İmam Gazali - El-munkizu Min-ad-dalâl

 

 

Çeviren: HİLMİ GÜNGÖR

 

MİLLÎ EĞİTİM BASIMEVİ

 

 

 

ÖNSÖZ

Hicri beşinci yüzyılda İslâm memleketlerinde bir şaşkınlık hüküm sürüyordu. Bir taraftan türlü dinî fırkalara mensup olanlar halkın zihnini karıştırıyor, diğer taraftan felsefe ile uğraşanlar İslâm akidesine aykırı bazı fikirler yayıyorlardı. Ehli sünnet mezhebinden olan âlimler bununla mücadele ettiler. Bu mücadelenin ön safında bulunanlardan biri de "El-munkız-ü-min-addalâl"ı yazan büyük İslâm âlimi "gazali!" olmuştur.

Gazali'nin asıl adı Muhammed'dir. İslâm dinine yaptığı büyük hizmetlerden dolayı İslâm âleminde "İmam, Zeyn-üd-din, Hüccet-ül-İslam" gibi şanına lâyık büyük unvanlarla anılır. 450 (1058) tarihinde Horasan'da, bugün adı Meşhed olan, Tus şehri civarında "Gazale" köyünde doğmuş ve bilâhare doğduğu köye nisbetle Gazali adım almıştır. Bu hususta şöyle bir rivayet daha vardır: Babası fakir ve okumamış bir bir adamdı. Yün eğilip dükkânında satardı. Arapçada san'atı eğirmek olan kimseye "Gazzal" sıfatı verilir. Büyük âlim, babasının san'atı dolayısiyle "Gazzalî" adını aldı.

Her iki rivayet de muteber kitaplarda kaydedilmiştir. Ancak amcası da ulemadan olup "Büyük Gazali" adiyle tarihe geçmiştir. Bu zatın, kadeşinin yün eğirme sanatiyle bir ilgisi yoktur. Bu cihetle birinci rivayete göre Gazali adım aldığı anlaşılır. Memleketimizde büyük âlimin adı hep "Gazali" tarzında söylendiği için biz de bu şekli kabul ettik.

Gazali, tahsilini Tus'da yaptı. Sonra Curcan'a gitti, orada şafiî fıkhını tahsil ettti. Memleketine dönerken yolda başından şöyle bir vak'a geçti:

Beraber yolculuk yaptığı kervanın yolunu eşkıya kesti. Bütün yolcuları yoydular. Gazali'nin, içinde notlan bulunan torbasını da aldılar. Gazali başkanlanna müracaat etti. Senelerce ömür sarfe-dip elde ettiği bilgilere ait notlarının torbada olduğunu ve bu notların kendilerine hiç bir faydası olmıyacağını anatarak geri verilmesini istedi. Başkan gülümsedi: "Elinden kâğıt parçalan

6                   EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

alınınca cahil kalıyorsun. Bilgi böyle mi olur?" dedi, adamlanna tarbanın geri verilmesini söyledi. Gazali bu sözden ders alarak Tus'da üç sene bu notlan ezberlemekle meşgul oldu. Sonra Nişabur'a gitti "İmam-ül-haremeyn" adını taşıyan büayük âlimden ders almaya başladı. Hocası onu çok beğenirdi. Hattâ son zamanlarda zekâsına gıpta ederdi. Gazali bu sıralarda daha genç yaşında iken eser telifine başladı ve şöhret kazandı. Hocası vefat edince Bağdada bağlı bulunan ve bugünkü adı samra olan "Şerre men rea" şehrine gidip değerli âlimleri hizaye etmekle tanınmış meşhur vezir "Nizam-ül-mülk"ün ikram ve tazimine mazhar oldu. 484 tarihinde Bağdaddaki "Medrese-i-Nizamiye"nin müderrisliğine tayin olundu. Dört sene sonra — sebebi tercüme olunan bir risalede tafsilâtiylek görüleceği üzere — tedrisi bıraktı, Şama vardı. İki seneye yakın orada kaldı. Sonra ziyaret için Kudüs'e ve Hicaza gitti. Nihayet vatanına döndü. On sene kadar inzivada yaşadı. Sonra — kendi tabiriyle — vaktin padişahı (1) onu Nişa-bura gitmeğe davet etti. Orada yeniden tedrise başladı. Fakat bilâhara bu vazifeyi de bırakarak Tus'a döndü. Yaptırdığı bir tekke ile bir medresede tedris ve irşat ile meşgul oldu. 14 cemaziyelâhir 505 (1111) tarihinde 55 (53) yaşında vefat etti. Mezarı Tus'da meşhur şair Firdevsî'nin mezarı karşısındadır.

Gazali çok eser bırakmış verimli bir müelliftir, eserlerinden birkaçı şunlardır: İhyâu Ulûm-id-dîn, Tehâfüt-ül-felâsife, Minhâc-ül-âbidîn, Mişkât-ül-en-vâr, EI-munkızu-min-ad-Dalâl, El-Kıstâs-ül-müstakim. İlcâm-ül-avâm an ilm-il-kelâm, El-madnunu bihi alâ-gayri ehlili, Faysal-üt-tefrika beynel-Islâmi ve-'z- Zendaka, Eyyüh-el-veled, Kimyâ-yı Saadet, Nasihat-ül-Mülûk v.s.

Son iki kitap Farisî diliyle yazılmış, sonraları Arapçaya ve diğer lisanlara tercüme edilmiştir. Bu esererin en meşhuru "ihyâu Ulûm-id-dîn" ile "Tehâ-füt-ül felâsife" dir.

(1) Bu davet 499 (1105) tarihinde vuku bulmuştur. Gazali'nin halife unvanı kullanmayıp padişah dediğine göre bu zatın Selçukilerden Melikşahın oğlu Mehmet Gıyaseddin olması gerektir.

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

Gazali daha çocukken babası öldü. Öleceğine yakın oğullan Muhammed ile Ahmedi (Gazali ile küçük biraderini) bir sofinin eline teslim etti. Pek az olan malını da onlara bıraktı. Babadan kalan mal bitince, sofi geçimlerini sağlamak maksadiylck onları bir medreseye yerleştirdi. Sonraları Gazali bu hâdiseye işaret ederek: "Biz Allah rızası için ilim tahsiline başlamadık. Fakat ilim Allah rızası için olmaktan başka bir gayeyi kabul etmedi." tarzında çok büyük bir söz söylemiştir. Gazalinin bir müddet o sofinin yanında bulunması onun ruhu üzerinde mühim bir tesir bırakmış, bilâhare o da tasavvuf tarikına girmiştir.

Gazali felsefecilere çok muarızdır. Yukarıda adı geçen ve felsefeyi tenkid eden "tehafüt-ül-felâsife" adındaki kitabını İbni Sina'ya karşı yazmıştır. Buna meşhur İslâm filozofu Endülüslü İbni Rüşd "Tehafüt-ü-tehafüt-il-felâsife" adlı kitabiyle cevap vermiştir. Fatih Sultan Mehmet, devrinin âlimlerinden Hocazade Mustafa ile Tus'lu Alâeddin'e bu iki kitabın muhakemesi, hakkında birer kitap yazmalarını emretmiş, Hocazadenin Gazaliyi müdafaa eden kitabı çok şöhret kazanmıştır. Rumî 1303 tirihinde Gazalinin, İbni Rüşdün ve Hocazadenin eserleri bir arada Kahire'de basılmıştır.

Gazali, "El-munkız" risalesini de felsefecilerle tâlimiyecilere karşı yazmıştır. Kitabın sonunda bu ciheti açıkça anlatıyor. Gerçi başka bahislere de temas etmiştir, fakat en çok bunlar hakkında mütalâa yürütmüştür, felsefecilere dair herkesin az çok fikri vardır. Fakat talimiyeciler kimlerdir? Bunlara İsmailiye, Bâtıniye de denir. Birtakım adlan daha vardır. Horasan taraflarında "Ehl-i talim" adiyle tanınmışlardır. Mezhepleri hakkında bilgisi olmıyan kimselerin aydınlanmağa ihtiyaçları olacağı şüphesizdir. Tercümede bunlara dair not şeklinde biraz malûmat verilmekte ise de burada birkaç satırla kbiraz açıklamak faydadan hâli olamaz. Mezhebin adından mahiyeti hakkında fikir edinmek mümkündür. Fakat biraz derinleştirildiği zaman içinden pek çıkılamıyacak bir hal aldığı görülür. Gazali de böyle diyor. Bu mezhap erbabı, hakikatlerin akıl ile ispat olunabileceğini kabul etmezler. Her şeyi; masum, yani günahtan sakınmak melekesine sahip bir muallimden öğrenmek iktiza ettiğini iddia ederler. Bu muallim, oların itikadın-

ıimi nuviyeunc uaıi uc <,"* *'*'

bu hususta çok şeylere vâkıf olurlar. Hattâ bu risale okunduktan

sonra ona dair yazılmış bazı yazıların düzeltilmeğe muhtaç oluğu

görülür.

Gazali'nin bu risalede temas ettiği birçok meseleler içinde en çok dikkatli çeken ve insanı düşündüren bir nokta vardır ki onu anlatmadan geçmek doğru olamaz: Meşhur Frasız filozofu Dekart (Descartes) tan (1596-1650) beş buçuk asır kadar evvel dünyaya gelmiş olan bu büyük adam, Dekart gibi, (ihsasat) ve (akliyat) a dayanan bilgilere tamamiyle itimad edilemiyeceğini daha o zaman ortaya atmış, fikrini misallerle tesbit etmiştir. Kitapta "Safsataya kapılarak ilimleri inkâr ettiğime dair" başlıklı kısmı dikkatle okuyanlar göreceklerdir ki Gazali de Dekart gibi bir müddet temelli bilgi edininciye kadar bütün bilgilerden şüphe etmiştir. Nihayet "zaruri" yani delile muhtaç olmiyan bedihî bilgileri temelli bilgi olarak kabul edip şüphecilikten kurtulmuş, kendisini şüphe-celikten kurtardığı için de mutasavvıf bir müslümana yakışır tarzda Cenabı Hakka hamde t mistir.

Gazali, çağdaşı olan büyük âlimler kadar meseleleri aklî ve mantıkî usullerle ispat için delil tertibinde mahir olduğu halde kalbi duygulan, başka tâbir ile nakli aklî delillerden üstün tutar. O, Talimiyecilerin "Talime ve muallime ihtiyaç vardır" fikrini kabul etmiştir. Ancak muallim meselesinde onlardan ayrılmıştır. "Bizim muallimimiz Hazreti Muhammeddir" diyor. O, nübüvvete, yani peygamberliğe bağlıdır. Her hakikatin onun ile aydınlanacağına kanidir. Aklî muhakeme ile hakikatlere erileceğini imkânsız sayar. Hülâsa hakikati dinde arar. İşte bu sebeple, bir meseleyi çözmek için aklî delilleri tertip etmekte insanı hayrete düşüren İbni Sinayı tenkid etmiş ve ona karşı Tehafüt kitabını yazmıştır. Bununla beraber İbni Sina ile Farabi'nin felsefedeki kudretlerini hiçbir müslüman âlimde bulamadığım itiraf etmiştir.

OU   MJ£   UUglUUUI,   ŞU   KU^UH   I13fln.yı    ibivuiiiv   ı inilin   uıuı

yererde epeyce yoruldum. O gibi yerlerde manâya tamamiyle sadık kalmakla beraber ifadenin Türkçemize uygun olması ve mânanın iyice anlaşılabilmesi için ufak tefek üslûp tasarruflarında bulunmayı muvafık buldum. Böyle yerler pek azdır.

Risalede birçok eski terimler bulunmaktadır. Bu terimlerden birçoğunun bugün kabul edilmiş Türkçe karşılıkları vardır. Ancak bu karşılıklardan bir kısmının yazı diline girmediği ve bu sebeple birçok okur yazar kimselerce bilinmediği de bir hakikattir.

Klâsikleri tercüme ettirmekten maksat bunlann okunmasını sağlamaktır. Bir insan okuduğu bir kitapta sık sık kendince "alışılmış" olmıyan kelimelerle karşılaşırsa mütalaadan zevk almaz. Bu da okuyucuların sayısını azaltır. Bu düşünce ile yazı diline henüz girmemiş olan bir kısım yeni terimleri kullanmadım. Lâzım gelen yerlerde kullandığım eski terimlerin mânalarım not şeklinde açıkladım (*)

Hilmi Güngör

(*)   Müellifin biyografisi için Bkz. İslâm ansiklopedisi, Cz. 37, s. 748-760.

El-munkızu Min-ad-Dalâl'ın Rahmi Balaban tarafından, Sapıklıktan Kurtuluş adiyle yayımlanmış bir tercümesi varsa da maâlen denecek şekilde sathi ve muhtasardır. Eserin Garp dillerinden birine olan tercümesinden dilimize çevrildiği, asıl metne uymaması dolayısiyle, söylenebilir. Bkz. Hakikat Yollarında serisi No 1, Gazali, Sapıklıktan kurtuluş, M. Rahmi balaban, Gayret Kitabevi, İstanbul 1947, 16 sahife.

ıvıva ? av ? nıım

-ia

salât ve selâmet okurum. Bu vecibeyi eda ettikten sonra maksada başlıyorum:

Ey din kardeşim,(') ilimlerin gayesi ile sırlarını; mezheplerin, şaşkınlık doğuran halleriyle derinlikeri-ni (mahiyetlerini) sana anlatmamı istedin. Türlü dinî meslek ve yollar içinde hakkı bulup meydana çıkarmak için çektiğim zahmetleri, taklit suretiyle olan itikattan(-) kurtulup tahkik derecesine nasıl yükseldiğimi, ilkin İlmi Kelâmdan faydalandığım cihetleri sonra Hakka ermeyi İmam tanıdıkları bir kimseyi taklit etmeye hasreden "Ehl-i Tâlim"in(3) gittikleri yolları, daha sonra, beğenmeyip tenkit ettiğim felsefe

(1)  Eski âlimlerden bazıları kendilerinden bir şey soranlara bir risale ile cevap verirlerdi. Gazalide de bu âdet var. "İlcam-ül avam An-ilm'il kelâm" "Eyyüh-el-veled" kitaplarını bu suretle yazdığı gibi bu risaleyi de öyle yazmış. Sorulan soranın kim olduğuna işaret yok.

(2)  İttikatta taklit, başkasının sözünü delilsiz kabul etmektir. Aksi "tahkik" tir.

(3)  "Ehl-i talim" şîilerden bir taifedir. Bunlar hakikatleri İmam tanıdıkları bir zattan öğrenmek icap ettiğini iddia ederler. Bunlara "İsmailiye" ve "Bâtıniye" dahi denir. Kitapta kendilerinden uzun uzadıya bahsedilecektir.

mesleklerini, nihayet doğru ouıaugum ve Kaouı ettiğim tasavvuf tarikini, halkın sözlerini ve düşüncelerini tetkik ettiğim sıralarda bana malûm olan hakikat özlerini, Bağdatta birçok talebeye ders vermekte iken ne sebeple bundan feragat ettiğimi, uzun müddet sonra niçin Nişabura dönüp tekrar ilim yaymıya başladığımı açıklamamı arzu ettin. Bu istekte samimî olduğuna kanaat getirdiğim için arzunu yerine getiriyorum. Tanrıdan yardım isteyip ona tevekkül ederek, tevfikını benden esirgememesini dileyip ona sığınarak size söylüyorum: Biliniz ki - Allah sizi doğru yolda yürümeğe muvaffak etsin ve hakika-ta boyun eğmenizi kolaylaştıran - insanların muhtelif din ve milletlere ayrılması; bir ümmetin, yolları ayrı olan türlü fırkalara ayrılarak birçok mezhepler meydana getirmesi derin bir denizdir ki çokları içinde boğulmuş. Pek az kimseler ondan kurtulmuştur. Her fırkaya mensup olan kimse, kurtulan kendi fırkası olduğunu zanneder ve "Her zümre kendi gidişinden memnundur - ayet" Bütün sözleri hakikat olan Peygamberlerin   ulusu - Allanın   salâvatı   ona   olsun -

kendi ümmetinin de böyle olacağını: "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. İçlerinde necat bulan yalnız bir tanedir" mânasındaki hadis - i şerifinde bize haber vermiştir. O büyük Peygamberin, olacağını haber verdiği şey tahakkuk etti. Gençliğimin ilk devresinden itibaren, yirmi yaşına girmeden evvel, bülûga yaklaştığım zamandan bugüne kadar - ki şimdi yaşım elliyi geçmiştir - bu derin denizin dalgalariy-

le mücadele ediyorum. Cesaretle derinliklerine dalı-

yorum. Korkak ve çekingen değilim. Bütün karanlık durumlarda da uğraşıyorum. Her güçlüğü yenmeğe çalışıyorum. Her uçurumu atlatmağa gayret ediyorum. Her fırkanın itikadını araştırıyorum. Her taifenin mezhebine ait sırları meydana koymağa çabalıyorum. Hangisi hak, hangisi bâtıl; hangisi Peygamberin sünnetine uygun, hangisi bid'at(') üzerine kurulmuş? anlamak istiyorum. Bir bâtınînin^) içindekini öğrenmek dilerim. Bir zahirinin gittiği yolun neden ibaret olduğunu öğrenirim. Bir felsefecinin felsefesinin mahiyetini anlamayı arzu ederim. Bir mütekellimin (İlm-i Kelâm âliminin) fikrinin ne olduğunu, ne için mücadele ettiğini tetkik ederim. Bir mutasavvıfın iç temizliğine nasıl eriştiğinin sırrına vakıf olmayı çok isterim. Bir âbidin ibadetinin ona ne sağladığını incelerim. Allahı inkâr eden bir zındıkın bu inkâra cüret etmesinin sebeplerini araştırırım. Gençliğimin iptidasından beri hakikatleri kavramağa susamış olmak fıtrî bir âdetimdir. Allah tarafından yaradılışımda yer etmiştir, Bunda benim ihtiyar ve arzumun tesiri yoktur, Bu sayede taklit bağından kurtuldum. Çocukluk devrine yakın bir zamanda, göreneğe dayanan akidelerden azade kaldım. Çünkü gördüm ki daima hıristiyan çocukları hıristiyan olarak, yahudi çocukları yahudi olarak müslüman çocukları da müslüman olarak yetişiyorlar. Tanrı elçisinden -Allah ona asalât ve selâm etsin rivayet olunan şu

(1)  Ashabın ve tabiînin gittikleri yola aykırı yol ve gidiş.

(2)  Bâtinîler Kur'anın zahir mânasına bakmazlar. "Maksat bâtınıdır" derler.

