.

Rivayet edildiğine göre Yüce Allah, iblisi dergahından

kovunca, o, Allah'dan uzun ömür istedi. Allah da dileğini

kabul ederek ona kıyamet gününe kadar ömür tanıdı.

Bunun üzerine İblis Allah'a: "İzzetin ve celalin hakkı

için, canlı kaldıkça ademoğlunun kalbinden çıkmam" dedi.

Buna karşılık Yüce Allah da Şeytana: "İzzet ve celalim hakkı

için, can teninde durdukça ben de onun tevbesini reddet-

mem" diye cevap verdi.

Peygamberimiz (sav) buyurur ki:

"Suyun kiri yıkayıp gidermesi gibi, iyilikler kötülükleri

giderir."

Said ibni Müseyyib'in bildirdiğine göre, Yüce Allah:

"Şüphesiz ki O, günahlarından dönenleri bağışlayıcıdır."

Âyeti kerimisini, günah işleyip tevbe ettikten sonra tevbesini

bozarak yine günah işledikten sonra tevbe eden bir adam

hakkında indirmiştir.

Fudayl der ki: "Yüce Allah şöyle buyurur: "Günah

işleyenleri müjdele ki, eğer tevbe ederler ise, tevbelerini

264

 

kabul ederim. Dosdoğru yoldan yürüyerek ibadet işleyen-

lere bildir ki, eğer onlara sırf adaletime göre muamelede

bulunursam, onları azaba çarptırırım."

Anlatıldığına göre, İsrailoğullanndan bir delikanlı, yir-

mi sene Allah'a ibadet ettikten sonra doğru yoldan sapmış

arkasından yirmi sene de günah ve kötülük işlemiştir. Bir

gün aynaya bakarken sakalına ak düşürüğnü görür, bu du-

ruma canı sıkılır ve Allah'a şöyle seslenir: "Allah'ım sana

yirmi sene ibadet ettikten sonra sapıtarak yirmi yıl boyunca

günah işledim. Şimdi yine sana dönersem beni kabul eder

misin?"

Kulağına şöyle diyen gizli bir ses gelir: "Bizi sevdin, biz

de seni sevdik. Bizi bıraktın, biz de seni bıraktık. Bize karşı

geldin, seni kendi haline bıraktık. Eğer şimdi bize dönersen

seni yine kabul ederiz."

ibni Abbas'tan rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz

şöyle buyuruyor:

"Kul günahından tevbe ettiği zaman, Allah tevbesini

kabul ettiği gibi solundaki meleklere, onun aleyhinde yazmış

oldukları kötü amellerinin unutturur. Vücudunun azalarına,

yeryüzündeki ikametgahına ve gökteki makamına da gü-

nahlarını unutturur. Böylece kıyamet günü Allah'ın huzuru-

na gelince aleyhinde şahitlik yapacak hiçbir varlık bulun-

maz."

Hz. Ali'den (ra) rivayet edildiğine göre, Peygambe-

rimiz (sas) şöyle buyurur:

"Varlıkların yaratılışından dört bin yıl önce Arş'm

eteklerinde şu yazı vardı: Ben, tevbe eden, iman edip iyi

amel işeleyen ve sonra da doğru yolda gidenlerin gü-

nahlarını mutlaka bağışlayacağım."

Allah Teala buyuruyor ki:

"Allah'tan korkan kullar çirkin bir iş yaptıkları zaman,

yahut nefislerine zulmettikleri vakit, Allah'ı hatırlayarak gü-

nahlarını affedilmesini dilerler, zaten Allah'tan başka

günahları kim affedebilir ki? Aynca bu kimseler bile bile

yapmış oldukları kötülüklerde ısrar etmezler." ÂI-İ imran, 135

"Nasuh Tevbesi" kulun hem dışından ve hem de

için-den, bir daah günah işlemeye dönmemek için kesin

kararlı olarak tevbe etmesidir.

Sadece dıştan günahlarına tevbe edenlerin durumu,

üzerine ipek örtü serilen bir çöplüğe benzer. İnsanlar bu

ipekle saklanmış yığına hoşalanarak bakarlar.ş, fakat örtü

kalkınca yüzlerini ondan çevirirler.