16

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

manâda bir hadîs işittim. "Her doğan çocuk müslü-man yardadılışı üzere dünyaya gelir. Sonra ana ve babası onu yahudi yapar, hıristiyan yapar, mecusi yapar". Asıl yaradılışın hakikati ile ana ve babayı, öğretmenleri taklit etmek dolayısiyle ânz olan akidelerin hakikatini araştırmayı arzu ettim. Telkin ile başhyan; hangisi hak, hangisi bâtıl olduğunda birçok ihtilâflar vuku bulan bu taklitleri ayırdetmek istedim. İlkin kendi kendime dedim ki benim maksadım işlerin hakikatlerini anlamak ve bilmektir. O halde evvelâ (bilgi) nedir? Bunun hakikatini araştırmak icap eder.  Nihayet anladım ki  (yakîn)  reddesine varan bilgilerde bilinen şeyin asla şek götürmiyecek derecede anlaşılmış olması gerektir. Bunda yanılmış olmak, vehme kapılmak ihtimali varit olmaz. Kalp böyle bir ihtimale imkân veremez. Hatadan emin olmak için (bilgi) o suretle kuvetli olmalıdır ki mesela birisi o bilginin bâtıl olduğunu iddia etse ve taşı altına çevirmek,   deyneği  ejderha  yapmak  suretiyle  de dâvasının doğruluğuna delil gösterse bu keyfiyet o bilgi sahibine şek vermez. Ben (on) sayısının (üç) ten büyük  olduğunu  bildiğim halde  birisi  "hayır üç on'dan daha büyüktür. Sözüme inanmanız için de şu değneği ejderhaya çevireceğim." dese ve dediğini yapsa, ben de görsem bu yüzden bilgimde bana bir şek arız olmaz. Ancak o adamın bunu nasıl yap t una şaşarım. Yoksa bildiğim şeyde şüphe etmem. Sonra anladım ki bu tarzda bilmediğim, bu suretle (yakîn) hasıl etmediğim her bilgi itimada şayan değildir,

EL - MUNKIZV MİN - AD - DALÂL                    17

hatadan emin olamaz. Hatadan emin olmıyan bilgi de yakîn ifade etmez.

SAFSATAYA(') KAPILARAK İLİMLERİ İNKÂR ETTİĞİME DAİR

Sonra  bilgilerimi  kontrol ettim.   Gördüm  ki bende (hissiyat) ve (zaruriyat)(2) tan başka böyle bilgi yok. Dedim ki şimdi bende hâsıl olan yeisten sonra  hissiyat  ve  zaruriattan   ibaret  olan   bedihî bilgilerden başka müşkülleri çözerek bir vasıta kalmadı. Öyle ise ilkin bu bilgileri inceliyerek kuvvet derecelerini  anlamalıyım.      ki   mahsusata  olan güvenim, zaruriyatta yanılmaktan emin olmaklığım; taklide dayanan eski bilgilerimle birçok kimselerin ispata dayanan bilgilerindeki emniyet cinsinden midir? (yani şek götürür). Yoksa bu emniyet hakikate uygun, yanılmak ihtimalinden uzak bir şey midir? Anlaşılsın. Çok ciddî bir gayretle mahsûsat ve zaruri-yat üzerinde düşünmeğe, bunlarda nefsimi şüpheye düşürmek mümkün olup olmadığını aramağa başladım. Uzun müddet şüpheden ileri gelen araştırmalardan sonra mahsûsatta hata olmıyacağına emin olmayı

(1)  Vehim  ifade  eden  mukaddimelerden  tertip edilmiş delil. Karşıdaki muarızı şaşırtmak ve susturmak için kullanılır.

(2)  Hissiyat. Beş hasse ile kazanılan bilgiler.

Zaruriyat: Delil aramağa mahtaç olmıyan bedihî bilgiler. Bir ikinin yarısıdır, gibi.

18

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

nefsim kabul etmedi. Bu hususta düştüğü şek kuvvet buldu. İçim diyordu ki "Mahsûsata nasıl güvenilebilir? Bunların en kuvvetlisi göz hassesidir. Bu hasse gölgeye bakar, onu sabit, hareketsiz görür. Onda hareket olmadığına hükmeder. Bir müddet sonra tecrübe ve müşahede ile anlar ki o, hareket ediyor. Ancak o hareket birdenbire olmayıp tedriç ile, zerre zerre oluyor, onda sabit olmak durumu görülmüyor. Kezaltı göz yıldıza bakıyor. Onu bir altın lira büyüklüğünde görüyor. Halbuki hendesî deliller, onun üzerinde bulunduğumuz küreden daha büyük olduğunu gösteriyor. Mahsûsatta bu gibi hallerde his hâkimi hükmediyor. Fakat akıl hâkimi müdafaasına imkân olmıyacak şekilde tecrübe ile yalanlıyor."

Dedim ki "mahsûsata olan güven bâtıl oldu. O halde zarurî olan aklî bilgilerden başka itimada değer bir şey kalmadı." "On, üçten büyüktür; bir şeyde nefiy ve ispat bir araya gelmez; bir şey hem lâdis, hem kadîm; hem var, hem yok; hem vacip (bulunması zaruri), hem muhal olamaz," sözleri gibi.

Bunun üzerine mahsûsat işe karıştı. Dedi ki:

"Bu gibi aklî bilgilere olan itimadının mahsûsata olan itimadına benzemiyeceğine nasıl emin olabilirsin? Bana güvenin vardı. Akıl hâkimi geldi. Beni tekzip etti. O olmasaydı beni tasdikte devam edecektin. İhtimal ki akıl anlayışının ötesinde diğer bir hâkim vardır. Ortaya çıktığı vakit aklı verdiği hükümden dolayı tekzip eder. Nasıl ki akıl hâkimi ortaya  çıktığında  hissi  verdiği  hükümden  dolayı

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

19

yalanladı.. Aklın ötesinde diğer bir idrakin ortaya çıkmaması onun muhal olmasına delâlet etmez."

Nefis bunun cevabında biraz durakladı ve rüya hadisesiyle kiçindeki şüpheyi kuvvetlendirdi ve dedi ki:

— Görmüyor musun? uykuda birtakım şeylerin varlığına inanıyorsun, birtakım halleri tehayyül ediyorsun, onlarda sebat ve istikrar bulunduğunu kabul ediyorsun. O durumda onlar hakkında hiçbir şekke düşmüyorsun. Sonra uyanıyorsun, görüyorsun ki bütün tahayyül ettiğin, inandığın şeylerin aslı yok. O halde uyanık iken hissin, yahut aklın delaletiyle edindiğin itikadın hak olduğuna nasıl emin olabilirsin? Vakıa o itikat, içinde bulunduğun hale nazaran haktır. Lâkin mümkündür ki sana diğer bir hal arız ola ki onun uyanıklığına nisbeti senin uyanıklığının uykuya nisbeti gibi olsun, uyanıklığın o hale izafetle uyku sayılsın. O hal sana arız olduğu zaman aklınla tevehhüm ettiğin her şeyin hayal olduğunu, asılsız bulunduğunu kesin olarak anlarsın. Belki bu hal sofilerin kendilerinde bulunduğunu iddia ettikleri haldir. Onlar kendilerinden geçip hasselerini kaybettikleri zaman kendilerinde mâkulata uymıyan bazı halleri müşahede ettiklerini söylerler. İhtimal ki bu hal ölümdür. Çünkü Hazreti Peygamber - Allah ona salât ve selâm etsin - «İnsanlar uykudadırlar. Öldükleri zaman uyanırlar» buyurmuştur. Dünya hayatı ahirete nisbetle uyku sayılabilir. İnsan öldüğü zaman herşey ona şimdi gördüğünden başka türlü görünür. O zaman kendisine denir ki:

— Üzerinden örtünü (Perdeni) kaldırdık. Bugün gözerin daha keskindir(')-

Bu vesveseler içime doğunca kalbimde yer etti. Buna bir ilâç aradım, fakat bulamadım. Çünkü bu vesveseleri ancak deki ile giderebilirdim. Delil de ancak (bedihî) dediğimiz bilgilerden meydana gelebilirdi. Bu bilgiler müsellem(2) olmayınca onlardan delil tertip etmek de mümkün olmadı. Bu hal güç iyileşen bir dert gibi iki ay kadar içimi kemirdi. Durum itibariyle safsata mezhebine saplanmıştım. Fakat kimseye bundan bahsetmiyordum. Nihayet Cenabı Hak beni o hastalıktan kurtardı. Nefsim sıhhat ve itidale döndü. (Zaruriyat) dediğimiz bilgilerin kabule şayan, güvenilir olduğuna emin oldum. Bu emniyet, delil tertip ve tanzim etmek suretiyle hâsıl olmuş değildi. Ancak Cenabı Hakkın kalbime attığı bir nur sayesinde olmuştu. Bu nur, birçok bilgelerin anahtarıdır. Hakikatlere ermek daima delil ile olur zannedenler Allanın geniş ve sonsuz rahmetini daraltmış olurlar. "Tanrı bir kimseyi hidayete eriştirmek istediği zaman, islâm dinini kabul etmesi için göğsünü şerh eder." mânasındaki ayeti kerimede "şerh" ten maksat ne olduğunu Hazret Peygambere sormuşlar.

— Şerh tanrının kalbe attığı bir nurdur, buyurmuşlar.

(1)  Âyet.

(2)  Müsellem, kabul edilmiş demektir.

— Bunun alâmeti nedir? demişler.

— Gurur yeri olan dünyadan uzaklaşmak, ebediyet diyarı olan ahirete bağlanmak, sığınmaktır, cevabını vermişlerdir.

Hazreti Peygamber bir hadis - i şerifinde: "Allah halkı karanlık içinde (nefsin hükmü altında) yarattı. Sonra onların üzerine kendi nurundan serpti (hidayet etti) buyurmuşlar. İşte yukarda bahsi geçen nur, bu nurdur. Keşfi, yani hakikatlara vakıf olmayı bu nurdan beklemek gerektir. Bu nur zaman zaman Tanrının kereminden fışkırır. Ona ermek için kolla-malıdır. Nitekim Hazreti Peygamber; "Dünyadaki hayatınızda zaman zaman Rabbinizin ilhamkâr lûtuf-ları zuhur eder. Onları kaçırmamaya çalışın" buyurmuştur.

Bu hikâyeyi anlatmaktan maksat, hakikati aramakta çok ciddî hareket ettiğimi göstermektir. O derecede ki aramak lâzım olmıyan şeyi bile aradım. Çünkü bedihîyatı aramak iktiza etmez. Onlar hazırdır (herkesçe malûmdur). Hazır olan şey aranırsa kaybolur, gizlenir. Aranması lâzım olmıyan bir şeyi ariyan kimse aranması iktiza eden şeyi aramakta kusur etmekle itham olunamaz.

* **

HAKİKATİ ARAŞTIRANLARA DAİR

Cenabı Hak lûtfu ve keremi ile beni bu hastalıktan iyi edince hakikati araştıranların dört sınıftan

22

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

ibaret olduğuna dikkat ettim. Birinci sınıf İlmi Kelâm âlimleridir. Bunlar rey ve istidlal sahibi olduklarını iddia ederler.

İkinci sınıf Bâtiniye fırkasıdır. Bunlar, talim ashabından olduklarını, hakikatleri "İmam - i masum(')" dan öğrendiklerini söylerler.

Üçüncü sınıf felsefecilerdir. Bunlar da mantık, ve Bürhan(2) erbabı olduklarını iddia ederler.

Dördüncü sınıf mutasavvıflardır. Bunlar Tanrının huzurunda bulunduklarını, müşahade ve keşif ashabından olduklarını iddia ederler.

Ben de kendi kendime dedim ki hakikat bu dört mesleğin dışında kalamaz. Bu meslekler erbabı hakikati aramak yolunda yürüyorlar. Hakikat bu meslekler dışında kalırsa o, zaman ona ulaşmak ümidi kalmaz. Çünkü taklitten ayrıldıktan sonra tekrar ona dönmek imkânı yoktur. Mukallidin mukallit olduğunu bilememesi şarttır. Mukallit olduunu bildiği anda taklide dayanan bilgisi bir şişe gibi parçalanır, hiçe iner. Bu parçalar biribirine eklenmekle düzelmiş olmaz. Meğer ki dimağda eritilerek yeni bir kalıba dökülmüş olsun. Bu yola girmeye, bu fırkaların düşüncelerinin mahiyetini araştırmaya koyuldum. Önce ilmi kelâmı, scnra felsefe yolunu, daha sonra bâtmîlerin talimatını, dördüncü olarak tasavvuf mezhebini inceledim.

(1)  Masum, günahtan sakınma melekesine sahip, demektir.

(2)  Yakîn ifade eden bilgilerden tertibedilmiş delil.

EL - MUNKIZU MİN - AD ? DALÂL

23

İLM-İ KELÂMDAN MAKSAT VE GAYE NE OLDUĞUNA DAİR

Evvelâ ilmi kelâma başladım. Onu lâyıkıyle öğrendim. Özüne vâkıf oldum. Bu ilimde "Muhakkik"(') sayılan kimselerin kitaplarını mütalâa ettim. Arzu ettiğim konulara dair kitap tasnif ettim. Gördüm ki bu ilim kendi gayesini temine kâfi geliyor. Fakat benim maksadımı temin edemiyor. İlmi kelâmın gayesi Ehli Sünnetin akidesini muhafaza etmek, onu bid'at erbabının karıştırmasından korumaktır. Tanrı, elçisinin diliyle kendi kullarına din ve dünyalarının iyiliğini sağlıyan hak bir itikadı telkin etti. Kur'anı Kerim, Peygamberin sözleri (hadisler) bunu bize haber veriyor. Sonra Şeytan, bid'at ashabının vesveselerine, sünnete muhalif bir takım kanaatler karıştırdı. Onu yaydılar, müslümünların doğru itikatlarını teşvik edeyazdılar. Cenabı Hak İlmi Kelâm âlimlerini yarattı. Geleneğe bağlı Ehli sünnete muhalif olan türemiş bîd'at ashabının kötü gidişlerini meydana koyacak sözerle sünnete yardım etmek arzusunu onlarda uyandırdı.

İşte (İlmi Kelâm) ve (Mütekellimîn) bundan doğdu. Bunlardan bir taife Cenabı Hakkın kendilerine verdiği vazifeyi yerine getirdi. Sünneti iyi müdafaa, Peygamberin telkin ettiği akideyi muhafaza ettiler. Uydurma bid'atlere karşı koydular. Lâkin bu müdafaalarda, hasımları tarafından ileri sürülmüş,

(1) Meseleleri delil ile ispat ederek kabul eden âlim.

24

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

kendileri tarafından ya taklit, ya icma - ı ümmet, yahut da Kur'an ve hadise uygunluk dolayısiyle kabul ve teslim edilmiş bazı mukaddemetlere(') dayandılar. En çok hasımlarının sözlerindeki tenakuzları meydana koymak, onların kabul ettikeri esasların doğurduğu batıl fikirleri muaheze etmek gibi şeylerle uğraştılar.   (Bedihî)  sözlerden başka sözleri  asla kabul etmiyen bir kimse için bu çeşit sözlerin faydası pek az olur. Binaenaleyh ilmi kelâm kâfi derecede beni tatmin etmedi. Yukarıda şikâyet ettiğim derdime şifa olmadı.  Evet (Kelâm) sanatı meydana geldikten sonra onunla iştigal çoğalıp zaman geçince (Mütekel-limiîn) sünneti müdafaa ederken eşyanın hakikatlerini  anlatmağa  özendiler.   Cevherden,   arazdan  ve bunların ahkâmından bahsetmeğe başladılar. Fakat ilmi kelâmdan maksat bu değildi. Bunun için sözleri asıl gayeyi temin edemedi. Halkın akide ihtilâfından doğan şaşkınlık karanlığını tamamiyle gideremedi. Benden başkası için böyle bir gaye tahakkuk etmiş olabilir. Hattâ bir kısım insanlarda böyle bir gayenin tahakkuk etmiş olduğuna şüphe etmem. Fakat bunun (evveliyat) tan(2) olmıyan bazı noktalarda taklit ile karışık olduğu da şüphesizdir. Ben şimdi kendi halimi anlatıyorum. Yoksa ilmi kelâmdan şifa bekliyenlere diyeceğim yok. Şifa veren ilâçlar derdin başkalığına

(1)  Mukaddime: Mantıkta bir kıyasta bulunan iki cümleden her biri. Burada prensip diyebiliriz.

(2)  İspat muhtaç olmıyan bedihî bilgiler.

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

25

göre değişir. Ne kadar ilâç vardır ki bir hastaya menfaat, diğer birine mazarrat verir.

**

FELSEFENİN GAYESİNE DAİR

(Felsefenin gayesi nedir? Kötü olan ve olmıyan kısımları hangileridir? felsefeciler hangi sözlerinde tekfir olunurlar, hangilerinde olunmazlar? Hangi sözlerinde ehli bid'attan sayılırlar, hangilerinde sayılmazlar? Ehli hakkın sözlerinden çalıp bâtıl maksatlarını kabul ettirmek için kendi sözlerine karıştırdıkları sözler nelerdir? Hak dedikeri bu sözlerden halk nasıl nefret etmiştir? Hakikat sarrafı olan kimseler felsefecilerin sözlerindeki halis hakkı kalp ve mağşuş haktan nasıl ayrırdetmişlerdir? Bu cihetleri izah edeceğim.)

İlmi kelâmı bitirdikten sonra felsefeye başladım. Şunu kesin olarak anladım ki bir ilme son haddine kadar vâkıf olmıyan kimse o ilimdeki bozukluğa vâkıf olamaz. O derece vâkıf olmalı ki o ilimde en büyük âlim sayılan kimseye eşit olmakla kalmayıp onun derecesini geçmeli ve onun kavrıyamadığı derin noktalan, gaileleri kavramalıdır. Ancak o zaman o ilmin fasit olduğuna dair iddiası doğru olabilir. İslâm âlimleri içinde himmetini bu noktaya sarfetmiş bir kimseyi göremedim. Mütekellimînin, kitaplarında felsefecileri reddettikleri yerlerde onlardan aldıkları sözlerin hep vuzuhsuz, perişan, tenakuz ve fesatla

kimse bile o sözlere Kanamaz. /\nıauım ki oh mezhebi iyice anlamadan, özüne vâkıf olmadan reddetmek karanlığa kubur sıkmak gibidir. Bu sebeple felsefe tahsiline ciddiyetle sarıldım. Bu bapta yazılmış kitapları bir üstattan yardım görmeğe muhtaç olmadan müraleaya koyuldum. Şer'î ilimlerin tedris ve tasnifinden boş kaldığım saatlerde buna çalıştım. O sıralarda Bağdatta üç yüz talebeye ders veriyordum. Cenabı Hak, boş zamanlarımdaki bu mütalâalarla iki seneden az bir vakitte beni bu ilmin en son haddine muttali kıldı. İlmi tamamiyle anladıktan sonra bir sene kadar da daimî surette onu düşündüm, tekrarladım, derinliklerine daldım. Nihayet oradaki aldatmalara, tezvirlere, hakikat ve hayallere şek ve şüpheye mahal kalmıyacak surette vâkif oldum. Şimdi felsefecilerin ve ilimerinin hikâyesini benden dinle. Bunların birkaç sınıf olduğunu, ilimlerinin de birkaç kısımdan ibaret bulunduğunu gördüm. Bütün bu sınıflar; eskilerle daha öncekiler, sonrakilerle evvelkiler arasında, hakikatten uzak ve yakın olmak hususunda büyük fark bulunmakla beraber hepsi küfür ve ilhat(') damgasını taşırlar.

**

(1) Bâtıl mezhebed sülük etmek.

ĞUNA DAİR

Felsefeciler; fırkaları çok, mezhepleri muhtelif olmakla beraber üç kısma ayrılırlar: Dehrîler, tabiîler, ilâhîler.

Birinci sınıf dehrîlerdir. Bunlar en eski felsefecilerden bir taifedir. Kâinatın tedbirli, âlim, ve muktedir bir yaratıcısı bulunduğunu inkâr ettiler, âlem ötedenberi kendiliğinden böylece mevcuttur, bir yaratıcısı yoktur. Hayvan meniden vücuda gelir. Meni de hayvandan hasıl olur. Ötedenberi böyledir ve böyle gidecektir; dediler. Bu kısım felsefeciler zındıktırlar.

İkinci sınıf tabiîlerdir. Bunlar bir zümredir ki en çok tabiat âleminden, hayvanların ve nebatların acaibinden bahsettiler. "Hayvanların azasını teşrih" ilmi ile çok meşgul oldular ve bu ilimde Cenabı Hakkın çok hayret verici sanatlannı ve yüksek hikmetlerini gördüler. İşlerin gayelerine vâkıf, kadir ve hakîm bir halikın varlığını itirafa mecbur kaldılar. Teşrihi ve menafilül'aza ilmininin acayip cihetlerini mütalâa eden her insanda hayvan yapısını, bahusus inan yapısını bina eden Allanın tedbirlerindeki kemale dair böyle zaruri bir ilim hasıl olur. Fakat, tabiîler tabitattan çok bahsettikeri için hayvanî kuwvetlerin kıvam ve kemal üzere bulunmasında mizaın itidal üzere  bulunmasının  büyük  tesiri  olduğuna vâkıf

                  el - MUNKJZU MIN - AD - DALAL

oldular. İnsandaki "Kuwei âkıle(')" nin de mizaca tâbi olduğunu zannettiler ve mizacın bozulmasiyle o da bozulur ve yok olmuş bir şey tekrar var olamaz, dediler. Bu sebeple bunlar "Nefs ölür, bir daha dönmez" fikrine sahip oldular ve ahiret yoktur, dediler. Cenneti, cehennemi, kıyamati ve hesabı inkâr ettiler. İbadet için sevap, günah için azap olacağını kabul etmediler, gemsiz, başı boş kaldılar. Hayvanlar gibi, şehvetlere daldılar, Bunlar da zındıktılar. Çünkü imanın esası Allaha ve ahirete inanmaktır. Bunlar Allaha ve sıfatlarına inandılarsa da ahireti inkâr ettiler.

Üçüncü sınıf ilâhilerdir. Bunlar daha sonra yetişen felsefecilerdir. Bunlardan biri Eflâtunun hocası olan Sokrattır. Eflâtun da Aristo'nun hocasıdır. Mantık ilmini tertip eden, felsefî ilimleri telhis edip kolayca istifade edilir hale getiren Aristo olmuştur. Bu suretle bu ilimlerin, anlaşılması güç kısımları daha kolay anlaşılır bir hale geldi. Bunların hepsi, yukarıdaki iki sınıfı, yani dehrillerle tabiîleri reddetttiler. Onların büyük hatalarını başkalanna söz bırakmıya-cak surette açıkladılar. Onların bu suretle birbiriyle çarpışmaları "Allah müminleri çarpışmadan kurtardı" mânasındaki ayeti kerime fehvasınca müminlerin onlan reddetmek için uğraşmasına hacet bırakmadı. Sonra Aristo, Eflâtunun, Sokratın ve daha önce yaşamış ilâhîlerin felsefesini şiddetle reddetti, hepsinden uzaklaştı, ayrı kaldı. Bununla beraber onların

küfür ve bid'at sayılan bazı fikirlerini kabul etti, kendini o gibi fikirlerden kurtaramadı. Bu sebeple gerek bunları, gerek İbni Sina, Farabi ve başkalan gibi onlara uyan islâm felsefecilerini tekfir etmek vacip oldu. Şunu da ilâve edelim ki hiçbir müslüman filozof İbni Sina ve Farabî kadar Aristonun ilmini bize   lâyıkıyla  nakletmeğe  muvaffak  olamamıştır. Başkalarının naklettikleri hep hatalı ve karışıktır. Okuyanların zihni karışır, anlayamaz. Anlaşılmıyan bir şey nasıl red veya kabul edilebilir? İbni Sina ve Farabînin nakillerine göre Aristonun bizce malûm olan bütün felsefesi üç kısma ayrılır. Biz kısmı küfre gider, bir kısmı bid'at sayılır, bir kısmının da asla inkârı icap etmez.

Bunları tafsil edelim.

* **

(1) Hayat ve idrak kuvveti.

FELSEFENİN KISIMLARINA DAİR

Felsefî ilimler, elde etmek istediğimiz maksada göre, altı kısımdır: Riyaziye, mantık, tabiîye, ilâhiye, siyasiye, ahlâk.

1 — RİYAZİYE

Riyaziye; hesap, hendese ve heyet ilimlerinden ibarettir. Bunların hiçbirinde ne müsbet, ne de menfi cihetten dine taallûk eden bir cihet yoktur. Bunlar aklî delillerle ispat olunan şeylerdir. Anlaşılıp öğre-

itildikten sonra inkâra mahal kalmaz. Fakat bunlardan iki fenalık doğmuştur. Birisi şudur: Bu ilimleri mütalâa eden kimse oradaki incelikleri ve delilleri hayret ve taaccüp ile karşılar. Bu yüzden felsefecilere karşı içinde takdir hissi uyanır. Zanneder ki felsefecilerin bütün ilimleri açık olmak ve kuvvetli delile dayanmak hususunda bu ilim gibidir. Sonra felsefecilerin küfrünü, AH ahi inkâr ettikerini, maneviyata kıymet vermediklerini şundan bundan işitir, sırf onlan taklit etmek sebebiyle kâfir olur. Kendi kendine «Din hak bir şey olsaydı riyaziyeyi bu kadar incelemiş olan bu büyük adamlarca malûm olurdu, gizli kalmazdı.» der, onlann küfrünü, inkârını işitince dini inkâr etmenin doğru olduğuna kanaat getirir. Başka hiçbir dayanağı olmadığı halde yalnız böyle bir düşünce ile doğru yoldan çıkan ne kadar adam gördüm! Taklit ile doğru yoldan çıkan bu adama: «Bir ilimde mahareti olan kimsenin diğer ilimlerde de mahir olması lâzım gelmez.» «Fıkıh, Kelâm» ilimlerini iyi bilen bir insanın «tıp» ilminde de hazık olması icap etmez. Sonra aklî ilimleri bilmiyen bir kimsenin «Nahiv» ilmini de bilmemesi iddia edilmez. Her ünün erbabı vardır. O ilimde ilemde ilerlemişler, başkalarını geçmişlerdir. Bazan bunlar başka ilimlerde cahil ve ahmak mevkiine düşerler. Eskilerin riyaziyata ait sözleri delile dayanır. Fakat ilahiyatta tahminidir. Bunu ancak tercübe eden, onunla meşgul olan anlar.» dense kulağına girmez, kabul etmez. Nefsinin galebesi, tembellik arzuları, kendini akıllı göstermekten  hoşlanması  gibi haller  onu  bütün  ilimlerde

felsefecilere iyi gözle bakmakta ısrar etmeğe sevk eder. Bu büyük bir âfettir. Bu sebeple bu ilimlerle fazla meşgul olanları menetmek vacip olur. Çünkü bu ilimler gerçi dine taallûk etmezler. Ancak fesefecile-re ait ilimlerin başlangıcı olduğu için felsefecilerin fenalığı ve uğursuzluğu okuyana sirayet eder. Bununla fazla uğraşanlar içinde dinden çıkmıyan, takva gemini başından atmıyan pek az kimse vardır.

İkinci fenalık, islâm dininin cahil taraflarından gelmiştir. Bunlar felsefecilere ait bütün ilimleri inkâr etmeyi dine hizmet ve yardım saydılar. Bu suretle onarın bütün ilimlerini red, cahil oldukannı iddia ettiler. Hattâ onlann ay ve güneşin tutulması hakkındaki sözlerini kabul etmediler. Bu iddiaların şer'a muhalif olduğunu söylediler. Cahillere yakışan bu iddialar, ay ve güneşin tutulmasını kat'î burhan (aklî delil) ile bilen bir kimsenin kulağına vardığı zaman kendi delilinde şüpheye düşmez, ancak islâm dininin cehil üzerine kurulduğuna, kat'î bürhanlan tanımadığına hükmeder, felsefeye karşı sevgisi artar, islâm dininden yüz çevirir. Bu ilimleri inkâr etmekle islâm dinine hizmet ettiklerini zannedenlerin din aleyhinde işledikleri cinayet çok büyüktür. Şeriat, bu ilimler hakkında ne müsbet, ne menfi bir şey söylemiş değildir. Bu ilimlerde de din işlerine dokunacak cihetler yoktur. Hazreti Peygamberin şu mânada bir sözü vardır: «Güneş ile ay Allanın ayetlerinden (alâmetlerinden)   iki  ayettirler.   Bir  kimsenin  ne

32

EL - MUNKIZU VÜN - AD - DALÂL

 

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

33

ölümü(') ne de yaşaması için tutulmazlar. Böyle bii şey gördüğünüz vakit Allahı anmaya ve namaza koşunuz.» Bu hadîste güneş ile ayın seyrini, onların belli durumlarda içtima ettiklerini, yahut karşılaştıklarını tarif eden hesap ilmini inkâra sebep olacak bir şey yoktur. Bu hadis-i şerifin sonu olarak gösterilen «Ancak Allah bir şeye tecelli ettiği zaman o şey hudua (baş eğmek demek) vanr.» cümlesi «sahih» denilen muteber hadis kitaplarında yoktur. İşte riyaziyatın hikmeti ve afeti budur.

2 — MANTIK

Mantıkta da ne müsbet, ne de menfi cihetten dine taallûk eden bir şey yoktur. Mantık delilerin, kıyaslarını usulünü, burhanın mukaddimelerinin şartlarını bu mukaddimelerin nasıl tertip edileceğini, (haddi sahih) denilen tariflerin şartlanın, bunun nasıl takip edileceğini - ilmin ya tasavvurdan - ki tarif yoliyle öğrenilir, ya tasdikten - kibürhan yoliyle öğrenilir - ibaret olduğunu tetkik eder. Bunlarda inkâr edilmesi gereken bir cihat yoktur. Bunlar "Mütekilliminin" ve ilim erbamının delile ait zikrettikleri şeyler cinsindendirler. Aralarındaki fark ifade şekillerinde, terimlerde görülür. Bir de mantık alimleri tariflere, taksimlere fazla ehemmiyet verirler, bunları etraflı olarak anlatırlar. Mantıkçıların sözleri-

(1) Hazreti Peygamberin oğlu İbrahim vefat ettiği gün güne§ tutulmuştu. Halk, Peygamberin oğlu öldüğü için güneş tutuldu, demeğe başladı. Hazreti Peygamber onlan irşad etti.

 

ne dair misal verelim. Derler ki: Her (a) nın (b) olduğu sabit olursa, bazı (b) nin (a) olması lâzım gelir. Yani (her insan hayvandır) sözü sabit olanca bundan (bazı hayvanın insan olduğu) mânası çıkar. Bunu şöyle bir kaide ile ifade ederler: "Mucibe-i külliyenin aksi, mucibei cüziyedir" Bu sözlerin, dinin esaslarına ne taallûku vardır ki inkâr olunsun. İnkâr edilere mantıkçılar inkâr edenin aklında, hattâ dininde kusur olduğu zannına düşerler. Çünkü o adam dinin bu gibi inkârlar üzerine kurulduğu kanaatinde olduğunu göstermiştir.

Evet, mantıkçılarında da bu ilimde bazı fenalıkları görülmektedir. Bunlar "Burhan" için bir takım şartlar ortaya koymuşlardır. Bu şartlarla (burhan) şüphesiz (vakîn) ifade eder. Fakat dinî meseleleri tetkik sırasında bu şartlara tamamiyle riayet edememişler, çok müsamahakâr davranmışlardır. Çok kere mantığı tetkik eden bir kimse onu beğenir, çok açık vekat'i bulur. Sanır ki mantıkçılar kendilerinden rivayet olunun ve küfre varan meseleleri bu gibi bühanlarla ispat etmişlerdir. Dinî ilimlerde o meseleler hakkında yapılan tahkikata iyice vakıf olmadan o yanlış fikirleri kabul edecek küfre düşer. Bu âfet de mantığa ânz olmaktadır.

3 — TABİÎ İAİMLER

Bu ilim, âlemdeki cisimlerden; yani göklerden, yıldızlardan, yerdeki su, hava, toprak, ateş gibi basit cisimlerden; hayvan, nebat, madenler gibi mürekkep

34

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

35

cisimlerden; bunlann değişmeleri, istihale geçirmeleri, imtizaç etmeleri sebeblerinden bahseder. Bu, bir tabibin insan cisminden, mühim ve tâli âzasından ve mizacının istihalesi sebeplerinden bahsetmesine benzer. Din tıp ilmini inkâr etmediği gibi tabiî ilimleri de inkâr etmez. Ancak belli ve sayılı bazı meseleleri reddeder ki onlan (Tahafüt-ül-felâsife)C) adındaki kitabımızda zikrettik. O kitapta zikrettiğimizden başka dine uymadığı görülen meselelerin, iyi düşünüldüğü takdirde, anlattığım meşelerde dâhil olduğu anlaşılır. Hepsinde esas olan nokta şudur: Tabiat Allanın emri altındadır. Kendiliğinden bir şey yapmaz. Halikı ona yaptırır. Güneş, ay, yıldızlar ve diğer eşya Allanın emrine tabidirler. Hiçbiri kendiliğinden bir iş yapacak durumda değildir.

4 — İLÂHİ İLİMLER

Felsefecilerin en çok yanıldıktan meseleler bu kısımdadır. Mantıkta (burhan) için kabul ettikleri şartlara lâyıkıyle riayet edemediler. Bu yüzden aralarında çok ihtilâf oldu. İbni Sina ve Farabinin anlattı-kanna nazaran Aristo ilahiyatta mezhebini islamların mezheplerine yaklaştırmıştır. Fakat felsefecilerin ilahiyat bahsinde yaptıkları hatalar yirmi esasa dayanır. Üçü küfre vanr, on yedisi islâm dinine nazaran bid'at

(1) Tehafût, »k? arkaya bir şeyin üzerine düşmek, çarpmak manasınadır. Pervanenin lâmbaya çarpması gibi "Tehafüt -ül - felâsife" filozofların hatalara düşmesi, dökülmesi demek olur.

sayılır. Bu yirmi meseledeki kanaatlerini yıkmak için (Tehafüt) kitabını tasnif ettik. Küfre varan üç meselede bütün müslümanlara muhalefet etmişlerdir. Birinci mesela şudur: İnsan öldükten sonra cesedi tekra dirilmez. Sevap ve azap gören ruhlardır. Azaplar, ruhanîdir, cismanî değildir. "Ruhun azap duyacağını kabul etmelerinde isbat etmişlerdir. Ruh azabı duyacaktır. Ancak cesedin dirilmesini inkâr etmelerinde hatâ etmişlerdir. Ve bu iddia ile şeriat nazannda küfür irtikâp etmiş sayılırlar.

İkinci mesele: "Cenabı Hak külliyatı bilir, cüziyatı(') bilmez" Bu söz de şeriat nazannda açık bir küfürdür Kur'anı Kerimde şöyle denilmiştir: "Yerde ve gökte bir zerre miktan dahil Allanın ilminden hariç kalmaz." Hakikat budur.

Üçüncü mesele: Felsefeciler âlemin kadim ve ezelî olduğuna inanmışlardır. Müslümanlardan hiçbir kimse bu meseleleri bu tarzda kabul etmemiştir. Bu meselelerden başka meselelerde, meselâ, Allanın sıfatlannı nefiy eylemekte, "Allah zatı ile bilir, aynca bir ilim sıfatı yoktur." tarzındaki idialarda mezhepleri mutezile mezhebine yakın görülmektedir. Bu gibi sözlerle mutezilenin tekfiri lâzım gelmez. "Feysal -üttefrika beynel - islâmi ve' - ez - zendeka" adındaki kitabımızla, kendi mezhebine muhalif olanları

(I) Bir cinsten olan birçok varlıktan gösteren mefhumlara «külli» denir, Aksi "cüzî" dir. Meselâ deniz küllidir, bütün denizleri gösterir. Fakat Marmara cüzidir, yalnız bir denizi gösterir.

36

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

hemen tekifir edenlerin doğru düşünmedikerini gösterecek izahatı verdik.

5 — SİYASİYAT

Felsefecilerin bu husustaki bütün sözleri «dünya işlerine ait saltanat tarafından maslahata binaen kabul olunan tedbirler" diye hülâsa edilebilir. Bu baptaki bilgileri Allah tarafından Peygamberlere gönderilen kitaplardan ve geçmişte yaşamış velilerden naklolunan hikmetlerden almışlardır.

6 — AHLÂK

Felsefelerin bu husustaki bütün sözleri de «nefsin sıfatlarını saymak, ahlâkını beyan etmek, bunların cins ve nevilerini anlatmak, fena olanların düzeltilmesi için lâzım gelen tedbirleri almak ve mücahe-dede bulunmak» tarzında hulâsa edilebilir. Bu bilgileri mutasavvıfların sözlerinden almışlardır. Mutasavvıflar Âllaha inanan bir zümredir. Allahın zikrine devam, nefsin arzularına muhalefet ederler. Dünyadan yüz çevirerek Allaha giden yolda yürürler. Bu suretle vuku bulan mücahedelerinde nefsin ahlâkı, kayıpları, hareketlerinin kötü tarafları kendilerine malûm olur. Bunlan açık olarak anlatmışlar, felsefeciler de alıp kendi sözlerine karıştırmışlardır. Maksatları sözlerini hoşa gidecek bir şekle sokarak bâtıl fikirlerini kabul ettirmektir. Felsefeciler asrında, daha doğrusu bütün asırlarda bu gibi Allah adama-

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

37

nndan bir cemaat bulunmuştur. Cenabı Hak dünyayı onlarsız bırakmaz. Onlar yeryüzünün manevî büyükleri temel taşlan sayılır('). Onların bereketiyle yer yüzündeki halka rahmet yağar. Hazreti Peygamber bir hadîste: "Bunların yüzü suyu hürmetine insanlara yağmur yağar, nzk ihsan olunur. Ashabı kehif bunlardan bir cemaat idi." buyurmuştur. Sofiler, kur'anı kerimin beyanı veçhile eski zamanlarda da yaşamışlardır, felsefecilerin, peygamberlerle tasavvuf erbabının sözlerini kendi kitaplarına dercetmeleri yüzünde iki fenalık meydana geldi. Biri o sözleri kabul edenler, diğeri de reddedenler hakkındadır. O sözleri reddedenler hakkındaki fenalık büyüktür. Çünkü bilgisi zayıf olan bir zümre zannetti ki o sözler onların kitaplannda yazılı ve onların bâtıl fikirleriyle karışmış olduğu için terk edilmek, okunmamak icap eder. Hattâ onlan anlatanlara itiraz etmelidir, dediler. O sözleri ilk önce elsefecilerden işittikleri için bâtıl olduğu zayıf akıllarına yerleşti. Çünkü söyliyen, sözleri bâtıl bir insandır. Bir misal verelim: birisi bir hırıstiyandan "Tanrıdan başka tapacak yoktur. İsa Tanrının elçisidir" sözünü işitiyor, kabul etmiyor. Diyor ki bu, hıristiyan sözüdür. Düşünmüyor ki hıristiyan bu sözle mi kâfir oluyor? Yoksa Hazreti Muhammedin peygamberliğini inkâr etmekle mi? Kğer Hazreti Muhammedin peygamberliğini inkâr

(I) Metinde bu zatlar hakkında (evlat) kelimesi kullanılmıştır.Tasavvuf dilinde (evlat) şark, garp, şimal, cenup olmak üzere dünyanın dört köşesinde oturan dört büyük zate denir.