Bunun gibi, insanlar görüşünüşte ibadet işleyenlere

imrenerek bakarlar. Ama Kıyamet günü, sırların ortaya çıktğı

gün, örtü kalkınca melekler onlardan yüz çevirir. Nitekim

Peygamberimiz (sas) şöyle buyurur.

"Allah sizin kalıblarınıza, dış görünüşlerinize değil,

kalblerinize ve niyetlerinize bakar."

Ibni Abbas'tan rivayet edildiğine göre, Peygamberimizi

buyurur ki:

266

 

"Nice tevbekar kimseler vardır ki, Kıyamet günü

kendilerini tevbe etmiş sanarak Allah'ın huzuruna gelirler.

Oysa ki, gerçekte tevbe etmiş değildirler."

Çünkü onlar tevbenin aşağıdaki esaslarını tamamla-

mamışlardır. Tevbenin esaslan şunlardır:

1.    Pişmanlık duygusu.

2.    Terk ettiği günahı bir daha işlememeye kesin karar

vermek.

3.    Mümkün ise haksızılığa uğratılanlar insanlara hak-

larını geri verip bu hususta helalıklarını almak.

4.    Bu mümkün   değilse tevbe eden kimsenin gerek

kendi hesabına ve gerekse haksızlık ettiği kimseler namına

Allah'tan sık sık mağfiret dilemesidir. Böylelikle umulur ki

Allah, haksızlığa uğrayanların kendisinden hoşnut olmalarını

sağlar.

Günahlan unutmak ise en çirkin musibetlerdendir. Bu-

na göre, aklı başında olan herkesin kendisi ile her zaman

hesaplaşması ve günahlarını unutmaması gerekir.

Nitekim buna dair bir şair şöyle der:

"Ey, cürümlerini sayan günahkar.

Günahlanm unutma, geçmiştekileri de hatırlar.

Ölmeden önce Allah'a tevbe et ve yenisinden

kendi altkoy

Ey asi! İtiraf edeceksen, günahını itiraf et."

Fakih Ebul Leys (ra) şöyle buyurur: "Bir gün Hz.

Ömer (ra) Peygamberimizin (sas) huzuruna ağlayarak girdi.

Peygamberimiz ona: "Niçin ağlıyorsun?" diye sordu.

Hz. Ömer: "Kapıda bir delikanlı var, öylesine ağlıyor

ki, yüreğimi yaktı" diye cevap verdi.

Peygamberimiz Hz. Ömer'e: "Onu içeri al" buyurdu.

Delikanlı ağlayarak içeri girdi. Peygamberimiz ona: "Ey

delikanlı niçin ağlıyorsun?" diye sordu. Delikanlı: "Ey

Allah'ın Resulü! Birçok günahıma ağlıyorum, bana

kızgın olan Allah'tan korkuyorum" diye cevap verdi.

Peygamberimiz ona "Allah'a ortak koştun mu?"

diye sordu. Delikanlı "Hayır" dedi. Peygamberimiz

"Haksız yere adam öldürdün mü?" diye sordu, delikanlı

"Hayır" dedi.

Bunun üzerine Peygamberimiz Delikanlıya: "O halde

yedi kat gök, eydi kat yer ve dağlar kadar bile olsa,

Allah günahlarını affeder" dedi. Delikanlı: "Ya Resulal-

lah! Benim günahlarım bunlardan daha büyüktür"

dedi. Peygamberimiz delikanlıya: "Senin günahlarının

Kürsi'den daha mı büyük?" diye sordu. Delikanlı: "Evet,

daha büyük" diye cevap verdi. Peygamberimiz delikanlıya

"Senin günahların mı, yoksa Arş mı daha büyüktür?"

diye sordu. Delikanlı: "Günahlarım daha büyük" __ diye

cevap verdi.

Peygamberimiz delikanlıya: "Senin günahların mı

büyük, yoksa Allah'ın affı mı?" diye sordu, Delikanlı:

 

"Hiç şüphesiz Allah daha büyük ve yücedir" diye

cevap verdi. Bunun üzerine Peygamberimiz Delikanlıya:

"Hiç şüphesiz, kocaman bir günah yığınını ancak

j Yüce olan Allah affeder, O'nun yüce bağışlayıcığı bu

yoığını silebilir" dedi.