 

m?q !

nq 9a §iuu3)soS |ipp euıseabp ipuaî) uejung ji)§iui -J3J5JIZ EpuiqEipi iziuiUBj^ipXBS nq iqiqss uiqeji^ n -BpuipE ^BjBSsnuBAqj,, tjîjun^) japs bzijjji

IUUB(IZBq    U3pUU3|ZOS    UUByiAABSBjnui    3A

>[iq uuajjjnXnq npj§iui538 'i

'U3PUU3JJ3AB    UIUB^n^J    BJ1BH      -"P UIIZBJ §TUI3UI13pp3J USJlBJJlJJBq 3(o5jiq 5JBSJl§I}{JB}J 3?

f aXip §iiup§ BuuijEq uqiicq ij

q m2|BSiBDB IAK1B3( lig £UISJ3

JBJjui 3A >jJ3j ui5iu asjiŞsp jijBqnui asjpsq 3A

'ası jiqBS an usqjnq 3a jn^Biu BpuqBz ippsq jajzos o

^jB3ji5 3u uepung   JipjBA BpuuB]dBJ!>( uusfpapspj

ÎJBDUB ISddq UU3[ZOS O 131 U!!|3p9 ZJBJ JIHjn3A3UI BpUUBjdBJI^ jnAABSB} Bp ISBUBUI UIUUBJ3jo5jiq 'Bp -JBjdBJl3( J4J3§ Bp ISIZBq UU3JZOS UBUtqO ZBipi J![iqB|O §IUip3    EUUIJBq    Bp    UIUISB5]§Eq    30UO   Xd§   Jiq    UB|O

§iuip8 BziuiuijEq uiiziq 3]iq53A i§ip]UB[UB apunzosBjB uJBSBq auizi uijb Jiq U35a8 aopAAS jb Jiq UBZBg,, ?jıpzıuıuaiJijjg ipua^ luiziq isizsq uubjuo iJjnqiBH jq

-İIU1U1JB U3pUU3[ZOS UUSfpSpSpj I5)S3 JB]UO lîj J3HJJ0 Bippi 3A JSJIIP ZBIIJI EBJB|BJ3|OU IZBq ZllUl|lJJ3pXB>J 3p -J3]J3S3 ZIUIlŞjpZEA JIB BUUBJJIS UIUU3[UII[I Uip 3İUIT1Z

Jiq §ıuıbuı|ı5b ruŞop suuspXBS ^as^nX uijajdaqzaui U9jzo8 q[Bî( '§iuiBuqnq jSAAnjj apaoajap jjbbdbXu -ab>| lupaXiqBUi uu3juii|! 3|XuEqi}i Jnjjn^

UII|BS    U3JJ3JE    10Ul>(I    UIi3b3B)B|UB   3pU3(I   3|iq

-iuo>( iuu3|ipu3>( U3JJ3JE nq uııŞı)ib|ue JB[unq m m}§nuiio  dpBA  3fBuiBdB5(  iXids^  '^auijauaui  ubj

II3J UUBJUBJO §IUI}ldBS II

- av - N}w nzraNnw - 73

'n|unsj3 eje|uo ^IBJ-I ?

2(n|o5 '

U3pUI]3   Ul

SlAJSp

O^nq

nSnpjo un^uinui 3|daq3s ng ibjjiubs qji^B y[ob 3A qpjBqBiu iuu3i!pu3?i Bpunsnsnq >(3uij3 pjiXB UBpjoX ufa njoX naŞop 'uEpjncq HfflBq nfo5 uubıubsui i5j uiusps uiuisX buiijbXbh ZBiuuniouaui ssuii^ Jiq ubjo ipjBqBui Bisnsnq nq dnjo Qnjunsp 'j

-ElU 'jnunjOUSUI UB15|BUJ§BJOp BpiHSlXnj ZIUSp J3JU3X

-amjiq suizn^  n?3P Jbjjbs 'jnjg8 jbjbz njXo5i ^bdub

SpapUIBniU BJUBZBdjB^ ZBUIUnjO jnAABSBJ JEJBZ Jiq BpUISBUIJB5{l5   5JBJBJlXB   UBpUldjBH   IUI1JB   SIJBq   dttîJOS

[lUBZBdiBîj iuij3 B5>jnpıo iu3Anâ buı§ıXbjub uıjbjjbs Jig JiiîjBJdoı jsX ıŞh3jı5 uıuıjje ı^ Jijig buub?(ı5 pe^i^sq uapuuajzos uuspsuii^ >(idBs 3J33J îjo5 bu^h !I93un§üP njfop J3isi 'unsp 3SUI15J Jiq qj?5|ii Jjnzoq jsjsı 'usXijXos   jsps

3SI )|BH    JB3(Bq BUO JI3(BA lŞ|llI§I ZOS Jig    JIUBİ

U3SBS3 uiBpE qii^v ıtuisjıuBj sp luqqa siisqsseunui

O    'IUBJ    I5(ÎJBq    30UQ      UlSZ3UI3(iq    BJUIBpB    I^^BH,,

:ıt[ §nuunXng jBXn sXqy ıisjzbh ubjo nfnXnq us uubjubsui qp^e 3suii>j ubjo iqiqcs ji^y n?3P 9I! 1BM

IlUBpE   'JBJJIUB1   3|I   UIEpB   IÎJ3JBH    Jipil^P?   UUBJUBIO

jiXbz q^jB 'nq n^un^) zbuıjo njfop îfauip lspiBqnui buo - uisi3 jnqBî{ Bp usXpsuiq o nunŞnpjo î|Bq uıXs§ o 3SJ3JSI 3pJ3{Xs§ ubjo îjBq BpuijBZ qipBq 'B3(§Bq usp -j3jXs§ U3ps dBDi nunjjnjj BSJoXnjo JijBîf siXisiXBjop

lyiva ? av - Niw nzixNnw - ıh              8S

40

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

 

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

41

celbetmeğe çalışmıştır. Böyle bir kanaat, ehli bâtılın hakikatlari, kitaplarında kendi sözlerine karıştırmak suretiyle elimizden almalarına sebep olur. Bir âlimin en aşağı derecesi koyu cahil halktan farklı olmaktır. Baldan, - hacamet şişesinde görse bile, - tiksinmez. Düşünür ki şişe balın kendisini bozmaz. Nefsin ondan iğrenmesi cehilden ileri geliyor. Esasen şişe pis kan için yapılmıştır. Cahil zanneder ki kan şişede olduğu için pis olmuştur. Bilmiyor ki kan kendinde mevcut bir sıfattan dolayı pistir, Baldan bu sıfat olmayınca mücerret o şişede olması ona o hali vermez ve pis olmasına sebep olmaz. Bu, bâtıl bir vehimdir, halkın bir çoğuna galip galmiştir. Bir sözü onlann büyük tanıdığı bir adama isnat etsen bâtıl dahi olsa hemen kabul ederler. Fena, değersiz bildikleri bir kimseye isnat etsen doğru da olsa reddederler. Daima hakkı adamla ölçerler. Adamı haktan tanımazlar. Bu çok büyük bir delâlettir.

İzah ettiğim bu afet, felsefe kitaplarını mütalea etmeyi reddedenlere aittir, İkinci âfet o kitapları mütalea etmeyi kabul edenlere taallûk eder. Felsefeye ait "İhvanussafa" ve saire gibi kitapları okuyan kimse, içinde Peygamberin sözlerinden alınmış hikmetleri, mutasavvıfların fikirlerini görür, ekseriye o kitapları beğenir ve kabul eder. Onlara karşı sevgi besler. Okuduğu ve beğendiği sözlerin verdiği iyi zan sebebiyle ona karıştırılmış olan bâtıl fikirleri de hemen kabul eder. İşte bu, bir nevi bâtıl fikirleri telkin demektir. Bu âfetten dolayı o kitapları okumayı menetmek lâzımdır. Çünkü onları okumakta bü-

yük mahzur vardır. İyi yüzmeyi bilmiyen kimseleri nehir kenalarında dolaşmaktan korumak iktiza ettiği gibi halkı bu kitapları okumaktan korumak ta iktiza eder. Çocuklan yılanlara ilişmekten menetmek lâzım olduğu gibi halkı, bâtıl fikirlerle dolu bu sözleri dinlemekten de menetmek lâzım gelir. Efsunlu kimse, küçük çocuğunun kendisini taklit edeceğini, "Ben de babam gibi yapabilirim" diiyeceğini anlarsa onun yanında yılana el sürmemelidir. Bu suretle, çocuğu böyle bir harekette bulunmaktan sakındırmak lâzım gelir. Hakikî bir âlime böyle yapmak düşer. Bir mahir efsunlu yılanı tutup panzehir ile zehiri ayırdığı, panzehiri çıkararak zehiri yok ettiği vakit panzehiri muhtaç olandan esirgemesi yerinde değildir. Sağlam para ile kalp parayı iyi ayırt eden bir sarraf kalpazanın kesesine eline sokup halis altını alarak kalpı iade ettiği zaman iyi ve sağlam parayı muhtaç olan kimseden esirgemesi doğru olamaz. Âlim de böyledir.(') Panzehire muhtaç olan kimse zehir merkezi olan yılandan çıkarılmış olmasından dolayı ona karşı yüzünü ekşitirse, paraya muhtaç olan fakir, kalpazanın kesesinden çıkarılmış altını kabulden nefret ederse kendilerine hatırlatmak lâzım gelir ki bu nefret onları arzu ettikleri faideden mahrum bırakacak tam bir cehilden başka bir şey değildir. Şunu da anlatmalı ki iyi para ile kalp para arasında, bir kese içinde bulunmak suretiyle, yakınlık bulun-

(1) Yani bilgisi, halkın zihnini karıştırmadan onlara felsefenin iyi taraflarını anlatmağa kâfi ise bunu esirgememelidir.

42

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

ması iyi parayı kalpa çevirmez. Nasıl ki kalp parayı da iyi yapmaz. Bunun gibi hak ile bâtıl arasında yakınlık olması, yani bir ilim içinde karışık olarak zikredilmiş olması bâtılı hak yapamaz. İşte felsefenin âfeti ve zararı hakkında anlatmak istediğimiz bu kadardır.

* **

TALİM MEZHEBİ İLE GAİLESİNE DAİR

Felsefe ilminden, onu öğrenip anlatmaktan, tentid edilmesi lâzım gelen yerleri tenkidetmekten fariğ olduktan sonra anladım ki bu da maksadı lâyıkıyle temin edemez. Akıl bütün meseleleri, davaları kavramakta müstakil değildir. Bütün kanşuk meseselerin üzerinden (anlaşılmazlık) perdesini kaldıramaz. Şimdi "Talimiye mezhebi" denilen mezhep zuhur etmiştir. "Biz her şeyin mânasını, hakkı öğretmeğe memur masum bir imamdan öğrenmişiz" tarzındaki iddiaları halk arasında yayılmıştır. Kitaplarında yazılı şeylere vukuf kesbetmek için onların da sözlerinden bahsetmek arzusu bende uyandı. Bu sırada tesadüfen onların mezheplerinin hakikatini meydana koyacak bir kitap yazmaklığım için hilâfet makamından(') kat'î bir emir aldım. Bu emri ihmal etmek elimden gelmezdi. Bu, içimdeki arzuya haricî

(1) Yirmi sekizinci Abbasî Halifesi Müstazhir Billâh İbni Mukte-di.

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL                   43

güzel bir saik oldu. Kitaplarını aramağa, sözlerini toplamaya başladım. Onların, eski talimiyecilerden duyulmuş sözlere pek de uygun olmıyan, bu zamanın insanları tarafından ortaya atıldığı anlaşılan bazı sözlerini duymuştum. O sözleri topladım. İyice inceledim. Sonra sağlam bir tarzda sıraladım, cevaplarını tamamiyle verdim. O derecede ki Ehli sünnetten bir zat, onlann delillerini anlatmakta fazla gayret göstermiş olmamı doğru bulmadı:

— Bu, onlara bir hizmettir. Sizin bu tahkikleriniz, sıralamalarınız olmasaydı onlar bu gibi karışıklıklar, şüpheler dolayısiyle mezheplerini müdafaadan âciz kalırlardı, dedi. Bu söz bir cihetten doğrudur. Ahmet İbni Hambel('), mutezileyi red hakkında bir kitap yazan "Hâris-i Muhasibî"(2) ye iyi yapmadığını söyledi. Haris:

— Bid'ati reddetmek farzdır, dedi. Ahmet:

— Evet, fakat sen ilkin şüphelerini anlattın, sonra cevap verdin. Mütalea edenlerin bu şüphelere zihni takılıp verdiğin cevaba iltifat etmemesi, yahut verdiğin cevabın hakikî mânasını anlamaması varittir.

Cevabını verdi. Ahmedin dediği doğrudur, eğer bahsedilen şüphe yayılmamış ve şöhret bulmamışsa. Fakat şüphe yayılmışsa ona cevap vermek vaciptir.

(1)  Hambelî mezhebinin imamı.

(2)  Basrah meşhur bir mutasavvıftır. Cüneydi Bağdadî'nin amca-sıdır. Vefatı: 243

 

Cevap vermek için de evvelâ şüpheyi anlatmak lâzımdır. Evet onların ehemmiyet vermedikleri şüphelere fazla ehemmiyet vermemeli. Ben de böyle hareket ettim. Ben, şüpheleri, evvelce "talimiye" çilere katılıp onların mezhebini benimsemiş olan, sonra bana gelip gitmiye başlıyan birisinden işittim. "Onlar mezheplerini reddeden musanniflere gülüyorlar, çünkü bu musannifler hâlâ onların delillerini anhyamamışlar." dedi, bana o delilleri zikretti ve onlardan hikâye etti. Asıl delillerinden gafil olduğumu zannetmelerine nefsim razı olmadı. Bunun için onu zikrettim. Delilleri işitip de anlamadığımı sanmalarına da gönlüm razı olmadı. Bunun için de şüpheyi anlattım. Demek istiyorum ki evvelâ şüphelerini imkânın son haddine kadar açıkladım. Sonra fesadını gösterdim. Hulâsa: mezheplerinin esası, sözlerinin kıymeti yoktur. Eğeer cahil dostun kötü yardımı olmasaydı o bid'at zayıflığı ile beraber bu dereceye kadar şöhret bulamazdı. Fakat taassubun şiddeti, hakkı müdafaa edenleri yapılan münakaşaların başlangıcında niza'ı uzatmağa, onların her dediğini red ve inkâr etmeğe sevk etti "Talim ve muallime ihtiyaç vardır", "Her muallim işe yaramaz. Belki masum muallim lâzımdır." yolundaki dâvalarını reddettiler. Fakat "Talime ve muallime ihtiyaç vardır" dâvasında talımiyeciler haklı çıktılar. Bu davayı reddedenlerin sözü hükümsüz kaldı. Bazı kimseler buna aldandılar. Sandılar ki bu cihet onların mezheplerinin kuvvetinden ve muhaliflerin mezheplerinin zayıflığından ileri geliyor. Halbuki bu, hakka yardım edenin zayıflığın-

 

dan ve yardımı yoliyle yapmayi bilmediğinden ileri gelmiştir. Bunu anlıyamadılar. Doğrusu şudur ki muallime ihtiyaç vardır ve bu muallimin masum olması gerektir. Bunu itiraf etmek lâzımdır. Fakat bizim masum muallimimiz Hazreti Muhammeddir. (Allanın selâmı ona olsun) Onlar:

— Hazreti Muhammed vefat etmiştir. Derlerse biz de:

— Sizin mualliminiz de gaiptir('). Deriz. Onlar:

— Muallimimiz insanları doğru yola davet edecek  rehberler  yetiştirdi  ve  her  tarafa  gönderdi. Rehberler ihtilâfa düşerlerse, yahut müşkül karşısında kalırlarsa kendisine müracaat etmelerini beklemektedir.

Derlerse biz de:

(1) Şiiler, Hazreti Peygamberden sonra imam (yani Halife) olmak Hazreti Alinin hakkıdır; ondan sonra bu hak onun evlâdına geçer, derler. Bu suretle imam tanılan on iki zat vardır. On ikinci imam Muhammed Mehdi, babası Hasan-ı Askeri öldüğü zaman ortadan kayboldu. Ahir zamanda meydana çıkacağını bekliyorlar. Fakat yukarda bahsedilen imamlar hakkında şîi zümreleri arasında ihtilâf var. Burada (talimiye) dediğimiz zümre, altıncı imam Cafer-i Sadık'tan sonra diğer şîiler gibi onun ikinci oğlu Musa Kâzımı değil, kendinden evvel ölmüş olan büyük oğlu İsmaiii imam tanıdılar. Bu suretle onlara İsmailiye adı verilmiştir. Kendilerini şîi telâkki etmezler. İmamların ne suretle meydanda olmadığına dair vazıh malûmat elde edilemedi.

— Bizim muallimimiz de rehberler yetiştirdi ve her tarafa gönderdi. Öğretmedik bir şey bırakmadı. Cenabı Hak Kur'anı Kerimde: "Bugün size dininizi ikmal ettim" buyurmuştur. Her şey öğretildikten sonra muallimin vefat etmesi zarar vermez. Nasıl ki ortadan kaybolması zarar vermiyor, deriz.

Çözülmesi gereken bir mesele kaldı. Bu rehberler işitmedikleri hususlarda nasıl hükmederler? Nas ile(') mi? Bu, olamaz. Çünkü o husus için nas yoktur. İçtihat ve rey ile mi? Aradaki ihtilâf da buradadır. Deriz ki:

Hazreti Peygamber tarafından Yemene gönderilen Muazın yaptığı gibi yaparlar. Mesele hakkında nas varsa onunla, yoksa içtihat ile hükmederler.

Daha doğrusu onların (daî) lerinin(2) imamdan uzaklaşarak doğunun en uzak yerine gittikleri zaman yaptıklarını yaparlar. Onlar (dailer) daima nas ile hükmedemezler. Çünkü naslar mahduttur. Tükenmi-yen vak'alan tamamiyle göstermez. İcap eden her vak'ada uzun mesafeleri yürüyerek imamın bulunduğu şehre gidip sormak da mümkün değildir. O vakte kadar, meseleyi sormuş olan kimse vefat etmiş olabilir. Bu takdirde oraya kadar gidip gelmek bir fayda temin etmiş olmaz. Birisi kıblenin hangi tarafta olduğundan şüpheye düşse kendi içtihadı ile (araştırarak) hangi tarafta olduğuna hükmeder ve o tarafa

doğru namaz kılar. Başka yol yoktur. Çünkü kıbleyi öğrenmek için imamın bulunduğu memlekete gitse namaz vakti geçer. O halde içtihada binaen kıbleden başka bir tarafa doğru namaz kılmak caiz olur. Şöyle bir esas kabul olunmuştur: İçtihadında hatâ etmiş olan bir kimseye bir sevap, isabet edene iki sevap vardır. İçtihada bağlı bütün meselelerde hüküm böyledir. Fakire zekât vermek işi de böyledir. Çok kere insan, zengin olduğu halde malını saklıyarak kendini fakir gösteren bir kimseyi fakir zanneder, ona zekât verir. Bundan dolayı muaheze olunmaz. Hatâ etmiş olsa bile... Çünkü insan ancak kendi zannına göre muaheze olunur.

Burada talimiyeci dese ki:

— O adamın muhalifinin zannı da kendi zannı gibidir.

Deriz ki:

— İnsan  kendi  zannına  uymakla  memurdur. Kıblenin hengi tarafta olduğunda şüpheye düşen bir kimse kendi zannına uyar. İsterse başkası kendisine muhalefet etsin.

Buna karşı da dese ki:

— Amelde(') mukallit olan kimseler Ebu Hani-fe'ye, Şafiî'ye ve diğer müçtehidlere uyarlar.

Derim ki:

(1)  Ayet. hadîs.

(2)  Daî: Talimiye mezhebinde halkı bu mezhebe davet etmeye vazifeli kimse.

(1) Amel, itikat karşılığıdır. Bedenle yapılan işler ve ibadetler demektir.

48

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

— Kıblede şüpheye düşen kimse, reyleri birbirine uymayan birkaç içtihat sahibi arasında kalsa ne yapar? O reylerin sahiplerinden hangisinin daha faziletli, kıble hakkındaki delillere daha âlim olduğuna kendi içtihadiyle hükmeder ve onun içtihadına uyar. Mezhepler hakkında da böyle yapmak zarurî olurki yine kendi içtihadına uymuş olur demektir.

Peygamberler, İmamlar ilimleri olduğu halde bazan hatâ ederler. Peygamberimiz - Allanın selâmı ona olsun - buyurmuş ki "Ben zahire göre hükmederim. Kalblerde saklı cihetleri Allah bilir." Yani ben şahitlerin sözlerinden hâsıl olan galip zanna göre hükmederim. Bazan şahitler hatâ ederler.

Böyle içtihada tâbi meselelerde peygamberler dahi yanılmaktan kurtulamazlar. O halde yanılma-mak bizden nasıl beklenebilir?

Burada (ehl-i talim) in iki sorusu vardır:

Birisi şudur:

— İçtihad meselesi, içtihada tâbi meselelerde doğru olabilir.  Fakat itikada ait esaslarda doğru olamaz. Çünkü bunda yanılan mazur sayılmaz. O halde böyle meselelerde ne yapılır?

Derim ki:

— Akaid esasları Kur'anı Kerimde ve hadîslerde zikredilmiştir.   Geriye  kalan  tafsillerde  ve  niza'h meselelerde hakikat, "kıstas-ı müstakim" yani doğru mizan ile tartılarak anlaşılır. Kıstası müstakim dediğim şey, Cenabı Hakkın kendi kitabında zikrettiği

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

49

beş esastır ki onları "Kıstas-ı Müstakim" adındaki kitabımda anlattım.

Talimiyeci dese ki:

— Hasımların bu mizanda sana muhalefet ediyorlar.

Derim ki:

— Bu mizan anlaşıldıktan sonra ona muhalefet edilemez. İzah edeyim: Ehli talim muhalefet edemez; çünkü onu Kur'andan aldım, Kur'andan öğrendim. Mantıkçılar muhalefet edemez; çünkü mantıkta gösterilen  şartlara  uygundur,  muhalif değildir.   İlmi kelâm  âlimleri  muhalefet  edemez;  çünkü  nazarî meseleleri ispat eden deliller hakkında anlattıkları cihetlere uygundur. İlmi kelâm meselelerinde hak bu veçhile meydana çıkar.

Buna karşı da:

— Elinde  böyle  bir mizan  varsa  niçin  halk arasındaki ihtilâfı kaldırmıyorsun? dese.

Derim ki:

— Beni dinleseler aralarındaki ihtilâfı kaldırırım. İhtilâfı kaldırmak yolunu "Kıstası Müstakim" kitabında bildirdim. Dikkatle oku ki hak olduğunu bilesin.  Halk onu dinlediği takdirde  aralarındaki ihtilâfı kesin surette kaldıracağını anlarsın. Fakat onların hepsi dinlemiyor. Ancak bir zümre dinledi, aralarındaki ihtilâfı kaldırdım. Senin İmamın (talimi-yecilerin imamı), halk kendisini dinlemediği halde, aralarındaki ihtilâfı zorla kaldırmak istiyor. Peki,

50

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

51

şimdiye kadar niçin kaldıramadı? İmamların başı olan Hazreti Ali bile - Allah ondan razı olsun ihtilâfı kaldıramadı. Niçin?... Bir de senin imamın bütün halkı zorla kendini dinlemeye mecbur edebileceğini iddia ediyor. O halde bugüne kadar niçin zorlamadı. Hangi güne bıraktı? Onun halkı kendi tarafına davet etmesi, ihtilâfı ve muhalifleri çoğaltmaktan başka bir netice vermedi. Halk arasındaki ihtilâf; kan dökmeğe, şehirleri yıkmağa, çocukları öksüz bırakmağa, yol kesmeğe, mallan yağma etmeğe sebebolmasın diye korkuluyordu. İşte sizin ihtilâfı kaldırmanızın iyi neticesi olarak (!) dünyada öyle haller zuhur etti ki misli görülmemiştir(').

Yine dese ki:

— Halk arasındaki ihtilâfı kaldıracağını iddia ediyorsun. Birbirine uymıyan mezhepler, karşılıklı ihtilâflar arasında şaşıran bir kimseye seni dinleyip hasmına kulak vermemesi lâzım gelmez. Sana muhalefet eden birçok hasımların vardır. Seninle onlar arasında ne fark var?

İşte bu onların ikinci sorusudur. Şöyle cevap verilir:

— Bu, soru evvelâ senin aleyhine döner; çünkü o şaşırmış adam kendi tarafına davet etmek istirsen "Senin, muhalifinden daha iyi olduğun ne ile sabittir? Halbuki ilim ehlinin çoğu sana muhaliftir" diyecek.

(1) Talimiyeciler tarafından yapılan zulümlere işarettir. Tafsilâtı tarih kitaplarında yazılıdır.

Buna nasıl cevap vereceğini merak ediyorum. 'Benim imamım hakkında (nas) vardır.(')" mi diyeceksin? Nas dâvasında seni ne zaman tasdik eder. Çünkü o, nassı Peygamberden işitmemiştir. Bunu ancak senin iddia ettiğini işitiyor. Halbuki ilim eshabı bu hususta senin yalan söylediğini kabulde mutabık kalmışlardır. Haydi o adam nassa ait dâvanı kabul etti diyelim. Eğer asıl nübüvvette (peygamberlikte) yani "nübüvvet var mı, yok mu?" meselesinde şaşırıp:

"Farzedelim ki senin İmamın bana karşı Hazreti İsanın mucizesi ile sözünü teyide kalkışsın, hakkı söylediğine delil olarak "Ben babanı diriltirim" desin ve hakikaten babanı diriltsin, bunun üzerine bana haklı olduğunu söylesin. Onun doğru söylediğini ne ile kabul ederim? Halkın hepsi bu mucize ile Hazreti İsanın doğru söylediğini kabul etmedi. Bu mesele üzerine öyle güç sualler sorulabilir ki aklî delilden başka bir şey ile cevap verilemez. Aklî delillere de sence itimat olunmaz.

Sihrin mahiyeti ve mucizeden farkı anlaşılmadıkça ve Cenabı Hakkın kullarını dalâlete düşürmiyeceği(2) bilinmedikçe mucizinin doğruluğa

(1)  Talimiyeciler, Hazreti Alinin ve evlâdının imamlığı hakkında bazı hadîsler bulunduğunu rivayet ederler.

(2)  Kur'anı Kerimde "Tanrı istediği kulunu doğru yoldan ayırır, istediğini doğru yola götürür." mânasında bir âyet vardır. Tanrının kullarını doğru yoldan ayırması, tartışma konusudur. Burada bu cihete işaret edilmiştir.

I

52

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

delâlet edeceği anlaşılamaz. Allah kullarını dalâlete sevk eder mi? suali ve buna cevap vermenin güçlüğü meşhurdur."

Dese, bütün bu itirazlara ne suretle cevap verilir? Halbuki senin iddia ettiğin imam kendisine uymak hususunda muhalifinden daha uygun değildir. Bu itirazlar karşısında ister istemez inkâr etmekte olduğu aklî delillere müracaat eder. Bu takdirde hasmı onunkinden daha açık delillerle dâvasına kuvvet verir.

Görülüyor ki bu ikinci sualleri öyle bir tarzda aleyhlerine döndü ki (talimiye) taifesinin eskileri ve yenileri hep bir araya gelseler, buna cevap vermeğe uğraşsalar başaramazlar.

Onların bu ikinci suallerinin ortalığa yaydığı fesada, ilmî ehliyetleri zayıf birtakım kimselerin onlarla tartışmaya tutuşmaları, anlattığımız bu sualin aleyhlerine çevirme cihetini bırakıp cevap vermeğe kalkışmaları sebebolmuştur. Cevap vermiye kalkışmak, sözü uzatmak demektir. Maksat arzu edildiği veçhile çabuk anlatılamaz. Bu sebeple hasmı cevaptan aciz bırakmaya yaramaz.

Birisi dese ki:

— Suali aleyhlerine çevirmek suretiyle onları susturmak ciheti anlaşıldı. Fakat bu suallerine cevap da verebilir mi?

— Evet derim, eğer bahsolunan şaşkın adam "Ben hayrette kaldım", derse ve hayrette kaldığı

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

53

meseleyi tâyin etmezse ona denir ki "Sen bir hasta gibisin ki ben hastayım, diyor, fakat hastalığının ne olduğunu söylemiyor. Yalnız bana ilâç veriniz, diyor. O hastaya denir ki dünyada mutlak hastalığa ilâç yoktur. İlâçlar muayyen hastalıklar için verilir. Ba-şağnsı, ishal ve saire gibi..." Hayrette kalmış olan kimse de böyledir. Hangi meselede hayrette kaldığını tayin etmelidir. Tâyin ederse yukarda bahsettiğim beş mizan ile tartarak hakikati kendisine anlatırım, O mizanlar ki kim onları lâyıkiyle anlarsa doğru olduklarını kabul eder. Onlarla tartılan her meselede kendisine kanaat gelir. Hem mizanı, hem de tartının doğru olduğunu anlar. Nasıl ki bir hesap ilmi öğrencisi hem hesabı, hem de öğretmenin hesap bildiğini ve doğru yaptığım anlar. Bu ciheti "El -

kıstas" yirmi yaprak kadar tutan sözlerle açıkladım. Dikkat olunsun! Şimdi maksadım onların (talimiyeci-lerin) mezheplerinin fasit olduğunu anlatmak değildir. Bu ciheti ilkin "El-müstazhiri" kitabında, sonra onların Bağdatta bana anlatılan bir sözüne cevap olarak yazdığım Hüccet - ül - hak" kitabında, üçüncü defa Hemedan'da bana anlatılan bir sözlerine cevap olarak yazdığım on iki fasıladan ibaret "Mufassal-ül hilaf adındaki kitapta, dördüncü defa olarak Tus'ta bana söylenen birtakım çürük fikirlerine cevap olarak yazdığım cetvel şeklindeki "Kitap -

üd - derec" adlı eserimde, beşinci defa olarak da başlı başına bir kitap olan, gayesi bilgilerin mizanını göstermekten ve bu mizanları iyi anhyan bir kimsenin ayrıca bir imama uyması lâzım gelmiyeceğini anlat-

54

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

maktan ibaret olan "El kıstas" kitabında zikrettim. Burada maksadım şunu anlatmaktır ki bu adamlardan, insanı karışık ve karanlık fikirlerden kurtaracak bir şifa beklenemez. Bunlar imam tâyini hususunda delil göstermekten âcizdirler. Uzun müddet onları denedik. Talime ve masum muallime ihtiyaç bulunduğu hakkındaki iddialarını tasdik ettik. İmam, onların tâyin ettiği zat olduğunu kabul eder göründük. Sonra "Bu masum imamdan ne öğrendiniz?" diye sorduk. Bu hususta aklımıza gelen bazı müşkülleri onları anlattık. Müşküllerimizi çözmek şöyle dursun anlıyamadılar bile. Kendi acizlerini görünce işi gaip imama havale ettiler. "Gidip ondan sormak lâzım" dediler. Gariptir ki bunlar muallimi aramak ve onu bularak kurtuluşa kavuşmak fikriyle ömürlerini boşa harcadılar. Ve ondan hiçbir şey öğrenmediler. Pisliğe bulaşmış bir insan gibi ki su arıyarak yorulur. Suyu bulunca da kullanmaz yine pisliğe bulaşmış olarak kalır. Bunlardan bazıları imamdan öğrenilmiş bazı bilgileri olduğunu iddia eder. Anlattığının hulâsası Fisagorun bozuk felsefesinden ibarettir. Fisagor en eski felsefecilerden biridir. Mezhebi felsefe mezheplerinin en kötüsüdür. Aristo reddetmiştir. Hattâ çok zayıf bulmuş ve rezil etmiştir. (İhvan us safa) adındaki kitapta anlatılan felsefe budur. Hakikatte bu, felsefenin en mânâsız kısmıdır. Taaccüp olunur ki bazı kimseler ömürleri boyunca ilim tahsili yolunda yorulurlar. Sonra böyle çürük ve bozuk ilimlerle kanaat ederler. Ve zannederler ki ilimlerden maksat ne ise onun en yüksek derecesine

, - MUNKIZU MIN - AD - DALÂL

55

nail olmuşlardır. Bunları da tecrübe ettik, zahîr ve bâtınlarına dikkat ettik. Gayeleri cahil halkı, aklı zayıf olanları muallime ihtiyaç bulunduğuna inandırmak, "Muallime ihtiyaç yoktur" diyenlere karşı kuvvetli ve susturucu sözlerle mücadele etmektir. Birisi "muallime ihtiyaç vardır" diye onlardan birine uyar gibi görünse ve "Muallimden öğrendiğini anlat, onun taliminden bizi de faydalandır." dese, duraklar. "Şimdi madem ki sözümü kabul ettin, muallimi ara. Benim maksadım yalnız bu idi." Tarzında cevap verir. Çünkü bilir ki başka şeyler söylemeye kalkışsa rüsvay olacak, en ufak bir karışık meseleyi çözmekten âciz kalacak. Hattâ çözmek şöyle dursun onu anlamaktan bile âciz kalacak. İşte onların hakiki halleri budur. Tecrübe et, kendilerinden nefret edersin. Biz tecrübe ettik ve onlardan el çektik.

MUTASAVVIFLARIN TARİKATINA DAİR

Bu ilimlerin tetkikini bitirdikten sonra bütün himmetimle tasavvuf tankını tetkike başladım. Şunu anladım ki bu tarik ancak ilim ve amelin ikisiyle tamamlanıyor. Mutasavvuflann ilmi, netice itibariyle nefse ait geçitleri atlatmaktan, onun kötü ahlâkiyle fena vasıflarından kendilerini uzaklaştırmaktan ibarettir. Bu suretle insan, kalbini Allanın gayri şeylerden boşaltır, onu Tanrının zikriyle bezer. Tasavvufun bu ilim ciheti bana amelden daha kolay geldi. Bu sebeple evvelâ mutasavvıflardan Ebu Talip-il-Mekkî'nin (kut-ül-kulûb) adındaki kitabını, Hâris-i

56

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

Muhasıbî'nin kitaplarını, Cüneyd, Şiblî ve Ebu Yezid-i Bistamî ve saire gibi büyük mutasavvıflardan nakolunan sözleri ihtiva eden kitapları mütalaa etmek suretiyle bu ilmi tahsile başladım. Bu zatların ilmî maksatlarının özüne vakıf oldum. Tasavvuf tarikinin öğrenmek ve işitmekle tahsili mümkün olan ciherini tahsil ettim. Anladım ki büyük mutasavvıfların elde etmek istedikleri gaye öğrenmekle değil; tatmak, yaşamak, hal ve sıfatları değiştirmek suretiyle elde edilir. Sıhhatin ve tokluğun tarifelerini, sebeplerini, şartlarını öğrenmekle sağlam olmak, tok olmak, arasında ne kadar büyük fark var! Kezalik sarhoşluğun "mideden yükselen buhann dimağı istilâ etmesinden hasıl olan bir haldır" tarzındaki tarifini bilmekle sarhoş olmak arasında da büyük fark vardır. Hakikatte sarhoş sarhoşluğu tarif edemez. Fakat sarhoş olmuştur. Ona dair hiçbir bilgiye sahip değildir. Ayık, sarhoşluğu tarif eder, levazımını bilir. Halbuki kendisinde sarhoşluk yoktur. Bir tabip hasta iken sihhatın tarifini, sebeplerini, ilâçlarını bilir; halbuki o anda sıhhatini kaybetmiştir. İşte bunun gibi zühdün (dünyadan yüz çevirmenin) hakikatini, şartlarını, sebeplerini bilmenle zabid hayatı yaşaman; nefsi dünyadan vazgeçirmen arasında da fark vardır. İyice anladım ki mutasavvıflar iyi hallere sahiptirler, kuru sözlerden uzaktırlar. Bu meslekte ilim yoluyla öğrenilmesi mümkün olanı tahsil ettim. Benim için işitmek ve öğrenmekle elde edilemeyip ancak tatmakla, o yolun adamı olmakla elde edilebilenden başka bir şey kalmamıştı. Şer'î ve aklî ilimleri iyice

 

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

57

kavramak için lâyıkıyle öğrendiğim ilim branşları ve sülük ettiğim meslekler bana Allaha, nübüvvette (peygamberliğe) ve kıyamet gününe şüphe götürmez bir iman vermişti. İmanın bu üç esası, muayyen ve mücerret bir delil le değil, belki saymıya gelmiyen sebepler, karineler ve tecrübelerle kalbimde sağlam yerleşmişti. Bende şu kanaat hasıl olmuştu ki ahirette saadete kavuşmak için tek yol takva (günahlardan sakınmak) ile yaşamak, nefsi hava ve hevesinden menetmek yoludur. Bu hareketin başı da bu gurur diyarından (dünyadan) uzaklaşmak, ahirete bağlanmak,  bütün varlığınla Allaha yönelmek suretiyle dünyadan kalbin ilgisini kesmektir. Bu da ancak makamdan, maldan yüz çevirmek, insanı yüksek gayelerden alıkoyan meselelerden, alâkalardan kaçmak ile tamam olabilirdi. Sonra kendi durumumu gözönüne getirdim.  Baktım ki dünya alâkalarına dalmışım. Bu alâkalar her taraftan beni çevrelemişler. Yaptığım işleri düşündüm. En güzeli tedris ve talim idi. Bunda da ehirete pek menfaati olmıyan ehemmiyetsiz bir takım ilimlerle meşgul olduğumu gördüm.  Tedristeki  niyetimi  yokladım.   Onun  da Allah rızası için olmadığını; mevki sehibi olmak, şan ve şeref kazanmak arzusundan ileri geldiğini anladım. Uçurumun kenarında bulunduğuma, vaziyetimi düzeltmeğe uğraşmazsam ateşe yuvarlanacağıma kanaat getirdim. Bir müddet hep bunu düşümdüm. Henüz ihtiyarıma sahiptim. Bir gün Bağdatdan çıkmağa, o hallerden kurtulmağa kat'î karar verirdim; ertesi gün bu karardan vazgeçerdim.  Kararsızlık

58

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

içinde idim. Bir sabah ahiret isteğine meyi ve arzum kuvvet bulsa akşam üzeri muhakkak dünya arzulan bir ordu gibi üzerime saldırarak o arzuyu dağıtırdı. Dünya arzuları zincir gibi beni makam ve mevkie doğru sürüklüyordu. İman münadisi de(') şöyle seslenirdi:

— Göç zamanı gelmiştir. Ömrün sona ermek üzeredir. Önünde uzun ahiret seferi vardır. Şimdiye kadar edindiğin amel ve ilim hep riya ve gösterişten ibarettir. Şimdi ahirete hazırlanmazsan ne zaman hazırlanırsın? Dünya alâkalarını şimdi kesmezsen ne zaman kesersin?

Bu sırada içimde evvelki arzu yeniden uyanır. Bağdattan firar etmek karan kuvvet bulurdu. Bu sefer şeytan gelerek şöyle derdi:

— Bu bana ânz olmuş bir hastalıktır. Sakın itaat edeyim, deme. Çünkü çabuk zail olacak bir haldir. Eğer ona uyarak bugün içinde bulunduğun yüksek mevkii,   kimsenin   bozmaya   imkân   bulamayacağı muntazam hayatı, hasımlar tarafından ihlâl edilmek tehlikesinden uzak maişeti terkedersen ihtimal bir-gün  nefsin  onu  arzu  eder,  fakat  ona bir daha kavuşmak müyesser olmaz.