Daha sonra Peygamberimiz Delikanlıya: "İşlediğin gü-

nahı bana söyle" dedi. Delikanlı: "Senden utanırım, ya

Resulallah" diye cevap verdi. Peygamberimiz gencin söy-

lemesi için ısrar edince, genç şunları anlattı. "Ben yedi

yıldan beri kefen soyardım, geçenlerde Ensar'dan bir cariye

ölmüştü, vardım kabrini açtım, kefenini soydum.

Kalktım, henüz birkaç adım uzaklaşmıştım ki,, şeytan

beni dürttü, geri döndüm ve ölü cariyenin ırzına geçtim.

Yien kalkmış gidiyordum. Hünz birkaç adım uzaklaşmıştım

ki, cariyeni ayakları üzerine dikildiğini gördüm, bana şöyle

sesleniyordu. "Ey delikanlı! Yazık sana! Mazlumun hakkını

zalimden alan Allah'tan utanmıyor musun? Beni ölüler

arasında çıplak ve Allah katında cünüp bıraktın."

Bu itirafı duyan Peygamberimiz son derece teessür ve

hiddete kapılarak, genci huzurunda dışarı çıkarırlar.

Peygamberimizin huzurundan kovulan genç, kırk gece

Allah'a devamlı tevbe etti. Kırkıncı gece dolunca başını göğe

kaldırarak şöyle seslendi: "Ey Muhammed'in, Adem'in ve

İbrahim'in Rabbi! Eğer beni affettiysen, bunu Hz. Muham-

med'e ve O'nun sahabilerine bildir, değilsi gökten ateş indir

ve beni içinde yak, böylece beni Ahiret azabından kurtar."

       

Bu sırada Cebrail (as) Peygamberimize inerek O'na

şöyle dedi: "Ya Muhammedi Rabbin sana selam ediyor ve

varlıkları sen mi yarattın, diye soruyor.

Peygamberimiz Cebrail'e "Haşa, hem beni ve hem de

onları yaratan, benim ve onların rızkını veren O'dur" diye

cevap verdi. Bunun üzerine Cebrail, Peygamberimize:

-"Allah sana bildiriyor ki, ben o delikanlının

tevbesini kabul ettim."

Bunun üzerine Peygamberimiz hemen delikanlıyı ya-

nına çağırır ve Allah'ın, tevbesini kabul ettiğini kendisine

müjdeler.

Anlatıldığına göre; Hz. Musa (as) zamanında, tev-

besinde durmayan, yaptığı her tevbeyi çok geçmeden bozan

bir adam vardı. Böylece yirmi yıl geçti. Bir gün yüce Allah,

bu adam hakkında Hz. Musa'ya: "Falan kuluma söyle ki,

ona gazap ettim" diye vahyetti.

Hz. Musa (as) kendisine bildirileni adama ulaştırdı.

Adam üzüldü, çöle çıktı ve şöyle seslendi: "Allah'ım!

Kullarını sen rahmetinden uzak tutarsan, onlar kime

yalvarsınlar! Sen onları kovarsan kime baş vursunlar!

Allah'ım Eğer üzerimdeki rahmetin sona ermiş ve beni

mutlaka azaba çarptıracaksan, o zaman bütün kullarını

azabını bana yükle, ben nefsimi onlara feda ettim."

Adam bu yakarışı üzerine Yüce Allah, Hz. Musa'ya

şöyle vahyetti: "Ya Musa! O kuluma var, de ki: Kudretimin,

bağışlayıcılığımın ve merhametimin kemali ile beni tanı-

dığına göre, günahları bütün yeryüzünü doldursa bile seni

bağışlıyorum."

Nitekim Peygamberimiz (sas) buyurur:

"Allah   katında   en   sevimli   ses,   tevbekar  bir

günahkarın:  "Ya Rabbi" diyen sesidir. Yüce Allah, bu

sese şöyle cevap verir. "Buyur ya kulum? Ne istiyorsan

söyle,    sen    benim    katımda    meleklerimden    biri

gibisin.  Ben senin hem sağında,  hem solunda ve

hem de üstündeyim,  içinden geçen duygularından

sana daha yakınım! Ey meleklerim şahit olun,  bu

kulumu affettim.