488 Senesi Recep ayından itibaren altı ay kadar dünya arzulan ile ahiret düşünceleri arasında kararsız kaldım. Bu Recep ayında iş ihtiyarî olmaktan çıktı.

(1) Münadi:  Halkı herhangi bir şeyden haberdar etmek için yüksek ses ile bağıran kimse.

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

59

İztirar mevkiine düştüm. Çünkü Cenabı Hak dilime bir kilit vurdu, tedrisi yapamıyacak surette bağlandı. Talebemi memnun etmek için bir gün olsun ders vermiye nefsimi zorladım, fakat dilim bir kelime dahi söyleyemezdi. Buna muktedir olamıyordum. Sonra dilimdeki bu tutukluk kalbime bir hüzün verdi. Bu hüznün tesiri ile midemde hazım kuvveti kalmadı. Yemekten, içmekten kesildim. Kandıracak kadar su boğazımdan geçmiyordu. Bir lokmayı hazmedemi-yordum. Bu yüzden bütün bedeni kuvvetlerim zayıf düştü.  Doktorlar, ilâcın bana fayda vereceğinden ümit kestiler. Dediler ki: "Bu, kalbe ânz olmuş bir haldir; oradan mizaca sirayet etmiştir. Kalbe ânz olan büyük elem zail olmadıkça ilâçla iyileştirmeye imkân yoltur." Aciz içinde kaldığımı, irademin tama-miyle  elden  gittiğini  görünce  çaresiz  kalmış  bir kimsenin ilticası suretiyle Allaha iltica ettim. Çaresiz kullarının duasını karşılıksız bırakmıyan Allah beni kurtardı. Mevki, mal, aile, evlât ahbap gibi şeylerden yüz çevirmeyi bana kolaylaştırdı. Mekke'ye gitmek kararında olduğumu söyledim. Halbuki içimde Şam'a gitmek arzusu vardı. Halife ve bütün beni sevenler Şam'da ikamet etmek arzusunda olduğumu öğrenmesinler diye hakikati sakladım. Bir daha dönmemek üzere Bağdadan çıkacağımı "Lâtif hileler" denilen kaapalı sözlerle belli etmemeye çalıştım. Bütün Irak Âlimlerinin tenkidine hedef oldum. Onlann içinde bütün bu şeylerden yüz çevirmemin dinî bir sebepten ileri geldiğini kabul edecek bir kimse yoktu. Zannediyorlardı kî içinde bulunduğum mevki dinin en

60

EL - MUNKIZU MtN - AD - DALÂL

yüksek mevkiidir. Bilgileri ancak bu anlayışa müsaitti. Sonra halk bir takım tahminler içinde şaşırdı kaldı. Iraktan uzak olan kimseler bunun memleketi idare eden büyüklerin arzularından ileri geldiğini zannediyorlardı. Bu büyüklere yakın olanlar da onların beni bırakmamak için nekadar uğraştıklarını, yaptığımı beğenmediklerini, benim de onlardan yüz çevirdiğimi, sözlerine kulak vermediğimi görüyorlardı. "Bu, Allahtan gelmiş bir iştir. Ehli İslama ve ulema zümresine göz değdi. Bunun başka türlü sebebi olamaz." diyorlardı.

Bağdattan ayrıldım. Yanımdaki malı dağıttım. Benim ve çocuklarımın nafakasına yetecek kadarını bıraktım. Irak malı, müslümanlara vakıf olduğundan böyle işlere ayrılması caizdir. Dünyada bir âlimin kendi çocukları için ayırabileceği bundan daha iyi mal görmedim. Sonra Şam'a vardım. İki seneye yakın bir zaman orada oturdum. Tasavvur kitaplarından öğrendiğim veçhile nefsimi fena hallerden temizlemek, ahlâkımı düzeltmek, Allahı anmak için kalbimi tasfiye etmek gayesiyle vaktimi hep insanlardan ayrı yaşamak, riyazet çekmek, ibadetle meşgul olmak suretiyle geçirdim. Bir müddet Şam'daki Emevî Camiinde itikâfa girmiştim. Bütün gün Camiin minaresine çıkar, kapısını üzerime kilitlerdim. Sonra Kudüse gittim. "Beyt-i Mukaddes" e girdim. Her gün "Sahratullah(')" mevkiine girer ve üzerime kapısını kilitlerdim.

(1) Beyt-i Mukaddes'te birçok Peygamberlerin ve Allah adamlarının ibadet yeri olan bir kaya.

EL - MUNKIZU MtN - AD - DALÂL

61

İbrahim Halilullahın ziyaretinden fariğ olduktan sonra hac farzını yerine getirmek, Mekke ve Medine-nin bereketlerinden faldalanmak, Hazreti Peygamberin kabrini ziyaret etmek arzusu içimde uyandı. Hicaza gittim. Daha sonra içimdeki arzu ve çocuklarımın daveti beni vatanıma çekti. Herkesten ziyade dönmek fikrinden uzak iken oraya döndüm. Yine insanlardan ayrı yaşamayı ihtiyar ettim. Yalnız kalmağa ve Allahı anmak için mâsivayı (Allahtan gayrı varlıkları)  kalbimden  çıkarmağa  çok  haris  idim. Zamanın olayları, çoluk çocuk derdi, geçim zorluğu huzurumu kaçırıyor, yalnızlıktan duyduğum zevki bozuyordu. Ancak arasıra yalnız yaşamaktaki zevki duyuyordum. Bununla beraber ondan ümidimi kesmiyordum. On sene kadar böyle devam ettim. O yalnızlıklar esnasında bana o kadar çok şeyler malûm oldu ki onları tamamıyle saymak mümkün değildir. Faydalanmak için şu kadarını zikredeyim:

Şüphe götürmiyecek surette anladım ki mutasavvıflar Allah yolunu tutan kimselerdir. Onların gidişi, gidişlerin en iyisidir. Yollan yolların en doğrusudur. Ahlâkları, ahlâkların en temizidir. Dünyadaki bütün akıllı insanların aklı, hakimlerin hikmeti, şeriatın esrarına vakıf olan âlimlerin ilmi, onların gidişlerinden, ahlâklarından bir kısmını değiştirmek, daha iyi bir hale getirmek için bir araya gelse buna imkân bulamazlar. Onların dışlanndaki ve içlerindeki bütün hareketleri ve durgunlukları hep nübüvvet kandilinin ışığından alınmıştır. Yeryüzünde nübüvvet ışığından başka  aydınlanacak  bir nur yoktur.   Elhasıl:  Bir

gı,   R.ayuı   idiiiclllliyiC

mâsivadan temizlemekten, namazdaki iftitah tekbiri mesabesinde olan anahtarı kalbin tamamiyle Tanrıyı anmakla meşgul olmasından, sonu tamamiyle nefsi Allanın varlığında yok etmekten ibarettir, bunun hakkında başka ne denebilir?

Allahın varlığında yok olmanın son mertebe sayılması başlangıçta ihtiyar ve irade ile yapılabilen hallere nazarandır.  Yoksa hakikatte bu, tarikatın başlangıcıdır. Bundan evvelki haller bu yolun yolcuları için sokak kapısı ile evin asıl kapısı arasındaki dehliz mesafesindedir. Tarikatin başlangıcından itibaren keşifler, müşahedeler başlar.  Hattâ sâlikler uyanırken melekleri, peygamberlerin ruhlarını görürler,  sözlerini  duyarlar.  Onlardan  birçok  faydalar iktibas ederler. Sonra bu tarzda şekilleri ve hayalleri görmekten birtakım yüksek derecelere terakki etmek hali gelir ki bunu sözle anlamak imkânı yoktur. Kim o hali ifade etmek isterse sözünde, sakınmak mümkün olmıyan, açık hatâlar olur. Hulâsa iş AH aha o kadar yaklaşmak derecesine varır ki bir zümre Allaha hulul ettiğini, bir zümre Allah ile birleştiğini, bir zümre Allaha vâsıl olduğunu tahayyül eder. Bunun hepsi de hatâdır. Neden hatâ olduğunu da "El-maksad-ül-aksa"   adındaki   kitabımızda   açıkladık. Kendisinde bu hal görülen kimse: "Hatırıma getirmediğim şey vuku buldu. İyi zanda bulun, işin hakikatim sorma." mâm asında ki beyte uyarak fazla bir şey söylememelidir.

Elhasıl zevk ile vâkıf olmayan kimse nübüvvetin hakikatini anlıyamaz, sade ismini söyler. Evliyadan sadır olan kerametler şüphesiz ki peygamberlerden ilk zamanlarında sâdır olan hallerdir. Hazreti Mu-hammedin ona selâm olsun, kendisine peygamberlik gelmeden evvel Hira dağına çekilip Tanrısı ile yalnız kalarak ibadet etmesi de bu halin neticesidir. Hattâ araplar "Muhammed Rabbine âşık oldu." dediler. Bu bir haldir ki yolunu tutan onu zevk ile anlar. Zevkten nasibi olmıyanlar onlarla (Sofilerle) musahabede bulunursa tecrübe ve işitme ile iman hasıl eder. Hallerin delâleti ile bunu kesin olarak anlar. Onlarla kalkıp oturan kimse kendilerinden bu imanı istifade etmiş olur. Onlar bir cemaattir ki sohbetlerinde bulunan kimse dalâlette kalmaz. Kendileri ile musahabede bulunmak şerefinden mahrum kalan kimse   "İhya   ü-ulûm-id-din"   adındaki   eserimizin "Acaib ül-kalb" kısmında zikrettiğimiz veçhile aklî delillerle bunun mümkün olduğunu anlar. Bir hali, aklî delillerle tahkik etmek ilimdir. O halin kendisi ile hallenmek zevktir. İyi zannın tesiri altında işitmek ve tecrübe etmekle kabul etmek imandır. Bunlar üç derecedir. "Cenabı Hak iman edenlerinizi, ilme nail olanlarınızı daha yüksek derecelere yükseltir. (')" Bu zümrelerin ötesinde birtakım cahil kimseler vardır ki bu halleri tamamen inkâr ederler. Böyle sözlere şaşarlar.  İşitirler ve alay ederler.  "Şaşılacak şey, bunlar ne hezeyanlar yapıyorlar!" derler.  Cenabı

(1) Tırnak işareti içinde alınan bu cümle ayeti kerime tercümesidir.

64

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

65

 

Hak bunlar hakkında Hazreti Peygambere Kur'anı Kerimde şöyle buyurmuştur; "Onlardan bazdan seni dinlerler, yanından çıktıkları zaman ilim sahibi olanlara, demin ne söyledi? diye sorarlar. İşte bunlar kalbleri Allah tarafından mühürlenen, nefislerinin havasına tâbi olan kimselerdir."

Mutasavvıfların yolunda devam üzere yürüdüğümden dolayı bana zarurî ilim ile nübüvettin hakikati ve hassısı zahir oldu. Bunun esasına dair biraz malûmat vermek lâzımdır. Çünkü buna çok ihtiyaç vardır.

NÜBÜVVETİN HAKİKATİNE VE BÜTÜN

İNSANLARIN ONDAN FAYDALANMAĞA

MUHTAÇ OLDUĞUNA DAİR

Şunu bilmelidir ki insan asıl yaradılışta bilgisiz, Allanın yarattığı bütün âlemlerden habersiz olarak yaratılmıştır. Bu âlemler çoktur. Sayılarım Allahtan başka kimse bilmez. Nitekim Cenabı Hak Kur'anı Kerimde "Rabbinin ordularını ondan başka kimse bilmez." buyurmuştur. İnsanın âlemden haberdar olması idrak vasıtasiyle olur. İdraklerden her biri, insan onunla bir âleme vâkıf olsun diye yaratılmıştır. Âlemlerden maksadımız varlıkların çeşitleridir. İnsanda en evvel halk olunan dokunma hassesidir (duyu). Bununla sıcaklık, soğukluk, rutubet, kuraklık, yumuşaklık, sertlik vesaire gibi varlıkların birçok kısımlarını idrak eder. Bu hasse renkleri, sesleri, kafiyen idrak edemez. Bunlar (dokunma) hassesine

göre yok demektir. Sonra insanda görme hassesi yaratılır. Bununla da renkleri, sekilileri idrak eder. Bu görme hassesine ait âlem, mahsûsat âlemlerinin en genişidir.  Daha sonra insanda işitme hassesi gelişir.  Bununla sesleri, nağmeleri işitir.  Nihayet onda zevk yaratılır. Mahsûsat Aleminden daha ileriye geçecek çağa gelince kendisinde temyiz kudreti halk olunur. Bu yedi yaşına yaklaştığı çağdır. Bu çağda varlığının başka bir durumuna girmiştir. Bu zamanda mahsûsat âleminden gayri şeyleri de idrak eder. Bu idrâk ettiği şeyler his âleminde bulunmazlar. Daha sonra da başka duruma yükselir. Kendisinde  akıl  halk  olunur.   Onunla  vacipleri,  caizleri, muhalleri ve evvelki durumlarda kendisinde bulun-mıyan halleri idrak eder. Aklın ötesinde bir durum daha vardır. O durumda insanda başka bir göz açılır. Onunla gaybı, gelecekte olacak hâdiseleri ve aklın ermediği bazı şeyleri görür. Temyiz kuvveti mâkulâ-tı; his kuvveti temyiz kuvvetinin idrak edeceği şeyleri idrakten mahrum olduğu gibi akıl da yukarda işaret edilen noktaları idrakten mahrumdur. Temyiz kuvvetine sahip bir kimseye aklın idrak edebileceği bir şey söylense kabul etmez. Olmaz bir şey telâkki eder. Bunun gibi bazı akıl sahipleri nübüvvetin idrak ettiği şeyleri kabul etmediler, olmaz bir şey telâkki ettiler. Bu, cehlin kendisidir. Çünkü bu iddiaları için bir dayanak gösteremezler. Bu onların varamadığı, kendileri için yok olan bir durumdur. Zannederler ki o durum esasen mevcut değildir. Anadan doğma kör tevatür ile işitmekle renklerin ve şekillerin varlığını

66

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

EL - MUNKIZU MİN - AO - DALÂL

öğrenmemiş olsa ilk defa olarak kendisine, bunlardan bahsedilse bir şey anlamaz ve kabule yanaşmaz. Tann kullarına lütfederek onlara nübüvvet hassasından bir örnek vermiştir. Bu da uykudur. Uykuda olan kimse gaypten haberdar olur. Gelecekte olacak bir şeyi ya açık olarak yahut tâbir ile anlaşılacak bir şekilde idrak eder. Bunu bir insan nefsinde tecrübe etmese ve kendisine "Bazı insanlar baygın bir surette ölü gibi düşerler. Duygulan, işitmeleri, görmeleri zail olur ve bu halde gaybı idrak ederler." dense inkâr eder, bunun mümkün olmadığım delil ile ispata kalkışır: "İdrakin sebepleri his kuvvetleridir. His kuvvetleri meydanda varken herhangi bir şeyi idrak etmiyen kimsenin o hislerin uyuşuk olduğu bir anda o şeyi idrak etmemesi elbette akla daha uygundur." der. Bu bir kıyastır ki hakikat ve müşahede onu yalanlıyor.

Akıl insanların hallerinden bir haldir. Bu hal içinde kendiside manevî bir göz açılır. Onunla his kuvvetlerinin idrakten uzak kaldığı mâkulât çeşitlerini görür. Bunun gibi nübüvvet de bir haldir ki o hal içinde insanda yine manevî bir göz hasıl olur. Bu gözde bir nur vardır ki o nur ile gaybı ve aklın idrak edemiyeceği şeyleri görür. Nübüvvet hakkında şek ve şüpheye düşmek ya imkânında, ya vücut ve vukuunda, yahut da muayyen bir şahısta husulünde olur. Mümkün olmasına delil, var olmasıdır. Var olması ise dünyada akıl ile elde edilmesi tasavvur edilmiyen birtakım bilgilerin varlığı ile sabittir. Tıp ilmi, nücum ilmi gibi... Bunlardan bahseden kimse bilir ki bunlar

67

ancak Allahın ilhamı ve tevfikı ile idrak olunur. Tecrübe yolu ile elde edilemez. Nücum ilmine ait öyle hâdiseler vardır ki ancak bin senede bir kere vaki olur. Bunun hakkında nasıl tecrübe yapılabilir? İlâçların hassaları da böyledir. Bu delil ile anlaşıldı ki bu gibi akıl ile idrak olunamıyan şeylerin idraki için de bir yolun bulunması mümkündür. Nübüvvetten maksat da budur. Çünkü nübüvvet ancak bundan ibarettir. Daha doğrusu aklın idrak edeceği şeyler haricinde kalan bu gibi şeylerin idraki nübüvvetin hassalarından ancak birisidir.  Nübüvvetin bundan başka daha birçok hassaları vardır. Anlattığımız cihet nübüvvet denizinden bir damladır. Onu zikrettik; çünkü sende ondan bir örnek vardır. O da uykuda idrak ettiğin şeylerdir. Sende tıp ve nücum ilimlerine ait bu cinsten bilgiler de vardır. Bu bilgiler peygamberlerin mucizesi olarak meydana gelmiştir. Akıl sahipleri yalnız ilim sermayısi ile buna asla yol bulamazlar. Nübüvvetin bundan başka hassaları tasavvuf tarikına sülük etmekten hasıl zevk ile idrak olunur. Çünkü yukarıdaki nübüvvet hassasını ancak sende mevcut olan örnek ile anladın. Bu da uykudur. Bu örnek olmasaydı onu tasdik etmezdin. Peygamberde, sende örneği olmıyan bir hassa varsa onu asla anlıyamazsın. O halde nasıl tasdik edebilirsin? Bir şeyi tasdik etmek, onu anladıktan sonra olur. Bu örnek tasavvuf tankının başlangıcında hasıl olur. Sende bu örnekten hasıl olan miktar nisbetinde bir nevi zevk ve buna kıyas ile örneği hasıl olmamış

68

EL - MUNKIZU MIN - AD - DALÂL

hallere ait bir nevi tasdik vücut bulur. Bu tek hassa asıl nübüvet iman etmek için sana kâfidir.

Muayyen bir şahsın peygamber olup olmadığında şek edersen onun hallerini ya müşahede ile, ya tevatür şeklinde işitmekle öğrenmedikçe sende yakın hasıl olmaz. Sen tıbbı, fıkhı bilirsen fakihleri, tabipleri; hallerini görmek, kendilerini görmeden sözlerini işitmek suretiyle anlıyabilirsin. Kezalik fıkıhtan ve tıptan bir miktar öğrenip Şafiînin ve Calinos'un kitaplarını mütalâa ederek birinin fakih, diğerinin tabip olduğunu, başkasını taklit ile değil, tahkik suretiyle anlamakta güçlük çekmezsin. Onların haline dair sende zarurî bir ilim hâsıl olur. Bunun gibi nübüvvetin mânasını anladığın takdirde Kur'anı Kerimi, hadîsleri çok oku, Hazreti Muhammedin nübüvvet derecelerinin en yükseğinde bulunduğuna dair de sende zarurî bir ilim hâsıl olur. İbadet ve onun kalbi tasfiye etmekteki tesiri hakkında söylediği sözleri tecrübe ederek kanaatini kuvvetlendir. Onun; "Bir kimse bilgisi ile amel ederse Cenabı Allah ona bilmediği şeyler hakkında bilgi ihsan eder.", "Bir kimse bir zalime yardım ederse Cenabı Hak o zalimi ona musallat eder.", "Bir kimse sabahleyin kalktığı vakit endişeleri yalnız bir nokta etrafında toplanıyorsa (yani yalnız Allahı düşünüyorsa) Cenabı Hak onu dünya ve ahiret endişelerinden kurtarır." mânalann-daki hadîslerde nasıl sadık olduğunu anlamak için bin defa iki bin defa hattâ binlerce defa tecrübe edersen sende zarurî bir ilim hasıl olur. Artık hiç şüpheye düşmezsin Nübüvvet hakkında yakın hasıl etmek için

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL                   69

bu yolda yürümeğe gayret et. Yoksa sade değneği ejderha yapmak('), ayı ikiye bölmek(2) gibi mucizelere bakmak kâfi gelmez. Çünkü yalnız bu mucizelere bakıp sayılamayacak derecede çok olan meydandaki karineleri göz önünde tutmazsan ekseriya o mucizeleri sihir ve hayal sayar, Allahın onunla bazı kimseleri dalâlete düşürmek istediğini telâkki edersin. Çünkü "Cenabı Hak istediği adamı dalâlete düşürür, istediğini hidayete eriştirir." Bu takdirde mucizeler hakkında sana sorulacak sual karşısında şaşırırsın. Nübüvvete olan imanının dayanağı (Kur'anı Kerim olduğu gibi) yalnız çok düzgün ve tesirli kelâmdan ibaret olduğu takdirde ona benziyen diğer muntazam bir kelâm ile sende şüphe uyanır, imanın yıkılır. Böyle harikalar sende bu husustaki delillerin, karinelerin bir tanesi olsun.  Bu suretle sende belli bir dayanağı zikredilmiyen zarurî bir ilim hasıl olur. Meselâ: bir kimse bir cemaattan tevatür suretiyle bir haber duymuş, ona inanmış. Kendisinde hasıl olan yakîni  belli  bir  şahsın  sözünden  istifade  ettiğini zikredemez,   yakîninin   ne   siretle   hasıl   olduğunu bilemez. Gerçi yakın o cemaatin ayrı ayrı verdiği haberden hariç kalmaz. Fakat şahıs belli olmaz. İşte kuvvetli ve ilmî iman budur.

(1)  Hazreti Musanın Kuranı Kerimde anlatılan biı mucizesine işarettir. Firavunun huzurunda sihirbazlara karşı Allahın emri üzerine değneğini yere bıraktı, büyük bir ejderha olduğunu gördü.

(2)  Peygamberimizin bir mucizesine işarettir: Mekke ahalisi kendisinden bir mucize göstermesini istemiş ay ikiye bölünmüş. Buna (inşikak-ı Kamer) denir.

70

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

71

Zevk; gözle görmek, elle tutmak gibidir. Ancak tasavvuf tankında bulunur. Nübüvvetin hakikatine dair bu kadar malûmat, burada anlatmak istediğimiz derecede maksadımızı anlatmağa kâfidir. Bu açıklamalara neden ihtiyaç görüldüğünün sebebini ileride anlatırım.

TEDRİSİ TERKETTİKTEN SONRA

TEKRAR BAŞLAMAMIN

SEBEBİNE DAİR

On seneye yakın bir zaman içinde halk arasına karışmazdım, yalnız yaşamağa devam ettim. Bu müddet esnasında sayamıyacağım birçok sebeplerden dolayı hem zevkle, hem aklî delil ile, hem imandan ileri gelen kabul ile zarurî olarak bana zahir oldu ki insan bedenden ve kalbden halkolunmuştur. Kalb-den maksadım Allahı tanımağa mahsus bir yer olan ruhun hakikatidir. Yoksa ölülerle, hayvanlarla müşterek olduğu et ve kan değildir. Bedenin sıhhat hali vardır ki saadeti ona bağlıdır. Hastalık hali vardır ki helakine sebep olur. Kalbin de böylece sıhhat ve selâmeti vardır. İnsanlar içinde "ancak selim bir kalb ile Allanın huzuruna gelen" necat bulur. Kalbin hastalığı da vardır ki insanın uhrevî ve ebedî helakine sebep olur. Nitekim Cenabı Hak Kur'anı Kerimde böylelerinden bahsederken "kalblerinde hastalık vardır" buyurmuşlardır. Allahı bilmemek kalbin öldürücü zehirdir. Nefsin arzularına uyarak Allaha âsi olmak onu hasta eden illetidir. Allahı

 

tanımak, diriltici panzehiridir. Nefsin arzularına muhalefet ederek tâatte bulunmak şifa veren ilâcıdır. Kalbin hastalığını gidermek, onu sıhhate kavuşturmak ancak ilâçlarla olur. Nasıl ki bedeni tedavi etmek de böyledir. Bedeni tedavi etmek için kullanılan ilâçlar kendilerindeki hassa ile sıhhati yerine getirirler. Bu hassalar akıllı kimselerin akıl sermaye-leriyle idrak olunmaz. Nübüvvet hassası ile eşyanın hassalarına vakıf olan peygamberlerden öğrenmiş olan tabipleri taklit etmek lâzım gelir. Bunun gibi zarurî ilim ile bana malûm oldu ki peygamberler tarafından miktarları belli edilen ibadet ilâçlarının de tesirleri, akıllı kimselerin akıl sermayesiyle idrak olunmaz. Bu hususta ibadetlerin hassalannı akıl sermayesiyle değil, nübüvvet nuru ile idrak eden peygamberleri taklid etmek lâzım gelir. İlâçlar, çeşitleri ve miktarlan başka başka olan birtakım maddelerden yapılır. Bir kısım maddeler tartıda diğerlerinin iki misli olur. Miktarların ayn ayrı olması sebepsiz değildir. Hassalanna göre böyle olması icab etmiştir. Kalb hastalıklarının ilâcı olan ibadetler de böyle çeşitli ve miktarı başka başka olan birtakım hareketlerden ibarettir. Secde, rükû'un iki mislidir. Sabah namazı, ikindi namazının yansıdır. Böyle olmasında ilâhî bir sır vardır. Bu sır ancak mübüvvet nuriyle sezilebilen hassalar kabilindedir. İbadetlerin bu durumlan için akıl yoliyle hikmet ve sebep arıyanlar, yahut bu hallerin bazı hassalardan ileri gelen ilâhî bir sırra müstenid olmayıp tesadüfi bir şey olduğunu zannedenler hamakat ve cahillerini belirt-

72

EL - MUNKIZU MJN - AD - DALÂL

mislerdir. İlâçlarda birtakım esasî maddeler vardır ki onu meydana getirmiştir. Bunlar "erkan" sayılır. Bir de o ilâçları hazırlarken tesirini sağlamak maksadiyle bazı hususlar gözönünde tutulur. Bunlar da tamamlayıcı cihetlerdir. Bunun gibi nafileler, sünnetler de ibadetlerin asıl rükünlerini tamamlayıcı sayılır. Hulâsa peygamberler kalb hastalıklarının tabipleridir. Aklın faydası ve işi bu noktayı bize bildirmekle beraber nübüvveti tasdika delâlet, nübüvvet göziyle idrak olunan şeyi anlamaktan âciz olduğunu kabul etmektir. O, körleri, elinden tutacak adama; şaşırmış hastaları, şefkatli tabiplere teslim eder gibi elimizden tutarak bizi nübüvvete teslim eder. Aklın yapacağı iş bu kadardır. Bundan ötesine karışamaz. Ancak tabibin kendisine söylediğini bize haber verir. Bunlar birtakım meselelerdir ki halk arasına kanşmıyarak yalnızlık içinde yaşadığım müddet esnasında âdeta müşahade eder gibi zaruri bir tarzda anladım. Sonra mübüvvetin var olup olmadığında, nübüvvetin mahiyetinde, nübüvvetin kabul ettiği şeylerle amel etmekte halkın itikadının zâfa uğradığını, bu halin halk arasında yayıldığını gördüm. Bu iman zayıflığının sebeplerini araştırdım ve buldum: Biri felsefe ile meşgul olan, diğeri tasavvuf tankına giren, üçüncüsü talim davasına bağlanan, dördüncüsü halk aarasında ulemadan sayılan kimselerin tuttuğu yollardır. Bir müddet de halkı gözden geçirdim. Şariatın emirlerini yerine getirmekte kusur edenden sebep sordum. Şüphesini açıklamasını istedim. İtikadından ve içindekinden bahsettim.

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

73

— Niçin kusur ediyorsun? Eğer ahirete imanın varsa orası için hazırlıkta bulunmayıp onu dünya mukabilinde satıyorsan bu, hamakattir. Çünkü sen ikiyi bire değişmezsin. Nasıl oluyor da ebedî bir dünyayı geçici bir dünya mukabilinde satıyorsun!.. Eğer ahirete inanmıyorsan kâfirsin demektir. İmanı talep etmek hususunda nefsine hâkîmol. İçinde saklı olup batını mezhebin sayılan ve zahirdeki cür'etine sebep olan gizli küfrün sebebini araştır. Kendini iman sahibi ve seriate bağlı göstererek  küfrünü açığa vurmamak faydasızdır.

Diyordum. Birisi şöylee cevap veriyordu:

— Bu, muhafazası lâzım olan bir şey olsaydı âlim geçinenlerin böyle hareket etmeleri daha çok yerinde olurdu. İlmiyle tanınmış kimseler arasında şöhreti olan filân namaz kılmıyor, filân şarap içiyor filân evkafın ve yetimlerin malını yiyor, filân padişahın  ihsanlariyle geçiniyor,  haramdan  sakınmıyor, filân hâkimlikte, şahitlikte rüşvet alıyor. Bunu daha uzatabiliriz.

Diğer birisi ve tasavvuf ilmine vâkıf olduğunu söylüyor. Ve zannediyordu ki kendisi artık ibadet etmeğe hacet bırakmayan yüksek bir mertebeye ermiştir.

Üçüncü bir kimse (ehli ibaha)(') denilen zümrenin şüphelerinden bir şüpheye saplanmıştı. Bunlar tasavvuf tankından sapıtan kimselerdir.

(1) Ibaha  mezhebi:   İnsanı istediği  herşcyi  yapmakta serbest bırakan mezheptir.

74

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

Dördüncü bir adam ehl - i talim ile görüşmüş. Diyordu ki:

— Hakkı bulmak güçtür. Ona varan yol kapalıdır. Bu hususta çok ihtilâf vardır. Mezheplerden biri diğerinden daha doğru görünmüyor.  Aklî deliller biribirini çürütüyor. Bu delilleri ileri sürenlerin reyine güvenilmez. Talim mezhebine davet eden de mütehakkimdir. Elinde bir hüccet yoktur. O halde bir şek uğruna yakını nasıl bırakabilirim?

Beşinci bir kimse de diyordu ki:

— Bunu taklid suretiyle yapmıyorum. Ben felsefe ilmini okudum. Nübüvvetin hakikatini öğrendim. Hulâsası hikmet ve maslahata varır.  İbadetlerden maksat, halkın cahil kısmını zaptetmek, onları birbirini öldürmekten, niza etmekten, nefsin şehvetlerine dalmaktan uzaklaştırmaktır. Ben cahil kimselerden değilim ki şer'î tekliflerin altına gireyim. Ben hakimlerdenim, hikmete bağlıyım, onun hakikati görürüm. Taklitten müstağniyim.

İşte ilâhî felsefecilerin mezhebini kendilerinden okuyanların hakikî imanı bundan ibarettir. Ve bunu İbni Sina ve Ebu Nasr - il - Farabi'nin kitaplarından öğrenmiştir. Bunlar İslâm dinini kendilerine gösteriş vasıtası yapan felsefecilerdir. Çok kere bunlardan birini görürsün ki Kur'an okuyor, namaz kılmak için camiye gidip camaate hazır oluyor, diliyle şeriati tebcil ediyor. Bununla beraber şarap içmeyi, müslü-manlığının menettiği çeşit çeşit fenalıkları işlemeyi terketmiyor. Kendisine:

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

75

— Nübüvvet sahih değilse niçin namaz kılıyorsun?

Denildiği vakit:

— Beden için bir idmandır, memleket halkının âdetidir, malımızı çoluk çocuğumuzu muhafazaya vesiledir.

Cevabını verir. Bazan:

— Şeriat sahihtir, nübüvvet haktır, der.

— O halde niçin şarap içiyorsun? diye sorulunca:

— Şarap insanlar arasına düşmanlığı, kini bıraktığı için menedilmiştir. Ben hakimim, bundan sakınırım. Maksadım zihnimdeki durgunluğu gidermektir.

Cevabını verir. Hattâ ibni Sina yazdığı bir ahitnamede Allaha karşı şu ve şu ahiretlerde bulunduğunu, şer'a uygun hareketlere karşı tazimde bulunacağını, dinî ve bedenî ibadette kusur etmiyeceğini, şarabı zevk için değil, ancak tedavi için içeceğini anlatmış; imanının kuvvetli olduğunu, ibadetleri ihmal etmediğini anlatırken sırf tedavi maksadiyle şarap içmeyi istisna etmiştir. Bu felsefecilerden iman sahibi olduğunu iddia edenin imanıdır. Bir kısım insanlar onlara aldanmıştır. Hendese, mantık ve emsali gibi kendilerine pek lâzım olan ilimleri inkâr eden kimselerin itirazlarının çürüklüğü de halkın bu aldanmalarını arttırmıştır. Yukarda da bu noktaya işaret etmiştik.

Bu gibi sebeplerle her çeşit halkın bu dereceye kadar imanlarının zayıf düştüğünü görünce bu şüphe-

76

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

yi gidermek için kendi nefsimi hazınlanmış buldum. Bu adamları rüsvay etmek benim için bir yudum su içmekten daha kolay oldu. Çünkü onların; yani mutasavvıfların, felsefecilerin, talimiyecilerin ve âlim geçinen kimselerin ilimlerini lâyıkiyle öğrenmiştim. Kalbime doğdu ki bu zamanda bunu yapmak benim için kaçınılmaz ve zarurî bir iştir. Kendi kendime "Yalnız yaşamak, halk arasına karışmamak ne işe yarar? Halbuki hastalık salgın halini almış, tabipler hastalığa yakalanmış, halk helak olmak üzeredir" diyordum. Sonra içimden, bu belâyı gidermek, bu karanlık ile çarpışmak için ne zaman imkân bulabilirsin? Zaman fetret(') zamanıdır; devir batıl devridir. Halkı gittikleri yoldan doğru yola davet etsen bütün zamane adamları sana düşman kesilir. Onlara nasıl mukavemet edebilirsin, onlarla nasıl geçinirsir? Bu, ancak elverişli bir zamanda ve mütedeyyin, kudretli bir padişahın yardımiyle olabilir. Delil ile hakkı izhar etmekten âciz olduğumu bahane ederek halktan ayrı yaşamakta devam etmeği benimle Allah arasında ruhsata iktiran etmiş telâki ettim. Cenabı Hakkın takdiriyle zamanın padişahı(2) dışarıdan bir tesir olmaksızın içinde bir arzu duydu. Bu fetreti kaldırmak için Nişabura hareket etmemi itizar kabul etmiyecek surette emretti. Bu emir o kadar kesin idi

(1)  Fetret: İki peygamber arasında vahiysiz geçen zaman. Burada dini işlerin ihmal edildiği zaman demektir.

(2)  Bu zat Selçukilerden Melikşahın oğlu Mehmet Gıyaseddin olsa gerektir. Önsözde de işaret olunmuştu.

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

77

ki muhalefette ısrar etseydim, onun kalbini kırmış olacaktım. Düşündüm ki köşede oturmak ruhsatı artık zâfa uğradı. Tembellik, istirahat, nefsimi aziz tutmak, onu halkın ezasından muhafaza etmek gibi şeyleri halktan ayn yaşamakta devam etmeğe sebep göstermek lâyık değildir. Halkın cefasına katlanmanın güçlüğü, nefse ruhsat vesilesi olmaz. Cenabı Hak buyuruyor: "Elif - lâmmim. İnsanlar iman ettik demekle bulundukları hal üzre terkolunacaklannı, türlü cefalara uğramıyacaklarını mı zannettiler? Kendilerinden evvel gelmiş olanları da cefalara müptelâ ettik."

Yine aziz ve cilil olan Allah, yarattıklarının en azizi olan peygamberine buyurur: "Senden evvel de peygamberler halk tarafından tekzip olundular. Yapılan tekzibe karşı sabrettiler ve cefalara katlandılar. Nihayet onlara yardımımız yetişti. Allahın vaitlerini bozacak bir şey yoktur. Sana peygamberlere ait haberler gelmiştir." Yine Tanrı "Yasin. Hikmetlerle dolu Kur'ana yemin ederim ki sen peygamberlerdensin. Doğru yolda yürüyorsun. Kur'an aziz ve rahim olan Tanrı tarafından gönderilmiştir. Onunla, ataları korkutulmamış, gafil bulunan bir kavmi korkutursun. Onların birçoklan bizim azabımıza müstahak olmuşlardır, iman etmiyorlar, boyunlarına, çene kemiklerinin birleştiği yere dayanmış birer demir halka taktık. Başları kalkık duruyor, aşağı bakamıyorlar. Önlerinde bir set, arkalarında bir set yarattık. Onları her taraftan çevirdik. Önlerini, arkalarını göremiyorlar. Onları korkutsan da, korkutmasan da kendileri

78

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

79

için birdir, iman etmezler. Sen ancak Kur'ana uyan, A İlahı görmediği halde ondan korkan bir kimseyi korkutabilirsin. Onu mağfiretle, cennetle müjdele." buyurmuştur.

Bu mesele hakkında kalb ve müşahede erbabından, yani mutasavvıflardan bir cemaatle istişarede bulundum.Hepsi artık halk içine karışmak, köşeyi terketmek lâzım geldiğini ittifakla söylediler. Allah yolunda yürüyen bazı iyi kimseler tarafından görülüp tevatür derecelerine varan birçok rüyalar da bu fikre kuvvet verdi. Bu rüyalar bu hareketin Cenabı Hakkın bu asrın başında takdir ettiği bir hayrın, doğruluğa dönmenin başlangıcı olduğunu gösteriyordu. Tanrı her yüzyıl başında dini yeniden dirilteceğini vait buyurmuştur. Bu şehadetlerden dolayı içimde ümidim kuvvet buldu. İyi zannım galip geldi. 499 senesinin Zilkadesinde bu mühim vazifeyi yerine getirmek için Nişabura hareket etmemi Tanrı müyesser kıldı. Bağdattan çıkışım, 488 senesinin Zilkadesinde vuku bulmuştu. Demek ki halktan ayrı yaşama müddetim on bir seneyi bulmuştur. Şimdiki hareket Allahın takdirettiği bir harekettir. Allah'ın öyle acayip takdirlerindendir ki halktan ayrı yaşadığım esnada kalbimden hiç geçmemişti. Nasıl ki Bağdattan, çıkışım, içinde bulunduğum halleri terk edişim de asla hatırıma gelmiyen şeylerdi. Kalblerde, hallerde değişiklik yapan Allah'tır. "Mü'minin kalbi Allah'ın parmaklarından ikisinin arasındadır. (')" Şu ka-

 

naatteyim ki ben gerçi ilim neşrine döndüm. Fakat bende hakikî manasiyle bir dönme yoktur. Eski halime dönmedim. Çünkü "dönmek" yeniden eski hale girmek demektir. Ben eskiden insana mevki kazandıran ilmi yayıyordum. Sözümle, amelimle o ilme davet ediyorum. Maksadım, niyetim; mevki, şeref kazanmaktı. Fakat şimdi insana mevkii terketti-ren, rütbeden uzaklaşmayı öğreten ilme davet ediyorum. Niyetim, maksadım, arzum budur. Bu halim Allahın malûmudur. Ben kendi nefsimi ve başkasını ıslah etmeyi istiyorum. Muradıma erecek miyim, yoksa istediğime kavuşmaktan mahrum mu kalacağım, bilmiyorum. Lâkin yakîn ve müşadeye varan bir imanla inanıyorum ki "Bir halin değişmesi, bir işi yapmak küveti ancak yüksek ve ulu Tanrıdan gelir(')" Ben hareket etmedim, Allah beni harekete getirdi. Ben birşey yapmadım, o bana yaptırdı. Ondan umarım ki ilkin beni ıslâh etsin, sonra benim vasıtamla başkasını ıslâh etsin. Beni doğru yola kavuştursun. Sonra benim vasıtamla başkasını doğru yola götürsün. Hak olan şeyin hak olduğunu bana göstersin ve ona uymayı bana nasip etsin. Bâtıl olan şeyin bâtıl olduğunu bana göstersin ve ondan sakınmayı bana nasib etsin.

Şimdi yukarda zikrettiğimiz imanın zâfına sebep olan şeylere geliyorum. Saadete götüren, helake sebep olan hallerden kurtaran tariki göstereceğim. "Ehl-i  talim" den  işittikleri  sözler  dolayısiyle  ne

(1) Allahın  parmaklan olmaz.  Mecazî mana  kasdolunmuştur. Yani Allah istediği dakikada insanın kalbinde değişiklik yapar.

(1) Bu cümle, "Lâ havle velâ kuvvete..," sözünün tercümesidir.

80

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

yapacaklarını şaşıranların ilâcını "Kıstas" adındaki kitabımızda anlattık. Burada tekrar ederek sözü uzatmıya lüzum yok. "Ehl-i ibaha" nın '.evehhüm ettiği şeylere gelince, onlann şüphelerini yedi kısma ayırdık ve onları "Kimya - yi - saadet" adındaki kitabımızda açıkladık. Felsefe tariki ile itikadı bozulup bu yüzden asıl nübüvveti inkâr edenler için nübüvvetin mahiyetini, varlığının zarurî olduğunu anlattık. İlâçların, yıldızların vesairenin hassalarını bildiren ilimlerin varlığı dolayısiyle nübüvvetin sabit olduğunu zikrettik. Bu bahis yukarda geçmişti.

Bu bapta tıbbın ve yıldızların hassalanndan delil getirdim. Çünkü bunlar felsefecilerin meşgul olduğu ilimlerdendir. Biz; yıldızlar ilmi, tıp, tabiat, sihir, tılsımlar gibi fenlerden birine vâkıf olan her âlime karşı nübüvveti ispat için kendi ilmine taalûk eden deliller gösteririz. Fakat nübüvveti delil ile ispat edip şeriatın gösterdiği vaziyetleri hikmet esaslarına göre açıklamağa çalışan kimse muhakkak surette nübüvvete imanı olmıyan bir kâfirdir. O ancak talihi dolayısiyle başka kimselerin önünde yürümekte olan bir hakîme iman etmiş olur. Bu, hiçbir suretle nübüvvet sayılmaz.Nübüvvete inanmak aklın ötesinde bir âlemin varlığını kabul etmektir ki orada aklın idrak edemiyeceği bazı şeyleri idrak edecek bir göz açılır. Kulak renkleri; göz, sesleri ve bütün hassalar mâkulâtı idrak edemediği gibi o göz ile idrak olunanlar da akıl ile idrak olunamaz. Felsefeci böyle bir şeyi caiz görmüyorya biz bunun mümkün olduğunu, hattâ var olduğunu burhan ile ispat ettik. Yok caiz görü-

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

81

yorsa burada etrafında aklın kabul etmek ihtimali asla dolaşmayan, belki akıl tarafından yalanlanan ve muhal olduğuna hükmolunan bir takım hassaların bulunduğunu ispat etmiş olur. Meselâ bir denk(') afyon öldürücü bir zehirdir. Çünkü tabiatı çok soğuk olduğu için damarda kanı dondurur. Bir tabiat âlimi zanneder ki mürekkep cisimler su ve toprak unsurları ile soğuk vasfını alır. Zira tabiatte soğuk sayılan unsurlar bu ikisidir. Herkes bilir ki yüzlerce denk su ve   toprağın  insanın  içinde  yapacağı  soğuma  bu dereceye varmaz. Bir tabiat âlimine bu cihet haber verilse tecrübe etmeden hemen "muhaldir" der. Muhal olmasına sebep: afyonda ateş ve hava unsurları da vardır.  Bu unsurlar soğukluğu atırmazlar.  Cismin hepsi su ve toprak farzolunsa bu miktar su ve toprak soğutmayı icap etmez.  Ona iki sıcak unsur ilâve edilince soğutmıyacağı daha kuvvetle sabit olur. Bu, aklî bir delildir. Felsefecilerin tabiiyat ve ilahiyat ilimlerindeki  birçok burhanları  bu  gibi  şeylerdir. Onlar eşyayı gördükleri ve düşündükleri ölçüye göre tasavvur ederler. Gördükleri ve düşündükleri ile telif edemedikleri zaman onun muhal olduğuna hükmederler. Sadık rüyalar herkesçe kabul edilmiş olmasaydı  birisi "Hasselerim durgun  olduğu zamanda gaypten haberdar olurum." deyince yalnız akıllariyle hakikatleri ispata alışmış olan kimseler inkâr ederlerdi. Felsefecilerden birine şöyle dense:

(1) Denk: Dirhemin dörtte biri, bir rivayete göre de altıda biridir.

— Olabilir mi ki dünyada bir habbe (tane) kadar olan bir şey bir şehrin içine bırakılınca bütün şehri yok etsin, sonra kendi kendini de yesin. Ne şehirden, ne içindeki eşyadan, ne de o habbeden eser kalmasın.

Felsefeci:

— Bu, muhaldir, hurafat nevidendir, der. Halbuki bu, ateşin halidir. Ateşi görmemiş olan

bir kimse bunu işitse inkâr eder. Ahirete ait acayip şeylerin çoğu buna benzer. Tabiat âlimine deriz ki: "Sen, afyonda soğutmak hususunda bir hassa vardır ki tabiattaki akla uygun hallere kıyas olunamıyor." demeğe mecbur kaldın. O halde şer'î amellerin kalbleri tedavi ve tasfiye etmek hususunda aklî hikmetlere idrak olunamıyan, ancak nübüvvet göziy-le görülebilen bir takım hassaları bulunacağı neden caiz görülmesin?

Felsefecilerin bundan daha acayip bir takım hassalan kabul ettikleri kitaplarında zikredilmiştir. O hassalardan biri, çocuk doğururken çok zahmet çeken bir gebe kadının kolayca doğurması için kullanılan aşağıdaki şekildir. Bu şekil su değmemiş iki kiremit parçası üzerine çizilir. Gebe kadın gözleriyle onlara bakar ve ayaklan altına kor. Derhal çocuk çıkmağa çabalar ve çıkar. Felsefeciler bunun mümkün olduğunu kabul etmişler ve "acaib-ül-havas" adlı kitapta göstermişlerdir. Bu, dokuz haneli bir şekildir. O hanelere belli rakamlar yazılır. Üç haneden ibaret her cetveldeki rakamların yekûnu (toplamı) yukarıdan aşağı, sağdan sola ve karşılıklı

EL - MUNKIZU MİN - AD - DALÂL

83

köşeler istikametinde  hesap edilince  hep on  beş çıkar.

4

9

2

3

5

7

8

1

6

Anlıyamadığım bir nokta vardır ki bunu kabul ve tasdik edenin aklı; sabah namazının iki, öğle namazının dört, akşam namazının üç rekât olmasının felsefe göziyle anlaşılamıyacak birtakım hassalardan dolayı olduğunu neden kabul etmiyor? Bunun hikmeti bu vakitlerin ayn ayn olmasındandır. Bu hassalar ancak nübüvvet gözüyle idrak olunur. Gariptir ki bu husustaki ifademizi müneccimlerin(') ifadesine çevirdiğimiz zaman bu vakitlerin arasındaki ayrılığı anlarlar. Deriz ki güneşin göğün ortasında, doğmakta, batmakta olmasına göre talih hakkında verilen hüküm değişik olmuyor mu?  Hattâ müneccimler heylâç(2) ihtilâfını, ömürlerin ve ecellerin ayrıldığını bu noktaya göre tesbit etmiyorlar mı?  (Güneşin göğün ortasında bulunması) ile (zeval vakti) kezalik (Güneşin batmakta olması) ile (mağrip vakti) tabirleri arasında fark yoktur. Bunu tasdik etmesi, şimdiye

(1)  Müneccim: Yıldızların yerlerine ve hareket hallerine bakarak bazı hükümler çıkaran kimse.

(2)  Heylaç: Müneccimlere göre durumu doğan bir çocuğun ömrü ile ilgili yıldız.

3jAoq 3[XippEqE§ UlUU3|J33J3JBq UEJO I§JE5j BUGS '3|XlS

-3UUB5J u3i|Bq uiuBqBq jb^bj Jipjif ap Xs§ Jiq snsqBiu 3a jppBui ng ^uipuq liseu 11

 

:pj uiuap 'i

jiq 3|i 3U nunŞnpjo ııîjea BuuEjBSSBq uusjispBqi ue[iXbs dq IA3UBUI 3A !uiiE5|i3§ uusquiEaXsj —

:i38g   jeijeXes

3p iu3s uajdiqBS pjisBq uasjusjsoS jnpp3J3} miJEjBSSBq uuspspsqi iqiS ununq 3}§i -}joX uiaqdnl 3uif aospa !^5je|3i 5(EuiqB nuo BSJBdBX ajXpa (,ii niu ujoXiui}3 jnqE^ uiq^jB luiŞaosps 1X1 uiDBji nq uiifipauijs aqnaos^,, diXBiUEji es>{oX 'iui q3iu5i ajiq bsjo tqn)jo5i Buaj 3a idb Seji ii]p}\ -3iuj3ui>jnq 3Xau qîjE unuo Sıuiap ujubjjii>i uajjjap nq IU3S 'JipS 1X1 BuifqBjSBq UIU3S ng,, §iiuj3 dijjsj Seji Jiq buo iSBqsg joXıiı§ı iuij3jqo§ i5(Ejdn unuo uaquapuifipja q^jv JBA iSBqBq jiq JiqBui spuiuqi dij 'îi}E5)j3§ >[o5 uiuisipus^ ipuBiBisEq uiBpB ng njap iqiqES aqnjDsj znusq je>{Bj 'Epui§Bq ıjîjb '§ıuıj3 buıŞeS 5ji|UI§j3 \y[ uiippsziBj uiBps Jig Jipq3Ui}3 inqB5j uıjîjb nunŞnpjo ujızbj 5jBuiXn 9a îjsıuıa ijıpsEj Bp bs^oX usqamj Bjsnsnq nq jEpBî| su jaq \?\ uiiXsps 3ABfi Bp nun§ uisjspa 5fBjpi sji 3paqE§nui luisizsq uiuu3|>jnpjo8 uijb|uo 3p U3S njnX BpunjoX uijbjuo ••J3I!IJ3 3p3qB§nui i^Bq 3pj3jX3§ unjnq ifipjipjiq

UItJ3§ 'J3[ip3U3p JBJUO    3IUip IUU3JZOS UIUEXlJAg    J3 piJ5(BJ   UBJUO   'UI«I§I  IUU3pXEÎ(iq   UU9]U3p3

ajuysjîiıjp  sqnjosj  ussqB§

iviva - av - niw

:i5{   UIU3Q

3\ı su nunfnpjo jba 3)iq UJ3SJ3 ]nqB5j nunfnpjo unîjuinj^ ?unpsuijs 3qnj03j luusjijipap uiuss jb^bj npjo \yzz uspuiiSi issiq 5J3UJJ3 J3JJ3U uBpjBjuo 'î(Eui>|Bq 3jXnzo8 Xs§ Jiq }jEOEXiuqo BJEjESSBq o 'UJIW3 >jipsBj uinp|nq unSXn 3jE>|i>{Bq luiJEjiZEg   uiiU3 sqnjDSj iuiuisi^ Jiq

-JBJBSSEq U3U3jX0S JIB EqqiJ 3A EJB[ZipilX U3g ---

98

103J3SJ3J   '2 EJSB   EpuiSBIB   UBJBSSEq   UUElZipjlX   3A   UUEj5E|I

nq ziq BSJoXips jbî|uı iuif3D3nqEunjnq uuBjBSSBq iqiS nnq 3pj3|j3pEqi ifijjs-iuia ui4J3§ sa Bp -uisiXbs uiuu3jun>(nj osq '(îjbuibjSej uejX3§ epbuijaj)

Bl^BUIJB IUUE1§EJ J15(b5 EpOEq  'EpUlSlXBS UIUU3J}B5|3J

zeujeu iDspspj Jig uimoXipa jajXEq Bung ^joX -inq3p3 jbîjuı U3]X3§ iqiS nq ıSıpuajŞo uapuusjzos uuaquiESXsd Jiq îjipBS §iui3uij!Ji§! ejsb ifipsjXps uejbX 'Jiqsz iJ3|3zpnui Bp jn[o [ıseu ssuıı^ Jiq ueje^ jnqosui ejbjıjı nunfnpjo JBjESSBq §ıuıu3jŞo ^ejbjo isszpnui uusjjaquiBgXsd iZBq uusjunq 'usps (nqs^j uajjEq duE§ sjXoq q^y  zsujXiS 3siqp iusX spuBuiBz

U3JIU3P O 3|iq BS|O §nUIJO§ JEJEJSp J)O5jiq Ep tUIUEp^X

uiiuiDDSunui  '3S5J35  jsuiqBZ  UEjijnŞos  ijıappi§

unsjn[njnpiQ 3pui5i ssiqp o ussXiS ssiqp jiq IU3A EpBJis o bsjo Ej5jnq uejij 3p qqEj 'ES^Eq buo zipjiX UBjij U35JI BpuisEjJo un§o§ §3uno —

:y\ 3ssp uipDsunui biıej-[   zbuı -jnp u3§ usiîjipsBj luiposunui o Bp euiibq

BpUISBUqO SlUISJUip IJ3JIJ

3qnJ33j   iuifqiDUE[BX   3J35[   znX   isjpq ? av - niw

bildin. Bu haller ve hareketler sende zarurî bir ilim husule getirdi. Bunda asla şüphen yok. Bir kimse Tanrı elçisinin — ona selâm olsun — sözlerine, kitaplarda haber verildiği üzere insanlara doğru yolu nasıl gösterdiğine, halkı gayet yumuşaklık ve iyilikle ahlâklarını güzelleştirmeğe, kavgalı ve dargın kimseleri barışmağa teşvik ettiğine, velhasıl din ve dünyalarını düzenliyecek şeylere davet etmek husususundaki ihtimamına bakarsa o büyük zatın ümmetine karşı şefkatinin bir babanın çocuğuna karşı olan şefkatinden daha büyük olduğuna dair kendisinde zarurî bir ilim hasıl olur.

Yine o kimse Hazreti Peygamberin dikkati çeken işlerine, Kur'anı Kerimde zikredilmiş olup onun lisanı ile haber verilen ve hadîslerde ahir zamanda zuhur edeceği bildirilen gaybe ait şeylerin, dediği gibi çıktığına bakarsa zarurî ilim ile anlar ki o, aklın ötesinde bulunan bir duruma ermiştir. Kendisinde manevî bir göz açılmıştır ki onunla ancak Allaha ermiş kimselerin idrak edebileceği gaybı ve aklın eremeyeceği şeyleri görüyor. İşte peygamberin doğruluğuna zarurî ilim tahsil etmenin yolu budur. Dene, Kur'anın mânasını iyi anlamağa çalış, hadîsleri mütalâa et, bunu çok açık olarak anlarsın. Bu kadar söz felsefeci geçinenleri yola getirmek için kâfidir. Bu zamanda buna çok ihtiyaç görüldüğü için anlattım.

Dördüncü sebebe gelince bu, âlimlerin kötü gidişleri yüzünden halkın imanına zaıf gelmiş olmasıdır. Bu hastalık üç türlü tedavi olunur:

Birinci tedavi şekli: Halka demelisin ki haram yediğini zannettiğin âlimin o haramı bilmesi; senin şarap ve faizin, hattâ çekiştirmenin, yalanın ve kovuculuğun haram olduğunu bilmen gibidir. Sen bildiğin halde bu haramları işlersin. Bu hareketin, bunların haram olduğuna iman etmediğinden değildir. Ancak kuvvetli arzuna karşı gelememişsin, onu işlemişsin. Âlimin arzusu da senin arzun gibidir, onu yenmiştir. Onun senden farkı başka birçok meselelere vâkıf olmasıdır. Bu, işlediğini gördüğün günahtan dolayı onu fazla muaheze etmeğe sebep olamaz. Tıbba inanan birçok kimseler vardır ki tabip kendisini menettiği halde meyva yemekten, soğuk su içmekten kendisini alamaz. Onun bu hareketi, meyvanın, suyun zararını kabul etmediğine, yahut esasen tıp ilmine inanmadığına delâlet etmez. İşte âlimlerden sâdır olan yolsuz hareketler de böyle telâkki edilmelidir:

İkinci tedavi şekli:

Cahil halka şöyle denmelidir.

— Âlim ilminin ahirette kendisi için bir şefaatçi olacağını kabul ediyor. Zannediyor ki ilim onu kurtaracak, ona şafaat edecektir. Bu sebeple ilminin üstünlüğüne güvenerek amel hususunda müsamahalı davranıyor. İhtimal ki ilmi aleyhine bir delil olarak kullanılacaktır. Fakat kendisi lehine olacağını caiz görüyor. Bu da mümkündür. O, ameli terkediyor, ilmine güveniyor. Fakat sen, ey cahil, ona bakıp ameli  terkedersen,  ilmin  de  olmadığı  için,  kötü

- 5Ciaaı eaecek bir şeyin de yoktur.

Üçüncü tedavi şekli:

En doğru Tedavi şekli budur. Hakikî âlim, günahı ancak yanılarak yapar. Günah işlemekte asla ısrar etmez. Hakikî ilim, günahın öldürücü bir zehir olduğunu, ahiretin dünyasından iyi olduğunu bildirir. Bunu bilen bir kimse iyiyi kötü ile değişmez. İlmin bu meziyeti, birçok kimselerin meşgul oldukları çeşit çeşit ilimlerle hâsıl olmaz. Bunun için o gibi ilimler, sahiplerinin günah işlemek hususundaki cüretlerini artırır. Fakat hakikî ilim, sahibinde Allah korkusunu uyandırır. Ve artırır. Bu korku kendisiyle günah arasına girer. Ancak yanılarak günah sayılan bazı hareketlerde bulunabilir. İnsanlar bu gibi hatalardan kurtulamazlar. Bu, imanın zayıflığına delâlet etmez. Mü'min böyle hatalara düşebilir. Sonra tövbe eder. Günah işlemekte ısrar etmez.

İşte felsefe ve talim mesleklerinin kötülüğünü, zararlarını ve bu meslekleri insana kanaat vermiye-cek usulsüz bir tarzda reddeden kimselerin yapmış olduğu fenalıkları bildirmek için söylemek istediğim bundan ibarettir.

Ulu Tanrıdan dileriz ki bizi kendi kulluğuna lâyık gördüğü, eğri yoldan kurtarıp doğru yola götürdüğü, kendisini asla unutmaması için sevgisini ilham ettiği, başkasını ona tercih etmemesi maksadı ile nefsinin şerrinden koruduğu, yalnız ona ibadet eden kendi has kulları arasına kattığı kimselerden elesin.

Şark İslâm Klasikleri